Başlarken

16 August 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Ahmet Salih SARIKAYA

Tomurcuk derdine düşen birkaç insan

ve sana kapılarını araladıkları bir ‘Edebiyat Konağı’

edebiyatkonagi_002Başlarken

Merhaba Sevgili Okur…

Hoş geldin. En içten selamlarla, nazik hatırın sual ederiz. ‘Neylersin, ne keyiftesin, ne fikirdesin?’ Bu konakta amatör ruhların samimi heyecanlarına şahit olacaksın. Hazır mısın?

Öyleyse ben kendimi tanıtayım önce sana. Kalbin derinliklerinden süzülen, hayata ve insana dair her ne varsa seninle paylaşmak istedik ve yazmaya karşı kendini tutamayanları biraz daha teşvik ve yüreklendirme düşüncesiyle bu ‘Edebiyat Konağı’nı kurduk.

Tomurcuk derdinde olmayan ağaç odundur’ sözü bize ilham oldu. Biz de ümit tomurcuklarına ilham olmak, arkamızda değerli bir eser bırakmak ve gözlerimizde kaybolmaya başlayan hayat ışığını canlandırmak için harekete geçtik. Biliyoruz ki, bizimkisi deryada katre bile değil. Hz. İbrahim’in atıldığı ateşe ağzında bir damla suyla giden serçe misali… Ama olsun. En azından yolumuz belli…

Biz biliyoruz ki birikim, kabiliyet ve disiplin işidir yazmak. İşte bu yüzden yazmak insanı olgunlaştırır. Bu duygu ve düşüncelerle seni de yazmaya karşı teşvik etmek için öncelikle senden gelecek eserlere yer vermeye çalışacağız. Zira bu dergi senin dergin olacak ve senden gelen eserlerle şekillenecek.

Hayatın monotonluğundan, iş-ev-okul-dershane arası gidiş gelişlerde ‘boş zaman’(!)larla kısıtlanmış sanat faaliyetlerini gerçek bir tutkuya dönüştürebilmek için bütün zorluklara birlikte göğüs gereceğiz. ‘Karanlığa küfretmektense bir ışık da sen yak!’ diyor ve seni de aramızda görmek istiyoruz. Biliyoruz ki ‘Bir mum diğer mumu tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmez.’ Ne dersin?

Hislerin konuştuğu yerde çok defa akıl ve mantık susar; susmasa bile en azından hissiyata tâbi olurmuş… Okurken belki fazla hisli yazılarla karşılaşacaksın. Sürçü lisan etti isek affola, amatör ruhların heyecanına verile…

Biz bu ‘Edebiyat Konağı’nı inşa ederek öncelikle kendi düşünce tembelliğimize ve hafıza hamallığımıza meydan okuyoruz. Kendi halimizde, kendi yağında kavrulan ve tamamen gönüllülük esasına dayalı bir ekibiz. Zaten edebiyat da gönül işi değil midir? Biz yol üzerinde bir konak olarak Türkiye’ye sesimizi duyurmak istiyoruz ve Türkiye için yola çıkıyoruz. Bu konaktan içeri girdiğine göre ilgili birisin. İstersen sen de katkıda bulunabilirsin.

Hedefimiz yapıcı olmak ve yıkıcılıktan mümkün olduğunca uzak durmak, bütün gücümüzle insana hizmet etmek, yeri ve zamanı geldiğinde de Türkiye’mizin sesini dünyaya duyurmaktır. Bu sebeple de ticari kaygılardan uzak, tamamıyla gönüllülük esasına dayalı bir aileyle çalışıyoruz. Bu bahçede yetişen fidanlar ilerde edebiyatın farklı bahçelerinde tomurcuklar açsın istiyoruz.

Bilirsin, böyle sıkıntılı bir dönemde dergi çıkarmak gerçekten zordur. Fakat birkaç yıl sonra bu olanlar unutulacak ve geriye yine bu ülkenin kültürü, sanatı ve edebiyatı kalacak. Bir ülkenin kalkınmışlık düzeyine edebiyat alanında verdiği eserlere bakarak çok rahat karar verilebilir. Ayrıca yazı yazma kabiliyeti kültür, teknoloji ve medeniyet açısından en çok ihtiyaç duyulan kabiliyetlerdendir. (Faigley vd., 1981)

Edebiyat onunla hemhal olmayanlar için bir çeşit toplumsal hayattan ve sorumluluktan kaçma gibi görülebilir. Ancak bu yolun yolcuları bilirler ki bir toplumun geleceğini şekillendiren edebiyattır. Toplumsal birçok gelişme önce edebiyatta yer bulmuş ve toplumu ona hazırlamıştır.

Sana hakkımda daha fazla şey anlatabilirdim şüphesiz, ama bunu kendin keşfetmeni istiyorum. Etrafındaki karmaşadan uzakta, kendi sesini duyabileceğin, farklı heyecanlara şahit olacağın bir ‘edebiyat konağı’ seni bekliyor. ‘Kitapların ciddiyetinden, gazetelerin sorumsuzluğundan’ uzakta genç düşüncelerin taze, sıcak ve samimi mesajıyla seni baş başa bırakıyorum.

Sesinin suya düşen damlalar gibi konağımızda ve gönüllerde yer bulması temennisiyle…

Ahmet Salih SARIKAYA / Edebiyat Konağı Dergisi – Yaz 2009

“Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen \ Merdüm-i dide-i ekvân olan âdemsin sen.”

*-Kendine hoşça bak ki sen, Kâinatın özü ve varlığın göz bebeği olan insansın.

Bir şehir uykusunda seni düşlüyor – Akın ÖZKAN

16 August 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Akın Özkan

Bir şehir uykusunda seni düşlüyor – Akın ÖZKAN

sessizlik…
usul usul konuşmakta
masal anlatmayı bitiren nineler
ve torunlar
çoktan yolunu tutmuş
masallardaki büyülü ülkenin…
ışıkları tek tek sönüyor evlerin
ve yeryüzüne inmiş yıldızlar dağılıyor.
elde kalan yalnızca bir samanyolu
 
bir şehir düşün ki
gündüzleri şen şakrak
bir şehir düşün ki
geceleri kimsesiz
işte bu şehir şimdi seni düşlüyor
çünkü ben oradayım…

Edebiyat Konağı Dergisi / Yaz 2009

Çocukluğuma Verin! – Sinem ÖZ

16 August 2009 Yazan Yönetici  
Kategori .Yazarlar

Çocukluğuma Verin!Sinem ÖZ

Ezdiğim karıncalar

Tuzda erittiğim salyangozlar

Ahınızı çekmekteyim

Lütfen affedin

Çocukluğuma verin

Ya da çocukluğumu verin

Çok özlemekteyim.

Edebiyat Konağı Dergisi / Yaz 2009

RÜYA… – Osman Emir ŞENEL

16 August 2009 Yazan Yönetici  
Kategori .Yazarlar

RÜYA… – Osman Emir ŞENEL

Evet, en güzeli çocuk olmak. Saat on biri vurduğunda çoktan uyumuş olmak…

Akşamı annemin güzel yemekleriyle geçirmek, sonrasında hayaller…

Yazın babaannemin uyumadan önce anlattığı masallar, o masallarla devam eden uykular…

En güzeli çocuk olmak.

Dert yok, tasa yok…

Yalanlar bile masum, temiz.

Acıtmıyor…

Bilyelerim çokken sevinmek, ütülünce üzülmek, küsmek dünyaya…

Yıldızlara bakmak beton damda, öylece dalmak…

Zamanın çabucak geçmesi… Hayır, geçmesin, geçmesin zaman…

Ben hep çocuk kalayım. Çocuk olayım, çocuk kalsın kalbim, aklım. Çocukça sevsin, çocukça inansın…

Aldanınca çocukça ağlasın, çocuk saflığına versin…

Unutsun bir çocuk gibi.

Sonra sahile çıksın, martılara gıpta etmesin…

Bir çocuk gibi, onları taklit etsin, koşsun özgürce kumsalda.

Denize girsin, üşümesin, üşüdüğünü bilmesin.

Dünya kirletmesin bu çocuğu, yalanlar ezmesin.

Hayır, istemiyorum, öğretmesin hayatı.

Adı sanı belli olan, maddenin ruhları öldürdüğü dünya, kirletmesin bu çocuğu…

Gülüşü masum kalsın, ardında saklamasın günahlarını.

Sözleri samimi olsun, yürekten olsun sarılması…

Çocuk keşkeleri saya saya büyümesin, istemem.

Olgun olmasın, yetişmesin hataların yetişkinliğine…

Aldatmasın, sevgisi temiz kalsın. Sevdiğini ağlatmasın, sevdiği çocuk kalsın…

Ben çocuk kalayım, sevdiklerim çocuk kalsın…

Edebiyat Konağı Dergisi / Yaz 2009

Sus! – Ferhat ÇAKIRÖZ

16 August 2009 Yazan Yönetici  
Kategori .Yazarlar

Sus! - Ferhat ÇAKIRÖZ

Vergisini ödedi hiçliğin, artık içi rahat, ölümsüzlüğü bekleyebilir, ölümden kaçınamayarak… Ve ilkokul üçüncü sınıfta saçlarını kendisi tarayıp önlüğünü kendisi giyen hiçbir çocuk ölümlü değildi O’nun gözünde… Ama neden bu kadar uzun?..

Sürrealist bir kırmızılığın altında, yağmura rakip olması gözlerinin, bir kaç serseri düşüncenin emrine girmeden, lütuftur ve değildir… Çünkü kıskançtır şeytan, çünkü kıskançtır ruh… Çünkü hepimiz ölümsüz zombileriz.. Safsata…

Bir kaç şiir bilinirdi eskiden, O hepsine tarafsızdı, O hiçbirini bilmiyordu… O sadece karalardı öylesine… Şiir değil resim.. Resim değil hayalleri…

Anlatmıyor hiçbir kelime şimdi suyun altında boğulan, üstünde can çekişen bu korkuluğun çektiği kusursuzluğu… Korkuluklar kusursuzdu eskiden de… Şimdi daha çok… İçimiz saman… Safsata…

“Utinam omnia bona essent…”*

Sus!.

*(her şey güzel olsa!)

Edebiyat Konağı Dergisi / Yaz 2009

Zamanla Birlikte – Okan AKSOY

16 August 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Okan Aksoy

Zamanla Birlikte – Okan AKSOY

Zaman acıtır derler

Yanılırlar.

Bilmezler zaman değildir o.

İnsanın içidir acıyan

İnsanın kalbidir kanayan.

Zaman sadece bir bahanedir

Acıyan içimizin ismidir.

Ama hiç düşünmezler

Her şeyi açıklığa kavuşturan odur.

Gerçek onunla belli olur.

Gün gelir

Zaman biter.

Zamanla birlikte

Bu şiir de biter.

o.aksoy@edebiyatkonagi.net

Edebiyat Konağı Dergisi / Yaz 2009

Yaşlı Adam – İhsan SEYLAN

16 August 2009 Yazan Yönetici  
Kategori .Yazarlar

Yaşlı Adam - İhsan SEYLAN

Kapının eşiğine yaslanmıştı adam
Yüzünde yorgun dalgalar

Bembeyaz saçlarında hüznün asaleti
Kırık dökük bakışlarda fersiz
Rüzgarsız hayallerde geziyordu sessiz…

Gözlerinde bir ömrüm öyküsü;
Çoçukluğun umut koşusunda tanımıştı yokluğu
Bin gayret sarmıştı hayatı…
Tebessümsüz yıllardan geçmişti
Çok çalışmış çok kazanmış ve kaybetmişti.
İhanetten
Dostluklardan
Mertlikten geçmişti…

Kalabalık çaresizliklerde yorulmuştu

Ve yaşıyordu şimdi
Karşısında hüzünlüydü kadın
Yaşlı adam sevdalı bakışlarda kaybediyor güneşi

Edebiyat Konağı Dergisi / Yaz 2009

MUZLU TARÇINLI SÜT – Burcu YAŞAR

16 August 2009 Yazan Yönetici  
Kategori .Yazarlar

MUZLU TARÇINLI SÜT – Burcu YAŞAR

Günün elli yedinci telefon konuşmasını bildiren telefon var gücüyle çalıyordu. Masa başında, telefonları önlerinde uyuklar vaziyetteki gençlerden orta boylu olanı, telefonlara cevap vermenin alışkanlığıyla yayıldığı koltuğundan yavaşça doğruldu. Telefonun çalmasını prensip gereği biraz daha bekledi ve günün elli yedinci müşterisine telefonu güler yüzle açtı.

Arayan adının Ayşe olduğunu söyledi. Sesinde tuhaf bir tanıdıklık vardı. Telefonu açan kendini Tolgahan olarak tanıttı. Karşı tarafla biraz sohbet ettikten sonra sesteki tanıdıklığın nedenini kavradı. Telefonu açtığından beri ona merakla bakan iş arkadaşlarına önceden anlaşmış oldukları bir işaret yaptı. “Arayan bir çocuk” işaretini gören arkadaşları ilgisiz göründüler ve ufak bir hayal kırıklığıyla kafalarını uyukladıkları masaya geri gömdüler.

Tolgahan küçük Ayşe’yle sesine genç ve neşeli bir hava vererek konuşmaya karar verdi. Küçük bir kız çocuğuyla konuşmaması daha uygundu; ancak onu hatta tutup biraz oyalaması kendi yararına olurdu.

—Çok sıkılıyorum, dedi küçük kız. Herkes bana yalan söylüyor.

Tolgahan neşesini bozmadan cevap verdi:

Niye böyle düşünüyorsun Ayşecim. Niye insanlar sana yalan söylesinler ki?

Niye söylemesinler ki? Senin de adın Tolgahan değil, biliyorum. Bir hayal kurarak aramam gerek seni. Ben hayal bile kuramıyorum. Her şeyi bilmek iyi bir şey değil, bazen.

“Küçük bir kız çocuğu için fazla bunalımlı.” diye iç geçirdi Tolgahan. Normalde karşı tarafın sesini biraz dinler ve hemen ona göre bir karaktere bürünürdü. Yaşlı ve bunalımlı kadınlar için olgun ve aklı başında, yaşlı ve bunalımsız kadınlar için olgun ve biraz serseri, orta yaşlı kadınlar için genç ve anlayışlı, genç kızlar için genç ve havalı olmayı alışkanlık haline getirmişti. Daha az sayıda arayan erkekler içinse yer yer yaşını ve kimliğini değiştirerek anlayışlı, anlayışlı ve hep anlayışlı olmayı tercih ediyordu.

Arada bir masal dinleyeceğini zanneden küçük çocuklar da arayabiliyordu bazen. Ancak Ayşe’nin onlardan biri olmadığı çok açıktı. Ne masal anlatmak için küçük, ne hayatın gerçeklerinden bahsetmek için büyük.

Bana sıkıntını anlat Ayşecim. Senin gibi akıllı bir kıza kim yalan söylüyor? Belki sana yardımcı olabilirim.

Ayşe anlatmaya okulundan başladı. Bir türlü anlaşamadığı arkadaşları, saçını çekiştirenler, onu çekemeyenler, onun çekemedikleri ve asla kavuşamayacağını bildiği platonik aşkı sınıf öğretmeni…

Tolgahan Ayşe’yi dinlemiyordu. Önündeki kâğıda altmış ikiden tavşanlar çizmekle meşguldü. Arada bir “Hı-hı, evet” diyerek küçük kızı konuşmaya teşvik ediyordu.

Görseniz, öğretmenim babama öyle benziyor ki. Ama tabii nereden göreceksiniz. Olsun ben size görecekmişsiniz gibi anlatayım.

Tolgahan tavşanın kulak kıvrımını çizdi. Hayır, istediği kıvrımı yakalayamadı. Tekrar çizmeye uğraştı.

Babam gitti benim. O da gidecek diye öyle korkuyorum ki. Annem hiçbir şey anlatmıyor. Babam öldü mü diye düşünüyorum bazen.

Bu sözleri duyduğunda tavşanın kuyruğunu çiziyordu Tolgahan. Birden dikkatini Ayşe’nin dediklerine odakladı.

Sigaraya da başladı annem. Oysa ben doğduğumdan beri içmiyormuş. Babam o zaman da başka yerdeymiş. Ben doğunca geri gelmiş. Ya bu sefer hiç gelmezse?

Babanın bir yerlere gitmesi… Annenin sigaraya başlaması… “Babam bir daha gelmeyecek mi, anne?”, Oğlum bir kız kardeşin olacak, bak.”, “Babam nerde?”, “Oğlum bak ben geldim, bak kız kardeşin de yanımızda.” , “Kardeşimin adı Damla olsun” doğan kız kardeş… Annenin sigarayı bırakması… Annenin oğlunu arayıp yakınması… “Babana dayanamıyorum, Damla da artık büyüdü.” Annenin yüzüne telefonu kapatma…

Bir köpeğimiz var, adı Masum. Tek arkadaşım o.

Tolgahan’ın anıları beyin kıvrımlarını şimşekler çakarcasına yaralarken bir düğüm parçası boğazına kurulmuş, Tolgahan’ın nefes alıp almamasını umursamadan boğazını tıkıyordu. Neşeli sesini bozmamaya dikkat ederek küçük köpeğinden bahseden Ayşe’nin sözünü kesti ve sordu:

Senin kardeşin var mı Ayşe, ablan ya da ağabeyin?

Küçük Ayşe, Ayşe Nine’nin iç çekişini aratmayacak maharetle iç çekti:

Var. Bir ağabeyim var. Eve öyle az uğruyor ki. Annem babamın gittiğini haber vermek istediğinde onu dinlemedi. Yanımda olsa, o beni Masum’dan daha iyi anlar. Ama beni sevmiyor o.

Boğazına takılan düğüm Tolgahan’ın canını acıtmaya başlamıştı. Babası dönmediğinde yolunu gözlediği, babasının geri dönme, annesinin sigarayı bırakma sebebi, ismini kendi koyduğu minik Damla’sı, küçük Ayşe olmuş başka ağabeylerden medet umuyordu. Kendi ise bu durumda başka küçük Ayşeleri avutmaktan başka bir şey yapmıyordu. Küçük Damla büyümüş, Tolgahan’ın gözünde yaş olmuş akıyordu.

Ayşe?

Efendim?

Muzlu tarçınlı sütünü içtin mi?

Sen… Sen nerden biliyorsun ki içtiğimi?

Tahmin ettim. Tüm akıllı ve tatlı kızlar içer muzlu tarçınlı sütü.

Babam da öyle söylerdi.

Tüm akıllı ve iyi babalar söyler bunu, emin olabilirsin.

Daha içmedim.

Peki, o zaman, telefonu kapatıp muzlu tarçınlı sütünü iç. Dişlerini fırçala ve güzel bir uykuya dal.

Ama daha hiçbir şey söylemedin. Babam akıllı ve iyiyse neden…

Ayşe! Her şeyi bilmek iyi bir şey değildir bazen. Bunu bana sen söyledin, değil mi? Bazen oluruna bırakırsın bazı şeyleri ve bir bakarsın her şey düzelivermiş. Nasıl olduğunu hiç anlamazsın.

Bu tam anlamıyla hayal kurmak!

O zaman hayal kur Ayşecim, hayal kur! Muzlu ve tarçın prensesini hatırla…

Sen nereden…

O hikâyeyi herkes bilir Ayşecim.

Günün elli yedinci telefon konuşması Şafak Tarçınoğlu için günün son telefon konuşmasıydı. O bakkala muz, tarçın ve süt almaya giderken uzaklarda bir yerlerde Muz ve Tarçın Prensesi bile ağlıyordu.

Edebiyat Konağı Dergisi / Yaz 2009

Sahil Sahnesinde Gösteriler… – Uğur SAĞLAM

16 August 2009 Yazan Yönetici  
Kategori .Yazarlar

Sahil Sahnesinde Gösteriler… – Uğur SAĞLAM

     Güneş batarken sahilde dolaşmak… Turunculaşmış gökyüzünün mavi denizle oluşturduğu ahengi bozmadan… Sigara dumanı gibi dağılmış bembeyaz bulutların güneş ışığında yangın oluşunu seyretmek. Turunculaşmış gökyüzünün yerini gittikçe karanlığa bıraktığını görmek… Turuncunun yerini karaltıya bırakmasına üzülemiyorum bile ardından oluşan manzarayı da görmek istiyorum… Hepsinin bendeki hazzı bir başka. Bu güzelliklerin yalnızca benim için oluştuğunu düşünmek, diğer insanların koşuşturmaları arasında bu güzelliklere duyarsız kalması bencilce de olsa hoşuma gidiyor.


     Güneş ufuk çizgisinden kaybolmaya yüz tutuyor. Küçük bir çocuk gibi güneşi yakalayacak bir gemi hayal ediyorum. Hayallerimin büyüklüğünü karşılayamayacak küçüklükte bir balıkçı teknesi dikkatimi çekiyor. Fakat o küçücük tekne, muhtemelen, altı kişilik bir ailenin geçimini sağlayacak büyüklükte… Teknenin reisi, bir armatör edasıyla rengini gök maviden kırmızıya çevirdiği teknesinin yanında duranlarla konuşuyor. Onlara doğru yanaştıkça hemen yanı başında bir başka teknecik görüyorum. Onun sahibi de kırmızı renkteki teknesinin rengini gök maviye çeviriyordu. Sohbetlerinin de bunun üzerine olduğunu duymasaydım da gülüşlerinden, ciddileşmelerinden anlayabilirdim ve ellerindeki fırçalardan… Acaba sahip olduklarımız zamanla değersizleşiyor mu? Zevkler mi bizleri farklı insanlar yapıyor?

     Saatlerdir boya yapan adam biraz da dinlenmek için ayağa kalkıp doğruluyor. Şapkasını kaldırıp yeniden başına koyarken bana dikkatle bakıyor. Tanışmasak da göz göze geldiğimiz için selam edip yanlarından geçiyorum… Birini selamlamak için illa ki onu tanımalı mıyız? Adımlarım kendiliğinden hızlanmaya başlıyor. Bu ortamda uzun süre kalıp, zıt zevklere sahip bu iki kişiliği tanımak istiyorum; fakat ayaklarım beni gökyüzüyle denizin hazırladığı tabloyu izlemek için oradan uzaklaştırıyor.


     Engin sahildeki gönülce zengin kısa yürüyüşün ardından martıların mekânına geliyorum. Güneşten nöbeti devralan ayın yaydığı beyaz bir aydınlıkta martıları seyre koyuluyorum. Beni gören bazı martılar hareketleniyor ve -beni eğlendirmek için olmalı- havalanıp gösteriler sunuyorlar. Dikkatimi çekmek için ettikleri mücadeleyi görmemek elde değil… Martılar gitgide çoğalıyor, dalgalar aynı ahenkle bir ileri bir geri gidiyor.


     Martılar gösterilerini sunarken ay ışığı rengine bürünen deniz dalgalarını yolluyor üzerime. Elimden tutup beni denize sürüklemek istiyor gibi… Dalgalar suyun dışında yaşayamıyor bir nefeslik ayrılabiliyorlar denizin bağrından. Ellerimden tutamayarak yavaşça geri çekiliyorlar. Üzüldüklerini düşünüyorum bu sessiz gidişlerinden… Bir sonraki dalgaya kendimi bırakmak istiyorum. İleri atıldığım anda geri çekiliyor dalgalar. Bana oyun mu oynuyorlar yoksa temiz bünyelerine kirli insanoğlunu almak mı istemiyorlar? Geri giden her dalgayı takip ediyorum. Ama uçsuz bucaksız denize karışıp gidiyorlar. Acaba aynı deniz suları tekrar beni görmeye geliyorlar mı sahile? Gelmeseler bile bütün dalgalar içimdeki huzuru ve rahatlığı arttırmak için aynı ahenkle dans ediyorlar sahil denen sahnede. Bütün dalgalar bir birinin aynı mı acaba. İnsanlar gibi aynı gözüküp de farklı ruhlara sahip mi onlar da?


     Martı sesleri kızgınlaşarak çoğalıyor. Denizin çekiciliğine kendimi kaptırmamı kıskandıklarını düşünerek bencillikle suçluyorum onları. Martıların, denizin, doğanın yalnızca benim için güzelliklerini sergilediklerini düşünmekle en büyük bencil benim belki de… Denizin bünyesine yavaş yavaş dönen dalgalar gibi başımı gökyüzüne çeviriyorum. Evet. Tahmin ettiğim gibi… Kızmışlar… Ama insanlar gibi kin tutmuyorlar. Başımı kaldırdığımda beni hemen affedip gösterilerine devam ediyorlar. Sağdan, soldan, aşağıdan, yukarıdan gökyüzünde uçmaya devam ediyorlar. Bazen denize dalacakmış gibi yapıp keskin bir dönüşle gökyüzüne doğru havalanıyorlar. Kimi gösterisine başlamadan önce, izleyip izlemediğimi göz ucuyla kontrol ediyor. İzlediğimi fark ettikten sonra sevinçle gösterisini sunuyor. Başarılı bir gösterinin sevinciyle sahilde bekleyen martıların yanına geri dönüyor. Martılar… Doğanın doğal gösteri ekibi…


     Martılar oyunlarını en iyi şekilde sahneleyip kulislerine doğru kanat çırpıyor. Dalgalar da martıların ardından kendi kulislerine çekiliyor. Elime aldığım kısa, ıslanmış ve kabukları ıslaklıktan soyulmuş olan çubukla kuma şunları yazıyorum: “Beni mutlu eden gökyüzü ve benim için dalgalarını dans ettiren deniz! Sizleri kirletmemek için elimden geleni yapacağım. Beni eğlendiren martılar; yarın gösterinizin karşılığı olarak sizlere simit, ekmek getireceğim. Ve güneş… ve ay… ve kum… ve bulutlar… artık sizlere daha bir güzel bakar olacağım.”

     Deniz, martılar, sahil, güneş, ay, gökyüzü, bulutlar… Hepsi yazdıklarımı anlıyorlar bunu biliyorum. Onları anlamayan biz insanlar için ise ne yazsak, suya yazılmış bir yazı değerinden öteye gidemiyor gibi…

Edebiyat Konağı Dergisi / Yaz 2009

KELİMELER VE İNSANLAR – Burcu YAŞAR

16 August 2009 Yazan Yönetici  
Kategori .Yazarlar

KELİMELER VE İNSANLAR – Burcu YAŞAR

Ne kadar doğru söylemiş üstat: “Kelimeler insanların yarattığı en büyük değerlerdir ve sihriyle insan var gücüyle yaşamaya başlar.” derken. Fırça ressamındır, keman virtüözün; top sporcunundur, mermer heykeltıraşın. Kelimelerse sadece edebiyatçının değil; tüm insanlığındır. Çünkü insanlık yarattı kelimeleri. Farkında olarak ya da olmayarak her insan kendinden bir şeyler kattı ona. Kelimeler de çok şey kattı insana. Sihriyle başını döndürdü insanın, var gücüyle yaşattı onu.

Özgürlük… dedi ona insan. İnsanın özünden gelen bir ses vardı bu kelimede. Martının kanat çırpınışlarını hatırlatan bir ahenk vardı. İnsan onun için neyini mi feda etti? Tüm varlığını…

Aşk… dedi ona insan. Üç harfli kısacık bir şeydi. Ama insanda etkisi hiç kısa sürmedi. Daha söylerken zorlardı insanı hayatını nasıl tepetaklak edebileceğini ifade edercesine. Kimine göreyse yalın bir su şırıltısını hatırlatan huzurlu bir kelimeydi Aşk. İnsan ona nasıl bir anlam yüklerse yüklesin o, insanı hep kendinden geçirirdi.

Güç… dedi ona insan. Kuvvet ve kudret sahibi olmak söylemesi gibi güçtü; ancak sahip olunduğunda da tadından yenmez bir meyveydi. Egosunu tatmin etmek için hep elde etmeye çalıştı onu insan, parayla, kasla, bilgiyle, güzellikle… İnsanın yüklediği anlam öyle fazlaydı ki bu kelimeye, zamanla insanın tek hayat amacı oldu.

Şehvet… dedi ona insan. Ağızdan çıkarken “ş” harfinin kıvrımlarına oturmuş şuh bir kadını çağrıştırırdı ki “şuh” kelimesiyle de sırdaştı. En çok onun sihrine kapıldı insan. Hayatının anlamını onda aradı. Bazen buldu, bazen çok yanıldı.

Nefret… dedi ona insan. Sözcükler arasında anlamını en iyi yansıtanlardandı. Sanki “f” harfi oraya dudaklardan dökülen kini yansıtmak için, özel olarak konulmuştu. Nefret ettiğin varlığı dişlerinle parçalamak, dişe yapışmış bir şeyi dışarı tükürmek ister gibi. Kin, intikam, zulüm, işkence… Hepsi yardım ettiler nefrete. İnsan ya hayatını ya başka hayatları söndürdü onlarla.

Çok kelimeler girdi insanın hayatına. İnsan onları kullandı, anlamlar yükledi onlara. Bazen yeterli bulmayıp yok etti onları. Yerine yenilerini yarattı. Her kelime bir resmin parçasıydı. İnsan onları alıp sanatçı özeniyle işlediğinde harika resimler çıkardı ortaya. Gerekli özeni göstermediğinde, sözcüklerin hakkını vermediğindeyse hoş bir bütünlük yerine; karmakarışık, anlamsız görüntüler karşısına. İnsanın algı yeteneği azaldı bu durumda. Çünkü insanlarla var olur kelimeler, insanlarla yok olurlar. Ve kelimelerle var olur insanlar, kelimelerle yok olurlar.

Edebiyat Konağı Dergisi / Yaz 2009

APAÇIK – Esray KARAKAYA

16 August 2009 Yazan Yönetici  
Kategori .Yazarlar

APAÇIK – Esray KARAKAYA

Değerleri aşmak her zamankinden çok daha zor. Aşılmasa da ihtimallerin olması bir nebze olsun yakın hissettirir sonuca. Olanları bir çizgiyle ayırmak yok. Geçmişten ayrılmak ya da geçmişte kalabilmek gibi bir bağımsızlık yok arada. Birliktelik de.

Her dakikanın her olana ne kadar yük yüklediğini zamanla anlıyoruz. Ertelenenlerse daha ağır! Rahat geçirilen her zaman biriminin değerini x2’yle, bütün benliğimizle ödüyoruz. Geçmişimizle ödemişken, geleceğimizi de veriyoruz. Ne geçmişteyiz, ne bugünde ne yarında.

Zaman geçince fark ediyoruz ki o hiç olmamış. Hiç “biz” olmamışız. Verdiğimiz kararlarda bile “biz” olamamışız. Bu durumdan bir “benlik” beklemek ne kadar doğru?

Fark etmeden bilinçaltımıza itmişiz her şeyi… Tekrar tekrar… Yeniliklere başlayıp eskilerle yetinmeye, “iyi bir şeyin başlangıcı bu defa evet” deyip kötüyle bitenin kötüyle devam edeceği doğrusuna o kadar alıştırmışız ki kendimizi. Düşününce şöyle: zıtlık, karışıklık dediğimiz ama aslında apaçık olan şeyler.

Edebiyat Konağı Dergisi / Yaz 2009

Merhaba Eski Dostum – Akın Özkan

16 August 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Akın Özkan

Merhaba Eski Dostum

Nasılsın? Uzun zaman oldu görüşmeyeli… ‘Hem de bayağı uzun’ deyişini duyar gibi oldum. Haklısın. Orta iki miydik yoksa bir mi siz mahalleden taşındığınızda? Doğru söylüyorsun ikiydik. Hatta o yıldı değil mi beraber bilyeli arabadan düşüp yara bere içinde kalmıştık ve sen kolunu kırmıştın, sonra annen anneme küsmüştü, giderken vedalaşmamışlardı bile. Hatırlıyorum da arabaya binmeden önce tek kolun alçıda diğer kolunla el sallarken çok komiktin ama ben gülememiştim, çünkü senin kolun kırılmıştı benimse yüreğim. Doğruyu söylemek gerekirse senin hatandı hep, arabayı kedinin üstüne sürmesen o çöp bidonuna çarpmazdık.
Neyse boş ver şimdi bunları, on beş sene geçmiş aradan epey büyümüşsündür. Evet ben de çok büyüdüm, ameliyat olduğumdan küçükken çok cılızdım ya hani, hatta bir gün annen anneme bıldırcın yumurtası getirmiş ‘al bunları sütle içir iyi gelir demişti’ artık bıldırcın yumurtası içmiyorum ama çok büyüdüm, şimdi görsen eminim tanıyamazsın. Düşünüyorum da belki de bir yerlerde karşılaştık ve de tanıyamadık birbirimizi. Dostluklar bu kadar kolay unutulmaz diyorsun değil mi sen de? Ben misal şu an sadece sol yanağındaki büyük beni çok iyi hatırlıyorum sana dair, yoksa sağ mıydı?
Giderken bari bir telefon numarası bıraksaydınız da irtibatı koparmasaydık. Bendeki de laf mı şimdi, o zaman nerede cep telefonları, internet, msn değil mi? Kızgınım sana yine de adresimizi biliyordun bir bayramda ya da yılbaşında bir kart ya da mektup yollayabilirdin. Biliyor musun,hep bekledim. Sonra ben de hep sana yollardım. Belki birbirimizin bu kadar uzağına düşmezdik. Keşke Ahmet Amca’nın tayini çıkmasaydı keşke Mardin’e gitmeseydiniz be Anıl.

     Evlenmedin değil mi henüz? Yok, evlenmiş olamazsın. Hani ben düşüp dizimi kanatmıştım da sen de kolundaki yarayı koparmıştın ve kan kardeşi olmuştuk. İşte o zaman söz vermiştin evlendiğimde benim sağdıcım da sen olacaksın diye. Çocuk aklı işte. Evlensen bulurdun değil mi beni?

     Söylesene amcan gibi doktor mu yoksa baban gibi polis mi oldun ya da hep istediğin gibi Anadolu’nun bir köyünde öğretmen misin? Muhtemelen öğretmen olmuşsundur sen. Ne de olsa o zamandan belliydi öyle olacağın hem zeki hem anlayışlı hem de yardımseverdin. Bakkal amcanın duvarının önüne mahallenin çocuklarını toplayıp okuldan çaldığımız tebeşirlerle ders anlatmanı da unutmadım. Beni sorarsan ben en çok istediğim şeyi olamadım be Anıl. Hep istediğim gibi astronot olamadım yani ve bu satırları sana dünyadan yazıyorum. Tam olarak ne olduğumu boş ver sen, ama biraz kopya vereyim; küçükken yaptığım gibi çok sık yazıyorum.

     Mahallemiz çok değişti biliyor musun? Hani yukarı mahallenin çocuklarıyla gazozuna maç yaptığımız, senin gol attığın benim kaleci olduğum o boş arsaya altı katlı büyük bir apartman diktiler, bir görsen çok lüks, asansörü bile varmış. Saklambaç oynadığımız eski fabrikayı da tamamen yıkıp park yaptılar yerine. Küçük çocuklar çok seviyor orayı ama ben saklambaç oynadığımız o harabeyi tercih ederim. Onur Ağabey de kapısının önündeki yemişlere dadanan çocuklardan çok bıkmış olacak ki erik ve kiraz ağaçlarını kesip oraya garaj yaptı. Hatırlar mısın, Onur Ağabey bir yere gittiğinde koşa koşa ağaçlarına çıkar hem yer hem ceplerimize doldururduk kirazları ve erikleri. Karnımız ağrıyana kadar bile yediğimiz olurdu, hatta sen Onur Ağabey’in karşısına geçip ‘beleş meyve çok tatlı oluyor canım’ bile demiştin.

    Buranın insanları da çok değişti be Anıl. Figen Abla vardı ya, hani orta birdeyken annemlerle altın gününe kısır yemeye gittiğimizde bize ‘yakında babalarını da getirin bari, bunlar kazık kadar olmuş ayol’ deyip çok acayip gülmeye başlayan süslü kadın, mahalleden taşındı. Kocasından ayrılınca Etiler’den ev almış. Bakkal Osman Amca küçük bakkalını kapatıp ‘Osman Mini Gross’ u açtı. Bizi Edi ile Büdü diye çağıran ilkokuldaki sınıf öğretmenimizi hatırlıyor musun? Öğretmenliği bırakıp okulun yanında kırtasiye dükkânı açtı. Benim de bir kardeşim oldu, adı Okan. Sen gittikten sonra biraz yalnız kaldım ama sonra Okan yetişti imdadıma.
Sizin binada oturan Suna’yı hatırlarsın. Annesi için annemler ‘ayaklı gazete’ derlerdi. Bir defa onun yüzünden dövüşmüştük. O zaman da yine sen hatalıydın, sana verdiğim hikâye kitaplarını beğendi diye ona hediye etmiştin. Çocuk aklımız ermezdi aşk meşk işlerine ama sen galiba âşıktın ona. Kız kardeşinin tokalarından çalıp ona götürdüğün de olurdu. Sen gittikten sonra çok iyi arkadaş olduk onunla hatta aynı liseyi bitirdik. Belki kızacaksın ama ilk defa onunla sevgili oldum, merak etme çok uzun sürmedi. Babası bankada çalışan Engin vardı ya, ‘süt çocuğu zengin engin’ diye sen alay ederdin, işte onun için bıraktı beni. Dün de bu mahalleden tamamen taşındı Suna hem de telli duvaklı. Zengin bir dövizciymiş kocası, Beşiktaş’ta oturacaklarmış.

     Güzin Teyze’yi de siz gittikten hemen sonra polisler götürdü sonra bir daha dönmedi buraya galiba kötü bir şey yapmış. Daima açık seçik giyinir ayıp şeyler söylerdi değil mi? Bazen de ‘şeker şeyler gelin sizden makas alayım’ deyip bize para verirdi. Annem de bir gün ondan para aldık diye dövmüştü beni. Anneler sevmezdi onu ama iyi biriydi o, şimdi nerede kim bilir?
Bir de yaşlı Ayşe Teyze’miz vardı hatırlıyor musun? Hani sokaktaki kedilere, köpeklere ekmek veren, deli de derlerdi arkasından. Biz hiç alay etmez çok severdik. Geçen hafta da o bıraktı bizi hem de bir daha hiç geri gelmemecesine. Belki inanmayacaksın ama cenazesinde insandan çok kedi, köpek vardı. Doğru söylüyorsun, o da zaten hayvanları insanlardan çok severdi.
Ne kadar çok şey olmuş be Anıl! Dile kolay on beş sene geçti görüşmeyeli. Ne bu mahalle aynı kaldı ne sen ne de ben…

     Seninle bir gün tekrar karşılaşmayı o kadar çok istiyorum ki anlatamam. Belki eski günlerdeki kadar hür, tasasız ve de masum olamayız ama en azından dostluğumuzu korumaya çalışırdık.

     Bu masaya her oturuşumda senin camın önüne gelip ‘bırak o kâğıt kalemi de in aşağı misket oynayalım’ diye çağırmanı bekliyorum tıpkı eski günlerdeki gibi…

Akın Özkan / Edebiyat Konağı Yaz 2009

VAPUR VE İNSAN – Ekrem ALTUNYA

16 August 2009 Yazan Yönetici  
Kategori .Yazarlar

VAPUR VE İNSAN

Hiç düşündünüz mü insanın da vapurun da yolculuğunun aynı olduğunu: İkisi de bir çığlıkla başlar bu zor ve çetin yolculuğa. Biri acı acı sirenlerine dumanlarını katarak yol alırken diğeri ise hıçkırıklara boğularak başlıyor yoluna. Garip olan her ikisi de ağlarken onların gelmesini bekleyen herkesin onlar ağlamaya başladığında, yani yolculuğa başladıklarında gülmeye başlamalarıdır. İnsanın da vapurun da hayatındaki figüranlar aynıdır; ağaç, ev, yol, sahil,…

Vapurun martıları senin arkadaşların gibidir. Bazen yenileri eklenir, bazen ise bırakıp gider, bazısı ise ömrün boyunca hep seni takip eder. Vapurda oturan insanlar da senin ruh halini anımsatır; kimisi mutlu kimisi hüzünlü, kimisi de endişeli,… Gerçekte ise sen hep sensin, bunlar senin denizde olan yakamozlarındır yansımalarındır.

Dalgalar hayatın yokuşlarıdır. Bazen hırçınlaşır, bazen her şey tersine gider. Kimi zaman durgun, sessiz ve sakin olur.

Karayı görünce vapur hafiften başlar sendelemeye, çünkü yolun sonu görünmeye başlamıştır. Durmak için freni olmayan vapur motorları tam yol geri yapmaya başlar.. Ama o kadar hız almıştır ki durması o kadar kolay olmaz…

Ekrem ALTUNYA / Edebiyat Konağı Yaz 2009

Gecede Yalnızlık

16 August 2009 Yazan Yönetici  
Kategori .Yazarlar

Gecede Yalnızlık

Zaman her zamanki gibi gece yarısını çoktan geçti. Geceyi ve yalnızlığı bir başka seviyorum. Daha bir başka duyduğumu hissediyorum derini ve derinliği. O anlarda kalbim ve hislerim bir olup beni mağlup ediyorlar. Daha bir kendim oluyor ve biraz da insanlığımı hatırlıyorum. En güzeli de günün en karanlık anında, kimsenin birbirinden haberdar olmadığı o gizli anlarda ben yalnızlığımda hep en güzel yâri hatırlıyorum.

Gündüzün karmaşasından kurtulup gecenin koynuna atıyorum kendimi. Bu gurbette annemin şefkatli kolları gibi geliyor gece. Hiç kimseyle paylaşamadıklarım, kimseye anlatamadıklarım ya da kimseden isteyemediklerim… Dile geliyorlar gecenin o en karanlık zamanlarını aydınlatarak.

Uyku tutmuyor sonra. Hayaller izin vermiyor göz kapaklarının inmesine. Ruhun ıstırabı, zamanın darlığı bir olup beni yine mağlup ediyorlar. Sonra daha fazla dayanamıyor, tekrar kalkıyor ve masanın başına geçip bu sefer de kitaplar arasında derin yolculuklara çıkıyorum. Bir başka oluyor gecede duyuş ve sezişler… Okurken gerçekten hissediyorum ruhumun en ince iniltilerini. Sanki her kitapta bir başka bahar yaşıyorum. Ayrılmak istemiyorum o en güzel dostlarımdan. Ama onun da bir sonu olmalı elbet… Neden sonra derin düşünceler içinde tekrar yatağa dönüyorum.

Yatakta kıvranışlar yine nafile… Bir sağa, bir sola, olacak gibi değil. Acı dayanılmaz bir hal alıyor ve en sonunda yeniden masaya oturup kalem ve kağıtla derdimi paylaşıyorum. Gün boyu içime dolan sıkıntı ve keder, gurbette olmanın hüznüyle birleşip kalemimin ucundan gözyaşı damlalarıyla dökülüyor. Bir tek o anlıyor beni, hiç sesini çıkarmadan hafakanlarımı, kızmalarımı dinliyor.

Edebiyat Konağı Yaz 2009

Gece’ye veda – Tuğrul Semerciler

16 August 2009 Yazan Yönetici  
Kategori .Yazarlar

Gece’ye veda

gökyüzünde Ay yarım, sessiz…

Gün Gece’nin gönlünde, kollarında ölüm.

kapıda Güneş’e gebe vaktin doğum sancısı

saydam acı süzülür yanağından ilk ışıkla;

Gece kavuşamaz Güneş’e imkânsız…

kaybolurken Ay derin, puslu semada

dilinde üç kelime; “Bayan Gece elveda…”

Tuğrul Semerciler

… – Efe TANRIÖVER

16 August 2009 Yazan Yönetici  
Kategori .Yazarlar

Hiç yüreğin kir tuttu mu senin?

Ya da gülümsemelerden nefret ettiğin,

Adını duyduğunda şaşırıp irkildiğin;

Köşe başlarını, merdiven altlarını,

Bilhassa da anı kokan odaları

Mekân bildiğin zamanların oldu mu?

Yaşamadığın sevdaları her nasılsa anımsayıp,

Var olmayan sevdalılar yarattın mı

Beyninin, yüreğine kapılarını ardına kadar kapattığı odalarda?

Bir başına öylece kaldığın,

“Yalnızlık Allah’a mahsustur!” diyenlerin mahcup olduğu,

Akan gözyaşlarının tükenip,

Zamanın seni sırtından vurduğu rüyaların oldu mu?

Sen bir varlık mıydın, yoksa olundun mu?

Peki, hayat denen hani şu tapılası

Uğruna şiirler yazılası şey altı üstü bu mu?

Cevabın?

-…

Yok mu?

Hiç mi yoktu?

Peki ya bir gün olur mu?

Efe TANRIÖVER

Garip Saray’ım – Ekrem Altunya

16 August 2009 Yazan Yönetici  
Kategori .Yazarlar

Garip Saray’ım

Haber var mı memleketten

‘Saray’ denen şu garip yerden

Gözümü açtığım, ilk ağladığım

Adı anılmaz şu garip yerden

Köye su gelmiş hemen koşalım

Belki paklanırız ne duralım

Ötaka’ya bir selam uçuralım

Adı anılmaz şu garip yerde

Kalmış orada üç beş ihtiyar

Bayramlar aman pek bahtiyar

Mezar üstü yalnız ne yapar

Adı anılmaz şu garip yerde

Ölmezin uşağı çoktan kaçtı

Evlere kilit hepsi İstanbullaştı

Altunya tarihe karıştı

Adı anılmaz şu garip yerde

Ötakayı hiç sorma modalaştı

Tarlalar hepten nadaslaştı

Ekin orağı tarihe karıştı

Adı anılmaz şu garip yerde

Gölün başına acep kim gider

Cars tarlasını kim eker

Guyucak’ı kim ziyaret eder

Adı anılmaz şu garip yerde

Ekrem ALTUNYA / Edebiyat Konağı Yaz 2009

Sorusuz Cevaplar – Nazlı GÜRKAŞ

14 August 2009 Yazan Yönetici  
Kategori .Yazarlar

Geçenlerde Ankara’dan mektubum geldi, dostumdan. Şu sorular çıktı içinden; cevaplasam da hepsini, çıkamadım işin içinden.

Aileler artık tek kişilik mi?

Teknoloji yazın üşümemizi, kışın terlememizi mi sağlıyor?

Artık hayat birtakım kurslara gitmekten mi ibaret?

İnsanlar sırf kendi çıkarları için mi intihar ediyor?

Şehirler şehir dışına mı taşınıyor?

Küsmek kalp ve damar hastalıklarına iyi gelir mi?

Kendimizi en yalnız hissetmediğimiz anlar yalnız kaldığımız anlar mı?

Kendinize gülebilirsiniz ama kendinizi gıdıklayabilir misiniz?

Kandırılması en kolay canlılar erik ağaçları mı?

Artık aileler tek kişilik. Çünkü kadın nüfusu erkek nüfusunun iki katından fazla. Erkek kıtlığı yaşanıyor! Dünyaya herkes yarım elma olarak geliyor; ama o diğer yarıyı kurtlar yemeden ona ulaşma çabası bazen birkaç yıl, bazense bir ömür sürüyor. Elmasının yarısını bulamayanlar da tek kişilik aileler kuruyor. Teknoloji yalnızlığa hapsediyor. Yazın üşütüyor, kışın terletiyor, sanal dünyalar metabolizmamızı bozuyor. Sanal yiyor, sanal içiyor, sanal seviyor, sanal ölüyoruz. Artık hayat birtakım kurslara gitmekten ibaret. Ancak kurslarda hazırlandığımız konularda hiç pratiğe dökülmüyor hayatlarımız. Her şeyin bir adı varken, her yeteneğe bir belge verilirken neden anne baba ehliyeti yok? Neden hala her önüne gelen çocuk sahibi olabiliyor, mutsuz nesiller yetiştirme hakkını kendinde görüyor? İnsanlar sırf kendi çıkarları için intihar ediyor. İntiharın ta kendisi bir bencillik değil midir zaten? Sen sonsuz bir huzura kavuşursun (ya da öyle sanırsın, ardında bıraktıkların ise sonsuz bir acıya… Şehirler şehir dışına taşınıyor. Kentler büyüyor, yüreklerimiz küçülüyor. Küsmek kalp ve damar hastalıklarına iyi gelmiyor. Zaten pek de geniş olmayan damarlarımızı daha da daraltıyor, yeterince acıyla dolu kalplerimizi daha fazla acıtıyor. Gözyaşlarının tuzu daha da acımsı kılıyor dudaktan kalbe ilişkilerin tadını. Kendimizi en yalnız hissetmediğimiz anlar, yalnız kaldığımız anlar. Tek başına yalnızlıklar tercih edilesi bir şık. ‘’Kalabalıklar içinde yalnızlıklar’’ melankolik bir meta olmaktan çıktı artık, ağızlara sakız oldu. Kendinize gülebilirsiniz; ama kendinizi gıdıklayamazsınız. Bunu ancak sizi içtenlikle güldürebilecek, yaralarınızı sarabilecek biri başarabilir. ‘’Kal yanımda böyle, bu aralar ihtiyacım var sana, sakın bırakma ellerimi…’’ diyebileceğiniz biri… Kandırılması en kolay canlılar ise erik ağaçları değil, insanlar. Güneşin parlak ışıkları erik ağaçlarını kolayca aldatsa da çapkın bir gülümseme birçok insanı çok daha kolay aldatır. Bunun da ötesinde, insanı en kolay kendisi kandırır!

Sorular mı daha zordu, cevaplar mı, bilemedim. Hayat mı karmaşıktı, insanlar mı, çözemedim. Her şeye rağmen zor olmayan bir hayatı da, karmaşık olmayan insanları da sevemedim.

Uzun, Titiz Bir Çalışma ve Rilke – Rainer Maria Rilke (1875-1926)

14 August 2009 Yazan Yönetici  
Kategori .Yazarlar

Uzun, Titiz Bir Çalışma ve Rilke – Rainer Maria Rilke (1875-1926)
“Eylem her şeydir, ün bir hiçtir.” Bir Alman düşünürü çağlar ötesinden sesleniyor. Zaman değişse de insan değişmemiş. Her yönüyle sahip olma duygusuyla kurguladığımız hayatta bize sesleniyor. Çırpınışlar nafile… Bir anda meşhur olma ve tanınma hissi hayallerin önünde en büyük engel. Sanıyoruz ki sihirli bir el bize dokunacak ve o anda zirvelerde kanat çırpacağız.
Tam da bunları düşünürken ünlü Alman yazarı ve şairi Rilke geldi aklıma. Çok küçük yaşlardan itibaren yazmaya başlar. İlk şiirini dokuz yaşındayken anne babasının evlilik yıldönümünde yazar. İlk kitabı da lise sonrasında basılır. Bu kitabında çok şey söylemek isteyen fakat bunları bir duygu ve fikir bağlamında tam değerlendiremeyen bir iç zenginliğin çırpınışları sezilir. Birkaç üniversiteye devam etmeye çalışsa da başarılı olamaz. Sonrasında sanat dünyasıyla tanışır ve Rusya’ya gider. Rusya Rilke’ye şiir yazma coşkusu verir. Orada Lui Andras Salome ve Tolstoy’la tanışır. Bayan Salome ona Rusya’yı gezdirir. Salome onun dünyasında yepyeni ufuklar açar. Kendisine şiirin kapısını da yine Salome’nin araladığını söyler. Çünkü ona aşık olmuştur. Ona olan aşkı eserlerine ilham kaynağı olmuştur. “Ondan yalın şeyler söylemeyi öğrendim” der. Yalınlığa önem verir ve yavaş yavaş ve güçlükle öğrendiğini ifade eder. Yalnızlık ve içe kapanıklık ona ‘ince sezişlerin şairi’ olma yolunu aralar.

Düşünen adam heykelinin de mimarı August Rodin’le tanışır ve bir yıl boyunca onun yanında özel sekreterliğini yaparak sanata zaman ayırır ve onunla konferans gezilerine çıkar. İlk sanatsal düşünceyi de onun yanında öğrenir ve ilk önemli eseri de Rodin’in sanatını anlattığı kitabı Rodin’dir. Rodin’den sanatta ilhamdan çok uzun ve titiz bir çalışmanın önemli olduğunu öğrenir. Onun sayesinde sanattaki yeni yaklaşımları yakından izler. Rodin’in kendisindeki etkiyi şöyle tanımlar: “Yaratıcılığın içyüzü, derinliği, bir başı ve sonu olmayışı konusunda kendilerinden bilgi edindiğim kişileri saymak istersem, iki isim verebilirim ancak: Birincisi büyük, ama gerçekten büyük ozan Jacobsen, ikincisi bugün yaşayan sanatçılar arasında bir eşi daha gösterilemeyecek yontu ustası Auguste Rodin.”
Bu dönemde yazdığı şiirlerle Alman şiirine yeni bir boyut kazandırır. Şiirlerinde Fransız simgecilerinden Baudelaire’nin etkisi yoğun biçimde görünse de ele aldığı konularda kendine özgü kişiliğiyle onlara yepyeni bir boyut kazandırabilmiştir. Resim sanatına ayrı bir önem vermiş ve resim sergilerini gezerek oralardan ilham aldığını belirtmiştir. Uzun süre yazamadığı dönemler olsa da bu acılı bekleyişin ardından en güzel şiirleri gelmiştir. 1910-1922 yılları arasında yazdığı içerisinde on ağıt yer alan “Duino Ağıtları” eserini ise tam on yılda tamamlar. Düşünsenize bütün yıl boyunca tek şiir.
Doğu’yu tanımak için seyahatlere çıkar. Yabancı dile önem verir. Arapça öğrenir, Kur’an’ı aslından okur. Son 5 yılında Fransızcadan çeviriler yapar. Diğer sanat dallarıyla da yakından ilgilenir. Özellikle şiirle resim arasında müthiş bir bağ kurar. Resim sergilerini gezer ve oralardan ilham aldığını söyler. Robert Musil şöyle der onun için: “Ne Rilke’den önce, ne de ondan sonra izlenimin bu dingin ve yüksek gerilimine ulaşılmıştır… O, bir gün ortaçağ dinselliğinden hareketle insanlık ülküsünün ötesinde yeni bir dünya imgesine giden yolda, yalnızca büyük bir ozan değil, eşi bulunmaz bir yol gösterici olacaktır.” Mezar taşında şöyle yazar: “Gül ey saf çelişki, bütün göz kapaklarının altında hiç kimsenin uykusu olamamanın sevinci.”
Rilke sanat uğruna hayatta birçok şeyden vazgeçer. Önce askeri liseden ayrılır ve özel bir eğitimle liseyi tamamlar. Üç üniversiteden ayrılır. Hiçbirine devam edemez. Zaten çoğu bilim adamı bizim alaylı dediğimiz şekilde yetişmemiş midir? Belki üniversiteler bitirseydi bu kadar başarılı olamazdı. Üniversitelerde sadece teorilerin verilmesi eğer kişi kendini geliştirmezse hiçbir işe yaramıyor.

Üstelik Rilke yaşamının sonuna kadar hayatını hep yoksulluk içinde sürdürür. Öyle ki bir okuruna yayınevine verdiği kitaplardan almak için bile para bulamadığını söyler. Okuruna mektubunda şöyle içini döker: “Gelelim benim kendi kitaplarıma: Bunların tümünü size yollamayı ne çok isterdim bilseniz! Sizi sevindirirlerdi kuşkusuz. Gel gelelim, o kadar yoksul bir insanım ki! Bir kez yayınlanmaya görsünler, benim olmaktan çıkıp gidiyor kitaplarım. Bense bunları para verip alacak durumda değilim…” Ama dünya edebiyatında çok derin izler bırakmıştır. Çağdaş dünya edebiyatının en büyük şairlerinden kabul edilir. Bizler ise tanınma sevdasındayız. Birçok sanatçı yaşadığı zamanda anlaşılmamıştır. Anlaşılanlar çoğunlukla popüler sanatçılardır ki onlar da kalıcı olamamışlardır. Zamanında anlaşılan büyük sanat eseri hiç yok gibidir.
İnanıyorum ki başarı zekâdan çok öte çalışmayla mümkündür. “Ey Türk genci, çok zekisin bu belli; fakat zekânı unut, çalışkan ol!”

Rainer Marie Rilke’den Genç Şaire Mektuplar…
• Yazmanız diyelim ki yasaklandı, ölür müydünüz o zaman ya da yaşar mıydınız eskisi gibi, bunu açıklayın önce kendinize.
• Özellikle şunu yapın; gecelerinizin en sessiz saatinde kendinize şu soruyu yöneltin, “İlle de yazmam gerekiyor mu?” Deşin içinizi, diplere inin, derinlerden bir yanıt ele geçirmeye çalışın. Ve bu yanıt onaylayıcı nitelik taşıyorsa, sorduğunuz sorunun karşısına “Evet yazmam gerekiyor” gibi kesin ve net bir yanıtla çıkabiliyorsanız, o zaman bu zorunluluğa göre kurun yaşamınızı. En sudan, en değersiz saatine varıncaya dek hayatınızı bu içsel dürtünün bir kanıtı yapın.
• Yeryüzündeki ilk insan sizmişsiniz gibi, gördüğünüz ve yaşadığınız, sevdiğiniz ve yitirdiğiniz ne varsa dile getirmeye çalışın.
• Aşk şiirleri yazmaya özenmeyin. Herkesin pek aşinası olduğu, pek alışılmış biçimlerden kaçının. Çünkü hepsinden zordur bunlar. Geçmişten güzel hatta kimisi nefis yığınla şiirin bulunduğu bir alanda özgün eserler vermek büyük bir gücü, olgun bir beceriyi gerektirir.
• Genel temalardan kurtulup kendi günlük yaşamınızın temalarına başvurun.
• Bir sanat eseri zorunluluktan doğmuşsa iyidir ancak.
• Sanatçı olmak için dünyaya geldiğinize inanıyorsanız eğer, o zaman bu yazgıya boyun eğin. Karşılığında size ne gibi bir ücretin sunulacağını merak etmeksizin ağırlığını ve büyüklüğünü sırtlanın bu yazgının.
• Yaşamınız size yoksul görünüyorsa bundan ötürü hayatı suçlamayın, kendinizi suçlayın.

Edebiyat Konağı Dergisi / Yaz 2009

Doğumu: 4 Aralık 1875 Prag
Ölümü: 29 Aralık 1926 İsviçre
Mesleği: Roman yazarı ve şair
Milliyeti: Avusturyalı Alman/Çek
Dönem: 19 ve 20. yy
Akım: Modernist
İlk eseri: Leben und Lieder, 1894

ESERLERİ:
1-Hayat ve şarkılar(1894)
2-Koruyucu tanrılara sungu (1895)
3-Şimdi ve ölüm saatimizde (1896)
4-Yabani hindiba(1896)
5-Düşlerle taçlanmış(1896)
6-Geliş(1897)
7-Armağansız (1898)
8-Hayatın kenarında (1898)
9-İki prague öyküsü (1899)
10-Onuruma(1898)
11-Görüntüler kitabı(1901)
12-Saatler kitabı(1905)
13-Yeni şiirler-1(1907)
14-Yeni şiirler-2(1908)
15-Meryem’in hayatı(1913)
16-Duino ağıtları(1922)

Budur Benim Çabam
Budur benim çabam, bu:
adanmak özlem çekerek
dolaşmaya günler boyu.
Güçlenip genişlemek derken,
binlerce kök salarak
kavramak hayatı derinden-
ve ortasından geçerek acının
olgunlaşmak hayatın ta ötesinde
ta ötesinde zamanın!..
———————
Denizin Türküsü
İlkçağ esintisi denizden,
deniz yeli geceleyin:
kimseye değil bu gelişin;
uyanık bekleyen
anlamak zorundadır
sana dayanacak:
ilkçağ esintisi denizden
en eski kaya için, ancak
onun için esen,
saf uzayı parçalayarak
taa uzaklardan gelen…

Nasıl duyar, filizlenen
bir incir ağacı seni
yücelerde ay ışırken.
————————-
Hayatımı Genişleyen
Hayatımı genişleyen halkalar içre yaşarım ben,
nesneler üzre açılan birim birim.
Sonuncuyu, belki, başarmak gelmez elimden;
fakat denemek isterim.

dönerim çevresinde Tanrı’nın, o eski kulenin gece gündüz
dönerim binlerce senedir;
doğanmıyım ben, fırtına mı, bilmem henüz,
yoksa bir büyük şarkı mıyım nedir…
—————-
Güz
Yapraklar düşmede bilinmez nerden,
Gökkubbede uzak bahçeler bozulmuş sanki
Yapraklar düşmede gönülsüz
Ve geceler ağır dünyamız kopmuş gibi yıldızlardan
Kaymada yalnızlığa
Hepimiz düşmedeyiz, şu gördüğün el düşüyor
Nereye baksan hep o düşüş
Ama biri var ki bu düşenleri tutuyor yumuşak ve sonsuz.
—————
Sensin Benim
Sensin benim bulduğum bütün bu şeylerde,
Bu sevgiyle, kardeşçe bağlandıklarımda;
Tohum gibi güçlenirsin daracık yerde,
Büyükteyse büyüksün, bakarım da.

İnanılmaz oyunu bu güçlerin işte,
Öyle işlerler aktıkları yerde ki:
Köklerde büyürken azalır gövdelerde
Ve dirilirler ağaç tepelerinde sanki.
————–
Komşu Tanrı
Hayatımı genişleyen halkalar içre yaşarım ben,
nesneler üzre açılan birim birim.
Sonuncuyu, belki, başarmak gelmez elimden;
fakat denemek isterim.

dönerim çevresinde Tanrı’nın, o eski kulenin gece gündüz
dönerim binlerce senedir;
doğanmıyım ben, fırtına mı, bilmem henüz,
yoksa bir büyük şarkı mıyım nedir…

Edebiyat Konağı Dergisi / Yaz 2009