Popüler romanlar ne anlatır?
![]() |
Roman, başlangıçta kültürümüze sanat olarak değil aktüel bir tür olarak girer. Aktüalite, gücünü ve enerjisini güncel olandan alır.
Roman, bir yandan sokakta hazır bekleyen potansiyeli gözetir, diğer yandan sürekliliğini sağlamak adına kendisini tartışmaktan ısrarla ve bile isteye uzak durur. Literatürümüze ‘Popüler Türk Romanları’ başlığıyla yerleşen ve sonraki türevleri günümüze kadar ulaşan bir türdür popüler romancılık. Doğrusu hem nitelemesi hem de ayrıştırmalı tahlili zor bir konudur bu.
A. Doğan Yıldız’ın Popüler Türk Romanları, Kerime Nadir- Esat Mahmut Karakurt- Muazzez Tahsin Berkand, 1930-1950 isimli çalışması, bir yandan ‘popülerlik’ kavramının teorik çerçevesini ve o çerçeve içerisinde ‘Popüler Türk Romanları’nın görünüşünü ve üç yazar örneğinden de hareketle ‘popüler romanlar’ın dünyasını tahlile çalışır.
Popüler kültürün ne olup ne olmadığı, hayattaki çetrefil bağlantılarının takibi bir yana, öteden beri bizdeki tartışmanın ana ekseni bu örneklerin roman sayılıp sayılmayacağına odaklanmıştır. Bu sebepten yazar, “Niçin Popüler Türk Romanları?” başlıklı girişte, “Edebi seviyesi ne olursa olsun her romanın bir edebiyat ürünü olduğunu inkâr etmek mümkün değildir.” değerlendirmesinde bulunmaktadır. Bu yaklaşımını gerçekliği kadar getirdiği problematiği de bir yana bırakarak söylememiz gerekir ki, kuram- eser çatışması ve ‘estetik’-‘estetik olmayan’ tartışmasını süreç içerisinde yapamamıştır edebiyatımız. Dönem ve veriler hakkında sonradan yapılacak her tür estetik ve kuramsal yaklaşım faydalı olsa bile ne yazık ki sorunludur… Fakat hiçbir yaklaşım söz konusu romanların dönem içindeki yaygınlığının önüne geçemez. Yazar bu durumdan hareketle, “gerek yayımlandıkları gerekse sonraki yıllarda birçok okura ulaşan, aynı dönemde yayımlanan edebi romanlara göre etkileri çok daha fazla olan bu romanlarda okura neler sunulduğunu, hangi tekliflerle okurun karşısına gelindiğini tespit etmek” olarak çerçeveliyor çalışmasının amacını. Ki bu önemli bir çıkış noktasıdır.
Bu noktadan bakıldığında, popüler kültürün batı eksenli macerası ile bizdeki yerli geçmişi kopuk olduğu kadar çelişiktir. Kaldı ki, Popüler Kültür kavramını irdelerken sonuçlarını popüler romanlarımıza indirgemek bilimsel çalışmanın yöntemi bakımından gerekli görülse bile, roman ve yazarlarla kuracağı bağlantılar sorunludur. Bugünkü popüler kültürün sokak yaygınlığı ve gerçeklik katsayısı yüksek olmakla birlikte geçmiş dönemin gerçekliğinden farklıdır. Dünün görüntüsü literatür, hatta kurgusaldır. Sebebi de sosyolojik olduğu kadar tarihseldir. Popüler popülerdir, tamam, ancak kuramsal popülerlik bizim düşünce dünyamızın çeviriyle tanıdığı bir olgudur. Nitekim yazarın kullandığı dipnotlardaki kaynakların tarihinden de bu anlaşılmaktadır. Kaldı ki, kitapta oldukça önemli bir yer tutan ve hayli emek harcandığı da açıkça belli olan bu bölümlerin, böylesi bir çalışma içinde çok da gerekli olduğunu düşünmüyorum.
Roman, diğer edebi türler gibi tarihsel çerçevenin içinden doğar ve tarihsel bağlamdan kopuk düşünülemez. Alpay Doğan Yıldız, “Tarihsel Çerçeve” başlığı altında, “1930-1950 Dönemi Türk Romanının Genel Görünüşü” başlığı altında, söz konusu çerçeveyi doldurmaya çalışır. Ne var ki, belki tam bu noktada pek gerekli olan kuramsal oylumlama es geçilir, dipnotlarla izah edilmeye çalışılır. Bu yirmi yıllık tarihsel sürecin dünya ile koşut kodlarını irdeleyip dökmek sanırım söz konusu romanları anlayıp anlamlandırmamız için daha farklı pencereler açabilirdi. Bu tür bir yaklaşım kadar çalışmanın zorluklarını bilmez değilim. Ancak, değeri ne olursa olsun her tür edebi esere soğukkanlılıkla yaklaşmak gerektiğini düşünen birisi olarak, bazen çevrede dolaşmak yerine öze yoğunlaşmanın uzun vadede daha değerli olduğunu varsayarım.
Köy romanından daha gerçekçi
Popüler romanlar bütünlüklü olarak düşünüldüğünde plastik olmaktan uzak oldukları gibi naif gerçekliklerle de donanmış durumdadırlar. Nitekim kitabın “Moral Değerler” bölümünün bu anlamda çok ciddi veriler içerdiğini düşünüyorum. Hatta, bu halleriyle, köy romancılığı ve sosyal gerçeklik iddialı romanlar karşısında daha gerçekçi ve hayatla uyuşumlu oldukları söylenebilir. Başı sıkıştığında Eyüpsultan’a giden insanlar, toplumun bir damarı değil midir bugün bile? Yasin okumak, yılbaşı kutlaması tartışmaları, Türklük, vatan sevgisi, vesaire vesaire…
Ve çalışma, “Modernlik (Asrilik) ve Kadın” meselesinde kilitlenir. Son iki asırdır döne dolana hayatın merkezine oturan, teorik olduğu kadar güncelliğinden de hiçbir şey yitirmeyen iki konudur onlar. Söz konusu romanlarda konaklamaları bile, değişik bağlamlarda bu romanlara dönüp dönüp bakılmasının gerekçesi sayılmalıdır. Alpay Doğan Yıldız, gelecekte yapılacak bağlamlı okuma ve incelemelerin eşiğinde şüphesiz görmezden gelinemeyecek bir çalışma ortaya koymuştur. Popüler romancılığın, bugün ciddi romancılık görüntüsü altında fakat geçmiştekilerin değerinden uzakta seyrettiği bir dönemde o romanların yazılmış olması da bir sığınaktır. Hem de edebiyat sığınağı. İsmi popüler olsa bile.
ÖMER ERDEM
Yaşamın Kıyısında, son 10 yılın en iyi 10 filminden biri
Washington Post, yönetmen Fatih Akın’a Cannes Film Festivalinde ‘En İyi Senaryo’ ödülünü kazandıran “Yaşamın Kıyısında” filmini, son 10 yılın en iyi 10 filmi arasında gösterdi.
Ann Homaday’ın kaleminden çıkan yazıda, 2007 yılı Türk-Alman yapımı “Yaşamın Kıyısında”, son 10 yılın en iyi filmler arasında gösterilirken, gazete bu filmlerin sıralaması için internet sitesinde anket yapıyor.
Gazeteye göre, son on yılın hafızalara kazınan ve tekrar tekrar izlenmek istenen en iyi filmler arasında, 2003 yılında vizyona giren “Kayıp Balık Memo” (Finding Memo) bulunuyor. ABD’de gösterildiği ilk üç günde 70 milyon dolar hasılata ulaşan, ABD ve Kanada’da piyasaya çıkan DVD’si 28 milyon kopya satan film, 2004′te “En İyi Animasyon Filmi” Oscar’ını kazanmıştı.
Listedeki filmlerin bir diğeri de “Bana Güvenebilirsin” (You Can Count on Me). 2000 yılında gösterime giren film, Oscar’a “En İyi Kadın Oyuncu” ve “En İyi Senaryo” dallarında aday gösterilmişti. Filme, Amerikan Yazarlar Derneği de “En İyi Orijinal Senaryo” ödülünü vermişti.
Son on yılın en güzel filmleri arasında bulunan Alman yapımı “Başkalarının Hayatı” (The Lives of Others) adlı film de 2007 yılında “En İyi Yabancı Film” Oscar’ını almıştı.
Gazeteye göre son 10 yılın en iyi diğer filmleri ise şöyle:
“Ölümcül Tuzak” (The Hurt Locker), “Y Tu Mama Tambien”, “Pan’ın Labirenti” (Pan’s Labyrinth), “Dostluk Rüzgarları” (A Mighty Wind), “Sil Baştan” (Eternal Sunshine of the Spotless Mind), “Kan Dökülecek” (There Will Be Blood).
Gazete, son 10 yılın en kötü filmi olarak da “Star Wars: Koloni Savaşları”nı belirledi.
EN FAZLA HASILAT REKORU KIRAN FİLMLER
Gazeteye göre, son 10 yılın gişe rekorları kıran filmleri ise yapım yıllarına göre kronolojik olarak şöyle: “Shrek, Yüzüklerin Efendisi” (The Lord of The Rings), “Örümcek Adam” (Spider Man), “Kalbinin Sesini Dinle” (My Big Fat Greek Wedding), “Chicago”, “Karayip Korsanları: Siyah İncinin Laneti” (Pirates of the Caribbean: The Curse of the Black Pearl), “Tutku-Hz. İsa’nın Çilesi” (The Passion of the Christ), “Fahrenheit 9/11″, “Kırk Yıllık Bekar” (The 40-Year-Old Virgin), “Kara Şövalye” (The Dark Knight).
Necip Fazıl’ın ‘Reis Bey’i Bursa’da
Bursa Şehir Tiyatrosu tarafından sahnelenen ‘Reis Bey’, hava, su kadar ihtiyacımız olan ‘merhamet’ duygusunu anlatıyor. Oyunun diğer illerde de sahnelenmesi düşünülüyor.
Toplumdaki düzenin sert kanunlarla sağlanacağını düşünen bir ağır ceza reisi, astırdığı gencin masum olduğunu öğrendikten sonra bütün felsefesinden vazgeçer.
Bir kötülüğün bürünme ihtimali olan masumluk maskesini kullanılmaz hale getirmek için bin masumu feda etmeye hazır olan ‘Reis Bey’, gün gelir “Sökün sahte su borularını ev ev merhamet döşeyin.” diyecek hale gelir. Necip Fazıl Kısakürek’in hava-su kadar ihtiyacımız olan merhamet konusunu ele aldığı ‘Reis Bey’, Bursa Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu tarafından yeniden sahneye taşındı. Özer Tunca’nın yönetmenliğinde sahnelenen oyunun ilk gösterimi önceki akşam Tayyare Kültür Merkezi’nde yapıldı. Bursalıların yoğun ilgi gösterdiği oyun, Reis Bey’in iç sorgulaması ile seyircileri de ‘merhamet’ üzerinde düşünmeye yöneltti. Gösterim öncesinde ise oyunu izlemeye gelenlere Necip Fazıl’ın kitapları armağan edildi. Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, yaptığı konuşmada ‘geleneksel ve çağdaş kültürün bir arada bulunduğu’ sanat şehri Bursa için çalıştıklarını söyledi. Yönetmen Özer Tunca, ‘Reis Bey’i Bursa’da sahnelemenin heyecanını yaşadığını söyleyerek, tiyatro severleri oyunu izlemeye çağırdı. Tunca, “Reis Bey, prömiyerini yaptı. Bundan sonra haftanın 3 günü sahnedeyiz. Perşembe, cuma ve cumartesi günleri Bursalıları oyunumuza bekliyoruz. Çok sıcak, samimi, keyifli bir oyun oldu.” dedi. (0224 220 88 47)
Tanpınar Ödülü, Ercan Yılmaz’ın
![]() |
Bursa Osmangazi Belediyesi’nce Ahmet Hamdi Tanpınar anısına düzenlenen şiir yarışması sonuçlandı. Yarışmaya 360 şair katıldı.
Jüri üyeliğini Hilmi Yavuz, Prof. Dr. Füsun Akatlı, M. Önal Mengüşoğlu, İhsan Deniz, Doç. Dr. Erdoğan Erbay, Beşir Ayvazoğlu ve Prof. Dr. Dilek Doltaş’ın yaptığı yarışmada ‘Bursa’da Dört Mevsim’ adlı eseriyle Adapazarı’ndan Ercan Yılmaz birinci oldu. Manisa’dan A. Osman Dönmez ‘Yitik Zaman Fotoğrafları’ adlı eseriyle ikinciliği, Erzurum’dan Yaşar Bayar ‘Kelam Geometri ve Güz’ adlı eseriyle üçüncülüğü elde etti. Önder Kurt ve Erkan Yılmaz da mansiyona değer bulundu. Ödüller, 24 Ocak’ta törenle sahiplerini bulacak.
ESKADER’in 2009 kültür sanat ödülleri
Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği (ESKADER) Ödülleri, önceki gün Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nde düzenlenen toplantıda derneğin genel başkanı Mehmet Nuri Yardım tarafından açıklandı. 2010 yılının Nisan ayında törenle sahiplerine takdim edilecek ödüller şöyle:
Araştırma: Türkiye Türkçesinde Atasözleri-Nurettin Albayrak; Basın: Zaman’daki yazılarıyla Beşir Ayvazoğlu; Biyografi: Bilge Terzi M. Said Çekmegil-Metin Önal Mengüşoğlu; Çizgi roman: Topuz-Vehip Sinan; Çocuk Dergisi: Gonca Çocuk; Çocuk Edebiyatı: Yusuf Dursun; Çocuk Yayıncılığı: Erdem Yayınları; Deneme: Bilmem Hatırlar mısın?-Ali Çolak; Dergi: Yeni Dünya; Dil: Türkiye Türkçesinin Çağdaş Sorunları Üzerine İncelemeler-Prof. Dr. Halil Ersoylu; Düşünce: İslâm’ın Zihin Tarihi, Türkiye’nin Zihin Tarihi, Alafarangalığın Tarihi adlı eserleriyle Hilmi Yavuz; Elektronik Yayıncılık: Dünyabizim.com; Eleştiri: Hollywood’u Kapattığım Gün-Alev Alatlı; Gezi: Gezgin Dergisi-Halit Ömer Camcı; Temaşa Sanatı: Ünver Oral; Hâtıra: Sâmiha Ayverdi ile Hâtıralar-Özcan Ergiydiren; Hikâye: Kusursuz Piknik-Cihan Aktaş; İnceleme: II. Meşrutiyet Dönemi Türk Hikâyesi-Nesime Ceyhan; Klâsik Türk Sanatları: Hüseyin Kutlu; Kitap Yayıncılığı: İz Yayıncılık (özel), TDV Yayınları (kamu); Kurum: Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı; Müzik: Necdet Yaşar; Portre: Türk Yurdunun Bilgeleri-Altan Deliorman; Radyo Programı: Salacak Kahvehanesi (Radyo 15); Resim: Etem Çalışkan; Roman: Korkma Ben Varım-Murat Menteş; Sinema: Kızkardeşim Mommo; Şiir: Hudayinabit-Süleyman Çobanoğlu; Tarih: Erhan Afyoncu; Televizyon: Selim İleri’nin Not Defterinden (TRT2); Tiyatro: Derviş ve Ölüm, Kocaeli Şehir Tiyatrosu; Üstün Hizmet Ödülleri: Prof. Dr. Süleyman Yalçın, Bekir Sıtkı Erdoğan, Hekimoğlu İsmail; Jüri Özel Ödülü: Prof. Dr. Oktay Aslanapa.
Yazarların İstanbul’u
![]() |
Ahmed Midhat Efendi, Ahmet Rasim, Abdülhak Şinasi Hisar, Sait Faik ve Sâmiha Ayverdi’nin eserlerindeki İstanbul ayrı ayrı beş kitap oldu. Kitapların arasında dolaştıkça gözünüzün önünde büyük bir İstanbul rüyası canlanıyor.
‘Her İstanbullu az çok şairdir’ diyen Tanpınar’a öncelikle hak vermek lazım. Zira bu şehir, dünyanın en çok ilham veren mekânlarından biri. Ahmed Midhat Efendi, Ahmet Rasim, Abdülhak Şinasi Hisar, Sait Faik ve Sâmiha Ayverdi için ‘İstanbul yazarları’ listesinin en tepesinde olan isimler diye söz etsek kimse kırılmaz, darılmaz. Bu velut şehirden kaplarınca istifade eden yazarlar, geride okundukça insanın içinde kaybolduğu bir dünya bıraktılar diyebiliriz. Her biri İstanbul’u yaşamış, şehrin gündelik hayatını, mimarisini, geleneklerini, semtlerini, kültürünü, insanlarını tek tek gözlemlemiş, sonrasında buradan devşirdiklerini eserlerine konu etmiş.
Rivayet odur ki; İstanbul ya çok sevilirmiş ya da hiç sevilmezmiş. İstanbul’u çok seven bu beş yazarın eserlerine konu ettiği zenginlikleri bir vakte kadar derli toplu görmek zordu. Ta ki İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ, sessiz sedasız beş kitap yayımlayana kadar. Büyük bir hayalin içine sürükleyecek bu eserlerin isimleri bile kitaplığınızda minik bir yer açmanız için yeter. ‘Türk Edebiyatında İstanbul Serisi’ üst başlığıyla yayımlanan Sait Faik’in İstanbul’u (Yeşim Özdemir), Sâmiha Ayverdi’nin İstanbul’u (Zeynep Uymur), Ahmed Midhat Efendi’nin İstanbul’u (Mehmet Doğanay), Abdülhak Şinasi Hisar’ın İstanbul’u (Şafak Güneş Gökduman), Ahmet Rasim’in İstanbul’u (Çilem Tercüman) adlı kitaplar, İstanbul’u adı geçen usta yazarların eserleri üzerinden anlatıyor.
Danışmanlığını Prof. Dr. Fatih Andı’nın yaptığı bu kitapların bir gazete sayfasına sığmayacak kadar derinlikte olduğunu baştan söyleyelim. Kitapların arasında dolaştıkça gözünüzün önünde hemencecik büyük bir rüya canlanıyor. Hayatın hay u huyu arasında İstanbul’a dair yitip giden veya şimdilerde ıskaladığımız pek çok güzellik kendini açık ediyor. İstanbul’un asıl çehresi, tüm ihtişamıyla kimi zaman siyah beyaz fotoğraflar eşliğinde kitaplarda beliriyor. Dünyanın en yaşlı şehirlerinden olan İstanbul için söylenecek ne çok şey var. Kitapları yan yana dizince büyük bir İstanbul manzarası tamamlanıyor. Her yazar bu şehrin ayrı bir ayrıntısına odaklanmış, İstanbul’u sanatının tükenmez bir malzemesi olarak kullanmış.
Ahmet Rasim’in İstanbul’unda dolaşırken ev ve toplum hayatı; Sâmiha Ayverdi’nin İstanbul’unda halk inançları, merasimler, ev halleri, mahalle hayatı, Ramazanlar, bayramlar; Hisar’ın İstanbul’unda Boğaziçi medeniyeti; Ahmet Midhat Efendi’nin İstanbul’unda şehrin mimari özellikleri, semtler, mevsimler ve konak hayatı; Ahmet Rasim’in İstanbul’unda hayatın devreleri, şehrin eğlence hayatı, adab-ı muaşeret, bayramlar; Sait Faik’in İstanbul’unda ise öyküleri üzerinden bir İstanbul portresi yer alıyor.
Abdülhak Şinasi Hisar (Boğaziçi Mehtapları):
“Bazen biraz sisli görünüşü, mavi ve dalgalı suları, bunlara benzeyen, ufak ufak dalgaları andıran, kesik kesik rüzgârlı, ince, mavi havasiyle, İstanbul’unkinden daha ziyade şimalli tabiatiyle, güzelliği dünyada eşsiz olan Boğaziçi, barındırdığı bu tabiat âşıklarına her mevsimin, her gününün ve her gecesinin ayrı ayrı tatlarını verir.”
Sâmiha Ayverdi (Ne İdik Ne Olduk):
“Artık evlerin saçak altında Ya Hafız levhaları yok. Odalarının duvarlarında ise Kur’an-ı Kerim’lere, cüz keselerine, Hilye-i Şeriflere, evdeki sedirlerin üstünde ise rahlelere, sevahiden minderlere, sırma ve ipek işlemeli yağlıklara pek rastlanmıyor.”
Ahmed Mithat Efendi (Müşâhedât):
“Şu Beyoğlu ne yaman memlekettir. Avrupa romancıları Paris’e gözlerini dikmişlerdir. Ama bizim Beyoğlu birçok cihetlerce Paris’ten yamandır. Hangi tarafına bakılsa bir roman görülür. Hangi adama tesadüf edilse mutlaka bir romana taalluku vardır.”
Ahmet Rasim (Külliyat-ı Say’u Tahrir Makalât ve Musâhabât I):
“Çiçekçinin üzerini arayabilirseniz yerli ıtriyat fabrika ve müstahzarlarımızın şişelerini bulabilirsiniz. Çiçekçi satamadığı, günlerce işportasında taşıdığı o solgun ezhârı bu türlü kokuların sulusuyla ta’tir ederek arada eline bir taze dal veya sap alarak: Misk kokuları diye bağırıp duruyor.”
Sait Faik Abasıyanık (Dolapdere):
“İstanbul’un semt adları yok mu? Bayılırım onlara. Ne güzelleri vardır. Yalan da olsa, yanlış da olsa, bu semt adlarından insanın muhayyilesine bir şeyler üşüşür. Başka yönlerden gelmiş anılar kaynaşıverir içimizde. Bir filmdir başlar dönmeye beynimizin karanlığında.”
Musa İğrek
Tiyatroya gençlik aşısı

İstanbul Şehir Tiyatroları’nın Genç Tiyatro birimi, bu yıl 26.sını düzenleyeceği Genç Günler Festivali kapsamında liseli gençlere tiyatro kursları veriyor. Özel kurslar bu duruma ne der bilinmez; ama belediyenin tiyatro dersleri ücretsiz. Şimdilik Üsküdar’daki liselerle sınırlı olan kursların amacı ise gençlerin tiyatro ve oyunculuk sanatı yoluyla kendilerini ifade edebilme becerilerini geliştirmek.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları tarafından bu yıl 26.sı düzenlenecek olan Gençlik Günleri, son iki yıldır ‘Genç Günler’ adıyla sürdürülüyor. Her yıl 9-19 Mayıs arasında tiyatro ve şiir atölyeleri, söyleşiler, dinletiler, konserler, okuma tiyatroları gibi zengin bir içerikle gerçekleşen ‘Genç Günler Festivali’ kapsamında bu yıl ilk defa liseli gençlere ücretsiz tiyatro kursu da verilecek. Ocak ayında başlayacak kurs, mayıstaki festivale kadar devam edecek.
Uygulama ve kuram dersleriyle zenginleştirilmiş kurs programıyla, 14-19 yaş arasındaki gençlerin tiyatro ve oyunculuk sanatı yoluyla kendilerini ifade edebilme becerilerini geliştirmek amaçlanıyor. Dersler, Engin Alkan, Sevinç Erbulak, Bora Seçkin, Eraslan Sağlam, Can Ertuğrul, Erol Keskin’in de aralarında bulunduğu Şehir Tiyatroları oyuncu ve yönetmenleri tarafından verilecek. Dört ay sürecek kurs programında, oyunculuk uygulaması, diksiyon, ses eğitimi, beden ve hareket gibi temel derslerin yanı sıra dans, fonetik, tiyatro bilgisi, sanat ve kültür sohbetleri de yer alıyor. Kursların saatleri ise öğrencilerin okul saatlerine göre ayarlanmış. Kursa katılan öğrenciler, haftada dört gün, 12 saat, okul saatleri dışında ders alacak. Kursun sonunda ise öğrencilere bir belge verilecek. Kurs, şimdilik Üsküdar’daki liselerle sınırlı.
‘Amacımız yarının oyuncularını yetiştirmek’
Genç Tiyatro, iki yılda 13 oyun ve 6 dans gösterisi sahneye koymuş. İlk yılında 9 bin, ikinci yılında ise yalnızca mayıs ayında 17 bin seyirciye ulaşan Genç Tiyatro’nun genel sanat yönetmenliğini Arif Akkaya yürütüyor. Akkaya, Genç Tiyatro’nun ocak ayından itibaren Üsküdar Kerem Yılmazer sahnesinde kalıcı olacağını ve dört ay boyunca da sahnede sadece kendi oyunlarının döneceğini söylüyor. 26. Genç Günler Festivali’nin bu yılki hedefleri arasında yurtdışından genç tiyatro oyunlarını getirmek, kendi oyunlarını da başka festivallere taşımak da var.
Arif Akkaya, Darülbedayi’ye uzanan köklü geleneğe sahip Şehir Tiyatroları’nda böyle bir kursun çok önceden yapılması gerektiğini düşünüyor. Akkaya, amaçlarının genç neslin, sosyal etkinliklere katılmasını ve tiyatro ile kendine ve çevresine farklı bakmasını sağlamak olduğunu söylüyor: “Asıl niyetimiz, genç seyircimizle diyalog kurmak, onu yarının seyircisi, düşünürü ya da yazarı kılmak, eğer potansiyeli varsa yarının oyuncularına bir pencere açmak.”
Şehir Tiyatroları’nın Genç Tiyatro birimi, ocak ayından mayıs sonuna kadar Üsküdar Kerem Yılmazer Sahnesi’nde tiyatro oyunları, çağdaş dans gösterimleri, dinleti ve konserler, öykü ve oyun okumaları, paneller, yurtiçi ve yurtdışı oyun ve sokak tiyatroları gibi pek çok etkinlik gerçekleştirecek. Mekan 9-19 Mayıs’ta da 26. Genç Günler’e ev sahipliği yapacak. Tiyatro Kursu’na başvurular devam ediyor. (0216 492 90 89 / gencgunler@gmail.com)
Haysiyetli bir melankoliye çağrı
![]() |
Siemens Sanat, Merhamet Melankolisi adlı bir sergiye ev sahipliği yapıyor. Temasını, başkalarını sevmenin başkalarının acısını kendi acısı gibi görmekten geçtiğini söyleyen cerrah Mondeville’den alan sergide, beş sanatçı fotoğraf, yerleştirme, video gibi işleriyle merhamet duygusunu yeniden yorumluyor.
Amerikalı yazar Susan Sontag, Başkalarının Acısına Bakmak adlı kitabında “Savaşın ve dehşetin yüzünü sergileyen fotoğraflara bakmaya ne kadar dayanabilirsiniz?” diye bir soru fısıldar. İnsanı baştan ayağa ürküten, biraz da düşündüren bu soru, son kertede kişiyi kalbi diri tutan o merhamet duygusunun eşiğine bırakacaktır.
Merhametin insanın içini ısıtan sıcaklığından, 14. yüzyılda Paris’te cerrahlık yapan Dr. Henri de Mondeville’e uzanalım. Mondeville, yaralı organların çektiği acıyı gidermek için bedenin diğer organlarının yardıma koşmasını merhamet tepkisi olarak adlandırıyor. Yani bir organ acılı diğer organa ısı ve kan göndererek bir nevi merhamet duyuyor. Mondeville’in acı çeken bir beden içinde gelişen bu merhamet döngüsü eğer, bedenler arasında da geliştirilebilirse, insanları huzura kavuşturacağına inanıyor. Bu durumun kişilere ahlaki sorumluluklar yükleyeceğini söyleyen Mondeville, etrafımızdaki bedenlerde tanık olunan acıdan duyulan korkunun, merhamet duygusunu geliştireceğini, kendinden emin bir dille anlatıyor. (Hemen burada Sontag’ın yukarıdaki kışkırtıcı sorusunu hatırlayalım.)
Başkalarını sevmenin başkalarının acısını kendi acısı gibi görmekten geçtiğini ileri süren Mondeville’e göre: “Başkaları için üzülmek; melankoliktir-başkalarını sevme deneyimi, acılarını kendi acıları gibi görmekten geçer. Bu acı, içe dönük, tefekküre dayalı, haysiyetli bir melankoliyi ifade etmektedir.”
Siemens Sanat’ta yer alan küratörlüğünü Mürteza Fidan ve T. Melih Görgün’ün yaptığı Merhamet Melankolisi adlı sergi kavramsal çerçevesini Mondeville’in bu kulak vermeye değer görüşünden alıyor. Audrey Bakx, Burak Bedenlier, Müge Akçakoca, Petrit Halilaj ve Şükran Mertcan adlı sanatçılar da fotoğraf, yerleştirme, video ve kâğıt üzerine çalışmalar gibi işleriyle merhamet duygusunu bir sanatçı duyarlılığı ile yorumluyor. Bunun yanında sergide, günümüzde başkalarını sevmenin ve başkaları için üzülmenin melankolik bir duygu olmasına ve bu duygunun da merhametten beslenmesine yönelik göndermeler yapan işler var.
Mürteza Fidan, sergideki sanatçılar için “Ortak özellikleri görüntünün cazibesine çizginin (desenin) etkinliğiyle mesafe geliştiriyor olmalarıdır. Farklı yaşam formlarının içinden gelen sanatçılar, yapıtlarını niteliksel bir tutarlılık içinde yan yana getirerek, bağlamını sapmaya maruz bırakmadan okunaklı hale getirmektedirler.” diyor.
Schopenhauer’a göre ahlakın temeli merhamete dayanır. Bu his insanı yüce olana götürür. Kendimizi başkasının yerine koyduğumuz anda onlar için pek çok şey yapmak mümkün. Günümüzde hiçbir karşılık beklemeden bir başkasının acısına, derdine kederine ortak olmanın zorluğu düşünülünce sergideki işlere daha bir alıcı gözle bakıyorsunuz. Kimi zaman dokunmak oradaki merhametle kuşanmış görüntünün içinde kaybolmak isteyebilirsiniz. Siemens Sanat’ın iki katına kurulan sanatçılar, bu merhametin dayanılmaz gücü karşısında pek çok iş üretmiş. Galerinin hemen girişinde Şükran Mertcan’ın ‘kendi bedeni tarafından emilen acının dışa yansıtılmama ilkesi’ne odaklı bir şefin ıstakoz pişirirken çekilmiş videosu, kimi zaman tariflerle bezenmiş kâğıt üzerine akrilik işi karşılıyor sizi.
Kosova’da savaş yıllarında büyüyen Petrit Halilaj’in bahçede uzay üssünü andıran kümes yapma videosu da dikkat kesileceğiniz işler arasında. Burak Bedenlier, Hz. Muhammed’i (sas) Mirac’a çıkaran Burak adlı atın imajlarını sergiliyor. Müge Akçakoca’nın tavşanlarla süslü eserlerinin içeriği ise “Başkalarının bizim acılarımızdan anladıkları kendileri için olandır/başkalaşmış olandır/mesafelendirilmiş olandır.” mesajını veriyor. Küratörlerin deyişiyle hassas kişiliğe sahip olan Andrey Bakx sergideki işleriyle merhamet ve ince hislerin bu zalim dünyada korunmaya muhtaç olduğuna vurgu yapıyor. Merhamete ve tefekküre çağıran sergi, 5 Şubat 2010′a kadar görülebilir. (0212 334 11 04)
Bursa’nın bütün geçmişi bu kitapta
31 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Benim Kitaplarım, Gezi, Haberler, Yeni Çıkanlar, Zaman Kitap

Bursa’nın sosyal ve kültürel hafızasını içinde barındıran Bursa Kütüğü, 60 yıl sonra okuyucuyla buluştu.
1930-1950 yılları arasında Kamil Kepecioğlu tarafından kaleme alınan 4 ciltlik eserde şeriyye sicilleri, yazma ve matbu evraklar, şifahi bilgiler, kısacası Bursa’nın maddi ve manevi kültürüyle ilgili her türlü bilgi yer alıyor. Bursa Kütüğü, 1940′larda Uludağ Dergisi’nce fasiküller halinde yayımlanmaya başlanmış, ancak devamı gelmemişti. 1986 yılında Bursa Ticaret Borsası’nın teşvikleriyle yeniden çalışmalara başlandı. Aslı Osmanlıca olarak Bursa Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesi’nde bulunan eser, uzun çalışmalar sonunda Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından kültür dünyasına kazandırıldı.
Bursa Kütüğü, cumartesi günü Ördekli Kültür Merkezi’nde yapılan bir toplantı ile tanıtıldı. Toplantıda konuşan Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, “Şehirlerin hafızası neye kurgulanıyorsa, medeniyetlerin biçimi de ona göre şekillenmektedir. Dolayısıyla şehirlerle ilgili araştırmaların kıymeti de yükselişe geçmiştir. Bursa’nın tarihi, sosyal ve kültürel hafızasını günümüze taşıyan Bursa Kütüğü, geçmişimize ışık tutması ve tarihin gelecek nesillere aktarılması açısından çok önemli bir yapıttır.” dedi. Toplantıda eserin yayına hazırlanmasında katkıları olan Prof. Dr. Mustafa Kara, Prof. Dr. Hüseyin Algül, Prof. Dr. Osman Çetin, Prof. Dr. Mefail Hızlı ve Doç. Dr. Asım Yediyıldız’a plâket verildi. (0224 253 26 46)
60 yıl sonra basıldı
Prof. Dr. Mustafa Kara “Her kitabın bir kaderi vardır. Bu, Bursa Kütüğü için çok doğru bir sözdür. 60 yıldır basılma aşamasındaydı. Biz de 1986′da yeniden başladık. Zaman zaman bunaldığımız anlar oldu. Sonunda kentin geleceğine ışık tutacak bu eseri tarihimize kazandırmış olduk.”
Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu: “Bursa Kütüğü’nü kaleme alan Kamil Kepecioğlu, Osmanlı arşivlerinin ilk tasnifini yapan kişilerden biridir. Bir devletin tarihi ancak geriye bıraktığı belgelerle yazılabilir. Bu gibi eserlerin kültürümüze kazandırılması geleceğimize güvenle bakılması için büyük önem taşıyor.”
Beşir Ayvazoğlu: “Bursa Kütüğü’nü Eski Eserler Kütüphanesi’nde incelemiş ve neden neşredilmediğini düşünmüştüm. Kendi kültürümüzle ilişkimiz, yabancılarınkinden farklı değil. Bu gibi kırılma dönemlerinde toplumlar travmalar yaşarlar. Bu tür eserler travma dönemlerinin aşılması için önemlidir.”
Mustafa Armağan: “Yıllar önce Bursa Eski Eserler Kütüphanesi’nde okuduğum Osmanlıca belgelerin kitap haline getirilmesinden çok mutluyum. Şehri sevmek için o şehri tanımanız gerekir. İnsan tanımadığı bir şehri sevemez. Gelecek nesiller bu eseri okuyarak şehirlerini tanırlar.”
Sanat Kurumu ödülü, Doğançay’ın
Sanat Kurumu’nun 2008-2009 dönemi Geleneksel Plastik Sanatlar Ödülleri’ni kazananlar belirlendi.
‘Yaptığı çalışmalar ve Türk sanat yaşamına önemli katkıları olan kişilere verilen’ ödülün bu yıl resim dalındaki sahibi ’sanatsal tavrı ve yorumuyla Türk resim sanatının uluslararası alanda tanınmasına katkıları bulunan’ Burhan Doğançay oldu. Yılın sanatçısı ödülü ‘Heykel’ dalında Osman Dinç’e, ‘Baskı ve Resim’ dalında Hasan Kıran’a, ‘Fotoğraf’ dalında Mehmet Turgut’a verildi. ‘Kurumsal’ dalda verilen ödüle ise Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde sergilenen etkinlik münasebetiyle”68′liler Vakfı” ile heykel bölümünün çalışmaları dolayısıyla ‘Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ değer görüldü.
Sanat Kurumu ödülü, Doğançay’ın
Sanat Kurumu’nun 2008-2009 dönemi Geleneksel Plastik Sanatlar Ödülleri’ni kazananlar belirlendi.
‘Yaptığı çalışmalar ve Türk sanat yaşamına önemli katkıları olan kişilere verilen’ ödülün bu yıl resim dalındaki sahibi ’sanatsal tavrı ve yorumuyla Türk resim sanatının uluslararası alanda tanınmasına katkıları bulunan’ Burhan Doğançay oldu. Yılın sanatçısı ödülü ‘Heykel’ dalında Osman Dinç’e, ‘Baskı ve Resim’ dalında Hasan Kıran’a, ‘Fotoğraf’ dalında Mehmet Turgut’a verildi. ‘Kurumsal’ dalda verilen ödüle ise Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde sergilenen etkinlik münasebetiyle”68′liler Vakfı” ile heykel bölümünün çalışmaları dolayısıyla ‘Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ değer görüldü.
‘Yahşi Batı’ya gala gibi basın gösterimi

Senaryosunu Cem Yılmaz’ın yazdığı Yahşi Batı filmi, dün Kanyon CineBonus’ta ilk kez sinema yazarlarına gösterildi.
Çok sayıda film eleştirmenin katıldığı basın gösteriminde, eleştirmenler filmin seviyesini Cem Yılmaz’ın önceki filmlerine göre düşük buldu. Murat Özer, Yahşi Batı’nın “bir miktar olsun geriye doğru atılmış bir adım” olduğunu söylerken, Cüneyt Cebenoyan filmin ergen muhabbeti düzeyinden öteye gidemediğini savundu. Yarın gösterime girecek Yahşi Batı, 1800′lü yılların sonunda iki Osmanlı vatandaşının dönemin padişahı tarafından gönderildikleri Amerika görevi sırasında başlarına gelen olayları anlatıyor. Yahşi Batı’nın yönetmen koltuğunda Ömer Faruk Sorak oturuyor. Filmde Cem Yılmaz’a Demet Evgar, Özkan Uğur, Ozan Güven gibi oyuncular eşlik ediyor. Filmin son sahnesinde geçen olaylar, gösterim sonrasında filmin devamının Çin’de geçeceğine dair yorumlara neden oldu. Cem Yılmaz ise bu konuyla ilgili soruya, “Neden olmasın!” cevabını verdi.
Eleştirmenler ne dedi?
Uğur Vardan (Eleştirmen): Türk sinemasında bir ‘çığır’ açmıyor. Ama Western ‘çıtasını’ yükselttiği kesin. Özellikle sımsıcak oyunculuklara bayıldım.
Murat Özer (SİYAD Başkanı): Bir miktar olsun geriye doğru atılmış bir adım. Eğlenceli, ama önceki filmlerle karşılaştırılacak gibi değil.
Cüneyt Cebenoyan (Eleştirmen):
Bir araya gelmiş skeçler gibi geliyor bana. GORA, AROG ve Yahşi Batı. Bir film seyretmiş olma duygusu vermedi. Ergen muhabbeti düzeyinde espriler. Biraz çocukça geldi bana.
Senem Erdile İşmen (Eleştirmen):
Esprilerin düzeyi çok düşük. Hikayesi de öncekilerden kötü.
Burak Göral (Eleştirmen):
İki arada bir derede kalmış bir espri anlayışı gördüm. Esprilerin düzeyi Recep İvedik seviyesinde. Ulaşacağı kitle bakımından espri seviyesi değişkenlik gösteriyor. Seviye bir düşüyor bir yükseliyor. Ama, ‘oyunculuğu, yönetmenliği, kostümü ile bu film çığır açmış’ demek de yanlış olmaz.
Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri
![]() |
Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri, dün Çankaya Köşkü’nde düzenlenen törenle sahiplerine verildi.
Sinema dalında yönetmen Nuri Bilge Ceylan, geleneksel sanatlar dalında Uğur Derman, kültür ve sanat kurumu alanında Sakıp Sabancı Müzesi ödüle layık görüldü. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, ödül töreninde yaptığı kouşmada, “Ülkeler gelişirken sanat hayatı, kültür hayatı, fikir hayatı, entelektüel dünyası ve derinliği de genişliyorsa esas gelişme bu anlamda söz konusu olmaktadır.” dedi.
Cumhurbaşkanı, Ceylan’ın geçen yıl Cannes Film Festivali’nde en iyi yönetmen ödülünü alırken, “Ödülü tutkuyla sevdiğim yalnız ve güzel ülkeme adıyorum.” sözlerini hatırlattı. Gül, “Bu söz, bütün Türk halkı üzerinde büyük etki yaptı. Sanatçı kişiliğinizle duygularınızı böyle ifade ettiniz. Ama ben bir devlet adamı olarak şunu söyleyeyim; ülkemiz artık yalnız değil. Dışarıda ülkemizin destekçileri çok.” dedi.
Sanatçı Uğur Derman’ın tarihi mirasın bugünlere taşınmasında büyük emeği geçtiğine işaret eden Abdullah Gül, Derman’ın çok sayıda öğrenci yetiştirdiğini, özellikle hat ve ebru gibi geleneksel sanatların unutulmasını önlediğini anlattı. Özel müzeciliğin son yıllardaki gelişmesinden büyük memnuniyet duyduğunu dile getiren Abdullah Gül, Sakıp Sabancı Müzesi’nin, dünyanın nadir sergilerini Türkiye’ye getirerek, kültür hayatına büyük hizmet sunduğunu ifade etti.
Türkiye’de uygarlıkların üst üste bulunmasının bir zenginlik olduğunu anlatan yönetmen Nuri Bilge Ceylan, Türkiye kadar güzel bir ülke olmadığını söyledi. Sinemacı olarak Türkiye’nin geçmişinden beslendiğini ifade eden Ceylan, aldığı uluslararası ödüllere atıf yaparak, “İnsanın kendi ülkesi tarafından onurlandırılması başka bir şey.” dedi. Türkiye’nin zengin kültürünün korunması için herkesin dikkatli olmasını isteyen Ceylan, “Farklılıklar bazen sorunlar yaratsa da bunları aşacağımıza inanıyorum.” dedi.
Geleneksel sanatlara iltifat
Konuşmasında esprili bir biçimde Cumhurbaşkanı’nın “ödül gençlere verildi” iltifatını üzerine almadığını belirten Uğur Derman, 75 yaşını doldurmasına bir ay kala ödüle layık görülmesinden duyduğu memnuniyeti dile getirdi. Derman, 55 yıl önce Necmettin Okyay ile birlikte çalışmaya başladıkları dönemde geleneksel sanatlara yönelik ilgisizlikten yakındı. Geleneksel sanatların ilk kez Cumhurbaşkanlığı makamının iltifatına mazhar olduğunu anlatan Derman, aralarında Mehmet Hulusi Yazgan, Halim Özyazıcı, Süheyl Ünver’in bulunduğu sanatçıların isimlerini saydı ve bu isimlerin benzer bir iltifat görmediklerini aktardı. Derman, söz konusu dönemdeki ilgisizlikten yakınırken, “Bütün bunlar Cumhuriyet rejiminin Batı’ya dönmesinden oldu, dönsün. Ama geleneksel sanatlarımız da korunsun.” dedi.
Sakıp Sabancı Müzesi (SSM) adına ödülü alan Sabancı Holding’in patronu Güler Sabancı, “Huzurunuzda bu ödülü almaktan büyük onur duyuyorum. Bu ödülü bugüne kadarki çalışma ve gayretlerimizin takdiri ve aynı zamanda da bundan sonraki çalışmalarımızı teşvik eden bir ödül olarak kabul ediyoruz.” dedi. SSM’nin yeni dönemde uluslararası lider müzelerde işbirlikleri ve uzun vadeli projelere doğru çalışmaya devam edeceğini anlatan Sabancı, “Ülkemizin her şeyin en iyisine layık olduğuna inanarak çalışmaya devam edeceğiz.” dedi.
Törene Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve eşi Hayrünnisa Gül’ün yanı sıra Başbakan yardımcıları Bülent Arınç ve Cemil Çiçek, Devlet bakanları Mehmet Aydın, Selma Aliye Kavaf, Hayati Yazıcı, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer, Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker, YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan, TÜBİTAK Başkanı Nüket Yetiş, DSP Genel Başkanı Masum Türker, DSP Genel Sekreteri Hasan Erçelebi, geçen yıl müzik dalında Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nü alan besteci Alaeddin Yavaşca, sinema sanatçısı Saadet Işıl Aksoy, Necati Şaşmaz, Gani Müjde, Yavuz Bingöl, tiyatro sanatçısı Tekin Akmansoy’un da aralarında bulunduğu çok sayıda davetli katıldı.
Kitap sanatlarının üstadı
1935 yılında Bandırma’da doğan Uğur Derman, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Eczacılık Okulu mezunu. 1955 yılından itibaren Hattat Necmeddin Okyay’ın Osmanlı kitap sanatları konusunda öğrencisi oldu. 1961 yılından bu yana müstakil eser, tebliğ, ansiklopedi maddesi ve makaleleriyle Türk kitap sanatlarının tanıtılması için çalışan Derman, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde ve Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü ile Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde de dersler verdi. 1997 yılında Mimar Sinan Üniversitesi tarafından öğretim üyeliğine kabul edilen Derman, profesör unvanı aldı. Derman’ın, “Türk Sanatında Ebru”, “Türk Hat Sanatının Şaheserleri”, “İslam Kültür Mirasında Hat Sanatı” gibi eserleri bulunuyor.
Bol ödüllü yönetmen
1959′da İstanbul’da dünyaya gelen Nuri Bilge Ceylan, lise yıllarında fotoğraf ile ilgilenmeye başladı. 1993 yılında ilk kısa filmi olan ‘Koza’yı çekti. Ardından üç uzun metrajlı film: Kasaba (1997), Mayıs Sıkıntısı (1999) ve Uzak (2002). Bu filmlerde Ceylan yakın arkadaşlarına, akrabalarına ve ailesine rol verdi. Görüntü yönetimi, ses dizaynı, yapımcılık, kurgu, senaryo ve yönetmenlik yaptı. Uzak, 23′ü uluslararası olmak üzere toplam 47 ödül alarak Türk sinemasının en fazla ödül kazanan filmi oldu. ‘Üç Maymun’ ile geçen yıl Cannes Film Festivali’nde ödüle layık görüldü. Sinemanın yanı sıra fotoğraf sanatı ile ilgileniyor.
Ferhan Şensoy’dan ‘2019′
30 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Ayhan Hülagü, Tiyatro

Din güzel bir masaldır, cinayetler barındırmaz…
Din güzel bir şiirdir yobazlıklar barındırmaz’ diye oyunu bitiriyor Ferhan Şensoy
Türkiye’nin 2019 yılındaki toplumsal ve siyasi durumunu ele alıyor. Ülkemizin dini kurallara göre yönetilmeye başladığını ve azınlık haline düşen Atatürkçülerin sokağa çıkamadığı anları işliyor. Atatürkçülerin İslamlaşan iktidarla olan mücadelesini konu alan oyununda; birleşen din ve devlet işlerini, iktidarın sosyal ve toplumsal konulara bakış açısını, kuran kurslarının aile içindeki yerini sorguluyor. Türkiye gündeminde yer alan konuları mizahi bir dille ele alan ve taşlamalarında herhangi bir frenlemeye gitmeyen Şensoy, toplumsal anlayışla ve dinin dogmatik değerlerina kara bir mizahla eleştiriyor.
yazan / Yöneten: Ferhan Şensoy
Ferhan Şensoy, Erkan Üçüncü, Ali Çatalbaş, Orhan Ertürk, Özkan Aksu, Elif Durdu , Ebru Soyuerden
Katre-i Matem
25 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Kitap Tanıtımı, Çok Satanlar
İskender Pala, Kapı Yayınları;
İstanbul, 2009, 14 x 20 cm, 480 sayfa, Türkçe, Karton Kapak. ISBN No: 9789944486903
Roman, müzayededen alınan elyazması bir kitabın hikâyesi olarak başlıyor. Okurlar, bu elyazması kitabın açtığı kapıdan içeri giriyor, bir devre adını veren lalenin izinde İskender Pala’nın yarattığı etkileyici ve büyüleyici bir atmosferin içinde yol alıyor.
İstanbul bu romanda, karmaşası, heyecanı, isyanları, kalabalığı ile lalelere bürünüyor. Öyle ki lale sadece bir çiçek değil, bir yaşayış tarzı, estetik bir tavır, kültürel ve tarihsel bir birikim olarak İstanbul’u, hatta tüm Osmanlı’yı çevreliyor. İstanbul, doğal tüm güzelliklerinin, mimari şaheserlerinin tarihî debdebesi ile beraber lalezarlara, lale yarışlarına, lale şiirlerine bezeniyor; lalelerin şehri, renklerin şehri, yaprakların şehri haline dönüşüyor.
İskender Pala, Katre-i Matem’de usta kalemiyle lalelere bezediği İstanbul’da kavuşup doyulamayan, kavuşulamayıp yakan aşkların elemli ve Osmanlı hallerini de tüm ıstırap ve coşkularıyla anlatıyor. Sevdiğini, aşklarının ilk gecesinde kaybeden Şahin’in macerasını anlatan roman, bu kaybın ardındaki esrarı çözmek için külhanlara, tomruklara, lalezarlara ve hatta Osmanlı sarayına kadar gidiyor. İşte bu yolculuk, okuru hiç ummadığı yerlerde hiç ummadığı maceralarla karşılaştırıyor.
Cinayetlerin gölgesiyle giderek gizemli bir hal alan olaylar Lale Devrine nihayet veren Patrona Halil İsyanının yakıcı siyasal çalkantılarıyla birlikte çözülmeye başlıyor.
Kalemimi hokkaya bandırdığım şu anda –ki Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’yı canından; Sultan III. Ahmet’i de tahtından eden cehennemden nişan Eylül İhtilali’nin üzerinden henüz iki hafta geçti- şahit olduğum olayları yazıp yazmamakta kararsız sayılırım.
Bilemiyorum. Yazmak gerektiğini düşündüğüm şeyler bir bakıma devlete ait sırları ifşa etmek gibi bir ihanetin ağırlığını da vicdanıma yükleyecek. Öte yandan Şark’ın kutsal çiçeği laleye dair yorumlarda bulunacak ve belki şükufeciyan esnafını gücendirmiş de olacağım.
Ama birisi çıkıp yiğit Şehzade Ahmet’i, aşağılık isyancıların yaptıklarını, cennete benzeyen İstanbul’u ve Sadabat’ın laleye kattığı zarafeti anlatmazsa bu dahi tarihe ve şehre haksızlık sayılır.
Devlet-i Aliyye: Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar – I
25 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Kitap Tanıtımı, Çok Satanlar
Halil İnalcık, T. İş Bankası Kültür Yayınları;
İstanbul, 2009, 1. baskı, 16 x 23 cm, 377 sayfa, Türkçe, Karton Kapak. ISBN No: 9789944884651
Devlet-i ‘Aliyye, Osmanlı tarihçiliğinin çağımızdaki en büyük isimlerinden Halil İnalcık’ın yarım yüzyılı aşan çalışmalarının bir ürünü. Eserin bu ilk cildi, Osmanlı Devleti’nin bir beylikten
Orta-Doğu ve Balkanlar’ı hükmü altına alan güçlü ve köklü bir imparatorluk haline gelişine odaklanıyor.
İnalcık Osmanlı Klasik Dönemi’ni sadece siyasi tarih olarak ele almıyor. Siyasi tarihin toplumsal-ekonomik alt-yapısını, yani nüfus hareketleri, göçler, kitlelerin temel ihtiyaçları, tarım ve ticaretin bu ihtiyaçları karşılama şekilleri ve şehirleşme konularında da analizler yapıyor. Tarihsel sorunları açıklamada geçmişten gelen geleneksel zihniyet ve kurumlar çerçevesinin tespitine girişiyor.
Çivisi Çıkmış Dünya: Uygarlıklarımız Tükendiğinde
25 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Kitap Tanıtımı, Çok Satanlar
Amin Maalouf; Çeviren: Orçun Türkay , Yapı Kredi Yayınları;
İstanbul, 2009, 5. baskı, 14 x 20 cm, 216 sayfa, Türkçe, Karton Kapak. ISBN No: 9789750816185
Türk okurunun daha çok tarihsel romanlarıyla tanıdığı Maalouf, bu kez ‘medeniyetler çatışması’ adı altında kuramsallaşıp yasallaşan ve dünyadaki bütün kültürler ve halklar için felakete yol açacak politikaları eleştiriyor.
Yazar, yaşamın devamlılığının olmazsa olmazı olarak gördüğü hoşgörü çığlığını yeniden duymaya davet ediyor insanlığı…
Çivisi Çıkmış Dünya bir yandan küresel ısınma, enerji kaynakları ve doğal felaketlerle, bir yandan da yanlış ve çıkarcı politikaların doğurduğu ekonomik ve siyasal krizlerle mücadele eden insanlık için bir yol haritası… Kitabın satır aralarında Amerikan politikaları, Avrupa Birliği,20. yüzyıl Arap siyasi tarihi ve Türkiye’den bahsediliyor.
Maalouf’un bu eseri, her şeye rağmen birbirimize saygı duymayı ve birlikte yaşamayı başarmak isteyenler için bir tür pusula.
Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk (Özel Basım)
25 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Kitap Tanıtımı, Çok Satanlar
İskender Pala, Kapı Yayınları;
İstanbul, 2009, 2. baskı, 14 x 20 cm, 416 sayfa, Türkçe, Karton Kapak. ISBN No: 9789944486798
Gök kubbenin altında insanın ruhunu soyan kötülükler ve giyindiren aşklar adına… Doğu ak ejder yılında başladı yirmi üç bin yıllık gizem…
Uzayın sonsuzluğuna açılan kapıyı keşfe çıkmış bilge rahipler, uğruna topluca can verdikleri bir sırrın, binlerce yıl sonra, bir şair tarafından aşkın derin katmanlarına saklanarak korunacağını bilselerdi… Siruş başlıklı murassa hançerin kabzasına parmak izlerini bırakanlar, daha avuçlarının sıcaklığı gitmeden hançer kınında kan biriktiğini bilselerdi…
Bağdat, İstanbul, Roma, Paris ve diğerleri; kıyılarına vuran yeni aşkın, bütün eski tarihlerini dolduracak yoğunlukta olduğunu bilselerdi…
Bilgeler, katiller, asiller ve sevgililer; ellerinde tuttukları kitabın alev almaya hazır bir aşk külçesine dönüşmek üzere olduğunu bilselerdi…
Şair, ipeksi dizeleri arasına hayaller gibi sakladığı şifrelerin hoyrat ellerde ihtirasla parçalandığını, sonsuzluk şarabına kadeh yaptığı gelincik yapraklarının kinle dağıtıldığını bilseydi…
Ve şimdi kim bilebilir neler olacağını, Babil uyandığı zaman? ! ..
Kayıp Gül – Serdar Özkan
25 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Çok Satanlar
Serdar Özkan, Doğan Kitapçılık;
Tükenmiştir
ISBN No: 9752931510
Düşlerimizin peşinden gitmeliyiz diyen genç bir romanla karşı karşıyayız. Yaşadığı çevrede büyük beğeni toplayan Diana’nın hayatına tanık oluyoruz bu romanda. Genç kızın hayatı annesinin ölümüyle aniden değişiyor. Annesinin vasiyeti üzerine hiç tanımadığı ikizini aramaya başlıyor. Bu da yabancısı olduğu bir dünyaya adım atmasını sağlıyor. Güllerin ya da düşlerin dünyasına…
Gerçek dünyayla masalsı dünya arasında bir yolculuk olarak yorumlanabilecek bu ilk romanı, başkalarının hayatımız üzerindeki etkisini ve iç dünyamızı yalın bir dille sorguluyor. Genç yazarı Serdar Özkan da, Amerika’da başlayıp Türkiye’de bitirdiği hikâyesinde düşlerle gerçek kadar, delilikle bilgeliğin, karanlıkla aydınlığın karşılığını ya da yakınlığını sergilemeyi
amaçlıyor. Mistik güçlerin ağır bastığı sürükleyici, genç bir romanla karşı karşıyayız.
Turkish Book Review 5
25 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Kitap Tanıtımı, Yeni Çıkanlar
Plan B. İletişim Yayıncılık;
İstanbul, 2009, 19 x 28 cm, 142 sayfa, Türkçe, Karton Kapak.
Türkiye’nin tek İngilizce kitap tanıtım dergisi Turkish Book Review’un beşinci sayısı çıktı!
Frankfurt Kitap Fuarı’nda ve yurt dışındaki diğer büyük uluslararası kitap fuarlarında sergilenen dergi, edebiyatımızın yurt dışına açılan penceresi olarak tanımlanıyor.
“…Türkçeden çevrilecek kitaplar konusunda arayış içinde olan yayınevlerinin, ajansların ve çevirmenlerin ilk başvuracakları kaynak durumunda. Türk edebiyatında ve kültür hayatında neler olup bitiyor, dikkate değer kitaplar hangileridir, Türk edebiyatının yol haritasındaki belli başlı isimler kimlerdir, hep Turkish Book Review’da cevaplarını buluyor.” Mehmet Kalpaklı, Bilkent Üniversitesi
Beşinci sayıda, Ortadoğu’da edebiyat, kültür ve politika üzerine özel bir dosya hazırladık. Bu dosyada George Messo, Necip Mahfuz, Mahmud Derviş gibi önemli yazarları inceledi; Akif Kireççi ise modern Arap edebiyatını inceledi. Victoria R. Holbrook’la, Şeyh Galip’in Hüsn-ü Aşk adlı eserinin çevirisi üzerine, Doğan Hızlan’la Türk edebiyatının yurtdışında tanıtımı üzerine birer söyleşi yaptık. Ersan Üldes’in Türk romanında postmodernist yaklaşımlarla ilgili incelemesi, Nilüfer Mizanoğlu Reddy’nin “Adalet Ağaoğlu’nu İngilizce’de Okumak” başlıklı makalesi, Yusuf Eradam’ın Oktay Rifat’ın şiiri üzerine incelemesi, Fransızca öyküleri yayınlanan altı genç Türk yazarı üzerine Emma Foulger’ın yazısı, Apollinaria Avrutina’nın Orhon ve Yenisey yazıtlarıyla ilgili incelemesi, Altay Öktem’in “2000’li Yılları Sarsmaya Aday Şairler” başlıklı makalesi, Cudi Genç’in “Türk Halk Müziği” başlıklı yazısı ve Selva Suman’ın “Yüzyıllar Boyunca İstanbul ve Sanat” başlıklı makalesi bu sayıda yer alan yazılardan birkaçı. Beşinci sayıda tanıtılan yazarlardan bazılarıysa şunlar: Mim Kemal Öke, Talat S. Halman, Muazzez İlmiye Çığ, İskender Pala, Mustafa Balbay, Aslı Erdoğan, Özen Yula, Tahir Alangu, Ahmet Davutoğlu, Kemal H. Karpat, Ayşegül Devecioğlu, Şükran Kuyucak Esen, Muammer Kırdök, Mümtaz Mehmet Tütüncü, Ali Özuyar, Aziz Nazmi Şakir-Taş.








