AYRILIK, AŞK VE BANK – Çiğdem CROCUS

16 September 2009 Yazan Yönetici  
Kategori .Yazarlar

AYRILIK, AŞK VE BANK

Uzun bir aradan sonra onu yeniden gördüm. Uzaktaydı. Aslnda yeniden gelerek sadık olduğunu kanıtladı duygularına. Zayıflamştı. Eskisi kadar bakmadığı kendine çok barizdi. İnsanolu bir başkası için nasıl bu kadar derbeder olabiliyordu insan? Ya da uğruna yıprandığı bir başkası mıydı gerçekten yoksa değersiz görülüp çöpe atılan, değer verilen tarafından, duygularımıydı? Onunda kafası karışıktı besbelli. ‘Hadi bir adım daha at bana doğru, gel de dertleşelim seninle. Tek şahidin benim yaşadıklarına bunu biliyorsun.’ Dedim usulca. Duymayacağını biliyordum beni. Ama düşündüğüm gibi oldu. Hissetti. Adımlarını bana doğru yöneltti. Sanki küçülmüştü. Ya da, hüzünden çöken omuzlarıydı onu böylesine küçük gösteren. Adımları gittikçe yaklaşıyordu bana. Duyabiliyordum sesini ayakkabılarının, yere vurdukça çıkan tedirgin tak tak larını. Tedirgindi, çünkü anılarıydım ben onun. Tedirgindi, çünkü sevinç yoktu bu defa yanında. Bu defa koluna hüzün girmişti. Mutluluk yoktu. Kahkaha, heyecan, kavuşmak ve aşk yoktu. Tedirgindi. Bir an vazgeçip geri döneceğini düşündüm. Ama yapmadı. Son defa uzun bir aradan sonra geldi taa yanıma kadar. Önce bakıp bir iç geçirdi. Derin, içini boşaltırcasına bir nefes aldı önce. Sanki içinde son kalan kırıntıları da yok ettiği resimler gibi dışarı atmak istiyordu.

Aslında yağmurlu bir gün değildi en son onu gördüğümde. Alabildiğine açık, güneşin sarısıyla denizin mavisinin koyun koyuna olduğu mükemmel İstanbul günlerinden biriydi. Ne kadar yakışıyorlar birbirlerine die düşünmeden edememiştim o gün. Tıpkı sarı ve mavi gibi birbirinden kopmak istemeyen kenetli eller, çok uzaklarda kayboldu derken tam, birbirlerini bulabilen düşünceli ama huzur dolu bakışlar, utangaçlığın sebep olduğu tatlı sıcaklık…

Sadece bir damla gözyaşıydı tüm bu mutluluğu bıçak gibi kesen. ‘Gözyaşı bu kadar acımasız mı?’ diye ilk defa o zaman düşünmüştüm. Gerçekten de gözyaşının bu kadar hain olduğu cevabını şimdi verebiliyorum aslında. Şimdi verebiliyorum çünkü, şu an ayakta durmuş öylece bana bakarken morarmış göz halkalarından, kızarmış göz akından gözyaşının ne kadar hain olduğunu somut bir şekilde görebiliyorum.

‘ Hadi otur. Otur da dertleşelim.’ dedim, ‘ neden?’ dedi. ‘ o hiç uğramadı değil mi sana?’ dedi. Yalan söyleyemezdim. Uğramamıştı sahiden de ayrılığın anıldığı günden sonra. Ilık bir yağmur gibi gözyaşları süzülmeye başladı yorgun gözlerinden. Kim bilir kaçıncı defaydı bu? ‘ hadi gel otur şöyle.’ dedim yeniden. Beni duymuş gibi narin bacaklarını kırarak oturdu usulca. Herzamankı yerine, sol tarafıma, denizi boylu boyunca görecek şekilde. Aslında boş değildi sağ tarafım. Ayrılık oturuyordu orada da. Belki farkında değildi ama kolunu dolamıştı boynuna. Ayrılığın kolları rahat değildi. Bunu boynunu büküşünden, yüzünde oluşan belli belirsiz acı ifadelerinden anlıyordum.’ Hadi konuş’ dedim. ‘ dök içini bana rahatla. Dedimya tek şahidinim ben senin.’

Konuşmadı. Sadece uzaklara baktı arada da sağ tarafıma. İç çekti bol bol. Gözyaşları düştü yanaklarıma ama aldırmadım. ‘Dök’ dedim içini durmadan. Ben söyledikçe o beni duyuyormuş gibi ağladı ayrılığın kollarında. Hiç durmadan, içini boşaltıp başını dik tutana kadar.

‘Bugün gidiyorum ben. Çok eskimiş olduğumdan yeni banklar getirilecekmiş yerime. Eskimiş diyemiyorum ama kendime. Sadece artık omuzlarıma oturan misafirlerimin hikayeleri ağır demek istiyorum. O kadar çok hikayem var ki. İşte bu da senin hikayendi. Beni duyuyormusun? Heyyy?’ Duymadığını biliyorum. Uzaktan öylece bana bakıyor. Artık ağlamıyor ama. Galiba benimle birlikte anılarının da götürülmesine kırgın. Omuzlarıma oturduğu ilk günü hatırlıyorum da, ne kadar heyecanlı, neşeliydi. Oysa şimdi, sadece hüzün ve sitem görüyorum bakışlarında. Ayrılığın hediyesi bunlar aslında ona. ‘Bende bir hediye vermek isterdim sana, duymadığını biliyorum beni ama belki hissedersin. Ne de olsa tek şahidindim ben senin.’

Çiğdem CROCUS - Edebiyat Konağı Dergisi Sonbahar 2009

UNUTMAK VE UNUTULMAK ÜZERİNE – Akın ÖZKAN

16 September 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Akın Özkan

UNUTMAK VE UNUTULMAK ÜZERİNE -

Gün doğar,güneş batar,an olur unutur insan ve unutulur da.

”Hayatta hiçkimse birbirine serçe parmağı kadar bile yakın değildir.Her arkadaş bir hancı ve biz de birer yolcuyuz onların hayatlarında.Belki tesadüfen uğramışızdır yol üstünde diye belki de orada olduğunu bilerek ihtiyaç duyup misafirleri olmuşuzdur günü gelince,ama bu ziyaretimiz bir ömür boyu sürmez asla.”

Bu cümleler size ne kadar da tanıdık gelmekte değil mi?Çünkü hepimiz ne bugüne kadar ne kaç tane arkadaşımız olduğunu bilebiliriz ne de kaçının ardından bu cümleleri kurduğumuzu.Arkadaşlık önceleri keyif veren sonrasında hüzne boğan ama hep vakti gelince çekip giden bir olgu olmuştur beynimizde.

Vakti geldiğinde bir zamanlar baş rol oynadığımız hayatlarda artık figüran olarak bile yer alamamaktayız.Mesela en özel anlarınızı paylaştığınız kaç kişinin ismi hala telefon rehberinizdedir?Askerde aynı ranzada yattığınız Yozgatlı’yla hala görüşüyor musunuz?Yahut kaç arkadaşınıza doğum gününde en azından sade bir kart gönderip ona ‘iyi ki var’ olduğunu hissettirmektesiniz?Peki lise yıllarınızda aynı sırada oturduğunuz kişinin şu an nerede ne yaptığından haberiniz var mı?Sanırım günümüzde baki süren dostlukları bulma ihtimali dünyaya yolu milyonlarca yılda bir düşen kuyruklu yıldızı görme ihtimalinden bile daha az fakat bunu kabullenmek öyle acı ki hala gönlümüzü geçici dostluklarla avutmaya çabalamaktayız.Ne kadar da çok değil mi etrafımızda ‘kanka’,'dostum’,'can yoldaşım’ dediğimiz kişiler.Peki dürüst olmak gerekirse kaçını gerçekten içimizden geldiği için böyle çağırmaktayız?Yoksa şimdiki dostluklar tabir-i caizse birer sabun köpüğü mü?

Oysa birlikteyken ne kadar çok eğlenmektesiniz değil mi?Sabahlara kadar oturup muhabbet edersiniz;belki en sancılı aşklarınızı paylaşırsınız ve anlattıkça kapanıverir kanayan yaralarınız belki de ‘bu böyle gitmez’li başlayan ve ‘ben olsam’ diyerek devam eden cümlelerle bir gecede devlet kurup sonra tekrar yıkarsınız.Peki ya sabah olunca?Yeniden gün ışımaya başladığında unutuverir insanoğlu daha dün geceki tozlu yalnızlığını.Hele bir de araya aylar,yıllar girdi mi hiç geçmesin istediğiniz dakikalar bile sanki hiç yaşanmamış kadar değersiz olur hafızalarda.

Yıllar sonra artık birer yitik siluet olmuştur ilkokul arkadaşlarınız.’Bizim sınıfta bir çocuk vardı’ diye cümleye başlar daha sonra devamını getiremezsiniz.Yahut bir sabah posta kutusunda bir zarf ve içinde özel bir güne çağrıldığınızı bildiren bir kart bulursunuz,üst kat komşunuzun o hoş kızı hayattaki en mutlu anına sizi de davet etmektedir ama o gün orada olmanız için hiç bir sebebiniz kalmamıştır size göre.Belki hala aynı apartmanda otursaydınız giderdiniz hem de annenizin elinden tutup seve seve.Halbuki artık çok geçtir.Unutmaya başlamışsınızdır mahalle arasındaki gazozuna yapılan maçları,başta esen kavak yelleriyle ilk okul firarlarını ve ders arasında ilk aşkınızla buluştuğunuz lise koridorlarını.

Peki zaman gerçekten su gibi akıp geçiyor ve her şey aslında hiç yaşanmamış olarak mı kalıyor hafızalarımızda?Neden gecenin bir vakti içimizden geçenleri bir kağıt kalemle paylaşmak yerine eski bir dostun kapısını çalamıyoruz?Neden çalan telefonun ucundaki seslerin bize yabancılaşmasına izin veriyoruz?İnsanı yalnızlığa bir halat gibi bağlayan-sözüm ona faydalı-teknolojik aletler yerine neden içimizi ısıtacak bir çay sohbetine ayırmıyoruz vaktimizi?Neden hiç olmadık bir vakitte şehrin hiç olmadık bir yerinde karşımıza çıkan unutulmaya yüz tutmuş tanıdıklarımıza bir merhabayı çok görür olduk?

Tüm bunları yanıtlamak ne kadar da zor değil mi?Ya da tam tersi çok kolaydır çünkü epey haklı sebep biriktirmişsinizdir kendinize göre.İlk olarak siz unutmamış unutulmuşsunuzdur mesela.Aslında hep arayacak iken bir işiniz çıkmıştır,sonrasında ise çok aramış ama bulamamışsınızdır ve daha sonraları ‘isteseydi o beni bulurdu’lu düşünceler zehirlemiştir zihninizdeki arkadaşlık ilişkilerini.Bir gün yolda rastladığınızda çok şaşırmış çok da mutlu olmuşsunuzdur ve ‘merhaba’ demek istemişsinizdir ama korkmuşsunuzdur ‘ya beni tanımazsa,çoktan unutmuşsa’ diye.Tam da böyle olmuştur değil mi?Ama bir düşünün ya herkes sizin gibi düşünüyorsa ve ‘gün doğar,güneş batar,an olur unutur insan ve unutulur da’ zihniyetiyle elini eteğini çekiyorsa en yakın arkadaşlarından ve dostluk iplerini koparıyorsa birer birer?Ayrılığın kader değil de çoğunlukla bir tercih olduğu düşüncesine bir türlü inandıramıyorsa kendini?Halbuki eski bir dostla ‘nerede kalmıştık’ deyip tekrar merhabalaşmak daima çok güzeldir ömrün her yerinde,bu sebeple bir düşünün kaç kişinin şu an telefonun diğer ucunda sizi bekliyor olabileceğini.

Unutmamak ve unutulmamak temennisiyle…

Akın ÖZKAN - Edebiyat Konağı Dergisi Sonbahar 2009

Arkada Kalanlar

16 September 2009 Yazan Yönetici  
Kategori .Yazarlar

(1)

Behitler köyünde dönüş yolunda adam, kadın ve çocuk koyunları otlatıyordu.

Hava sıcaktı.

Erken dönüyorlardı.

Evde çocuklar beklerdi.

Sıcaktan ve yorgunluktan canı acıyordu orta yaşlardaki adamın.

(2)

Adam, kadın ve çocuk eve dönüyorlardı. Koyunların meleşmeleri, köpeğin havlaması ve çan sesleri eşliğinde yola devam ediyorlardı.

Keskin bakışlı adam bir ara gülümseyerek kadının yüzüne baktı.

Kadın on iki çocuk annesiydi. Hatta üçü de daha küçükken vefat etmişti.

En küçüklerinde böbrek yetmezliği vardı. Biraz nazlıydı.

Adam her zaman temiz giyinirdi. Tıraşlıydı. Eşini çok severdi, hiç kırmazdı. Zaten eşi de elinden geleni yapardı adamı yormamak için. Evde onca işi yapıp sonra koyunları otlatmaya çıkarır, akşamüzeri de tarlaya gider bakımını yapardı.

Gür sesli adam köy korucusuydu. Geceleri dağda nöbet tutar, gündüz de ev işleriyle ilgilenirdi. Kolay değildi on iki çocuk büyütmek bir dağ başında.

Anlık bir karartı.

Sanki bulutlar kapladı gökyüzünü.

Dünya daha hızlı dönmeye başladı.

Adam daha fazla dayanamadı ve yere çöktü.

Kadın ve çocuk yanına geldiler. Adam hafif bir tebessümle; hadi siz gidin, ben de arkadan yavaş yavaş gelirim, dedi. Arada olurdu böyle. Adamın mide ağrısı vardı. Böyle durumlarda yerinden kalkamazdı. Ama bir bardak süt içti mi hiçbir şeyi kalmazdı.

Kadın biliyordu durumunu.

Sen burada bekle ben evden biraz süt alıp geleyim dedi.

Sonra çocukla birlikte koyunları alıp yola devam ettiler.

(3)

Geri dönerken çocuk elinde süt hızlı adımlarla biraz önden gidiyordu. Adamı bıraktıkları yere yaklaştıklarında birkaç defa seslendi, ama ses alamadı. Uyumuştur diye düşündü. Babasının yanına geldiğinde ağzına sinekler üşüşmüştü.

Sinekleri kovdu.

Sonra tekrar seslendi. Galiba uyuyordu.

Kadın geldi.

Anlamıştı olanları.

Kızını emmisinin yanına gönderdi. Baban bayılmış git muhtar emmiye haber ver, dedi.

Kız koşuyordu.

Hava sıcak ve nemliydi.

Ama kızın içinde bir soğukluk vardı.

Köye gelince anlamıştı olanları. Büyük bir çığlık yankılanmıştı köyden. Ses dağdan duyulmuştu.

Kadının içi daha da sızlamıştı.

Şimdi on iki çocukla yapayalnız kalakalmıştı.

Edebiyat Konağı Dergisi Sonbahar 2009

Şimdi girme sahilimle benim arama – Ekrem ALTUNYA

16 September 2009 Yazan Yönetici  
Kategori .Yazarlar

Ne olur sürükleme ana karadan başka vatana
Şimdi girme sahilimle benim arama
İskele alabanda yapınca ne geçecek sana
Şimdi girme sahilimle benim arama

Lodosa yakalandı seni görünce gözlerim
Alabora oldu elim dilim kalbim
Karaya vurup onca yıl seni bekledim
Şimdi girme sahilimle benim arama

Mehtabı izledim hep yokluğunda
Zaten var olmadın ki rüyalarımın dışında
Deniz feneri gibi yol göster hadi bana
Şimdi Girme sahilimle benim arama

Hoyratça yol aldım ben hep yıllarca
Şimdi mıhlandım sanki ufacık bir karaya
Ermişler aşk diyorlar bunun adına
Şimdi girme sahilimle benim arama

Dolunayda mercan gibi parlayan gözlerin
Sende kabahat yok bütün suç güzlerin
Denize bakıp bakıp yaş döker gözlerim
Şimdi girme sahilimle benim arama

Ekrem ALTUNYAEdebiyat Konağı Dergisi Sonbahar 2009

Yetiş Ey Erdem Abi

16 September 2009 Yazan Yönetici  
Kategori .Yazarlar

Yetiş Ey Erdem Abi,

Bu satırları şimdi sizin Güzlek yaylasının karşısından yazıyorum. Hani şu ‘Bulmak’ şiirini de yazdığınız yer. Buradaki serin ve ferahlatıcı havayı teneffüs edince ‘Nida Beyitleri’nin ve diğer şiirlerinizin tesirine şaşırmamak lazım. İnanın o şiirlerinizin her birinde kendimi yeniden keşfettim. Buradaki serinletici havayı şiirlerinizde de alıyorum. Şiirlerinizde de bu vatanın coğrafyasını, içtenliğini ve ilhamını duyumsuyorum. Maraş’ın sıcağından kaçıp geldiğim bu yaylada sizin o şefkatli ellerinizi üzerimde hissediyor gibiyim. Sanki oradan bana bakıyorsunuz ve birazdan gelecek mektubuma vereceğiniz cevabı düşünüyorsunuz. Şimdi buradan size seslenmek geliyor içimden.

İnanın şiirlerinizi okurken edebiyatımıza kattığınız değerlerin farkına varmamak elde değil. İlk defa sizin şiirlerinizden okudum bir işçinin ekmek kavgasını böyle incelikle işlenmiş bir biçimde. Özellikle ‘Birazdan Gün Doğacak’ta Mehmet Kaplan’ın bizim dünyamızda alışık olmadığı bir tarzla karşılaşmış olmasından dolayı sizi Marksistlerle aynı kefeye koymasına pek şaşırmadım doğrusu. Çünkü o da daha önce hiç böylesini görmemişti. Elbette o da daha sonra yanıldığını anlayacaktı. Edebiyatımıza nasıl bir zenginlik kattığınızı görecekti.

Şiirlerinizi okurken en çok etkilendiğim noktalardan biri de mekân ve şiir ilişkisi. Şiirlerinizi yazdığınız mekânların ruhu sanki şiirlerinize işlemiş. Belki de benim de aynı yerlerde bulunmamdan kaynaklanıyordur. Ankara’da yazarken, beton duvarlar arasına sıkışmışlıktan söz ediyorsunuz. Aynı yerlerde aynı duyguları paylaşıyoruz. Orada gerçek insana olan özleminizden bahsediyorsunuz. Kalıplaşmış insanlardan yakınıyorsunuz. Bu yüzden de oradaki şiirleriniz mekânla da uyumlu olarak biraz daha kısıtlı kalıyor sanki diğerlerine göre.

İstanbul’daki şiirlerinizde ayrı bir incelik seziyorum. Sanki sanatın zirvesinde soluklanıyorsunuz bu şiirlerinizde. Öyle bir incelik ve seziş var ki anlatmak mümkün değil. O satırları okurken gözyaşlarına hâkim olabilmek elde değil.

Maraş’ta yazdığınız şiirlerde bir halk ozanı olduğunuzu çok net bir şekilde görebiliyoruz. Burada tamamen içinizden geldiği gibi sesleniyorsunuz. Sanki karşımızda üniversitede bir dönem hukuk okumuş, Türk Dili ve Edebiyatı mezunu biri yok da küçük bir çocuk varmış gibi. Masumca ve içinden geldiği gibi bir sesleniş. İşte bu yüzden Mustafa Özçelik sizi çağdaş bir Yunus Emre olarak anlatıyor. Belki de tüm bu birikiminiz ve farklılıklarınızdan dolayı sizde ‘Dede Korkut bilgeliği, Dadalaoğlu yiğitliği, Fuzuli coşkusu, Necip Fazıl metafiziği, Sezai Karakoç derinliği’ ni görüyor. Şimdilerde sizi daha iyi anlamaya çalışıyoruz. Bir liseye sizin adınızı verdik. Belediyemiz ve Türkiye Yazarlar Birliği sizin adınıza bir kitap yayınladı. Sizi anmak için sempozyumlar düzenliyoruz. Çünkü bugünlerde sizi anlamaya her zamankinden daha fazla muhtacız.

Geçen gün ‘Bulmak’ şiirinizi dinledim bir yabancıdan. Tamamını ezbere okudu. İnanın çok utandım kendimden. Çok da duygulandım. Oturup çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağladım. O yabancı öğrenci bile Türkçe’yi sonradan öğrenmiş olmasına rağmen şiirinizi baştan sona ezbere okurken ben en fazla birkaç satırını okuyabiliyordum.

Kurucuları arasında olduğunuz Edebiyat ve Mavera dergilerinin serüvenini şimdi sizin ağzınızdan dinlemeyi ne kadar çok arzu ederdim bilemezsiniz.

Bu mektubu size ölüm yıldönümünüzde yazıyorum.(05.07.2009) Tam bir yıl oldu aramızdan ayrılalı. Aslında sizin için ölümün anlamı farklıydı. Bazı şairler gibi siz ondan korkmuyordunuz. Nitekim şu mısralarınız bunu çok açık bir şekilde ortaya koyuyor: “Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm/Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm!”

Hayatınıza baktığımda sosyal hayattan kopuk bir şair değil aksine sosyal hayatın içinde, insanlardan bir insan olan birini görüyorum. Önce İstanbul’da üniversiteye başlıyorsunuz. Birçok yazar ve şair gibi Hukuk’tan yolunuz geçiyor. Daha sonra Ankara’da hukuka devam etmeyi deniyorsunuz. Ancak en sonunda Ankara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oluyorsunuz. Daha sonra öğretmenlik, kütüphane müdürlüğü, milletvekilliği gibi birçok görevde bulunuyorsunuz. Akabe Yayınları’nı ve Mavera dergisini yönetiyorsunuz. En önemlisi tüm bunları yaparken de mütavazi kişiliğinizi asla kaybetmiyorsunuz. Gerçekten insanların birkaç şiir yazmayla kasıla kasıla gezdikleri bir dönemde, sizin ‘insanlardan bir insan’ olarak hayat sürmüş olmanıza hayranım. Umarım biz de böyle gerçek bir ‘insan’ olabiliriz. Şimdi mektubumu bitirirken Prof. Dr. Fatih Andı Hocam gibi sizin şiirinizle size sesleniyorum;

“Sen bir taze haber gibi gelmiştin unutmadım

Her gelişin bir taze haberdi unutmadım”

Hoşça Kalın…

Muhabbetle…

Edebiyat Konağı Dergisi Sonbahar 2009

Kadife Çığlık – Osman Emir Şenel

16 September 2009 Yazan Yönetici  
Kategori .Yazarlar

Kadife Çığlık

Tanıdığım tüm hisleri bir yana bıraktım. Kırk yıllık hatrını koymadı bende keder. Helalleşemedik bir türlü, ayrılamadık, bir kalamadık. Yıllar bu kadar mı çabuk geçer, bu kadar mı tersine döner.. Görüyorum, ben mutluluğa yol alan kula ancak duraktım.. Bir son bulamadık. Döndüm geldim aşılmaz dağlardan, delemedim belki; belki çöl bulamadım düşecek.. Korkma sesimi duymazsın bundan böyle, endişe etme, damla damla eriyorum.

Ve sana yazıyorum, bütünüyle, tekçe, bir tek sana. Bir kova su dökülmedi başımdan, kızıl güneş yok tepemde. Titreyip de kendime gelecek değilim.  Bak, işte, gururumu izinde süründüğüm ayaklarının altına aldığım yerde duruyorum. Ne sırtımı dönüyorum ezici yokluğuna, ne gözümü açıp bakabiliyorum.

Hayatı sun demedim sana; yaktın da sön demedim ki.. Şikayet etmedim, sitem edemedim. Duramadım karşında, ben seni hiç üzmek istemedim. Düşe daldığın dakika ben uyandım, hayallerinden konuşurken bile dönüp gidemedim. Siyah saçlarını savuran rüzgârı hissedemedim. Bastığın toprak beni almadı bak, masal kalmalı böylesi dedi, bir gülücük koymadı gitti yüzüme..

Sunduğun teklife kördü kulaklarım, gözlerim işitmedi ne dediğini. Zihnim uyuştu, ellerim buz kesti, kalbim tutuştu.. Son nefesinde döndü demesinler çığlığıma, sözlerim yılların eskitemediği hasretimi anlatsın durmadan. Sen benim için böyleydin, böylesin. Tek bir keresinde başka değildin. İçim acıdı, kurudu dudaklarım..

Osman Emir Şenel – - Edebiyat Konağı Dergisi Sonbahar 2009

KALBİM VE BEN – ELİF AKDENİZ

16 September 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Elif AKDENİZ

ÇEVİRİ ŞİİR

My Heart and I by Elizabeth Barrett Browning

I.

ENOUGH ! we’re tired, my heart and I.
We sit beside the headstone thus,
And wish that name were carved for us.
The moss reprints more tenderly
The hard types of the mason’s knife,
As heaven’s sweet life renews earth’s life
With which we’re tired, my heart and I.
II.
You see we’re tired, my heart and I.
We dealt with books, we trusted men,
And in our own blood drenched the pen,
As if such colours could not fly.
We walked too straight for fortune’s end,
We loved too true to keep a friend ;
At last we’re tired, my heart and I.
III.
How tired we feel, my heart and I !
We seem of no use in the world ;
Our fancies hang grey and uncurled
About men’s eyes indifferently ;
Our voice which thrilled you so, will let
You sleep; our tears are only wet :
What do we here, my heart and I ?
IV.
So tired, so tired, my heart and I !
It was not thus in that old time
When Ralph sat with me ‘neath the lime
To watch the sunset from the sky.
`Dear love, you’re looking tired,’ he said;
I, smiling at him, shook my head :
‘Tis now we’re tired, my heart and I.
V.
So tired, so tired, my heart and I !
Though now none takes me on his arm
To fold me close and kiss me warm
Till each quick breath end in a sigh
Of happy languor. Now, alone,
We lean upon this graveyard stone,
Uncheered, unkissed, my heart and I.
VI.
Tired out we are, my heart and I.
Suppose the world brought diadems
To tempt us, crusted with loose gems
Of powers and pleasures ? Let it try.
We scarcely care to look at even
A pretty child, or God’s blue heaven,
We feel so tired, my heart and I.
VII.
Yet who complains ? My heart and I ?
In this abundant earth no doubt
Is little room for things worn out :
Disdain them, break them, throw them by
And if before the days grew rough
We once were loved, used, — well enough,
I think, we’ve fared, my heart and I.

KALBİM VE BEN

1.

Yeter artık! Yorgunuz. Kalbim ve ben.

Öylece mezar taşının yanıbaşında oturuyoruz.

İkimizinde isminin kazınmış olmasını istiyoruz.

Mezar taşındaki isim,

Otların kesilmesiyle daha iyi beliriyor.

O hoş cennet hayatı ise canlandırıyor bu dünyayı.

O dünya ki, artık yorgunuz. Kalbim ve ben.

2.

Yorgunuz işte. Kalbim ve ben.

Kitaplarla ilgilendik, onlardan öğrendik erkeklere güvenmeyi.

Fakat, bir gün kalem kanımızla bulandı.

O renkler uçup gitti mi dersiniz? Gitmedi.

Kadere inat yürüyebileceğimiz kadar yürüdük.

Körü körüne sevdik.

Fakat, yorulduk en sonunda. Kalbim ve ben.

3.

Nasıl bu kadar yorgunuz? Kalbim ve ben.

Bu dünyada yerimiz yok gibi.

Toz pembe hayallerimiz yarım kaldı.

Seni çok heyecanlandıran sesimiz

Şimdi senin uyumana razı oluyor.

Sen uyu! Bizim gözyaşlarımız hiç dinmeyecek.

Burada olmamalıydık! Kalbim ve ben.

4.

Öyle yorgun, öyle yorgunuz ki! Kalbim ve ben.

Artık her şey mazide kaldı.

Ihlamur ağacının altında Ralp ile oturduğumuzda,

Beraber güneşin batışına baktığımızda,

Sevgilim yorgun görünüyorsun dediğinde,

Gülümseyerek, başımı salladım.

Biliyor musun? Asıl şimdi yorgunuz. Kalbim ve ben.

5.

Öyle yorgun, öyle yorgunuz ki! Kalbim ve ben.

Kimse beni onun kollarından alamazdı.

Bana sarılması, beni öpmesi

Göz açıp kapayıncaya kadar geçti.

Şimdi yalnızlık çöktü üzerimize.

Mezar taşına yaslanıyoruz.

Mutlu olamadık, sevilemedik. Kalbim ve ben.

6.

Biziz yorgun olan. Kalbim ve ben.

Hükümdarlık, yani güç bende olsa ne çıkar?

Ya da mücevherler alıp hazzımı yükseltsem ne çıkar?

İsteyeceğim şey ya tatlı bir çocuktur

Ya da Tanrı’nın o masmavi cenneti.

Ne çıkar ki? Yorgunuz! Kalbim ve ben.

7.

Şikayet eden kim? Kalbim mi, ben mi?

Bu kadar bereketli topraklarda

Bir yer vardır elbet yorgun olanlar için.

Sakın küçümsemeyin onları! Kırmayın!

Günler su gibi akıp geçmeseydi,

Onlarda sevilirlerdi. Sevilirdik elbet.

Neyse, kısa bir yolculuk yaptık. Kalbim ve ben.

Hepsi bu…
ELİF AKDENİZ

MUHABBETTEN ÖTÜRÜ…- Tuna ZOLLU

16 September 2009 Yazan Yönetici  
Kategori .Yazarlar

MUHABBETTEN ÖTÜRÜ…

‘Gönül ne kahve ister ne kahvehane,gönül muhabbet ister kahve bahane’ dediler,bizde aldık kalemi elimize muhabbet tadında bir yazı olsun diye…
…………
Sabah uyandığımızda ‘günaydın’la başlayan ve uyumak üzere gölerimizi kapadığımız ana kadar maruz kaldığımız,bir laf kalabalığı…Fakat hesaba tuttuğumuzda ve ne kadarından haz aldığımızı gördüğümüzde ömür boyu hiç uyanmamaya ya da dilsizlerin yanında yaşamaya iten tuhaf bir his…
………..
‘Birbirine dargın olan iki arkadaştan biri,uun bir aradan sonra diğerinin kapısını çalar.’Kim o?’ diye seslenir içerdeki.’Benim’ der kapıdaki.’burada ikimie birden yer yok’ diye cevap verir öbürü.Aradan uzunca bir zaman geçer.Yine bir umutla çalar çok sevdiği arkadaşının kapısını.’kim o?’ diye sorar yine içerideki.’Senim’diye cevap gelir bu sefer.Ve kapı bu sefer ardına kadar aralanır…’ Mevlana işte böyle anlatıyor hakiki sevgiyi,muhabbeti..’Birisinin kalbinde taht kurmak istiyorsanız,öylesine sevmelisinizki,benliğinizi bırakıp adeta o olmalısınız ‘ diye de eklemeyi ihmal etmiyor..işte böylesine hakiki sevgi,hakiki muhabbeti sürüklüyor ardından….
……….
Velhasıl muhabbetten artakalan muazzam bir sevgi,mutluluk,güzellik değilse neyleyim ben öyle kelamı.Çünkü o geveeliktan başka bir şey değildir.Şu anda böyle hissediyorsanız hemen yazıyı bir kenara atabilirsiniz..Bu hakka sonuna kadar sahipsiniz…
……..
İşte hakiki muhabbetin ağzımızdan çıkan her sözü karşımızdakinin penceresinden bakarak,adeta onunla birlikte hissederek,içten ve samimi sarfedebilerek başladığına kani olduysak,sizi düşünmeye davet ediyorum: ‘kaç defa böyle adam rastlarız?’
……..
Bana sorarsanız,böyle bir kişiye,ama sadece bir kişiye rastladım desem yalan olmaz heralde.Yada hatırlayamadığım bir kaç tane daha..Herhalde şu an böyle birine rastlasam bir daha peşini asla bırakmazdım.
…….
Diyorum ki dostlar,aldım elime feneri
Muhabbet ararım muhabbet,
Aşka götürecek beni…
——————–

Tuna ZOLLU – Edebiyat Konağı Dergisi Sonbahar 2009

Derken.. – Veli DENİZ

16 September 2009 Yazan Yönetici  
Kategori .Yazarlar

derken..
kıstım daha da gözlerimi
belki işte..
belki bu kez olur ya dedim
tuttum nefesimi..
lilayı görmeyi yine başardım
içine hapsettiği renk cümbüşünde
işte o siyahı bol olan..
terli ellerim ağzımda
dudaklarımda tuz tadı
burnumda aynı rayiha..
sanki..
dayanamadım yine..
yaklaştım o malum odaya
anahtar deliğine..
kapıyı aralamayı tercih etmedim yine..
derken..
görebildim mi acaba?
yoksa..
yine mi?!
doğruldum yatağımda
bu kez farkli bir tebessüm yüzümde
sanki..
emin olmak istedim
açık gözlerimi yokladım parmaklarımla..
bu sefer cidden başka..
bıraktım nefesimi verdiği heyecanla..
rüya içinde rüya..

VELİ DENİZ – Edebiyat Konağı Dergisi Sonbahar 2009

HADIM EDİLMİŞ SEVDALAR – Buket Ulutaş

16 September 2009 Yazan Yönetici  
Kategori .Yazarlar

HADIM EDİLMİŞ SEVDALAR

Şizofren mutluluklardı aşk; yer zaman aldırmaksızın bulutlara bekçilik etmekti. Sen bana bakardın, benim gülüşlerim seninkilerinin içinde eriyip giderdi. Yüreğimin teli başka nağmeler içindeydi o vakit. Öyle ki kulağımda harflerin, kelimelerin kalabalığını değil sadece bu nağmeleri duyardım. Paylaştığımız şeylere hiç siyah bulaşmamıştı henüz; her anımıza biraz beyaz katılmıştı. Sonra bir gün siyahla beyaz arası grimsi gölgeler sızdı açık bıraktığımız aralıktan. Çocuksu gülümsemelerimin yüzüne çizgiler düştü. Çığlıklarım o kadar büyüktü ki yerle gök yer değiştirdi. Ufuk çizgisi görünmez oldu. Senin güneşin ve benimki o anda farklı doğdu ve battı. Gülüşlerimizi, umutlarımızı kaybettik o karanlıktan sonra. Onları alıp küçük parçalar halinde martılara attık. Anladım. Hadım edilmiş sevdalar yaşamıştık. Meğer sevgiye gebe kalamadan alınmıştı ellerimizden. İşte bu yüzden gidene değildi yaktığım ağıtlar, doğmamış olanaydı. Ve ne kadar virgül koyarsam koyayım hayatım kaldığı yerden devam etmeyecekti. Cümlelerim artık devrikti, öznesiydi yitip giden.

Buket Ulutaş – Edebiyat Konağı Dergisi Sonbahar 2009

Dikildik akşamın içine – Sinem Öz

16 September 2009 Yazan Yönetici  
Kategori .Yazarlar

dikildik akşamın içine

öyle işte öylece

bekledik en korkağınızı

çok ama çok sessizce

anlamadık sizi

anlamadık hislerinizi

izinsizce girdik damarlarınızdan bir vakit

eğlenemedik, eğlenemedik gene de

kıyıma uğradık gecenin boşluğunda

gündüzün ışığı kör etti bizi sizlere

gölgesi olmayan bir el

belki de elçiydik bir zamanlar biz de

yıldızları kaçırdık

kadere ortak olduk

merak ettik, merak ettik sadece

çarpıldı yüzünüz, bizi görünce

korku bilmezdik biz

inceledik, inceledik

açılan gözlerinizi

öyle işte, öylece

Sinem Öz – Edebiyat Konağı Dergisi Sonbahar 2009

DİYARDAN Dİ YAR’A – Hilal TUNCEL

16 September 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Hilal Tuncel

DİYARDAN Dİ YAR’A
Soru işareti dağ taş yürüdü durdu, sordu soruşturdu,
Kocaman bir ünleme dönüştü gürültülü
Koştu koştu yoruldu
Biraz duraksadı, bölündü
Üç nokta oldu düşündü…
Ağır ağır ilerledi, sessizce, hep vakur, uzun yol katetti
Bir çıkarım yapayım dedi bu yolculuktan
İki nokta üst üste oldu.
Birden üstteki nokta yukarı baktı dostunun sırtında,
Ne var dedi dostu yukarıda, anlatsana!
Gördüğü karşısında öyle büyülendi ki, lal oldu dilleri
Anlatamadı, konuşamadı,
Dost da görsün diye gördüğünü, feda etti kendini,
Yok etti bedenini.
Kalakaldı ortada şaşkın bir ‘nokta’
Sağa baktı ses yok
Sola baktı es yok
Döndü bir kez etrafında
Ondan gayrı kes yok.
Bir daha döndü aradı,
Bir daha döndü ağladı,
Yalnızım zannettikçe, gerçeği daha da kavradı…
Yukarı kaldırdı başını
İşte!… İşte görüyordu!
Hala dönüyordu…
Nokta’ydı altı üstü
Ama artık biliyordu
.
Hilal TUNCEL – Edebiyat Konağı Dergisi Sonbahar 2009