Cennetin Dibi – Gündüz Vassaf
18 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Ay Vakti, Kitap Tanıtımı
İmge Patlamalarında Ortaya Çıkan İskelet: “Cennetin Dibi”
Yazan: Gökhan Şimşek
Gündüz Vassaf’ın, gündelik hayatta totalitarizm alt başlığıyla yayınlanan, rejimlerin yönetim biçimlerini; teoride bahsedilen tarzda değil de pratik hayatta kullanılan toptan/süpürücü bir mantıkla yürütmeleri neticesinde birey ve toplumsal özgürlüğün nasıl yok edildiğini, totalitarizmin, aynı prototipte insan yaratarak, özgürlükçü duruşun hep bir tehdit olarak algılandığını anlatan ve totaliter sistemlere (devlet, patron, asker, okul v.b.) başkaldırı temelli yazılar barındıran cehenneme övgü‘den dört yıl sonra yayınlanan ve on üç ana başlıktan oluşan cennetin dibi, kitabın ilk bölümlerinden olan büyük marlboro meydan muharebesinde anlatılan; savaşların, askerlerin, ordu ve silahların tek tipleştiği, artık bir monitör ve düğmeyle savaşıldığı, sanılanın aksine eski zamanlarda insanın ve atın daha değerli olduğu, eski savaşlarda zırh kuşanan insanın atına da zırh bağladığı, günümüz savaşların da ise cinsiyet, yaş, mazlum gibi ayrımlar yapılmaksızın, tüm renklerin birbirine girerek galibin, mağlubun, cesur ve korkağın bilinemediğine nazire yaparcasına “bombalardan önce bıstrıc medrese sokağı otuz yedi numarada oturan saraybosnalı dayı kızımız Sırıye abla’nın çocuklarına” atfıyla başlıyor.
Kitabın ön iç kapağında sırıtarak selam veren iskelet, arka iç kapakta aynı pozu bu kez sırtı dönük şekilde veriyor. Belki de kitabın bir dönüm noktası olma iddiasıdır bu ironize. Cennetin dibi, Birçokları için başucu kitabı olan cehenneme övgü’ nün izleği niteliğinde metinler barındırsa da modern zamanlarda eğlencelik hayat alt başlığının rahatlığına yaslanıp okuyucuyu tarihi ve teknik bilgi bombardımanına tutuyor. Totalitarizm ve modernizm üzerine denemeleri merkez niteliğinde olan ve hatta bunları kendini yeniden yazan metinler olarak ifade eden yazar, cennetin dibi’ nde deneme, düşünce, anı ve roman sayılabilecek nitelikte, oldukça farklı yazılara yer veriyor.
Yazarın, talim yılları ve 68 kuşağı 68 de nasıl para kazandı diye adlandırdığı bölümlerde geçen, 1968 yılında Amerika’da henüz üniversite öğrencisiyken, iki arkadaşıyla beraber yaşadığı olaylar oldukça ilginç. Kumar oynayıp, kazandıkları parayla spor araba almaları, kiralık helikopterde alem yapmaları, bağımsızlık günü arifesinde kentteki havuz, fıskiye ve çeşmeleri çamaşır tozuyla köpürtmeleri, yine bu süreçte CIA’ e bağış yapıp bir anda kahraman olmaları ve nihayetinde İsrail büyükelçiliği tarafından sunulan okulda Yahudi propagandası yapma teklifini kabul edip para kazanmaları, Kuveyt elçiliğinden gelen 20-30 kişilik Arap kızları koruma görevini üstlenmeleri gibi anıları, okul bitiminde AİDS’lilerin sigarası sloganıyla marlboro imajını yıkma kampanyasını, kampanya mağduru firmadan gelen hatırı sayılır bağışla, zehri yaratan panzehirin de ustasıdır diyerek bu kez övücü bir kampanyaya döndüren bir hikayeyle devam ediyor.
Sıkıştırılmış roman havasındaki cinsel özgürlük, kadın erkek eşitliği, erkek/cinsel güç temalı, komünist partili ilerici çift çelik ve duygu’nun siyasi mülteci olarak sığındıkları İsveç’te başlayıp, oğullarını eşcinsel bir çiftin evlatlık almasıyla devam eden ve bir erkeğin hadım edilme merasimiyle son bulan yaklaşık kırk sayfalık bölüm bize göre kitabın en zayıf halkası olmakla birlikte kitaptan bağımsız bir alan görünümü veriyor. Yuvamız, mutlu yuvamız a.ş. başlıklı bölüm yukarıda bahsi geçen bölümle benzerlikler gösterse de kitap bütünlüğünden tamamen ayrılmış değil.
Dünya yıllık idam rekorunu elinde tutan Çin Komünist Partisi’nin infaz ettiği mahkûmların böbreklerini satması, Fransa’da cenaze malzemelerinin satıldığı süpermarketlerin olması, Kızılhaç’ın kaynak bulmak amacıyla popüler sanatçı John Lennon’un katilinin imzasını açık artırmayla satışa çıkarması gibi bilgiler ışığında yazarın, ölümlerin ne kadar kalitesizleştiğini, ölünün, ölümün ranta dönüştüğünü, şehir merkezindeki mezarlar üzerinde alışveriş merkezi hayalleri kurulduğunu, merasimlerinin çirkinleştiğini anlattığı ölüm marketleri isimli enfes bölümde sarf ettiği şu söze kulak verelim; inanın, kiliseye, camiye girmiyorsanız bedava diyedir.
Gündüz Vassaf, herkesin baktığı yere bakıp, herkes gibi görmeyen bir adam. Kitabın ilk bölümlerinden itibaren beliren bu algı genişliği okuyucunun zihnindeki birçok masalı da yıkıyor. Vassaf, gölgenin aslıyla nasıl yer değiştiğini ve aslolana ulaşmak için kırılması gereken tabular olduğunu söylüyor okuyucuya. Tatil köylerine verilen su yüzünden Ege’de kuraklık olduğunu, güney’de gelişen kumar turizmini, mutfağımızın, el sanatlarımızın, danslarımız, adetlerimiz ve huylarımızın turist dolarları karşısında maskaralaştığını, ulusal kurtuluş savaşlarının asıl bu durum karşısında verilmesi gerektiğini anlatıp, orduya yapılan harcamaların ne kadar saçma olduğundan dem vurduğu turistlere ehliyet, yine, korkudan sokağa çıkamayan insanın imdadına yetişen teknolojinin aslında insanı hapsetmesi, kadın erkek geçimsizliği neticesinde apartmanlarda tek kişiye uygun dairelerin yapılması, AİDS gibi hastalıklardan ötürü soyun gerilemesi, toplumların bireyselleşmesinin aslında küresel bir Pazar yaratma kaygısıyla doğduğu, çokuluslu şirketlerin üçüncü sınıf ülkelerde açtıkları şirketler aracılığıyla özünde rüya üretim merkezlerinin temellerini attığını ifade ettiği Şirket_i Sefahat‘ gibi bölümler kitabın lokomotifleri olarak karşımızda durmakta.
ardı ardına gelen imge patlamaları bir önceki imgenin unutulması, eksik alımlanmasını da sağlamıyor değil. Konuların süreli örneklendirilmesi de merkezin kaçmasına sebep olabiliyor. Kuşkusuz bu kitabın okuyucuda bırakacağı en büyük şey, kitabı tekrar okuma isteği olacaktır. Yine de cehenneme övgü‘de oluşan düşünsel zemin bu kitapta kendini geçişleri olan bir yola bırakacak ve okuyucuya şu soruyu soracaktır;
Nelere kanmışız!
Not: Bu yazı, Ayraç Dergisi 1. Sayısında yayınlandıktan sonra sitemizde yayınlanmıştır. Teveccühleri için Gökhan Şimşek Kardeşimize teşekkür ederiz.
Kişi Kendisi Nasıl Olur? Ecce Homo
Yunus Emre TOZAL
Eylül Vurgunu Şair – Mustafa Özçelik – Kitap Tanıtımı
Şiirler, şiir kitapları bir şairin aynı zamanda “ruhsal bir portresi”, şairin kelimeler aracılığıyla kendi “iç benini” tasvir ettiği metinler olabilir mi? Şiirin mimarı şair olduğuna göre bu soruya elbette müspet bir karşılık vermek durumundayız. Eğer, meseleyi bu şekilde kabul ediyorsak rahatlıkla diyebiliriz ki; Hasan Akçay’ı ifade edebilecek en uygun tanımlama “Eylül vurgunu” ifadesidir.
Bu tespiti yaparken onun ilk kitabının adının “Eylül Yorgunu”[1] oluşundan da yararlandığımı elbette söylemek isterim. Fakat gerek bu kitabını gerekse “Gül Şafaklı Bir Özlem” [2]isimli ikinci şiir kitabını okuduğumuzda onun için “yorgun” sıfatından çok “vurgun” sıfatının daha uygun olduğunu düşünüyorum. Zira, her şair gibi sürekli arayışlar içerisinde olan bir iç yolculuğu anlatmakla birlikte çıktığı yolculukta kimi zaman umutsuzluklara kapılsa bile arayışını sürdürdüğü ve ikinci kitabına da isim olan “Gül Şafaklı Özlem” şiiri okunduğunda Akçay, “yorgun” değil “vurgun” bir şair olduğu görülür. Çünkü bu şiir, şairin şiirle anlatmaya çalıştığı macerasının bir finalidir. Çünkü öyle olmasaydı aşk’la çıktığı yolculukta(vurgun sıfatını bunun için söylenmektedir.) “yokluğun kapısında”, sırtına “yokluluk elbisesi”ni giyerek “Var” olanın önünde durmaz, onun merhamet kapısını çalmazdı.
“Gül Şafaklı Bir Özlem” şiirinin bir final olduğunu söylemiştik. Şair, kanımca bir münacat niteliği de taşıyan bu şiirini belki geleneksel sunuma uygun olarak kitabının başına almış ama aslında bu şiir, bir son şiir olarak okunmalı. Eğer böyle yapılırsa Eylüllerden kışa; oradan bahara ulaşmanın hikâyesini anlatan şiirlerinin çizdiği dünya daha iyi anlaşılır ve Akçay’ın şiiri hakkında daha doğru bilgilere ulaşılabilir. Şimdi mısralar eşliğinde bu serüvenin iç hakikatine bir yolculuk yapalım:
Akçay’ın şiirinde hâkim duygu elbette aşktır. Pek çok şair için de söyleyebileceğimiz bu durumun onda farklı bir tarafı var. O da aslında tıpkı Necip Fazıl gibi varlık-yokluk meselelerini kurcalayan bir şair. Ama çektiği buhranların kesafetinden çok az şey yansıtıyor okuruna…
Uzaklardan gelmişim seni bulmak dileğim.
Susadım denizleri içiyor kanmıyorum.
Bu yalnızlık şehrinde her şey karmakarışık..
Bu mısralarda da görüldüğü gibi şairin asıl meselesi insani olan sevgilerden çok ötede duran bir sevgi..Ama yolculunda onun da ilk yoldaşı belki bir “Leyla…” Çünkü derin bir yalnızlık ikliminde boğulmanın, hayattaki karmaşanın ve yüreği çiçeklendirmenin tek imkânı aşktır. “Yayla güzellerini en iyi ben bilirim” ifadesiyle aradığı aşkın “saf” ve “soylu” olması gerektiğinin üzerinde durur. Sevgilisi ona “şiir gibi” gelmelidir. İçtenlikli, doğal, hesapsız ve sıcak…
Gel, diyerek gönlünü açtığın o sevgili
Çiseleyen yağmurla şiir gibi gelmeli.
Akçay için Leyla aslında bir yol arkadaşıdır. Arayışın mutlak hedefi değildir. Sevgilisine: Issız vadilere çiçek dermeye
Gidermen beni de götür
Derken, onu aslında hayatının olmazsa olması olarak düşünmez. Derdi “vuslat” değil aşkın bizatihi kendisidir. “Kavuşunca aşkın tadı mı kalır..” derken bu yorumumuzu bizzat kendisi doğrulamaktadır. Zaten bir başka varlıkla kendi varlığına anlam kazandırma meselesini kimi zaman da “anne” ile tamamlamaya çalışır.
Anne, bırakma ellerimi
Korkuyorum!
Anne bu zindanın adı ne
Boğuluyorum
Gibi söyleyişleri sığınılacak limanın kimi zaman “annesi” olduğunu söyler. Ama, sevgili de, anne de faniliğin birer aktörleridir. Maveraya doğru bir yolculukta ancak uğranılan duraklar olabilirler. Vuslatın kendisi olamazlar. Üstelik “aşk”ı tanıyan “Leyla Mecnun” misali seven insanlar da yoktur ortalıkta..Aşkı bilmeyen bir toplumda aşk uğruna söz söylemenin de çok anlamlı olduğu söylenemez. Bu yüzden şairin:
Şimdi seven mi kaldı sen boşuna yanmışsın
Şeklindeki söyleyişi aynı zamanda bir çağ eleştirisidir de…Öte yandan da hakikat arayışı çok derinlerde olan biri sıfatıyla bütün dünyasının renklerini beşeri aşkla doldurmayı doğru bulmayan bir karakterin ifadesidir. Sevgilisine “Mecnun”u bulmalısın derken kendisi Mecnun sıfatında Leyla’dan ötesini düşlemektedir:
Bir gün gideceğim habersiz
Sen duymadan usul
Bu mısraların alındığı şiirin başlığının “Maveraya yolculuk” olduğunu da söylediklerimizin bir teyidi olarak burada belirtelim.
Akçay, yolcuğunda Mecnun sıfatındadır ama yolu çölden önce dağlara, denizlere düşer. Ne de olsa bir şehir insanıdır şair. Dolayısıyla denizler ve dağlar, bizi şehrin hafakanından kurtarabilecek yerlerdir. Bu yüzden çölden önce onu bekleyen duraklar önce bunlar olmalıdır. Aslında bu duraklara gelmeden de bulunduğu şehir ortamında tıpkı Ahmet Haşim gibi “mum ışığı”, “yangın”, “kızıllık”, “akşam”, “gölge”, “hicran”, “karanfil”, “solgun çiçekler”, “yaralı ay” gibi şiirinde sıkça kullandığı ifadelerle tam bir “melal şairi” olarak çıkar karşımıza..Hatta Haşim’le ruh yakınlığını göstermek için olsa gerek “Varamadığım” başlıklı şiirinde onun “Akşam, yine akşam, yine akşam…””mısraını kendi şiirinin içinde kullanır. Ama o, Haşim gibi bu boğuntunun içinde tıkılıp kalmaz…Bu tür sıfatların ifadelendirdiği ortamında kavradığı kimi gerçekler vardır:
Bu âlem acı bir gurbete benzer
Derin bir yalnızlık duygusunun atmosferinde boğuntunun kuyularında can vermez. Vakit gece de olsa ulaştığı “Gökleri delip aşmak” fikri onu sonsuzluğa kanatlandırır. Karanlık içinde “kar beyazlığı”nı fark edecek bilince, ondan “çiçek açmış baharlar ülkesi” gerçeğine ulaşmayı başarır. Artık adresi bellidir:
Bakar seni ararım
Ararım akşamlarda
Yanarım akşamlarda
“Ham”lıktan “pişme” ye (ki bu süreçte yoldaşı çiledir); ardından “oluş” ifade eden “yanma”nın atmosferine girmiştir artık. Burada “oluş”u, “buluş” olarak görmek gerekir. Çünkü akıl, bir bukağı gibi o “hayret” sularında gezerken ona bir engel oluşturmaya çalışmış, fakat şair aşkı duygularının merkezine koyarak sevdiğini “uğuldayan rüzgârlarda”, “çiçeklerin renginde”, “suların çağıltısında” hissedebilmenin saadetini yakalamıştır. Çünkü, dünya nimeti olarak önüne sunulan ne ve kim olursa olsun o, yalnızca “O”nu dilemiştir. Bu uğurda “ölmek” onun için “dirilmek” olmuştur.
Şair, içsel serüveninde bu noktaya gelmiş olmanın sevinciyle artık şöyle diyecektir:
Ey keder git artık benden uzaklaş
Tükenmez kaynağın suyundan içtim
Yeniden dirildim bir başka doğdum
Bir sevda uğruna bininden geçtim
Yandım duman duman göklere ağdım
Ey keder git artık benden uzaklaş
Böylece “en koyu gece bile umutla aklaşmış”, “sevinçle kanatlanan yüreği uçmuş”tur. “Eylülleri sileceğim takvimlerden” şeklindeki bir kararlılıkla “kulaç kulaç dalgalarla boğuşmuş” “Kays suretinde” çıktığı yolculukta dağ ve deniz duraklarından sonra yolunu “çöl”e düşürmüştür. Çöl, ise sonsuzluktur. Fetret tuzaklarından kurtulma yeridir. Burada insan, sadece kendini yani aczini algılar. Her şey, geride kalır. Var olan sadece O’dur. Ve bu bilinçle şunları söyleyebilir dil:
Toprak ne, ağaç ne, yol ne demektir
Unuttum yaprak ne, dal ne demektir
Meğerse var olmak, burada ölmektir
Öğrendim sonunda kul ne demektir
Kulluk duygusu en iyi “yakarış”la hissedilir. Kitabın aslında son şiir olmasını söylediğimiz ilk şiirine döndüğümüzde bu gerçekle karşılaşırız:
Ey ezelden ebede her şeyi gören ve bilen
Bu çölde susuz yaya bırakma merhamet et
Sen sevensin kulunu, bir tek sensin sevilen.
“Leyla”bir hayaldir artık, gerçek olan ise “Mevla”dır. Bu yüzden şair, son kitabı olan “Şiir Biraz, Çokça Hüzün”[3] kitabında “Dönüş gazeli”yle başlar söze ve hakikat arayışına son noktayı koyar: Geldim ve gölgelendim gün bitit dönüyorum
Ufukta şâm-ı hicrân gel etti dönüyorum
………………..
Âhımla günahımla boynu bükük ve tenha
Ümidim korkuları eritti dönüyorum.
[1] Eylül Yorgunu, Mina Yay., Erz., 1991
[2] Gül Şafaklı Bir Özlem, Birey Yay., İst., 2000
[3] Şiir Biraz, Çokça Hüzün, Erguvan yayınları, İst.2008
Cevizin Kabuğu – Nurullah Genç – Deneme

Çaresizlik içinde kıvranan bir insanın çaresizliği kendi ekseninde dönüp durmasının bir sonucu ise, ona çevresine bakınmasını ve ruhunu hapseden fasit daireden kurtulmasını tavsiye edersiniz. Bir bakıma bu, insanın iç çevresinde oluşturduğu körlüğün ve kapsamlı görememe zafiyetinin sonucu olarak da değerlendirilebilir. Eşya ve olaylara bakış, insanı ve yeryüzündeki konumunu değerlendiriş açısından büyüklü küçüklü pek çok hataya meydan verebilecek davranış bozuklukları ve sosyal bulanıklıkların temelinde söz konusu durumun toplumsal yaygınlığının var olduğu söylenebilir. Bu yaygınlık bazen büyük bir grubu etkisine aldığında, bir cemaati, bir siyasi partiyi, resmi ya da gayri resmi bir organizasyonu etkilediğinde ortaya çok vahim sonuçların çıkabileceğini söyleyebiliriz.
Bu kişinin ya da gurubun önce kendisi önemlidir. O kadar önemlidir ki, başka kişi ya da grupları bile bazen varlığının devamı için araç olarak görebilir. Başka insan ya da gruplardan üstün olduğunu açıkça söylemese bile, eylemlerinde bunun böyle olduğunu dolaylı olarak beyan eder. Onun hayatta kalması yeryüzünde yaşayan diğer insanlardan ve canlı varlıklardan daha önemlidir. Aynaya her baktığında ve kendisiyle yüzleştiğinde konumunu sorgulayan iyi ya da kötü, mevcut durumundan mülhem düşüncelerle karşı karşıya kalır. Ancak hesaplaşma doğru sonuca götürmez yine de. Bu bir izdihamdır; arzular ve sahip olma güdüsü kalabalıkları taşır ona doğru. Ama her unsur bir menfaat odağı olarak belirir dünyasında. Her çizgi bir üstünlük ve hak ediş ilanıdır.
Osmanlı sonrası dönemde girilen yeni yolların da etkisiyle ülkemiz insanları, tahlilleri doğru yapmak ve doğru sonuçlara ulaşmak anlamında hep bir sıkıntı içinde olmuştur. Bunu üzerinden atacak etkili bir çözüm yolunu bulma hususunda da ümit verici durumda da değildir. Büyük bir kısmının zihnine yerleştirilen lakin uygulamada içi boş “sen üstünsün” fikrinin yıllar içinde nasıl iflas ettiği yaşadığımız ulusal gerçekliğin dramatikliğinden kolay anlaşılabilir. Buna rağmen, insanımızın başta söylediğim yapıda olanlarının ve söz konusu grupların içinde yaşayanlarının karakter, mizaç, huy ve nihayetinde oluşan kişiliklerinin aidiyet sorunu bu hazin durumu tahlile imkân vermemekte; olaylara sadece ben ya da grup merkezli bakış, karışık, içinden çıkılamaz hallerin de sebebi olmaktadır. Öyleki, toplumun her kesiminden insanı etkileyen bu olumsuz durum, iradenin seçmediği alanlarda, özellikle de kabile, ırk, ya da millet kavramları etrafında kümelenmeyle birlikte ortaya çıkıp bunu ötekiler için bir üstünlük ya da hak arama sebebi olarak görünce, mesele yüzyıllar önce Medine’de Evs ve Hazreç kabilelerinin içine düştüğü duruma benzeme emareleri göstermektedir. Yerli ve yabancı başka unsurların da manipüle ettiği bu büyük zafiyet, bilginin kaynağa dayalı olmaması ve malumat ekseninde dönüp durması, eleştirinin de yetkin olmayanlarca daha çok gerçekleştirilmesi garabetinin de temel nedenidir. Zıtlaşma ve kontrast oluşturarak ayakta kalma felsefesine dayanan problemin tam karşısında ise, iradenin söz sahibi olmadığı çatışma ve kavga etme sebebi olmaktan çıkarıp, kaos teorisine inat bu mücadeleyi iradi alanlarda gerçekleştirme anlayışı vardır. Medine toplumunda Evs ve Hazreç kabilelerini seçimleri kendilerinin tercihi olmayan kabile ekseninde kavga etmekten çıkarıp iradeleriyle seçtikleri din ekseninde mücadele eden insanlar haline getiren anlayış buydu. Bizde gelinen son nokta ise, yabancı ve bizim kültürümüze, irfanımıza uymayan; Evs ve Hazreç yerine, Türk ve Kürt adını alan bir zıtlaşmadan başka bir şey değildir.Böyle bir ortamda, mutluluğu yaşamak bize has olmadığı gibi, acıyı yaşamak da bize has değildir. Bazı grup ve organizasyonlarda oluşan hâkim anlayış, bize ait olan ve yüzyılların birikimiyle meydana gelmiş medeniyet ve irfan algımıza uzak ve kimlik sorunu yaşayan bir kültürdür daha çok. Çerçeve böyle olunca, hayat aynasında görünenlerin pek çoğu da bize ait olmayan fotoğraflardan meydana gelmektedir. Evlerimizde, sokak ve caddelerimizde, büyük alışveriş merkezlerinde, özellikle metropollerin rengârenk dünyasında karşımıza çıkan dünyanın ne kadar bize ait bir dünya olduğunu düşününce, sorunun sadece iç ve dış çevresel unsurlardan ya da küreselleşmeyi etkin bir yol olarak kullanan dünya hükümranlarından kaynaklandığına hükmetmek veya başka bahaneler aramak, geleceğimiz adına üretilecek sağlam düşünceler açısından zafiyet kesbedecektir. Dolayısıyla meselelere artık önce iç çembere yönelen farklı bir açıdan bakmanın zamanı gelmiştir. Yeryüzündeki etkin düşünce sistemleri ve aralarındaki mücadeleyi göz önüne almadan, dinler açısından daha yansız ve tutarlı değerlendirmelere girişmeden, öze inerek hükme varmayı öğrenmeden ve Evs-Hazreç olayını anlamadan ülkemiz ve insanımızın sorunlarına kalıcı çözümler üretmek mümkün olmayacaktır. Sadece müşahede alanıyla sınırlı kalmayıp, muhakemeyi de becerebilen insanlar yetiştirebilmek, güçlü bir medeniyet olgusunun ilk şartıdır. Bu olgu mükaşefeye doğru yol aldıkça zenginleşir ve dâhili bir derinlik kazanır. Dünyanın ve insanlığın sorunlarına etkili, evrensel ve kalıcı çözüm önerilerinde bulunan mütefekkirlerin en önemli özellikleri, bu derinliği kazanabilmiş olmalarıdır. Cumhuriyet sonrası ortaya çıkan sorunlara baktığımızda, söz konusu mütefekkirleri gereken sayı ve nitelikte yetiştirememenin bu sorunlarda ne kadar etkili olduğunu anlayabiliriz. Özellikle sosyolojik anlamda toplumu iyi analiz edebilecek ve sorunlara çözüm yolları önerirken bunu topluma ve medeniyet birikimine rağmen yapma gafletine düşmeyecek aydınların varlığı en önemli problemimiz olarak karşımızda durmaktadır. Kısaca denilebilir ki, biz, hakikatin yollarında rehberlik edecek ve daha önceden gelmiş ve eser vermiş rehberlere de tercüman olacak, bütünüyle bizim dünyamızda yaşayan, bu günün sorunlarına kalıcı çözümler üreten aydınlara ve onların izleyicilerine muhtacız. Çünkü onlar, ekseninde dönüp duranlara fasit dairelerini gösterebilecek en etkili insanlardır. Toplumun baktığı halde göremeyen kesimlerinin meselelerin özüne inmelerinin yolu da yine onların zihinlerinden geçmektedir. Kabuktan sıyrılıp öze inmenin başka yolu yoktur.İmam Gazali ne güzel söylemiştir: Cevizin kabuğunu kırıp da özüne inemeyenler, tamamını kabuk zannederler.
Ay Vakti Dergisi’nden alınmıştır. www.ayvakti.net




