Varlık Dergisi – Temmuz ‘10
Dergimizin yayına başladığı 1933 yılından bugüne kadar özenle sürdürdüğü ‘edebiyatımıza yeni değerler kazandırma’ çabası, 77. yılımızda da edebiyatseverleri yeni imzalarla buluşturuyor.
2010Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri “Şiir” dalında Halil İbrahim Polat’a, “Öykü” dalında Pelin Buzluk’a verilirken, “Şiir”de Mesut Varlık, Emre Varışlı, Uğur Erden, “Öykü”de Nazlı Karabıyıkoğlu, Serhat Çelikel ve Ercan Y. Yılmaz dikkate değer bulundu.
Ödül alan ve dikkate değer bulunan kişilerin söyleşi, şiir ve öykülerini bu sayımızda yayımlıyoruz.
Dosya: “Novalis’ten Yılmaz Güney’e Yeryüzüne Düşen Işık” – Göksel Aymaz, Mehmet Öztürk, Mehmet Mert
Yazılar: Avrupa’nın Rahmine Girmek II (Hasan Bülent Kahraman), Rasim Özdenören Öyküsünde Yeni Yorumlar (Mustafa Şerif Onaran), Rıza Tevfik – Abdullah Uçman (İbrahim Yıldırım), Paul Auster’ın “Görünmeyen”i ya da Meraki Okura Oynanmış Küçük Yazınsal Oyunlar Üstüne (Halûk Sunat), Sina Akyol: Haytalık ve Ötesi (Ali Özgür Özkarcı), Pişmanlık Üzerine (Melike Belkıs Aydın), Yücel Kayıran’ın “Kritiğin Toprağında”sı (Metin Cengiz), Dylan Thomas’a Mektup: Kuğudeniz’li Dylan ya da “Sevda Bilmeyene Hayâl Düş Gelir” (Tozan Alkan)
Söyleşiler: Berrin Karakaş, Zeynep Uzunbay
Şiirler: Ahmet Necdet, Yücelay Sal, Abdülkadir Budak, Murathan Mungan, küçük İskender, Alper Çeker, Mehmet Öztek, Harun Atak
Varlık bu ay da Çok Özel İsimler Sözlüğü, Anlar/Zamanlar, Boş Zamanlar, Çevirdim Dilim Yandı, Dergiler… Dergiler… “Toz ve Töz Yuvaları” köşeleri, Semih Poroy’un desenleri ve son çıkan kitaplar üzerine yazıların bulunduğu Kitap Eki bölümüyle okurlarıyla buluşuyor.
Yedi İklim Dergisi– Temmuz ‘10
14 July 2010 Yazan Yönetici
Kategori Yedi İklim
Yayın hayatına atıldığı ilk sayıdan itibaren vahiy eksenli medeniyet özlemini dillendiren Yedi İklim, İslam coğrafyasını ve o coğrafyalarda olan-bitenleri mümkün mertebe sayfalarına taşıdı. Bu bağlamda Konya, Sivas, Edirne, Kütahya, Ankara, İzmir, Endülüs, Kudüs, Balkanlar, Şam-Bağdat gibi şehir sayıları hazırladı. Bütün bu çabalar uzaklığın sadece coğrafî olduğunu, kalplerin aynı Allah’a imanla birleştiğini ve yakınlaştığını ifade etmek içindi.
Yedi İklim dergisi bu ay 244. sayısıyla Gazze’yi, Mavi Marmara’yı taşıyor kapağa. Kapak, dergide uzun bir zamandır modern hat çalışmalarına rastladığımız ve hattatlar hakkında tanıtıcı-bilgilendirici yazılar kaleme alan genç hattat Mustafa Cemil Efe’ye ait. Kapak konusu çerçevesince Hasan Aycın da bir çizgi çizmiş. Bu bağlamda Şaban Abak (Mavi Marmara Yola Çıktığı Zaman), Ahmet Mercan (Kudüs) ve Ali Sözer (Dokuz Kandil) de şiirleriyle tarihe kayıt düşmüşler. Yunus Emre Özsaray ise olaylara farklı bir cepheden yaklaşmış ve bize fethi, Fatih’i hatırlatmış.
Osman Serhat, Mustafa Uçurum, Mehmet Özger, Ahmet Tokiş, Rasim Demirtaş, Mehmet Sarı, Abdulkadir Akdemir, Ramazan Ekinci, Gürhan Bıyıklı, Hünkâr Karaca bu ay okuyucuyla buluşan şairler.
Bu sayıda yer alan öykücüler, Hasan Aycın, Kadir Tanır, Zeki Bulduk, İsmail Demirel, Yunus Emre Özsaray olarak göze çarpıyor.
İki de çeviri var bu sayıda: Biri öykü, diğeri şiir. T.S. Eliot’a ait şiir Mustafa Burak Sezer tarafından Türkçeleştirilirken, Malachi Whitaker’a ait öykü ise Ebru Ak tarafından dilimize kazandırılmış.
Kâmil Eşfak Berki, Süleyman Nazif’in Fuzuli’yi anlattığı kitabından okurlara yeni demetler sunmaya devam ediyor. Bu ayki başlık: Fuzulî’nin Dili ve Üslûbu.
Osman Bayraktar Yaşantılar üst-başlığıyla gezi notlarını yazmaya devam ediyor.
Mehmet Özger, kuşaktaşı Ahmet Edip Başaran’ın şiir kitabı Oyunbozan’ı değerlendirmiş oylumlu bir şekilde. Başaran şirine giriş mahiyetinde bir yazı olmuş.
Musatafa Cemil Efe, Hatta Mustafa Râkım Efendi’yi anlatmış.
Şerafettin Yapıcı bir denemeyle katılıyor bu ayki sayıya.
Mehmet Ragıp Karcı Şiirler ve Şairler üst-başlığını kullandığı seri yazısında bu kez İhsan Sezal’i ve şiirini anlatıyor.
Mete Çamdereli Eski Yazı Okumalarına devam ediyor. Kendisinden çeviri şiirler beklediğimizi buradan ifade edelim.
Değiniler bölümü bu sayıda da dolu dolu. Bünyamin K., Cafer Keklikçi’nin son kitabı Tahammül Şeridi’ni yazmış, İbrahim Coşkun, Diriliş Yayınlarından çıkan yeni baskı kitapları ve Kısa Öykü adlı kitabı yazmış. Nihat Malkoç, Güllerin Vedası adlı kitabıyla bizlere şahadet hikâyeleri anlatan Bahattin Yıldız’ı ve şahadetini anlatıyor. Nuhan Nebi Çam, Maraş Öykü Günlerine değinmiş. Zeynep Dilyâre, ‘aşk yazgısıdır yaşamak’ demiş.
Nuri Pakdil’in sözüyle bitirelim:
“Mekke, Medine, Kudüs: Yüreği İstanbul’un.”
Hayırlı okumalar.
Sözcükler – Temmuz/Ağustos ‘10
Sözcükler dergisinin 26. sayısında günümüz edebiyatının önde gelen yazarlarının en yeni ürünleri yer alıyor.
Tahsin Yücel, “Roman Kahramanları” adlı yazısında edebiyat tarihinin ünlü yapıtlarıyla özdeşleşmiş kahramanları irdeliyor.
Emin Özdemir, türkülerimizde varolan dil güzelliklerini anlatıyor.
Uğur Kökden, çağın önde gelen yazar ve düşünürlerinden Albert Camus’yu değerlendiriyor.
Mehmet Serdar, caz müziğinin sınıfsal kökenleriyle demokrasi kültürüne katkılarını inceliyor.
Ayşe Didem Uslu, Peyami Safa’nın Sözde Kızlar romanında, erkek gözüyle anlatılan kadın dünyalarına eğiliyor.
Dergide şiirleriyle yer alan şairler: Cevat Çapan, Alova, Murathan Mungan, Ferruh Tunç, Oğuzhan Akay, Turgay Fişekçi, Salih Ecer, küçük İskender.
Öyküleri yayımlanan yazarlar: Demir Özlü, Cemil Kavukçu, Faruk Duman, Fadime Uslu, İrem Karabaş, Hakan Savlı, Mehmet Fırat Pürselim, İlyas Halil.
Roman Kahramanları – Temmuz/Eylül ‘10
14 July 2010 Yazan Yönetici
Kategori Roman Kahramanları
Roman Kahramanları dergisi, yeni sayısıyla Yaysat bayi ve kitabevlerinde okurlarıyla buluşuyor. Temmuz/Eylül sayısında bir yenilik yapan dergi, bundan böyle her sayı bir çizgi roman kahramanını da dergi sayfalarında ağırlayacak… Bu sayının çizgi kahramanı, Turhan Selçuk’un da anısına Abdülcanbaz oldu.
Abdülcanbaz’ın ülkemiz “çizgi tarihi” içinde edindiği yerin ve bir kişilik olarak Abdülcanbaz tiplemesinin değerlendirildiği yazılar, Semih Poroy, Uğur Gündüz ve Nazife Güngör imzalarını taşıyor.
Temmuz/Eylül sayısının diğer kahramanları ise şöyle: Halide Edip Adıvar’ın Handan’ı, Orhan Pamuk’un Cevdet Bey’i, Dostoyevski’nin Raskolnikov’u, Victor Hugo’nun Gavroche’u…
Handan dosyası, Selim İleri, Beyhan Aytemiz, Derya Nazlıpınar, Veysel Şahin ve Hülya Soyşekerci; Cevdet Bey dosyası, Ethem Baran, Erol Köroğlu, Rezam Özlem Oto; Raskolnikov dosyası, Yeşim Dinçer, Ataol Behramoğlu, Yıldırım B. Doğan, Ayşe Başcı ve Gavroche dosyası Lütfi Tınç’ın yazılarından oluşuyor.
Yeni sayının “Roman kahramanı yaratmak” bölümünde Nazlı Eray derginin konuğu. Roman kahramanı yaratma sürecini anlatan yazar, etkilendiği kaynakları açıklıyor… Gerçek ile hayalin nasıl bir sarmal olduğunu anlatan Nazlı Eray, “Fantastik kahramanlarımın hemen hemen hepsi gerçek” diyor…
Bu sayıda, serbest yazıların yer aldığı bölümde, Seytan Minareleri romanıyla Yunus Nadi Roman Ödülü’nü alan Hidayet Karakuş’un, romandan çıkartılmış iki karakterini konuşturduğu “İki roman kahramanı iş arıyor” başlıklı bir öyküsü yer alıyor.
Murat Özyaşar ise “Hikâye biter, roman kahramanları nereye gider?” diye soruyor… Hayatımızda iz bırakan kahramanlar arasında kısa bir yolculuğa çıkarıyor bizleri.
Yine serbest bölümde Marcel Proust’un hayatını adadığı eseri Kayıp Zamanın İzinde’nin Anlatıcısı ile Bergotte üzerine Mehmet Rifat’ın imzasını taşıyan bir inceleme yazısı yer alıyor. Aynı eserin Anlatıcı karakteri hakkındaki bir ikinci yazı ise Didem Nur Güngören’in imzasını taşıyor.
Serbest yazılarıyla Roman Kahramanları’na konuk olan öteki iki yazar, Seyit Battal Uğurlu ve Kurtuluş Kayalı.
Roman Kahramanları’nın Ekim sayısında ele alınacak kahramanlar ise şimdiden belli. Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway’i, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Mümtaz’ı, Oğuz Atay’ın Selim Işık’ı ve çocuk kahraman Küçük Prens ile çizgi roman kahramanı Süperman, Ekim sayısının dosya konuları olarak hazırlanıyor…
Tûtî Edebiyat Dergisi – Haziran/Ağustos ‘10
14 July 2010 Yazan Yönetici
Kategori Tuti Edebiyat
Bazen bir edebiyat dergisi çıkarmak, sadece bir edebiyat dergisi çıkarmaktır…
***
Her sözcük, türediği kökün sesini yansıtır. Aynı kökten gelen sözcükler, benzer sesler çıkararak birbirlerinin gürültüsü içinde kaybolup gider kimi zaman. Kimi zamansa sözcükler anlamlı bir bütün oluşturur; yerin altından yüzeye çıkan zümrüt gibi, parıldayıp dururlar karşımızda.
Benzer seslerin gürültüsü içinde kaybolup gitmek ya da yüzeye çıkıp, lekesiz bir zümrüt gibi parıldamak… Bunlar, başka şeyler!
Esas mesele, anlamlı bir dünyada anlamsız kalmamak!
Çünkü anlamakla başlar yaşamak…
***
Beklemeler ikiye ayrılır kendi aralarında; saatli beklemeler, saatsiz beklemeler. Saatsiz beklemeler daha çok şairleri ilgilendirir. Saatli beklemeler ise bir mühendislik konusu.
Tûtî’nin bekleyişine gelince, kimi zaman şaircedir bu bekleme, kimi zaman mühendisçe… Gaye anlamaksa eğer, gaye biraz olsun samimiyetse; neden beklemeyelim dedik kendimize.
Bekliyoruz…
Kendi malını savurarak gelişen şairleri, bir mühendis gibi metin inşa eden yazarları ve hepsinden ötede, ilk önce kendisini anlamaya çalışanları. Saatli ve saatsiz bekleyişlerimiz devam ediyor…
***
Tûtî, resmi ikinci (gayriresmi beşinci) sayısıyla kitabevlerinde. Bu sayıya da Bora Boşna’nın yaptığı kurgu röportajla başlıyoruz, Edip Cansever diri diri duruyor karşımızda. Bu sayının şairleri Ahmet İlyas, Celal Şakar, Tevfik Hatipoğlu, Rasim Demirtaş, Mustafa Orman, Bora Boşna ve M.Selim Özban. Arif Ay’ın, Tûtî’nin şiirle geçen bir yılı hakkında yaptığı değerlendirme, şiir serüvenimizi ana hatlarıyla ortaya koyuyor. Emrah Tunç, Murat Murat, Zehra G. Onat, Abdullah Başaran, Deniz Depe, Onur Aydın ise bu sayının hikayecileri. Arif Ay, daha önce Edebiyat Ortamı’nda hazırladığı “Dergiler Arasında” adlı yazılarına Tûtî’de devam ediyor. Onur Aydın’ın ve Şeyma Toruntay’ın incelemelerinin yanı sıra Bora Boşna’nın “Babamın Cenazesi ve Baydur Tiyatrosu” adlı yazısı ilgi çekici. “Kitap Tezgâhı”nda yeni çıkan kitaplar ve yazarları hakkında tanıtım yazıları, “Alıntılar” bölümünde der¬gilerin son sayılarında çıkan şiirlerden beğendiğimiz dizeleri ve Tutunamayanlar’dan küçük bir bölümü, “Mizah” bölümünde Nihan Yücel’in tebessüm uyandıran yazısını, “Haber” bölümünde ise yarışma ve dergi haberlerini sunuyoruz.
Her sayıda farklı şair ve yazarlara yer vererek yayın hayatına devam eden Tûtî, gelecek sayılar için katılımlarınızı bekliyor. Bir sonraki sayımızda -güz sayısında- buluşmak üzere. Keyifli okumalar.
Sıcak Nal Dergisi – Temmuz/Ağustos ‘10
AFRİKA YUVARLAK DEĞİLDİR!
Sıcak Nal üçüncü sayısında, dünya edebiyatındaki arayışına devam ediyor. Vuvuzela sesleri eşliğinde günümüz yenilikçi Güney Afrika edebiyatını mercek altına aldığı gibi, genç kuşak İran edebiyatının deneyci kalemlerinden Leila Sadeghi ve “Zzz Kuşağı” diye anılan genç edebiyatçılardan Tao Lin’le buluşturuyor okurları. Postyapısalcı düşünceye ve feminist teoriye önemli katkılarda bulunan Julia Kristeva İstanbul’a gelince, Sıcak Nal için Anita Sezgener ile biraraya geldi ve ortaya sıkı bir söyleşi çıktı.
Ian Christie’nin sinema üzerinden “avangardı haritalandıran” yazısı ya da Savaş Kılıç’ın “Tin” ve “Ruh” kavramlarını dilbilim açısından irdeleyen yazısı gibi incelemelerin yanında, eleştiri yazılarının da yer aldığı bu sayıda Sema Aslan, İlhan Algör’le; Özge Ercan, Selçuk Orhan’la; Can Özoğuz, Mehmet Zaman Saçlıoğlu’yla söyleşiler gerçekleştirdi. Shakespeare’i Kürtçeye çeviren şair-çevirmen Kawa Nemir ile de Şener Özmen söyleşti ve Sıcak Nal “Rewşen Kuşağı”nın ne olduğunu araştırdı.
“Twit’e Gel” köşesinin bu sayıdaki konukları Metin Üstündağ, Ahmet Ümit ve Vivet Kanetti; “Çok Gezen Yazar mı Bilir” köşesine ise Özcan Yüksek konuk olup bizi Tanzanya’da bir yolculuğa çıkardı. Ali Karabayram, bu sayıda şiiriyle yer alırken, Gülseli İnal da “mensur şiir” tadında yazdığı “Rüya Günlüğü”ne yeni sayfalar ekledi.
Sıcak Nal’ın üçüncü sayısı öykü açısından da zengin bir sayı oldu. Fezisa Mdibi’nin, İbrahim Halaçoğlu’nun, Melida Tüzünoğlu’nun, Umut Y. Karaoğlu’nun, Tao Lin’in, Leila Sadeghi’nin, Makbule Aras’ın, Sine Ergün’ün, Eduardo Liendo’nun, Hikmet Temel Akarsu’nun, Dawn Raffel’in ve Demet Çaltepe’nin öyküleriyle, Sıcak Nal “başka bir öykü”nün izini sürmeye devam etti.

Kertenkele – Nisan/Temmuz ‘10
14 July 2010 Yazan Yönetici
Kategori Kertenkele
90’larda Anadolu’nun birçok yerinde irili ufaklı dergi oluşumlarının çokluğu hatırlanacaktır. Bu dergilerin önemli bir kısmının “taşralılığı”, poetik iddia bakımından yoksunluğu ve tasarımından içeriğine kadar büyük acemiliği düşünüldüğünde geriye çok azından izler kaldığını söyleyebiliriz.
‘Merkez’in dışında ‘merkez’ oldular
Ancak Türkiye’nin her anlamda geçirdiği dönüşüm karşısında (ekonomiden, sosyolojiye ve politikaya kadar) 2000’lerden sonra yayınlanan ya da geçmişteki yayın anlayışını bu dönüşüme koşut yeniden konumlandıran dergi oluşumları içinde, ‘merkez’ dediğimiz (ki bu ‘merkez’ denen şeyin de post-modern zamanlarda işlevinin buharlaştığı ayrı bir tartışma alanıdır) ana koridora karşı bütüncül anlamda direnebilen ve başkaca arterler oluşturabilen yeni dergilerin belirdiğini görürüz. Bu anlamda Avangart, Mor Taka, Bireylikler, Ada, İtaki gibi birçok dergi hem ‘merkez’ dışında, Anadolu’nun değişik coğrafyalarında çıkmaları, hem de içerik ve tasarım olarak ‘merkez’deki bazı dergilerden kalite bağlamında sıkı bir yayın anlayışına yaslanmaları dikkate alındığında oldukça manidar bir fotoğraf çıkıyor ortaya.
Kertenkele’nin vizyonu var
Yayın yönetmenliğini Muammer Yavaş’ın yaptığı Kertenkele Edebiyat ve Düşünce dergisi, 90’ların sonunda yayınlanmaya başlayan ve değişik evreler geçirip son iki yıldır gösterdiği performans ile yukarıda bahsettiğimiz önemli dergi oluşumlarına eklemlenen bir yayın olarak ele alınmaya müsait. Ayrıca kapanmama, pes etmeme, iddialarından geri durmama konusundaki ısrarı da alkışa değer.
Yeni çıkan ve 19.-20. sayılarının birleştirilerek yayınlandığı dergi, yine birbirinden sıkı yazı ve şiirler ile iyi okur dediğimiz azınlığın ilgisini çekebilecek bir vizyon koyuyor ortaya. Bunun yanında Kentenkele için Fayrap’ta Ömer Yalçınova’nın, Hece’de Murat Erol’un, Gerçek Hayat’ta Osman Özbahçe’nin özel yazılar kaleme almaları derginin sadece okur bağlamında değil, diğer dergi oluşumları tarafından da özenle takip edildiğini göstermekte. Tabii Kertenkele’nin son iki yıldaki yayın anlayışı, içerik ve tasarım yeniliğinin bunda önemli etkisi söz konusu. Bu vizyonun, biraz evvel bahsettiğim ve 2000’lerden sonraya sarkan Anadolu dergicilindeki atılımla da kuşkusuz ortak paydaları mevcut.
Eleştiride Ali Celep’e dikkat
Özellikle eleştiri dergiciliği dediğimiz alana kayma iddiası ortaya koyan derginin bu vizyonunu, uzun süre müstear isim kullanan Ali Celep’in yazıları sürükledi denilebilir. Kertenkele üzerine diğer dergilerde yazılan bütün yazılarda da bu hak teslim ediliyor. Günümüz dergilerinde yayınlanan şiirler ve şairlerin ilk kitapları üzerine yoğunlaşan bu yazılar çok ilgi çekti. Benim bu yazılarda gördüğüm; Ali Celep’in, belirlenmiş kliklerin, grupların, şair cemaatlerinin ve ideolojik kapanların çok dışında salt estetik belirlenimler ile yola çıktığıdır. Farklı kesimlerden ve Kertenkele ile uzaktan yakından hiç ilgisi olmadığı halde üzerine yazı çıkartılan bunca isim, dergiyi aynı zamanda ‘merkez’deki dergi oluşumlarının yanına çekti. ‘Merkez’deki dergi oluşumlarının önemli bir kısmında mesela, böylesi bir genişlik göremeyiz. Bunu bir olumsuzlama olarak söylemiyorum. Ve belirli bir kadro, anlayış ve yayın politikasına yaslanan dergi oluşumlarının da mutlak bir ihtiyaç olduğunu düşünüyor ve önemsiyorum. Kertenkele bu özelliği ile ayrışıyor sanırım. Tabii bütün bunlar Ali Celep’in metinleri üzerinden gelişen tartışmalar…
Ali CelepCelep yeni çıkan sayıda, 124 sayfa olarak sunulan derginin neredeyse yarıya yakınında yine ilk kitaplar ve dergilerdeki şiirleri incelemeye devam ediyor. Ali K. Metin’in 1999 yılında Beyan Yayınları’ndan ve Vural Kaya’nın da 2007 yılında Ebabil Yayınlar’ından çıkan ilk kitaplarını inceleyen Celep, ‘dergilerde yayınlananlar’ bölümünde de Akif Kurtuluş’un Heves’te, Ahmet Güntan’ın Kitap-lık’ta, Esma Güneş’in Fayrap’ta, Onur Bayrak’ın Kertenkele’de, Gonca Özmen’in Heves’te, Resul Tamgüç’ün Bir Nokta’da, Orhan Tepebaş’ın Dergah’ta, Mustafa Özçelik’in Bir Nokta’da ve Ali Emre’nin Karagöz’deki birer şiiri üzerine eğilmiş.
Şevval büyümüş de küçülmüş
Kertenkele’nin yeni sayısında şiir yayınlayan isimler ise şöyle: Şevval Sert, Onur Bayrak, Murat Tuzcu, Muhammed Hüküm, Bülent Keçeli, Şinasi Tepe, Ali Celep ve Muammer Yavaş. Bu isimlerden Şevval Sert’in ilköğretim 5. sınıf öğrencisi olduğunu ve şiirinin kendi yaşına göre oldukça iddialı ifadeler içerdiğini ekleyelim. Kertenkele özellikle bu tür yayın anlayışı olarak da diğer dergilerden farklı bir politikaya sahip. Başka sayılarında da küçük yaştaki öğrencilerin şiirlerine yer vermişti.
Adnan Duran’ın “Bir Ayete Bir Adım” adlı yazısı; Levent Şen’in, Adem Turan’ın yeni yayınlanan seçkisi “Şairlerin Gazze’si” üzerine incelemesi; M.Arzu Ayan’ın “Ostrov” başlıklı film yazısı; Aydın Hız’ın “Aliya İzzet Begoviç” portresi; Orhan Tepebaş’ın, Tütün dergisini çıkartan ekipten Ahmet Şimşek’in bir şiirinden hareketle “Boşluğu Daraltan Atlılar” ve kalem üzerine yazdığı metin yine derginin dikkat çeken başkaca yazıları. Ben, Kertenkele’nin bu sayısında, şiirlerini Defter, Varlık, Kavram Karmaşa, Ütopiya ve Mecmua gibi dergilerde yayınlayan şair Bayram Balcı’nın yeni çıkan kitabı “Livar”daki “gerilim” meselesi üzerinde durdum.
19. ve 20. sayılarını birleştirerek sunan Kertenkele dergisi böylece yaz mevsiminde tatil yapacak gibi. Ağustos sonu veya Eylül başında da sanırım 21. sayısı ile tatilden dönecek.
Kertenkele Edebiyat ve Düşünce Dergisi: kertenkeleedebiyatdergisi@gmail.com
Dunyabizim
Dergâh Dergisi – Temmuz ‘10
BU SAYI
Türkiye’de meselelerin kökten halledilmesi neredeyse imkânsız gibidir.
Buna kanun, mevzuat, bürokrasi, siyaset, o andaki atmosfer mani olabilir. Her şey birbirine karışmış gibidir.
Bir şeyden çok kişi mesuldür ve birinin dediği öbürünü tutmaz. Bizi bu karmaşadan öncelikle
“Yeni sivil bir Anayasa” kurtarabilir. Kurtarabilir derken ilk adımı atmış oluruz mânasındadır.
Ersin Özarslan, Öktem Tepe, Murat Saldıray, Ali Emre, Duygu Küçüker, Mikâil Söylemez bu sayının şairleri.
İbrahim Gökburun ile Mustafa Kılıç ‘derkenar’ sütunlarında yazdı.
Kadim dost Erturan Elmas güzel bir hikâye ile bu sayımıza katkıda bulundu.
Ahmet Edip Başaran, Mustafa Akar’ın şiirini ele aldı. Ali Görkem Userin, şair Ömer Erdem’in “Üsküdar” kitabını tanıtıyor.
Bu sayının “orta sayfa sohbeti”ni Balkan-Türk edebiyatı üzerine uzun zamandır çalışan
Ayhan Demir ile yaptık. Demir konuyu ana hatları ve temsilcileriyle enine-boyuna sergiledi.
Yusuf Genç, Prof. İsmail Kara’nın “İslamcıların Siyasi Görüşleri” adlı çalışması üzerine
geniş oylumlu bir inceleme kaleme aldı.
Ahmet Doğan İlbey, Dergâh Yayınları arasından çıkan “İsmail Hakkı Akın Kitabı”nı
hem tanıtıyor, hem yeni bilgiler ilave ediyor.
Aziz Kemal Hızıroğlu, “Yakamıza İlişen Rüzgâr” adlı kitabından hareketle Gökhan Akçiçek şiirine eğiliyor.
Son sayfamızda Abdullah Harmancı’nın bir denemesini bulacaksınız
Fayrap Dergisi– Temmuz ‘10
Popülist edebiyat dergisi Fayrap Temmuz sayısında kapakta Allen Ginsberg’in bir fotoğrafıyla karşılıyor okuyucusunu. Bu sayının “İsrail bahane, Amerika şahane” başlıklı başyazısında Hakan Arslanbenzer, geçtiğimiz ay İsrail’in Mavi Marmara gemisine yaptığı baskın ve gerçekleştirdiği katliam çerçevesinde 19. yüzyıldan günümüze Yahudi sorunu ve İsrail’in tarihine dünya sistemi içindeki ilişkiler üzerinden bakıyor ve İsrail’e gösterilen tepkilerde asıl suçluları unutmamak gerektiğine dikkat çekiyor: “İsrail gayri meşru fiillerini Avrupa’nın gayri meşru çocuğu olmasına, Amerika’nın fedayisi olmasına borçlu.”
Derginin bu sayısı şiir ve hikaye ağırlıklı. Ömer Faruk Yasin, “Kokular Hayvan Leşi” başlıklı şiiriyle öne çıkıyor. Bu sayının diğer şairleri ise, Murat Küçükçifçi, M. Mücahit Yılmaz, Mehmet Aycı, Nurettin Durman, Semih Bilgin ve dergide ilk defa şiiri görülen Taner Sabancı. Cihan Aktaş “Alzheimer Hikayeleri”nin üçüncü kısmıyla karşımızda. Haruki Murakami’den “Güzel Bi Nisan Sabahı Şa’ane Bi Hatunun Görüldüğüdür” hikayesi, derginin geçen sayısında olduğu gibi yine Melek Arslanbenzer’in çevirisi. Lesli Marmon Silko’nun “Öykücü” başlıklı hikayesinin ise ilk kısmı yayımlanmış. Bu sayının son hikayecisi ise İsmail Pelit: “Ezra Pound’un Türkçesi”.
Fayrap bu ay, geçtiğimiz aylarda olduğu gibi bir dosya sunmuyor bize. Fakat son yılların dikkat çeken yönetmenlerinden Reha Erdem’i bir söyleşi bir de yazıyla sayfalarına taşımış olması bu açığı kapatıyor. Biyografisinden filmografisine geniş bir çerçevede yapılan söyleşide Erdem, gündelik politikayla olmasa da politik düşündüğünü, kendi filmlerinin de bu anlamda çok politik olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Gerçek siyasi film, zihinleri allak bullak eder.” Ali Akyurt ile birlikte söyleşiyi gerçekleştiren Mesut Bostan ise Erdem’in filmleri üzerine ayrı bir yazı kaleme almış: “Mikrokozmos: Reha Erdem’in Sinema Sahnesi”.
Fayrap’ın 1960’lar atölyesinin bu ayki konusu ise Beat akımı. Efe Murad “Feveran Beat yazısı” başlıklı yazısında Beat’in arkasındaki ve önündeki düşünceleri ortaya koyarken, bunun bir serbestleşme akımı olduğunu belirtiyor.
Bu sayının Fayrap-Kitap sayfalarında ise üç yazı var. Türk düşüncesine dair kitaplarıyla bu alanda bir kılavuz niteliğine sahip önemli düşünürümüz Kurtuluş Kayalı, Bağlam yayınlarının yayın politikası çerçevesinde “Türkiye gerçekliğine dair yayın duyarlığı”nı kapsamlı bir yazıyla kaleme almış. Orkun Elmacıgil, bu yıl çıkan şiir yıllıklarının bir muhasebesini önümüze koyarken, Sadık Koç geçtiğimiz aylarda Beyan yayınları tarafından basılan Mehmet Akif’in düzyazılarını değerlendirmiş.
İrtibat ve abonelik: fayrapper@gmail.com
AYRAÇ ve Körlük’ten uyanmak için ‘okul’laşan dergiler
Ayraç’ın Haziran-Temmuz sayısı, bayilerde yerini almaya başladı. Dergilerin muhakkak toplumsal işlevleri tartışılabilir; neticede okurla ilişkiye girdiği andan itibaren her metin sosyalleşir. Ancak eninde sonunda her toplum, bireylerle birlikte tarihe hizmet eder. Tarihi şekillendiren söylemleri belirler, kelimelerin etrafında kümelenir, ürettiği fikirler kadar var olur. Cemil Meriç’in “dergi okuldur” sözünün anlamı altında, okulların sürüklediği bir tarih anlayışı yatar bu nedenle. Bilgi de devletler gibi doğar, büyür ve zamanı gelince ölür. Söylemlere ömür biçmek mümkündür. Dergiler, bilgiyi doğuran insanların (Sokrates’in dediği gibi ebelerin) mekânıdır.
Dosya Konusu: “Edebiyatta Suç”
Ayraç’ın 9. sayısında Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı, Franz Kafka’nın Dava’sı ve Albert Camus’nün Düşüş’ü üzerinden, insan-toplum-hukuk-kurumsal yargı gibi konuları işlendi. Enver Gülşen’in “Suç ve Ceza” yazısı, Dostoyevski’nin en önemli eserlerinden “Suç ve Ceza”yı hem sinema bağlamında, hem de suçla bireyin ve vicdanın bağlantısı içinde inceliyor. Cemil Üzen’in “Suçun Bilinmezliği ve Aklanmanın İmkânsızlığı” yazısında Kafka’nın Dava’sı üzerinden suç meselesine felsefî bir yaklaşım irdelenirken, mahkeme ve yargılama süreçlerinin insanları sürüklediği ‘hiyerarşik’ durumlar romanla birlikte açık ediliyor. Abdullah Yavuz Altun’un “Modern Varoluş: Masumiyeti İspat Etme Zorunluluğu”, Albert Camus’nün en felsefî yapıtlarından olan Düşüş’ü baz alarak, modern dönemde masumiyet ve suç kavramlarının hangi söylemler içinde yer bulduğunu, bu söylemlerin hukuk içindeki yerlerini araştırıyor. Kemal Suskun’un “The Godfather” üçlemesini incelediği yazısı, “Bir Varoluş Mücadelesi Olarak ‘Suç Mekanizması’”, suçun bir varoluş mücadelesine dönüştüğü modern toplumlarda, yasayla toplum arasındaki boşluklara sızan suç mekanizmalarını anlatıyor.
Bejan Matur ve Şekip Avdagiç ile Röportaj
Ayraç’ın Haziran-Temmuz sayısında iki röportaj var. İlk röportaj şiirlerinde doğup büyüdüğü coğrafyanın binlerce yıllık geçmişini barındıran o tarihsel derinlik içinde büyük anlamlar yakalayan bir şairle, Bejan Matur ile yapılırken, ikinci röportaj da Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekip Avdagiç ile yapılmış.
BeAntony Easthope Çevirisi…
Ayraç’ın kıdemli yazarlarından Mukadder Erkan ve Ali Utku’nun birlikte tercüme ettikleri Antony Easthope’ın “Postmodernizm ve Eleştirel ve Kültürel Teori” yazısı da bu sayıda yayınlanan çeviri.
İbrahim Tenekeci ‘Söz Hakkı’ köşesiyle Ayraç’ta!
9. sayıyla birlikte bir müjde veriyor Ayraç okurlarına: İbrahim Tenekeci, “Söz Hakkı” köşesiyle bu sayıdan itibaren her sayı Ayraç okurlarıyla buluşacak. İbrahim Tenekeci, “Haydar Ergülen ve Nar” başlıklı ilk yazısında, Haydar Ergülen şiirindeki “nar” imgesinin taşıdığı anlamları ve şairin hayata karşı duruşunu, şiirine dair ses, müzik ve ahengin imgelem dünyasında neleri çağrıştırdığını tahlil etti. Feridun Andaç, yoğun bakımda bulunan babasının rahatsızlığı sebebiyle 9. sayıya yazısını yetiştiremedi. Feridun Andaç’ın babasına Allah’tan acil şifalar diliyoruz.
Dergide başka neler var?
İbrahim Tüzer, Ceyhun Emre Teoman’ın “Dalaksız Nikola” adlı trajikomik bencilik hikâyesini, Kibar Ayaydın Beşir Avazoğlu’nun “Tanrıdağı’ndan Hıra Dağı’na” kitabını tahlil etti. Mukadder Erkan “Kavram, İmge, Metafor” başlıklı yazısı, Ahmet Bozkurt’un “Tragedya ve Trajik Zaman Çevrimi” yazısı ve Mehmet E. Şimşek’in “Felsefe üzerine ne söylenebilir, yeni başlayanlar için nasıl bir yöntem gerekir” gibi sorularla hazırladığı inceleme yazısı bu sayının dikkat çekici yazılarından. Yunus Emre Tozal, “aydın” üzerine, Oğuzhan İlhan Nihan Kaya’nın “Disparöni” kitabını yazdı.
Ayraç Dergi Editör yazısı:
- 9. Sayı / Haziran – Temmuz 2010 -

“Her dergi bir okuldur.” diyordu Cemil Meriç. İnsanlar yetiştirir. Fikirler doğurur. Okul aynı zamanda ekol demekti. Meriç’in en çok yakındığı da, yaşadığı topraklarda bir “gelenek” yani bir “ekol”, bir başka ifadeyle bir “okul” bulunmayışıydı. ‘Okul insanlar’ vardı belki. Tarık Zafer Tunaya’ya en büyük tavsiyesi de buydu. Okullaşan insanlar yetişmesini gözlüyordu, her insanın etrafındakileri büyütmesini, fikirlerle buluşturmasını istiyordu. Yunan’dan, Mısır’a; Kuzey Avrupa’dan Hint’e uzanan bir rotada gezinirken onun zihni, geleneğinden koparılmış bir ülkenin güdük kalışına, “Sen bir azgelişmişsin!” hitabına razı olmuş bir entelijansiyanın çaresizliğine üzülüyordu. 13 Haziran 1987′de öldüğünde, gözleri okumaktan kör olmuştu. Onun dünyası, kitapların dünyasıydı. Jorge Luis Borges’le aynı kaderi paylaşmıştı. Kitaplarla dolu bir kütüphanede yaşayan ‘aydın’ körlükle imtihan edilecekti; Borges buna “Tanrının ironisi” dedi.
Borges körlüğün, “bir yaz akşamı gibi ağır ağır” geldiğini söyler. Şikâyet edilecek bir şey değildir. Zamanla alışır. Meriç de körlüğe alışmıştır bir bakıma. Kızı Ümit Meriç ona kitap okuyarak hayatla arasında bir köprü kurmaya çalışır. Kitap okumayı nefes almak gibi gören Cemil Meriç’in oksijen çadırıdır adeta. Ümit Meriç, “Bilgiye aç bir fırına kürekle kömür atmak” diye niteler bu okuma seanslarını. Doymak bilmeyen bir zihindir Meriç’inki. Beklediği, özlediği, aradığı entelijansiya da böyledir. Günlüklerinde şikâyet ettikleri genelde bu konuda yoğunlaşır; merak etmemek, fikir üretmemek, ezberden öteye geçememek. Dergileri bu nedenle önemsiyor Meriç. Toplumu harekete geçirecek, insanları fikirler etrafında toplayacak, fikir işçiliğini ön plana çıkaracak bir ütopya onunki.
Dergilerin muhakkak toplumsal işlevleri tartışılabilir; neticede okurla ilişkiye girdiği andan itibaren her metin sosyalleşir. Ancak eninde sonunda her toplum, bireylerle birlikte tarihe hizmet eder. Tarihi şekillendiren söylemleri belirler, kelimelerin etrafında kümelenir, ürettiği fikirler kadar var olur. Meriç’in “dergi okuldur” sözünün anlamı altında, okulların sürüklediği bir tarih anlayışı yatar bu nedenle. Bilgi de devletler gibi doğar, büyür ve zamanı gelince ölür. Söylemlere ömür biçmek mümkündür. Dergiler, bilgiyi doğuran insanların (Sokrates’in dediği gibi ebelerin) mekânıdır. Meriç’in bezginliğini azaltan, ona ve onun gibi düşünenlere nefes aldıran bir mekân. Ortaya konan her ürün, tarihsel olarak bir söylemin üzerine oturur ve/ya onu genişleten bir etkiye sahiptir. Okulların bir tarafı gelenekle bağları kurarken, bir yanı da büsbütün ‘ilerlemeci’ politikaların ürünüdür. Meriç’in şikâyet ettiği zihinsel körlüğü aşmanın da bir yoludur…
Hazır lafı gelmişken, ‘körlük’ olgusuna derinlikli bir bakış getiren Jose Saramago’nun (toprağı bol olsun!) bir söyleşide değindiği şu satırlara bakmakta fayda var: “Ne düşündüğümü merak ediyorsanız, bu kitapla [Körlük, 1995] anlatmak istediğim hepimizin körleşmeye başladığı değildi. Bence körleşmiyoruz. Hepimiz körüz. Körüz ama bakıyoruz. Bakabilen ama görmeyen kör insanlar.” Ne dersiniz, körlüğü aşmanın bir yolu da ‘okullaşan dergiler’ olabilir mi?
Bu sayımızda Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı, Franz Kafka’nın Dava’sı ve Albert Camus’nün Düşüş’ü üzerinden, insan-toplum-hukuk-kurumsal yargı gibi konuları işledik. Enver Gülşen’in “Suç ve Ceza” yazısı, Dostoyevski’nin en önemli eserlerinden “Suç ve Ceza”yı hem sinema bağlamında, hem de suçla bireyin ve vicdanın bağlantısı içinde inceliyor. Cemil Üzen’in “Suçun Bilinmezliği ve Aklanmanın İmkânsızlığı” yazısında Kafka’nın Dava’sı üzerinden suç meselesine felsefî bir yaklaşım irdelenirken, mahkeme ve yargılama süreçlerinin insanları sürüklediği ‘hiyerarşik’ durumlar romanla birlikte açık ediliyor. Abdullah Yavuz Altun’un “Modern Varoluş: Masumiyeti İspat Etme Zorunluluğu”, Albert Camus’nün en felsefî yapıtlarından olan Düşüş’ü baz alarak, modern dönemde masumiyet ve suç kavramlarının hangi söylemler içinde yer bulduğunu, bu söylemlerin hukuk içindeki yerlerini araştırıyor. Kemal Suskun’un “The Godfather” üçlemesini incelediği yazısı, “Bir Varoluş Mücadelesi Olarak ‘Suç Mekanizması’”, suçun bir varoluş mücadelesine dönüştüğü modern toplumlarda, yasayla toplum arasındaki boşluklara sızan suç mekanizmalarını anlatıyor.
Bu sayıda iki röportajımız var. İlk röportajımızı şiirlerinde doğup büyüdüğü coğrafyanın binlerce yıllık geçmişini barındıran o tarihsel derinlik içinde büyük anlamlar yakalayan bir şairle, Bejan Matur ile yaptık. İkinci röportajımızı da Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekip Avdagiç ile yaptık. Keyifle okuyacağınızı umuyoruz. Değerli yazarlarımız Mukadder Erkan ve Ali Utku’nun birlikte tercüme ettikleri Antony Easthope’ın “Postmodernizm ve Eleştirel ve Kültürel Teori” yazısı da bu sayıda yayınladığımız çevirimiz.
9. sayımızla birlikte bir müjde vermek istiyoruz. İbrahim Tenekeci, “Söz Hakkı” köşesiyle bu sayıdan itibaren her sayı Ayraç okurlarıyla buluşacak. İbrahim Tenekeci, “Haydar Ergülen ve Nar” başlıklı ilk yazısında, Haydar Ergülen şiirindeki “nar” imgesinin taşıdığı anlamları ve şairin hayata karşı duruşunu, şiirine dair ses, müzik ve ahengin imgelem dünyasında neleri çağrıştırdığını yazdı. Feridun Andaç, yoğun bakımda bulunan babasının rahatsızlığı sebebiyle bu sayımıza yazısını yetiştiremedi. Yazarımızın babasına Allah’tan acil şifalar diliyoruz.
İbrahim Tüzer, Ceyhun Emre Teoman’ın “Dalaksız Nikola” adlı trajikomik bencilik hikâyesini, Kibar Ayaydın Beşir Avazoğlu’nun “Tanrıdağı’ndan Hıra Dağı’na” kitabını tahlil etti. Mukadder Erkan “Kavram, İmge, Metafor” başlıklı yazısı, Ahmet Bozkurt’un “Tragedya ve Trajik Zaman Çevrimi” yazısı ve Mehmet E. Şimşek’in “Felsefe üzerine ne söylenebilir, yeni başlayanlar için nasıl bir yöntem gerekir” gibi sorularla hazırladığı inceleme yazısı bu sayının dikkat çekici yazılarından. Yunus Emre Tozal, “aydın” üzerine, Oğuzhan İlhan Nihan Kaya’nın “Disparöni” kitabını yazdı.
Ağustos sayımızda görüşmek üzere,
İyi okumalar…
Not: Derginin Genel Yayın Yönetmeni Şahin Torun, dergiden ayrılmış bulunmaktadır. Şimdiye kadarki katkılarından dolayı teşekkür eder, bundan sonraki çalışmalarında başarılar dileriz.
Ali Osman Dönmez’le Şiirin İzinde
Konuşan: Hasan Çağlayan
Yazar ve şair Ali Osman Dönmez, çeşitli dergilerde yayımlanan şiirlerini “Adına Islanıyor Saçlarım” adıyla kitaplaştırdı. O, duygu yüklü, heyecan dolu bir şair. Şiirlerinde gür bir söyleyiş hâkim. İçinde acılar, ayrılıklar var. Dünyada olup bitenlere bîgâne değil. Şiiri dert edinmiş kendine. Bunun yanı sıra şiir ve roman incelemeleri 2007’nin ilk aylarında Sütun Yayınları’nca “Mısraların İzinde” ismiyle kitaplaştırıldı. 2006 Tanpınar inceleme ödülünü alması çalışmalarındaki kaliteyi yansıtıyor. Onunla şiir, ödül ve inceleme üzerine konuştuk.
Kimi şairler şiir yazmadıkları zaman eksik olacaklarını ve şiirin kendilerine bir sığınak olduğunu söylüyorlar, sizin için şiir bir sığınak mıdır?
Anladığımız mânâdaki şiirin muhterisi değilim. İnsan elinden çıkan şiirden ziyade, kozmostaki hakiki şiirdir beni alâkadar eden. İnsanın da, içine doğduğumuz hayatın da haddizatında bir şiir, dahası şiirin bir parçası olduğunu düşünüyorum. Kâinattaki işleyişe, âhenge, insanın yaratılıştan itibaren dâhil edildiği serüvene baktığımızda, insan elinden çıkan şiirin, bu muhteşem işleyiş ve şiir karşısında çok zayıf kaldığını görürüz. İnsanın şairliği bir taklit konumundadır. O, muhtaç olduğu sonsuzluğu arayan ve bu yolda ağıtlar yakan; türküler, şarkılar söyleyen bir yolcudur. İçine doğduğu, fakat ülfetin perdelediği şiir ummanına kavuşmak için kabiliyeti nispetinde derecikler, arklar açmaya çalışan biridir o. Şairin içinde ve dışında, bu şiir ummanına ezelden beri akıp duran hâl ve durum ırmakları vardır. Yüreği ihtizaza getiren bir hâdisenin basıncıyla şairin iç ırmağı, bu dış ırmaklardan biriyle, bağlantı kurma teşebbüsüne geçer. İnsan, âlem-i sağîr (küçük âlem) olarak tarif edilir. Şairlerin içlerindeki ırmaklarla, dışlarındaki ırmaklar arasında bağlantılar kurması, insanın neden âlem-i sağîr olduğunu çok iyi gösterir. Şairler kelimeleri vasıta yaparak dâhil oldukları o ırmaklarda yıkanırlar. Ama sürekli akıp gidemezler aynı his ve durum ırmağında. Hâdiselerin değişmesine paralel olarak devamlı yeni hâl ve durum ırmaklarına atlarlar. Bu durum sürer gider şairin hayatı boyunca.
Şiir benim için bir sığınaktan ziyade, kâinattaki hakiki şiir ummanıyla bağlantı kurma, onunla münasebete geçme yolu ve yolculuğu… Kâinatta bir plân dâhilinde sürüp giden bu hakiki şiire götürmeyen yolculukların ‘şiir özü’nden mahrum olduğunu düşünüyorum.
Şiiri yazılandan ziyade yapılan bir şey, dilden ziyade söz olarak gören ve iyi şiirin lirik şiir olduğu görüşünü dile getiren poetikalar mevcut. Sizin için şiir nedir?
Bahsettiğiniz hususların tedaisi oldukça geniş… Şiirin sadece şairin tekelinde bir şey olmadığını, asıl şiirin kâinatta ve insanın özünde bir süreklilik içinde akıp gittiğini, şairin yazdığı şiirin bu hakiki şiirle bağlantı kurma yolu ve yolculuğu olduğunu bir önceki soruya verdiğim cevapta söylemiştim. ‘Yazılan şiir’le birlikte ‘yapılan şiir’e de dikkat çekilmesi aslında biraz da kâinattaki bu şiire nazarları çeviriyor. H. Yavuz’un ifadesiyle: “Şiire Doğa’yla ve Hakikat’le ilişkilendirilme imkânını veriyor.” Şiiri sadece dile ve onun unsurlarına ait olmaktan kurtarıyor.
Kelimeler birer semboldür; asıl ise, kelimelerin işaret ettiği dünyadır. Şiirin vasfını, o dünyayla kurduğu bağlantının sahihliği belirler. Bu bağlantı noktasında kelimeler birer unsur olarak çıkar karşımıza. Kelimelerin şiirde kullanımı, onlara yüklediğimiz yeni mânâlar ve bu mânânın kuşatıcılığı da çoğu zaman yazılan şiirin akıbetini belirler. Günlük hayatta belirli bir mânâsı ve kullanımı olan kelimeleri, sanatkârın kendine has bir şekilde kullanması, ‘dil’i, ‘söz’ seviyesine yükseltir. “Adına Islanıyor Saçlarım” ifadesi ‘dil’in ‘söz’e dönüşmesine bir örnek olabilir. Şiirin dil değil söz olduğunu kabul edersek, şiir dilinin, günlük dilin daha ilerisinde bir ‘üst dil’ olduğunu söylemiş oluruz. Hakiki şiirin de, insanın içiyle, kâinatta akıp giden şiir olduğunu kabul edersek, anladığımız mânâdaki şiirin de, bu iki dünya arasındaki bağlantıyı, uyumu, ahengi, tezadı kendine has bir dille anlatan/yansıtan unsurlar bütünü olduğunu söyleyebiliriz. Kâinattaki bu hakiki şiirle bağlantıyı İngiliz bir şair İngilizceyle, Arap şair Arapçayla, Türk şair de Türkçeyle sağlar.
Lirik şiir meselesinde ise doğru bir açıklama yapabilmek için sözünü ettiğiniz şairimizin ‘lirik şiir’e getirdiği; ‘sözü, kendisinden öte bir gayeye vasıta kılmayan şiir’ tanımını gözden ırak tutmamalıyız. Bu lirik şiir tanımlamasında dilin sadece kendini gaye edindiğini, sözün bir fikrin vasıtası olmadığını görüyoruz. Meseleye Yahya Kemal penceresinden bakarsak: “Şiirin tekâmül ede ede sazını bırakması ve yalnız nağme kesilmesidir.” Bu yaklaşımlar ışığında bazı fikirler ihtiva ettiğini düşündüğümüz “Süleymaniye’de Bayram Sabahı”nı veya normal şartlarda ‘epik’ bir şiir olarak vasıflandırabileceğimiz “Çanakkale Şehitleri”ni ‘iyi şiir’ sınıfının neresinde değerlendireceğiz? Bunlarda bazı fikirler var, bu sebeple bunlar lirik değil, dolayısıyla da iyi şiir değildir mi diyeceğiz? Öyle zannediyorum ki bunu söylemeye kimse cesaret edemez. Öyleyse yukarıdaki lirik şiir tariflerinin altını çizdiği şey, lirik şiirin gücünü konusundan değil, bizzat dilin işlenişinden alacağı yönündedir. Bu bakış açısında fikir veya konudan ziyade, fikrin hitabet tarzında ele alınışının reddi söz konusudur.
Meseleye yaygın olarak anlaşılan ‘lirik şiir’ penceresinden (yani sadece duygulara hitap eden şiir) bakarsak, elbette lirik şiirlerin ilk başta insanı çarpan ve zamanla derinleşen bir tarafı var; fakat zekâya ve akla hitap eden oldukça güzel şiirler de mevcut. İnsan sadece duygulardan ibaret değilse, duyguyla beraber akıl, vicdan ve daha birçok latifeyle münasebeti varsa, bütün bunların uygun dairede doyurulması gerekir. Bence iyi şiir, şiire dair hususiyetleri reddetmeden insandaki latifelere hitap edebilen şiirdir.
Bir millet mevcut dil güzelliklerini edîp ve şairlerine borçludur. Günümüz şair ve yazarlarının da hem birbirlerine hem de kendinden öncekilere borçlu olduklarını düşünüyorum. Şiirleriniz geleneğin neresinde duruyor?
Şairler dili işlerler, güzelleştirirler ve ona yeni ifade imkânları kazandırırlar. Şair, içinden çıktığı cemiyetin dilini kullanmakla zaten toplum ve gelenekle bir noktada buluşur. Fakat bu yeterli değildir. Gelenekten faydalanmak denince, sanatkârın kendinden önceki kültür ve sanat birikiminden şuurlu olarak istifadesi akla gelir. Üzerinde yükseldiği temelin güzelliklerinden, zenginliklerinden ve sağladığı imkânlardan azamî derecede istifade etmelidir sanatkâr. Böylelikle geçmişin ışığında geleceğe daha şuurlu yürür. Kendi yürüyüşünü daha mânâlı hâle getirir. Çok önemli ifade imkânları yakalar.
Gelenekle elbette bir bağım var ve bu bağı önemsiyorum. Ancak bu bağın, geleneğin hangi noktasında durduğunu benim ortaya koymamın pek sağlıklı olmayacağı kanaatindeyim.
Şiirde kapalılık yahut ‘örtülü söyleme’ hususunu düşünüyorum epeydir. Şiirde örtünün ölçüsü ne olmalıdır?
Bu mesele üzerinde edebiyat tarihinin belki de en ciddi tartışmaları yapılmıştır. Tartışmaların temelinde ise genelde, okuyucuya verilecek bir fikrî mesajın olup olmaması yatar. Fakat bu noktada genelde gözden kaçırılan bir husus vardır. Okuyucuya fikrî bir mesaj veriyor diye, bir şiir iyi veya kötü değildir. Bir şiirin ‘iyi’liği, metnin ne kadar şiir sanatına yakın durduğuyla alâkalıdır. Fakat bir eserin estetik mânâda şiire has bütün özellikleri bünyesinde bulundurması, onun büyük bir eser olduğunu göstermeyebilir. Klâsik saydığımız eserlerin genelinde semantikle estetik atbaşıdır. Valery’nin: “Şiirin içinde fikir, elmanın içindeki gıda kadar saklı olmalıdır.” sözü belki de bu husustaki meselelerin çözümüne ışık tutacak mahiyettedir. Elma yerken ilk başta ondaki gıda değerini pek düşünmeyiz; fakat elmayı yediğimizde onun birçok güzelliğiyle birlikte gıda değerinden de istifade etmiş oluruz. Şiirde yalnız fikrî mesajı önemsemek, elmayı sadece gıda hususiyetiyle değerlendirmek gibi bir şeydir. Şiirde bir fikir propaganda hâlinde değil de, telkinle verilebilirse daha tesirli olur diye düşünüyorum. Zaten bir dünya görüşü şiirle öğretilemez. Efendimiz’in (sas) hayatını öğrenmek isteyen bir kişi siyer kitaplarına başvurmalıdır, na’tlara değil. Fakat şiirlerin, edebî eserlerin; dünya görüşlerine, insanların gönlünü ısındırdığı muhakkaktır.
Şiirde örtülü söyleme meselesine gelirsek, şair bazen fâş eder, yani örtülü olanın üstünü açar; bazen de açık olana gece misâli bir esrar perdesi çeker. Ancak örtülü söylemekle; muğlâklığı ve ne olduğu belli olmayan şuuraltı ifrazatını karıştırmamak lazım. Şiirdeki örtünün ölçüsünün ne olacağı konusu, biraz da okuyucunun anlayış seviyesi ve birikimiyle bağlantılı olduğu için müphemiyet arz eder. Şair hangi zekâ veya kültür seviyesine göre fâş edecektir. Var mıdır bunun sınırı veya belirli bir ölçüsü? Zannetmiyorum. O zaman şair, gece yolculuğuna benzeyen bu faaliyetine, hiç iz bırakmadan değil de, çeşitli işaret veya işaretçiler koyarak devam etmelidir. Şairin izini sürenler de kendi anlayışları ve birikimleri nispetinde bunları değerlendirebilsinler. Bu durum şiire çeşitli mânâ tabakaları kazandırır. Her seviyeden okuyucu da kendi seviyesine göre onlardan istifade eder.
“İnsan kendi doğrularını dış dünyanın gerçekliği içinde bulursa, şiire yüz vermez.” şeklinde bir anlayış var. İnsanda şiir damarının kabarması için, kendi doğruları ile dış dünyanın gerçekleri arasında bir uyumsuzluk, bir basınç farkı olması mı gerekir?
İçimizdeki ebediyet arzusu, dünyayı sığlaştırıp, eşyayı fânîleştiriyor. Buradan hareketle dünyayı bir bozkır olarak algılayan insanın/şairin elbette içindekilerle dışındakiler bir tezat oluşturur. Asıl memleketi onun en çok özlemini çektiği yerdir. Soruda altını çizdiğiniz hususta zannediyorum, daha çok içtimaî hayatla şairin iç dünyası arasındaki paralellik veya tezat işaretleniyor. Ama hayat, sadece içtimaî hayattan ibaret değil. Sosyal hayatta yüksek refaha, hedeflenen bütün gayelere ulaşılsa bile, içimizde dalgalanıp duran o ‘yitik cennet’ bize bu dünyayı hep gurbet gösterecektir.
Dolayısıyla sadece şair değil, aslî vazifesini unutmamış her gönül, burada, bahsettiğiniz uyumsuzluğu ve basınç farkını yaşayacaktır. Bu basınç farkı da şair mizaçlı insanlarda meyvesini şiir olarak verecektir. Fakat şiir damarının kabarmasını sadece basınç farkına bağlamak kısmî bir izahtır. Kâinatta insanı cûş u hurûşa getiren nice hâdise ve nakış var. Eski şiirimizdeki bahariyeler, tabiattaki uyanışın insan ruhunda meydana getirdiği yankının bir ifadesi değil midir? Ya Nailî’nin: “Mestâne nukuş-i suver-i âleme baktık/Her birini bir özge temâşâ ile geçtik.” beytini nasıl izah etmeli?
Şiir bir yoğunlaşma işi midir?
Şiirin yoğunlaşma ile elbette bağlantısı var; ama şiiri sadece buna indirmek insanı yanılgıya götürür. Şiir sadece dil, sadece his olmadığı gibi sadece yoğunlaşma da değildir. Elbette yoğunlaşma meselesi şiire bir derinlik, bütünlük ve olgunluk kazandırır.
Kimi şairlerde; “Gece şiire, gündüz yazıya aittir” şeklinde bir anlayış söz konusu. Sizde de bu böyle mi?
Böyle bir tasnifim ve kalıplaşmış fikirlerim yok. Türler bende iç içe kendi mecrasını tayin ediyor. Hangi havuzcuk doluyorsa, o arkını oluşturuyor. Bazen gece yarısında bir fikrin peşinde koşarken, bazen seherde, ikindinin hüznünde kalbime damlayan duygu pırıltılarına şahit oluyorum.
“Adına Islanıyor Saçlarım” piyasaya çıkalı bir yıl olmadı ve tazeliğini de yitirmedi henüz. Gerçi şiir kitapları tazeliğini kolay kolay yitirmezler. Kitabınızda gurbet, hasret, hüzün, acı ve ölüm temaları ağırlıkta ve hissî bir dil hâkim. Sizin için, hayata kırılma noktalarından, acıtan yanlarından bakan bir şair diyebilir miyiz?
Mevlâna Mesnevi’sine; “Dinle ney’den kim hikâyet etmede/Ayrılıklardan şikâyet etmede” mısralarıyla başlıyor. Önceki sorulardan birinin cevabında söylediğim gibi, dünya bozkırına düşmüş, hakiki kaynaktan uzaklarda gurbet havası soluyan birinin başka ne derdi olabilir. Dünyaya dâir olduğunu düşündüğümüz bütün dert ve ızdıraplar bu dertle bağlantısı nispetinde mânâ kazanıyor aslında. ‘Elest Bezmi’nde verdiğimiz sözün neresinde sürdürüyoruz dünya sahnesindeki rolümüzü? Ne kadar sâdık kalabildik özümüze? Asıl önemli olan bu. Dünyevî dertler, ızdıraplar ve sevinçler haddizatında birer unsurdur; birer perdedir. Soruda altını çizdiğiniz ‘hayatın kırılma noktası’ ifadesini, ‘insan kaderi’nin kırılma noktası olarak değiştirmek istiyorum. İnsan kaderinin kırılma noktası, ana kaynağından koptuğu anda başlamıştır. Hz. Âdem Aleyhi’s-selâm’ın dünya serüveni aynı anda hepimizin serüveni… O’nun (as) yeryüzünde yaşadığı ayrılık acısını, vuslat arzusunu, gurbet, hasret, heyecan ve üzüntülerini birer nüve olarak hepimiz taşıyoruz.
Ali Osman Dönmez seçici bir şair-yazar mıdır?
Başıboş bırakılmamışız. Mümin olarak bize uyan ve uymayan hususlar, yakışan ve yakışmayan bazı renk ve duruşlar var. Mümin olmanın getirdiği mesuliyet, duygu, düşünce ve tavırlarımız hayattaki duruşumuza yön veriyor. Bütün bu hususiyetlerin imbiğinden geçen seçiciliğimiz sayesinde, bir şahsiyet olduğumuzu ifade edebiliyor/gösterebiliyoruz. Ondan sonra dostlarımızı, arkadaşımızı, eşimizi seçiyoruz. Hayatın kendi de zaten bir seçmeler antolojisi değil mi? Cüz’î iradenin insana ihsan edilmesinin hikmetlerinden biridir aslında seçicilik. Seçeceksin ki mesuliyeti üstlendiğin anlaşılsın. Seçiciliğimizin teşekkülünde, mizaç ve karakterimize dâir hususiyetlerin de büyük önemi var. Hayata, kâinata ve eşyaya bakarken kişiliğimizle kaynaşmış olan bu hususiyet dürbününü kullandığımızdan seçicilik kendiliğinden ortaya çıkıyor. Bazen iyiler arasında da seçim söz konusu oluyor. Böyle durumlarda bazen yapılan tercih, bir kaybedişi de ihtiva edebiliyor. Önemli olan yollar çiftleştiğinde, vicdanın sesine uyabilmek.
Şiirde seçicilik ise, bahsedilen kişilik özelliklerinden ayrı veya kopuk bir şey değil. Orada da bir kişilik sergileniyor neticede. Edebiyatta bu kişiliğe üslûp deniyor. Mısra yapısı, kullanılan kelimeler hep bu edebî kişilikten haber veriyor. Seçiyorsunuz, tercih ediyorsunuz ve bir edebî şahsiyetin teşekkülüne zemin hazırlıyorsunuz.
Şairin ne yaptığını bilebilmesi için kalb ayaklarının mazi ve hâlin kesişme noktasında, şuur ayaklarınınsa birinin mazide birinin ‘hâl’de bulunması gerekir. Bu bir anlamda farkında olmak ve geleneğe eklenmek değil midir?
Elbette. Dil ve kültürün kalıcı/sürekli olmasını sağlayan bazı unsurlar vardır. Geçmiş ve şimdinin şuurunda olmak; sağlıklı ve kalıcı eserler ortaya koymanın önemli ayaklarından biridir. Geleneği, edebiyatımıza damgasını vurmuş mühim isimlerin hemen hemen tamamı önemser. Bunu Tanpınar; “değişerek devam etmek, devam ederek değişmek” şeklinde ifade eder; Yahya Kemal: “Kökü mazide olan âtiyim.” der. Sanat statik değil, sürekli değişme hâlindedir. Fakat bu değişme maziyi, kendinden önceki birikimi reddederek değil de, ondan beslenerek olursa çok daha nitelikli ve sağlıklı olur. Şair, her sanatkârda olduğu gibi, geçmişin birikimlerini, hâlin imkânlarıyla mezcederek ruh süzgecinden geçirirse, kalıcılığın damarlarından birini bulmuş olur ve süreklilik ırmağında bir helezon oluşturur.
“Yankısız Çığlık” adlı şiiriniz iki defa başkaları tarafından sahiplenildi; yani kendi şiirleriymiş gibi sunuldu ve ödüller aldı. Neler hissettiniz?
İlk başta şaşırmakla birlikte sonradan mutlu oldum. Fakat bu mutluluk, başkasının eseri üzerinden, eser sahibinin izni olmadan, itibar veya maddî bir şeyler kazanmayı meşrulaştırmıyor. Kısa zaman öncesine kadar şiir üzerinde şairin sadece isim hakkının vazgeçilmez olduğunu düşünüyordum. Bahsettiğiniz bu hâdiselerden sonra bu hususta bazı tereddütlerim oluştu. Bu hâdiseler bana samimiyetin bütün insanlığı birleştiren ortak bir dil olduğunu bir defa daha gösterdi. Bahsettiğiniz kişiler, haksızlığa karşı haykırışı benim kırık dökük hissiyatımla, sözlerimle yapmışlar. Sözlerim onların duygularının tercümanı olmuş. Zannediyorum burada sanatta samimiyetin ne kadar mühim olduğu hususu da ortaya çıkıyor. Samimiyet; ırkı, cinsi ve kültürü farklı şahsiyetleri aynı şemsiye altında birleştirebiliyor. Türkiye’de yaşayan bir insan olarak savaş çocuklarının dramını dile getirdiğim şiiri, Iraklı bir çocuk o kadar benimsemiş ki, uluslararası bir organizasyonda ‘kendi şiiri olarak’ ülkesi adına okuyor. Bu benim için hoş bir duygu. Ben bu insanlara isim hakkımı da helâl ettim.
Bursa Osmangazi Belediyesi tarafından organize edilen “Tanpınar Edebiyat Ödülü”nü, Tanpınar üzerine yaptığınız bir incelemeyle 2006’da siz aldınız. Daha önce şairler için şiirden sonra en uygun türün deneme olduğunu düşünürdüm, şimdiyse şiir incelemelerinin de şaire o ölçüde yakıştığını düşünüyorum. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Ödüle lâyık görülmek güzel bir şey. Bu tür ödüller, insana ciddi mesuliyetler yükler. Ancak ben yaptığım işin, şiir incelemesi veya tahlili olmadığını belirtmek istiyorum. Böyle bir hevesim ve niyetim de olmadı. Edebî eserlerde bir anlamın peşine düşüyorum ve mânâ tabakalarını şahsî diyebileceğimiz bir tarzda yoruma tâbi tutuyorum. Şiir eleştirmeninin ve inceleme yapanların genelde belirli kaidelerden hareket etme mecburiyeti vardır. Ben ise bu mecburiyeti hissetmiyorum. Ele aldığım eserin daha çok bende yaptığı çağrışımları ifade etmeye çalışıyorum. Şiir eleştirmenleri eserin mânâsını ortaya çıkarmaya, metnin niyetini çözmeye çalışırlar; benim yaptığım ise eserin ilk mânâsının yanında başka mânâlarının da olabileceğini göstererek onu daha da zenginleştirme gayreti. Bunları yaparken şairin ve şiirin dünyasından tamamen koptuğum anlaşılmasın. Bunları elbette önemsiyorum; fakat sadece bunlara bağlanıp kalmıyorum. Okuduğum bir eserin, ruh ve zihnimdeki tedailerinin dile getirilmesidir yaptığım iş. Bir nevi ‘çağrışımlı şiir okuma denemesi’ de denebilir buna.
Çeşitli dergilerde yayımlanan incelemeleriniz “Mısraların İzinde” adıyla Sütun Yayınları’nca basıldı. Roman incelemelerine de yer vermişsiniz bu kitapta. Bundan sonrası için, bu tür çalışmalar konusunda bir yol haritası belirlediniz mi?
Allah nasip ederse, içimde yankı bırakan eserler üzerine konuşmaya, yankıların gönlümdeki ve beynimdeki izdüşümlerini ifadelendirmeye, bende iz bırakan eserleri kendimce yorumlamaya devam edeceğim.
Dil ve Edebiyat – Haziran ‘10
16 June 2010 Yazan Yönetici
Kategori Dil ve Edebiyat

Derginin genel yayın yönetmeni Recep Garip, Cemil Meriç’in, mısralarıyla söze başlıyor: “Argo, kanundan kaçanların dili. Uydurma dil, tarihten kaçanların.
Argo, korkunun ördüğü duvar; uydurma dil şuursuzluğun. Biri günahları gizleyen peçe, öteki irfanı boğan kement. Argo, yaralı bir vicdanın sesi; uydurma dil, hafızasını kaybeden bir neslin. Argo, her ülkenin; uydurma dil ülkesizlerin. Kamus bir milletin hafızası, yani kendisi; heyecanıyla, hassasiyetiyle, şuuruyla. Kamusa uzanan el namusa uzanmıştır.”
Ardından; “Kuruluşumuzun üzerinden iki yıl geçti. İkinci yılı tamamlarken hedeflerimizi Türkiye’mizin ve coğrafyamızın dili olan Türkçemize karşı daha duyarlı olmanın, daha bilinçle kelimeleri kullanmanın ve kadim anlayışımızla yenilenerek büyüyen ülkemizin, etkin gücünü dilimizden aldığı inancıyla yürüyoruz” diyerek, okurları Türkçemize sahip çıkmaya çağırıyor…
Prof. Dr. Hikmet Özdemir, “Tunus ve Civarında Yaşayan Türkçemiz” ve Yrd. Doç. Dr. Dilek Şahzâde “Ey Benim Ana Dilim Kültür Dokur Dilim Dilim” başlıklı yazılarıyla, dil konusunda bilgi dağarcığımızı zenginleştiriyorlar.
Derginin “Ayın Dosyası” başlıklı bölümünde bu ay, tıp alanında dünyanın en büyük bilginlerinden biri olarak kabul edilen İbni Sînâ işleniyor. Doç. Dr. Okan Bölükbaşı’nın kaleme aldığı dosyayı ilgiyle okuyacaksınız.
Derginin bu sayısına Recep Garip “Yûnus Emre’de Estetik” ve Üzeyir İlbak “Uzak Anlam Ülkesinin Ana Dilinden: Şiir, İnsan, Coğrafya ve Kültür” adlı makaleleriyle katkıda bulunuyorlar.
Yine bu sayıda, kültür ve edebiyat hayatımıza renkli kişilikleri ve eserleriyle derin izler bırakmış olan Şemseddin Sami ve Halide Nusret Zorlutuna birer yazıyla yâd ediliyorlar. Sadettin Kaplan, “Fıstıklaşan Bıttımlar”, Murat Akan “Ruhunu Arayan Şehir” başlıklı denemeleriyle, Emel Koşar ise “Büyü Romanları: Tesadüf ve Büyücüler” adlı inceleme yazısıyla derginin haziran sayısına konuk oluyorlar.
Olcay Yazıcı, Recep Garip ve Yaşar Bayar şiirleriyle dergiye katkıda bulunuyorlar. Murat Oktay, bu ay altı kitabın tanıtımıyla kitapseverlere seçenekler oluşturuyor. “Ayın Faaliyetleri”nde, derginin ve derneğin ay içindeki etkinliklerini öğreniyoruz.
Çıktığından itibaren artarak zenginleşen muhtevasından, kâğıt ve baskı kalitesinden ödün vermeyen Dil ve Edebiyat dergisinin 18. sayısı, bayilere ve abonelere dağıtıldı. Nice güzel sayılara…
Sus – Haziran/Ağustos ‘10

Çatılmış darağaçları
Gelip durmuş kapımıza ölüm
Ses ver sesimize bir ufacık ses
Susarsan
Ya ölüsün ya ölünle birsin
Dizeleriyle selam verdi bize Gülten Akın. Ses vermemek olmazdı. Biz de yazıya bir şans verdik.
Bir aydını tanıma çabasında Gülten Akın’ı ağırladı SUS Dergi. Övgü Kafadar, Deli Kızın Türküsü’nde sevgili şairi, yine onun mısralarıyla anlattı bizlere.
Dosya konusu olarak “Arabesk”i seçti SUS. Özlem Has, Asiye Kınlı, N.M. Ayşegül Koluman ve Necati Musluoğlu arabesk üzerine yazdılar, arabeski farklı açılardan irdelediler…
Öyküleriyle, Aslı Akarsakarya, Faruk Saim Akhan, Ali Eroğlu, Mustafa Çakmak ve Ceyda Demircioğlu dergiye renk kattılar.
Şiirde ise; Ceylan Öztürk, Halit Oğuz, Selcan Adalı ve Yasin Esvec 11. sayının şairlerinden bazılarıydı.
***
SUS Dergi 11. sayısıyla yaza merhaba dedi. Yaz sıcağında serin bir köşede doyasıya okunacakbir sayıyla okurlarıyla buluştu. “Öğrenci dergisi” olmayı sürdürmekte. Ancak içerik olarak da sürekli gelişme kaydetmekte.
SUS’un en önemli özelliği yazar kadrosunun sürekli yenilenmesi… Zaten genç olan kadrosunun daha da gençleşmesi. Kampüslerde bilinirliğinin artması da cabası.
SUS, okuruna yeni bir dünya vaat etmiyor. Elimizde bir dünya var ve o dünyayı bir parça da olsa değiştirmek derdinde. Bu güzel dileğe katılan, yazıya bir şans verme cömertliğini gösterecek arkadaşları bekliyor.
Yeninin ve yeniliğin önünde saygıyla eğiliyor. “Yeni”lere Gülten Akın dizeleriyle çağrıda bulunuyor:
Gün uzun türküsünü bitirdi
Karlı dallara yürüdü karanlık
Yalnızlık çekilmez bu vakit
Delirdi denizde yosun çayda balık
Gel artık
Ay Vakti – Haziran ‘10
Ay Vakti Dergisi Haziran 2010 sayısında kalemiyle öne çıkan önemli isimlerden derlediği yazılarla, çok yakın bir tarihte aramızdan ayrılan Bahattin Yıldız kardeşimizin fikir, gaye ve eylemlerine ithafen özel sayı niteliğinde dolu bir dosya hazırladı. Prof. Dr. Mustafa AĞIRMAN “Kunduz Dağlarında Bahattin Yıldız”, Şeref Akbaba “Dağlara”, Fatih Pala “Şehid”, Taner Taştekin “Mücahit”, Musa Kırca “Bahattin Yıldız” isimli şiir ve yazıları ile bu sayıya katkıda bulundu. Ayrıca, Bahattin Yıldız’ın daha önce Ay Vakti’nde yayımlanmış yazılarından “Cihaddan Sonra” isimli hikâyeye, bu sayıda tekrar yer verildi. Yıldız’ın dergide yayımlanan diğer yazıları, “Müseferet” ve “Muhtaç Ağlatır” isimli iki gezi yazısıdır.
Necmeddin Evci ,“Düşünce ve Benlik”, Üzeyir Süğümlü, “Bakış Açısı ve Kimlik”, Gürsel Çopur, “Bir Bahar Merceğinden”, Zehra Betül Bulut, “Anahtar”, Mustafa İbakorkmaz, “Sevgiyi Öğrenmek” adlı denemeleriyle bu sayıda karşımıza çıkan isimlerden… Ayrıca Muhsin İlyas Subaşı’nın “Bir Gölgenin Karanlığından Kurtulmak mı?” isimli deneme yazısı ile de edebiyatımız ve tarihimiz zihin süzgecinden geçirilip eleştiriye tabi tutuluyor. Selami Şimşek, Yavuz Ertürk, A. Vahap Akbaş ve Salih Temiztürk ise bu sayıda şiirleri bulunan diğer isimler. Naz Ferniba, Deniz Dengiz Şimşek ve Bülent Gündoğan hikâyeleriyle öne çıkıyor. Abdullah Ömer Yavuz “Hollywood’da Muhalif Bir Yönetmen: Brian De Palma” isimli sinema yazısıyla genelde Amerikan-Hollywood sineması, özelde Brain De Palma ve filmleri hakkında açıklayıcı bilgi veriyor.
İnceleme ve araştırmaya önem veren Ay Vakti Düşünce-Kültür-Edebiyat Dergisi bu sayıda Mustafa Miyasoğlu’nun “Necip Fazıl Kısakürek” isimli inceleme yazısıyla büyük şairimizi okuyucuya sunuyor. Nargiza Dosbayeva “Aslına En Yakın Yoldan” diyerek Türkçe, Özbekçe, Rusça yazılmış edebi eserler ile çeviri metinler üzerinde duruyor. Ahmet Sıvacı ise “Gogol’un “Kaput”u Sihirli Miydi?” adlı yazısıyla Rus edebiyatına ışık tutarak üç büyük Rus yazar Gogol, Dostoyevski ve Puşkin’i eser, üslup bakımından karşılaştırmaya tabi tutarak yazarlar hakkında bilgi aktarıyor. Uğur Mantu “Sözün Değerinin Muhafazası İçin: Metin Tenkidi” isimli yazısıyla Prof. Dr. Salahattin Polat’ın Metin Tenkidi adlı kitabını incelemeye alıyor. Ve son sözü her zamanki gibi Şiraze’nin Saklı Mektuplar’ına bırakan Ay Vakti Düşünce-Kültür-Edebiyat Dergisi, Haziran sayısı ve zengin içeriği ile yenilenmiş olarak okuyucu karşısına çıkıyor.
Düşünce-kültür ve edebiyat bağlamında keyifli okumalar dileriz…
Yedi İklim – Haziran ‘10
16 June 2010 Yazan Yönetici
Kategori Yedi İklim
Yedi İklim dergisi 243. sayısıyla -Haziran 2010- okuyucuyla buluşuyor.
Derginin bu sayısında iki isim, biri şair diğeri öykücü kapağa taşınmış: Celal Fedai ve Köksal Alver. İki isimle de birer söyleşi yapılmış. Celal Fedai ile son çıkan kitabı İç bağlamında Zafer acar söyleşmiş. Köksal Alver ile de öyküsü üzerine İsmail Demirel söyleşmiş. Yine Köksal Alverin Saklı Yara adlı kitabı üzerine İsmail Demirel bir de inceleme kaleme almış.
Dergi sayfalarını yine şiirle açıyor. Bu sayıda yer alan şairler Ahmet Mercan, Can H. Türker, Fatih Demirel, Ümit Zeynep Kayabaş, Hacer Akıcı, Mustafa Burak Sezer, Ali Karan, Cihat Duman, Habil Tecimen, Nurettin Durman, Erkan Kara ve Bekir Göl.
Yaşantılar üst-başlığıyla kaleme aldığı gezi-inceleme yazıalrına alıştığımız Osman Bayraktar bu sayıda bizi mukaddes topraklara, Hicaza götürüyor ve umre ziyaretinden kaleme dökülenleri paylaşıyor okuyucuyla.
Hasan Aycın sene başında başladığı ve her ay yayınladığı İslam tarihinden yapraklar ve demetler sunuyor bize. Aycının, bu sayıda yer alan hikâyesi ilk ezanın okunuş serüvenini anlatıyor. Her zaman olduğu gibi bu sayıda da bir çizgisi yer alıyor Aycının.
Dergide yer alan diğer öykücülere baktığımızda ise karşımıza Selvigül Kandoğmuş Şahin, Hüseyin Arslan, Akif Hasan Kaya, Rukiye Yıldız Erdoğmuş, Ebru Ak ve Köksal Alver çıkıyor.
Mustafa Cemil Efe, alışageldiğimiz şekilde bu sayıda da bir hat ve bir hattat ile katılmış dergiye. Efe, Hamid Aytaçı anlatırken okuyucuya İkra diyor hüsn-i hattında.
Kamil eşfak Berki uzun zamandan sonra tekrar okuyucunun karşısına çıkıyor. Bu kez farklı bir metinle. Berki, Süleyman Nazifin Fuzuli hakkında kaleme aldığı kitaptan bir çevrim yazıyı sunuyor okuyucunun dikkatine. Fuzulinin ecnebiler Arasındaki Şöhreti adını taşıyan metin önemli dikkatler içeriyor.
Mete Çamdereli, Eski Yazı Okumalarına devam ediyor. Mehmet Kurtoğlu, Periclesi, Ali Emre, Vural Kayanın kitabı Rengayı; Yeprem Türk, Kertenkele dergisini; İbrahim Çoşkun da Sonbahar filmini yazmış eleştiri bölümünde.
Derginin bu ayki sürprizi ise Hazreti Ebubekire ait şiirler. Ali Sözer tarafından çevrilen iki şiir bize Hazreti Ebubekir hakkında farklı bir bakış açısı sunuyor.
Notos – Haziran/Temmuz ‘10
J.D. SALINGER Gizleri Suskusunda Bir Yazar
• Ömer Madra: “Tabiat Ana’nın haklarına saygı.”
• Ali Teoman: “Eski defterlere dönmek.”
• Enis Batur: “Mektuba Ağıt”
• Tuncay Birkan: “Dickens: İmajın Ötesi”
İki aylık edebiyat dergisi Notos’un Haziran’da yayımlanan 22. sayısının kapak konusu, J.D. Salinger-Gizleri Suskusunda Bir Yazar başlığını taşıyor. Yazdıkları ve yaşadıklarıyla pek çok yazarı etkileyen, çağımızın en sıra dışı yazarlarından J.D. Salinger’ın yazdıkları arasında ilkgençlik zamanlarının zihnine yaptığı dalışların her yerdeki okuru aynı biçimde etkilemiş olması da ilginçtir. Dünya edebiyatının onu yitirdiği günlerin ertesinde hazırlanan dosya, Cem Akaş, John Updike, Faruk Duman, Dipti R. Pattanaik, Ufuk Karakurt, Deniz Korkut, Hande Öğüt, Paul Levine, Deniz Gündoğan’ın yazılarından oluşuyor.
Bağımsız radyoculuk, ekolojik sorunlar, evrensel adalet ve doğruluk, demokrasi, sivil direniş dendiğinde akla gelen ilk adlardan Ömer Madra ile yapılan söyleşi de Notos’un bu sayısının öne çıkan bölümlerinden.
Son kitabı Café Esperanza ilk önce Fransa’da yayımlanan Ali Teoman ile yapılan söyleşideyse Fransa’da geçirdiği üç ayı, eski defterleri açmasını sağlayan hastalığını ve yazın hayatını anlatıyor Teoman.
Charles Dickens’ın Müşterek Dostumuz kitabının önsözü niteliğindeki Tuncay Birkan’ın “Dickens: İmajın Ötesi” adlı yazısının Notos’ta yayımlanan ilk bölümünde, memleketimizde vasat bir yazar olarak algılanan Dickens’a olan ilgisizliğin Batı’da uzun süre egemen olan “Dickens imajı”ndan kaynaklandığını belirtiyor Birkan.
NOTOS
NOTOS KİTAP YAYINEVİ
info@notoskitap.com Tel 212 243 49 07 – Faks 212 252 38 05
Hece Öykü – Haziran/Temmuz ‘10

ÖY¬KÜ GÜN¬DE¬Mİ
Ertan Örgen Öyküde Kişi Problemi ve Öykücü 3
Hasan Hüseyin Kemal Bir Yudum Işık… 4
İbrahim Koca Öykümüzdeki Çocukluk ya da… 4
Yılmaz Yılmaz Öykü Filimleri: Çözülme… 5
ÖYKÜLER
Leyla Burcu Dündar Kolera Günlerinde Öykü: 1990’lardan Bugüne… 10
Cemal Şakar Çemberler 28
Fikri Özçelikçi Çıkıp Geliversen Saçlarında O Kokuyla 32
Güzide Ertürk Cehennem Sevinci 36
Deniz Özbeyli Mandalina Bahçesi 42
İbrahim Gökburun Bir Delinin Bilgelik Hikâyesi 46
Alper Bilgili Barış 51
Murat Çelik “Esen Kal” 56
Zülküf Oruç Babamdan Sonra… 60
Ali Şanverdi Yirmi Yedinci Soru 63
Hasan Aycın Çizgi 68
DOSYA ÇAĞDAŞ KIRGIZ ÖYKÜSÜ
A. Sıdıkov Kırgız Hikâyesine Kısa Bir Bakış 70
Lokman Baran Kırgız Yazar Turusbek Maldıbay’la Söyleşi… 73
Asım Öz Kırgız Kültürel Belleği ve Türkçe’deki Seyri 80
Aydarbek Sarmambet Alıcı Kuş 85
İsmayil Kadirov Kara Kedi 96
Asankadır Esenkanov Öfkenin Sonu 100
Ayım Aytbayeva Uğurlama 104
Ayım Talgatbek Kızı Baskın 108
Baratbay Arakeyev Mamırov ve Otuz Som 112
Caki Taştemirov Kötü Adet 115
Cekşen Aşubayev Siperdeki Sürpriz 120
Keneş Cusupov Anneliğin Gücü 123
Köçkön Saktanov Yaşlı Kadının Aşkı 128
Tölögön Kasımbekov Memleket 130
Şabdanbay Abdıramanov Uzakta Kalan Oğul 138
Şükürbek Beyşenaliyev Kızıl Dağ’daki Kavga 144
ÖYKÜLER
Nalan Barbarosoğlu Selim İleri’yle Bu Yalan Tango Romanı… 152
Ahmet Yasin Sezer Güncel Geçmişin Otobiyoğrafik Kroniği 157
Ayşe Sevim Şirket 161
Serkan Türk Fotokopici Dükkânı 164
Ekrem Sakar Kaybetmek 169
Cem Mehmet Eren Okazyon 172
Muhammed Cevad Hâverî Keder 173
Lütfi Bergen Mustafa Kutlu’nun Sırrı 178
ÖYKÜ KİTAPLIĞI
Selim Somuncu Herkesin İçinde Hiç Olmak 189
İshak Yetiş Sâlik Yola Düşünce 190
Fatma Esti Rüzgârlı Camlar 191
Kuşluk Vakti – Haziran ‘10
16 June 2010 Yazan Yönetici
Kategori Kuşluk Vakti

Yayın yaşamını Manisa’da sürdüren Kuşluk Vakti edebiyat dergisi, haziran sayısını (sayı 23) baba özel sayısı olarak yayımladı. Dergide yayımlanan şiir ve yazıların tamamı baba ile ilgili. Ali Büyükçapar ve Mustafa Oğuz şiirleriyle; Yıldız Ramazanoğlu, Melek Altun, Sibel Eraslan, Cihan Aktaş, Âdem Turan, İbrahim Eryiğit, Yunus Develi, Mehmet Özcan, Tayyib Atmaca, Salih Güzel, Şemsettin Yapar, Recep Şükrü Güngör, Muhsine Arzu ve Aliye Akan yazılarıyla dergide yer alan isimler.
Kuşluk Vakti’nin “baba özel sayısı” Âdem Turan ve Mustafa Oğuz’un editörlüğünde yayına hazırlandı.
Bu sayıda
Ali Büyükçapar – Güneşin Gözü
Mustafa Oğuz – Güneş Mersiyesi
Yıldız Ramazanoğlu – Lise Bire Giden Kızın Babası
Melek Altun – Babalar ve Kızları
Sibel Eraslan – Babamın Gözleri…
Cihan Aktaş – Babam, İlk Kahramanım
Âdem Turan Herkesin Ali Babası
İbrahim Eryiğit – En Güvenli Liman: Baba Yüreği
Yunus Develi – Babalık Zor Zenaat
Mehmet Özcan – Babamın Hakkı
Tayyib Atmaca – Baba, Baba Olunca Söz Ne Kadar Uzuyor
Salih Güzel – Sırlı Yol
Şemsettin Yapar – Lafı Mecazından Almak
Recep Şükrü Güngör – Babamın Defteri
Muhsine Arzu – Mazi Kalbimde Yaradır
Aliye Akan – Ulu Dağ Babam
Varlık – Haziran ‘10
Dosya: “Nâzım Hikmet – Ne Güzel Şey Hatırlamak Seni”
Ali Galip Yener, S. N. Uturgauri, Tozan Alkan, Müslim Çelik, Turgay Fişekçi
Yazılar: Ölümünün 10. Yılında Zeyyat Selimoğlu (Melike Aydın) – Selim İleri ve Erguvan Geceden Bir Ömür (Reyhan Yıldırım) – Türkçenin Uçbeyi: Doğan Aksan (Mustafa Şerif Onaran) – Anlatıcının İşlevleri (Mehmet Rifat) – Yeni Bir Edebiyat Türü: E-Posta (A. Mümtaz İdil) – ‘Yoğunluk’ ve ‘Yıkım’ın Eşiğinde Bir Mitos: Odysseus ve ‘Pazar’ (Aydın Afacan) – Avrupa’nın Rahmine Girmek I (Hasan Bülent Kahraman) – Eşlik Eden (Feridun Andaç) – Düşünce Temrinleri II (Sabit Kemal Bayıldıran) – Günler Geçer (Haydar Ergülen) – Dergiler… Dergiler… “Toz ve Töz Yuvaları IV” (Sina Akyol) – “Hişt Hişt, Genç Sait Faik!” (Nalan Barbarosoğlu) – Çevirmenin Günah Defteri
Söyleşiler: Tahsin Yücel, Selçuk Altun, Elif Şafak, Öner Ciravoğlu, Zehra İpşiroğlu, Adil İzci, Ari Çokana
Şiirler: Puşkin, Günel Altıntaş, Celâl Soycan, Veysel Çolak, Ahmet Çakmak, Oya Uysal, Mustafa Altay Sönmez, Fırat Demir, Can Sinanoğlu, Halim Yazıcı, Arda Yılmaz, Deniz Korkmaz, Recep Özdemir
Öyküler: Sevinç Çokum, Zeynep Urş, Bensu Özkulak
Varlık bu ay da Bakış Açısı, Anlar/Zamanlar, Dilevi’ne Yolculuk, Günler Geçer, Boş Zamanlar, Çevirdim Dilim Yandı, Not Defteri, Yeni Öyküler Arasında, Rimbaud’larla Dörtnala köşeleri, Semih Poroy’un desenleri ve son çıkan kitaplar üzerine yazıların bulunduğu Kitap Eki bölümüyle okurlarıyla buluşuyor.
Hece – Haziran ‘10

Düşüncede, Edebiyatta, Sanatta Yerlilik 5
Hasan Aycın/Çizgi 7
I. BÖLÜM: DÜŞÜNSEL/SİYASAL ARKAPLAN (8-216)
Vefa Taşdelen/Felsefe Yapmanın Yerli İmkanları 8
Ali K. Metin/Entelektüel Düşüncenin Yerlilik Perspektifinden Muhasebesi İçin Bir Giriş 17
Necdet Subaşı/Sadakat ve İstismar –Türk Siyasetinde Yerlilik Sorunu– 26
Mustafa Şahin/Yerlilik ve Yer Üzerinden Bir Yere Varabilir miyiz? 29
Murat Erol/Yerlilik İçin Kavramsal ve Anlamsal Bir Çerçeve 33
Lütfi Bergen/İsyandan Dirliğe: Anadolu’da Yerli Olmak 51
Aydın Aktay/Yersiz Yurtsuzlaşmaya (Modernliğe) Kültürel Bir Tepki Olarak… 70
Ali Ayçil/Yerlilik: ‘Harita Yurt’ ile ‘Coğrafî Yurt’ Arasında Muğlak Bir Sınır 86
Ercan Yıldırım/Yurt, Millet, İslâm ve Batılılaşma Ekseninde Türk Düşüncesinin Yerliliği 90
Firdevs Canbaz Yumuşak/Düşünsel Ütopyalar Açısından Yerlilik Sorunu 116
Kurtuluş Kayalı/On Yıl Sonraki Tipik Türk Sosyoloğunun Flu Bir Portresi… 124
Ahmet İnam/Anadolu’ya Gönülle Döşenen Kavram Yolları 130
Kenan Çağan/İdeolojilerin Yerlilik Algısı: ya da ‘Biz’ ve ‘Herkes’ Üzerine 142
Mustafa Aydın/Kültürcülük Sorunu: Kültürün Küresel, Evrensel ve Yerelliği 150
Kadir Canatan/Sömürgecilik Karşısında Yerellik 158
Hilmi Uçan/Yerlilik’te Siyasanın ve Dinin İşlevi 168
M. Murat Özkul/Modern ve Postmodern Sarkacında Yerlilik Düşüncesinin Kıstırılmışlığı 173
Cemal Şakar/Kimlik Krizlerimiz Karşısında Yerlilik Fikirleri 180
Selim Somuncu/Yerlilik Düşüncesi Açısından Yerli, Yaban, Yabancı 187
Mahmut Hakkı Akın/Yabancıda Aranan Yerlilik 192
Mustafa Aldı/Yerliliğin Çelişkili Statükosu 196
Mustafa Tekin/Yerlilik ve Feminizm -Ojeli Tırnaklar ile Kınalı Parmakların… 201
İsmail Arslan/Tarih, Tarih Bilinci ve Yerellik Düşüncesi 208
Sait Mermer/Otur Yer’ine 211
II. BÖLÜM: EDEBİYATTA YERLİLİK (217-338)
Mehmet Narlı/Edebiyatta Yerlilik 217
Ali Pulat/Edebiyatta Yerlilik Nedir? 226
Recep Yıldız/Yerlilik ve Eğitim 231
Dursun Ali Tökel/Yerlilik Kavramından Divan Şiirine Bakmak 245
Ali Emre/Tanzimat Edebiyatı: Bir Yabancılaşmadan Başka Bir Yabancılaşmaya 258
Alâattin Karaca/Yerlilerin Arasındaki Yabancılar Millî Edebiyatçılar ve Köy Romancıları 265
Celâl Fedai/Evrenselin Yerelinde, Yerelin Taşrasında 272
Necati Mert/Yerlilik Açısından Edebiyatta Şehir ve Taşra Sorunu 277
Şaban Sağlık/Edebiyatın Yerel Boyutu Olarak Edebiyat Sosyolojisi 282
Abdurrahim Karadeniz/Yerlilik, Dil ve Görsel Dil 289
Ertan Örgen/Yerliliğin Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinde Görünümleri 294
Mustafa Zeki Çıraklı/Türk Edebiyatında Yerlilik Üzerine Bir Yol Haritası Denemesi 298
Bekir Şakir Konyalı/Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatında Yerlilik 305
Ümit Apaydın/Cumhuriyet Döneminde Bir Yerlilik Arayışı: Mavi Anadoluculuk ve… 312
Alev Erkilet/İçerdeki Yabancı, Dışarıdaki Dost: Amin Maalouf ve John Berger… 322
İshak Yetiş/‘Yerli Düşünce’ 330
Mustafa Şerif Onaran/Yerelden Evrensele İnce Memed 334
III. BÖLÜM: SANAT, MİMARİ, RESİM (339-382)
Köksal Alver/Yer ve Mekân Ekseninde Yerlilik 339
Mehmet Öğün/Neyin Mimarisi? 342
Yusuf Civelek/Düzen ve Çeşitlemeden Karmaşıklık ve Çelişkiye: Mimari Güzelliğin… 349
Mustafa Karaosmanoğlu/Mimarlık Evrensellik ve Yerellik Meselesi 359
Ekrem Kahraman/Günümüz Türk Sanatı/Resminin Entelektüel/Siyasal Zemini Üzerine 374
IV. BÖLÜM: SİNEMA, TİYATRO, MÜZİK, TV… (383-441)
Cafer Özgül/Yerli Filim 383
Necip Tosun/Ulusal Sinema Tezi ve Yerlilik Sorunu 390
Salih Nurdağ/Türk Tiyatrosunda Yerlileşme/Adaptasyon Çalışmaları ve Geleneğin… 398
Yalçın Çetinkaya/Yerellik ve Evrensellik Açısından Müzik Dili 406
Savaş Ş. Barkçın/Mûsikîmiz Kimin?: Anlamsız Bir Soruya Anlamlı Bir Cevap 409
Mustafa Selçuk Erarslan/Dinî Duyuş ve Yaşayışın Müziği 416
Bayram Bilge Tokel/Halk Musikimizin Yerli Değerler Yönünden Anlam ve Önemi 419
Mehmet Harmancı/Arabesk Müziğin Yerliliği Meselesi ve Orhan Gencebay Şarkıları 423
Selçuk Küpçük/Türk Pop Müziği ve Yerlilik-Yabancılık Sorunu 426
V. BÖLÜM SORUŞTURMA (442-476)
Turan Koç/Medeniyetin Ben Bilinci 442
İsmail Kıllıoğlu/ Yerlilik Üzerine 444
Recep Duymaz/Yerliliğin Sanat/Estetik Kuramlarımızdaki Yeri 446
Süleyman Hayri Bolay/Yerlilik ve “Komşu Canıyla Durmak” 448
Atasoy Müftüoğlu/Yerliliğe Kapanıp Kalmak 451
Doğan Hızlan/Yerlilik, Önemli ve Unutulmaması Gereken Bir Kavram 453
Ertuğrul Günay/Kültür Dünyasında Yerlilik/Evrensellik Tartışmaları Üzerine 457
Abdullah Şevki/Göçebelikten “Yerliliğe” Değil “Yerleşikliğe” 459
Hüseyin Atlansoy/Yerliler için Kısa Notlar 464
A. Ali Ural/Yerlinin “Yer”i 465
Mustafa Muharrem/Kendilik Bilinci 466
Semih Gümüş 467
Ömer Erdem/Ben Yerli miyim? 468
Ömer Erinç/Bir Yerde Olmak/Bir Yerden Bakmak 469
Mustafa Köneçoğlu/”Doğunun Yedinci Oğlu” Bağlamında Yerlilik ve Aidiyet Sorunsalı 471
Gönül Yonar Utku/Çıkınımızda Ne Var? 473
Erdal Çakır/Yerliliğin Evren (Selliğ)i ya da Zihnimiz Kaç Köşeli Bir Dairedir 475
VI. BÖLÜM: KAYNAKÇA (477-488)
Yusuf Turan Günaydın/Yerlilik Bibliyografyası 477
Kitaplar/477 • Makaleler/477 • Kitaplarda Bölümler/481
Özel Sayılar-Dosyalar/482 • Röportaj, Açıkoturum ve Soruşturmalar/482
Tezler/482




