Tatlı bir hikaye
29 January 2010 Yazan Yönetici
Kategori Haberler, Konuk Yazarlar
Bahçenin en unutulmuş,en yalnız köşesinde dört yapraklı bir yonca varmış.”Dört yapraklı yoncalar şans getirir.” derler ama onun hiç şansı yokmuş çünkü bahçenin en nadide yerindeki gül fidanına aşık olmuş.Her gün onu düşünüyor,her an onun hayalini kuruyormuş.Her ne kadar güneş ışıkları yoncaya uğramadan geçip gitse de,o her güne taptaze bir umutla başlıyormuş.Her gün yalnızlığının gölgesinde gizlenip gülü izliyormuş.
Mevsim kış…Her gün gül fidanıyla konuşmaya karar veriyor ama vazgeçiyormuş.Kırılıyormuş tüm cesareti onun karşısında…Sonunda yaz mevsiminin gelmesini beklemeye karar vermiş çünkü yaz günlerinde her zamankinden daha canlı,daha yeşil oluyormuş.Aslında beklemeye karar verirken içinde birazcık bile olsa umut varmış çünkü gül fidanı kışın çiçek açmadığı zaman bahçede ondan daha güzel birçok kardelen oluyormuş ancak yoncanın gül fidanının yazın çiçek açıp daha da güzelleşeceğinden haberi yokmuş ve umutla yazın gelmesini beklemeye başlamış.Her dakikasını,her saniyesini kısaca her anını kendini daha da güzelleştirmek için harcıyormuş.Her yaprağıyla ayrı ayrı ilgileniyor hepsini yeşillerin en güzeliyle süslüyormuş.Tüm kış boyunca bıkıp usanmadan hazırlanmış hazırlanmış hazırlanmış…
Sonunda beklenen yaz gelmiş…Yonca kış boyunca gizli gizli hazırladığı güzelliğiyle aşkını söylemek için gül fidanının yanına gittiğinde gül fidanının yanaklarında çiçekler açtığını,etrafına eşi benzeri görülmemiş kokular saçtığını,kıpkırmızı çiçeğinin her bir yaprağının hafif hafif esen rüzgarla birlikte nazlı nazlı salındığını görmüş…Allah’ım bu ne güzellik,bu ne ahenk?Adeta bir mucizenin o gülün,yoncanın biricik gülünün,bedeni ile kendi ruhunu birleştirerek yeniden hayat bulmasıymış,yoncanın karşısında duran bir yudum güzellik.İşte o anda güle ne kadar geç kaldığını anlamış zavallı yonca…Dili tutulmuş o güzelliğin karşısında.O çiçeksiz,en kötü haliyle bile yoncayı kendine deliler gibi,sırılsıklam aşık eden gül şimdi güzelliğini bir mucizenin ruhuyla birleştirmiş daha da güzel haliyle yoncanın önünde duruyormuş.Yonca önce umutsuzca aşkını söyleyecek gibi olmuş ama kelimeler henüz dudaklarına ulaşamadan kalbinden akan gözyaşlarıyla birlikte boğulup gitmiş.Tek söz bile söyleyemeden sessizce arkasını dönüp gitmiş;ağır adımlarla,umutsuzluğunun gölgesine doğru…Tekrar yalnızlığının gölgesine çekilmiş yonca…
Yonca artık her gününü gülü izlemeye adamış…Gülü izledikçe onun da yaza aşık olduğunu anlamış.Onun da yaz için tüm güzelliğini toplayıp bir yudum,hatta bir yudum değil bir damla aşk umarak yazın kapısına gittiğini görmüş.Zaten onun gibi bir mucizeden başka bir şey de beklemiyormuş ama yine de yıkıldıkça yıkılmış yonca,gülün yazın kapısına doğru giderken attığı her adımda…O günden sonra gülden ayrı geçen, buram buram yalnızlık kokan her gün bir şeyler götürmeye başlamış biçare yoncadan.Her gün batan güneşle birlikte mutluluğu da batıyor onun yerine hüzün doğuyormuş yoncanın gönlüne.Biraz daha hüzün,biraz daha hüzün,biraz daha,biraz daha…Sonunda aşkının imkansızlığı yoncanın hayatını yaşanılmaz hale getirmiş.Artık dayanacak gücü kalmamış,gülünden ayrı yaşamaktansa ölümü yeğler olmuş ve intihar etmeye karar vermiş…Tüm hazırlığını tamamlamış ve esecek olan ilk rüzgarı beklemeye başlamış.Hayat kaynağı olan toprağını bırakıp kendini rüzgarın acı koynuna bırakacakmış yonca…Belki de en acı ölüm şekli olacakmış rüzgar çünkü rüzgarda da gülü hatırlatan birçok hatırası varmış…Her esen rüzgarda güle yapraklarının rüzgarla birlikte salınışını göstererek beceriksizce onu etkilemeye çalıştığını hatırlıyor acısına acı ekliyormuş,elinde olmadan.Ölürken de yine güle olan aşkının yıllarca verdiği ızdıraplarını hatırlaya hatırlaya öleceğini bilmenin de ne kadar acı olacağını anlamış yine acı çeke çeke…Ama olsun…Zaten acısız ölüm var mıdır ki şu dünyada?Bir yandan aklında bu düşünceler olanca hızıyla dolaşırken diğer yandan da gelecek olan ilk rüzgarı ,ölümü bekliyormuş yonca…Ölüm anı yaklaştıkça zaman giderek yavaş geçmeye başlıyormuş sanki yoncaya biraz daha acı çektirerek ona güle olan aşkının hesabını sormak istiyormuşçasına…
Ne kadar gariptir ki canlılar ömrü boyunca hep zamanın yavaş geçmesini,biraz daha Dünyada kalmayı isterken ölüm anları gelirken o bekleyiş yerine,o birazcık daha yaşama hırsı yerine bir an önce ölmeyi isterler ama o zaman da zaman geçmek bilmez.O anlarda zaman o kadar yavaş akar ki adeta durma noktasına gelir sanki o canlının ölümünü biraz daha izlemek ister.Bu yüzden zaman insanların en büyük ve yenilmez düşmanıdır ama yine de herkes yenileceğini bile bile onunla mücadele etmeye çalışır ve çaresiz çırpınışlar sergiler.Burada tek istisna intihar edenlerdir.Onlar diğer canlıların aksine zamanın ve hayatın üstünlüğünü kabul etmiş ve bu imkansız mücadeleden kendi isteğiyle çekilen kişilerdir ama hep o anlarda da zamanla anlaşmış gibi ölüm gecikir.Yoncanın durumu da aynen böyleymiş.
Yonca bu acı bekleyişin içindeyken aynı zamanda da tek tek yapraklarını koparıyor ve her yaprağına aşkını yazıyormuş satır satır…Her satırda gülünü anlatıyormuş ve sonra da gelecek sert rüzgarın habercisi olan meltemin koynuna bırakıyormuş yapraklarını “belki meltem aşkını yazdığı yaprakları güle götürür ve gül de okur da bana aşık olur ve son anda çeker beni bu dipsiz kuyudan” diye…Ömrü boyunca bir kere bile şans getirmeyen o dördüncü yaprağının varlığına ilk defa seviniyormuş yonca çünkü aşkına daha çok şiir yazabiliyormuş yonca o dördüncü yaprağı sayesinde.Kim bilir?Belki de dördüncü yaprağındaki o şansı da henüz doğmadan gül alıp götürmüştür yoncadan.Ne de olsa yoncanın kocaman aşkla dolu olan o küçücük kalbi dördüncü yaprağının en güzel yerinde gizliymiş.Şimdiyse diğer üçünü de gül için feda ediyormuş yonca…Gülsüz yapraklarının ne anlamı var ki?Ama her şeye rağmen ölmeden önce son şanstı o şanssız yapraklar yonca için…Dördüncü yaprağındaki şiirleri de bitirdikten sonra tüm olanlara rağmen teşekkür etmiş dördüncü yaprağına ve onu da bırakmış meltemin koynuna…
Zaten hep rüzgarlar alıyordu yoncadan bir şeyler alınırken…Güle ilk defa rüzgarda ağır ağır salınan yeşillerin en güzel tonunu sergileyen yapraklarını gördüğünde aşık olduğu o tuhaf gün geldi aklına…O gün rüzgar olmasaydı ve gülün saçlarını savurmasaydı belki de aşık olmayacaktı yonca,güle.
Yonca bu düşünceler içinde kıvranarak Allah’a zamanın bir an önce geçmesi ve ölümünün gelmesi için dua ederken duaları kabul olur ve sonunda beklenen rüzgar da tüm hiddetiyle gelip dayanır yoncanın kapısına onca sitemli bekleyişin hesabını en acı şekilde sormak istercesine…Artık yonca için ölüm kapının arkasında bekliyormuş.Aslında yoncayı kapının arkasında acımasızca bekleyen şey ölüm değil gülü ve ona olan aşkını unutmakmış.Yonca, gülü unutmanın ve huzura kavuşmanın hemen kapının arkasında olduğunu içine sindirince son kez derin bir nefeslik hava daha çalmış ona acıdan ve hüzünden başka hiçbir şey getirmeyen yalancı dünyadan.Derin bir solukla içine çektiği havayı ciğerlerinde hapsetmiş ve tek bir hareketle ardına kadar açmış kapısını ölüme…Kapının ardında sabırsızca bekleyen ölüm kapının açılmasıyla birlikte tüm kasvetiyle çökmüş yoncanın üzerine…Yonca son kez “Acaba gül yazdığım şiirleri okur da son anda gelir mi?” diye umutsuzca gülün evine doğru bakmış ama gördüğü tek şey gülün her zamanki gibi tüm güzelliğini yaza göstermeye çalışmasından başka bir şey değilmiş.İşte gördüğü son şeyden sonra gül içindeki son ışığını da kaybeder ve artık hiç gücü kalmaz.Tabii ki bu güçsüzlüğünden ilk yararlanan da rüzgar olur ve tek hamlede yoncayı evinden ve aynı zamanda da bu hayattan alıp götürür…Yonca içinde gördüğü o son andaki acıyla birlikte bu dünyadan göç edip sonsuz huzur bulacağı ebediyete doğru yol alır geride kocaman,masum bir aşk bırakarak…
Selçuk Akgül – Edebiyat Konağı – Ocak 2010
Darbelere hayır diyen bir ses ‘Sokağa Çıkma Yasağı’
29 January 2010 Yazan Yönetici
Kategori Ayhan Hülagü, Tiyatro
Bakırköy Belediye Tiyatroları’nda sahnelenen Civan Canova’nın yazdığı, Emrah Eren’in yönettiği Sokağa Çıkma Yasağı adlı oyun uzun süredir tiyatro severlerin karşısında. 1980 darbesi sonrasında Türkiye de kök salan toplumsal paranoyayı anlatan oyun, yakın tarihimizin en kanlı ve karanlık dönemine atıfta bulunuyor. Kara komedi formundan yazılan oyun; Sokağa çıkma yasağının uygulandığı bir gecede, bir otelin lobisinde herkesin birbirinden şüphelendiği, işlerin gittikçe arapsaçına döndüğü bir hikayeyi anlatıyor. Sıkı yönetim olduğu için sokağa çıkmak yasaktır. Şiddetle güldürünün birbirine karıştığı bu sıkıyönetim parodisinin içinde, seyirci dönemin olaylarını kıvrak zeka oyunları ile karmaşık ama yalın bir şekilde görüyor. Karmaşık ve yalın kelimesinin aynı anda bir cümlede kullanılışının sebebi oyunun yazarı ve dramaturgu şüphesiz.
Oyunun yönetmenine bu kargaşayı ve yalınlığı aynı oyunda bir araya getirmenin sebebini sorduğum da verdiği cevap konuyu özetliyor: “Biz zaten muğlak bir oyun ortaya çıkarmaya çalıştık.” Oyunu ilk izlediğinizde bazı şeyleri anlamlandırmakta sıkıntı yaşayabilirsiniz. Çünkü isimsizleştiği için oda numarasıyla anılan insanlar, üzerindeki bulmaca elbisesiyle kıpırdamadan oturan kuklalar, ağaçta asılı duran boyun bağları sizi kara mizahın içinde duyarsızlaştırabilir. Ancak bir araya gelen yap bozun anlamlı parçaları size Türkiye’nin karanlık tarihine götürecektir.
Oyunun metnini incelediğinizde Civan Canova’nın otel lobisindeki çalışanı şişman olarak yazdığını göreceksiniz. Dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ı temsil eden bu karakter yönetmen tarafından daha evrensel bir karakter olan ‘Joker’ ile değiştirmiş. Lobinin duvarlarına asılan darbeyle iktidara gelen 12 ülkenin saati, zeki bir düşüncenin ürünü. Oyunu izlerken döneme ait soru işaretlerinizi çoğaltan bir reji dokunuşu da lobide uyuyan kişilerin öldü sanılıp üzerine bulmaca kağıtlarının serilmesi. Başarılı bir reji çalışmasından bahsettik şimdiye kadar, oyunculuk nasıl peki? Otelde çalışan Joker ve emekli emlakçı karakterini oynayan oyuncular göze çarpıyor öncelikle. Diğer oyuncularda bir o kadar başarılı.
Oyunun başından sonuna kadar seyirciyi sürükleyen bir ritim grafiği var. Oyuncuları üst kattan lobiye indiren asansörün oyundaki kullanılış zamanlaması bu grafikte önemli yer tutuyor. Oyunun gerçek metninde olmayan ön oyun oyuna ayrı bir renk katmış.
Kostümlerde rahatsızlık veren bir seçim yok ama dekor tasarımcısı Ali Yenel başarısız bir dekor örneği ortaya koymuş. Sağdan ve soldan sahneye uzanan tank maketleri ile yoğun bir görsellik oluşturulma çabası, seyirci üzerinde dönemin askerinin oluşturduğu baskıyı dekorla oluşturma çabaları yanıtsız kalmış. Oyundan çıkınca elinize tutuşturulan broşürdeki bir yazı oyunun konusu darbenin özeti: “Bu akvaryumun suyu yalnızca kendi balıklarını zehirler”
Yazan: Civan CANOVA
Yöneten: Emrah EREN
Yönetmen Yrd: Esra PAMUKÇU, Bulut AKKALE, Pervin BAĞDAT, Emel SAYIM
Dekor Tasarım: Ali YENEL
Kostüm Tasarım: Gönül SİPAHİOĞLU
Kukla Tasarım: Ayçın TAR
Işık: Yüksel AYMAZ
Dramaturg: Ceren ERCAN
Oyuncular
Ali Aziz ÇÖLOK
Bulut AKKALE
Didem GERMEN
S. ULAŞ BAKIR
Görkem Z. GÖNÜLŞEN
Şirin Ç. TAŞPINAR
Orhan ŞİMŞEK
Burak DUR
Beyti ENGİN
Türk resminin ‘uç’ beyi göç etti
![]() |
Türk resminin usta ismi Ömer Uluç, bir süredir tedavi gördüğü İstanbul Cerrahi Hastanesi’nde 79 yaşında vefat etti. Türk resminde önemli bir ‘uç’ olan sanatçının cenazesi, yarın Teşvikiye Camii’nde kılınacak öğle namazından sonra Aşiyan Mezarlığı’nda toprağa verilecek. Uluç’un içindeki heves kuşu, hastalığında bile sürekli oraya buraya uçmuştu.
Behçet Necatigil, şair İlhan Berk için ‘Türk şiirinin uç beyi’ derdi. Bu payeyi Türk resminde kime verebiliriz diye düşündüğümüzde akla ilk gelen isimlerden biri kuşkusuz Ömer Uluç’tur. Bu yakıştırmaya kendisinin ne diyeceğini duymayı istesek de maalesef artık mümkün değil. Türk çağdaş sanatının önde gelen sanatçılarından Ömer Uluç, bir süredir tedavi gördüğü İstanbul Cerrahi Hastanesi’nde dün 79 yaşında vefat etti. Sanatçının cenazesi, yarın öğle vakti Teşvikiye Camii’nde kılınacak cenaze namazından sonra Aşiyan Mezarlığı’nda toprağa verilecek.
Uluç, ‘Heves Kuşu Durmaz Döner’ adlı kitabının adını şair Baki’den “Deşt-i fenâda mürg-i hevâ durmayıp döner” (yokluk çölünde heves kuşu durmadan döner) adlı dizesinden almıştı. İçindeki bu heves kuşu, hastalığında bile sürekli oraya buraya uçtu. Yapı Kredi Kazım Taşkent Sanat Galerisi’ndeki “Parçalanmanın Kimyası” ve “Sağ El, Sol El Desenleri” adlı son sergisiyle yine ‘uç’larda yeni işler sunmuştu. Hastalığının ağırlığı üzerine çökmüş olsa da son işlerini anlatırken büründüğü sükûnet ve çocuksu heyecan hemen kendini ele veriyordu.
Ömer Uluç, Robert Koleji bitirdikten sonra ABD’de önce mühendislik, ardından resim eğitimi gördü. 1953′te Nuri İyem’in öncülüğünde kurulan “Tavan arası Ressamları” olarak adlandırılan grupta yer aldı. 1983′ten beri Paris’te yaşayan sanatçı yılın önemli bir bölümünü İstanbul’da geçiriyordu. Başta Paris, Berlin ve İstanbul olmak üzere yurtdışı ve yurtiçinde çok sayıda sergi açtı. Pek çok önemli bienale katıldı. Kendini sadece tuval resmi ile sınırlandırmayan Uluç, değişik malzemeler kullanarak işler üretti. Türk sanatının yanı sıra Uluç’un alamet-i farikası ‘cinler’ de artık yalnız ve hüzünlü.
‘Dünyada da kendini kabul ettiren bir sanatçıydı’
Yahşi Baraz: “Kendi kuşağının en avangard sanatçısıydı. Hep yenilik peşinde koşmuştu. Özellikle hayatının son beş yılında hiçbir ressamın yapamayacağı avangard işler yapmıştır. Sanatta yaşlanınca bir durağanlık oluyor. Onda tam tersi oldu. Umarım ileride büyük bir retrospektif sergi açılır ve işleri görülür.”
Mehmet Güleryüz: “50′lerden bu yana Türk resminin çok önemli bir ucu olarak sürdürdüğü resim, dünya resmi içinde de önemli bir noktadır. Türkiye’de lokal bir ressam kalitesinin üstünde dünyalı bir resimdir Ömer’in yaptığı. Özellikle soyut resimde önemli bir yeri var. Bu çapta bir sanat kalitesi çok kolay rastlanır bir şey değildir. O entelektüel seviyede sanatçı oluşması çok zor artık.”
Ergin İnan: “Kullanılan boyalar, çalışma koşulları bu amansız hastalığa neden. İnsan sıhhati çok önemli, ama sanat uğruna her şeye katlanabiliyor. Boya falan dinlenmeden çalışılabiliyor. Ömer Uluç da sanat uğruna çok şey yaptı.”
Ayşegül Sönmez: “Türk resminin, çağdaş sanatın en önemli kaybı. Hastalığının sanatsal üretimini engellemesine izin vermedi. Müthiş bir zekâ, inanılmaz bir mizah ve üretim duygusu vardı. Hastalığının son dönemlerinde çok önemli iki sergi açtı: Beylerbeyi Cinleri ve Parçalanmanın Kimyası. Bu ikisi de sanat tarihine, müzelerde dondurulmaya meydan okuyan sergilerdi. Pek çok şeye ve daha da önemlisi hastalığına kafa tuttu.”
Ömer Faruk Şerifoğlu: “Cumhuriyet tarihinin yetiştirdiği dünyada da kendini kabul ettirebilen sayıları da üç-beşi geçmeyen önemli sanatçılardan birisidir. Türk sanat camiası Ömer Uluç’un vefatıyla çok büyük bir kayıp vermiştir. Sezer Tansuğ Sanat Vakfı’nın da mütevelli heyetindeydi. Biz vakıf olarak da çok önemli bir değerimizi kaybettik.”
Açık Davet – M.Zübeyir Koçulu
28 January 2010 Yazan Yönetici
Kategori M.Zübeyir Koçulu

Bütün sofraları kaldır önümden
Midemi bulandırıyor dönüp duran bu hezeyan
Geldiğim yere gidiyorum ben
Karmaşık mezar yerleri gibi şimdi odalarım
Dağılıyor yeryüzünün tenha yerlerine
Yalan konuşuyor televizyondaki şu adam
İştahlı bir sofranın başına üşüşmüş
Lokma lokma insan çiğniyorlar!
Daralıyor içim, yağlı paçavra atıyorlar göğsüme
Ölüm uyanıyor bende nefes nefes üstüne
Sözüme kahırlar ilişiyor
Boğazıma uzanmış şu mâhir el gibi
Bırak da sanatsız öleyim şu perişan dâr-ı dünyada
Nasılsa ebru gibidir ölüm, hayat levhasında.
Beni kurtaracak söz mü var bu azaptan,
Evrenin Önsözünden başka.
İlk söylenen
Hep söylenen
Son söylenen
Senin sözündür bunu bilirim
Alır neyim varsa köhneyen
Çıkar yanına gelirim.
Ne olur sabaha bırakma beni.
M.Zübeyir Koçulu – Edebiyat Konağı Ocak 2010
Zafer Dergisi Ocak Sayısında Neler Var?

Zafer Dergisi Ocak Sayısında Neler Var?
Prof.Dr. Adem TATLI
Kur’an Bilimle Çatışır mı?
Abdülmecid A.Ezzadani
Kur’an’ın Bilimsel Mucizeleri
Prof.Dr İsmail KOCAÇALIŞKAN
Bitkilerde Cinsiyet
Onk.Dr.Haluk NURBAKİ
Sadece Size Ait
Prof.Dr.Volkan TUZCU
Anne Karnı
Prof.Dr Yunus ÇENGEL
Madde Bir Aynadır
Röp.E.Nur KURTOĞLU-Psikolog H.TURAN
Kur’an-ı Kerim ‘in Sübliminal Boyutu
Banu YAŞAR
Kalbin Kapısı İçerden Açılır
Selim GÜNDÜZALP
Kaç Nefes Kaldı Ömürden Geriye?
Vehbi VAKKASOĞLU
Kölebeğ
Prof.Dr.Alaaddin BAŞAR
Kur’an’da Emanet Kavramı
Özkan ÖZE
Kardan Adam
İbrahim YILDIZ
Bir Pazar Yeri Hikayesi
Dr.Mete ENER
Böbrek Taşlarından Nasıl Korunabiliriz?
Dr.Mustafa KARA
Haydi herkes Aşıya
Prof.Dr Mustafa NUTKU
Veda Hutbesinden Erkek ve Kadın Hakkı
Ayhan HALAÇ
Penguenler ve Tilkiler
Dr.Elif N. TUZCU
Altın Sıvı Zeytinyağı
Feyza N.Güntay SÖĞÜT
Sihirli Dünyalar
Melike KABAY
Hayvanlarda Kış Uykusu
M.Nedim HAZAR
Neşeli Hayat-Sinema
Psikoloğ-Psikoterapist Elif YAŞAR
Oğlumuz çok Yaramaz!

Yüzakı – Ocak ‘10 _ BİR NEFES SIHHAT…

Rûhen ve Bedenen BİR NEFES SIHHAT…
Kış günlerindeyiz. Nezle, soğukalgınlığı, grip yanında bukış bir başka gündem daha bizi ve bütün dünyayı meşguletti: Ölümcül bir yeni grip, bir yeni hastalık daha… Dünveba, verem gibi salgın hastalıkların yenilmesi; biliminbir zaferi olarak görülüyordu. Şimdi ise, obeziteden türlükanser çeşitlerine nevzuhur pek çok hastalığın, bilim veteknoloji kullanımındaki ölçüsüzlükten kaynaklandığıdile getiriliyor. Bu ölçüsüzlüğün sebebi, insanlığın dûçârolduğu mânevî hastalıklar… İsraflar, nefsânî aşırılıklar…«Bir Nefes Sıhhat» ancak rûhî ve bedenî, iki yönlü olursa,misilsiz bir nasip ve devlet olabilir.Derûnî şifamız hangi hekimlerin, hangi devareçetelerine muhtaç?Genel Yayın Yönetmenimiz M. Ali EŞMELİ «Rûhen veBedenen Bir Nefes Sıhhat»i, Kanunî Sultan Süleyman veYavuz Sultan Selim hanları misal göstererek anlattı:“Bir nefes sıhhat. Hem maddî hem mânevî.Bu dünyada gerisi, boş! En büyük saltanatlar bilesadece hiç!Kanunî, herkesin gözlerini kamaştıran ve bütün dünyaehlini cezbeden muhteşem saltanatı içerisinde aslındasadece bu gerçeği anlattı. Maddî ve mânevî sıhhatlibir nefesin her şeye bedel olduğunu… Yaşadığı uzunömrünü, hep o sıhhat şuûruyla değerlendirdi. Çünkü onagöre bir nefes sıhhat; sadece dünyada zindelik ve canlılıkdeğil, aynı zamanda cennetteki ebedî huzur ve saâdetnefesine dönüşecek bir mâhiyetti.”Uludağ ÜniversitesiTıp Fakültesi Çocuk Cerrahî AnabilimDalı Başkanı Prof. Dr. Hasan DOĞRUYOL ile Tıp Üzerine birhasbihâl gerçekleştirdik. Koruyucu hekimlikten, alternatiftıbba; hekimliğin hikmetinden, tabiplerin şairliğine pekçok konuda doyurucu açıklamaların yer aldığı bu güzelmülâkatı ilgiyle okuyacağınızı umuyoruz.Dosyamızda sağlık ve hastalık çeşitli yönlerden elealındı. Mustafa KÜÇÜKAŞCI, hastalığa ve «iyileşme»yeİsmail Hakkı BURSEVÎ ve Mevlânâ’dan derûnî bakışlarınaklederken; Yard. Doç. Dr. Harun ÖĞMÜŞ, şiirimizdehastalığa yüklenen sevimli bakışı; Ayla AĞABEGÜMsıhhatin sağlıklı beslenmeyle olan alâkasını; Hatice KübraERGİN, tıbba güven tartışmalarının altında yatan doğu-batı düşüncelerini; Aynur TUTKUN hastalığın psikolojiktemellerini ve moral gücünün sıhhate etkisini; SadettinKAPLAN sebepsiz iç sıkıntılarını; Hadi ÖNAL ise yalnızlıkhissiyatını kaleme aldı.Muhterem Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendi, «Dünyadada Âhirette de Sıhhat ve Selâmet O’nu Sevmekle Mümkün»başlıklı makalelerinde; maddî ve mânevî sıhhatin,Peygamber Efendimiz’i sevmekle ve muhabbetin kantarıolan fedâkârlıkla mümkün olduğunu, âyet-i kerîmeler vesahâbe misalleriyle ele aldı.İrfan ÖZTÜRK Hocaefendi ibretlerle dolu bir ilimyolculuğunu; Dursun GÜRLEK, gönüllerin şifası olan sohbeti; Ahmet ZİYLAN iş hayatında başarının sırlarınıanlattı.Şiirler…Allah Rasûlü’nün gönüllere şifâ, gözlere nûr olanhilye-i şerîfesinden bir demetle açılıyor, şiir bahçemiz.Yorulan ruhları dinlendirecek hikmet reçetelerindenformüller sunma gayretindeki mısralarla devamediyor.Esas hayat âhiret olduğu gibi gerçek ve tamşifa da cennette… Fakat kendini tertemiz eyleyip,kalbini mânevî hastalıklardan arındırarak huzuravarabilenlere…
Yüzakıyla…
İDARE MERKEZİ:
YÜZAKI YAYINCILIK KÜLTÜR SANAT VE EĞİTİM HİZMETLERİ LTD. ŞTİ.
TOYGAR HAMZA MAH. HACI MUTLU SOK. NO: 7
34672 ÜSKÜDAR / İSTANBUL
POSTA ADRESİ:
P.K: 11 ÜSKÜDAR / İSTANBUL
TEL: 0 216 532 44 44
FAKS: 0 216 532 44 46
GSM: 0 533 200 41 78 (TURKCELL)
ABONE İŞLERİ:
GSM: 0 535 478 59 59 (AVEA)
E-MAİL:
dergi@yuzaki.com
abone@yuzaki.com
kitap@yuzaki.com
İNTERNET SİTESİ:
www.yuzaki.com.tr
“İSTİKBAL KÖKLERDEDİR” Yolcu – Ocak ‘10

“İSTİKBAL KÖKLERDEDİR”
l ferhat kalender l müştehir karakaya
ömer idris akdin lyaşar bedri l ahmet mercan
l faik öcal l mehmet aycı l rabia bulut
fatma serenli l ümran yaka l kamil yeşil
bülent sönmez l yusuf tosun l eyyüp akyüz
musa özyılmaz l selçuk küpçük
KARŞI SORULAR> bizim mahelle
MAKBUL DOSYA > celal fedai, ali günver,
adem özbay, hüseyin akın, ali görken üresin,
hüseyin atlansoy
YERL!LER> bilal can, yasin çetin, yahya kurtkaya, hasan şen
EK : NAZİR AKALIN KİTABI – SIDDIK AKBAYIR HAZIRLADI.
MECMUANIN ORTA YERİ SÖYLEŞİ:
MUSTAFA OĞUZ
“Yazarlık, insanın iç sesinin çoğalmasıdır“
M. Zahir ERTEKİN konuşturdu.

Sanat ve Hayat Dergisi’nin “Kürtler ve Sanat” başlıklı yeni sayısı çıktı.
Sanat ve Hayat Dergisi’nin “Kürtler ve Sanat” başlıklı yeni sayısı çıktı.
Aylık kültür, sanat, edebiyat dergisi Sanat ve Hayat Ocak- Şubat sayısını “Kürtler ve Sanat” adıyla hazırladı.
Derginin Tartışma Kültürü dosyasında, Kürtlerin sosyolojik açıdan dünü ve açılım paralelinde bugününü İsmail Beşikçi kaleme alırken, çirojbejlerle başayan Kürt dili ve edebiyatını Suzan Samancı inceliyor. Mem u Zin’den bu yana Kürt tiyatroları konusunu Destar Theatre yönetmeni ve oyuncusu Mirza Metin yazıyor. Dosyada ayrıca şu an İsveç’te bulunan Fırat Ceweri ile hem sürgünde Kürt edebiyatı yapmanın zorlukları, hem de PEN Edebiyat Klübünün çalışmaları üzerine üzerine bir röportaj yer alıyor.
Çağrışımlar dosyasında Kürt direniş tarihinde tarihe adını yazdırmış önemli isimler inceleniyor. Dergide zaman zaman konu alınan ve incelenen Mehmed Uzun’a dair yeni bir incelemeyi Deniz Faruk Zeren yapıyor. Dersim olaylarında yaşı büyütülerek katledilen Seyit Rıza incelemesini şiirsel bir dille Aykan Erden yaparken, Kürt yönetmen Halil Uysal sinemasını Yılmaz Karacadağlı inceliyor. Yaptığı gerilla müziği ile öne çıkan, Kürt işçi ve emekçilerine müziğiyle ulaşan Koma Bexwedan’ın müzik hayatını Bawer Yılmazer kaleme alıyor.,
Derginin Grafitti dosyasında ise batı sanatında savaş ve sanat konularının nasıl işlendiğini Derya Uzun ve Aşkın Ayrancıoğlu’nun kaleminden aktarılıyor. Derya Uzun, ‘Avrupa Sanat Tarihinde Savaş Konulu Resimler’ yazısı ile Paleolitik Çağ’dan günümüze kadar savaşın resim sanatına nasıl yansıdığını inceliyor. Aşkın Ayrancıoğlu ise faşizmin hayatımıza ve resim sanatına nasıl yansıdığını ‘Faşizme Karşı Sanat Sanata’ yazısıyla konu alıyor. Ayrıca, Varlık Özmenek “…Çok Acı Var Cumhuriyet’te: “Bir İhtimal Daha…” İntihar yazısıyla, intiharın gazetelerde nasıl aktarıldığını kaleme alıyor. Dosyada son olarak yazar Feyza Hepçilingirler’in iki kitabına dair bir inceleme yazısı yer alıyor. Nermin Şenol Kalyoncu ‘Küçük Buluşmaların Sevinci’ yazısı ile Feyza Hepçilingirler’in “Kırmızı Karanfil Ne Renk Solar?” ve “Tanrıkadın” kitaplarını inceliyor.
Resimli Ay dosyasında bu ay, Evrim Alataş ile yeni kitabı “Her Dağın Gölgesi Deniz’e Düşer” ve 2009 Yılı Altın Portakal Film Festivali’nde Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’na seçilen öyküsünü yazdığı Mın Dıt filmi üzerine bir röportaj yer alıyor. Ayrıca dosyada, yazar Feyza Hepçilingirler’in amatör öykücülerin öykü değerlendirmesi yer alıyor.
Sanat ve Hayat Dergisinin yeni sayısı tüm bayii ve kitapçılarda…

Kuyu Dergisi – Ocak/Şubat ‘10
Kuyu Dergisi’nin 3. sayısı çıktı. Edebiyat-kültür-sanat dergisi Kuyu 3. sayısıyla okuyucularıyla buluştu. Derginin bu sayısında 28 sayfaya 16 şiir, 2 öykü, 7 deneme, 1 röportaj, bir kitap(tan) yazı, 2 de sinema yazısı sığdırıldı. Dergide İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti oluşuyla ilgili de eleştirel bir fotoğraf yer alıyor. 3. sayısıyla kalıcı olduğunu bizlere biraz daha hissettiren Kuyu Dergisi; Kenan Tuzcu, Burak Yıldırım, Muhammed Yaşar ve Tuba İnal öncülüğünde dergiye emek veren birçok yazarıyla Gebze’de iyi işler yapmaya çalışıyor. Gebze’de çıkan dergi birçok şehre ulaşıyor. Halihazırda İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Kocaeli, Konya, Sakarya, Erzurum, Bilecik, Manisa, Kütahya, Çorum, Kayseri ve Sivas’ta bulunabilir.
Derginin bu sayısında Kenan Tuzcu’nun “Yeni Başlayanlar İçin Hayat Bilgisi II” isimli denemesi, Mustafa Özbilge’nin Panayır isimli yazısı ve Muhammed Yaşar’ın “Gönlümün Duvarlarında Geceler” isimli deneysel şiiri dikkat çekici. Faruk Serkan Yılmaz’ın ise “Tekstilde Kopan Kayış” isimli “sosyal gerçekçi” şiiri dikkate değer. Kuyu Dergisi’nin 3. sayısında ömrünü “nahatlık” (ahşaba hat oymacılığı) ile geçiren merhum A. Vehbi Ayan ile ilgili bir yazı ve kendisiyle daha önceden yapılmış bir röportaj da bulunuyor. Mehmet Alp Yiğit ise Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ından cümleler ile bir mektup yazmış, sonuna da şu notu düşmüş “bu yazıdaki kelimeler, cümleler Orhan Pamuk’undur ama yazıyı o yazmamıştır.” Ayşenur Topal “Uzak İhtimal” filmini değerlendirirken, Hakan Bilge İngiliz sinemasının evrensel ölçekte ses getirmiş klasik yapıtlarından “Brief Encounter” ile ilgili bir yazı kaleme almış.
Kuyu Dergisi’nin 3. sayı içeriği şöyle:
Yasin Türkçiftçisi: Uğraşsam(Sa)
Burak Yıldırım: Çabuk Mevsimler
Tuğba Yeşil: Süleyman Gölgesi
Zafer Yalçınpınar: Gelmeyen
Serkan Akçora: Uyku
Ruhsare Claude: Sağaltım
Muhammed Yaşar: Gönlümün Duvarlarında Geceler
Kerim Akbaş: Mutlusunuzdur Her Vakit
Faruk Serkan Yılmaz: Tekstilde Kopan Kayış
Gökçe Fortacı: Denizel
Salih Dönmez: İsimsiz IV/ Tasvir I
Melih Taşçı: Yoğun Düşün İçinde
Danyal Nacarlı: Niçin
Ömer Faruk Yasin: Süt
Mehmet Ertuğrul Evyapar: Ru(H)J Lekesi
Ceylan Öztürk: Güneşi Tutun
Seyid Köse: Serazad
İrem Nas: Özgür Düşünceye Karşıyım:
Tuba İnal: Münzevi
Kenan Tuzcu: Yeni Başlayanlar İçin Hayat Bilgisi II
Mustafa Özbilge: Panayır
Ebubekir Duran: Bulamaç
Said Kotan: Suyun Neyi
Ayşenur Çömlekçi: Ülkeler Arası Yolculuk
Esma Bilben: Aşk Ki
Musa Öztürk: Ulu Bir Çınarın Gölgesinde Oturmak
Mehmet Alp Yiğit: Kara Kitap’tan Bir Başka Rüya: “Kardeşim Benim”
Hakan Bilge: Aşk Filmlerinin Öncüsü: Brief Encounter
Ayşenur Topal: Uzak İhtimal

Kuyu Dergisi ile ilgili bilgi almak, dergiyi edinmek veya dergiye yazı göndermek için;
kuyudergisi@hotmail.com ya da kuyudergisi@gmail.com adresleri kullanılabilir.
Telefon Numarası ise: 0506 5990886/ 0535 3735537
Kuyu Dergisi’nin 4. sayısı için yazı göndermek isteyenler de aynı mail adreslerine 10 Şubat’a kadar eserlerini ulaştırabilirler.
Kuyu Dergisi’ne yıllık abonelik bedeli de 20 TL’dir.
Posta Çeki Hesabı: 6055946 – Kenan Tuzcu
Banka Hesabı: Ziraat Bankası Gebze Şubesi: 0164 47085971-5002 Kenan Tuzcu
Abonelik hakkında detaylı bilgi de mail adreslerinden alınabilir.
Tasavvuf yeni bir elitizm arayışı mı? Haşmet Babaoğlu ne dedi?
Bu haftaki köşesinde son zamanlarda tasavvufa duyulan ilginin artışıyla ilgili bir değerlendirme yapıyor. İşte bu haftaki Haşmet Babaoğlu’nun bu hafta Sabah Gazetesi’ndeki köşe yazısı…
Tasavvufa ilgi ve yeni elitizm arayışı!
Hani bir veli henüz diktiği gömleği aynı yerden söker tekrar dikmeye başlarmış…
Bir daha, bir daha…
Ne yapıyorsun, diye sormuşlar.
Cevaplamış…
“Nefsim beni meşgul etmeden, ben onu meşgul etmeye bakıyorum.”
***
Yazıma neden böyle girdim?
Çünkü son zamanlarda tasavvufa duyulan ilginin artışıyla medyada da sık sık lafı edilen “nefs muhasebesi ve mücadelesi” kolay şey değildir.
Bu işe girişmek, hakkında kitap okumaya, konferans dinlemeye, hikâyesini öğrenmeye ve hayalini kurmaya benzemez.
Çünkü kadim geleneklerin ve dinlerin “nefs” diye adlandırdığı şey bu dünyadaki varlığımızın orta direğidir; “benlik”tir.
Belki işte böyledir özü…
Veliler bile yenemez de, anca meşgul eder nefsini!
***
Ya o velileri ve hatta bütün bilgelik geleneklerini kendi nefsine süs yapmak isteyenlere ne demeli?
Son zamanlarda…
Tasavvufa ilgi duyan ve böyle mahfillere girip çıkan kimi dostlara bakıyorum.
Bu türden ilgileriyle tanınan, toplumda öne çıkmış bazı kişilere bakıyorum.
Düzenleri hiç bozulmasın istiyorlar, o ayrı da…
Daha sakin ve mütevazı bir duruş yerine sanki daha gösterişli ve göstermeci bir hal içine giriyorlar! O çok tuhaf!
***
Yeni Aktüel dergisinin kapak dosyasını oluşturan “Tasavvufun dönüşü muhteşem oldu” başlıklı yazıyı okurken yukarıda anlattığım düşünceler ve izlenimler yeniden zihnime üşüştü.
Dosyayı hazırlayan Birol Biçer ve konuştuğu kişiler tasavvufa duyulan ilgide modern insanın manevi arayışının büyük rol oynadığını söylüyorlar. Haklılar.
Pozitivist eğitimin kalbimizin derin sesini susturamayışını eklemek gerek buna…
Kuşkusuz İslam’ın siyasi ve selefi yorumlarının son yıllarda insanlarda yarattığı yorgunluğun da bir etkisi var.
***
Tasavvufa yoğun ilgide ben biraz da…
Nasıl desem, dilim de varmıyor ama yeni bir elitizm arayışı seziyorum.
Toplumumuzun üst sınıflarında harıl harıl aile soyağacında bir mutasavvıf bulma çabası var.
Geriye gidip buldukları akrabaları da zamanında bir lokma bir hırka yaşamışlar. Malın mülkün değil, hakikat aşkının peşinden gitmişler.
Oysa şimdiki kuşaklara bakıyorum.
Ortadaki durum şu…
Zenginliklerine, itibar ve güç üstünlüklerine bir de büyük büyük dedemizin “yol”unu katabilir miyiz, çabasındalar!
***
Ah! Bir de tasavvuf çevrelerini kullanarak şu çocukça gösterişe kapılanlar var: “Benim tanıştığım, gidip danıştığım, çevresinden istifade ettiğim büyüklerim var ya… senin var mı?”
Neyse…
Geçilecek herhalde bu aşamalar da…
Yol yürüye yürüye öğrenilecek.
Zaten…
Hani o sufi…
Durmadan tespih çekiyormuş da…
Ne arıyorsun, demişler de, cevaplamış:
“Gafletimi arıyorum.”
ğ Dergisi 5. Sayı çıktı

5. sayıdakiler:
anlık esriklikler neticeleri no.1 5 •
roman’ın son oğlu 6 •
susma 12 •
elinin humoruyla şiirime karıştın 14 •
mağara destanlar yazar 15 •
darlık 16 •
değili 17 •
aile boyu şiir 18 •
fantastik kurgu-soruşturma 21 •
bayan culi 36 •
tam istihdam 41 •
unutuşlar 44 •
beynamaz 55 •
babam bir gün gelecek 59 •
dönüş 61 •
dil döndürme 66 •
hapishane notları 68 •
ruznâme 70 •
otel odaları-tayfun pirselimoğlu 72 •
peter pan-j.m. barrie 74 •
ş şiir dergi-ilk sayı 76
5. Sayı Soruşturma
Fantastik Edebiyat
1. Fantastik edebiyatın sınırları nedir? Bilim kurgu olarak tanımlanabilecek yada kimi fantastik (gerçek üstü, gerçek dışı) öğeler barındıran eserler de fantastik edebiyat ürünü sayılabilirler mi? Yoksa sadece masalsı bir içeriğe ve ortak mitolojik öğelere yer veren eserler mi fantastik edebiyat ürünüdür?
2. Modern edebi eserlerde (romanda) ilk kez Tolkien tarafından kullanılan bazı mitolojik fenomenlerin ardından gelen yazarlarca türün mitleri haline dönüştürülmesini nasıl algılamalıyız? Pek çok amatör ve/ya da profesyonel yazarın başkalarınca tasarlanmış fantastik dünyalara dair eserler vermesi yaratıcılığı ve ürün çeşitliliğini azaltan olumsuz bir etken midir?
3. Diğer edebiyat türlerden farklı olarak fantastik edebiyatın ciddi bir fan müessesine sahip olmasını ve bilinen edebiyat ortamından ayrıksı bir yeri olmasını nasıl açıklıyorsunuz?
4. Fantastik edebiyatı “gerçeklikten” kaçış edebiyatı mıdır?
5. Fantastik edebiyat deyince bu konuya az da olsa ilgisi olan ya da biraz araştıran herkesin karşısına belli isimler çıkıyor. (James Branch Cabell, A. Merrit, Lord Dunsany, E. R. Edison, Mervyn Peake, L. Frank Baum, H. P. Lovecraft, Robert E. Howard, Robert Jordan, Ed Greenwood , J. R. R. Tolkien, M.Weiss, T. Hackmann, U.K.Leguin,S.King gibi) Peki Türk fantastik edebiyat yazarları deyince aklımıza kimler gelmeli, Türkçe yazılmış eserler açısından fantastik edebiyatın ülkemizdeki durumu nedir?
Ressam Ömer Uluç vefat etti
Ressam Ömer Uluç, İstanbul’da hayatını kaybetti.KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI GÜNAY, BAŞSAĞLIĞI MESAJI YAYIMLADI
Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, ressam Ömer Uluç’un vefatı nedeniyle başsağlığı mesajı yayımladı. Günay, mesajında Ömer Uluç’un vefatını üzüntüyle öğrendiğini belirterek, şunları kaydetti:
”Türk çağdaş sanatının öncü isimlerinden birisi olan Ömer Uluç, ardında bıraktığı sanat yapıtlarıyla, yurt içi ve yurt dışında açtığı çok sayıda sergiyle Türk resim sanatına çok değerli hizmetlerde bulunmuştur. Bir kültür ve sanat insanının aramızdan ayrılışının üzüntüsünü ailesiyle, sevenleriyle, sanat camiasıyla paylaşıyor, her zaman saygı ve sevgiyle hatırlayacağımız Ömer Uluç’a Allah’tan rahmet diliyorum.’





