Esrar Dergisi 3.sayı
Başlarken.. ve Bitirirken…

Gözlerimizle göğü tutup, onu aşağıya düşürmeme gayreti içerisindeyiz. Onu orada uzak bir gülümseme olarak bırakıp, yeryüzünün eğik bakan taraçalarından evrenin içine gizlenen sırları buğday başaklarının o enginliği içerisindeki salınmalarıyla sezip, varlığa dokunarak, içimizi ölçen şiirin alet ve edevatlarıyla yolumuza devam ediyoruz. Bu yolculuğumuzda yanımıza aldığımız yeni harf dizileriyle şiirin örgüsüne tırmanmada farklı desenler dokuma uğraşındayız.
Surların arkasından sarkıp içimizde büyüttüğümüz ağaçla nehre uzanıyoruz. Bazen suyun kendi derinliğindeki berraklığa inip yüzümüzü zamanın buharıyla yıkıyoruz. Kapıya kendi içinden bakan yolcunun arkasından adımlarımızı rüzgârın hafifliğiyle toprağa bırakıyoruz. Böyle bir sezgi halinden yola çıkarak bu sayımızda şiire kadın dünyasından bakmayı yeğledik. Amerikalı şair Jennifer K. Sweeney. Kendisiyle yaptığımız röportajda yazmanın büyülü serüvenine beraber adım atmış olduk. Şiirlerinin de yayınlandığı bu sayımızda onun şiir evrenine girmeye çalıştık. Ekmek ve müzik üzerine kurulan bir dünyadan mavi bir şehre atlarımızı sürdük. Evrenin uğultusunu dinlemek çok da zor olmasa gerek. Sadece bir bakış, yüzümüze çarparak uzaklaşan gölgelerin aynasına. Çağdaş Amerikan şiirinden bir parça. Yeni genç şairlere yol gösterici, samimi cevapların verildiği röportajımızı beğeninize sunuyoruz.
“Dalarım engine
Ki yaşadığım
Anladığımdır.”
bu sayıdakiler,
Esrar Dergisi Şubat-Mart-Nisan 2010 sayı 3;
ekmek ve müzikle
yaşamak”
Jennifer K. Sweeney İle Şiir Üzerine
Kapak Resmi / Sadık İncesu
Çizimler / Bilal Budak
Başlarken.. ve Bitirirken
2. Mutfak Sakinleri / Kış (şiirler) – İbrahim Ercan
3. Siklamen (şiir) – Petek Seyran
4. Uzeyr (şiir) – Hu Kaan Tokyo
5. İntihar (şiir) – N. Cihan Taşan
6. Akşam (şiir) – Faruk Koç
7. Fetret Rengi (şiir) – Nisa Güneş
8-9. Kervan Yolculuğu (şiir) – Tevfik Hatipoğlu
10. Kanatsız Melek (şiir) – Deniz Yaşar
11. Ünlem (şiir) – Mustafa Kılınç
12. Bir Gün ve Gül Hasretiyle (şiir) – Ahmet Yeşilyaprak
14. Jennifer K. Sweeney / Geceye Dair – Pakize Uludağ
16. Jennifer K. Sweeney ile Şiir Üzerine – Pakize Uludağ
21. Nasıl Zırh Yapılır (şiir) – Jennifer K. Sweeney
22. Ölüm Vadisi (şiir) – Jennifer K. Sweeney
23. Sel (şiir) – Jennifer K. Sweeney
24. Kimi Ormanlar (şiir) – Jennifer K. Sweeney
25. Ziyaret (şiir) – Jennifer K. Sweeney
27. Bir Bekleme Oyunu Nasıl Yapılır (şiir) – Jennifer K. Sweeney
28. Teselli (şiir) – Jennifer K. Sweeney
30. Ekmek ve Müzikle Yaşamak (şiir) – Jennifer K. Sweeney
31. Ekmek ve Müzik Üzerine Bir Yaşam (şiir) – Jennifer K. Sweeney
32. Tamlamalardan Şiire Bakmak – Veysel Karani Tur
37. Yokvaryum – Şevket Kadıoğlu
41. Duru Göller – Şevket Kadıoğlu
43. Yavaş İlerleyen Kadran – Petek Seyran
45. Vuslat – Ahsen Aslan
46. Kırık Kalem – Abdullah Koçal
48. “Yaa’sı Maa’sı Yok Oğlum, Hayat Böyle İşte!” – Abdullah Koçal
52-53. Vorübungen für ein wunder / Bir Mucize için Önalıştırmalar (şiir) – Erich Fried
http://esrardergisi.blogspot.com/
Zafer Dergisi Ocak Sayısında Neler Var?

Zafer Dergisi Ocak Sayısında Neler Var?
Prof.Dr. Adem TATLI
Kur’an Bilimle Çatışır mı?
Abdülmecid A.Ezzadani
Kur’an’ın Bilimsel Mucizeleri
Prof.Dr İsmail KOCAÇALIŞKAN
Bitkilerde Cinsiyet
Onk.Dr.Haluk NURBAKİ
Sadece Size Ait
Prof.Dr.Volkan TUZCU
Anne Karnı
Prof.Dr Yunus ÇENGEL
Madde Bir Aynadır
Röp.E.Nur KURTOĞLU-Psikolog H.TURAN
Kur’an-ı Kerim ‘in Sübliminal Boyutu
Banu YAŞAR
Kalbin Kapısı İçerden Açılır
Selim GÜNDÜZALP
Kaç Nefes Kaldı Ömürden Geriye?
Vehbi VAKKASOĞLU
Kölebeğ
Prof.Dr.Alaaddin BAŞAR
Kur’an’da Emanet Kavramı
Özkan ÖZE
Kardan Adam
İbrahim YILDIZ
Bir Pazar Yeri Hikayesi
Dr.Mete ENER
Böbrek Taşlarından Nasıl Korunabiliriz?
Dr.Mustafa KARA
Haydi herkes Aşıya
Prof.Dr Mustafa NUTKU
Veda Hutbesinden Erkek ve Kadın Hakkı
Ayhan HALAÇ
Penguenler ve Tilkiler
Dr.Elif N. TUZCU
Altın Sıvı Zeytinyağı
Feyza N.Güntay SÖĞÜT
Sihirli Dünyalar
Melike KABAY
Hayvanlarda Kış Uykusu
M.Nedim HAZAR
Neşeli Hayat-Sinema
Psikoloğ-Psikoterapist Elif YAŞAR
Oğlumuz çok Yaramaz!

Yüzakı – Ocak ‘10 _ BİR NEFES SIHHAT…

Rûhen ve Bedenen BİR NEFES SIHHAT…
Kış günlerindeyiz. Nezle, soğukalgınlığı, grip yanında bukış bir başka gündem daha bizi ve bütün dünyayı meşguletti: Ölümcül bir yeni grip, bir yeni hastalık daha… Dünveba, verem gibi salgın hastalıkların yenilmesi; biliminbir zaferi olarak görülüyordu. Şimdi ise, obeziteden türlükanser çeşitlerine nevzuhur pek çok hastalığın, bilim veteknoloji kullanımındaki ölçüsüzlükten kaynaklandığıdile getiriliyor. Bu ölçüsüzlüğün sebebi, insanlığın dûçârolduğu mânevî hastalıklar… İsraflar, nefsânî aşırılıklar…«Bir Nefes Sıhhat» ancak rûhî ve bedenî, iki yönlü olursa,misilsiz bir nasip ve devlet olabilir.Derûnî şifamız hangi hekimlerin, hangi devareçetelerine muhtaç?Genel Yayın Yönetmenimiz M. Ali EŞMELİ «Rûhen veBedenen Bir Nefes Sıhhat»i, Kanunî Sultan Süleyman veYavuz Sultan Selim hanları misal göstererek anlattı:“Bir nefes sıhhat. Hem maddî hem mânevî.Bu dünyada gerisi, boş! En büyük saltanatlar bilesadece hiç!Kanunî, herkesin gözlerini kamaştıran ve bütün dünyaehlini cezbeden muhteşem saltanatı içerisinde aslındasadece bu gerçeği anlattı. Maddî ve mânevî sıhhatlibir nefesin her şeye bedel olduğunu… Yaşadığı uzunömrünü, hep o sıhhat şuûruyla değerlendirdi. Çünkü onagöre bir nefes sıhhat; sadece dünyada zindelik ve canlılıkdeğil, aynı zamanda cennetteki ebedî huzur ve saâdetnefesine dönüşecek bir mâhiyetti.”Uludağ ÜniversitesiTıp Fakültesi Çocuk Cerrahî AnabilimDalı Başkanı Prof. Dr. Hasan DOĞRUYOL ile Tıp Üzerine birhasbihâl gerçekleştirdik. Koruyucu hekimlikten, alternatiftıbba; hekimliğin hikmetinden, tabiplerin şairliğine pekçok konuda doyurucu açıklamaların yer aldığı bu güzelmülâkatı ilgiyle okuyacağınızı umuyoruz.Dosyamızda sağlık ve hastalık çeşitli yönlerden elealındı. Mustafa KÜÇÜKAŞCI, hastalığa ve «iyileşme»yeİsmail Hakkı BURSEVÎ ve Mevlânâ’dan derûnî bakışlarınaklederken; Yard. Doç. Dr. Harun ÖĞMÜŞ, şiirimizdehastalığa yüklenen sevimli bakışı; Ayla AĞABEGÜMsıhhatin sağlıklı beslenmeyle olan alâkasını; Hatice KübraERGİN, tıbba güven tartışmalarının altında yatan doğu-batı düşüncelerini; Aynur TUTKUN hastalığın psikolojiktemellerini ve moral gücünün sıhhate etkisini; SadettinKAPLAN sebepsiz iç sıkıntılarını; Hadi ÖNAL ise yalnızlıkhissiyatını kaleme aldı.Muhterem Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendi, «Dünyadada Âhirette de Sıhhat ve Selâmet O’nu Sevmekle Mümkün»başlıklı makalelerinde; maddî ve mânevî sıhhatin,Peygamber Efendimiz’i sevmekle ve muhabbetin kantarıolan fedâkârlıkla mümkün olduğunu, âyet-i kerîmeler vesahâbe misalleriyle ele aldı.İrfan ÖZTÜRK Hocaefendi ibretlerle dolu bir ilimyolculuğunu; Dursun GÜRLEK, gönüllerin şifası olan sohbeti; Ahmet ZİYLAN iş hayatında başarının sırlarınıanlattı.Şiirler…Allah Rasûlü’nün gönüllere şifâ, gözlere nûr olanhilye-i şerîfesinden bir demetle açılıyor, şiir bahçemiz.Yorulan ruhları dinlendirecek hikmet reçetelerindenformüller sunma gayretindeki mısralarla devamediyor.Esas hayat âhiret olduğu gibi gerçek ve tamşifa da cennette… Fakat kendini tertemiz eyleyip,kalbini mânevî hastalıklardan arındırarak huzuravarabilenlere…
Yüzakıyla…
İDARE MERKEZİ:
YÜZAKI YAYINCILIK KÜLTÜR SANAT VE EĞİTİM HİZMETLERİ LTD. ŞTİ.
TOYGAR HAMZA MAH. HACI MUTLU SOK. NO: 7
34672 ÜSKÜDAR / İSTANBUL
POSTA ADRESİ:
P.K: 11 ÜSKÜDAR / İSTANBUL
TEL: 0 216 532 44 44
FAKS: 0 216 532 44 46
GSM: 0 533 200 41 78 (TURKCELL)
ABONE İŞLERİ:
GSM: 0 535 478 59 59 (AVEA)
E-MAİL:
dergi@yuzaki.com
abone@yuzaki.com
kitap@yuzaki.com
İNTERNET SİTESİ:
www.yuzaki.com.tr
“İSTİKBAL KÖKLERDEDİR” Yolcu – Ocak ‘10

“İSTİKBAL KÖKLERDEDİR”
l ferhat kalender l müştehir karakaya
ömer idris akdin lyaşar bedri l ahmet mercan
l faik öcal l mehmet aycı l rabia bulut
fatma serenli l ümran yaka l kamil yeşil
bülent sönmez l yusuf tosun l eyyüp akyüz
musa özyılmaz l selçuk küpçük
KARŞI SORULAR> bizim mahelle
MAKBUL DOSYA > celal fedai, ali günver,
adem özbay, hüseyin akın, ali görken üresin,
hüseyin atlansoy
YERL!LER> bilal can, yasin çetin, yahya kurtkaya, hasan şen
EK : NAZİR AKALIN KİTABI – SIDDIK AKBAYIR HAZIRLADI.
MECMUANIN ORTA YERİ SÖYLEŞİ:
MUSTAFA OĞUZ
“Yazarlık, insanın iç sesinin çoğalmasıdır“
M. Zahir ERTEKİN konuşturdu.

Sanat ve Hayat Dergisi’nin “Kürtler ve Sanat” başlıklı yeni sayısı çıktı.
Sanat ve Hayat Dergisi’nin “Kürtler ve Sanat” başlıklı yeni sayısı çıktı.
Aylık kültür, sanat, edebiyat dergisi Sanat ve Hayat Ocak- Şubat sayısını “Kürtler ve Sanat” adıyla hazırladı.
Derginin Tartışma Kültürü dosyasında, Kürtlerin sosyolojik açıdan dünü ve açılım paralelinde bugününü İsmail Beşikçi kaleme alırken, çirojbejlerle başayan Kürt dili ve edebiyatını Suzan Samancı inceliyor. Mem u Zin’den bu yana Kürt tiyatroları konusunu Destar Theatre yönetmeni ve oyuncusu Mirza Metin yazıyor. Dosyada ayrıca şu an İsveç’te bulunan Fırat Ceweri ile hem sürgünde Kürt edebiyatı yapmanın zorlukları, hem de PEN Edebiyat Klübünün çalışmaları üzerine üzerine bir röportaj yer alıyor.
Çağrışımlar dosyasında Kürt direniş tarihinde tarihe adını yazdırmış önemli isimler inceleniyor. Dergide zaman zaman konu alınan ve incelenen Mehmed Uzun’a dair yeni bir incelemeyi Deniz Faruk Zeren yapıyor. Dersim olaylarında yaşı büyütülerek katledilen Seyit Rıza incelemesini şiirsel bir dille Aykan Erden yaparken, Kürt yönetmen Halil Uysal sinemasını Yılmaz Karacadağlı inceliyor. Yaptığı gerilla müziği ile öne çıkan, Kürt işçi ve emekçilerine müziğiyle ulaşan Koma Bexwedan’ın müzik hayatını Bawer Yılmazer kaleme alıyor.,
Derginin Grafitti dosyasında ise batı sanatında savaş ve sanat konularının nasıl işlendiğini Derya Uzun ve Aşkın Ayrancıoğlu’nun kaleminden aktarılıyor. Derya Uzun, ‘Avrupa Sanat Tarihinde Savaş Konulu Resimler’ yazısı ile Paleolitik Çağ’dan günümüze kadar savaşın resim sanatına nasıl yansıdığını inceliyor. Aşkın Ayrancıoğlu ise faşizmin hayatımıza ve resim sanatına nasıl yansıdığını ‘Faşizme Karşı Sanat Sanata’ yazısıyla konu alıyor. Ayrıca, Varlık Özmenek “…Çok Acı Var Cumhuriyet’te: “Bir İhtimal Daha…” İntihar yazısıyla, intiharın gazetelerde nasıl aktarıldığını kaleme alıyor. Dosyada son olarak yazar Feyza Hepçilingirler’in iki kitabına dair bir inceleme yazısı yer alıyor. Nermin Şenol Kalyoncu ‘Küçük Buluşmaların Sevinci’ yazısı ile Feyza Hepçilingirler’in “Kırmızı Karanfil Ne Renk Solar?” ve “Tanrıkadın” kitaplarını inceliyor.
Resimli Ay dosyasında bu ay, Evrim Alataş ile yeni kitabı “Her Dağın Gölgesi Deniz’e Düşer” ve 2009 Yılı Altın Portakal Film Festivali’nde Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’na seçilen öyküsünü yazdığı Mın Dıt filmi üzerine bir röportaj yer alıyor. Ayrıca dosyada, yazar Feyza Hepçilingirler’in amatör öykücülerin öykü değerlendirmesi yer alıyor.
Sanat ve Hayat Dergisinin yeni sayısı tüm bayii ve kitapçılarda…

Kuyu Dergisi – Ocak/Şubat ‘10
Kuyu Dergisi’nin 3. sayısı çıktı. Edebiyat-kültür-sanat dergisi Kuyu 3. sayısıyla okuyucularıyla buluştu. Derginin bu sayısında 28 sayfaya 16 şiir, 2 öykü, 7 deneme, 1 röportaj, bir kitap(tan) yazı, 2 de sinema yazısı sığdırıldı. Dergide İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti oluşuyla ilgili de eleştirel bir fotoğraf yer alıyor. 3. sayısıyla kalıcı olduğunu bizlere biraz daha hissettiren Kuyu Dergisi; Kenan Tuzcu, Burak Yıldırım, Muhammed Yaşar ve Tuba İnal öncülüğünde dergiye emek veren birçok yazarıyla Gebze’de iyi işler yapmaya çalışıyor. Gebze’de çıkan dergi birçok şehre ulaşıyor. Halihazırda İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Kocaeli, Konya, Sakarya, Erzurum, Bilecik, Manisa, Kütahya, Çorum, Kayseri ve Sivas’ta bulunabilir.
Derginin bu sayısında Kenan Tuzcu’nun “Yeni Başlayanlar İçin Hayat Bilgisi II” isimli denemesi, Mustafa Özbilge’nin Panayır isimli yazısı ve Muhammed Yaşar’ın “Gönlümün Duvarlarında Geceler” isimli deneysel şiiri dikkat çekici. Faruk Serkan Yılmaz’ın ise “Tekstilde Kopan Kayış” isimli “sosyal gerçekçi” şiiri dikkate değer. Kuyu Dergisi’nin 3. sayısında ömrünü “nahatlık” (ahşaba hat oymacılığı) ile geçiren merhum A. Vehbi Ayan ile ilgili bir yazı ve kendisiyle daha önceden yapılmış bir röportaj da bulunuyor. Mehmet Alp Yiğit ise Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ından cümleler ile bir mektup yazmış, sonuna da şu notu düşmüş “bu yazıdaki kelimeler, cümleler Orhan Pamuk’undur ama yazıyı o yazmamıştır.” Ayşenur Topal “Uzak İhtimal” filmini değerlendirirken, Hakan Bilge İngiliz sinemasının evrensel ölçekte ses getirmiş klasik yapıtlarından “Brief Encounter” ile ilgili bir yazı kaleme almış.
Kuyu Dergisi’nin 3. sayı içeriği şöyle:
Yasin Türkçiftçisi: Uğraşsam(Sa)
Burak Yıldırım: Çabuk Mevsimler
Tuğba Yeşil: Süleyman Gölgesi
Zafer Yalçınpınar: Gelmeyen
Serkan Akçora: Uyku
Ruhsare Claude: Sağaltım
Muhammed Yaşar: Gönlümün Duvarlarında Geceler
Kerim Akbaş: Mutlusunuzdur Her Vakit
Faruk Serkan Yılmaz: Tekstilde Kopan Kayış
Gökçe Fortacı: Denizel
Salih Dönmez: İsimsiz IV/ Tasvir I
Melih Taşçı: Yoğun Düşün İçinde
Danyal Nacarlı: Niçin
Ömer Faruk Yasin: Süt
Mehmet Ertuğrul Evyapar: Ru(H)J Lekesi
Ceylan Öztürk: Güneşi Tutun
Seyid Köse: Serazad
İrem Nas: Özgür Düşünceye Karşıyım:
Tuba İnal: Münzevi
Kenan Tuzcu: Yeni Başlayanlar İçin Hayat Bilgisi II
Mustafa Özbilge: Panayır
Ebubekir Duran: Bulamaç
Said Kotan: Suyun Neyi
Ayşenur Çömlekçi: Ülkeler Arası Yolculuk
Esma Bilben: Aşk Ki
Musa Öztürk: Ulu Bir Çınarın Gölgesinde Oturmak
Mehmet Alp Yiğit: Kara Kitap’tan Bir Başka Rüya: “Kardeşim Benim”
Hakan Bilge: Aşk Filmlerinin Öncüsü: Brief Encounter
Ayşenur Topal: Uzak İhtimal

Kuyu Dergisi ile ilgili bilgi almak, dergiyi edinmek veya dergiye yazı göndermek için;
kuyudergisi@hotmail.com ya da kuyudergisi@gmail.com adresleri kullanılabilir.
Telefon Numarası ise: 0506 5990886/ 0535 3735537
Kuyu Dergisi’nin 4. sayısı için yazı göndermek isteyenler de aynı mail adreslerine 10 Şubat’a kadar eserlerini ulaştırabilirler.
Kuyu Dergisi’ne yıllık abonelik bedeli de 20 TL’dir.
Posta Çeki Hesabı: 6055946 – Kenan Tuzcu
Banka Hesabı: Ziraat Bankası Gebze Şubesi: 0164 47085971-5002 Kenan Tuzcu
Abonelik hakkında detaylı bilgi de mail adreslerinden alınabilir.
ğ Dergisi 5. Sayı çıktı

5. sayıdakiler:
anlık esriklikler neticeleri no.1 5 •
roman’ın son oğlu 6 •
susma 12 •
elinin humoruyla şiirime karıştın 14 •
mağara destanlar yazar 15 •
darlık 16 •
değili 17 •
aile boyu şiir 18 •
fantastik kurgu-soruşturma 21 •
bayan culi 36 •
tam istihdam 41 •
unutuşlar 44 •
beynamaz 55 •
babam bir gün gelecek 59 •
dönüş 61 •
dil döndürme 66 •
hapishane notları 68 •
ruznâme 70 •
otel odaları-tayfun pirselimoğlu 72 •
peter pan-j.m. barrie 74 •
ş şiir dergi-ilk sayı 76
5. Sayı Soruşturma
Fantastik Edebiyat
1. Fantastik edebiyatın sınırları nedir? Bilim kurgu olarak tanımlanabilecek yada kimi fantastik (gerçek üstü, gerçek dışı) öğeler barındıran eserler de fantastik edebiyat ürünü sayılabilirler mi? Yoksa sadece masalsı bir içeriğe ve ortak mitolojik öğelere yer veren eserler mi fantastik edebiyat ürünüdür?
2. Modern edebi eserlerde (romanda) ilk kez Tolkien tarafından kullanılan bazı mitolojik fenomenlerin ardından gelen yazarlarca türün mitleri haline dönüştürülmesini nasıl algılamalıyız? Pek çok amatör ve/ya da profesyonel yazarın başkalarınca tasarlanmış fantastik dünyalara dair eserler vermesi yaratıcılığı ve ürün çeşitliliğini azaltan olumsuz bir etken midir?
3. Diğer edebiyat türlerden farklı olarak fantastik edebiyatın ciddi bir fan müessesine sahip olmasını ve bilinen edebiyat ortamından ayrıksı bir yeri olmasını nasıl açıklıyorsunuz?
4. Fantastik edebiyatı “gerçeklikten” kaçış edebiyatı mıdır?
5. Fantastik edebiyat deyince bu konuya az da olsa ilgisi olan ya da biraz araştıran herkesin karşısına belli isimler çıkıyor. (James Branch Cabell, A. Merrit, Lord Dunsany, E. R. Edison, Mervyn Peake, L. Frank Baum, H. P. Lovecraft, Robert E. Howard, Robert Jordan, Ed Greenwood , J. R. R. Tolkien, M.Weiss, T. Hackmann, U.K.Leguin,S.King gibi) Peki Türk fantastik edebiyat yazarları deyince aklımıza kimler gelmeli, Türkçe yazılmış eserler açısından fantastik edebiyatın ülkemizdeki durumu nedir?
İbrahim Canan’dan zaman üzerine tavsiyeler
2009′un bir ekim gününde aramızdan ayrıldı Prof. Dr. İbrahim Canan. Yağmur Dergisi son sayısında, ‘ömür sermayesini’ insanlığa hizmet uğrunda sarf eden Canan hocayla vefatından önce yapılmış bir söyleşiyi sayfalarına taşıyor.
Yüsra Mesude ile ‘İslâmda Zaman Tanzimi’ kitabı üzerine yaptığı söyleşide Canan, “Zaman asıl onu değerlendirebilenler için önemlidir. Hayatımız baştan sona kayıt altına alınmaktadır ve her anımız için hesap vereceğiz. Dolayısıyla Müslüman nazarında en kıymetli şey zamandır.” diyor. Kur’an-ı Kerim’in ve Resulullah’ın (sas) zaman tanzimine büyük önem vermesine rağmen Doğu dünyasında bunun öneminin yeterince kavranamadığını belirten Canan, bu konuda çarpıcı bir tespitte bulunuyor: “Avrupalı, varlığın gereği olan hareketlerini tanzim etmek, işlerini ve hatta en faydasız olan eğlenme anlarını bile programlamak için zamana muhtaçtır. Asyalı da zamana muhtaçtır. Ama bir iş gerçekleştirmek için değil, hiçbir şey yapmamak için. Sadece nefes alıp verme hazzını tatmak için zaman muhtaçtır.”
Ali Osman Dönmez’in “Hocaefendi’nin Edebiyata Dair Fikirlerini Anlama Yolculuğu”nu 3. bölümüyle devam ettirdiği Yağmur’un başyazısında sükunet ikliminin hüküm sürdüğü eski köylerimiz yad ediliyor. Dergide Ali Osman Kurun ‘Bizim şiirimiz’i, Talat Ordu ‘Divan şiirinde Efendimiz’le ilgili birkaç hususu’, Hüdayi Can ve Gurbandurdu Geldiyev ‘19. asır Türkmen şâiri Mollanepes’i, M. Said Türkoğlu ‘Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’ni anlatıyor. (0216 318 60 11) KÜLTÜR SANAT 28 Ocak 2010, Perşembe
Az Edebiyat 5. Sayı Çıktı
25 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Az Edebiyat
Yolu yazarak yürüyoruz.
“ben ki özetiyim tüm ölümlerin
ben ki alnımda yarası sözün
ağarım toprağa
her dizemden yol büyüttüm
eğilir kalkar yürürüm”
Hala yoldayız.
Yolu yazarak yürüyoruz. Yola yazarak yürümek gibi. Yolda kalmak yahut yola girmek adına adımlıyoruz hikayemizi. Geniş ve ferah yolların tabelalarını sökerek çıkarak çitlerden dışarı.. Bilmediğimiz bir yerde ansızın adımlıyoruz ilk geçeni biz olmak adına. Ve belki son geçeni kalarak. Kimse gelmeyecek belki belki geldiğinde biz olmayacağız. Dayatılan tüm hayatları. Sonu şaşmayan tüm önermeleri. Şaşmayan tüm zamanları bırakıp ardımıza hayrete açılıyoruz. Bir taş atımı uzaktan el sallayarak. ıslık çalarak. Nakaratından türküye başlayarak… Ütülü pantolonumuzun çamura bulanmasıyla sınıfın arkasına oturmamızın hikayesi yazma gerekçemizden hiç de farklı değil.
Hep yoldayız. Geçerek yollardan.
Okul defterimizin ödev sayfasını boş bırakıp, kırmızı çizginin sol yanına resimler yaptığımızda çizildi yolumuz. Biz artık ödevlendirilemeyecek kadar düşmüştük dünyanın uzağına. Ardından geldik hızlı giden zamanın. Durduk göğe baktık. Yürüdük yoldan çıktık. Yazdık kendimizden geçerek. Kendimize gelişimiz uzun sürdü.
Geldik.
“ömrüm en yorgun yerinden heceler dilini”
AZ EDEBİYAT 5. SAYIDA YER ALANLAR…
şiirler…
veysel çolak : bana mendil verme ayrılık demektir
hüseyn kaya : küstüm çiçeği
ismail karakurt : nâriyan
idris özyol : kızıl imge
mehmet aycı : küp
yaşar elmas : kırkbir
hasan yurtoğlu : sair
omor sooronov (çev: ibrahim türkkan ) ısık göl
kemalettin bal . hesapsız şiir
yazılar:
berat demirci: beethovrn’in gözleri
cezmi ersöz : sen şimdi yazar mısın?
yol yazıları:
ismail karakurt : simurg: şiir yolculuğudur!..
betül tarıman: yol ayrımı
m.sait türkoğlu : ruhumuzun yol halleri
mustafa uçurum : her yol, yorgunluktur biraz da
bülent akyürek : yol sözlüğü
suavi kemal yazgıç: yol
mithat tanrıkulu : tozlanmış yol hikayeleri
mustafa karasoy : yola düşen
tekin şener . her roma yola çıkar
fâtıma zehra merinos : âşığın yol serencamı
yüksel erol : stabilize
hasan yurtoğlu : istikameti olmayan ülke
aysun ellidokuzoğlu : bir meslek çeşiti olarak: yolculuk
kemalettin bal : yazanın yazarı
söyleşi
tayfun talipoğlu ile yol – yolculuk (söyleşen: kemalettin bal )
Rıhle’nin 7. sayısı çıktı
Sahih İslam Çizgisinin Kilit Kuşağı “SAHABE”
Hz. Musa’ya indirilen Tevrat’ın, Hz. İsa’ya indirilen İncil’in günümüze dek korunamama sebebini her ne kadar kendilerinden sonra bir son peygamberin gelecek olması ön plana çıkarılmaktaysa da, Hz. Musa ve Hz. İsa as nın kendilerine indirilen kitabı canları ve malları pahasına koruyacak ve gelecek nesillere sadırdan sadıra o kitabı taşıyacak “sahabe” kitlesine sahip olamamaları asıl önemli sebebi teşkil etmektedir.
Ekonomik kriz, Irak ve –şimdi çapı büyütülen– Afganistan işgali, Pakistan’ın işgali aratmayan hal-i pürmelâli, İran’ın nükleer enerji faaliyetleri, Türkiye’nin içeride ve dışarıda yaptığı “açılım”lar, Ergenekon davası, domuz gribi… Dünya ve Türkiye yüzeye vuran gündemlerle iştigal ederken Rıhle, yolculuğuna derinden ve fakat “sesli” bir şekilde devam ediyor. Rıhle, Türkiye ve dünyadaki sözkonusu gelişmelere dair kısa, öz ve net değerlendirmeler yapıyor “Rıhle’den” bölümünde.
Rıhle Dergisinin kapak spotu, “Sahih İslam Çizgisinin Kilit Kuşağı: Sahabe”… Dergi, Sahabe konusunu niçin kapağa taşıdığının izahını şöyle yapıyor:
Kur’ân ve Sünnet’le irtibatımızı, Allah Teâlâ ve Resûlü’nün muradı doğrultusunda tesis etmenin vazgeçilmez vasıtası olan Sahabe üzerinde duruyoruz.
Geçmişte olduğu gibi günümüzde de bu kutlu nesil hakkında pek çok spekülasyon dolaşıma çıkarılmış bulunuyor. Tek tek kimi sahabîlerden, bir bütün olarak Sahabe kuşağı hakkında ileri sürülen iddia ve söylemlerin her birinin arkasında ayrı bir “din telakkisi”ni ikame etme gayret ve hedefi bulunduğunu görmek durumundayız. Sahih ve sahici bir Sahabe tasavvuruna sahip olmadan sahih ve sahici bir Müslümanlığın mümkün olmadığını görmek durumundayız.
Meseleyi “olduğu gibi” görmemizi engelleyen yaklaşımların bizi “kurgusal” din anlayışlarının tuzağından başka bir yere götürmeyeceğini görmek durumundayız. Bir kısmı tarihten günümüze sarkan, bir kısmı da günümüzde ortaya çıkan bu yaklaşımların her birinin “kurgusal” olmakla malul olduğu aşikâr. Ama bu kurgusallığın, yaygınlıktan aldığı bir “meşruiyet”le her gün biraz daha yayılma ve benimsenme eğiliminde olduğu da bir başka açık gerçek.
O halde meselenin üzerine soğukkanlı bir şekilde giderek hakikatin ne olduğunu net bir şekilde ortaya koymak bizim sorumluluk anlayışımızın bir gereğidir dedik ve Rıhle olarak bu konuyu hiçbir komplekse kapılmadan ele almaya çalıştık.
Okuyacağınız yazılardan her biri konuyu farklı bir veçhesiyle ele alıyor. Sahabe ile ilişkili olarak kimi teknik Usul konularına taalluk eden, kimi daha pratik mahiyet arz eden bu yazılar, dinî istikametimizin sahih ve sahici bir Sahabe tasavvuruna bağlı olduğu hakikatinin idrakine katkı sunarsa maksat hâsıl olacaktır.
Bu sayımızda Talha Hakan Alp “Sahabe Tariflerindeki İhtilafın Sahabe Tasavvuruna Etkisi”ni, Sahabe tarifleri, bu konudaki ihtilaflar, ihtilaf sebepleri, bunun zemini, hikmeti vb. konular üzerinden olabildiğince detaylandırdı. Abdulkadir Yılmaz, Sahabe’ye dil uzatmanın, onlar hakkında uygunsuz konuşmanın hükmünü “Sebbi-Sahabe Meselesi” konu başlığıyla mercek altına aldı. Orhan Ençakar ise “Fıkhî Meselelerde Delil Olması Bakımından Sahabe Kavli” gibi teknik bir konuyu işledi. Dr. Mehmed Efendioğlu, “Sahabe’den Bir Kısmı Münafık Olabilir mi?” sorusunu sordu ve habbelerin nasıl kubbelere dönüştürüldüğünü, bir takım zevatın bu husustaki çarpıtmalarını gözler önüne serdi. İntikad bölümümüzde Yrd. Doç. Dr. Ahmet Tahir Dayhan’ın, Ebu Hureyre r.a Üzerinden Ehl-i Sünnet Müdafaası’na dönüşen ve birinci bölümünü tefrika edeceğimiz “Ebû Hureyre’yi Anlamak I” yazısı ayrı bir önem arz ediyor. Yazı, kadim zamanlarda peydahlanmış bazı iftiraların günümüzde yeni dillere dolanarak nasıl ulu orta yayıldığını inceliyor ve gerekli ilmî reddiyeleri son derece güzel bir üslupla okuyucuya sunuyor.
M. Fatih Kaya kitaplarla olan dostluğunu; Yusuf Hanif, Masonluğun sömürgecilikle irtibatını anlattı.
Tezakir bölümünde Abdullah Zerrar Cengiz, Hint Alt Kıtasında Bir Evliya Çelebi, Büyük Dava Adamı, Ebu’l-Hasan Ali en-Nedvî el-Hasenî başlığı altında en-Nedvi’nin 1956 yılında gerçekleştirdiği Osmanlı’dan sonra tesis edilen Türkiye Cumhuriyeti ziyareti ve izlenimlerini ele alıyor.
Hikemiyat bölümünde günümüzde tartışılan bir takım meselelerin aslında tarihin tozlu raflarından indirildiği hakikati var.
Soruşturma bölümünde Sahabe konusuyla ilgili sorularımızı İsmail Lütfi Çakan hoca, Zekeriya Güler hoca ve BAE Şarika Üniversitesi hocalarından İyâde Eyyûb el-Kubeysî hoca cevaplandırdı.
ÖLÜMÜ HAYATA DÖNDÜREN ŞAİR: ERDEM BAYAZIT
18 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Benim Kitaplarım, Yedi İklim, Şiir
Ölüm, ontolojik açıdan hayatın sonlanması, kaçınılmaz olan ve insanlığın başlangıcından beridir önüne geçilememiş bir gerçeklik. Yaşama atılan ilk adımla, kendisiyle beraberliği peşinen kabul ettiğimiz mutlak son, çünkü ” Doğar doğmaz ölmeye başlıyoruz.” Bu denli ölümle birliktelik hissi, onunla mücadele arzusunu da beraberinde getirmiş, eski çağlardan beri ölümsüzlük için formüller araştırılmış ve daha uzun yaşamanın yolları sınanmıştır. Ancak içinde bulunduğumuz post modern çağda dahi, her türlü gelişmeye imza atan insanoğlu, ölüme henüz bir çare bulabilmiş değil.
İnsanı bu denli tedirgin kılan aslında ölümü bilinç sahasında en yoğun şekilde idrak edebilmesi ile ilgili. Çünkü ölümü bilerek yaşayan tek varlık olan insan, kaçınılmaz sona doğru her saniye ilerlemekte:
“Bir gün öleceğim biliyorum
Bunu her an ölür gibi biliyorum.”
Ölüm, bilim ve sanatın hemen her sahasında kendisine bir ifade alanı açmış ve insanların onu idrak kabiliyeti ölçüsünde belirli söylemlere kavuşmuştur. Özellikle içinde bulunulan medeniyetin izlerini taşıması açısından farklı dile gelişler önemlidir. Osmanlı ve divan edebiyatı geleneğinin ardından, özellikle Cumhuriyet Türkiyesi’nde edebiyatın ve özelde şiirin kaynakları ve görüntüleri farklılık göstermiştir. Modernleşmenin, yalnızlık ve bireyselleşme ile kendini belirgin kılması, ölümün daha ürkütücü ve korku verici yanını gündeme taşımıştır: “Hadi tut elimden gök gibi ölü kadar yalnızım.” mısrası ile bu, şair tarafından da ifadesini bulmaktadır.
Her kalem, kendisini tutan elin düşünce ve gönül dünyasını yansıtmaktadır. Öyle ki bir şairin ya da yazarın dünyaya bakışını, hayat felsefesini ve idrak çerçevesini yazdıklarını okuyarak rahatlıkla anlayabiliriz. Kendi edebiyat dünyamızda da millî-manevi değerler ekseninde duruş sergileyen ya da Batı etkisini belirgin şekilde yansıtan yazarlarımız bunun bir göstergesidir. Bu noktada önem arz edilen şey, ele alınan konuların da dünya görüşlerinden etkileniyor ve yazarına göre yeniden forma giriyor oluşudur.
Ölüm gibi hassas bir konunun, kendisini yazan kalemle kurduğu iletişim ise oldukça önemlidir. Tüm yazın alanı için dikkate değer olan bu durum, kelamın sihre büründüğü şiir söz konusu olunca önemini artırmaktadır. Çünkü şair, özünde taşıdığı ölüm çekirdeğinin filizlerini şiirine yansıtma şekline göre, ya ölümü öldürecek ya da ona yeni bir hayat sunacaktır.
Ölüm olgusunun ve şiirin çakıştığı noktada, dönemi itibari ile Erdem Bayazıt, millî – manevi değerlerin etkisi ile kaleme aldığı çalışmalarında; modern zamanların, ölümle arasına kalın perdeler çekmeye çalışan ve ‘o yokmuş’ gibi davranan insanına, büyük bir ustalıkla ölümü anlatmış ve tanıtmıştır. Kendi ölümünü yazan felsefeci Beşir Fuat ve “Sessiz Gemi” şiiri ile ölüme romantik bir açılım getiren Y. K. Beyatlı arasında önemli bir çizgide duran Bayazıt, ölümün intihara dönük yüzü ile mistik bir hüzne bürünen yanı arasındaki dengeyi sağlamıştır. Bunu, ölümü güzellemeden öte, onun ne kadar bizde ve bizden olduğunu okuruna hissettirmekle gerçekleştirmiştir.
Bayazıt’ın şiirlerinde ölüm, yeni bir kimliğe kavuşmuş; “Ölmeden önce ölünüz.” düsturundaki anlam örgüsüne ve manevi arka plâna yeni açılımlarla ulaşmıştır. Şair, bu bağlamda ölümü, en yakın muhatap olan insanoğlundan başlayarak nesneler dünyasındaki izlerine değin çeşitlemiş ve bir manada ölümün anlam haritasını çizmiştir.
Ölümün sularında, Erdem Bayazıt şiirleri ile gezinerek bu ifadeleri bizzat gözlemlemek mümkün. Şairin “Önsöz” şiiri ile son söz olan ölüme yaptığı gönderme, başlığı takip eden mısralarla birlikte ölümle baş başa olma halinin mutlaklığını sergilemekte ve bizleri ölümün kıyılarında yapacağımız gezintiye davet etmekte:
“Damla damla oluşuyor hayat
Ölüm kımıl kımıl
Duymak kolay
Anlatmak değil”
Bir damla sudan varlığa bürünen hayat, can çekişme şeklinde görünür kılınan ölümle varlığından soyunuyor. Nasıllığı, seyredene aşikâr olmayan ölüm, anlatılması sadece bir denemeden öteye geçmeyen ‘Öteki ‘nin tecrübesi olmaya devam ediyor. Çünkü anlatılmayan yaşanan bir hakikat ölüm. Ve aslında insanın, doğduğu andan itibaren ölmeye başlayan bir varlık olduğu:
“Her an
Farkındayım
Az az öldüğümün.”
Mısraları ile şair sözünde ifadesini buluyor. Anlamın ve birçok cümle ile anlatılmaya çalışılan bilgilerin, Bayazıt tarafından gerçek anlamda şiirleştirildiğini göstermekte bu özlü ama derin ifadeler.
“Ölüm muhakkak
Ve ölüm mutlak
Tek kapısıdır ölümsüzlüğün
Ölümle tanıştıktan sonra anladım
Sadece bir kimlik belgesi olduğunu yaşamanın”
Şair “Son söz” ünde yer alan ‘Öldün, bir daha ölmeyeceksin.’ Dizeleri ile anlamın şiirler arası geçişlerde de bütünleneceğine dair bir ipucu veriyor okuruna. Ayrıca bu hayatın da önsöz ve sonsöz arasında yaşanan bir öykü olduğu kanaatimizi güçlendiriyor.
Ölümle ilişkisi bilinç düzeyindeki tek varlık olan insan, doğduğu andan itibaren ölümle nişanını takmıştır. Bayazıt, “Kendi ölümüme ait bir deneme” şiirinde, fikir dünyasında ölümün ne şekilde konumlandığını en açık şekilde göstermektedir. Ölüm onun için “uykudan uyanma”, “sarhoşluktan ayılma” gibi bir anlamı içinde barındıran oruçluluk halinden sıyrılmadır:
“Biliyorum yaklaşıyoruz her an
Biliyorum oruçlu doğar insan
Ölümün iftar sofrasına.”
Ölümün, bir ibadet olan oruçla bu denli özdeş tutulması, ötenin varlığını kabul eden kimselerce, ölümün nasıl algılanması gerektiğinin de bir örneğini sunmaktadır. Ayrıca varlığı (canı- nefsi ) korumanın dahi ibadetle eşdeğer tutulduğu bir inanç örgüsünün içerisinde ölüm, olması gereken yerde, kutsala en yakın noktada durmaktadır ki bu, bir iftarlık mesafedir.
Ölümün varlığı, insanı tek başına meşgul etmemektedir elbette. Ölümle birlikte, onu bizimle buluşturan Azrail; ölümle zorunlu hale gelen cenaze törenleri; ölün/mün ardından tutulan yaslar; yas tutmak ile özdeşleşen kıyafetler ve renkler de hayattaki yerini, ölümün hemen yanında almaktadır. Şair ölüme karşı duyarlılığını, ölümün simgeleri açısından da sürdürmüş ve bu saydığımız öğelere yeni açılımlar getirmiştir:
“Ve ölüm
Bir güvercin
Beyaz
Süzülen masmavi gökten
Berrak sulara.”
“Ölüm bir melek elinde gelir
Ve öper usulca çocuk yüzleri”
Azrail can almaktadır ancak özünde bir melektir. Bu bağlamda öteden gelen en son haberin ulaklığını yapmakta, beyaz bir güvercin olmaktadır. Her ne kadar acı ile ölüm ikiz gibi dursalar da çocuk saflığını koruyan bir kalbin üzerinde, bir buse gibi duracaktır ölümün acıya evirilen yüzü.
İnsanla anlam bulan ölüm yine insanî olan ile ifade edilmiştir çok zaman. Mersiyeler, naatlar, ağıtlar hep ölümün ardından dile düşenlerdir. Şair kaleminde bu:
“Ölümden bir işaret var her şeyde
Ölümün sesini duyuyorum şarkılarda türkülerde”
Dizeleriyle hayat bulmuştur. Öyle ki ölüm, nefes almak kadar hayatın içinde ve bir menzil kadar hayatın ötesindedir. Ölüm durmakta, yansımakta ancak hayat ölümlerin arasında bütün hızıyla akmaktadır. Beyazıt, yaşamın karışık örgüsünü, ötenin girizgâhlığı ile çözmüş bir şair olarak, bizi farkında olmanın sularında gezdirmektedir bu ve benzeri dizeleriyle. Onun öte ile kurduğu sağduyulu ilişki, okuruna da ölüme dair var olan endişelerin dozunun azalacağı yönünde bir güven sunmaktadır.
Yaşamak derin bir uyku, ölüm de o uykudan uyanmak ise ve yaşamak oyalanmak, ölüm gerçekle tanışmak ise, şair tam da bu noktada bam teline dokunmuştur:
“Ey durup durup dalgalanan kalbim
Yorulup yorulup durulduğun gün
Gerçek yorumu bulabilirsin”
Evirilip- çevrilen anlamı ile kalp, hakikatin yansıdığı, açığa çıktığı en önemli delil olarak sunulmuştur. Kalp aynı zamanda hayat ile ölümün ince çizgisini de sunmaktadır. Yaşamın bitmesi ile onun durması eş zamanlıdır çünkü. Bayazıt, bu anlamda girdiği birçok halden azat olan ve hakiki boyuta taşınan kalbin, tüm arayışların cevabına da kavuşacağını ve artık ötede /gerçek âlemde yorumların, manaların aslına ulaşılacağını dile getirmektedir.
Beden ve ruhu ile bir bütün olan insan, aslında en mütemmim haline ölümle ulaşmaktadır. Çünkü ölmek var olmanın ispatıdır ve “ancak yaşayanlar ölebilir.”
Ölüm, her ne kadar yaşayanlara verilmiş bir armağan gibi görünse de varlık âleminde bir şekilde kalıba girmiş her şey, bir çeşit ölüm ile yüzleşmektedir. Erdem Bayazıt şiirlerinde bunu canlı bir şekilde gözlemlemek mümkün. Ölüm konusunda da merceğini, kendinden başlayarak insana ve mahlûkata çeviren şair; nesneler ve kâinat gibi, varlığın diğer alanlarına da duyarsız kalmamıştır:
Mahlûkta devinen
Gürül gürül bir ırmaktır ölüm
İnsan ve onun dışındaki yaratılmışlar kadar, insan tarafından imal edilmişlerin de bir ölümü vardır. Çünkü onlar yaratılmış olan maddenin kendisi ile varlığa büründürülmüşler, biçimlendirilmişlerdir. Öteye dâhil olandan izler taşımaktadırlar kısacası. Şeyler yani ki eşya da ölüme namzet bir öz taşımaktadır derununda. Şair sözüyle:
“Ürpertir tabiat üfleyince rüzgârı derin gök soluğu
Ulu ses dokununca çarka
Düşer ölümün gölgesi eşyaya.
Başlar eşyada hareket kurtulmak için kendinden
Daha öteye geçmek için arınmak gibi elbiseden
Yakalar ölümsüzlüğün sonsuz ipini.”
Bu bağlamda canlı olan ile olmayan arasında yaşam ve ölüm açısından fark, abartılı görünümünden sıyrılıp, ölümün insana aslında yalnızlık değil ikinci bir kalabalıklaşma hali sunduğu yönündeki kanaat, okunan mısralarla pekişmektedir.
Ölüm nesneler dünyasından daha da öteye, zamana dahi bulaşmış bir haldir ki bu;
“Bilincindeyim doğan ayın
Eriyen karın, akan suyun
Ve usul usul tükenen zamanın
Tekrarlayıp duruyor saat
Vakit de mahlûktur
Vakit de mahlûktur.”
Dizeleri ile ispatı sabitlenmiş bir görünüm kazanır Beyazıt’ın kaleminde.
Ve insanları, diğer mahlûkatı, nesneleri içinde taşıyan şehirler de ölümle yüz yüzedir. Ayrıca küçük bir köy haline gelen dünya dahi kıyametle ölüme namzet ise, şehirlerin ölümü şaşırtıcı olmamalıdır. Şair diliyle:
“Şehir bir mahşer gibi içimizde ölür.”
“Altımızda kayan bu ölü şehri durdursana”
Tabiî ki bu ölüm, şehri şehir yapan öz niteliklerin yok olması ile ilişkilidir. Çünkü bir şehri şehir yapan insandır ve insanların benliklerindeki dejenerasyonlar şehrin ruhunda geri dönüşü mümkün olmayan izler bırakır. Bir başka şiirindeki dizelerde bunu daha açık ve daha detaylı görebilmekteyiz:
“Belli bir bozgun yaşamışız
Her şeye ölüm dadanmış sanki
Kadınlar ki anne olmamak için direniyorlar
Erkekler ki savaşmayı tümden unutmuşlar
Çocuklar zaten hiç çocuk olmuyorlar”
Şairin üzerinde durduğu satır arası nokta, varlığın ölümünün doğallığı ile kabul edilebilir oluşunun yanında; ruhun ölümle yüzleşmesinin acısıdır. Şehrin ruhu değerlerdir tıpkı medeniyetlerin ruhunun değerler olduğu gibi. Ve şair, ruhun yitiminin insanın bedenini kaybetmesinden daha ağır bedeller ödettiğini fark ettirme çabasındadır.
Sayfalarca verdiğimiz örnekleri çoğaltmak mümkündür Erdem Bayazıt şiirindeki ince ve nazik ölüm imgesinin yankılarını gösterebilmek için. Ancak sadece kelime olarak bulunan ve okunabilenlerle sınırlı tutulması haksızlık olacaktır bu değerli kaleme. Satırlar kadar satır araları da ölümle yaşamın ince çizgisini okumaya –anlamaya davet etmektedir bizleri.
Bayazıt şiirinin genelinde hissettiğimiz bitmeyecek şiir tadı, ölüm konulu ve ölüm kokulu şiirlerinde de oldukça hissedilir. Ancak onu okudukça ölüme sırt dönmüyor aksine ölümle yakınlaşıyor ve ondan korkmak yerine hayatımıza yakınlığını kabullenerek ölüme selam ediyoruz.
Ve ölüm var oldukça şiir de hep var olacak ve yine şairler en güzel kelimelerle dimdik duracaklar ölümün karşısında. Ancak onlar içinde, ölümü hayata döndüren şairlerin yeri de her daim ayrı olacak tıpkı Erdem Bayazıt gibi. Değil mi ki:
“Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm
Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm”
Cennetin Dibi – Gündüz Vassaf
18 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Ay Vakti, Kitap Tanıtımı
İmge Patlamalarında Ortaya Çıkan İskelet: “Cennetin Dibi”
Yazan: Gökhan Şimşek
Gündüz Vassaf’ın, gündelik hayatta totalitarizm alt başlığıyla yayınlanan, rejimlerin yönetim biçimlerini; teoride bahsedilen tarzda değil de pratik hayatta kullanılan toptan/süpürücü bir mantıkla yürütmeleri neticesinde birey ve toplumsal özgürlüğün nasıl yok edildiğini, totalitarizmin, aynı prototipte insan yaratarak, özgürlükçü duruşun hep bir tehdit olarak algılandığını anlatan ve totaliter sistemlere (devlet, patron, asker, okul v.b.) başkaldırı temelli yazılar barındıran cehenneme övgü‘den dört yıl sonra yayınlanan ve on üç ana başlıktan oluşan cennetin dibi, kitabın ilk bölümlerinden olan büyük marlboro meydan muharebesinde anlatılan; savaşların, askerlerin, ordu ve silahların tek tipleştiği, artık bir monitör ve düğmeyle savaşıldığı, sanılanın aksine eski zamanlarda insanın ve atın daha değerli olduğu, eski savaşlarda zırh kuşanan insanın atına da zırh bağladığı, günümüz savaşların da ise cinsiyet, yaş, mazlum gibi ayrımlar yapılmaksızın, tüm renklerin birbirine girerek galibin, mağlubun, cesur ve korkağın bilinemediğine nazire yaparcasına “bombalardan önce bıstrıc medrese sokağı otuz yedi numarada oturan saraybosnalı dayı kızımız Sırıye abla’nın çocuklarına” atfıyla başlıyor.
Kitabın ön iç kapağında sırıtarak selam veren iskelet, arka iç kapakta aynı pozu bu kez sırtı dönük şekilde veriyor. Belki de kitabın bir dönüm noktası olma iddiasıdır bu ironize. Cennetin dibi, Birçokları için başucu kitabı olan cehenneme övgü’ nün izleği niteliğinde metinler barındırsa da modern zamanlarda eğlencelik hayat alt başlığının rahatlığına yaslanıp okuyucuyu tarihi ve teknik bilgi bombardımanına tutuyor. Totalitarizm ve modernizm üzerine denemeleri merkez niteliğinde olan ve hatta bunları kendini yeniden yazan metinler olarak ifade eden yazar, cennetin dibi’ nde deneme, düşünce, anı ve roman sayılabilecek nitelikte, oldukça farklı yazılara yer veriyor.
Yazarın, talim yılları ve 68 kuşağı 68 de nasıl para kazandı diye adlandırdığı bölümlerde geçen, 1968 yılında Amerika’da henüz üniversite öğrencisiyken, iki arkadaşıyla beraber yaşadığı olaylar oldukça ilginç. Kumar oynayıp, kazandıkları parayla spor araba almaları, kiralık helikopterde alem yapmaları, bağımsızlık günü arifesinde kentteki havuz, fıskiye ve çeşmeleri çamaşır tozuyla köpürtmeleri, yine bu süreçte CIA’ e bağış yapıp bir anda kahraman olmaları ve nihayetinde İsrail büyükelçiliği tarafından sunulan okulda Yahudi propagandası yapma teklifini kabul edip para kazanmaları, Kuveyt elçiliğinden gelen 20-30 kişilik Arap kızları koruma görevini üstlenmeleri gibi anıları, okul bitiminde AİDS’lilerin sigarası sloganıyla marlboro imajını yıkma kampanyasını, kampanya mağduru firmadan gelen hatırı sayılır bağışla, zehri yaratan panzehirin de ustasıdır diyerek bu kez övücü bir kampanyaya döndüren bir hikayeyle devam ediyor.
Sıkıştırılmış roman havasındaki cinsel özgürlük, kadın erkek eşitliği, erkek/cinsel güç temalı, komünist partili ilerici çift çelik ve duygu’nun siyasi mülteci olarak sığındıkları İsveç’te başlayıp, oğullarını eşcinsel bir çiftin evlatlık almasıyla devam eden ve bir erkeğin hadım edilme merasimiyle son bulan yaklaşık kırk sayfalık bölüm bize göre kitabın en zayıf halkası olmakla birlikte kitaptan bağımsız bir alan görünümü veriyor. Yuvamız, mutlu yuvamız a.ş. başlıklı bölüm yukarıda bahsi geçen bölümle benzerlikler gösterse de kitap bütünlüğünden tamamen ayrılmış değil.
Dünya yıllık idam rekorunu elinde tutan Çin Komünist Partisi’nin infaz ettiği mahkûmların böbreklerini satması, Fransa’da cenaze malzemelerinin satıldığı süpermarketlerin olması, Kızılhaç’ın kaynak bulmak amacıyla popüler sanatçı John Lennon’un katilinin imzasını açık artırmayla satışa çıkarması gibi bilgiler ışığında yazarın, ölümlerin ne kadar kalitesizleştiğini, ölünün, ölümün ranta dönüştüğünü, şehir merkezindeki mezarlar üzerinde alışveriş merkezi hayalleri kurulduğunu, merasimlerinin çirkinleştiğini anlattığı ölüm marketleri isimli enfes bölümde sarf ettiği şu söze kulak verelim; inanın, kiliseye, camiye girmiyorsanız bedava diyedir.
Gündüz Vassaf, herkesin baktığı yere bakıp, herkes gibi görmeyen bir adam. Kitabın ilk bölümlerinden itibaren beliren bu algı genişliği okuyucunun zihnindeki birçok masalı da yıkıyor. Vassaf, gölgenin aslıyla nasıl yer değiştiğini ve aslolana ulaşmak için kırılması gereken tabular olduğunu söylüyor okuyucuya. Tatil köylerine verilen su yüzünden Ege’de kuraklık olduğunu, güney’de gelişen kumar turizmini, mutfağımızın, el sanatlarımızın, danslarımız, adetlerimiz ve huylarımızın turist dolarları karşısında maskaralaştığını, ulusal kurtuluş savaşlarının asıl bu durum karşısında verilmesi gerektiğini anlatıp, orduya yapılan harcamaların ne kadar saçma olduğundan dem vurduğu turistlere ehliyet, yine, korkudan sokağa çıkamayan insanın imdadına yetişen teknolojinin aslında insanı hapsetmesi, kadın erkek geçimsizliği neticesinde apartmanlarda tek kişiye uygun dairelerin yapılması, AİDS gibi hastalıklardan ötürü soyun gerilemesi, toplumların bireyselleşmesinin aslında küresel bir Pazar yaratma kaygısıyla doğduğu, çokuluslu şirketlerin üçüncü sınıf ülkelerde açtıkları şirketler aracılığıyla özünde rüya üretim merkezlerinin temellerini attığını ifade ettiği Şirket_i Sefahat‘ gibi bölümler kitabın lokomotifleri olarak karşımızda durmakta.
ardı ardına gelen imge patlamaları bir önceki imgenin unutulması, eksik alımlanmasını da sağlamıyor değil. Konuların süreli örneklendirilmesi de merkezin kaçmasına sebep olabiliyor. Kuşkusuz bu kitabın okuyucuda bırakacağı en büyük şey, kitabı tekrar okuma isteği olacaktır. Yine de cehenneme övgü‘de oluşan düşünsel zemin bu kitapta kendini geçişleri olan bir yola bırakacak ve okuyucuya şu soruyu soracaktır;
Nelere kanmışız!
Not: Bu yazı, Ayraç Dergisi 1. Sayısında yayınlandıktan sonra sitemizde yayınlanmıştır. Teveccühleri için Gökhan Şimşek Kardeşimize teşekkür ederiz.
Kültür Yorumları – Terry Eagleton
18 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Ayraç, Kitap Tanıtımı
Yüksel Güngör \ Ayraç Dergisi, 1. Sayı
Özgün edebiyat kuramcısı olarak bilinen Terry Eagleton’un dilimize 2005 yılında, Özge Çelik tarafından çevrilen “Kültür Yorumları” kitabı, okuyucusuna çığırtanlık yapmadan bir şeyler aktarmanın kaygısını taşıyor. Ayrıntı yayınlarından çıkan kitap çeviri konusunda biraz sıkıntı yaşıyor olsa da okunmaya değer -hatta kesinlikle okunması gereken- bir kitap. Beş bölümden oluşan kitabın ilk bölümü “Kültür Yorumları” başlığı ile başlıyor. Sırasıyla; Kültür Krizleri, Kültür Savaşları, Kültür ve Doğa, Ortak Bir Kültüre Doğru bölümleriyle devam eden kitap içerik bakımından sade bir görüntü arz ediyor. Son bölümde kültürün sıkı bir destekçisi olan T.S Eliot’un görüşlerine uzun uzun yer veren ve buna haşiyeler yazan Eagleton bunu gayet güzel başarmış. Ağır ve aslında biraz da sıkıcı bilgileri içeren ilk bölümü hızlıca geçiyoruz ve ikinci bölümle birlikte Eagleton’un derin dünyasına adım attığımızın farkına varıyoruz.
Kültür hakkında az çok bilgisi olan herkes bilir ki kültürün toplumla çok sıkı bir ilişkisi vardır. Yani her toplumun içinde yaşadığı zamanla paralel olarak farklı kültürel değerleri vardır. Örneğin yemeğe davet ettiğiniz misafiriniz yemekten geğirerek kalkarsa kendisini görgüsüz, medeniyetsiz, kültürsüz biri olarak değerlendirirsiniz. Oysa aynı olay Uzakdoğu’da bir sofrada yaşandığı zaman ev sahibinin memnuniyeti dışa vuracak kadar çoğalır. Çünkü bölgenin kültürü yemekten sonra geğirmeyi, yemeğin çok lezzetli olduğuna yoruyor.
Tarihi Roman İçin Ne Dediler

ORHAN PAMUK
Tarihsel romanların resmi tarihin bir alt açılımı, daha doğrusu o zamana dair bilmediğimiz sosyal hayatın içini doldurma gibi bir fonksiyonu var mı?
Benim resmi tarihle bir alakam yok ve resmi tarihe tepki duyuyorum. Resmi tarihten anladığım geçmişte gerçekten olup bitenleri anlatan bir tarih değil.
Şu andaki kurulu düzene inanmamız, olup biten her şeyi onaylamamız için uydurulmuş tarihe “resmi tarih” diyoruz. Resmi tarih eleştirel ve olumsuz anlamları olan bir kavram. Resmi tarihe karşıyım, inanmıyorum ve resmi tarihi çok fazla da kafaya takmıyorum.
Elbette, benim de resmi tarih gibi, asıl bir tarih anlayışım var. Ben işte o tarihe değer veriyorum. Bizim resmi tarihimizin dayandığı Avrupa’daki 19.yy. tarih anlayışının içerisinde büyük milletler vardır. Büyük savaşlar, barışlar, büyük padişahlar… onların yaptığı büyük anıtlar olaylar vardır. Benim tarih anlayışımda insanlar, cemaatler, kültür ve günlük hayat var. Kadınların öne çıkmasını isterim. İnsanların rüyaları, tutkuları özlemleri… bunlar tarihte yer almalıdır. Resmi tarih dediğimiz şey ise bir çeşit resmi geçide benzer. Askerler, komutanlar, padişahlar geçer. Tarih büyük adlarla söylenir. Büyük adamlar, büyük ordular belki büyük milletler tarihi yapar ama bunlar günlük hayatı, kültürü, genel anlamda düşlerimizi, gelecek ile ilgili tasarılarımızı, cinselliği, maneviyatı, örgütlenmiş dini, dinin şiirini görmez. Halbuki ben bunları görmek isterim. Bunların resmi törenlerden, savaşlardan tarihi, daha çekici, inandırıcı kıldığını düşünürüm. Tarihe bu noktadan, daha özelde günlük hayatın içinden, mutfaktan net şekliyle evden girerim. Benim Adım Kırmızı’yı böyle kurmuşumdur. Benim Adım Kırmızı’nın içinde bir ev vardır. O evin de merkezi neredeyse mutfaktır. O mutfakta iki kadın vardır. Biri cariye diğeri de evin hanımı ve hakimi gibi olan Şeküre. Sanat vardır. Çünkü kahramanın babası da sanatı sever. Aileye gidip gelen nakkaşlar, hayal gücü vardır. Çocukların aracılığıyla sokağa dayanan bir günlük hayat vardır. Bunlar bana bütün anlaşmalardan, savaşlardan ve barışlardan Osmanlı’yı daha elle tutulur, güçlü, sevilebilir, bugünkü anlayışımıza daha yakın bir şekliyle anlatır. Benim Adım Kırmızı’daki tarih anlayışı budur.
Takılmış isimler var romanınızda. Bunlar, gerçekte var mı yoksa sizin kahramanlarınıza koyduğunuz isimler mi?
Bakın, şimdi size bir kitap göstereceğim. Bu kitap, Rıfkı Melul Meriç’in Türk Nakış Tarihi Araştırmaları kitabı. Burada Kasım-ı Arnavud, Mücellid Kara Mehmet, Nakkaş Bayram, Nakkaş Ahmet, Nakkaş Evrenos, Nakkaş Şah Mehmet … gibi isimler var. Sonra, kitapların ciltbend aralarından birbirlerine yazdıkları notlar… “Karpuz, burayı boş bırak” gibi. Ben buralardan ilham alırım. Fakat bu kadar kesin bir şekilde takma adla birbirlerine seslendikleri konusunda bir kanıt yok. Ben bir zamanlar onlardan takma adla bahsetmek istemiştim. Tıpkı “Yeni Hayat” adlı kitabımda, kitabın bir yerinde insanlardan saatlerle bahsettiğim gibi. Çünkü, orada birbirine benzeyen üç şüpheli nakkaş olacaktı. Bu üçü de çıraklıktan beri birlikte yetiştiği için birbirlerine takacakları muhtemel takma adlar vardır diye düşündüm. Kitapta şu da hatırlatılır: Eski bu tür loncalarda, örgütlenmelerde usta her gün nakkaşhaneye evinden gelirken, çıraklardan biri her sabah ustanın yanına gider ve ustayla birlikte nakkaşhaneye gelir. Çırak, arkasından ustanın çantasını taşır. Ben de kitabı yazarken bir ara düşünmüştüm ki bunlar altı tane olsun haftanın altı gününde her gün biri gitsin ve nakkaşlara burada takma ad olarak pazartesi, salı, çarşamba adını vereyim. Nitekim o kitapta birazcık da olsa var. Sonra vazgeçtim. Tarihe saygı bakımından bunu soruyorsanız, loncalarda, nakkaşhan bölüklerinde böyle bir şey yok. Ama biliyorsunuz ki yalnız Osmanlı’da değil Orta Çağ’da da çok yaygın bir şey takma ad. Soyadı modern bir şey.
Beyaz Kale’de kahramanlar padişahla alakalı. Benim Adım Kırmızıda da padişah gözüküyor. Bunun özel bir durumu var mı, padişah daha çok ilgi artırır diye mi düşündünüz?
Bakın, “Benim Adım Kırmızı’da bir kitap yapılıyor. Kitaplar o zaman için çok büyük masraflarla yapılan, büyük projelerdir. Dönemin padişahını temsil edecek simgesel yanı çok güçlü olan şeylerdir. Bu kitapları padişahlar ve en tepedeki iki, üç paşa ancak yaptırabilir,gerisi yaptıramaz. Buna devletin hazırladığı en büyük sanat projesi diye bakmak lazım. Onun için bu kitaplara ancak onlar bakar. Bir defa bu kitaplar, en önce padişahın göz zevki için yapılır. Bir kitaptan bahsediyoruz. Bir de bu kitabı, bu resimleri tüketen gözlerden bahsetmek gerekiyorsa resimler elbette en önce padişah görecek diye yapılır. İşte o zaman bu konuyu dört başı mamur her şeyiyle irdeleyeceksek padişahtan bahsetmek gerekir. Beyaz Kale bambaşka bir bakışla ve şekilde yazılmış bir kitaptır. Daha çok Batı romanı gibidir. Orada bir bilim adamının iktidar sahibine yaklaşması söz konusu çerçevesinde padişah önemlidir. Oradaki şaka ya da tuhaflık padişahın çocuk olmasıdır. Birinin ilimle, bilimle uğraşırken diğerinin çocuk olup başka şeylere ilgi duyması görülür.
Benim Adım Kırmızı’da Topkapı Sarayına giriş kısmı oldukça enteresan ve etkileyici ….
Çok çalıştığımı söyleyebilirim. O girişi yapabilmek benim iki buçuk ayımı aldı. Tarihi romanın en zor yanı budur işte. Hiçbir kimse Topkapı Sarayı’na benim kahramanım gibi girmiş ve hatıratını yazmış değildir. Batılılar elçilik heyetiyle, törenle girerler. Türkler, Osmanlılar girerler ama onların hiçbiri yazmaz. Çünkü onlar için Topkapı Sarayı’na girmek sıradan bir olaydır. O halde benim yapmam gereken şey, bütün kitapları okuyup nasıl olabileceğini varsayıp yazmaktır. Bu, çok zordur ve aynı zamanda yaratıcılık da isteyen bir şeydir. Bakın, size çok basit bir tarihi roman ayrıntısı söyleyeyim: 16. yy.da bir Osmanlı olayımızın geçtiği evinin penceresini anlatın desek doğru dürüst kimse anlatamaz.
Cam, bildiğimiz ucuz cam, 17. yy. Fransa buluşu. Ondan evvel mücevher gibi yapılan parçacıklar var, onlar da çok pahalı. Peki burada ne var? Hiç kimse bilmiyor. Resmi tarihin bu umurunda değil. Bence, asıl bilmemiz gereken budur. O zamanlar, cam yerine beyaz bir kumaş en önce balmumuna batırılıp daha sonra kaynatılıyor. Bu kumaş bir tahtaya çakılıp küçük bir pencereye konuyor. O küçük pencerede de eğer biraz zenginsen bir parça cam var, çoğunda da yok. Onun da öbür tarafına Ermenice’den Türkçeye geçme kepenk isimli tamamen tahta, kale kapısı gibi bir şey konuluyor. Onun da üzerinde iki tane küçük delik oluyor. Kışın o delikler de kapanıyor; çünkü soğuk giriyor. İşte, ben bunları öğrenene kadar göbeğim çatladı ve bu, romanda küçük bir ayrıntı olarak geçer. Düşünün böyle bir ortamda kadın mutfakta yani yarı karanlıkta iş yapıyor. İmkanlar sınırlı. İşte, insanların içine böyle giriyorsunuz.
Nakkaş Osman’ın, İranlı Nakkaş Behzat’ın altın iğnesiyle gözünü onun gibi kör etmesi mana gözünün açılması içindir. Bu konuyu ele alışınızın gereği bütün sanatkarların bir başka göz ile eserlerine eğilmeleri, seyredenlerin de bu göz ile seyretmesi için mi?
Değil. Ben, simgesel uyarılarla öyle ahlak dersleri vermem. Behzat’ın öyle bir şey gerçekte yapıp yapmadığını bilmiyoruz. O, benim ona yakıştırdığım bir durum. Behzat’ın Tebriz’de mi, Herat’ta mı öldüğü bile bilinmiyor.
Behzat’la ilgili söyleyebileceğim şey şu: Behzat’ın hayatının sonuna doğru gözden düştüğü, küstüğü gibi hikayeler var. Bunun sebebi olarak da şunu düşündüm: Behzat en iyi resimlerini Herat’ta yapmıştı. Sonra Tebriz’e gitti. Son zamanlarında Safevi şanıyla birlikte oldu ve o şahın bir üslubu vardı. Sonra başka bir üslup yapmak durumunda kaldı. Bütün hayatlarını bir çeşit resim yapmaya veren insanlar, hayatlarının sonunda askeri, siyasi sebeplerden başka bir hanın, padişahın kulu olup bütün hayatı boyunca inandığı sanat anlayışından, üslup anlayışından vazgeçiyor. Bu, insanın onurunu zedeleyen bir durum. Bu yüzden başka şeyler görmemek için ve tepkisel olarak gözlerini kör ettiğini, bunun da örnek olduğunu yazdım.
Eğer bu bir şeye simgeyse kültür değişimi denen şeye simgedir. Bizim Batılılaşmamız denilen şeye simgedir. Tarihin acımasızlığı şudur ki başka medeniyetler, buluşlar, silahlar, savaşlar gelir ve sizin evinizde ağır ağır yaptığınız şeyi değiştirir. Siz evinizde aynı şeyi hep yapıyorsunuzdur ama tarih denilen büyük hareket sizin maneviyatınızın üzerinden takır takır büyük toplar gibi geçer. Kimisi duruma hemen uyar. Yaratıcıdır, bunu bir izzet-i nefis sorunu yapmaz. Kimisi hiçbir şey yapamaz, yok olur. Kimisi, tepkisel olarak eskiye saklanır. Behzat’ın, gözünü kör etmesi de kültür, üslup, kimlik değişimine tepkidir.
Beyaz Kale’de sık sık, batı romanlarında görülen iki kişinin birbirinin yerine geçmesi imajı acaba, romana eski bir modeli kullanmak açısından monotonluk katmamış mı?
Katmamıştır. Çünkü edebiyatta hep eskiden yapılmış şeyler hep yeniden, yeni bir anlayışla yapılır. Bilakis bence o romanın dünya edebiyatındaki tek özel yeri bunu da söylemek gerekiri, birbirine hem ruh, hem görünüş olarak benzeyen çiftler, ikizler konusunu bizim iki yüz yıldır bitmek tükenmek bilmeyen değişim batı kavgasına oturtmaktır. O romanda dünya edebiyatı içerisinde çiftler teması ile bizim özel konumuz olan doğu-batı konusunu birleştirmek ve doğu-batı kavgasını çiftlerle bir kere daha yazmak, anlatmaktı. Eski hikayeleri yeniden anlatmak sakıncalı değil, bilakis iyi bir şeydir. Çünkü yeniden, yeni bir şekilde anlatırsınız.
Eski hikayeleri anlatarak edebiyatı hem zenginleştirir, hem de bir geleneği korumuş olursunuz.
İlk gençlik yıllarınızda yazdığınız kitaplarda din, özellikle İslam kaynaklı konulara rastlanmıyor. Sizi, sufi kaynaklı konularda yazmaya ne sevk etti, keşfiniz nedir?
Ben İstanbul’da, Nişantaşı’nda pozitivist, batıcı, cumhuriyetçi bir ailede yetiştim. Dinin ima ettiği manevi hayat önde değildi. Bu bakımdan gelişme tarzım itibarıyla gelişkin bir dini terbiye almadığım gibi herhangi tasavvufi bir tarikatla ilişkisi olan akrabam da yoktu. Bu konuları ben 35 yaşımdan sonra kendi şahsi merakımla kitaplarıma kattım. Niçin böyle bir ilgi duydum? Çünkü anladım ki aslında ben yalnızca büyüyüp yetiştiğim Pera’nın, Nişantaşı’nın, Batılılaşmış İstanbul’un modern ve zengin hayatını anlatan romanlar yazmak istemiyorum. Bütün Türk, Osmanlı ya da bu topraklardan çıkan bütün kültürü, şehrimin tüm zenginliğini anlatmak istiyorum (Çevrem bana yetmiyordu). Bu da İslam tarihi, tarikatlar, Osmanlı demektir. Eski edebiyat ister istemez, tasavvuf ve dinle ilgilidir. Bunların siyasi yanı da var. İslami sanat da var. Bugün siyasal İslam dediğimiz şey de var. Bu konuları da kucakladım. Ama gene de eski bakış açım biraz kaldı ve belki beni bazı bakımlardan sınırladı. Ele aldığım konuyu, kendimi terbiye edip sevmeyi öğrendiğimden, romanlarıma koyduğum bütün konuları severek araştırdım. Ve onları okurken ne yapalım bunu öğrenmemiz lazım diye hiçbir zaman demedim, önce sevdim ve o sevgi noktasıyla kitaplarıma aldım.
YAVUZ BAHADIROĞLU
Son yıllarda tarihi romana artan talebi neye bağlıyorsunuz?
Öncelikle tarihle gizli bir barış anlaşması yapıldığına inanıyorum. Bunu söylerken tarihle kavgalıydık sözünün altını çizmem lazım. Cumhuriyet kurulduğundan beri geçmişi kötülemenin, geleceğe inşa etmeye yardımcı olacağı şeklinde yanlış bir fikre kaptırdık kendimizi. Oysa geçmişi kötülemek ya da nesilleri geçmişten koparmak geleceğe fayda değil zarar verir. Türkiye bunu hem Osmanlı’nın 700. yıldönümünde, hem de Cumhuriyet’in 75. yıldönümünde keşfetti. Gönül önce edebiyat, sonra siyaset adamlarının keşfetmesini isterdi. Ama bu böyle olmadı. Cumhurbaşkanımız: “Osmanlı’yla barışımız var. Biz tarihimizi reddetmekle yanlış yaptık. Onlar bizim dedelerimizdi.” dedi. Bu kuşkusuz geç kalınmış bir yaklaşımdı. Ama yine de siyasetçilerin bu yaklaşımından sonra tarih, bazı edebiyatçıların dikkatini çekti. Tabii ben kendimi bu kategorinin dışında tutuyorum. Çünkü ben 1970′ten beri (kendi sanat anlayışım içinde tarihi roman, aktüel roman yapmıyorsam da) doğrudan tarihe giren ve tarihi anlatan bir yazarım. Buna Türkiye’nin hatta dünyanın ihtiyacı olduğuna inanıyorum.
Çünkü tarih kitapları, tarihi sadece anlatır. İdrakinize yardımcı olmaz. Daha doğrusu tarihi öğretir. Siz de onu tekrarlar ve not alırsınız. Bu kuru, hatta insanları geçmişten soğutan bir tarihtir. Oysa bunun birtakım sanat olaylarıyla beslenmesi insanları tarihle biraz daha bütünleştirir. Ders almak gerekiyorsa ders almalarını sağlar. Tarih romanları ve hikayeleri bunun içindir. Bu tip tarihi romanlar Batı’da çok eskiden beri süregelmiş ve çok yaygın bir şekilde yazılmıştır ki halen Haçlı ordularını, halen Çanakkale’ye gelen Anzak birliklerini anıyorlar. Dostluklarını ve düşmanlıklarını bu şuur üzerine inşa ediyorlar. Bizler gerçekten zengin bir tarihin mirasçısıyız. Ve bu güzelim tarihi hovardaca harcadık, yok saydık. Şu an belki edebiyatçılar eleştirirler ama bizde tarihi roman adına yazılan şeyler (1970′lere kadar yazılan romanların pek çoğu) çok galiz ifade kullanmamak için söylüyorum hafifliklerdir, mantıksız şeylerdir. Yatak odaları arasında bir kovalamacadır.
İnsan kuşkusuz olarak düşünüyor; şayet bizim tarihimiz yatak odaları hikayelerinden ibaretse, 22 milyon kilometrekarelik bir toprağa Söğüt’te doğan bir uç beyliği yüz yıllık bir süreç içerisinde nasıl ulaşmış? Sadece o askeri çaptan söz etmiyorum, o çapa uygun insani, vicdani bir boyut, adalet, mimari… Tümüyle bir medeniyet bu kadar kısa bir sürede nasıl meydana gelmiş? Bunlar ahlaken böylesine düşük insanlar idiyse, ki öyle takdim ediliyor, tarihe bu kadar galiz iftira atan bir başka millet değil, devlet tanımıyorum. Ama netice itibarıyla bir barış olmuştur. Özellikle Cumhuriyet’in 75. yıldönümüyle, Osmanlı’nın 700. yıldönümünün örtüşmesi; edebiyatçıların geç de olsa kendi köklerine eğilmeleri tabii ki önemlidir.
Bu arada rahmetli Kemal Tahir’i ayırıyorum. Kemal Tahir özellikle “Devlet Ana” isimli eserinde kendi köklerini arayışa çıkmıştır. Kendi köklerinize inmezseniz sol bir romanı bırakın, ideolojik yapıyı bile kitaba doğru dürüst dökemeyeceği inancı içindedir. Yani kendisi olmaya, bu milletin sanatçısı, romancısı olmaya başlamıştır. “Sanatı sanat için yapmak lazım” derseniz bile bu öğeleri doğru kullanmanız gerekir. Bunun için bu topraklarda oluşmuş medeniyete eğilmeniz gerekir.
Siz romanlarınızda tarihe özel bir bakış açısı, yaklaşım getirdiniz mi?
Benim çocukluğumu yaşadığım dünyada yabancı menşeli çizgi kitaplar vardı. Biz onların şahsında dürüstlüğü öğrendik. Mesela Çelikbilek, Amerikalıların özgürleşmesi için İngilizlerle savaşıyordu. Biz Çelikbilek’in tarafını, dolayısıyla Amerikalıların tarafını tutuyorduk. Arada Müslüman bir Hintli devreye giriyordu. Ne kadar iğrenç rol varsa ona oynatıyorlardı. Onun şahsında da biz Müslümanlardan nefret ediyorduk. Belli bir yaşa geldiğimde bunda bir terslik olduğunu düşünmeye başladım. O arada bizim ders olarak okuduğumuz tarih kitabımızda çok çelişkili manzaralar vardı ve tamamen bir kötüleme edebiyatıydı. Mesela İttihat Terakki, Abdülhamit’i tahttan indirirken iyi, 1. Dünya Savaşına Osmanlı Devletini soktukları ve savaşı kaybedip yurt dışına kaçtıkları için de vatan haini olarak takdim ediliyordu. Kafanızda “Hangisi doğru?” sorusu uyanıyor. Bunu öğretmene sorduğum vakit, aldığımız en çarpıcı cevap “Sen sınıf geçmeye bak, oraları pek karıştırma başın derde girer.” denirdi. O zaman fazla düşünmenin başı derde sokan bir hadise olduğuna, yani çelişkileri ortaya koymamak gerektiğine şartlanıyorduk. Benim en büyük talihim, doğduğum köy evinde bir kitaplığın bulunmasıydı. O arada bize “yazılı bir kağıt bulduğunuz zaman mutlaka okuyun, yazısız kağıt bulduğunuz zaman ise mutlaka içini yazarak doldurun” diye öğütler veren bir öğretmenin elinde yetiştim. Ve bir yağmurlu günde, ilkokuldan eve giderken yere atılmış bir kitapla, Victor Hugo’nun Sefiller’iyle tanıştım. O da benim en büyük şanslarımdan biri oldu. Sonra bir baktım ki bizim de çok zengin bir tarihimiz var. Hatalarla dolu ders kitapları bile bu kadar zengin iken bizim tarihi romanlarımız yatak odalarının dışına niye çıkmıyor diye bir tepki oluşmaya başladı. Sonuçta dedim ki “Ben bunu yazacağım”.
İlk romanlarımda şimdi kabul ettiğim bir hata var. O da şu: Kılıcın parıltısı gözlerinizi o kadar kamaştırıyor ki, ne güzel sanatlara, ne de medeniyetteki konumlarına girebiliyorsunuz. Çünkü çok büyük zaferler var. Kılıç felaket derecede parlıyor. İlk yayınladığım kitabım olan Sunguroğlu’nda kılıç fazlasıyla var. Ama Sunguroğlu’nda yine de Osmanlı insanın dünyaya bakış açısını yakaladığımı zannediyorum. İlk bakışta beni yanıltan şey şu oldu. Askeri parıltılar o kadar çok dikkatimi çekti ki diğer yönlerine bakmadım. Ama aynı askeri parıltı günümüzde çok fazla itibar görmüyor. Bu sefer tarihe biraz daha dingin bir şuurla eğiliyorsunuz. Bir devlete bu kadar büyük zaferler kazandıran yapı ne? diye düşünüyorsunuz. Niye diğer devletler daha büyük ve kalabalıkken başarısız oldular da, bunlar onlara üstünlük sağladı. Hangi saikle? Bu defa toplumu yeniden keşfe çıkıyor, bireyi ele alıyor, derinleştikçe derinleşiyorsunuz. O zaman başarısızlıklarınızın sebebini daha iyi anlıyorsunuz.
Kütüphanelerin tozlu rafları arasında sıkışan Osmanlıca yazıları, belgeleri bulmuşsunuz. Bir dünya, bir alem keşfetmişsiniz. Bunu insanlarla, kardeşlerinizle paylaşmayacak mısınız? Ben de işte böyle doğru anladığım şeyleri insanlara anlatmaya, ulaştırmaya çalıştım.
Doğru anlatım!..
Romancı tarihi değiştirebilir mi, tarihi romanın bir etiği olmalı mıdır?
Tabii. Romancı özgürdür. İsterse tarihi değiştirir. Bazı romancılar bunu çok rahatlıkla yapıyor. Ve “ben tarih yazmadım, sanat eseri yaptım.” diyor. Ben romanlarımda bunu yapmadım, yapmam da. Ortada yaşanmış bir dünya, yaşanmış bir tarih var. Orada rol almış, görev almış, işlevini tamamlayarak ahirete irtihal etmiş; ama bize o mirasını bir vedia olarak devretmiş, emanet olarak korumamıza, vicdanımıza bırakmış insanlar var. Onlara yaptıklarını yaptırmayacaksınız da kendi keyfinize göre onları yaşatacaksınız. Kukla gibi oynatıp rol vereceksiniz. Romancı ne kadar da “ben tarih değil, roman yazıyorum” derse desin böyle bir fantezi yazması gerektiğine inanmıyorum. Tarihi romanın ahlakı vardır. İster romancı, ister şair kim olursa olsun tarihe eğilenler bir akademisyen titizliği içinde konuya girmek zorundadır. Aksi vebaldir. Düşünebiliyor musunuz siz beni yarın yazmaya kalkışıp, düşman olduğum düşüncelerin içine atarsanız ben sizden hesap sorarım. Yani tarihi yazacak insanın sadece dünyevi endişeler içinde değil, biraz da ebedi endişeler içinde olma mükellefiyeti vardır. Yani “benim yazdıklarım hakkında yarın tarih ne yazar acaba” diye en azından kendi sanatının da tarihe geçiş içinde yargılanacağını ve günün birinde de ya Allah’a ya da nesillere hesap vereceğini gözönünde bulundurmalıdır.
Sizin vicdanınız bu konuda rahat mı?
Ben tarihi yozlaştırmadım. Olanı sanatsal kalıplar içinde sunmaya çalıştım. Zaten tarihe derinlemesine nüfuz eden sanatçılar, romancılar konu sıkıntısı çekmez. Uydurmalarına hiç gerek yok. İstedikleri tipleri orada bulurlar, yeter ki azıcık emek versinler.
Son zamanlarda yazılan tarihi romanları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Evvela ben eleştirmen değilim. Benim Adım Kırmızıda, yazarın sanatsal motifleri, yani minyatürü öne çıkarması güzeldir. Ancak bilebildiğim kadarıyla bu sanatın tümü değildir. Onu öğrenmek o kadar da kolay değildir. Ayrıntıya girmiş ve güzel de olmuş. Ama bu topraklarda yaşanan tarihse eğer konumuz Kılıç Yarası Gibi’de yaşanan olayın bu topraklarda yaşanabilir olduğuna inanmıyorum. Konuya girmek istemiyorum, çünkü insanları incitmekten son derece endişe ediyorum. Onları eleştirmekten ziyade ben ne yapmaya çalıştığımı anlatayım.
Bu toprakların ya da konu olarak alınan süreç içerisinde bir ahlak anlayışı vardır. Bu ahlak anlayışının temeli Kur’an’dır. Bu insanlar son derece de Kur’an’a bağlı yaşamışlardır. Sapmaları da olmuştur. Ama yüzde seksen diyebileceğimiz bir oranın o tarihlerde bu topraklar üzerinde gayrimeşru yaşamadığını biliyoruz. İnanıyorum demiyorum, biliyorum. Aynı eleştiriyi vaktiyle köy romanlarına da getirmiştim. Ben köylüyüm. Benim köyümde köy romanlarında yazıldığı gibi bir hayat yaşanmaz. Öyle bir hayat olsa insanlar birbirini öldürür. Namus telakkisi kırsal kesimde en hafif haliyle cinayete varabilecek sertlikte sonuçlar doğurabilecek kadar hassas bir konudur. Köy romanlarında bizim büyük şehirlerin meyhane sokaklarında yaşanabilecek olayları köy hayatına uyarlamışlardı. Kendi yaşadığı gece hayatını “canım olsa olsa geçmişte de buna yakın şeyler vardır” anlayışı içinde anlatmaya kalktığınız zaman siz tarihi anlatmamış günü, daha doğrusu kendi hayat telakkinizi tarihe yamamış olursunuz. Bunu da kitabım çok tutar, moda diye ya da kendi ideolojiniz gereği yapıyorsunuz. Sanat öyle istediği için, tarih öyle gerektirdiği için değil.
J. J Rousseau “Tarih, kimsenin babasının çiftliği değildir. Herkes istediği gibi onda at oynatamaz” diyor. İhanet dememek için menfi planda yapılana sorumsuzluk diyorum. Tarihi romanlaştıran, motif olarak kullanan dostlar da, romancılar da, sanatçılar da bu anlamda bir çaba içindedirler. Zannediyorum ki aradığımızı bulmamızı bu çaba hızlandıracaktır. Onun için onların gayretlerini küçümsemiyor, saygıya layık buluyorum. Yanlış yapılabilir. Önemli olan iyi niyettir. Yani ideolojik kalıplarla kendi fikrini doğrultmak için tarihi malzeme olarak kullanmamaktır. Bu iyi niyet olduktan sonra biraz hata eder, biraz ayaklarınız dolaşır ama sonuçta güzel şeyler çıkarırsınız ortaya.
M. NECATİ SEPETÇİOĞLU
Tarihi romanın etiği olmalı mıdır?
Roman bir anlatım türüdür; güzel, çekici, sürükleyici ve yazılan dilin olanca zenginliğiyle yazılmış, anlatılmış ise; belli ölçüler ustalıkla ve abartılmadan kullanıldığı taktirde, o romandır. Geçmiş günleri anlatıyor diye tarihi roman ya da günümüz konu ediliyor diye gerçekçi, şucu, bucu roman demek çok bilmişlerin uydurduğudur ve bu uyduruk Doğu’da da, Batı’da da yerleşmiş, süregelmiştir. Belki okul kitapları için bir değerlendirme olarak kabul edilebilir bu. Öğretimde de kolaylıklar sağlıyordur. Yahut da denemeciler veya ne işe yaradıklarını bunca zamandır öğrenemediğim kimselerin (eleştiriciler) de bilemeyeceği üç beş kuruş kazanabilmek için bu ayırımları uydurmak zorunda kalmış, uydurmuşlardır. Lakin en azından benim için anlamsız bir ayırımdır.
Okuyucuyu sarmış, aranılıp beğenilmiş, sanat değerinden ödün vermez ölçülerde, günün —ve elbette çığırtkan modanın— ötelerine geçebilmeyi başarıp uzun ömürlü olmuş ise türü roman olan yazılı her eser tanımına uyuyor demektir. Çünkü roman da bütün güzel sanatlarda olduğu gibi insanı anlatıyordun Ve insanın dünü yoksa bugünü de olamaz; zaten yarın da düşünülemez o vakit.
Anlatmak istediği insanı yazar, geçmişin zaman ve mekan çerçevesine oturtarak anlatmak yolunu seçmiş ise elbette o dönemi öncesi ve sonrasıyla aydınlatan tarih ve o tarihin doğurup büyüterek yaşattığı her şeyi, doğru en azından yazarın doğru, güzel ve iyi anlayışı içinde doğru yorumlamak mecburiyetindedir. Yorum çarpıtılması, uydurulması, ters kılıflara büründürülerek, uymaz kınlara sokulmaya çalışılması önce inandırıcılığından kaybettirir esere, sonra yazarını günün ancak geçim + kazanç hevesinde yaşayan sıradan kişiler durumuna indirir. Sıradan kişiler de herkes gibidir!
Yazar sıradanlaşır ise eseri sokağa düşer.
Ahlak anlayışına gelince… siz, hiç ahlak dışı bir insanı iyi+doğru+güzel üçgeni içinde gördünüz mü?Ve ahlak dışı bir hayatın bataklıktan farksız olmadığına tanıklık edebilir misiniz? Ahlaksızlığın bile kendi içinde geçerli özel ahlakı var iken yazarı ve eseri ahlak dışına nasıl çıkartabilirsiniz?
Son yıllarda gerek yazar, gerekse okuyucunun (Benim Adım Kırmızı, Kılıç Yarası Gibi…) tarihi romanlara artan talebini neye bağlıyorsunuz?
Kusura bakmayın, örnek verdiğiniz isimlerden sadece o kırmızılı olanını bir tencereci, tavacı gazetenin ısrarlı çığırtkanlığından tanır gibiyim. Çünkü mostralık yayınladığı birkaç bölümünü okudum. Okuyabildiklerim bana gayet sığ bir Osmanlı heveslenmesini Avrupalı çerçeveye sokma ve hapsetme çabası gibi geldi. Bunun için bile zorlanıyordu, öyle bir havadaydı. Öteki örneğinizi bilmiyorum.
Benim bildiğim gerçekten güzel ve akıcılığını ustalıkla kullandığı Türkçesiyle çekici hikayeler yazan bir Haldun Taner var idi; ahbabım idi rahmetli. Az konuşurduk lakin öz konuşurduk. Hoş, latif bir insan idi de…
Bir gün Keşanlı Ali Destanını yazdı. İyi bir kumpanya, güzel bir sahneleme ile, gününe göre değişik ve etkili çığırtkanlıklarla seyirciye sundu. Yazarı da, oynayanı da alkışlar aldı. Bizde özgün ve etkileyici oyun yazmak o vakitlerde de yiğitlik isterdi. Haldun Taner rahmetli iyi bir örnektir bu bakımdan.
Lakin birkaç yıl sonra, Doğu Berlin’de o vakit Sovyetler’in kulu ve hürsüzlüğün kalesi bir acımasız insanlar ülkesiydi orası. Berliner Ensamble’nin oynadığı Bertold Brecht’in bir oyununu -Üç Kuruşluk Opera- seyrettim ben. Bir kelime bile Almanca bilmem. Fakat oyunu gözümü kırpmadan seyrettim. Yanımdakiler şaştılar. Sordular. Dedim ki “Hiç şaşmayın. Ben bu oyunun Türkçe’sini İstanbul’da ‘Keşanlı Ali Destanı’ diye seyrettim. Ünlü hela sahnesi, hem nükteleriyle bile aynı idi..”
Herhalde ne demek istediğim anlaşılmıştır.
Daha da meraklılar, ünlü Halide Edip’in Sinekli Bakkal’ını kahramanlarını bile, ararlarsa İngiliz Edebiyatı’nda bulabilirler. Ya da Reşat Nuri’nin Çalıkuşu sunun izini Fransız Edebiyatında kolayca izleyebilirler. Rahmetli Necip Fazıl Kısakürek, nice ünlü şairimizin nice ünlü mısraılarını Fransız şairlerinden kelimesi kelimesine örnekler idi. Biz, en son, muhteşem bir Divan Şiiri geleneğine, ondan da parlak mücevher bir halk şiiri mayamıza;bunlardan aşağı kalmaz halk hikayeleri ve Dede Korkut gibi temellerimize rağmen Fransız şebeği, İngiliz maymunu, sonra da Amerikan çömezi olmayı daha çok sevdik ve o dilleri oralarda okumuş olanlar yazar olabilmeyi, onlara özenmek sandılar.
Marksist döküntüsü komünist bozmalarının bizdeki yakınmalarına bakınız, Türk köylüsü diye anlattıklarından Allah’a sığınırsınız. Çünkü Türk köylüsü olsa bile anlatılanlar Bolşevik ihtilalinden kopmuş ya da kaçmış benzetmelerdir hep. Bu tür yazıcılar da Rusçu ve Sovyetçi ışıkların aynalığı oldular. Bir milletler arası komünist hapishane çığırtkanlığını şairliğe yükseltmenin ustaları, orada, hapisanede kotarılmış ölçülerle Türk Resmi’ni de yozlaştırmanın ustası oldular. O resimlere bakın, bizi değil Sovyet ayaklanıcıların ayak takımını görürsünüz. Türk köylüsü diye yedirilmeye kalkışılmıştır hep. Uzun hikaye..
Bütün yüzyılımız da hep tepe noktalarında parıldamış olan Mehmet Akif gibi bir gerçek şairi kötülerken beş para etmez manzumeleriyle ve tekerlemeleriyle, Nazım Hikmet denilen çığırtkanı putlaştırıp çılgınlaşmayı hüner belledik. Çünkü yozlaşmamız gerekiyordu, çünkü sömürge ruhunun ruhumuza işlenmesi hesaplanıyordu. Şimdi bir de tencereci, tavacı basın ile kötü övücü, avanak camı tv,lerde köşeleşmiş çığırtkanların yaygaraya getiriliş yöntemi başladı. Fındığını satan çığırtkan tezgahtara koşuşan düşkünler misali şaşkın okuyucular sürüsü türedi. Görüntü bu durumda!
Fakat Onsekizinci yüzyıldan bugüne bir dev gibi gelen Şair Nedim’in yeri hala sağlam; yazık ki yaşadığı yıllarda çok az bilinirdi ve epeyce üzüntülü bir ömür yaşamıştı. Ölümü bile hüzünlüdür.
Aynı yıllarda bir de Osmanzade Taib Efendi vardı. Belki değerliydi belki değildi. Şairler şairi, şeyhüşşüera seçilmişti. En yüce unvan idi bu. Şimdi size sorsam “Nedim mi var bu gün Taib Efendi mi?” desem, ne dersiniz?
“Çelebi böyle olur bizde de konser dediğin” diyen de böyle düşünmüş olmalı herhalde, benim gibi..
Şu resmi tarih deyişinize gelince… gülerim. Çünkü uyduruk bir sözdür ve Marksist döküntüleri ile pespaye komünistlerin oyuncağı yeteneksizler tarafından uydurulmuştur. Dünyanın her ülkesinde, o ülkenin tarihi yazılırken ülke bütünlüğü ve yaşanılan olağanüstü haller ister istemez birtakım ölçüler getirir. Lakin kendini bilen kişi o yazılışı aşağılamaz; noksanını ya da yanlışlarını belgeler, yeri ve günü geldiğinde yayınlar. Tarih yeni ışıklarla yeni yorumlara ve tartışmalara açılarak doğrulara ulaşır. Bunlar yapılırken de öz çıkarlar, özel kinler ya da öfkelenmeler ya da tutsağı olunan ideolojilerin aptallaştırmaları bir kenara bırakılır, bunların güdüsünde yeni yeni uyduruklar ya da sapıtmalarda ısrarcı olunmaz.
Şunu da belirteyim ki ben, sizin o resmi tarih dediğiniz, belki noksan fakat yanlışı az tarih ile başladım işe. İnsan doğru soruyu doğru yerde sormazsa veya sorarken çıkarını düşünürse sürekli yanlışlarda gider ve kalır. Osmanlı’yı haşmetin doruğunda görüşüm o tarih ile başlamıştır. O tarih Osmanlı ihtişamına açtı gözlerimi. Fakat Türkiye Cumhuriyeti sadece Osmanlı diye düşünülür ise topal kalınır, abdallaşılır. Osmanlı’yı kutsal Selçuklular beslemiştir. O kutsal Selçuklular olmasaydı bugün bile öfkesini ve kinini yatıştıramamış olan Haçlılar’ı kim, nerede, nasıl durdurabilirdi? Osmanlı nasıl vücud bulabilirdi..?
Karahanlılar olmasaydı Selçuklu nefes alabilir miydi acaba? Saltuk Buğra Han’ın İslam’ı bürünüşü biraz daha gecikseydi.. ‘acaba’ zinciri nasıl bağlanabilirdi hiç düşündünüz mü?… Ve Kırgızlar sıraya girmeseydi Karahanlı, Gazneli; Uygurlar olmasaydı Kırgızlar.. Göktürkler olmasaydı ondan sonraki nasıl can bulacaktı? Ve Hunlar ve ondan öncesi..?
Görüyorsunuz ki Osmanlılar’ın omuzlarında yücelmiş Türkiye Cumhuriyeti Devletinin temelleri nece derinlerdedir. Lütfen, hiç değil ise sizler ki sizler olduğunuz için ben sorularınıza cevap veriyorum, evet sizler sığı değil derini düşünün. Ve Türklerin İslam kaftanına sarmışından sonraki bayraklanışını unutmayın, sakın unutmayın.
Tarihi romanların o zamana dair bilmediğimiz sosyal hayatı anlatabilme gibi bir fonksiyonu var mı?
Tarihi roman tarih değildir. Roman türünü tür içinde dallandırınca konusunu tarihten almış ya da tarih olaylarını işlemiş diye o dalın adı tarihi roman diye uydurulunca elbette ilim olan tarih ile bir edebi anlatım ustalığının ürünü sayılması gereken roman birbirine karışır, karıştırılır.
Bununla birlikte usta bir anlatımcının elinden çıkmış herhangi bir eserde, konusu, olaylarını ve çerçevesini aldığı tarih çarpıtılmadan doğru, gelişimine uygun yorumlanmış, bu yorumlarla çözüme ve hatta yönlendirilmelere gidilmiş olsa; yani alışılmış deyimi ile mükemmel bir tarihi roman yazılmış ise bile o eser bir romandır, tarih değildir. Olsa olsa bir tarih felsefesinin romanı olabilir. Yorumunuza göre bir geçmiş dünya düşünebilirsiniz. Yine de kesin belgeler var iken tarihi anlatmış bir romana bel bağlayamazsınız.
Devlet Ana mükemmel bir roman fakat çarpık bir yorumdur. Mesela yaşadıkları gerçek olan roman kahramanları bu sebepten kendileri olamamış, Kemal Tahir’in “ideolojisinin kuklaları kılığına girmişlerdi. Bu yüzden okur geçersiniz, seversiniz ya da sevmezsiniz.. o kadar!
Devlet Ana ile Konak+Çatı + Üçler Yediler Kırklar’ın bir çalıntısı veya özentisi olan Osmancık’ta ise ne bulacaksınız ki hangi sosyal hayatın içini doldurmakta kullanasınız. Roman önce kendine özgü olmalı ki, hür olmalı, kendi kendine yetmeli ki ondan başlayıp yola çıkabilesiniz.
Siz kitaplarınızda özel bir yaklaşım geliştirdiniz mi?
Ben Devlet Ana yayınlanınca çok sevdiğim bir Kemal Tahir romanı okumanın tadına vardıysam da yorumu, o dönem tarih olaylarına ve insanların bakış açısı ile belli bir maksattaki ısrarcılığı ağzımdaki bal tadını zehire çevirdi. Çok katlı muhteşem bir yapının temeli yokmuş, çatısı bulutlarda unutulmuş gibi bir katından (materyalist) gözlüklerle bir parça seyrettirilircesine anlatılanlar beni çok yadırgattı idi..
Ben de bir Türk + İslam romancısı olarak çok katlı muhteşem yapının “Mimar”ından yola çıkarak temele inen çatıya çıkan bir pırlanta yolu ve yolcularını anlatmak mecburluğunu yaşadım, o yaşayış ile de yazdım.
Herhalde başarılı oldu, yenilikler, yeni bakış açıları getirdi ki kimi yirmi, yirmi beş baskılarına ulaşmış, çoğu 150 binin üstünde satmakta olan romanların okuyucuları yanımsıra gelmekteler. Bu yüzden Allah’a şükrediyorum hep.
NEDİM GÜRSEL
Tarihsel romanların resmi tarihin bir alt açılımı, daha doğrusu o zamana dair bilmediğimiz sosyal hayatın içini doldurma gibi bir fonksiyonu var mı?
Tarihsel roman, bence, tarihsel doğruları ve eski toplumsal yaşamın ayrıntılarını anlatan değil, tarihi yorumlayan, günümüzden tarihe bakan bir özellik taşır. Bunu yaparken, tarihsel doğrulardan yola çıkabilir elbette. “Boğazkesen” adlı romanımda bu kaygının ağır bastığını belirtmeliyim. Tarih, toplumsal yaşamı bir romancı kadar özgün ve ayrıntılı biçimde anlatmayacağına göre, tarihsel romanda bu işlevi de yerine getirmesini bekleyebiliriz. Ama, sözkonusu ayrıntılar, anlatıyla bütünleşmeli, bir tiyatro dekoru gibi kalmamalı diye düşünüyorum.
Son yıllarda tarihi romana artan talebi neye bağlıyorsunuz?
Son yıllarda tarihsel romana duyulan ilgi bir kimlik arayışıyla açıklanabilir sanıyorum. En azından, bu arayış, Türkiye’de ve Avrupa ülkelerinde, devletlerüstü bir siyasi yapılanma sürecinde, yani Avrupa Birliği’nin kuruluş sürecinde, doğal karşılanmalıdır. Toplumlar, kendi tarihlerine ilgi duymakla, bir ölçüde kaybetmek üzere oldukları ulusal kimliklerine sahip çıkmak, hiç olmazsa bu kimliği hayal gücünün, yani edebiyatın olanaklarıyla tanımak istiyor. Tarihsel romana ilginin bir başka nedeni de, okurun resmi tarih anlayışıyla yıldızının artık barışmıyor olmasından kaynaklanabilir.
Romancı tarihi değiştirebilir mi, tarihi romanın etiği olmalı mıdır?
Romancı bence tarihi değiştirmemelidir. Ne var ki tarihsel bilginin eksikliğini hayal gücü ve romancı yeteneğiyle doldurabilir. Son romanım “Resimli Dünya”da, haklarında çok şey bilmediğimiz ressam Bellini ailesinin öyküsünü anlatırken bu yönteme başvurduğumu söyleyebilirim.
AHMET TURAN ALKAN
TARİHi ROMAN; AMA ÖNCE TARİH LİTERATÜRÜ
Tarihi roman, romancının roman kurgusunu tarihi mekan, zaman ve şahıslar üzerine kurmasından öte bir şeydir; romancının aynı zamanda tarihçi sezgisine sahip olmasını da gerektirir; belki daha çok romancı daha az tarihçi ama tarih behresi mutlaka! İyi romancı, okuyucuda tarih merakı uyandırabilir fakat iyi bir tarihi roman, okuyucunun tarih sezgisini güçlendirir; “anlama”yı kolaylaştırır. Bu durumda her milletin roman edebiyatında tarihi roman ve tarihi roman yazabilecek kişi sayısı kendiliğinden tahdide uğrayacaktır.
Kemal Tahir…. Tarık Buğra… tereddütsüz aklıma gelebilen üçüncü tarihi romancıyı isimlendirmekte zorlanıyorum; bu durum, bir edebi fukaralık olarak yorumlanamaz. Tarihi romanda muvaffak olmak bütün edebiyatlarda zordur.
Yadırganması gereken, tarihi romanın dramatik örgüsüne müsait büyük zenginlikler sunan bir tarihe sahip olmamıza rağmen, bir manada varlık içinde kıtlık çekmemizdir. Tarihimiz zengin ama tarih literatürümüz bu zenginlikle mütenasip değil. Sadece Latin harfleriyle okuyup yazabilen bir Türk okuru için Evliya Çelebi’nin —moda tabirle— “21. asırda” bile güvenilir ve tekmil bir tab’ının bulunmamasını hatırlayınız. Başka problemler de var: Eski Türkçe’yi okumak ve anlamak bugün enikonu bir uzmanlık işi haline gelmiştir. Bir tarih metnini doğru okumayı mümkün kılan kültür birikimi ise şu bizim bildiğimiz “genel kültür”den çok daha farklı bir haslet. Kemal Tahir’in roman notları arasında yayınlanan tarih defterlerini görmeden kolay fark edebilecek bir şey değil bu.
Tarih yazıcılığı bizde ilmi faaliyet zümresinden sayılmıştır ama tarih yazıcılığı gibi tarih spekülasyonunu yoğurmak da ilimden ziyade sanatkar hassasiyeti gerektiren işlerdir. Bizde tarih literatürünün bırakınız edebi kalitesini, gramatikal metanetini bile tartışmak mümkündür. Literatür, tarihi roman yazarına ufuk açmak yerine muamma sorarsa bu netice tabii değil midir?
Türk film endüstrisi Osmanlı tarihinden Malkoçoğlu’nu, Cumhuriyet epizodundan “Vurun Kahpe”yi çıkarabildi. Türk entelektüeli tarihine yaklaşmakta ne kadar ehliyet gösteriyorsa, romancının başarı şansını bu nisbet tayin ediyor.
Atilla İlhan İle Şiir ve Roman Üzerine
Yağmur…
Ülkemizin yetiştirdiği önemli şairlerden Attila İlhan ile röportaj için gittiğimizde bize söylediği ilk söz, “Çocuklar nereden aklınıza geldi dergi çıkarmak!” oldu. Elbette, bu, yıllarını şiirle yoğurmuş düşünce adamı, bu işin zorlu bir görev olduğunu biliyordu. Biz “atıldık reh-i sevdaya, bir şem’a da biz tutuşturalım dedik!” diye masasının çevresine oturduk. Başındaki kasketi ile her zamanki klasik görünümünde olan Şair, yine o güleç çehresi ve zeki bakışlarıyla bizleri adeta okşuyor gibiydi. Sorularımızı hazırlamıştık ama, onun akıcı ve berrak ve bilgi yüklü konuşması karşısında bazen soracağımız soruları sormaktan vazgeçiyor, bazen de ahengi bozmamak için nefes alma molalarında kısa bir şekilde suallerimizi araya sıkıştırıyorduk. Attila İlhan, Sisler Bulvarı’ndaki gibi kah sisli bakışlarını, kah aydınlığa çıkan çehresini bizlere çevirerek trans haline geçmiş bir medyum gibi sorularımızın cevaplarını verdikçe bu, Osmanlı hayranı insana bizler de hayran olmaktan kendimizi alamıyorduk. Evet, işte size Yağmur’un ilk sayısında Düşünce Armonisi bölümünde sunacağımız kısım, bu röportajdan (belki sohbet desek daha uygun olacak) bazı kesitlerdir. Üç-üç buçuk saate yakın sohbetimizden aldığımız Şairin şiir ve roman üzerine görüşlerini aşağıda sunarken, yorumu okuyucularımızın takdirlerine bırakıyoruz…
Yağmur: “Şiir okunmuyor, şiir bitti.” gibi sözler duyuyoruz çevreden. Sizce bunların aslı nedir?
A. İlhan: Hayır, bu doğru değil! Mesela, Beyoğlu Kitap Fuarı’nda bakıyorsunuz, inanılmaz rakamlarda kitap satılıyor. Eğer bu insanlar bu kitapları okuyorlarsa, ciddi şekilde bir edebi merak var demektir. Çünkü aldıkları kitapların çoğu edebi. Öte yandan, gerek dergiler, gerek gazetelerin bir kısmı, gerek magazin dergilerine iletilen mektupların büyük bir çoğunluğu, şiir gönderen insanlardan geliyor. Şiir yolluyorlar. Anadolu’nun her tarafından şiir yağıyor. TRT 2′de bir programım var. O programda bana gelen mektupların dörtte üçü şiirlerini gönderen adamlar! Çok bu insanlar. Yani Giresun’un falanca bucağının filanca köyünden bir arkadaş, o programı izleyip bana şiir gönderiyor. Şiirini niye gönderiyor? Demek ki, bizim halkımızın aslında bir şiir merakı var. Olması da son derece doğal. Çünkü bizim bin senelik kültürümüzün temeli şiirdir. Kitapları bile manzumdur. Geçmiş tarihimiz de öyledir. Bu yüzden halkın böyle bir eğilimi var. Peki, neden “Edebiyat alaka görmüyor, şiir öldü.” gibi bir hava içinde oluyoruz? Kiminle konuşsak, “Hayır, bu iş bitti!” diyor. Kimse şiir okumuyor herhalde. Ben inanmıyorum. Neden inanmıyorum? Çünkü bunun canlı bir şahidiyim. Benim şiir kitaplarımı biz her sene yeniden basıyoruz. Bu, bir kitap değil, iki kitap değil, on-bir tane şiir kitabı… Bunlar sürekli basılıyorlar ve sürekli bitiyorlar… Bunları insanlar alıp okuyorlar değil mi? İkincisi; hadi ben kendimi örnek göstermeyeyim. Nazım’ ın kitapları satılıyor, Yahya Kemal’ in kitapları satılıyor, Necip Fazıl’ ın kitapları satılıyor, Ahmet Arif’ in kitapları satılıyor. O zaman, konuya şöyle bir yerden bakmak lazım. Bir kere şiir açısından olaya bakarsanız, Türk halkının şiir okumadığı doğru değil, şiir okuyor. Şiire alaka göstermediği de doğru değil, alaka gösteriyor. İşte bunlar canlı örnekler… Hatta ben bunu Fransızlar’a söyledim. Çok da şaşırdılar. Türkiye, dünyada, şiirle reklam yapılan tek ülke. Başka hiçbir ülkede böyle birşey göremezsiniz; şiirle reklam yapsınlar. Bant satmak için şiir okuyor adam. Türkiye’de bunu birçok radyoda dinliyorsunuz. O zaman Türk okuru şiir okumuyor değil; Türk okuru şiiri seçiyor. Her şiiri okumuyor. Şiir yazanların önce buna dikkat etmeleri gerekir. Ona sıcak gelen bir ses var; o, ancak bu sesi taşıyan şiirleri okuyor. Çünkü bu şairler, düşünceleri, ideolojileri ne kadar birbirinden farklı olursa olsun bizim geleneksel Türk şiirinin sesini kullanan şairlerdir. Necip Fazıl da öyle kullanır, Nazım da onu kullanır, ben de onu kullanıyorum, Ahmet Arif de onu kullanır. Geleneksel Türk şiirinin bir sesi vardır. Bu ses nereden geliyor? Ben bunu çok düşündüm. Bir defa, kesinlikle Türk musikisinden geliyor. Biz doğduğumuz andan itibaren, farkında olarak veya olmayarak bu musikinin içinde büyüyoruz. Ninnilerimiz bile belli bir makamda söyleniyor. Belki segah, belki yegah… Sokakta bir satıcı geçiyor. Bir hava tutturuyor. Bakıyorsunuz Türk halk şarkılarının ritminde bir şey söylüyor. Müezzin ezan okuyor; o da makamlı… Sabah ezanı saba makamında okunuyor. Sen doğduğun zaman bile bu ritim içinde büyüyorsun. Kulak bunu sağlıyor sürekli. Bu sese aykırı bir ses karşına gelince, insiyaki olarak reddediyorsun. Yani bilinçle yapmıyorsun; şuuraltına perçinleniyor. Çünkü 1940′tan itibaren özellikle Garip Hareketi’nden sonra Türkçe’de şiirin işlevinde bir şiir geliştirilmiştir. Sanki yabancı dilden çevrilmiş bir havada. Hala var o şiirler Türkiye’de. Şimdi okunmuyor dedikleri şiir o. Türk halkı o şiiri okumuyor.
Yağmur: Bu tarz yazan şairlere örnek olarak kimler verilebilir?
A. İlhan: Bütün İkinci Yeniciler’ i söyleyebilirsiniz. “İkinci Yenici” dediğimiz şairler Türkçe kelimelerle yazıyorlar, fakat çeviri gibi bir şey. Onların şiirlerini Türk halkı okuduğu zaman o sesi bulamıyor.
Yağmur: Sezai Karakoç bunlara dahil oluyor mu?
A. İlhan: Sezai onlardan değildir. Sezai’de geleneksel ses kısmen vardır. Çünkü bu ses ritim gerektiriyor. Bakın bu çok önemli. Bizim aruz şairlerimizde de hece şairlerimizde de lirik dil vardır. Ben kendi hesabıma, çocukluğumdan itibaren her iki şiiri de çok yakından izledim ve okudum. Hatta bir çoğunu da ezbere bildiğim için o sese sahibimdir. Hatta benim bazı şiirlerim var, ben bunların alaturka makamlarını isimleriyle yazdım. Herkes onları aruz sanıyor. Halbuki aruz değil onlar. Mefailün mü,failün mü? Hayır değil. Alakası yok. Onlar serbest şiirler. Öylesine hazmetmişim ve öylesine bir yere getirmişim ki, serbest söylediğim zaman bile o ses, onun içine giriyor. Serbest şiirlerim seviliyor. Birçoğu da bestelendi onların. Neden? Çünkü böyle bir memleketin bin senelik geleneğinin yeni bir aşaması onlar. O ses demek ki, serbest olarak da söylenebilir ve günümüzün muhtevasını da ifade edebilirmiş. Bunu söylediğin, yaptığın zaman Türk halkı seni kesinlikle reddetmez. Kitabını da alıyor, okuyor, tepesinde gezdiriyor. Bu bir gerçek.
Yağmur: Şiir okunmuyor diyenlerin gözünden kaçan konu bu herhalde.
A. İlhan: Evet, “şiir okunmuyor” diyenler, Türk şiirinin geleneksel sesini yenileştirmeyi bilmeyenler, Türkçeyi yanlış bir düzeyde kullananlardır.
Yağmur: Şiirde kelime seçimi gerekir mi? Yoksa, insan ilhamlarına göre, hızlı bir şekilde, hiç düşünmeden ilhamın akışına göre hangi kelime gelirse onları şiire yansıtmalı mı?
A. İlhan: Kelime seçimi biliyorsunuz, aruzla yazarsanız bir mecburiyettir. Çünkü aruzun getirdiği kalıplara uyması lazımdır kelimelerin. Mecbur. Orada kapalı bir hece kullanamazsınız. Açık heceli olması lazım. Açık heceli kelimeler bulmak zorundasınız. Öyle bir kuyumculuk ister senden aruz. Hece başka türlü. O böylesini istemez. Bölünmemeli kelime. Altı-beşli olan, başka durak yerinde bölünemez. Bitmesi lazım kelimelerin orada. Duraklarda bitecek. Fakat serbest bunu kaldırmış gibi görünür ortadan. Böyle bir ihtiyacı kaldırmış gibi görünür. Serbest şiir konusunda genç neslin çok büyük bir yanılgısı var. Serbest şiiri genç nesil vezinsizlik sayar. Serbest vezin, vezinsizlik değildir. Her şiir için yeni bir vezindir. Yani şair, her şiir için vezin yaratmak zorundadır. Bir veznin getirdiği bütün avantajları sen yaratıcılığınla vereceksin. O melodiyi, o ritmi, o havayı… Çünkü aruz vezni, bir kalıptır. O kalıba sen oturttun mu kelimeleri, o ritim kendiliğinden gelir. “His var mı bu alemde nekahet gibi tatlı?” derken o, tık tık tık tık yürür…
Yağmur: Rahat…
A. İlhan: Evet rahat. Hece biraz daha rahat. Serbestte rahatlık yok, burada cehennem azabı var. Çünkü bizim çocuklar, bir cümleyi devrik yaparsan o, mısra olur sanıyorlar. Hani “Yürüyordum yağmurun altında gece” dediği zaman bunu mısra sanıyor. Bu mısra falan değil; cümle… Benim çocuklara verdiğim bir test var. Deli ediyor onları. Sen şimdi bu şiiri alt alta yazma, yan yana yaz bakalım. Yan yana yazıyor. “Oku şimdi” diyorum. Okuyor; nesir. Şimdi diyorum, Yahya Kemal Bey’ in şu şiirini yan yana yaz bakalım. Yazıyor. Oku bakalım. Nesir gibi okuyamıyor. Yani nesir değil, şiir. Her biri mısra onların. Asla cümle olmuyorlar. Mısra olarak tasarlanmış. Diyeceksin ki onlar aruz. Tamam. Ahmet Muhip’ inkini yap. O da öyle. Onu da nesir gibi okuyamazsın. Nazım’ı da okuyamazsın. Bunların hepsi mısra olarak meydana getirilmişlerdir. Mısranın kendine göre bir bütünlüğü, bir ritmi, bir havası vardır. Mesela “Kar yağıyor, üzgünüm.”, “Üzgünüm şimdi kar yağıyor”, “Kar yağıyor üzgün müyüm?” gibi laflarla şiir yaptığını sanıyor çocuk. Hayır yapmıyorsun, olmuyor. Şiir de değil o. Birtakım izlenimlerini kelimelerin yerlerini değiştirerek yazıyorsun. Serbest vezin dediğimiz şey, söylediği şiirin havasına, atmosferine, kokusuna, virgülüne göre yeni bir vezin meydana getirmektir. Ve daha da ilginci nedir biliyor musunuz? Bir şiir için yarattığın vezni başka bir şiir için kullanamazsın. Kullanırsan, tekrara düşmüş olursun. “Bu adam kendini tekrarlıyor.” derler. Onun için serbest vezin çok zor bir vezindir. Kolay bir vezin değil. Bu yanlış anlaşılmalar yüzünden, Türk şiiri çok ucuzlamıştır. Felaket haldedir. Bizde çok gelişigüzel şiirler yazılıyor, şöyle: Çocuk, şiiri yazıyor. Ben diyorum ki, şimdi sen bu şiirin ilk bendini al, kaldır, ortaya koy. Ortadaki bent yukarı çıksın. Oku, okunuyor. Yine oluyor. Peki diyorum, sen şimdi bu şiiri aşağıdan yukarı oku bana. En alttan başlıyor, yukarıya doğru okuyor. Yine oluyor. Yani şiirde hiçbir şey değişmiyor. Peki diyorum, sen şimdi al bakalım şu şiiri, Yahya Kemal bey’in şu şiirini aşağıdan yukarı dene bakalım oluyor mu? Olmuyor… Şu şiiri al bakalım. O da olmuyor. Çünkü onlarda bir şiir mimarisi var. Bir şiir kurgulaması var. Bir kurgu yapmış. Yukarıdan aşağıya bir bütünlük taşıyor. Sen aşağıdan yukarıya okumaya kalkınca olmuyor. Ama ötekinde hiçbir kurgu olmadığı için, rastgele laflarla yazıldığı için bunu buraya koy, onu oraya koy, yine olur.. Çok kızdılar bana. Aranızda bölüm değiştirebilirsiniz. Sen ona dört mısra ver, o sana dört mısra versin. Yine gördüler ki hiçbir şey farketmiyor. Bu demektir ki, şiir mimarisinden koptular, şiir estetiğinden koptular. Geleneksel şiirin sesinden koptular, mısradan koptular. Bu tam bir harabe.
Yağmur: Efendim, “şiirde bir musiki olmalı” dediniz. Nesirde de böyle bir musiki gerekir mi?
A. İlhan: Osmanlı nesrinde var. Yani bizim geleneksel nesrimizde. Çünkü Dede Korkut Hikayeleri’ni okursanız, orada çok nesir gibi görünen, şiir gibi de okunan kafiyeli yazılar vardır. Buna biz Osmanlı’da “Seçili Nesir” derdik. Kur’an da böyle gelmiştir. O da nesir olmasına rağmen, kafiyelidir. Bunu en son yapan Cahit Begenç diye bir yazarımız vardı. 194O’lı yıllarda o yapardı. Kafiyeli nesir yazardı. Benim bazı nesirlerimde de vardır. Yani bazen ben de yaparım. Seyahat notlarım vardır. Orada da öyledir. Kafiyeli bir biçimde ritmik okunabilir. Rahatlıkla okunabilir.
Yağmur: Bu yadırganıyor mu, efendim? Mesela şiir gibi bir nesir, akıcı üslup, arada aliterasyonlar, seciler var. Yani şiir ile nesir bir birinden çok farklı mı olmalı kullandığı öğeler açısından?
A. İlhan: Yo, niye yadırgansın, yazılır ve oluyor. Eskiden böyle yazıların ismi mensur şiirdi zaten. Yani nesir olarak yazılmış şiir. Yadırganıyor da, niçin ikinci yenicilerin bir çoğunun şiirleri öyle. Nesir halinde yazıyorlar. Onlar neden öyle yapıyorlar o zaman? Fakat şiir de kurallar ne kadar etkileyici olursa olsun, yaratıcılık ağır basar. Sen gelirsin, bu kuralları hiçe sayarak bir şey yaparsın. Bütün millet senin şiirini söyler. Yani burada kalabalığa intikal edebilmek, insanların algılayabileceği frekansı bulabilmek çok önemlidir. Şimdi ben size bir şey söyleyeceğim. Benim en çok sevilen şiirlerimden biri “Ben sana mecburum” şiiridir. “Ben sana mecburum” lafı Türkçe olarak yanlıştır. Kurallar kırılmış olur. “Ben sana mecburum” denmez. Türkçe’de böyle bir laf yoktur. Ben, onu “Ben sana mecburum” şeklinde söyledim. Ve iki defa bestelendi. Demek ki önemli olan, bunu oturtabilmektir. Öyle bir oturtursun ki, herkes onu sever, benimser. Ve bu zamana kadar yanlış sayılan şey doğru olur. Zaten duygulara isim koyan şairlerdir. Dili yaratan şairlerdir. Şimdi benim şiirlerimi bazen basacak olduklarında oradaki musahhih, tashihçi arkadaşların bir kısmı öğretmen olduğu için, dil kaideleri açısından bakıyorlar. Benim şiirlerimin de nesirlerimin de gramere uyan bir yanı yok. Türkçe gramere pek çoğu aykırıdır. Bunlar deli oluyorlar. Şimdi öğretmen oldukları için, düzeltmek ihtiyacı duyuyorlar. Düzeltirsin, ama o şiirin canına okursun. O şiir, yanlışlığı ile güzeldir. Ben onu bile bile yapmışım. O kadar kuralı ben de biliyorum. Ama orada bana öylesi güzel gelmiş. Ben de öylesini söyledim.
Yağmur: Bilerek mi, yoksa ilham eseri olarak mı?
A. İlhan: Zaman zaman ilhamın da rolü vardır. Yani kelime öyle gelir. Sonra ben “Yahu yanlış oldu, böyle olmaması lazım.” derim. Ama bakarım. Yok, düzeltirsem o zaman kötü bir şey olacak. Bunu da öğrendim. Onu da söyleyeyim size. Şimdi, bizim halk şairleri hiç kural dinlemezler. Mesela, Arapça çoğul olmuş şeyleri Türkçede de çoğul yaparlar. Hani züccaciyeci gibi. Şimdi züccaciye zaten cam satan adam demektir. Ama “Züccaciyeci” der bizimki. Bilmez iki defa cam satan adam olur. Bunun gibi bizim halk şairleri; aman yarabbi neler söylerler. Ama onlar çok da güzeldir. Bazen tasavvuf terimlerini yanlış söylerler. Ama hiçbirimiz de kalkıp “Bunlar bunu niye yanlış söylemiş?” demiyoruz. Ama bu mısraları ezbere biliriz. Bazı konularda kuralların bilinmesinden yanayım. Ama çok kuralcı olmaktan yana da değilim. Ben şiiri gramer kurallarına göre yazmam.
Yağmur: Sıkıcı olur o zaman değil mi efendim?
A. İlhan: Kesinlikle. Mesela, benim ilk terkettiğim şey şu oldu: 19. asırda bir miktar Batı ile temas hızlanınca, hariciye vekaletine gelen notları o günkü Türkçeye çevirecek adam gerekmiş. Bizim Müslümanların hiçbiri yabancı dil bilmiyor. O zaman azınlıklara başvurmuşlar. Ermeniler, Museviler hep mütercim olarak kullanılmışlar. Onlar da kendilerine göre bir Türkçe uydurmuşlar. Yani, fiilin sona geldiği bir cümle tarzı vardır bizde. Ve tuttu da. Biz öyle konuşmuyoruz. Kesinlikle öyle konuşmuyoruz. Ben bunun üstünde çok uğraştım. Türk halkı kesinlikle böyle konuşmuyor. Fiil başa geliyor, ortaya geliyor, sona geliyor, hiç gelmiyor. Bizim konuşmamız son derece serbest. Ben de öyle yazıyorum. Bende bazen hiç fiilsiz cümle vardır. Mef’ulsüz cümle vardır. Bütün mesele senin yazdığın şey, anlatmak istediğini karşıdakine ne kadar intikal ettirebiliyor! Çok iyi intikal ettirebiliyorsa, o doğrudur arkadaş… Gerisi hikayedir. Ben birçok şiir, roman, makale yazdım. Kitaplarda çok çetrefil soruları basite indirgeyerek halk Türkçesi ile yazdım. Herkes okuyor, herkes anlıyor. Ama o Türkçe ile yazdım. Kesinlikle gramere uymaz.
Yağmur: Mesela Karakoç’un çok kullandığı “olsun için” deyimini buna örnek verebilir miyiz?
A. İlhan: Evet. “Olsun diye” demesi lazım değil midir? “Olsun için” der. Ona kimse karışamaz. Yani kuralı kırdığı zaman daha da dikkat çekici oluyor. Bakın size bir-şey söyleyeceğim. Edebiyat tarihinde köşe başı olan isimlerin hepsine dikkat edin, kuralları kıran adamlardır. Kurallara uyan adamlardan hiç kimse önemli adam olmamıştır. Önemli adam olmak çizgisinde onlar dipnottur. Dikkat edin bakın işte. “Nazım” diyoruz, “Necip” diyoruz. Bunlar kim? Ortalığı altüst eden adamlar! Buna mukabil o zaman birtakım şiirler yazmışlar. Bir çoğunun adını bile bilmiyoruz. Unuttuk!
Yağmur: Efendim, Necip Fazılın hecedeki başkalığı ne. Zamanında birçok şaire tesir etmiş. Hala da etmekte. Bu etki onun ne gibi özelliğinden kaynaklanıyor? Onun çekici ve taklide zorlayıcı üslubunun sırrı nedir?
A. İlhan: Evvela üslupla ilgisi yok o işin. Bir kere Necip, çok iyi bir şair. Evvela, çok iyi bir şair. Yani önce şair olacaksın. Eğer şair değilsen istediğin kadar güzel şiir yazmaya uğraş, mümkün olmuyor. Adam şair. Eski tabirle, tabiat-ı şairanesi var. Zaten o nesilde bence Nazım Hikmet ile odur. İkisinin de, tabiat-ı şairanesi var. Yanardağ gibi geliyor. Bütün mesele o geleni ifade etmektir. Geleni ifade ederken, benim Necip’te gördüğüm özellik şudur. Necip Fazıl, o dönem içerisinde (hemen hepsi öyledir ya, Nazım da öyledir) Türk Edebiyatı’nın evveliyatını bildiği kadar Batı Edebiyatı’nı da bilir. Necip Fazıl’ın şiirlerinin bir kısmı Bodleryen’ dir. Baudelaire’in şiirindeki hava onda da var. Ve açıkça görülüyor ki. Necip Fazıl, Baudelaire’i okumuştur. Hem de iyi okumuş. Baudelaire’in kurduğu heceye onlar “alexandren” der. Yani onların bu isimle söylenen bir hece vezinleri vardır. Onun tarzı özellikle “Kaldırımlar”da çok net görülüyor. Baudelaire’i çağrıştırıyor. Ama iyi, has şairler gibi kendini yenilemeyi sever. Yani bunu yazıyor ama, ondan sonra “Otel Odaları”nı yazıyor. “Otel Odaları” çok farklı bir şiir. Ve bizim Türk Edebiyatı’nın en güzel şiirlerinden birisidir. Ama onun ritmi, tekniği, her şeyi çok farklı. Sanıyorum ki, Necip Fazıl’dan başkasında böyle bir şiir yok. Kendi başına bir şiir. Daha sonra bu şiir yolunda yürüdükçe, (tabi bizim tasavvuftan, bizim klasik tasavvuf şairlerinden de yeni etkiler geliyor) ondan birtakım şeyler almaya başlıyor, öyle yürüyor. Ama bana sorarsanız, onun esas gücünü yapan, onun kendisinin tabiat-ı şairanesinin çok güçlü olması bir, ikincisi hem Doğu şiirini, hem Batı şiirini bilmesi ve bundan sentez yapmasıdır. Dikkat ederseniz, Yahya Kemal de böyledir. O da hem Doğu şiirini, hem Batı şiirini çok iyi bilir. Ve çok güzel bir sentez yapmıştır. Yahya Bey de büyük bir şairdir. Asla küçümsenemez. Çünkü halkın konuşma Türkçesini geleneksel sesle şiire intikal ettirme zaruretini ilk anlayan o. Öbürleri hep ondan sonra geliyorlar. İlk defa o anlamış. Mesela Ziya Gökalp şiir de yazıyor. Ama çok kötü şiir yazıyor. Onun yazdığı şiirler didaktik ve küçük çocuklara okutulmak için yazılmış gibi. Onlar kötü şiirler. Yani hecede ilk iyi imiş gibi görünen şiirler biraz Rıza Tevfik’te vardır. Onların hepsi halk şiirlerinin taklitleridirler. Yani hece yazmaya kalkışınca halk şiirlerinin tarzında koşma yazıyorlar. Yahya Kemal öyle yapmıyor. Yahya Kemal aruzun vezinlerini alıyor ve onları yoğuruyor. Türkçeyi alıyor, onların içine döküyor. Ve ondan Türkçe divan şiirinin ve halk şiirinin sesini taşıyan yeni bir melodi çıkarıyor. Bu çok büyük bir iş.
Yağmur: Efendim, Haşim ile Yahya Kemal arasındaki farkı kısaca özetler misiniz?
A. İlhan: Şimdi çok büyük fark var. Bir kere Haşim, dilin önemini çok geç anlamış. Yani dilin sadeleşmez ise kaybolacağını çok zor anlamıştır. Son birkaç şiiri anlaşılabilir haldedir. Öbür şiirlerinin büyük bir kısmını halk anlamaz. Yani okur anlamaz. “Piyale” yi bile anlayacak çok az insan vardır.
Yağmur: Sembolist olmasının bunda etkisi var mı?
A. İlhan: Sembolistliği de var tabii. Ona o yüzden çok karşı çıkmışlardır. Bir de Haşim Bey’in çok geçimsiz bir adam olması, onun şairliğini etkilemiş. Yani anılmasını, yayılmasını etkilemiş. Sevmiyorlar onu. İnsan olarak kimse sevmiyor Haşim’i.
Yağmur: Kendisinin de tesirinde kaldığı çirkinliği buna sebep olabilir mi?
A. İlhan: Yalnız yüz çirkinliği değil canım, insanlarla kavga etmeyi seven bir tipi var. Mesela, şimdi de var öyle birçok şair. Kendisiyle mutabık olmayan şairler herkesle kavga ederler. Bilmiyor musunuz, öyle bir kural vardır. Bunda ne sağcı olmak geçerlidir, ne solcu olmak. İnsan olmak yetiyor. Haşim de iyi bir şair. Kötü bir şair değil ama, mesela ben Cenab Şehabettin’den bir şeyler buluyorum onda. Daha evvel Cenab o işleri yapmış ve hiç de fena yapmamış. Yani bazı şiirleri var Cenab’ın. Bugün pek anlamaz çocuklar, ama çok güzel şiirlerdir onlar.
Yağmur: Hilmi Yavuz bir röportajında “Roman bitti.” diyor. Sizce bu doğru mu?
A. İlhan: Yo, roman öyle kolay kolay bitmez. Onun söylemeye çalıştığı başka bir şey. Onu daha önce ben de söyledim. Şimdi görsellik ağır basıyor toplumda. İletişimde görsellik ağır basınca, romanın görselliğe intibak etmesi lazım. Aksi halde okumazlar. Yani düşünebiliyor musun sen? “Savaş ve Barış”, Tolstoy. Tuğla gibi üç tane ciltti yanlış hatırlamıyorsam. Şimdi bunu kim oturur da okur? Okumazlar, sıkılırlar. Çünkü “Savaş ve Barış”ın iki saat süren videosu var. Parayı bastırır, videoyu alır, kaseti koyar, seyreder. “Savaş ve Barış” okundu. Şimdi bu başka bir tartışma oldu. O da şu tartışma: “Alfabe öldü mü ölmedi mi?” Tartışma burda. Yazı önemini kaybetti mi kaybetmedi mi? Çünkü belirli bir zamandan beri artık yazıya dayalı kültür önemini kaybediyor. “Bunun mikrofilmi var mı?” diye soruyorlar. O ne demek o? Yazınız yengen. Bu o demek.
Yağmur: Bu yazının ikinci plana itildiğinin bir göstergesi mi?
A. İlhan: Evet. Birinci planda audio-visual dediğimiz yeni teknik. O teknik ağır basıyor. Şimdi bir plak getiriyorlar, veriyorlar sana. O plağı takıyorsun. Hem görüntü hem ses çıkıyor. Bir klasik eseri bir saat içinde hatmedip bitiriyorsun. Şimdi öyle bir yere doğru gidiyor. Ondan dolayı alfabenin tartışıldığı bir mesele bu. Ben bunu ilk defa 1970′lerde yazmıştım sanıyorum. Ve o zamanda ilk defa televizyonla ilgilenen Türk yazarı benim. Benden önce kimse televizyonla ilgilenmiyordu. Ben bu işe kalkıştığım zaman “Ya sen deli misin?” dediler. Bir yazarın ne işi var televizyonda. Dedim ki: “Niye öyle söylüyorsunuz? Bir müddet sonra hepimiz orada olacağız.” Ve öyle de oluyor. Öyle de oldu. Bir televizyonun yapabileceği etkiyi kitapla asla yapamazsınız. Şimdi size komik bir şey söyleyeyim. Ben üç senedir TRT 2′de program yapıyorum. Belki biliyorsunuz. Salı akşamları konuşuyorum. Ve bu çok alaka görüyor. Mektuplar geliyor. Sokakta adamlar çeviriyor beni. Ben bundan memnunum. Bana söyledikleri bir laf var. Bugün konuştuğumuz şeyleri çok güzel özetliyor. Bana diyorlar ki: “Attila Bey, neden bu söylediklerinizi yazmıyorsunuz?” Halbuki ben yazdıklarımı söylüyorum. Okumuyorlar. Oradan beni dinliyorlar. Ve “bunları yazsa çok iyi olur” diyor da okumuyor. Ben onları yazmışım zaten.
Yağmur: Efendim, anlattıklarınızı özetlersek bugün televizyon, okumanın ve yazmanın karşısında bir tehlike olarak görülüyor. Bunun ortasını nasıl bulacağız? Televizyondan kopamayız. Okumadan, yazmadan da kopamayız. Bu tehlikeyi nasıl atlatacağız?
A. İlhan: Bunun çaresi şu: Her yeni gelen teknik, kendinden öncekini geriye itiyor. Tiyatro geldi operayı geriye itti. Sinema geldi, tiyatroyu geriye itti. Televizyon geldi, sinemayı geriye itti. Fakat dikkat ederseniz hiçbiri kaybolmadı. Geriye itildiler ama, devam ediyorlar. Tiyatro da var, sinema da var. Hepsi devam ediyor. Şimdi burada bütün mesele, yeni gelen teknikleri edebiyata intikal ettirebilmektir. Burada iki tez vardır. Bunlardan bir tanesi şudur: Sinema geldi. Sinema romandan neyi alıyor? Birisi diyor ki, “Sinema romandan konuyu ve tipleri alıyor. Ama üslubu alamıyor. Şu halde, sinemadan sonraki edebiyat sadece üslup olmalıdır. Tiplere, konuya o kadar önem vermemeliyiz.” Bir tez budur. Öteki tez bunun aksi. O da diyor ki: “Sinema ne getiriyor? Sinemanın getirdiği ve halkı etkileyen tarafı ne? Hareket, görüntü ve gerilim. Roman bunu almalıdır.” diyor. O tam tersini söylüyor. Yani birincisi diyor ki: “Madem bu bizden tipleri alıyor, konuyu alıyor. Biz de konusuz, tipsiz, sadece, kelime ustalığına dayalı romanlar yazmalıyız.” Hayır, böyle bir şey olamaz.
Yağmur: Tasvir ağırlıklı mı?
A. İlhan: Tasvir ağırlıklı da olabilir. Deneme gibi de olabilir. Öyle bir şeyler. Fransa’daki roman tipi tamamen bu teknik üzerinedir. Onlar bir şey anlatmazlar. Mesela ben çok iyi hatırlıyorum. “Şey” adında bir kitap çıktı. Dörtyüz sayfa şey’i anlatıyor. Bitiriyorsun. Hala neyi anlattığının farkında değilsiniz? Ne anlattı bu adam. O şey ne imiş, belli değil. Durmadan anlatıyor. Dörtyüz sayfa. Şimdi bir kısmı böyle bakıyorlar. Öteki kısım da: “Mademki sinema yeni bir şeyler getiriyor, televizyon daha yeni teknikler getiriyor. O zaman uygulanabildiği ölçüde bu teknikleri almalı ve uygulamalı.” diye düşünüyorlar. Ben kendi hesabıma bu ikinciyi benimseyen bir yazarım. Bu da Avrupa’da başlamıştır. 1920′lerden itibaren başlamıştır. O zamanlarda bunları uygulamaya çalışan yazarlar olmuştur. Onlar asıl 30′lardan sonra çıkarlar. Bunlardan bir tanesi Hemingway’ dir.Hemingway’in kitaplarında sinema olayı çok güzel görülür. Bir tanesi de Andre Margo’dur. Onun kitaplarında da bu çok güzel görülür. Bir tanesi İlya Erengof’tur. Onda da aynı güç hakimdir. Onları okuduğunuz zaman bir film görür gibi olursunuz. Türkiye’de de ben, bu işe başladım. İlk defa “Sokaktaki Adam” şimdi filmi yapılan. “Sokaktaki Adam”ın önsözüne yazmışım “Bu sinematografik bir romandır.” diye. O zaman, 50′lerde ve son derece kolay film oldu. O kadar ki çekenler dediler: “Zaman zaman senaryoyu bırakıp romandan çektik.” O kadar sinematik. Ben bu yolu daha akıllıca buluyorum. Çünkü öbür yol, kahramanları terketmek, olayı terketmek, işi sadece bir şeyi anlatmaya dökmektir. Bu, okuru soğutuyor kitaptan. Yani okur bir şey anlatılsın istiyor, insanları görmek istiyor. Çünkü biliyorsunuz edebiyatın tarifi budur. Roman nedir? Roman, insanlar arasındaki ve insanların kendi kendileri ile olan ilişkilerini estetik bir çerçeve içinde anlatan edebi eserdir. Şimdi insanlar olmazsa, insanlar arası ilişkiler olmazsa, insanın kendi kendisi ile ilişkisi olmazsa, ortada sadece laf kalıyor. O da roman olmuyor. Roman olmayınca da okumuyor adam. Onu okutabilmek için bunları muhafaza edeceksin. Ama bu yeni tekniği de kullanacaksın. Çünkü benim bir düşüncem vardır. Bunu ısrarla söylerim her zaman. Edebiyatta ve sanatta yenilik, tarifi bozarak olmaz. Tarifi bozunca o yenilik olmuyor, sakatlıyorsun. Çocuğun kolunu kesiyorsun. Bu yenilik değil. Bir tarif yapılmış orada. Onun unsurları var. O unsurlar onu roman yapıyor. Sen o unsurların birini çıkarıp “şimdi yenilik yaptık” diyorsun. Yok, sakatladın. O sakatlandı ve o ilgi görmez. Beğenilmez. Ama ben bir roman yazıyorum. Diyelim ki, sinematografik oluyor, ilgi de görüyor. Onda aradıklarını da buluyorlar. Ve işte sinema gibi bir montaj taşıdığı için “Yahu, bu roman iyi okunuyor ha!” diyor. Bundan geliyor fark. Ama, sinemaya uyan bir roman. Emile Zola roman yazdığı Paris’te bir sarayı anlattığı zaman onbeş sayfa sürüyor. Giriyorsun, orda bahçe var… bahçenin yanında kapı, kapının üstünde şu var. Uzun uzun anlatıyor adam. Şimdi sen onu okurken içini sıkıntılar basıyor. Neden bunu saklıyorsun? Sen görsel bir okursun. Yani sinema ve televizyon çağının okurusun. Böyle şeyler sana görüntü olarak önüne geliyor, üç saniyede, dört saniyede görüyorsun. Eyfel Kulesi’ni sana anlatmaya gerek yok! Ne olduğunu biliyorsun. Sen Eyfel Kulesi’ni her dakika görüyorsun. Ama o zaman, Eyfel Kulesi’ni görebilmek için Paris’e gitmek lazımdı. Paris’e gitmeyenler bunu bilmiyorlardı. Onun için de adam sayfalarca anlatıyor. Altında şu var, onun üstünde bu, onun üstünde de o. Gözünde canlandırabilmek için bu gerekiyordu. Fakat şimdi sen Eyfel Kulesi’ni çok etkileyici, çarpıcı üç mısrayla, üç kelimeyle anlatıp geçebilirsin. O yine gözünün önüne gelir. O eski üsluplar, o eski edebiyatlar, o eski palavralar. Ne kadar çoktu. Şimdi mesela, kız üzüldü diye kızın üzülme sahnesini anlatır. On sayfa kız üzülür. Ben Yaşar Kemal’i kızdırırım. “Bunu yazma!” derim. “Bir yaprak on sayfada yere düşüyor Yaşar.” derim. Çok kızıyor. Bu teknik 19. yüzyıl tekniği.
Yağmur: Olay ağırlıklı romanlarda psikolojik tahlillere girmek biraz zor oluyor. Buna rağmen sizin anlatmış olduğunuz yeni tarz romanlarda bu tahliller nasıl yapılacak?
A. İlhan: Yapılır. Onu ben yaparım. Mesela ben şöyle yapıyorum. Başkaları da öyle yapıyor. Dışardakiler de öyle yapıyorlar. Bütün mesele tasarrufla yapmaktır. Yani az kelimeyle az cümleyle. Şöyle söyleyeyim. Adam yalnız. Kendisini çok yalnız hissediyor. Hava kötü, hava bozmuş, ortada, ne yapacağını bilmiyor. Şimdi orada bu adamın yalnızlığını anlatmak için beş sayfa yazabilirsin. İşte şunu da hatırladı, bu da oldu, bunu da hatırladı falan. Çok muhtemel ki bunu okumazlar, bugünkü şartlar altında. Yalnız şimdi burada şöyle bir özellik var. Aklıma geldi. Benim şiirlerimde vardır. Orada ben demişim ki, “Kesik bir kol gibi yalnızlık” Şimdi “kesik bir kol gibi yalnızlık” dediğin zaman, artık başka ikinci bir şeye lüzum yok ki.
Yağmur: Kestirmeden, az ve öz bir şekilde ifade etmek, değil mi?
A. İlhan: Evet, öyle. Evet, böyle halledeceğim. Üç kelime, dört kelime. Sonra da öyle bir şekilde, öyle bir ifade ile vereceksin ki bunu, okur şıp diye alacak kafasına. Başka bir yerde şöyle bir şey söylemiştim: “Kadın o kadar farklı iki insan gibiydi ki, gözlerinden sanki bir başkası bakıyordu.” Bir cümle. Bir cümleyle oturtuyorsun. Bütün mesele bu kadar basit. Ama büyük bir ustalık istiyor. Büyük bir konsantrasyon ve iyi bir seçim istiyor. Herkesin anlayabileceği bir şey olmalı. Kimsenin anlayamayacağı bir şey saçmalarsan, o hiçbir işe yaramaz. Yani modern romanın getirdiği olay bu. Sinema ve televizyona karşı romanı böyle koruyabilirsin. Onun tekniğini kullanacaksın ona karşı. Yani “ondan kaçıp da kendimi kurtarayım” dersen, seni okumazlar.
Yağmur: Belki bunun bize, özlü ifade kullanmakta arayışa geçmek gibi bir yararı oluyor değil mi, efendim?
A. İlhan: Gayet tabii, gayet tabii yararı var. Üslubumuza çekidüzen verme ve ifadelerimizi daha veciz bir hale getirmek gibi. Tabii, tabii. Allah rahmet eylesin Kemal Tahir ağabey lafı biraz uzatır. Mesela iki kişi konuşmaya başlar, yetmiş sayfa sürerdi. En ince yerine kadar o konuşmayı yazardı. Şimdi ona gerek yok. Okura lazım olan, konuya, atmosfere lazım olan en can alıcı dört beş konuşmayı oraya koy, geç. Öbür türlü tadı kaçar. Eskiden bizim halkın arasında öyle bir üslup vardı. Şimdi “anlatı” dedikleri şey. O zaman o roman olmaz. Bir anlatma olayı, roman değil. Roman kendi içinde bir sentez. Romanın kendine göre kuralları var. O kurallara göre yürümek zorundasın. Bu kurallar da zaman içinde değişiyor. Durmadan değişiyor. Şimdi görsel roman dönemi. Şu anda ben bunu Türkiye’de ısrarla yapmaya çalışan birisiyim. Benim romanlarımı dikkatle okuyan birisi gözünün önünde kahramanları, olayları, yerleri, her şeyi neredeyse üç boyutlu olarak görür; eğer özel dikkat sarfederse…
Yağmur: Bizlere verdiğiniz bilgiler için teşekkür ederiz efendim.
A. İlhan: Ben teşekkür ederim.
Sezai Karakoç’un Şiirinde Kadın Anne ve Çocuk

Sezai Karakoç’un şiiri, şiirimizin hem yakın tarihinde hem de geçmişiyle birlikte Türk şiirinin bütün bir macerasında yüksek bir dalga, güçlü bir tayftır. Hem bağrında filiz verdiği geleneğin rengini taşır, onun yankısıdır hem de kendine has bir sesi bir edası vardır. Kendine has sesiyle bir şarkı bütünlüğü gösterse de iyice kulak verildiğinde uzun bir bestenin devamı olduğu anlaşılacaktır. Değişen sadece belki birkaç enstrümandır, melodidir.
Girişteki ilk terkipten de anlaşılacağı gibi bu yazıda tüm dikkatlerimizi Sezai Karakoç’un şiiri üzerinde yoğunlaştıracak ve tespitlerimizi bu alanda yapacağız. Sezai Karakoç kendi şahsiyeti, sanatı ve düşüncesiyle çok yönlü bir isimdir. Kısaca değinmek bile yazımızın sınırlarını zorlayacağından sadece şiiriyle hemhal olacağız. Şüphesiz bu çok zor. Sezai Karakoç her şeyiyle, tüm yönleriyle olanca giriftliğine rağmen bir “TAM” lık ve “BÜTÜNLÜK” arzeder. Belki de bu çok kapılı yapıyı keşfetmek için önce bir kapıyı aralamalıyız.
Sezai Karakoç’un şiir evreninde ilerlerken, bir taraftan da devamlı elimizdeki pusulaya bakacağız: “Kadın/Anne ve Çocuk” Sezai Karakoç’un şiirin en belli ve en billurlaşmış konu, unsur ve imajlarından biri kadın/anne ve çocuktur. Hemen her kitapta yahut şiirde karşımıza çıkarlar. Bazen müstakil şiirlerde ele alınır, bazen uzun şiirlerde mısralara serpiştirilir.
Kadın Sezai Karakoç’un şiirinde anne demektir. Anne de çocuk. Kadının özü, cevheri ve gerçek vasıfları annededir. Annenin hamuru çocuk. Çoğu yerde anneyle çocuk tek parça olarak, madalyonun ayrılmaz iki yüzü şeklinde ele alınır. Kadın/anne evin, toplumun, milletin sembolü olur. Anne bereketin, gelecek zamanın, muştunun. Kadının/annenin yıkılışıyla toplum da yıkılır. Çocuk insanın en halis tarafı, en günahsız özüdür. Çocuğun kaderi annenin kaderinden ayrılmaz. “Özülke” nin muştucusu da olsa, Hızır’ın yoldaşı da olsa annesinin gölgesi peşindedir. İsa deyince aklımıza Meryem’in gelmesi boşuna değil.
İpuçlarını verdiğim konuyu işlerken belli başlıklar altında tasnif yoluna gittik. Tam anlamıyla bu mümkün olmasa da değerlendirme de kolaylık sağlaması açısından yararlı olur kanaatindeyiz. Ana maddeleriyle sınıflandırmamız şöyle:
1.İdeal Kadın ve Anne
2.Şairin Kendi Çocukluğu ve Annesi
3.Anneler ve Çocuklar
4.Sonuç ve Değerlendirme
1. İdeal Kadın ve Anne
Sezai Karakoç’un şiirinde özel isim olarak en çok geçen kadın isimlerinden biri Meryem’dir. Meryem en ideal kadın ve kutlu bir çocuğu doğuran kutlu bir annedir. Meryem kudsiyetin, iffetin ve kadının ideal örneğidir. Yer yer Belkıs, Asiye, Salome isimleri zikredilse de Meryem gibi bir fonksiyonları yoktur.
Köpük (Şiirler – III) şiirinin sonunda geçen,
“Bir bahar boyu yıkar asarlardı kadınlar kızlar çamaşırları…
Ey bakire su kasar yapan Meryemlerinle
Işığa bakan ışıklı kızların gölgesini
Suya iten biz çocuk İsalarınla
Seni andım ve ölmedim.”
mısralarında görüldüğü üzere İsa-çocuk ve Meryem-kadın eşleştirmeleri yapılmıştır. Her kadın bir Meryem ve her çocuk bir İsa olacak.
Hızırla Kırk Saat (Şiirler1)’in 10. bölümünde yer alan,
“işte o vakit kadınlar belirdi
Hepsinin adı Meryem’di.”
mısralarında da aynı duyarlık vardır. Meryem genelde İsa ya da çocuk İsa ile birlikte geçmektedir. Hz. İsa’nın da Sezai Karakoç’un idealize ettiği insanı temsilen şiirlerde sıkça yer aldığını belirtmekle yetinelim.
Yoktur Gölgesi Türkiye’de (Şiirler – III) adlı, annesinin ölümünden sonra onun üzerine yazdığı şiirinde annesini Meryem’e teşbih eder.
“İncedir, billurdandır yoktur gölgesi Türkiye’de
Bir Meçhul Meryem mermerden değil ama kutlu”
Hızır’la Kırk Saat (Şiirler-I)’in 40. aynı zamanda son bölümünde “derleniş toparlanış vaktinin geldiği ve artık Mehdi’nin konuşacağı” haber verilmektedir. Bu hengamede “kadınlar örtünürler, Meryem örtülerini” mısralarıyla bir kıyamet arefesinde ve bir diriliş öncesinde kadınların Meryemleşerek bu arafı aşacakları bildirilir.
“Hızır’la Kırk Saat (Şiirler-I)’ in 12. bölümündeyse,
“Ey kadın sana fısıldayacaklar muştu sana
Tutunacaksın doğurmamış bir anne gibi hurma ağacına
Öyleyse ey bir kelime doğuran kadın Muştu sana
Yankı yapan kutlu kadın muştu sana
Bir meleğin sözünden gebe kalan kutlu kadın
Ayrılığın şiddetinden gebe kaldın
Aydınlığın artışından oldu İsa”
mısralarıyla “kutsal kelimenin” annesi olarak Meryem’in kudsiyeti anlatılmaktadır.
Şiirler-IV’te yer alan Esir Kentten Özülke’ye şiirinin “alınyazısı şiiri” adlı beyitlere kurulmuş 1. bölümünde,
“Bir ömür boyu yağdın kutlu yağmurlar gibi
Meryem gibi boşandın dört bir yönden gönlüme”
beytinde bir imaj olarak karşımıza çıkar.
Bu faslı bağlamadan önce kadın, anne ve çocuğun hikemi diyebileceğimiz bir derinlik ve beliğ bir söyleyişle tebellür ettiği Köpük (Şiirler – III) şiirindeki şu mısraları okuyalım:
“Bir kadını al onu yont yont anne olsun
Her kadın acıma anıtı bir anne olsun
Çocuklara açılan mavi kırmızı pencere anne
Sen bu şehrin sokaklarından geç sonsuz pencerelerle
Bir insanı al onu çöz çöz çocuk olsun”
2. Şairin Kendi Çocukluğu ve Annesi
“Ben güneyli çocuk arkadaşım ben güneyli çocuk
Günahlarım kadar ömrüm vardır
Ağarmayan saçımı güneşe tutuyorum
Saçlarımı acının elinde unutuyorum
Parmaklarımdan süt içmeye çağırıyorum seni
Ben güneyli çocuk arkadaşım ben güneyli çocuk”
(Karayılan/Şiirler – III)
“Yabancı”nın ve “Öteki” nin Karayılan’la sembolize edildiği bu şiirde güneyli çocuk aynı zamanda tüm Anadolu’nun, tüm milletin sözcüsü bir diriliş erenidir.
Sezai Karakoç annesine derin bir sevgiyle bağlıdır. Ondan bahsederken: “Duyarlıklı bir din heyecanını sürekli olarak içinde yaşayan, duygularını hiç dışarı vurmayan, zayıf, ince, ruhu mevlütteki, Yunus Emre’nin ilahilerindeki saflıkla dolu, kalabalık ailenin işlerini o zayıf vücutla karşılamak için çırpınan bir kadındı.” der.
Yoktur Gölgesi Türkiye’de (Şiirler – III) şiirini onun ölümünden sonra yazar. Şiirinde de “İncedir billurdandır yoktur gölgesi Türkiye’de/Bir meçhul Meryem mermerden değil ama kutlu/Gözlerine baksanız erirsiniz kar gibi/Elinizi sallasanız rüzgarından sallanır/Bir geyik olur sizi arar melul ve kırık/Görür gibi uyur, konuşur gibi susar, güler gibi ağlar gibi” mısralarıyla acı hasretini dindirmeye çalışır.
Sezai Karakoç’un tüm şiirine sinen bir koku gibi anne imgesi tabi ki öncelikle şairin kendi annesidir. Anne imgesi doğrudan ya da dolaylı şairin ve de şiirin üzerinde tesirini icra etmiştir. Annesi öldüğünde 24 yaşında olan şair hatıralarında şunları kaydeder: “Annemin ölümü beni çok sarsmıştı. Onlar ve daha yıllarca yazdığım şiirlerin teması ölümdür. “Yoktur Gölgesi Türkiye’de” şiirimi de annemin ölümü duyarlılığıyla yazmıştım. Zaten hüzün dolu olan şiirlerime bu kez ölümün gölgesi düşmüştü. Metafizik bir hava bürünmüştü şiirlerim. Fizik ötesini kurcalama psikolojim son derece yoğunlaşmıştı.”
Sezai Karakoç çok küçük yaşlardan itibaren yaz tatillerinde devamlı olarak çeşitli işlerde çalışır. Üniversite’de okurken de bu devam eder. Böylelikle durumu pek iyi olmayan ailesine yardımcı olmaya çalışır. Ancak buna rağmen kısa da olsa dolu dolu bir çocukluk dönemi olmuştur. Geleneği, Anadolu hayatını değişik yönleriyle yaşamıştır.
Bahçe Görmüş Çocukların Şiiri (Şiirler – III)’nde “Bir kere aldım mı ele çocukluğumu” ifadesiyle bunu dile getirir. Devamlı aynı şiirde çocukluğunu, kiraz bahçelerine olan özlemini dile getirir.
Yapı Aralıkları (Şiirler – III) şiirinde biraz da tam yaşanmamış, artık çok geride kalmış çocukluğuna hayıflanarak çocuklara şöyle seslenir. “Çocuklar gözünüzü açın /Gün gelir iş işten geçer/Çember çevirmeyi unutmayın/Yapı aralıklarından bakmayı da/Çocuk dediğin bir eksik yanı olmalı/İlerde vakit kalsın iyiliğe/Ben erginliği çocukluğumda yaşadım/Şimdi bilmiyorum niye.”
Güzün dökülen yapraklar gibi uçup giden çocukluk yılları. Şair o demlerden “bir eser” kalmadığını üzüntüyle itiraf etmektedir. İman, insanlık dolu bu çocukluk düşü şairin, yakasını hiç bırakmayacaktır, geride kaldıkça daha çok anılacaktır. İşte “Yaz (Şiirler-III)” şiirinden yükselen bir ses:
“Parmakların ucundan emilerek alınan zehri
“Hiç çatlamamış dudakların aldığı zehri
Ben hiç emmedim amma dudağımda
Kaynar o yaz akreplerinin izi
Kelimelerime ve şiirime hep o
Çocukluğun zehri
Kurtaran zehir karışır.”
Şairin son isteği ve son sözüyle biz de bölümü bitiriyoruz.
“Doktor istemem Annem gelsin
Yataklar denize atılsın
Çocuklar çember çevirsin
Ölürken böyle istiyorum.”
(Rubailer, 3 /Şiirler – III)
3. Anneler ve Çocuklar
Bu bölümde daha genel olarak anneler ve çocuklar üzerine yazılmış eserleri inceleyeceğiz. Anneyi ve çocuğu çoğu zaman beraber, birbirleriyle ilişkileri açısından, toplumun bugününe ve yarınına bakan yönleriyle ve başkaların aktarılmasında araç olarak, sembolik kullanımları ve imaj değerleri açısından ele alacağız. Örneklemelerde mümkün olduğunca sırayla anlatımlı şiirlerden gittikçe imaj, sembol ve metafizik çağrışımlı örneklere doğru bir seyir takip edilecektir.
Anneler ve Çocuklar (Şiirler- III) şiiri oldukça sade ve akıcı aynı zamanda lirik bir söyleyişle anne ve çocuğun birlikteliğini anlatır.
“Anne öldü mü çocuk
Bahçenin en yalnız köşesinde
Elinde siyah bir çubuk
Ağzında küçük bir leke
Çocuk öldü mü güneş
Simsiyah görünür gözüne
Elinde bir ip nereye
Bilmez bağlayacağını anne
Kaçar herkesten
Durmaz bir yerde
Anne ölünce çocuk
Çocuk ölünce anne”
Hızırla Kırk Saat (Şiirler-I), 22. bölümde canlı benzetmelerle çocuğunu kaybeden bir annenin hali gözler önüne serilir.
“Bir balık görünce nasıl çırpınırsa bir martı
Gün batınca nasıl çırpınırsa
Boğulmuş bir kuş gibi
Bir deniz
Çocuğu ölünce öyle çırpınır bir ana”
ve 5. Ayin (Şiirler-V) şiirindeki:
“Ve çocuk öz annesinin süt ve memesinde
Görmektedir gerçekleştiğini düşlediği alemin’
mısralarında çocuk gelecek zamanla bağlantılı olarak, fırtınaya mani bir güç şeklinde tasvir edilir.
4. Sonuç ve Değerlendirme
Şüphesiz Sezai Karakoç’un şiiri gibi şiir madenimizin zengin bir damarını oluşturan bir sanat eseri üzerinde önemli durmak gerekir. Bir şairin milletine, çağına ve gelecek çağlara ne söylemek istediğini ancak ona kulak vererek ve eserine eğilerek anlayabiliriz. Tüm bunlara rağmen söz konusu alan şiir olunca öncelikle temkinli olmak gerekir.
Uzun girizgahın sebebi bu kısa incelememizde işlenmiş olması muhtemel hataların ve eksikliklerin mazur görülmesidir.
İncelememizde kadını/anneyi ve çocuğu ele alan çoğu şiir parçasını gözden geçirdik. Bu şiirlerin hemen çoğunda açıklıkla anneden ve çocuktan söz edilmekteydi. Yine de yaptığımız kategorik tasniflerde uygun olmayan bağlamlara yerleştirdiğimiz mısralar yahut şiirler olabilir.
Kadının/annenin ve çocuğun geçtiği mısralar çok olsa da işlenen fikir temelde aynıdır. Sezai Karakoç kadını daha çok anne olarak ele almaktadır. Anne de gayet tabii toplumun çekirdeği olan ailenin ve geleceğin garantisi olan çocuğun can damarıdır. Buradan hareketle şekillendirilmiş bir kadın profili görüyoruz. Sezai Karakoç’ ta kadın ne değersiz bir varlık ne de şehevi bir metadır. Kendisi olmaya kararlı, sorumluluğunun bilincinde ve yerli bir kadındır.
KARAKOÇ, Sezai, Şiirler-I Hızırla Kırk Saat,
Diriliş Yay., İst. 1998
KARAKOÇ, Sezai, Şürler-II Taha’nın Kitabı/Gül Muştusu, Dir. Yay. İst. 1996
KARAKOÇ, Sezai, Şiirler-lll Körfezi’Şahdamarı’Sesler, Dir. Yay. İst. 1996
KARAKOÇ, Sezai, Şiirler-IV Zamana Adanmış Sözler, Dir. Yay. İst. 1995
KARAKOÇ, Sezai, Şiirler-V Ayinler,
Diriliş Yay. İst. 1995
KARAKOÇ, Sezai, Şiirler-VI Ateş Dansı,
Diriliş Yay. İst. 1995
KARAKOÇ, Sezai, Şiirler-VII Alınyazısı Saati,
Diriliş Yay., İst. 1995
KARATAŞ, Turan, Doğunun Yedinci Oğlu: Sezai Karakoç, Köknüs, İst. 1998
Özel Sayılar
Yedi İklim, Üstad Sezai Karakoç’a, Sayı 44 – 45, Kasım – Aralık 1993
Kitap Dergisi, Sezai Karakoç, Sayı 93, Yıl 13, Aralık 1998
Ludingirra, Dosya: Sezai Karakoç, Sayı 9, Bahar 1999
Yahya Kemal’in “Ufuklar” Şiiri ve Annesi

Ruh ufuksuz yaşamaz.
Dağlar ufkunda mehabet,
Ova ufkunda huzur,
Deniz ufkunda teselli duyulur.
Yalnız onlarda bulur ruh ezeli lezzetini.
Bu ufuklar avutur ruhu saatlerce fakat
Bir zaman sonra derinden duyulur yalnızlık.
Ruh arar kendine ruh ufku.
Manevi ufku çok engin ulu peygamberler
-Bahsin üstündedirler onlar-lakin
Hayli mesud idiler dünyada;
Yaşıyorlardı havarileri, ashabıyla;
Ne ufuklar! Ne güzel ruh imiş onlar! Yarab!
Annemin na’şını gördümdü
Bakıyorken bana sabit ve donuk gözlerle,
Acıdan çıldıracaktım.
Aradan elli dokuz yıl geçti.
Ah o sabit bakış el’an yaradır kalbimde.
O yaşarken o semavi, o gülümser gözler
Ne kadar engin ufuklardı bana;
Teneşir tahtası üstünde o gün,
Bakmaz olmuştular artık bu bizim dünyaya.
Yaşayan her fani
Yaşayan ruh özler
Her sıkıldıkça arar,
Dar hayatında ya dost ufku, ya canan ufku.
Yahya Kemal Beyatlı
“Ben kökü mazide bir atiyim.”
Gerçekten bir ayağı mazide, diğer ayağı atide olan, hem Osmanlı hem de bir Cumhuriyet dönemi şairidir Yahya Kemal. Osmanlı şehrinde ve Osmanlı topraklarında doğan muzdarip şair, hayatının büyük kısmını Cumhuriyet Türkiyesi’nde, doğduğu ve özlemini ta iliklerine kadar hissetiği, o çok sevdiği Üsküp’ünden, Rumeli’sinden uzak olan bir başka Osmanlı şehrinde, payitahtta yaşamak mecburiyetinde kalacaktır. Yine hayatının büyük bir bölümü o muhteşem maziye duyduğu özlemi dile getirmekle geçecek ve özellikle bu mazi iklimi içinde kendi dünyasını dolduran özel kişiler ve olaylar büyük bir yer tutacaktır. Cumhuriyet tarihinin adeta en titiz şairi olma özelliğini taşıyan Yahya Kemal’in zaman zaman şiirlerini yakından incelediğimizde, arkasındaki ruh hâlini bulabilir ve onu şiir yazmadan önce yaşadığı, duyduğu hisleriyle baş başa yakalayabiliriz. Onun “Ufuklar” şiiri bunlardan birisidir. Onun “Çocukluğum, Gençliğim, Siyasi ve Edebî Hatıralarım” adlı eserinde zikrettiği bazı pasajlar, bir kısım şiirlerini daha iyi anlamamız açısından hayli kıymetli bir hatırattır bizim için. Yahya Kemal eserde zaman zaman şiirlerinin arka planını sunmakta ve hangi şiiri hangi ruh hâliyle yazdığının ipuçlarını bazen açık, bazen de gizemli bir sır perdesiyle açıklamaktadır.
Şairin hayatına yön veren çocukluk dönemi Rumeli’nin Üsküp şehrinde geçmiş ve on üç yaşına kadar beraber yaşadığı annesinden ayrılmanın verdiği hüznü bir ömür boyu içinde taşımış ve bu ızdırabı uzun yıllar sonra dile getirmiştir. Bu ayrılığı hatıralarında geniş bir şekilde anlatan (s. 3–10) Yahya Kemal, “Kendi Gök Kubbemiz” adlı şiir kitabında da “Ufuklar” adlı şiiriyle hayli duygulu kelimelerle bu hislerini dile getirmiştir (s. 94–5).
Ufuklar şiiri bir yönüyle mistik-tasavvufi bir hava taşırken diğer yandan da hayli hissi ve dokunaklı bir üslup taşır. Şiirin başlığı gerçekten ufuklu bir şair ile karşı karşıya olduğumuzu göstermesi açısından isabetli bir tercihtir. Şiirin bir diğer kelimesi de esasen ufuk sahibi insanlarla etrafındaki insanlar arasındaki bağı gösteren sevgidir. Peygamberler etrafında kendisini seven çok az insanla mutluydu. Çünkü birbirlerini seviyorlardı ve bunda da samimiydiler. Az bir topluluk arasındaki sevgi alış verişi, ilişkilerini belirlemekte ve bu da onları mutluluğa ulaştırmaktadır. Yahya Kemal onların sevgisini bir taraftan olağanüstü kabul ederken bir taraftan da kendi sevgisiyle ilişkilendirmektedir. Nitekim Hz. İsa’nın havarileriyle, Hz. Muhammed’in de ashabıyla olan özel sevgisinin bir benzeri de kendisiyle annesi arasında vardı.
Sevgi, Yahya Kemal’e göre bir ufuk meselesidir. Ufku olan insan sevebilir. Çünkü ancak ve ancak ufuk sahibi insanlarda “bulur ruh ezeli lezzetini” Her ruhun bir ufku vardır. Zira hiçbir “ruh ufuksuz yaşamaz” ya da ruh, ufku ölçüsünde ancak yaşayabilir. Nitekim gerçek ufuk sahibi ruhlar onun gibi dağ ufkunda heybet, mehabet ve azamet hissederler. Dağlar onlara büyük bir cesaret verir. Dağlar güvendir, ululuktur. Büyük ufuk sahibi insanlar dağlara bakınca ancak böylesine hisler duyar. Ova ufkunda da derin bir sükûnetin verdiği eşsiz bir huzur hissedilir. Zira alabildiğine düz ve yeşil bir zemin o insanların ufkunu büyük bir mutluluğa taşır. Aynı insanlar denize baktıklarında da sükûnetin verdiği teselliyi büyük bir hazla ruhlarında duyarlar. Ruh bütün bu ufukların meydana getirdiği dünyada güven içinde ve huzurlu bir hayat sürer.
Yahya Kemal, bu üç ufku daha çocukluğunda yaşamış ve bu boyutları hayatının pek çok anında hissetmiş bir insandır. Etrafı dağlarla çevrili Üsküp’ün büyük ovası yanında deniz misali büyük Ohri gölünün verdiği teselli ona, bütün bu hisleri bir arada yaşama imkânı sağlamıştır. O, uzun sayılmayacak zaman dilimi içinde bu ufukları gözleriyle taramıştır; fakat bunları daha sonra sadece hisleriyle, büyük özlemler içinde anacaktır. Yahya Kemal’in o rakik ruhunu bu ufuklar saatler boyunca avutacak, ne yazık ki Üsküp’ün ve çok sevdiği Rumeli’nin diğer bölgelerinden, o güzel topraklarından uzak olmak onun derinden yalnızlık duymasına sebep olacaktır. İşte o zaman ruh kendine bir ufuk arayacak, ancak bulamadığında büyük bir üzüntü yaşayacaktır ama bütün bu ufuklar bir yönüyle maddi hayatı yaşayan insanların maddi ufuklarıydı. Yaşayanları mutlu etmekte ancak manevi ufka uzanmadığı müddetçe de geçici bir tablo arz edecek ve geçtikten sonra, onda olduğu gibi herkeste derin duyulan bir yalnızlık hissinden başka bir şey bırakmayacaktır.
Yahya Kemal’e göre esas ufuk manevi olandır. Zira manevi ufku engin ve alabildiğine sınırsız olan insanlar tabiatıyla sınırsız bir ruh huzuru yaşamaktaydılar ve bu insanlar da peygamberlerdir. Manevi ufku sınırsız olan bu insanlar dünyada iken çok mutlu bir hayat sürmekteydiler. Zira görünen dünyanın ötesinde bir ufka sahiptiler. Dağ ufkunda mehabet yanında Yaratıcının azametini ve gücünü, kuvvetini görebilmekteydiler. Yine Ova ufkunda ebedi huzuru, deniz ufkunda da Yaratıcının sonsuz tecellilerini bulabilmekteydiler. Şair, onları her ne kadar bahsin üstünde gösterse de gerçek ufuk sahibi insanların onlar olduğunu ve ruhun ufuk ararken onları rehber edinmesi gerektiği gerçeğine de ince bir geçişle işaret etmektedir. Hz. İsa (a.s) ve Hz. Muhammed (s. a. s.)’in ruhlarında bu büyük ufku yakalamasıyla birlikte mutluluğu da yakaladıklarını ifade ederek, onların havariler ve ashab ile birlikte bir taraftan sevgi, bir taraftan da engin ufuklarıyla huzuru bulduklarını dile getirir.
Yahya Kemal, ruhun ufkuyla ilgili mistik bir değerlendirme yapıp peygamberlerin ufkundan, ruhi yapılarından ve çevresinden bahsettikten sonra kendi ruhunun özlemine getirir sözü. Onun ruh ufkunda özlediği insan doyamadığı annesiydi elbette. O, bu ufku bir yakalamakta bir kaybetmektedir. Üsküp’ün o yalçın dağları, ovaları ve teselli veren uzak denizleri hep annesini hatırlatmaktadır. Zira annesi de Üsküp’ü çok sevmektedir ve oradan ayrılma sözünün edilmesiyle birlikte hastalanacak ve kısa süreli ayrılıktan sonra döndüğü Üsküp’te ruhunu teslim edecektir. Küçük şair, annesinin kendisine duyduğu büyük sevgiyi ve özlemi anlayacak ve buna karşılık verecek yaşta değildir henüz; ama hissetmektedir fakat karşılık verememektedir. Annesi herkesle birlikte onun da kendisiyle yeterince ilgilenmemesinden muzdariptir. Bu ızdırap, onu önce yatağa sonra da mezara götürmüştür. Yahya Kemal annesinin öleceğini hissetmiş ve öldüğü gece onun yanındaki odada yatmayı istemiştir. Gece, rüyasında annesinin ölümünü ve ölüm sonrası yapılanları görmüş ve korkuyla uyanıp yanına koşmuş ve rüyasında gördüğü hadisenin aynen gerçekleşmekte olduğunu dayanılmaz bir acıyla şahit olmuştur. Artık, o çok sevdiği annesi yoktu. Bu acı gerçeği on üç yaşında olmasına rağmen büyük bir olgunlukla kavramış ve çocuk yaşta hayatın içine birdenbire girmiştir. Annesi ölmüştür; babası ailesiyle pek fazla ilgilenmemekte ve o ise ne yapacağını bilememektedir. Naşın yanından hemen uzaklaştırılır ve başka bir eve götürülür. Sürekli ağlar ve ancak etraftakilerin annesinin onu cennette beklediği sözleriyle biraz teselli olur. Ertesi gün bahçede cenaze kalkmadan önce annesinin na’şı kendisine gösterilir. Tarif edemeyeceği bir acıyla yaklaşır ve yüzünü müebbeden hayaline nakşetmek için kalbinin bütün kuvvetiyle ona bakar.
Annesinin o sabit bakışı aradan elli dokuz sene geçmesine rağmen Yahya Kemal’in kalbinde bir yaradır. Annesinin o semavi ve gülümser gözleri, artık bakmaz olmuştur bu bizim dünyaya. Yahya Kemal’in gözünde, dünyasını belirleyen engin ufuklar artık yoktur ve onun yaşadığı dünyaya kapalıdır.
İşte Yahya Kemal annesinin ölümünü bu şekilde ifade eder ve her insan gibi, her ruh gibi annesini özler. Hayatında her insan gibi sıkıldıkça, daraldıkça annesi gibi gerçekten dost olan insanların ufkunu arar ve canan dediği insanların ufuklarıyla teselli olmaya çalışır.
Hayata İz Bırakan Adam: Tolstoy
Mehmet Öztunç
Volga, Avrupa’da doğar, Asya’ ya dökülür; bütün Asya’yı besleyecek kadar güçlü, bütün Asya’yı yutacak kadar öfkelidir. Yatağı kendisine dar gelen bir ırmaktır. Yatak, Volga’nın hırçın suları altında evladına ah u vah eden bir anne gibi mahcup ve sadıktır; Volga sükûnete erdiği, yatağına kurulduğu yerlerde boynunu büker, suyunu eksiltir.
Üzerinde, bir tarih yazılmıştır Volga’nın. Göçlerle kurulan bir medeniyete geçit vermiş, medeniyetler korumuş; bazen keskin bir kılıç, bazen sağlam bir kalkan gibi arz- ı endam etmiştir tarihin yüzünde.
O ne Nil kadar böbürlenmeyi bilir, ne de Ganj gibi ululanmayı… Büyüklüğünü kendi heybetinden alır. Heybeti bir apolet gibi yüzünde akar.
Rus, Tatar, Başkırt, Kazak… bütün bir Asyalı Volga’yı bilir. Bir Rus ressamın fırçasında Volga, gri bir nehir olur akar. Etrafı sazlıktır ve sazlıklar yaban ördeği doludur. Bir Tatar gencinin gönlünde Volga bir sevda hazinesidir. Gelinlik kız kardeşi Mehru, Volga’ya sevdalanmış olmalıdır ki, evlendiği gün Volga’nın kollarında ölmüştür. Bir Başkırt nine için Volga, çocukların kanına susamış katil bir nehirdir. Oğlu Togay, Volga’nın gümüş pullu balıkları için evden ayrılmış ve o katil nehir içinde yitmiştir. Bir Kazak delikanlı için Volga, soy bir aygırdır Asya çöllerinde coşan. Boz rengi şavkıyınca daha da coşan soy bir aygır. Hiçbir aygır, Volga kadar uzun mesafe katedemez.
Volga, şairlere ilhamdır, yazarlara konu… Puşkin, Volga’nın sularından matarasını doldurmuştur. Abay, Volga sularında taze kımız tadı almıştır. Lermantov, Volga’nın suyunu tattıktan sonra bir daha durulmamıştır. Aytmatov, Kırgız bozkırlarında Volga’nın serinliğini almıştır.
Nevruz günü Asyalı halklar bir baştan bir başa Volga’nın etrafında ateşler yakarlar ve Volga, Ruslar’ın deyimi ile “bir kız” gibi, bir gelinlik kız gibi çayda çıra oynar.
Gümüş bir balıkla, pinti bir martının hikayesi Volga’da bir destan gibi anlatılır. Ne gül ile bülbülün aşkı ne de Kerem ile Aslı’nın aşkı… varsa yoksa, gümüş balıkla, pinti martının aşkı. Fakat Volga ketum bir nehir. Şimdiki çocuklar bu aşkı bilmezler. Atalarının pervasızlıklarının bedelini, çocukları ödemişlerdir, bu aşkı bilmemekle, unutmakla.
Volga, Tataristan’dan geçerken toprağa adeta bin yıllık hasretle dokunmuştur. Tatar topraklarında Volga’nın bir buketi gibi iç içe, rengârenk bir öbek çiçeği vardır. Efsane bu ya, kim bu öbek çiçeği kopardıktan sonra kurutmadan kırk gün evinde saklarsa o eve ne dert girer ne de bela. O, çiçekler kundaktaki bebeklerden daha narin, daha sevilesi çiçeklerdir.
Yolu Volga’ya düşen bir gezgin bu nehrin lânetinden korktu. Bir sevdayı dindirir gibi eğildi ve Volga’yı öptü. Aklına Nergis’in hikâyesi geldi ve korkuyla gerisin geri çekildi. Çantasından bir kitap çıkardı ve kendisini taşıyan botun üstünde Volga’ya, “İnsan Ne ile Yaşar” kitabından ilk hikâyeyi okudu. Volga, derin bir huşu içinde bu hikâyeyi dinledi. İçindeki kini, öfkeyi, bu yalancı dünyanın gelip geçiciliğini siyah bir yılanın gömlek değiştirmesi gibi değiştirdi ve beyaz bir gömlek giydi. Ne sancılı bir gömlek değiştirmeydi! Günlerce Volga’nın Hazar’a gark olduğu yerde simsiyah bir su aktı. Barbar kavimlerin, Volga’ya bıraktıkları bütün kötü duygular Hazar’da yok olup gitti. Volga, coşmuştu, gezgin elindeki kitabı korkuyla çantasına yerleştirdi aklına Anton Çehov’un “Vişne Bahçesi” adlı eserinden, “Git, Volga’ya git… Volga, acı çekenlerin sesleri ile dolu.” cümlesi geldi. Canından endişe etmişti. Gezgin, kitabını yerleştirirken bottaki hasır şapkalı Tatar balıkçı, Rusça, kimi okuduğunu sordu. Gezgin, ‘Lev Nikolayeviç Tolstoy’ dedi. Tatar balıkçı, hasır şapkasını çıkardı ve sağ elinin tersi ile alnındaki kirli teri sildikten sonra, “Tolstoy mu”, dedi, “O Tolstoy ki, bütün bir dönemin kahrını çekmiştir; bütün bir coğrafyada Volga gibi yalnızdı, bazen coşkun, bazen dingin bir şekilde akmıştır. Her milletten insan Tolstoy’u bilir ve ondan hikâyeler anlatırlar. Tolstoy’u tanımak isteyen önce Volga’yı bilmeli, Volga bilinmeden Tolstoy tanınmaz. Bazı varlıkların kaderi benzerdir. Tolstoy’un kaderi Volga’nın kaderine benzer. İkisi de doğdukları yere yabancılaşır, doğdukları yerden uzaklarda, çok uzaklarda ölürler.
Dünyanın en önemli romancılarından biri olmuş, ünü ülkesini çoktan aşmıştı. O, ise edebiyattan kazandığı üne sert bir tekme savurmuştu. Savaş ve Barış’ı, Anna Karenina’yı, Kroyçer Sonat’ı Elinin tersiyle itmiş; sanatı, “mukaddes olanla savaşan bir savaşçı” olarak nitelendirmişti. Belki onun hayatındaki kadar keskin virajlı başka hayat yoktur; buna rağmen o bütün bu virajları son sürat almıştı. Geride bıraktıkları onu üzdüğü gibi, sahip olamadığı değerler de onu üzüyordu. Hayatının birinci döneminde sadece iyilik ve masumiyet bayrağını elinde taşıyor, hayatının ikinci döneminde ise bu bayrağın nasıl dokunması ve nasıl taşınması gerektiği üzerine dersler veriyordu.
Yasnaya Polyana’da bir kont çocuğu olarak dünyaya gözlerini açmıştır ve oldukça varlıklı bir aile içinde, kişisel yanlışlıkları dışında, ekonomik sıkıntı çektiği bir zaman olmamıştır. Hayatının ilk döneminde ait olduğu sınıfın farkında olan ve bunun avantajlarını en iyi şekilde kullanan bir Tolstoy vardır. Hayatının ikinci döneminde ise yalın ayak, yoksul ve her türlü haktan yoksun insanları gördükçe içi burkulan, onların acısını yaşayan bir Tolstoy… Dünyanın uçuruma doğru sürüklendiği dönemde o, uçurumu çok uzaklardan fark etmiş ve çığlık çığlığa insanları eteklerinden tutmaya çalışmıştır. Dünyada birçok insan bu çığlığı duymuş; ama ailesi onun ne çığlığını duymuş ne de derdini dinlemiştir. O, bu hafakanlar içinde kıvranırken kendisine on üç çocuk veren eşi Sofya Andreyevna, adeta Tolstoy’un varlığını görmezden gelmiştir. Tolstoy, edebiyatı lanetlerken, kitaplarının telif ücretlerini eşi almaktaydı; o, insanların ölüm karşısında eşit olduklarını söylerken, eşi mensubu olduğu sınıfın fildişi kulelerinden halka yukardan bakmaktaydı. Tolstoy, mülkiyetini yoksullara dağıtarak onu Allah’tan uzaklaştıran bütün maddî fazlalıklardan kurtulmak için uğraşırken, eşi varlığına varlık eklemekle meşguldü. O bütün Rus gençliğinin bilge akıl hocası olmuşken, eşi onun bütün anlattıklarına, “maval” diye gülüp geçiyordu. Dünyanın seren direği, birdenbire çatırdamış ve Tolstoy o keskin gözleri ile direkteki çatlakları görmüştü, eşi ise elindeki balta ile bu direğe vurdukça vuruyordu. Sonunda Yasnaya Polyana’daki o ihtişamlı malikâne Tolstoy’un ruhunu kemiren farelerle dolmuştu, her gece kâbuslar görmeye başlamıştı. Malikânesinin önünde toplanan gençler Tolstoy’a makalelerinde anlattığı fikirleri pratikte de görmek istediklerini söylüyorlardı. O ise utancından insanların içine çıkamaz olmuştu, kestane rengi atına atlıyor ve güneş doğmadan kilometrelerce koşturuyordu. Uzaklara gitmek, uzaklaşmak, daha uzaklara gitmek… Geriye dönüp baktığında ise kendisini yanı başında buluyordu ve uzaklığın içinde gizli olduğunu anlıyordu.
İnsanın kendisini Allah karşısında hissettiği o acizlik içinde buluyor ve kaleminden şu satırlar dökülüyordu: Niçin yaşamalı, hayatımın ve başkalarının hayatının sebebi ne, hayatımın ve başkalarının hayatının gayesi ne, kendi içimde hissettiğim şu iyilik ve kötülük ikiliği ne anlama geliyor ve niçin var, nasıl yaşamalıyım, ölüm nedir, ölüme rağmen nasıl var olabilirim?…
“Bana inanç ver Allah’ım ve başkalarının da onu bulmasına yardımcı olmamı sağla lütfen.” Bir aralık, manastırda inziva hayatı yaşamıştı. Fakat Ortodoks inancının kendisine yetmediğini, ruhundaki yaraları sağaltmadığını anlamıştı. Zaten kilise de, onu aforoz etmişti. O, Allah’a giden yolun kilisenin karanlık ve rutubetli koridorlarından geçmediğine inanıyordu.
O, mimarı olduğu Tolstoy’dan kaçtıkça daha güçlü bir Tolstoy’la karşılaşıyor ve ruhunda daha derin acılar hissediyordu. Yoksul olmak istiyor, yazdığı kitaplardan para kazanmak istemiyordu; oysa ailesi buna izin vermiyordu. O, servetini azaltmak isterken; yakınları servetini arttırıyorlardı. Yalnız kalmak istiyordu; oysa teorisine inanmış insanlar ve gazeteciler onun yalnız kalmasına izin vermiyorlardı. O, kendisinin acizliğini, değersizliğini vurguladıkça insanlar ona ermiş muamelesi yapıyorlardı.
Günlüğündeki şu cümle onun içindeki ruh travmasını çok açık yansıtıyor: “Söyle, Leon Tolstoy, doktrininin ilkelerine göre mi yaşıyorsun? Hayır, utançtan ölüyorum ve hor görülmeyi hak ettim.” Artık kararını vermişti yaşadığı şehri, malikânesini ve kendisine azaplar veren, on üç çocuğunun annesini, eşini Sofya Andreyevna’yı terk edecekti. Yani kendi kendisini kovuyordu. “Bize hayatı öğret!” diye yazan gence daha cevap yazmadan başka bir mektupta, “…malını mülkünü dağıtma ve Allah yolunda hacca giden bir gezgin gibi yollara düşme zamanı geldiği…” yazılıydı. Kusursuzluğa ulaşmak için yola düşmesi gerektiğine artık o da inanmaya başlamıştı.
1884’te evini terk ediyordu. Yolun yarısına kadar gidebilmişti, eşi doğum sancıları çekiyordu ve eşini bu acılar içinde bırakıp gitmeyi içine sindirememişti ve geri döndü.
1887’de tekrar kaçıyor ve eşine şu mektubu bırakıyordu: “Kaçmaya karar verdim, çünkü ilk olarak, yaşım ilerledikçe bu hayat bana daha ağır geliyor ve yalnızlığı gittikçe artan bir kuvvetle özlüyorum. Önemli olan şey, altmış yaşına gelen her dindar insan gibi ben de son yılarımı Allah’a ayırmak istiyorum. Ben şimdi yetmiş yaşındayım ve hayatımla inancım arasındaki acı ve keskin uyumsuzluktan kurtulabilmek için, ruhumun olanca gücüyle, huzurun ve yalnızlığın özlemini çekiyorum.” Bu görkemli cümlelerin sahibi kaçacak gücü yolda tüketiyor ve süklüm püklüm geri dönüyor.
Son kaçışının üzerinden on üç yıl geçmiştir. Bu kez sadece evinden değil, yaşamdan da kaçmıştı. 7 Kasım 1910’da Aspatova tren istasyonunda alnı kırış kırış, güçlü ve gür sakallı bir ihtiyar zatürreeden ölüyordu. Bu ihtiyar, Tolstoy’du. 28 Ekim günü, daha güneş doğmamıştı, önceden planlandığı gibi uşaklar derin bir sessizlik içinde arabayı hazırlamış. Bu seksenini aşmış ihtiyar; bir hırsız, dikkati ve tedirginliği içinde arabaya yerleşmişti; tanınmamak için, kaba saba köylü elbiseler giyinmişti. Başına bir hayvan ölüsünü andıran kirli bir kasket geçirmişti; kendisini kurtuluşa götürecek trende üçüncü mevki bir kompartımana yerleşmişti. Zamanın bilinmezliği içinde sürüklenen Tolstoy, sonunda mekânın da bilinmezliği içine savruluyor ve bir ermiş edasıyla dünyanın çekilmezliğini bir bohça gibi ruhunda taşıyordu. Bütün uğraşılarına rağmen trende bir yolcu onu tanımıştı. Devletin bütün güvenlik birimleri, onun peşindeydi. Ondan hayatı öğrenmek isteyen insanlar, evini terk etmesini ona çok görüyorlardı. Tren Bulgaristan sınırına yakın Aspatova’ya varınca memur Lev Tolstoy’a geçiş izni vermemişti. Kaçarken yanına en küçük kızını da almıştı. Kız, babasının ağırlaştığını ve terlediğini görmüş ve babasının yolun sonunda olduğunu anlamıştı. Bir Germen savaşçının bedeni kadar sert ve dayanıklı olan bu beden içinde ölümü saklayan hastalığa yenik düşüyordu. Tren istasyonunda ağırlanıyor. İstasyondaki oda, Tolstoy’un vasiyetiymişçesine uğruna hayatını adadığı bir mekân gibi karşısına çıkıyordu. Yoksullar için hazırlanmış, dar ve köhne bir oda. Tolstoy, içerde can çekişirken dışarıda aslında onun kabullenmediği fakat kopamadığı ünü yine başına dert olmuştur, meraklı yüzlerce insan, ona bir mürşitmiş gibi inanan gençler ve pervasız gazeteciler bir gürültü tufanı koparmaktadırlar. Eşi Sofya Andreyevna, gözyaşları içinde Aspatova’ya kadar gelmiştir. Ölmeden önce son sözleri: “Ya mujikler! Mujikler nasıl ölür?” 28 Ekim 1910’da evini terk eden bu adam 7 Kasım 1910’da öldü.
Dünya edebiyatının en usta yazarlarından biri de hiç şüphesiz Tolstoy’dur. Ona yakın eseri dünya klasiği olarak kabul edilir. Yaşamında, kendisi ile uyuşmaz olan Tolstoy’un çektikleri kolaycı bir yaklaşımla eşi Sofya Andreyevna’ya yükleniyor. Oysa Tolstoy, ruhunun derinliklerinde uçurumlar gizleyen ve sert poyrazlarla sarsılan bir adamdır. Goethe’nin, “İnsan doğumundan getirdiği yasalardan kurtulamaz.” sözü aslında kendisine karşı vermiş olduğu savaşı en iyi şekilde anlatmaktadır.
Yolu sıla bilmiş, yolda gurbeti tatmış yaşlı bir Rus bilgenin yol serüveni, içinde hayatı da saklı bir serüven. Bir Rus dostum bana bir şeyler fısıldadı: “Tolstoy, İstanbul’a gelmek için yola çıkmıştı. Çünkü ruhunun açlığını İstanbul’da doyuracağına inanıyordu.” dedi.
Volga’ya yolunuz düşerse suya iyi bakın eğilin Tolstoy’u sorun, inanın size ondan bahsedecektir. Yol bitmiyor, yolculuk özlemleri dinmiyor.
Ahmet Naim – Bir Portre
Haydar Yıldırım
Ahmet Naim, 1848’de Süley-maniye’de doğan, Babanzâde ailesinden Mustafa Zihni Paşa’nın en büyük oğludur. Babanlar veya Babanzâdeler olarak bilinen aile 17. yüzyılın ikinci yarısında Baba Süleyman ile başlayan geniş bir ailedir. Babanzâdelerin nüfuzu Osmanlı döneminde olduğu gibi Cumhuriyet döneminde de devam eder. Aile mensupları iki dönemde de devlet kademelerinde önemli vazifeler almışlardır.
Ahmet Naim, ilk öğrenimini Bağdat İbtidaiyesi ve Rüştiyesi’nde görür. Daha sonra İstanbul’da Galatasaray Sultanisi’ne devam eder. Galatasaray Sultanisi’nde okurken hem çalışkanlığı hem de efendiliği ile öğretmenlerinin dikkatlerini çeken bir karakterdir. Okuldaki başarısıyla yetinmeyen Ahmet Naim, farklı sahalarda özel dersler alarak sürekli kendisini geliştirme gayreti içinde olmuştur. Başarılarla dolu lise döneminden sonra Mülkiye Mektebi’ne devam ederek buradan da başarı ile mezun olur. Eğitim hayatı boyunca çalışkanlığı ve efendiliğiyle ön planda olan bu insanı Muallim Mithat Cevdet şöyle tanıtır: “Ahmet Naim orta boylu kısa ve az sakallı, tatlı bakışlı bazen durgunca idi. Halim edalıydı istihza etmez; fakat bir küstahlığın zarif sözlerle intikamını almasını bilirdi. Hikâye söylemek ve dinlemekten hoşlanır, merhum Hüseyin Kadri’nin cana can katan fıkralarına meftun olduğunu söylerdi. Gülmesi tatlı idi, hele söz arasında “Nicedir ol hikâyat!” deyişi ömürdü. Buhari tercümesi yaparken gözlerinden rahatsızlanmış ve koluna inme gelmişti. Kaba taassuptan kurtulmuş temiz bir Müslüman örneği idi. Edebiyat ve musiki dostu idi. Arap ve Fransız dillerini iyi bilen bir felsefe âlimiydi. Batı ilminin aşığı; fakat pozitivizmin düşmanıydı. O’nda Muhammedî bir yürek vardı.”
Onu yakından tanıyanlardan Mehmet Emin Erişirgil de: “Zihnini öyle doldurmuştu ki şüphe denen şey onun kafasında barınamazdı. Ona göre her şey ya ‘nas’ idi ya da hiçbir şey.” cümleleriyle düşünce yapısını tasvir eder. Ahmet Naim Bey’in yaşadığı devir, sosyal hercümerçlerin bünyeyi kökten sarstığı bir devirdir. Tazimatla başlayan dönemde müspet gelişmeler olmakla birlikte bazı değişimler millete ait değerleri örselemiş; bunun neticesinde özellikle aydın kesimde birçok insan manevî değerlerinden şüphe duyar hale gelmiştir. Cemil Meriç’in ifadesiyle, Batı menşeli şüphe ve tereddüt dalgaları akın akın gediği bir devir yaşanmaktadır. Ahmet Naim, işte bu inançları sarsan hercümerçte dalgakıran vazifesi yapmış bir inanmış insan, şahsiyetli bir entelektüeldir.
İlim Hayatı:
Ahmet Naim bey gerçek manasıyla bir İslâm âlimidir. Öncelikle inandığı değerlere hakkıyla inanmıştır. Onda şüphe ve tereddüdün eseri bile yoktur. İslamî ilimlerin hepsinde yed-i tûle sahiptir. Bununla beraber Batıyı ilim ve felsefesi ile çok iyi bilmektedir. Mithat Cemal Kuntay onun Batı düşüncesine nüfuzunu şöyle anlatır: “Başı iki kısımdı: Doğu ve Batı! İkisi birbirine karışmayarak yanyana duruyordu. Naim’i Avrupa’nın filozofları değiştiremediler. Bu filozoflara Naim şaşılacak derecede nüfuzediyordu fakat, bu filozoflar şaşılacak aczle Naim’e nüfuz edemiyorlardı.” Hem Doğu’yu hem de Batı’yı çok iyi biliyordu. Ahmet Naim merhumu anlatan talebesi Macit Gökberk -dünya görüşleri itibarıyla Naim merhuma zıt bir kutupta olmasına rağmen- şöyle der: “Kişiliğindeki bütünlük onu ister istemez bir saygı konusu yapıyordu. Naim Bey görüşlerinden hiç ödün vermezdi… Davranışındaki tutarlılık bakımından saygıdeğer, inandığını yaşayan bir insandı.”
Muasırları arasında kendisine muhalifler dahi Ahmet Naim merhumun şahsiyetine hayrandılar. O da yakın arkadaşı Mehmet Akif gibi bir karakter abidesi idi. Onun geniş ilim dünyasını başta Arapça öğretiminde geliştirdiği metotlarıyla tanıyoruz. Arapçaya çok derinlemesine vakıftır. Meşhur müfessir Elmalılı Hamdi Yazır, tereddüt ettiği manaları ona danıştığını söyler. Yarım kalan bir Türkçe sözlük çalışması ve Tecrid-i Sarih Tercümesi var. Felsefe ana branşıdır; fakat hadis konusunda da uzmandır. Hadis usulü konusunda çok ciddi çalışmalar yapan Babanzade aynı zamanda matematiği ileri derecede bilmektedir. Bunlarla da yetinmeyen Babanzade’nin şiirleri, sanat terimleri hakkında çalışmaları ve Fransızcadan birçok çeviri eseri vardır. Bütün bu özellikleriyle Babanzade tam bir münevver portresi olarak karşımıza çıkmaktadır.
Mehmet Akif’le Dostluğu:
Ahmet Naim, Darülfünun’da beraber hocalık yaptıkları Yahya Kemal’den Dr. Rıza Tevfik’e uzanan bir yelpazede, birçok dostu olan bir şahsiyettir. Çünkü kendisi inançlarında tavizkâr olmamakla birlikte, beşeri ilişkilerinde hoşgörülü bir insandır. Ama dostları arasında Akif merhumun özel bir yeri vardır. Bu iki arkadaşın dünya hayatlarındaki dostlukları halen Edirnekapı mezarlığında yan yana devam etmektedir. Ahmet Naim merhum, Akif’in Ashab-ı kiramdan sonra en çok sevdiği kişidir. Mehmet Akif’le Melami Şeyhi Mustafa Efendinin çayhanesinde tanışırlar. Mehmet Akif’te onun dostluğunun ve fikirlerinin ciddi tesiri vardır. Akif onun “Din ya vahidir (bütündür), ya sıfır!” halini çok beğenir. Akif’e tesiri çok ciddi boyuttadır. Bundan rahatsız olan arkadaşları, Erişirgil ve Kuntay “Keşke Akif’le hiç tanışmasalardı!” sözünü söylemiştir. Bu iki Hakperest insanın dostlukları hakkında şunu söyleyebiliriz. Merhum Mahir İz, Mehmet Akif’e, Ahmet Naim ve Hamdi Yazır’la ilgili fikirlerini sorduğunda merhum Akif: “Bunlar sikadandır [güvenilirdirler] ne derlerse öyledir, sözleri senet teşkil eder.” der. Bir de Akif’in, onun vefatında söylediği ve dostluklarının derinliğini nazara veren: “Evim barkım yıkıldı.” sözü vardır.
Manevi Dünyası ve Tasavvufi Yönü:
Babanzâde, Halvetî tarikatına mensuptur. İlim ve irfan ehli ile görüşmeyi pek seven, zahir ve batın ilimlerinde tanınmış, her kimi işitirse mutlaka onunla görüşen bir insandır. Batı felsefesinin yanı sıra tasavvuf felsefesine de vâkıftır. Her erdemi Batı’da aramayı meziyet sayanları eleştirerek İslâm düşüncesinin zengin bir tasavvuf felsefesine sahip olduğunu belirtmiş ve dikkatleri bu yöne çekmeye çalışmıştır. Ahmet Naim, sağlam bir kelâm ve fıkıh bilgisine sahiptir. Tasavvufî meselelerin cahil insanlar arasında anlaşılmaması ve anlatılması kendisini korkutur. Bu fikirlerin uluorta söyleniş ve yayılışından İslâm dini zarar görür diye özel konuşmalarda bile bu konuların tartışmasına girmek istemez. Muhyiddin-i Arabî’nin Kur’ân ayetlerini tefsire dair yorumlarını, zahir-i nassa muhalif görüp, âdeta dalalât-ı batıniyyeden gibi telakki eden, onda batiniyye kokusu gören Ahmed Hamdi Akseki’nin tereddütlerini izale etmek maksadıyla yazdığı mektupta da bu hassasiyetini görmek mümkündür. Ahmet Naim Akseki’ye yazdığı mektubunda özetle şunları söyler: “Gerek Şeyh-i Ekber ve gerek kendisinden evvel gelen ekâbir-i sufiyenin sözlerinde, Gazali’nin “şatah” namı
verdiği bu gibi sözler büsbütün bâtıla müstenid değildir. Bu gibi sözler şeriatın zahirini yıkmak için değil, şeriatın zahiri muhafaza edilmek kaydıyla, Kurân’ın delâlet edebileceği kendi zevklerine muvafık cihetlere de işaret etmek isterler. Mesela “Gusül, taharet-i manevîyeden ibarettir, cünüplükten yıkanmaya gerek yoktur.” denmiş olsa, şeriatın hükmünü yıkmak maksadıyla söylenmiş bâtınilik olmuş olur, fakat şeriatın hükmünü zahiriyle sınırlandırmayıp, zahir ve batına şamil olduğu şekli yıkanmanın temizliği, zatına nisbeten “hiç” mesabesinde bulunduğu söylenirse, batınilik yapılmamış olur. Şeriatın zahirini muhafaza ile beraber biraz da şeriatın iç yüzünden bahsedilmiş olur… Şeyh-i Ekber hazretlerinin makamı nazarımda pek büyüktür… Bu gibi sözlerin bizim halka tamim maksadıyla yazdığımız yazıda neşredilmesini hiçbir zaman tensip edenlerden değilim. Bunlar bir sınıf-ı mahsus için kıymetli olabilirse de umumu -korktuğumuz gibi- dalalete, zendakaya sevk edebilir. Binaenaleyh sizin fikrinizi tasvip etmekle beraber, Şeyh-i Ekber hazretleri hakkındaki hüsnüzannımın da zerresini feda etmem.”
Ahmet Naim; ahlâkın kaynağını vahiy olarak gördüğünü ve kaderde katı bir cebriye anlayışı yerine “Deveni bağla sonra tevekkül et!” hadisine bağlı olduğunu eserlerinde anlatır. Manevî hayatıyla ilgili, namazlarına ve diğer ibadetlerine son derece bağlı olduğunu görüyoruz.
Peygamber Sevgisi:
Ahmet Naim merhumun eserlerine baktığımızda onda derin bir peygamber aşkı olduğunu görüyoruz. Tecrid-i Sarih şerhine baktığımızda onun Efendimizden (s.a.s.) bahsederken kullandığı tazim ifadeleri bile Peygamberimize duyduğu bu derin sevgiyi göstermeye yeter. Bir de merhumun ezan-ı Muhammedi’ye (a.s.m.) duyduğu muazzam ihtiram vardır. Bekir Hakî Bey: “Onun kadar ezana hürmeti olan ikinci bir insan görmedim.” der. Bekir Hakî Bey’in şahadetiyle, Ahmet Naim her ezan duyduğunda ayağa kalkarmış.
Bu güzel insanın vefatı 13 Ağustos 1934’tedir. Secdede vefat etmiştir. Vefatından kısa süre önceki bir rüyasında peygamber efendimizin (s.a.s.)arkasında Fatih Camii’nde namaz kılarken görür kendisini. Bu namaz bir rekât sürer ve tamamlanamaz. Hakikatte de hastaların namazına dair hadisin tercümesini yapmaktadır. Tevafuk olarak bu hadisi ve namazını tamamlayamadan vefat etmiştir. Böyle vefat etmesi manevî hayatıyla ilgili çok şeyler anlatır kanaatindeyim. Dostlarından Sami Evrenesoğlu Atina’dayken onun vefatına: “Emir Escede ve iktarebe lehu secdede göçtü Naim.” Mısraıyla tarih düşmüştür. Hâsılı Ahmet Naim, inançlarından taviz vermemiş, inandığı gibi yaşamış yaşadığı gibi vefat etmiş şahsiyetli bir entelektüeldir…
Roman Gibi Bir Romancı Peyami Safa
Rahmi Şeyhoğlu
Başkalarını tam bilemem ama çocukluğumdan hayatıma ve şahsiyetime tesir etmiş pek çok söz, şahıs ve hâdise vardır. Unutamadıklarım diyebileceğim, rûhuma sinmiş, hayatımın köşe taşlarından birisi de ilkokul yıllarında ablamın elindeki kitabın arka kapağında gördüğüm ve uzun uzun bakıp “Kesinlikle bu adamın matematiği çok iyidir.” dediğim; yuvarlak, siyah çerçeveli gözlüğü olan, büyük bir kafa ve zekâ fışkıran gözlerden mürekkep bir fotoğraf… Kitap yazdığına göre büyük bir adamdı. O fotoğraf çocuk dimağıma öylesine nüfûz etmişti ki, gözlerim ne hikmetse o günlerde bozulmuş ve acilen gözlük almamız lâzım diye ortalıkta dolaşmaya başlamıştım. Tabii ki kimse inanmamıştı ve “Tommiks, Teksası az oku geçer!” diyerek beni en zayıf yerimden vurmuş ve bir daha bu bahsi açmamamı sağlamışlardı. Ama o fotoğraftaki adamın zekâ fışkıran, alaycı bakışlarını ve yuvarlak, siyah gözlüklerini asla unutamadım.
Ortaokul yıllarında tesadüfen kütüphaneden aldığım ve yazarını “Server Bedii” olarak bildiğim Cingöz Recâi romanları, Kemâlettin Tuğcu hikâyelerinin yanına ilâç gibi gelmişti.
Bir yaz günü kütüphanecinin “Al bu da senin adamın kitabı!” diyerek verdiği “Yalnızız” romanı Peyami Safa ile Peyami Safa olarak ilk ciddî karşılaşmamızdı diyebilirim. Romanı epey evirip çevirdikten sonra okumaya başladım. Okudukça romandaki kahramanların diyalogları ve bilhassa Samim karakteri ve onun hayâl ülkesi “Simeranya” bana o kadar tesir etti ki, hemen 120 sayfalık çizgili bir defter bulup günlük tutmaya ve yazılarımda en üst perdeden ahkâm kesmeye başlayıverdim. İnsanları tahlil etmeye ve görünenin arkasındakini kurcalamaya da o yıllarda başladım.
Peyami Safa’yı biliyordum ancak tanımıyordum. Hakkındaki bilgim bir fotoğraftan ibaretti. Lise yıllarında imkânsızı başaran insanlar beni daha çok etkilemekteydi. Bir adam büyükse hayat hikâyesi de büyük olmalıydı. Onlar büyük adamlardı hayatları da sıradan insanlardan farklı olmalıydı.
Bir gün Tercüman Gazetesinde Peyami Safa’nın resmini görünce merakla, hakkındaki yazıyı okumaya başladım. Yazı bittiğinde sadece derin bir nefes alıp “Vay beee ne adammış!” diyerek gazeteye elimin tersi ile vurduğumu hatırlıyorum. Beni en çok etkileyen ise okulda bizi perişan eden Fransızcayı Abdullah Cevdet’in sünnet düğününde hediye ettiği Petit Larousse’dan kendi kendine öğrenmiş olmasıydı. Lise yıllarının havailiği içinde arkadaşlarıma okuduklarımı satma telâşı ile durmadan anlatmam ve herkesin ağzı açık dinleyerek bunları nereden biliyorsun sualleri karşısında siyah çerçeveli, gözlüklü adama daha da yakınlaşmıştım.
Şair-i Mâderzat’ın Oğlu “Yetim-i Safa”
Peyami Safa mazeret kelimesini anlamsızlaştıran ve mazeretlere sığınmayı alışkanlık hâline getirenlerin asla okumaması gereken bir şahsiyet olarak karşımıza çıkmaktadır. Oscar Wilde “Dehâmı hayatıma, kabiliyetimi eserlerime verdim.” der. Peyami Safa’nın hayat hikâyesini ve eserlerini okuyan bir kişinin söyleyeceği söz herhâlde şu olur: “Dehasını hayatına ve eserlerine vermiş.”
Onun hayat hikâyesi inanılacak gibi değildir. Her şeyden önce azim ve gayretiyle, birden çok alanda okulsuz, hocasız kendi kendini yetiştirmesi takdire şayandır. Belki hayatını roman olarak yazmış olsaydı, okuyanlar roman işte ne olacak der, inanmazlardı. Peyami Safa, Muallim Naci’nin ‘Şair-i Maderzat’ [Anadan doğma şair] dediği Servet-i Fünûn şairlerinden İsmail Safa’nın oğlu olarak 1899’da İstanbul’da doğmuş… Sivas’a sürgüne gönderilen babasının ve daha sonra da kardeşinin on ay içerisinde arka arkaya ölmesi üzerine iki yaşında yetim kalmış. [1901] Babasız büyümenin zorluğu yanında, sekiz dokuz yaşlarında yakalandığı bir kemik hastalığı sebebiyle 17 yaşına kadar, bu hastalığın fizikî ve rûhî bunalımlarını yaşamış. Bu hastalık sebebiyle sol kolu sakat kalmış, ancak, o bunu da sanata çevirmeyi bilmiş “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu” adlı romanla bu meşum hatırayı edebî bir esere dönüştürmüştür.
Hastalıklar ve savaş şartlarındaki fakirlik gibi sebeplerle mektepli tahsil hayatı sona ermiş, tek talebeli ve tek hocalı Peyami Safa mektebi yılları başlamıştır.
Simyacı isimli kitabı okuduğumda bende kalan en çarpıcı cümle insanların tanışırken birbirlerine “Senin hikâyen nedir?” diye sormalarıydı. Senin hikâyen nedir? Hakikatte herkesin bir hikâyesi var. Hepimiz kader denilen şahsî hikâyelerimizin yazarı ve kahramanı değil miyiz? Dolayısıyla milyarlarca hikâyenin varlığı ve her insanın ayrı bir hikâyesi olduğu düşüncesi insanı şaşırtabiliyor. Ancak, dinlenmeye değer olanı kaçta kaçıdır acaba? Hele insanı şaşırtacak ve “hadi canım sen de” dedirtecek olanı kaç tanedir?
Tarihe mâl olmuş insanların hikâyeleri hep merak edilir. Büyük adamların hikâyeleri sokaktaki vatandaşın hikâyelerinden farklı ve de normalin dışında bir hikâye olmalıdır ki, büyük hikâye olsun. Büyük denilen adamların çoğunun hikâyesi aslında büyük değildir ve çoğunun hikâyesi abartılmış, büyük gösterilmeye çalışılmış hikâyelerdir. Hikâyesi ile beraber arkada bıraktıkları da büyük olanlar ise çok daha azdır. Bu kategoriye giren ve beni en çok heyecanlandıranların başında “Devam edin; sanatı yalnız uygulamayın onun kalbine nüfûz edin; bunu hak ediyor, çünkü sadece sanat ve ilim insanı ilâhî olana yüceltebilir.” diyen ünlü bestekâr Beethoven gelir. Sağır olmasına rağmen geride bıraktığı eserler muhteşemdir. Sese dayalı bir sanatta duymadan şaheserler vücuda getirmek inanılacak gibi değil.
İşte bizde de hayat hikâyesi ve eserleri gerçekten müthiş diyebileceğimiz çap ve muhtevada olan bir isimdir Peyami Safa. Romanları kadar hayatı da öğretici ve daha önemlisi ibret ve şevk verici bir eser gibidir. 3 Kasım 1959 tarihli Tercüman gazetesindeki yazısında “Ben iki yaşında babasız kaldım. Bütün çocukluğum ve gençliğim korkunç bir hastalığa ve fakirliğe karşı mücâdele içinde geçti. Kimsesiz, sıhhatsiz, parasız ve tahsilsiz kaldım. Orta sekizden yukarı okul görmedim. Hastalık, cehâlet ve sefâlet ejderleriyle boğuştum.” diyerek roman olabilecek keyfiyetteki hayatını özetlemektedir. Hayatı imkânsızlık, çaresizlik ve muvaffakiyet kelimeleri ile hülâsa edilebilecek bir dehânın insana menfî gibi gelen durumları başarıya nasıl çevirebildiğini ise şu sözlerinden öğreniyoruz: “Başarmak için, korku da, ümit de şarttır. İnsana fakirliğin ve hastalığın öğrettiklerini hiçbir okul ve kitap veremez.”
Muharrir-i Mâderzat Peyami Safa
Umûmiyetle ünlü ve başarılı babaların evlatları babalarını aşamamışlardır. Bunun istisnalarından birisi şüphesiz ki, Peyami Safa’dır. Servet-i Fünun şairlerinden İsmail Safa’nın, Şair-i Mâderzatın oğlu Osman Peyami Safa bugün edebiyatımızda babasından daha büyük bir yere sahiptir. Nitekim Yahya Kemâl de “İsmail Safa’nın en güzel eseri Peyami Safa’dır.” sözleri ile bu hükme işaret etmiş olmaktadır.
Peyami Safa yazarlığa 13 yaş gibi küçük denebilecek bir yaşta başlamıştır. İlk yazdıkları, hikâyedir. Yazdıkları kısa bir sürede satılır. Çünkü kitapları siyah bir kâğıtla kaplayıp üzerine şöyle yazar: “Sakın Bu Kitabı Okumayın!” Peyami Safa ile Türk edebiyatı sosyalist, pozitivist, rasyonalist, milliyetçi, liberal, korporatist, muhafazakâr, antikomünist; gazeteci, romancı, hikâyeci, polemikçi, resim ve müzik eleştirmeni kimliklerinin hepsini birden üstünde taşıyan; parapsikoloji, mistisizm, ispitirizma, tıp, psikoloji, felsefe gibi pek çok sahada uzmanlaşmış ya da malumat sahibi olan çok yönlü bir yazar kazanmıştır. Felsefeci Prof. Dr. Mustafa Şekip Tunç’u pes ettirecek kadar felsefeye, ünlü Psikiyatrist Prof. Dr. Ayhan Songar’ı hayrete düşürecek kadar psikoloji bilgisine ve Nazım Hikmet’le söz dalaşına girecek kadar da şiire hâkimdir.
Peyami Safa’nın en önemli hususiyetlerinden birisi de kalemiyle geçiniyor olmasıdır. Diğer yazar ve şairlerin düzenli ve maaşlı başka işleri varken, o kalemi ile geçinen belki de tek yazardı. Bu sebeple beş yüz civarında ve değişik türde esere imza atmıştır. Beş yüz rakamı muazzam bir rakamdır. Ancak, Peyami Safa yaşamak için yazmak mecburiyetindeydi. Öyle ki, yazarak geçimini sağlamak mecburiyetinde oluşundan halkımızın ilk “Güzin Abla”sı da Peyami Safa olmuştur. Haftalık “Yeni Hayat” dergisinde “Aramızda” isimli köşesinde, “Adem Baba” müstear ismiyle, ilk “dert” köşesini hazırlayarak kendisine gelen mektupları cevaplamıştır.
1940 yılında Cahit Sıtkı Tarancı’ya söylediği şu sözler yaşamak için yazmak mecburiyetinde olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır: “On dokuz senelik yazı hayatımda, bu cemiyet bana bir hafta istirahat hakkı vermemiştir.”
Piyasaya para için yazdıklarına başka pek çok müstearın yanında en fazla benim müsveddem dediği “Server Bedii” imzasını atmıştır. Kendisine, “ServerBedii’yi tanır mısınız?” diye sorduklarında, “Ooo! Tanımam mı onun evinde oturuyorum!” demiştir. Bu kadar çok yazmasına ve yazdığı gazetelerin tirajları onunla beraber artmasına rağmen o asla fakirlikten kurtulamamış, hatta eşi Nebahat Hanımı Avrupa’ya tedaviye götürürken eserlerinin telif haklarını yok pahasına Garbis Fikri’ye satmak zorunda kalmıştır. Hâsılı Peyami Safa yazdıklarının sayısı kadar çeşitliliği ile de insanı hayrete düşürmekte ve “Muharrir-i Maderzat” unvânını hak etmektedir.
Mektep Roman Ya Da Eğlendirirken Düşündürmek
Peyami Safa’nın romanları asla eğlencelik değildir. Okurken ne güzel vakit geçiriyorum diyenler bir müddet sonra beyin dişlilerinin sesi ile irkilebilirler. Romanlarının her satırında gizli bir iddia ve romanın bütününe sinmiş bir dava vardır. O günün şartlarındaki bilgileri taşıyan cümleleri ise günümüzde aksi ispatlanmadı ise bir uzmandan dinlemiş gibi rahatlıkla kullanabilirsiniz. Daha da önemlisi bir süre sonra psikolog edasında ahkâm kesmeye başlayabilirsiniz. Romanları tam bir fikir kumkumasıdır ve satır aralarında ciddiye alınması gereken hükümlere ve karşılıklı entelektüel tartışmalara sıkça rastlayabilirsiniz. Romanın eğitmek gibi genel bir maksadı olmasa da onun romanları bu misyonu üstlenmiş gibidir. Romanlarındaki kahramanlar bir zümrenin ya da bir fikrin müdafi olarak karşımıza çıkar. Her romanda düşünen, filozofik bir kafa mutlaka vardır.
Dehâsını hayatına verdiğini söyleyen ve dehâdan toplum kurallarının dışına çıkarak marjinal bir hayat yaşamayı anlayan Oscar Wilde’ın ya da “Beni görmezden gelirseniz memnun olurum!” diyecek kadar insanlardan uzak ve korkak Kafka’nın aforizmaları yanında Peyami Safa’nın “Bir Akşamdı” romanında geçen aforizma keyfiyetindeki seçilmiş şu cümlelerin mukayesesini okuyuculara bırakıyorum:
“Yalnız kalmamak için evlenirler ve evlendikten sonra bekârlıktan daha yalnız kalırlar. Çünkü evlenmek insanın kendi kendisi ile ikileşmesini men eder.” “Gözlerimizin dalması demek, uyanık iken rüya içinde bulunmamız demektir. Fakat bu rüyanın ne olduğunu hiç bilmeyiz.” “Uyanık için herkesin uyuması ne ızdırap. Herkesin ölü olduğu bir yerde yaşamaya benziyor.” “Her kadın münâsebetinde ve bütün ihtiraslarda, yolların nereye çıkacağını bilmek. İşte yaşamanın hüneri. Bütün yollar Roma’ya çıkar. Bütün yollar bir noktaya çıkar. O nokta nedir? Sükûtu hayâl…” “Bazı insanlarda aşklar bir küçücük temayülken en ufak bir mani ile karşılaştığında tutkulu bir aşka dönüşür.”
“Malik olmak âdetinin yanından ayrılmayan bir ızdırap da vardır. Mahrum olmak korkusu. Saadetin peşi sıra giden bu ızdıraptır ki, genellikle, duyduğumuz tatların tadını kaçırır ve saadetle felaket, hazla keder arasındaki var olduğu sanılan hududu siler.”
“Her ölü büyük bir şahsiyettir. Her ölü üstünde artık biz insanların hiçbir tesirimiz kalmamıştır, onlarsa bizim üstümüzde, biz ölünceye kadar tesirli olabileceklerdir.”
“Sevgililikte bazen yalnız kalarak insan, kendini başkasında kaybolmaktan kurtarır.”
“Asrımızın en büyük özelliklerinden biri alışkanlıklara olan düşmanlıktır. Eskiler itiyat da zevk bulurlardı. İtiyada savaş açan ilk asır budur ve bu saldırı rönesanstakini de geçer”. “Mazi gelecekten daha meçhuldür.” “Saadetten mahrum olma korkusu saadetin felaketidir.” “Zekâmız kelimeleri sevdiği kadar, kalbimiz bundan nefret eder. Susarsınız, susarım anlaşırız. Hiçbir duyguya isim verilemez. Kendilerine birer ad taktığımız duygular, şuurumuzda kabuk bağlamış, aklileşmiş ve kalple ilişkisini yitirmiş kalp unsurlarıdır.” “İtimat şüphe kadar zorbadır. Rûhta hâkim olduğu zaman rakibine nefes aldırmaz.” “Mesut olup olmadığını düşünmemek saadettir. Evlilik beyazdır, üzerine her rengi sürebilirsiniz.”
Cahit Sıtkı Tarancı’nın, Peyami Safa’nın romancılığı hususunda söylediği şu cümleler de yukarıdaki tezi destekler mahiyettedir: “San’atla hayatın bu içli dışlılığını, birbiriyle bu daimî alışverişini Peyami Safa kadar anlayan ve her yeni eserini bu anlayışın mukni bir vesikası olarak önümüze süren bir başka Türk romancısı tanımıyorum.”
Nurettin Topçu ise “Güneşi karartmak isteyen kaba saba bulutları en hafif temasıyla sıyırabilen tenkit kudreti, neşir hayatımızı iptidâîlikten koruyucu bir kuvvetti. Saf dogmatiklerin karşısında üstad bir sofist, anarşizmin karşısına dikilmiş bir Volter’di. Safderunlar arasında istihfaf gören komünizm tehlikesinin bir zehirli kılıç gibi her an başlar üstünde durduğunu idrâk eden keskin görüşlü milliyetçi nesli mukaddesatının kapısında uyanık tutan ikaz sadası oldu.” sözleriyle Peyami Safa’nın yazarlığındaki çok yönlülüğü ve kaleminin kudretini vurgulamaktadır.
Necip Fazıl ise kadim dostu Peyami Safa’nın arkasından şunları yazmıştır: “Kafası vardı, kültürü vardı, cümlesi vardı, üslûbu vardı, meselesi vardı, iç dünyası vardı, hafakanları vardı, çilesi vardı, metafizik arayıcılığı vardı, imânı vardı, şüpheleri vardı, nefs murâkabesi vardı, estetiği vardı, diyalektiği vardı, cesareti vardı, hâsılı bir fikir ve sanat adamına gerekli vasıflardan payı vardı. Onun yokluğunun, ölüm tarihi olan bu gün, bu vasıfların yokluğunda seyrediyoruz.”
Peyami Safa bu kadar çok yazmak zorunda kalmasaydı ya da onun da “Babasının Bavulu” olsaydı, kim bilir, belki de daha büyük eserlere imza atacaktı. Kendisi durmadan değişik konularda yazmak mecburiyetinde oluşundan dolayı romana ve romanlarına yeterince zaman ayıramadığından her zaman şikâyet etmiştir. Ancak, biraz hüzünlü de olsa sevindirici olan, bugün Peyami Safa’nın “9. Hariciye Koğuşu” ve “Fatih Harbiye” romanları 250 biner adet basılmakta ve en çok satanlar listesinde yer almaktadır.
Ünlü bir marksiste; “Peyami’yi ikna edebilseydik, Türkiye’yi komünist yapardık.” dedirtecek kadar kudretli bir kalem ve sıra dışı bir şahsiyetle aynı dili konuşmanın verdiği gururun yanında yaşadıkları sıkıntı ve çileler de bir o kadar utandırıyor insanı. Peyami Safa hayatı boyunca acıların adamı olmuştur. Bir baba için katlanılması çok zor olan evlat acısını da yaşamıştır. Tek evladı olan Merve Safa askerliğini yaparken Erzincan’da Hepatit hastalığından vefat etmiştir. [27 Şubat 1961]
…Ve 15 Haziran 1961 tarihinde de “İnna lillâhi ve innâ ileyhi râciûn” hükmü Peyami Safa’yı acılarından, kavgalarından ve bizlerden almak üzere tecelli etmiştir. Ölüm anını Gökhan Evliyaoğlu şu şekilde anlatıyor: “Her zamanki gibi düşünüyordu. Ölen rengiydi sadece. Ömrü boyunca bıkkınlıkla sebatın mücadele ettiği o yüz, bütün çizgilerini huzur gölgelerine terk etmişti. Düşünen bir baş. Vücudu zaten yok gibiydi yalnız ızdıraplarının ağırlığını taşıyordu.”







