Kişilik bereketi… – Senai Demirci
“MALLARINI ALLAH yolunda infak edenlerin meseli bir tâne meseli gibidir ki yedi başak bitirmiştir ve her başakta yüz tâne vardır. Allah dilediğine daha da katlar, Allah Vasi’dir Alîmdir.” [Bakara, 261]
Sonu esmâ ile biten ayetleri, o esmâların anlam ekseninde okumak gerek. Elmalı’nın mealiyle, hemen ardından iki esmâ ile taçlanan Bakara’nın 261. ayeti de böyle bir okumaya tâbi tutulmalı. Esmâ ile birlikte okunan ayetler, böylece tefsir edilen değil tefsir eden olur. Yorumlanan değil, yorumlayan olur. Biçim verir okuyanına. Formata sokar muhatabını. Bakın, Allah yolunda harcanan mal üzerinden nasıl kazandığımızı ne kadar tatlı bir üslupla anlatıyor âyet. Allah için bizden eksilenin ve eksilen bizin kat kat çoğaltılmasını ne kadar çarpıcı biçimde ifade ediyor!
Ayette bir “habbe” olarak önce yedi başağa, ardından her birinde yüz habbe olarak yedi yüz kata kadar artan şeyin ilk bakışta Allah yolunda harcanan mal olduğu akla geliyor. Doğrudur. Allah için harcananı Allah çoğaltır, kat kat artırır. Ama ayetin tek kasdı bu olmamalı. Allah, Allah için harcayanı da (harcananı değil sadece) çoğaltacağını vaad ediyor. Vahyin sonsuz anlam katmanlarına dalarak, ayeti en az iki türlü okuyabiliriz:
Bir: “Mallarını Allah yolunda infak edenlerin [infak ettiklerinin] meseli bir tâne meseli gibidir ki yedi başak bitirmiştir ve her başakta yüz tâne vardır. Allah dilediğine daha da katlar, Allah Vasi’dir Alîmdir.” [Bakara, 261]
İki: “Mallarını Allah yolunda infak eden[kişi]lerin meseli bir tâne meseli gibidir ki yedi başak bitirmiştir ve her başakta yüz tâne vardır. Allah dilediğini daha da katlar, Allah Vasi’dir Alîmdir.” [Bakara, 261]
Yani, bire yedi yüz çoğaldığı söylenen şey, hem Allah yolunda harcanan maldır hem Allah yolunda mal harcayanlardır. Habbeye benzetilen sadece mal değil, malı harcayan insanın kişiliğidir de… Böyle (de) bakınca, önümüze tatlı ve heyecanlı bir okuma serüveni açılır.
Ayetin sonundaki esmâyı başa alalım. Çünkü o ayetin icabı en başta o esmâlara iman edilerek yerine getirilebilir. Anlamı o esmâların açtığı anlam yataklarında akarak anlaşılabilir.
Malını Allah yolunda seve seve harcayabilmek için Allah’ın Vasi’ ve Alîm olduğuna iman etmek gerek. Çünkü Allah Vasi’ ve Alîm ünvanlarıyla çağırıyor infak etmeye. Vasi’ [yani genişeten, bollaştıran] olarak tanıdığımız biri ancak bizden darlanmayı göze alarak, darlıkta da bollukta da vermemizi isteyebilir. Halimizi herkesten çok iyi bilen Alîm biri ancak bizden biz aksini sansak da hayrımıza olanı yapmamızı isteyebilir. Öyle biri istemeli ki bizden elimizdekileri, öyle biri istiyor olmalı ki bizden üst üste yığmaktan vazgeçmemizi, bize neyin, ne zaman, ne kadar lazım olduğunu bilecek geniş [vasi] bir ilmi olmalı. Sadece bugünümüzü bilen yarınlarda bizi mahcup edecek bir şey istiyor olabilir bizden. Sadece bu dünyamızı bilen ahirette bizi mahzun edecek bir şey istiyor olabilir bizden. Ancak Vasi’ ve Alîm olanın [hakkımızda bildikleri sonsuz geniş olanın] hakkıdır infakı emretmek.
Allah için verebilmek için, Allah’ın Vâsî olduğuna iman etmek gerek. Öyle bir iman ki, yokluğa kadar daralmışları hiç yoktan ve sebepsiz var edecek kadar genişlettiğini şu anda gözünü açıp görmek gerek. Öyle bir iman ki, doğduğu güne kadar yeryüzünde geçen onbinlerce yıl boyunca karanlığa ve unutulmuşluğa terk edildiğini şimdi fark edecek kadar darlanmış bizlere, hiç karşılıksız lütuflarda bulunup yokluğumuzdan varlık, varlığımızdan hayat, hayatımızdan insan, insanlığımızdan iman, ölümüzden ebedî diri çıkaracak kadar bizi bolluğa boğduğunu hemen şimdi ve burada bilmek gerek. Allah’ın Alîm olduğuna da iman etmek gerek infak edebilmek için. Bizde olanın bizden eksilmesiyle, “ne haliniz varsa görün!” vurdumduymazlığına terk ederek yüz üstü bırakmayacak denli bizi dert edindiğine inanmak gerek. Elimizdekiler azaldığında, varlığımıza noksanlık geldiğinde, kimseler bilmese bile Allah’ın halimizi bildiğine can başla inanmak gerek. Değil mi ki O, kimseler bizim eksikliğimizi umursamazken, bizim yeryüzünde eksikliğimize razı olmayıp sınırsız varlığın, bitimsiz hayatın ortasına aldı Vasi olarak; bizden eksileni bize yine verir, bizi yine tamamlar. Değil mi ki, adımızı bile anmaya değer görmeyen insanların arasında bizi biricik olarak var eyledi, hayat verdi, insan eyledi, muhatabı olmaya layık gördü, adımızı dünyada dostlarımız arasında ve kendi katında anılmaya değer eyledi, eskiyen ve eksilen varlığımızı bize yeni/den ve ebediyen vermeyi de bilir.
Öyleyse, insan Allah yolunda malını harcadığında, ayetin işaretiyle bire yedi yüz çoğalan sadece malı olmaz. Kendisi çoğalır. Hiç ummadığı âlemlere uzanır emelleri. Hiç hak etmediği, hakkını veremeyeceği nimetlere uzanır elleri. Allah için harcayanın serveti değil sadece şahsiyeti bereketlenir. Harcadığı ne kadar az olursa olsun, sırf Allah için harcamaya niyet ettiği için Allah’ı alır, Allah’la kalır, Allah’a kalır, Allah’a varır, Allah’la markalanır, Allah’la anılır. Hiç hak etmediği bir itibarla itibar sahibi olur. Hiç hakkını veremeyeceği bir izzet ve onura erişir.
“Allah’ın dilediğince kişiliği katlanır, çoğalır, bereketlenir.”
Bir de not: Allah’ın dilediğince katladığı “habbe” olabilmek için toprağa girmeye razı olmak gerek. Tohum toprağa girdiğinde başaklanır, yeni tohumlara doğru çoğalır. İnsanın kişiliğinin bereketlenmesi ve çoğalması için, “habbe” gibi kişiliğini, benliğini tevazu toprağına indirmesi, kendi için değil Allah için var olmaya razı olması gerekir.
Bir not daha: “Habbe” tohumu ve meyvesi aynı olan bitkiler için kullanılır. Buğday ve arpa gibi. Bu yüzden “hububat” denir. Habbe de, ne güzel ki, “muhabbet”in kökü olan “hub”dan alır anlamını. Yani, kendi heva ve hevesini, alışkanlıklarını ve önceliklerini Muhammedî muhabbetin toprağına gömmeye razı olan, sesini Allah Resûlü’nun sesinin üzerine çıkarmayan, görüşünü Allah Resûlünün [asm] sünnetinin önüne geçirmeyen kişilerin varlıklarının habbesi, yani tohumu, en başından meyve olarak da isimlendirilmeye hazır bir katlanmayla çoğalır, bereketlenir. Dünya toprağında bir tohum olarak varken bile, cennet meyvesi gibi şimdiden tadılır, tanınır, çoğalır, bereketlenir.
İlk – Metin Karabaşoğlu
DÜNYANIN HANGİ ülkesine gidersek gidelim, gazetelerde dile gelen, halk arasında konuşulan meselelere baktığımızda, bir husus neredeyse bir sabite olarak yerinde durur. Diller, dinler, ırklar, renkler, rejimler değişir, ama iktidarı elinde tutanların bu iktidarı yakınlarına ve başkalarına aynı şekilde uygulamadıkları şeklindeki yakınmalar hep devam eder. İçinde bulunulan ülke hangi şekilde yönetiliyor olursa olsun, bir kuralın iktidar sahiplerinin yakınlarına farklı, yakını olmayanlara farklı uygulandığı şüphesi ve şikayeti bir sabite hükmündedir.
İnsanlığın herkesin kanun ve hukuk önünde eşitliğini temin etme; ayrımcılığın ve kayırmacılığın önüne geçme yönünde aramış ve bulmuş olduğu tedbirlere rağmen öylece ortada duran bu vâkıa ne zaman hatırıma düşse, hayalim Saadet Asrına doğru yol alır ve “Emrolunduğun üzere dosdoğru ol!” mealindeki âyet için “Benim belimi işte bu âyet büktü” buyuran kudsî nebînin bu kalıcı meseledeki müstakim duruşu üzerine düşünürüm.
Fâtıma isimli Medine’nin hatırı sayılır ailelerinden birine mensup bir kadının yapmış olduğu hırsızlık sabit olduğunda birileri araya girip verilecek cezanın iptali yönünde bir çabaya girdiklerinde, “Andolsun, kendi kızım Fâtıma bile bu suçla karşıma gelseydi, aynısına hükmederdim” demiştir kudsî nebî. Dahası, geçmiş ümmetlerin niye yoldan çıktıklarına bir de bu açıdan dikkat çekmiş; aynı hükmü zenginlere ve soylulara farklı, fakirlere farklı uygulamanın bu yozlaşma ve sapmanın sebeplerinden biri olduğuna dikkat çekmiştir.
Hukuk önünde eşitliğin erdemine bu şekilde dikkat çeken kudsî nebînin, akrabasını ‘ücret bakımından’ geride tutarken ‘hizmet ve külfet’ itibarıyla en önde görmek istemesi, ayrıca manidardır.
Bedir savaşının ilk dakikalarında yaşananlar, bunun bir örneğidir. Kureyş müşrikleri adına Rebia’nın oğulları Utbe ve Şeybe ile Utbe’nin oğlu Velid mü’minlere karşı ilk meydan okuyanlar olarak ön safa çıktıklarında Medine’li üç genç sahabi olarak Afrâ’nın oğullarının heyecanla öne atılmalarına karşılık, Resûlullah aleyhissalâtu vesselamın Rebia’nın oğulları ve torunuyla Afrâ’nın oğullarının değil, kendi ailesinden üç sahabinin çarpışmasını isteyecek ve bekleyecektir: amcası Hamza, amcası Ebu Talib’in oğlu Ali, amcası el-Hâris’in oğlu Ubeyde. Üç müşrikin de öldürüldüğü bu mücadelede aldığı yarayla, Ubeyde b. el-Hâris de az zaman sonra şehid olacaktır.
Seneler seneleri takip edip Allah’ın yardımıyla zafer gelip Mekke de fethedildikten sonra Resûl-i Ekrem aleyhissalâtu vesselam Veda Haccını eda ederken, hac için Mekke’ye toplanmış yüz binin üzerinde mü’mine İslâm’ın hükümlerini tebliğ ve vasiyet ederken, akrabasını ücrette değil, ‘hizmet ve külfet’te öne çıkarmanın bir diğer örneğini de gösterecektir kudsî nebî:
| “Ashabım! Kimin yanında bir emanet varsa, onu hemen sahibine versin. Biliniz ki, faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Allah böyle hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faiz de Abdulmutallib’in oğlu (amcam) Abbas’ın faizidir. Lâkin anaparanız size aittir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız.
Ashabım! Dikkat ediniz, Cahiliyeden kalma bütün adetler kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Cahiliye devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdulmuttalib’in torunu Iyas bin Rebia’nın kan davasıdır.” |
Resûlullah aleyhissalâtu vesselamın, hukuk önünde eşitliğin dersini verdiği gibi, insanların bir feragat gibi algıladıkları durumlarda ilk uygulamayı kendi akrabası içinde yapmasıyla verdiği derse bu zamanın yöneticilerinin, hüküm sahiplerinin de ihtiyacı var.
Hele ki, şu hadisin verdiği dersle birlikte düşünüldüğünde:
| “Bir kavimde gulûl (devlet malından hırsızlık) zuhur ederse, Allah o kavmin kalplerine korku atar. Bir kavim içinde zina yayılırsa orada ölümler artar. Bir kavim, ölçü ve tartılarda (hile yaparak) miktarı azaltırsa Allah ondan rızkı keser. Bir kavmin (mahkemelerinde) haksız yere hükümler verilirse, o kavimde mutlaka kan yaygınlaşır. Bir kavm ahdinden dönüp gadre yer verirse, Allah onlara mutlaka düşmanlarını musallat eder.” (Muvatta, Cihâd 26). |



