İbrahim Canan’dan zaman üzerine tavsiyeler

28 January 2010 Yazan Yönetici  
Kategori Haberler, Yağmur

http://www.yagmurdergisi.com.tr/arsiv/dergikapak/46_arsiv.jpg 2009′un bir ekim gününde aramızdan ayrıldı Prof. Dr. İbrahim Canan. Yağmur Dergisi son sayısında, ‘ömür sermayesini’ insanlığa hizmet uğrunda sarf eden Canan hocayla vefatından önce yapılmış bir söyleşiyi sayfalarına taşıyor.

Yüsra Mesude ile ‘İslâmda Zaman Tanzimi’ kitabı üzerine yaptığı söyleşide Canan, “Zaman asıl onu değerlendirebilenler için önemlidir. Hayatımız baştan sona kayıt altına alınmaktadır ve her anımız için hesap vereceğiz. Dolayısıyla Müslüman nazarında en kıymetli şey zamandır.” diyor. Kur’an-ı Kerim’in ve Resulullah’ın (sas) zaman tanzimine büyük önem vermesine rağmen Doğu dünyasında bunun öneminin yeterince kavranamadığını belirten Canan, bu konuda çarpıcı bir tespitte bulunuyor: “Avrupalı, varlığın gereği olan hareketlerini tanzim etmek, işlerini ve hatta en faydasız olan eğlenme anlarını bile programlamak için zamana muhtaçtır. Asyalı da zamana muhtaçtır. Ama bir iş gerçekleştirmek için değil, hiçbir şey yapmamak için. Sadece nefes alıp verme hazzını tatmak için zaman muhtaçtır.”

Ali Osman Dönmez’in “Hocaefendi’nin Edebiyata Dair Fikirlerini Anlama Yolculuğu”nu 3. bölümüyle devam ettirdiği Yağmur’un başyazısında sükunet ikliminin hüküm sürdüğü eski köylerimiz yad ediliyor. Dergide Ali Osman Kurun ‘Bizim şiirimiz’i, Talat Ordu ‘Divan şiirinde Efendimiz’le ilgili birkaç hususu’, Hüdayi Can ve Gurbandurdu Geldiyev ‘19. asır Türkmen şâiri Mollanepes’i, M. Said Türkoğlu ‘Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’ni anlatıyor. (0216 318 60 11) KÜLTÜR SANAT 28 Ocak 2010, Perşembe

Tarihi Roman İçin Ne Dediler

17 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Yağmur

http://kamilbuyuker.files.wordpress.com/2007/03/kitaplar.gif

ORHAN PAMUK
Tarihsel romanların resmi tarihin bir alt açılımı, daha doğrusu o zamana dair bilmediğimiz sosyal hayatın içini doldurma gibi bir fonksiyonu var mı?

Benim resmi tarihle bir alakam yok ve resmi tarihe tepki duyuyorum. Resmi tarihten anladığım geçmişte gerçekten olup bitenleri anlatan bir tarih değil.

Şu andaki kurulu düzene inanmamız, olup biten her şeyi onaylamamız için uydurulmuş tarihe “resmi tarih” diyoruz. Resmi tarih eleştirel ve olumsuz anlamları olan bir kavram. Resmi tarihe karşıyım, inanmıyorum ve resmi tarihi çok fazla da kafaya takmıyorum.

Elbette, benim de resmi tarih gibi, asıl bir tarih anlayışım var. Ben işte o tarihe değer veriyorum. Bizim resmi tarihimizin dayandığı Avrupa’daki 19.yy. tarih anlayışının içerisinde büyük milletler vardır. Büyük savaşlar, barışlar, büyük padişahlar… onların yaptığı büyük anıtlar olaylar vardır. Benim tarih anlayışımda insanlar, cemaatler, kültür ve günlük hayat var. Kadınların öne çıkmasını isterim. İnsanların rüyaları, tutkuları özlemleri… bunlar tarihte yer almalıdır. Resmi tarih dediğimiz şey ise bir çeşit resmi geçide benzer. Askerler, komutanlar, padişahlar geçer. Tarih büyük adlarla söylenir. Büyük adamlar, büyük ordular belki büyük milletler tarihi yapar ama bunlar günlük hayatı, kültürü, genel anlamda düşlerimizi, gelecek ile ilgili tasarılarımızı, cinselliği, maneviyatı, örgütlenmiş dini, dinin şiirini görmez. Halbuki ben bunları görmek isterim. Bunların resmi törenlerden, savaşlardan tarihi, daha çekici, inandırıcı kıldığını düşünürüm. Tarihe bu noktadan, daha özelde günlük hayatın içinden, mutfaktan net şekliyle evden girerim. Benim Adım Kırmızı’yı böyle kurmuşumdur. Benim Adım Kırmızı’nın içinde bir ev vardır. O evin de merkezi neredeyse mutfaktır. O mutfakta iki kadın vardır. Biri cariye diğeri de evin hanımı ve hakimi gibi olan Şeküre. Sanat vardır. Çünkü kahramanın babası da sanatı sever. Aileye gidip gelen nakkaşlar, hayal gücü vardır. Çocukların aracılığıyla sokağa dayanan bir günlük hayat vardır. Bunlar bana bütün anlaşmalardan, savaşlardan ve barışlardan Osmanlı’yı daha elle tutulur, güçlü, sevilebilir, bugünkü anlayışımıza daha yakın bir şekliyle anlatır. Benim Adım Kırmızı’daki tarih anlayışı budur.

Takılmış isimler var romanınızda. Bunlar, gerçekte var mı yoksa sizin kahramanlarınıza koyduğunuz isimler mi?

Bakın, şimdi size bir kitap göstereceğim. Bu kitap, Rıfkı Melul Meriç’in Türk Nakış Tarihi Araştırmaları kitabı. Burada Kasım-ı Arnavud, Mücellid Kara Mehmet, Nakkaş Bayram, Nakkaş Ahmet, Nakkaş Evrenos, Nakkaş Şah Mehmet … gibi isimler var. Sonra, kitapların ciltbend aralarından birbirlerine yazdıkları notlar… “Karpuz, burayı boş bırak” gibi. Ben buralardan ilham alırım. Fakat bu kadar kesin bir şekilde takma adla birbirlerine seslendikleri konusunda bir kanıt yok. Ben bir zamanlar onlardan takma adla bahsetmek istemiştim. Tıpkı “Yeni Hayat” adlı kitabımda, kitabın bir yerinde insanlardan saatlerle bahsettiğim gibi. Çünkü, orada birbirine benzeyen üç şüpheli nakkaş olacaktı. Bu üçü de çıraklıktan beri birlikte yetiştiği için birbirlerine takacakları muhtemel takma adlar vardır diye düşündüm. Kitapta şu da hatırlatılır: Eski bu tür loncalarda, örgütlenmelerde usta her gün nakkaşhaneye evinden gelirken, çıraklardan biri her sabah ustanın yanına gider ve ustayla birlikte nakkaşhaneye gelir. Çırak, arkasından ustanın çantasını taşır. Ben de kitabı yazarken bir ara düşünmüştüm ki bunlar altı tane olsun haftanın altı gününde her gün biri gitsin ve nakkaşlara burada takma ad olarak pazartesi, salı, çarşamba adını vereyim. Nitekim o kitapta birazcık da olsa var. Sonra vazgeçtim. Tarihe saygı bakımından bunu soruyorsanız, loncalarda, nakkaşhan bölüklerinde böyle bir şey yok. Ama biliyorsunuz ki yalnız Osmanlı’da değil Orta Çağ’da da çok yaygın bir şey takma ad. Soyadı modern bir şey.

Beyaz Kale’de kahramanlar padişahla alakalı. Benim Adım Kırmızıda da padişah gözüküyor. Bunun özel bir durumu var mı, padişah daha çok ilgi artırır diye mi düşündünüz?

Bakın, “Benim Adım Kırmızı’da bir kitap yapılıyor. Kitaplar o zaman için çok büyük masraflarla yapılan, büyük projelerdir. Dönemin padişahını temsil edecek simgesel yanı çok güçlü olan şeylerdir. Bu kitapları padişahlar ve en tepedeki iki, üç paşa ancak yaptırabilir,gerisi yaptıramaz. Buna devletin hazırladığı en büyük sanat projesi diye bakmak lazım. Onun için bu kitaplara ancak onlar bakar. Bir defa bu kitaplar, en önce padişahın göz zevki için yapılır. Bir kitaptan bahsediyoruz. Bir de bu kitabı, bu resimleri tüketen gözlerden bahsetmek gerekiyorsa resimler elbette en önce padişah görecek diye yapılır. İşte o zaman bu konuyu dört başı mamur her şeyiyle irdeleyeceksek padişahtan bahsetmek gerekir. Beyaz Kale bambaşka bir bakışla ve şekilde yazılmış bir kitaptır. Daha çok Batı romanı gibidir. Orada bir bilim adamının iktidar sahibine yaklaşması söz konusu çerçevesinde padişah önemlidir. Oradaki şaka ya da tuhaflık padişahın çocuk olmasıdır. Birinin ilimle, bilimle uğraşırken diğerinin çocuk olup başka şeylere ilgi duyması görülür.

Benim Adım Kırmızı’da Topkapı Sarayına giriş kısmı oldukça enteresan ve etkileyici ….

Çok çalıştığımı söyleyebilirim. O girişi yapabilmek benim iki buçuk ayımı aldı. Tarihi romanın en zor yanı budur işte. Hiçbir kimse Topkapı Sarayı’na benim kahramanım gibi girmiş ve hatıratını yazmış değildir. Batılılar elçilik heyetiyle, törenle girerler. Türkler, Osmanlılar girerler ama onların hiçbiri yazmaz. Çünkü onlar için Topkapı Sarayı’na girmek sıradan bir olaydır. O halde benim yapmam gereken şey, bütün kitapları okuyup nasıl olabileceğini varsayıp yazmaktır. Bu, çok zordur ve aynı zamanda yaratıcılık da isteyen bir şeydir. Bakın, size çok basit bir tarihi roman ayrıntısı söyleyeyim: 16. yy.da bir Osmanlı olayımızın geçtiği evinin penceresini anlatın desek doğru dürüst kimse anlatamaz.

Cam, bildiğimiz ucuz cam, 17. yy. Fransa buluşu. Ondan evvel mücevher gibi yapılan parçacıklar var, onlar da çok pahalı. Peki burada ne var? Hiç kimse bilmiyor. Resmi tarihin bu umurunda değil. Bence, asıl bilmemiz gereken budur. O zamanlar, cam yerine beyaz bir kumaş en önce balmumuna batırılıp daha sonra kaynatılıyor. Bu kumaş bir tahtaya çakılıp küçük bir pencereye konuyor. O küçük pencerede de eğer biraz zenginsen bir parça cam var, çoğunda da yok. Onun da öbür tarafına Ermenice’den Türkçeye geçme kepenk isimli tamamen tahta, kale kapısı gibi bir şey konuluyor. Onun da üzerinde iki tane küçük delik oluyor. Kışın o delikler de kapanıyor; çünkü soğuk giriyor. İşte, ben bunları öğrenene kadar göbeğim çatladı ve bu, romanda küçük bir ayrıntı olarak geçer. Düşünün böyle bir ortamda kadın mutfakta yani yarı karanlıkta iş yapıyor. İmkanlar sınırlı. İşte, insanların içine böyle giriyorsunuz.

Nakkaş Osman’ın, İranlı Nakkaş Behzat’ın altın iğnesiyle gözünü onun gibi kör etmesi mana gözünün açılması içindir. Bu konuyu ele alışınızın gereği bütün sanatkarların bir başka göz ile eserlerine eğilmeleri, seyredenlerin de bu göz ile seyretmesi için mi?

Değil. Ben, simgesel uyarılarla öyle ahlak dersleri vermem. Behzat’ın öyle bir şey gerçekte yapıp yapmadığını bilmiyoruz. O, benim ona yakıştırdığım bir durum. Behzat’ın Tebriz’de mi, Herat’ta mı öldüğü bile bilinmiyor.

Behzat’la ilgili söyleyebileceğim şey şu: Behzat’ın hayatının sonuna doğru gözden düştüğü, küstüğü gibi hikayeler var. Bunun sebebi olarak da şunu düşündüm: Behzat en iyi resimlerini Herat’ta yapmıştı. Sonra Tebriz’e gitti. Son zamanlarında Safevi şanıyla birlikte oldu ve o şahın bir üslubu vardı. Sonra başka bir üslup yapmak durumunda kaldı. Bütün hayatlarını bir çeşit resim yapmaya veren insanlar, hayatlarının sonunda askeri, siyasi sebeplerden başka bir hanın, padişahın kulu olup bütün hayatı boyunca inandığı sanat anlayışından, üslup anlayışından vazgeçiyor. Bu, insanın onurunu zedeleyen bir durum. Bu yüzden başka şeyler görmemek için ve tepkisel olarak gözlerini kör ettiğini, bunun da örnek olduğunu yazdım.

Eğer bu bir şeye simgeyse kültür değişimi denen şeye simgedir. Bizim Batılılaşmamız denilen şeye simgedir. Tarihin acımasızlığı şudur ki başka medeniyetler, buluşlar, silahlar, savaşlar gelir ve sizin evinizde ağır ağır yaptığınız şeyi değiştirir. Siz evinizde aynı şeyi hep yapıyorsunuzdur ama tarih denilen büyük hareket sizin maneviyatınızın üzerinden takır takır büyük toplar gibi geçer. Kimisi duruma hemen uyar. Yaratıcıdır, bunu bir izzet-i nefis sorunu yapmaz. Kimisi hiçbir şey yapamaz, yok olur. Kimisi, tepkisel olarak eskiye saklanır. Behzat’ın, gözünü kör etmesi de kültür, üslup, kimlik değişimine tepkidir.

Beyaz Kale’de sık sık, batı romanlarında görülen iki kişinin birbirinin yerine geçmesi imajı acaba, romana eski bir modeli kullanmak açısından monotonluk katmamış mı?

Katmamıştır. Çünkü edebiyatta hep eskiden yapılmış şeyler hep yeniden, yeni bir anlayışla yapılır. Bilakis bence o romanın dünya edebiyatındaki tek özel yeri bunu da söylemek gerekiri, birbirine hem ruh, hem görünüş olarak benzeyen çiftler, ikizler konusunu bizim iki yüz yıldır bitmek tükenmek bilmeyen değişim batı kavgasına oturtmaktır. O romanda dünya edebiyatı içerisinde çiftler teması ile bizim özel konumuz olan doğu-batı konusunu birleştirmek ve doğu-batı kavgasını çiftlerle bir kere daha yazmak, anlatmaktı. Eski hikayeleri yeniden anlatmak sakıncalı değil, bilakis iyi bir şeydir. Çünkü yeniden, yeni bir şekilde anlatırsınız.

Eski hikayeleri anlatarak edebiyatı hem zenginleştirir, hem de bir geleneği korumuş olursunuz.

İlk gençlik yıllarınızda yazdığınız kitaplarda din, özellikle İslam kaynaklı konulara rastlanmıyor. Sizi, sufi kaynaklı konularda yazmaya ne sevk etti, keşfiniz nedir?

Ben İstanbul’da, Nişantaşı’nda pozitivist, batıcı, cumhuriyetçi bir ailede yetiştim. Dinin ima ettiği manevi hayat önde değildi. Bu bakımdan gelişme tarzım itibarıyla gelişkin bir dini terbiye almadığım gibi herhangi tasavvufi bir tarikatla ilişkisi olan akrabam da yoktu. Bu konuları ben 35 yaşımdan sonra kendi şahsi merakımla kitaplarıma kattım. Niçin böyle bir ilgi duydum? Çünkü anladım ki aslında ben yalnızca büyüyüp yetiştiğim Pera’nın, Nişantaşı’nın, Batılılaşmış İstanbul’un modern ve zengin hayatını anlatan romanlar yazmak istemiyorum. Bütün Türk, Osmanlı ya da bu topraklardan çıkan bütün kültürü, şehrimin tüm zenginliğini anlatmak istiyorum (Çevrem bana yetmiyordu). Bu da İslam tarihi, tarikatlar, Osmanlı demektir. Eski edebiyat ister istemez, tasavvuf ve dinle ilgilidir. Bunların siyasi yanı da var. İslami sanat da var. Bugün siyasal İslam dediğimiz şey de var. Bu konuları da kucakladım. Ama gene de eski bakış açım biraz kaldı ve belki beni bazı bakımlardan sınırladı. Ele aldığım konuyu, kendimi terbiye edip sevmeyi öğrendiğimden, romanlarıma koyduğum bütün konuları severek araştırdım. Ve onları okurken ne yapalım bunu öğrenmemiz lazım diye hiçbir zaman demedim, önce sevdim ve o sevgi noktasıyla kitaplarıma aldım.

YAVUZ BAHADIROĞLU
Son yıllarda tarihi romana artan talebi neye bağlıyorsunuz?

Öncelikle tarihle gizli bir barış anlaşması yapıldığına inanıyorum. Bunu söylerken tarihle kavgalıydık sözünün altını çizmem lazım. Cumhuriyet kurulduğundan beri geçmişi kötülemenin, geleceğe inşa etmeye yardımcı olacağı şeklinde yanlış bir fikre kaptırdık kendimizi. Oysa geçmişi kötülemek ya da nesilleri geçmişten koparmak geleceğe fayda değil zarar verir. Türkiye bunu hem Osmanlı’nın 700. yıldönümünde, hem de Cumhuriyet’in 75. yıldönümünde keşfetti. Gönül önce edebiyat, sonra siyaset adamlarının keşfetmesini isterdi. Ama bu böyle olmadı. Cumhurbaşkanımız: “Osmanlı’yla barışımız var. Biz tarihimizi reddetmekle yanlış yaptık. Onlar bizim dedelerimizdi.” dedi. Bu kuşkusuz geç kalınmış bir yaklaşımdı. Ama yine de siyasetçilerin bu yaklaşımından sonra tarih, bazı edebiyatçıların dikkatini çekti. Tabii ben kendimi bu kategorinin dışında tutuyorum. Çünkü ben 1970′ten beri (kendi sanat anlayışım içinde tarihi roman, aktüel roman yapmıyorsam da) doğrudan tarihe giren ve tarihi anlatan bir yazarım. Buna Türkiye’nin hatta dünyanın ihtiyacı olduğuna inanıyorum.

Çünkü tarih kitapları, tarihi sadece anlatır. İdrakinize yardımcı olmaz. Daha doğrusu tarihi öğretir. Siz de onu tekrarlar ve not alırsınız. Bu kuru, hatta insanları geçmişten soğutan bir tarihtir. Oysa bunun birtakım sanat olaylarıyla beslenmesi insanları tarihle biraz daha bütünleştirir. Ders almak gerekiyorsa ders almalarını sağlar. Tarih romanları ve hikayeleri bunun içindir. Bu tip tarihi romanlar Batı’da çok eskiden beri süregelmiş ve çok yaygın bir şekilde yazılmıştır ki halen Haçlı ordularını, halen Çanakkale’ye gelen Anzak birliklerini anıyorlar. Dostluklarını ve düşmanlıklarını bu şuur üzerine inşa ediyorlar. Bizler gerçekten zengin bir tarihin mirasçısıyız. Ve bu güzelim tarihi hovardaca harcadık, yok saydık. Şu an belki edebiyatçılar eleştirirler ama bizde tarihi roman adına yazılan şeyler (1970′lere kadar yazılan romanların pek çoğu) çok galiz ifade kullanmamak için söylüyorum hafifliklerdir, mantıksız şeylerdir. Yatak odaları arasında bir kovalamacadır.

İnsan kuşkusuz olarak düşünüyor; şayet bizim tarihimiz yatak odaları hikayelerinden ibaretse, 22 milyon kilometrekarelik bir toprağa Söğüt’te doğan bir uç beyliği yüz yıllık bir süreç içerisinde nasıl ulaşmış? Sadece o askeri çaptan söz etmiyorum, o çapa uygun insani, vicdani bir boyut, adalet, mimari… Tümüyle bir medeniyet bu kadar kısa bir sürede nasıl meydana gelmiş? Bunlar ahlaken böylesine düşük insanlar idiyse, ki öyle takdim ediliyor, tarihe bu kadar galiz iftira atan bir başka millet değil, devlet tanımıyorum. Ama netice itibarıyla bir barış olmuştur. Özellikle Cumhuriyet’in 75. yıldönümüyle, Osmanlı’nın 700. yıldönümünün örtüşmesi; edebiyatçıların geç de olsa kendi köklerine eğilmeleri tabii ki önemlidir.

Bu arada rahmetli Kemal Tahir’i ayırıyorum. Kemal Tahir özellikle “Devlet Ana” isimli eserinde kendi köklerini arayışa çıkmıştır. Kendi köklerinize inmezseniz sol bir romanı bırakın, ideolojik yapıyı bile kitaba doğru dürüst dökemeyeceği inancı içindedir. Yani kendisi olmaya, bu milletin sanatçısı, romancısı olmaya başlamıştır. “Sanatı sanat için yapmak lazım” derseniz bile bu öğeleri doğru kullanmanız gerekir. Bunun için bu topraklarda oluşmuş medeniyete eğilmeniz gerekir.

Siz romanlarınızda tarihe özel bir bakış açısı, yaklaşım getirdiniz mi?
Benim çocukluğumu yaşadığım dünyada yabancı menşeli çizgi kitaplar vardı. Biz onların şahsında dürüstlüğü öğrendik. Mesela Çelikbilek, Amerikalıların özgürleşmesi için İngilizlerle savaşıyordu. Biz Çelikbilek’in tarafını, dolayısıyla Amerikalıların tarafını tutuyorduk. Arada Müslüman bir Hintli devreye giriyordu. Ne kadar iğrenç rol varsa ona oynatıyorlardı. Onun şahsında da biz Müslümanlardan nefret ediyorduk. Belli bir yaşa geldiğimde bunda bir terslik olduğunu düşünmeye başladım. O arada bizim ders olarak okuduğumuz tarih kitabımızda çok çelişkili manzaralar vardı ve tamamen bir kötüleme edebiyatıydı. Mesela İttihat Terakki, Abdülhamit’i tahttan indirirken iyi, 1. Dünya Savaşına Osmanlı Devletini soktukları ve savaşı kaybedip yurt dışına kaçtıkları için de vatan haini olarak takdim ediliyordu. Kafanızda “Hangisi doğru?” sorusu uyanıyor. Bunu öğretmene sorduğum vakit, aldığımız en çarpıcı cevap “Sen sınıf geçmeye bak, oraları pek karıştırma başın derde girer.” denirdi. O zaman fazla düşünmenin başı derde sokan bir hadise olduğuna, yani çelişkileri ortaya koymamak gerektiğine şartlanıyorduk. Benim en büyük talihim, doğduğum köy evinde bir kitaplığın bulunmasıydı. O arada bize “yazılı bir kağıt bulduğunuz zaman mutlaka okuyun, yazısız kağıt bulduğunuz zaman ise mutlaka içini yazarak doldurun” diye öğütler veren bir öğretmenin elinde yetiştim. Ve bir yağmurlu günde, ilkokuldan eve giderken yere atılmış bir kitapla, Victor Hugo’nun Sefiller’iyle tanıştım. O da benim en büyük şanslarımdan biri oldu. Sonra bir baktım ki bizim de çok zengin bir tarihimiz var. Hatalarla dolu ders kitapları bile bu kadar zengin iken bizim tarihi romanlarımız yatak odalarının dışına niye çıkmıyor diye bir tepki oluşmaya başladı. Sonuçta dedim ki “Ben bunu yazacağım”.

İlk romanlarımda şimdi kabul ettiğim bir hata var. O da şu: Kılıcın parıltısı gözlerinizi o kadar kamaştırıyor ki, ne güzel sanatlara, ne de medeniyetteki konumlarına girebiliyorsunuz. Çünkü çok büyük zaferler var. Kılıç felaket derecede parlıyor. İlk yayınladığım kitabım olan Sunguroğlu’nda kılıç fazlasıyla var. Ama Sunguroğlu’nda yine de Osmanlı insanın dünyaya bakış açısını yakaladığımı zannediyorum. İlk bakışta beni yanıltan şey şu oldu. Askeri parıltılar o kadar çok dikkatimi çekti ki diğer yönlerine bakmadım. Ama aynı askeri parıltı günümüzde çok fazla itibar görmüyor. Bu sefer tarihe biraz daha dingin bir şuurla eğiliyorsunuz. Bir devlete bu kadar büyük zaferler kazandıran yapı ne? diye düşünüyorsunuz. Niye diğer devletler daha büyük ve kalabalıkken başarısız oldular da, bunlar onlara üstünlük sağladı. Hangi saikle? Bu defa toplumu yeniden keşfe çıkıyor, bireyi ele alıyor, derinleştikçe derinleşiyorsunuz. O zaman başarısızlıklarınızın sebebini daha iyi anlıyorsunuz.

Kütüphanelerin tozlu rafları arasında sıkışan Osmanlıca yazıları, belgeleri bulmuşsunuz. Bir dünya, bir alem keşfetmişsiniz. Bunu insanlarla, kardeşlerinizle paylaşmayacak mısınız? Ben de işte böyle doğru anladığım şeyleri insanlara anlatmaya, ulaştırmaya çalıştım.

Doğru anlatım!..

Romancı tarihi değiştirebilir mi, tarihi romanın bir etiği olmalı mıdır?
Tabii. Romancı özgürdür. İsterse tarihi değiştirir. Bazı romancılar bunu çok rahatlıkla yapıyor. Ve “ben tarih yazmadım, sanat eseri yaptım.” diyor. Ben romanlarımda bunu yapmadım, yapmam da. Ortada yaşanmış bir dünya, yaşanmış bir tarih var. Orada rol almış, görev almış, işlevini tamamlayarak ahirete irtihal etmiş; ama bize o mirasını bir vedia olarak devretmiş, emanet olarak korumamıza, vicdanımıza bırakmış insanlar var. Onlara yaptıklarını yaptırmayacaksınız da kendi keyfinize göre onları yaşatacaksınız. Kukla gibi oynatıp rol vereceksiniz. Romancı ne kadar da “ben tarih değil, roman yazıyorum” derse desin böyle bir fantezi yazması gerektiğine inanmıyorum. Tarihi romanın ahlakı vardır. İster romancı, ister şair kim olursa olsun tarihe eğilenler bir akademisyen titizliği içinde konuya girmek zorundadır. Aksi vebaldir. Düşünebiliyor musunuz siz beni yarın yazmaya kalkışıp, düşman olduğum düşüncelerin içine atarsanız ben sizden hesap sorarım. Yani tarihi yazacak insanın sadece dünyevi endişeler içinde değil, biraz da ebedi endişeler içinde olma mükellefiyeti vardır. Yani “benim yazdıklarım hakkında yarın tarih ne yazar acaba” diye en azından kendi sanatının da tarihe geçiş içinde yargılanacağını ve günün birinde de ya Allah’a ya da nesillere hesap vereceğini gözönünde bulundurmalıdır.

Sizin vicdanınız bu konuda rahat mı?
Ben tarihi yozlaştırmadım. Olanı sanatsal kalıplar içinde sunmaya çalıştım. Zaten tarihe derinlemesine nüfuz eden sanatçılar, romancılar konu sıkıntısı çekmez. Uydurmalarına hiç gerek yok. İstedikleri tipleri orada bulurlar, yeter ki azıcık emek versinler.

Son zamanlarda yazılan tarihi romanları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Evvela ben eleştirmen değilim. Benim Adım Kırmızıda, yazarın sanatsal motifleri, yani minyatürü öne çıkarması güzeldir. Ancak bilebildiğim kadarıyla bu sanatın tümü değildir. Onu öğrenmek o kadar da kolay değildir. Ayrıntıya girmiş ve güzel de olmuş. Ama bu topraklarda yaşanan tarihse eğer konumuz Kılıç Yarası Gibi’de yaşanan olayın bu topraklarda yaşanabilir olduğuna inanmıyorum. Konuya girmek istemiyorum, çünkü insanları incitmekten son derece endişe ediyorum. Onları eleştirmekten ziyade ben ne yapmaya çalıştığımı anlatayım.

Bu toprakların ya da konu olarak alınan süreç içerisinde bir ahlak anlayışı vardır. Bu ahlak anlayışının temeli Kur’an’dır. Bu insanlar son derece de Kur’an’a bağlı yaşamışlardır. Sapmaları da olmuştur. Ama yüzde seksen diyebileceğimiz bir oranın o tarihlerde bu topraklar üzerinde gayrimeşru yaşamadığını biliyoruz. İnanıyorum demiyorum, biliyorum. Aynı eleştiriyi vaktiyle köy romanlarına da getirmiştim. Ben köylüyüm. Benim köyümde köy romanlarında yazıldığı gibi bir hayat yaşanmaz. Öyle bir hayat olsa insanlar birbirini öldürür. Namus telakkisi kırsal kesimde en hafif haliyle cinayete varabilecek sertlikte sonuçlar doğurabilecek kadar hassas bir konudur. Köy romanlarında bizim büyük şehirlerin meyhane sokaklarında yaşanabilecek olayları köy hayatına uyarlamışlardı. Kendi yaşadığı gece hayatını “canım olsa olsa geçmişte de buna yakın şeyler vardır” anlayışı içinde anlatmaya kalktığınız zaman siz tarihi anlatmamış günü, daha doğrusu kendi hayat telakkinizi tarihe yamamış olursunuz. Bunu da kitabım çok tutar, moda diye ya da kendi ideolojiniz gereği yapıyorsunuz. Sanat öyle istediği için, tarih öyle gerektirdiği için değil.

J. J Rousseau “Tarih, kimsenin babasının çiftliği değildir. Herkes istediği gibi onda at oynatamaz” diyor. İhanet dememek için menfi planda yapılana sorumsuzluk diyorum. Tarihi romanlaştıran, motif olarak kullanan dostlar da, romancılar da, sanatçılar da bu anlamda bir çaba içindedirler. Zannediyorum ki aradığımızı bulmamızı bu çaba hızlandıracaktır. Onun için onların gayretlerini küçümsemiyor, saygıya layık buluyorum. Yanlış yapılabilir. Önemli olan iyi niyettir. Yani ideolojik kalıplarla kendi fikrini doğrultmak için tarihi malzeme olarak kullanmamaktır. Bu iyi niyet olduktan sonra biraz hata eder, biraz ayaklarınız dolaşır ama sonuçta güzel şeyler çıkarırsınız ortaya.

M. NECATİ SEPETÇİOĞLU
Tarihi romanın etiği olmalı mıdır?

Roman bir anlatım türüdür; güzel, çekici, sürükleyici ve yazılan dilin olanca zenginliğiyle yazılmış, anlatılmış ise; belli ölçüler ustalıkla ve abartılmadan kullanıldığı taktirde, o romandır. Geçmiş günleri anlatıyor diye tarihi roman ya da günümüz konu ediliyor diye gerçekçi, şucu, bucu roman demek çok bilmişlerin uydurduğudur ve bu uyduruk Doğu’da da, Batı’da da yerleşmiş, süregelmiştir. Belki okul kitapları için bir değerlendirme olarak kabul edilebilir bu. Öğretimde de kolaylıklar sağlıyordur. Yahut da denemeciler veya ne işe yaradıklarını bunca zamandır öğrenemediğim kimselerin (eleştiriciler) de bilemeyeceği üç beş kuruş kazanabilmek için bu ayırımları uydurmak zorunda kalmış, uydurmuşlardır. Lakin en azından benim için anlamsız bir ayırımdır.

Okuyucuyu sarmış, aranılıp beğenilmiş, sanat değerinden ödün vermez ölçülerde, günün —ve elbette çığırtkan modanın— ötelerine geçebilmeyi başarıp uzun ömürlü olmuş ise türü roman olan yazılı her eser tanımına uyuyor demektir. Çünkü roman da bütün güzel sanatlarda olduğu gibi insanı anlatıyordun Ve insanın dünü yoksa bugünü de olamaz; zaten yarın da düşünülemez o vakit.

Anlatmak istediği insanı yazar, geçmişin zaman ve mekan çerçevesine oturtarak anlatmak yolunu seçmiş ise elbette o dönemi öncesi ve sonrasıyla aydınlatan tarih ve o tarihin doğurup büyüterek yaşattığı her şeyi, doğru en azından yazarın doğru, güzel ve iyi anlayışı içinde doğru yorumlamak mecburiyetindedir. Yorum çarpıtılması, uydurulması, ters kılıflara büründürülerek, uymaz kınlara sokulmaya çalışılması önce inandırıcılığından kaybettirir esere, sonra yazarını günün ancak geçim + kazanç hevesinde yaşayan sıradan kişiler durumuna indirir. Sıradan kişiler de herkes gibidir!

Yazar sıradanlaşır ise eseri sokağa düşer.

Ahlak anlayışına gelince… siz, hiç ahlak dışı bir insanı iyi+doğru+güzel üçgeni içinde gördünüz mü?Ve ahlak dışı bir hayatın bataklıktan farksız olmadığına tanıklık edebilir misiniz? Ahlaksızlığın bile kendi içinde geçerli özel ahlakı var iken yazarı ve eseri ahlak dışına nasıl çıkartabilirsiniz?

Son yıllarda gerek yazar, gerekse okuyucunun (Benim Adım Kırmızı, Kılıç Yarası Gibi…) tarihi romanlara artan talebini neye bağlıyorsunuz?

Kusura bakmayın, örnek verdiğiniz isimlerden sadece o kırmızılı olanını bir tencereci, tavacı gazetenin ısrarlı çığırtkanlığından tanır gibiyim. Çünkü mostralık yayınladığı birkaç bölümünü okudum. Okuyabildiklerim bana gayet sığ bir Osmanlı heveslenmesini Avrupalı çerçeveye sokma ve hapsetme çabası gibi geldi. Bunun için bile zorlanıyordu, öyle bir havadaydı. Öteki örneğinizi bilmiyorum.

Benim bildiğim gerçekten güzel ve akıcılığını ustalıkla kullandığı Türkçesiyle çekici hikayeler yazan bir Haldun Taner var idi; ahbabım idi rahmetli. Az konuşurduk lakin öz konuşurduk. Hoş, latif bir insan idi de…

Bir gün Keşanlı Ali Destanını yazdı. İyi bir kumpanya, güzel bir sahneleme ile, gününe göre değişik ve etkili çığırtkanlıklarla seyirciye sundu. Yazarı da, oynayanı da alkışlar aldı. Bizde özgün ve etkileyici oyun yazmak o vakitlerde de yiğitlik isterdi. Haldun Taner rahmetli iyi bir örnektir bu bakımdan.

Lakin birkaç yıl sonra, Doğu Berlin’de o vakit Sovyetler’in kulu ve hürsüzlüğün kalesi bir acımasız insanlar ülkesiydi orası. Berliner Ensamble’nin oynadığı Bertold Brecht’in bir oyununu -Üç Kuruşluk Opera- seyrettim ben. Bir kelime bile Almanca bilmem. Fakat oyunu gözümü kırpmadan seyrettim. Yanımdakiler şaştılar. Sordular. Dedim ki “Hiç şaşmayın. Ben bu oyunun Türkçe’sini İstanbul’da ‘Keşanlı Ali Destanı’ diye seyrettim. Ünlü hela sahnesi, hem nükteleriyle bile aynı idi..”

Herhalde ne demek istediğim anlaşılmıştır.

Daha da meraklılar, ünlü Halide Edip’in Sinekli Bakkal’ını kahramanlarını bile, ararlarsa İngiliz Edebiyatı’nda bulabilirler. Ya da Reşat Nuri’nin Çalıkuşu sunun izini Fransız Edebiyatında kolayca izleyebilirler. Rahmetli Necip Fazıl Kısakürek, nice ünlü şairimizin nice ünlü mısraılarını Fransız şairlerinden kelimesi kelimesine örnekler idi. Biz, en son, muhteşem bir Divan Şiiri geleneğine, ondan da parlak mücevher bir halk şiiri mayamıza;bunlardan aşağı kalmaz halk hikayeleri ve Dede Korkut gibi temellerimize rağmen Fransız şebeği, İngiliz maymunu, sonra da Amerikan çömezi olmayı daha çok sevdik ve o dilleri oralarda okumuş olanlar yazar olabilmeyi, onlara özenmek sandılar.

Marksist döküntüsü komünist bozmalarının bizdeki yakınmalarına bakınız, Türk köylüsü diye anlattıklarından Allah’a sığınırsınız. Çünkü Türk köylüsü olsa bile anlatılanlar Bolşevik ihtilalinden kopmuş ya da kaçmış benzetmelerdir hep. Bu tür yazıcılar da Rusçu ve Sovyetçi ışıkların aynalığı oldular. Bir milletler arası komünist hapishane çığırtkanlığını şairliğe yükseltmenin ustaları, orada, hapisanede kotarılmış ölçülerle Türk Resmi’ni de yozlaştırmanın ustası oldular. O resimlere bakın, bizi değil Sovyet ayaklanıcıların ayak takımını görürsünüz. Türk köylüsü diye yedirilmeye kalkışılmıştır hep. Uzun hikaye..

Bütün yüzyılımız da hep tepe noktalarında parıldamış olan Mehmet Akif gibi bir gerçek şairi kötülerken beş para etmez manzumeleriyle ve tekerlemeleriyle, Nazım Hikmet denilen çığırtkanı putlaştırıp çılgınlaşmayı hüner belledik. Çünkü yozlaşmamız gerekiyordu, çünkü sömürge ruhunun ruhumuza işlenmesi hesaplanıyordu. Şimdi bir de tencereci, tavacı basın ile kötü övücü, avanak camı tv,lerde köşeleşmiş çığırtkanların yaygaraya getiriliş yöntemi başladı. Fındığını satan çığırtkan tezgahtara koşuşan düşkünler misali şaşkın okuyucular sürüsü türedi. Görüntü bu durumda!

Fakat Onsekizinci yüzyıldan bugüne bir dev gibi gelen Şair Nedim’in yeri hala sağlam; yazık ki yaşadığı yıllarda çok az bilinirdi ve epeyce üzüntülü bir ömür yaşamıştı. Ölümü bile hüzünlüdür.

Aynı yıllarda bir de Osmanzade Taib Efendi vardı. Belki değerliydi belki değildi. Şairler şairi, şeyhüşşüera seçilmişti. En yüce unvan idi bu. Şimdi size sorsam “Nedim mi var bu gün Taib Efendi mi?” desem, ne dersiniz?

“Çelebi böyle olur bizde de konser dediğin” diyen de böyle düşünmüş olmalı herhalde, benim gibi..

Şu resmi tarih deyişinize gelince… gülerim. Çünkü uyduruk bir sözdür ve Marksist döküntüleri ile pespaye komünistlerin oyuncağı yeteneksizler tarafından uydurulmuştur. Dünyanın her ülkesinde, o ülkenin tarihi yazılırken ülke bütünlüğü ve yaşanılan olağanüstü haller ister istemez birtakım ölçüler getirir. Lakin kendini bilen kişi o yazılışı aşağılamaz; noksanını ya da yanlışlarını belgeler, yeri ve günü geldiğinde yayınlar. Tarih yeni ışıklarla yeni yorumlara ve tartışmalara açılarak doğrulara ulaşır. Bunlar yapılırken de öz çıkarlar, özel kinler ya da öfkelenmeler ya da tutsağı olunan ideolojilerin aptallaştırmaları bir kenara bırakılır, bunların güdüsünde yeni yeni uyduruklar ya da sapıtmalarda ısrarcı olunmaz.

Şunu da belirteyim ki ben, sizin o resmi tarih dediğiniz, belki noksan fakat yanlışı az tarih ile başladım işe. İnsan doğru soruyu doğru yerde sormazsa veya sorarken çıkarını düşünürse sürekli yanlışlarda gider ve kalır. Osmanlı’yı haşmetin doruğunda görüşüm o tarih ile başlamıştır. O tarih Osmanlı ihtişamına açtı gözlerimi. Fakat Türkiye Cumhuriyeti sadece Osmanlı diye düşünülür ise topal kalınır, abdallaşılır. Osmanlı’yı kutsal Selçuklular beslemiştir. O kutsal Selçuklular olmasaydı bugün bile öfkesini ve kinini yatıştıramamış olan Haçlılar’ı kim, nerede, nasıl durdurabilirdi? Osmanlı nasıl vücud bulabilirdi..?

Karahanlılar olmasaydı Selçuklu nefes alabilir miydi acaba? Saltuk Buğra Han’ın İslam’ı bürünüşü biraz daha gecikseydi.. ‘acaba’ zinciri nasıl bağlanabilirdi hiç düşündünüz mü?… Ve Kırgızlar sıraya girmeseydi Karahanlı, Gazneli; Uygurlar olmasaydı Kırgızlar.. Göktürkler olmasaydı ondan sonraki nasıl can bulacaktı? Ve Hunlar ve ondan öncesi..?

Görüyorsunuz ki Osmanlılar’ın omuzlarında yücelmiş Türkiye Cumhuriyeti Devletinin temelleri nece derinlerdedir. Lütfen, hiç değil ise sizler ki sizler olduğunuz için ben sorularınıza cevap veriyorum, evet sizler sığı değil derini düşünün. Ve Türklerin İslam kaftanına sarmışından sonraki bayraklanışını unutmayın, sakın unutmayın.

Tarihi romanların o zamana dair bilmediğimiz sosyal hayatı anlatabilme gibi bir fonksiyonu var mı?

Tarihi roman tarih değildir. Roman türünü tür içinde dallandırınca konusunu tarihten almış ya da tarih olaylarını işlemiş diye o dalın adı tarihi roman diye uydurulunca elbette ilim olan tarih ile bir edebi anlatım ustalığının ürünü sayılması gereken roman birbirine karışır, karıştırılır.

Bununla birlikte usta bir anlatımcının elinden çıkmış herhangi bir eserde, konusu, olaylarını ve çerçevesini aldığı tarih çarpıtılmadan doğru, gelişimine uygun yorumlanmış, bu yorumlarla çözüme ve hatta yönlendirilmelere gidilmiş olsa; yani alışılmış deyimi ile mükemmel bir tarihi roman yazılmış ise bile o eser bir romandır, tarih değildir. Olsa olsa bir tarih felsefesinin romanı olabilir. Yorumunuza göre bir geçmiş dünya düşünebilirsiniz. Yine de kesin belgeler var iken tarihi anlatmış bir romana bel bağlayamazsınız.

Devlet Ana mükemmel bir roman fakat çarpık bir yorumdur. Mesela yaşadıkları gerçek olan roman kahramanları bu sebepten kendileri olamamış, Kemal Tahir’in “ideolojisinin kuklaları kılığına girmişlerdi. Bu yüzden okur geçersiniz, seversiniz ya da sevmezsiniz.. o kadar!

Devlet Ana ile Konak+Çatı + Üçler Yediler Kırklar’ın bir çalıntısı veya özentisi olan Osmancık’ta ise ne bulacaksınız ki hangi sosyal hayatın içini doldurmakta kullanasınız. Roman önce kendine özgü olmalı ki, hür olmalı, kendi kendine yetmeli ki ondan başlayıp yola çıkabilesiniz.

Siz kitaplarınızda özel bir yaklaşım geliştirdiniz mi?
Ben Devlet Ana yayınlanınca çok sevdiğim bir Kemal Tahir romanı okumanın tadına vardıysam da yorumu, o dönem tarih olaylarına ve insanların bakış açısı ile belli bir maksattaki ısrarcılığı ağzımdaki bal tadını zehire çevirdi. Çok katlı muhteşem bir yapının temeli yokmuş, çatısı bulutlarda unutulmuş gibi bir katından (materyalist) gözlüklerle bir parça seyrettirilircesine anlatılanlar beni çok yadırgattı idi..

Ben de bir Türk + İslam romancısı olarak çok katlı muhteşem yapının “Mimar”ından yola çıkarak temele inen çatıya çıkan bir pırlanta yolu ve yolcularını anlatmak mecburluğunu yaşadım, o yaşayış ile de yazdım.

Herhalde başarılı oldu, yenilikler, yeni bakış açıları getirdi ki kimi yirmi, yirmi beş baskılarına ulaşmış, çoğu 150 binin üstünde satmakta olan romanların okuyucuları yanımsıra gelmekteler. Bu yüzden Allah’a şükrediyorum hep.

NEDİM GÜRSEL
Tarihsel romanların resmi tarihin bir alt açılımı, daha doğrusu o zamana dair bilmediğimiz sosyal hayatın içini doldurma gibi bir fonksiyonu var mı?

Tarihsel roman, bence, tarihsel doğruları ve eski toplumsal yaşamın ayrıntılarını anlatan değil, tarihi yorumlayan, günümüzden tarihe bakan bir özellik taşır. Bunu yaparken, tarihsel doğrulardan yola çıkabilir elbette. “Boğazkesen” adlı romanımda bu kaygının ağır bastığını belirtmeliyim. Tarih, toplumsal yaşamı bir romancı kadar özgün ve ayrıntılı biçimde anlatmayacağına göre, tarihsel romanda bu işlevi de yerine getirmesini bekleyebiliriz. Ama, sözkonusu ayrıntılar, anlatıyla bütünleşmeli, bir tiyatro dekoru gibi kalmamalı diye düşünüyorum.

Son yıllarda tarihi romana artan talebi neye bağlıyorsunuz?
Son yıllarda tarihsel romana duyulan ilgi bir kimlik arayışıyla açıklanabilir sanıyorum. En azından, bu arayış, Türkiye’de ve Avrupa ülkelerinde, devletlerüstü bir siyasi yapılanma sürecinde, yani Avrupa Birliği’nin kuruluş sürecinde, doğal karşılanmalıdır. Toplumlar, kendi tarihlerine ilgi duymakla, bir ölçüde kaybetmek üzere oldukları ulusal kimliklerine sahip çıkmak, hiç olmazsa bu kimliği hayal gücünün, yani edebiyatın olanaklarıyla tanımak istiyor. Tarihsel romana ilginin bir başka nedeni de, okurun resmi tarih anlayışıyla yıldızının artık barışmıyor olmasından kaynaklanabilir.

Romancı tarihi değiştirebilir mi, tarihi romanın etiği olmalı mıdır?
Romancı bence tarihi değiştirmemelidir. Ne var ki tarihsel bilginin eksikliğini hayal gücü ve romancı yeteneğiyle doldurabilir. Son romanım “Resimli Dünya”da, haklarında çok şey bilmediğimiz ressam Bellini ailesinin öyküsünü anlatırken bu yönteme başvurduğumu söyleyebilirim.

AHMET TURAN ALKAN
TARİHi ROMAN; AMA ÖNCE TARİH LİTERATÜRÜ

Tarihi roman, romancının roman kurgusunu tarihi mekan, zaman ve şahıslar üzerine kurmasından öte bir şeydir; romancının aynı zamanda tarihçi sezgisine sahip olmasını da gerektirir; belki daha çok romancı daha az tarihçi ama tarih behresi mutlaka! İyi romancı, okuyucuda tarih merakı uyandırabilir fakat iyi bir tarihi roman, okuyucunun tarih sezgisini güçlendirir; “anlama”yı kolaylaştırır. Bu durumda her milletin roman edebiyatında tarihi roman ve tarihi roman yazabilecek kişi sayısı kendiliğinden tahdide uğrayacaktır.

Kemal Tahir…. Tarık Buğra… tereddütsüz aklıma gelebilen üçüncü tarihi romancıyı isimlendirmekte zorlanıyorum; bu durum, bir edebi fukaralık olarak yorumlanamaz. Tarihi romanda muvaffak olmak bütün edebiyatlarda zordur.

Yadırganması gereken, tarihi romanın dramatik örgüsüne müsait büyük zenginlikler sunan bir tarihe sahip olmamıza rağmen, bir manada varlık içinde kıtlık çekmemizdir. Tarihimiz zengin ama tarih literatürümüz bu zenginlikle mütenasip değil. Sadece Latin harfleriyle okuyup yazabilen bir Türk okuru için Evliya Çelebi’nin —moda tabirle— “21. asırda” bile güvenilir ve tekmil bir tab’ının bulunmamasını hatırlayınız. Başka problemler de var: Eski Türkçe’yi okumak ve anlamak bugün enikonu bir uzmanlık işi haline gelmiştir. Bir tarih metnini doğru okumayı mümkün kılan kültür birikimi ise şu bizim bildiğimiz “genel kültür”den çok daha farklı bir haslet. Kemal Tahir’in roman notları arasında yayınlanan tarih defterlerini görmeden kolay fark edebilecek bir şey değil bu.

Tarih yazıcılığı bizde ilmi faaliyet zümresinden sayılmıştır ama tarih yazıcılığı gibi tarih spekülasyonunu yoğurmak da ilimden ziyade sanatkar hassasiyeti gerektiren işlerdir. Bizde tarih literatürünün bırakınız edebi kalitesini, gramatikal metanetini bile tartışmak mümkündür. Literatür, tarihi roman yazarına ufuk açmak yerine muamma sorarsa bu netice tabii değil midir?

Türk film endüstrisi Osmanlı tarihinden Malkoçoğlu’nu, Cumhuriyet epizodundan “Vurun Kahpe”yi çıkarabildi. Türk entelektüeli tarihine yaklaşmakta ne kadar ehliyet gösteriyorsa, romancının başarı şansını bu nisbet tayin ediyor.

Atilla İlhan İle Şiir ve Roman Üzerine

17 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Yağmur

http://4.bp.blogspot.com/_LmqNL_d69KE/Sl0Z6rv-MRI/AAAAAAAAAQc/GKoBofnHNsQ/s400/attila_ilhan4.jpg Yağmur…

Ülkemizin yetiştirdiği önemli şairlerden Attila İlhan ile röportaj için gittiğimizde bize söylediği ilk söz, “Çocuklar nereden aklınıza geldi dergi çıkarmak!” oldu. Elbette, bu, yıllarını şiirle yoğurmuş düşünce adamı, bu işin zorlu bir görev olduğunu biliyordu. Biz “atıldık reh-i sevdaya, bir şem’a da biz tutuşturalım dedik!” diye masasının çevresine oturduk. Başındaki kasketi ile her zamanki klasik görünümünde olan Şair, yine o güleç çehresi ve zeki bakışlarıyla bizleri adeta okşuyor gibiydi. Sorularımızı hazırlamıştık ama, onun akıcı ve berrak ve bilgi yüklü konuşması karşısında bazen soracağımız soruları sormaktan vazgeçiyor, bazen de ahengi bozmamak için nefes alma molalarında kısa bir şekilde suallerimizi araya sıkıştırıyorduk. Attila İlhan, Sisler Bulvarı’ndaki gibi kah sisli bakışlarını, kah aydınlığa çıkan çehresini bizlere çevirerek trans haline geçmiş bir medyum gibi sorularımızın cevaplarını verdikçe bu, Osmanlı hayranı insana bizler de hayran olmaktan kendimizi alamıyorduk. Evet, işte size Yağmur’un ilk sayısında Düşünce Armonisi bölümünde sunacağımız kısım, bu röportajdan (belki sohbet desek daha uygun olacak) bazı kesitlerdir. Üç-üç buçuk saate yakın sohbetimizden aldığımız Şairin şiir ve roman üzerine görüşlerini aşağıda sunarken, yorumu okuyucularımızın takdirlerine bırakıyoruz…

Yağmur: “Şiir okunmuyor, şiir bitti.” gibi sözler duyuyoruz çevreden. Sizce bunların aslı nedir?

A. İlhan: Hayır, bu doğru değil! Mesela, Beyoğlu Kitap Fuarı’nda bakıyorsunuz, inanılmaz rakamlarda kitap satılıyor. Eğer bu insanlar bu kitapları okuyorlarsa, ciddi şekilde bir edebi merak var demektir. Çünkü aldıkları kitapların çoğu edebi. Öte yandan, gerek dergiler, gerek gazetelerin bir kısmı, gerek magazin dergilerine iletilen mektupların büyük bir çoğunluğu, şiir gönderen insanlardan geliyor. Şiir yolluyorlar. Anadolu’nun her tarafından şiir yağıyor. TRT 2′de bir programım var. O programda bana gelen mektupların dörtte üçü şiirlerini gönderen adamlar! Çok bu insanlar. Yani Giresun’un falanca bucağının filanca köyünden bir arkadaş, o programı izleyip bana şiir gönderiyor. Şiirini niye gönderiyor? Demek ki, bizim halkımızın aslında bir şiir merakı var. Olması da son derece doğal. Çünkü bizim bin senelik kültürümüzün temeli şiirdir. Kitapları bile manzumdur. Geçmiş tarihimiz de öyledir. Bu yüzden halkın böyle bir eğilimi var. Peki, neden “Edebiyat alaka görmüyor, şiir öldü.” gibi bir hava içinde oluyoruz? Kiminle konuşsak, “Hayır, bu iş bitti!” diyor. Kimse şiir okumuyor herhalde. Ben inanmıyorum. Neden inanmıyorum? Çünkü bunun canlı bir şahidiyim. Benim şiir kitaplarımı biz her sene yeniden basıyoruz. Bu, bir kitap değil, iki kitap değil, on-bir tane şiir kitabı… Bunlar sürekli basılıyorlar ve sürekli bitiyorlar… Bunları insanlar alıp okuyorlar değil mi? İkincisi; hadi ben kendimi örnek göstermeyeyim. Nazım’ ın kitapları satılıyor, Yahya Kemal’ in kitapları satılıyor, Necip Fazıl’ ın kitapları satılıyor, Ahmet Arif’ in kitapları satılıyor. O zaman, konuya şöyle bir yerden bakmak lazım. Bir kere şiir açısından olaya bakarsanız, Türk halkının şiir okumadığı doğru değil, şiir okuyor. Şiire alaka göstermediği de doğru değil, alaka gösteriyor. İşte bunlar canlı örnekler… Hatta ben bunu Fransızlar’a söyledim. Çok da şaşırdılar. Türkiye, dünyada, şiirle reklam yapılan tek ülke. Başka hiçbir ülkede böyle birşey göremezsiniz; şiirle reklam yapsınlar. Bant satmak için şiir okuyor adam. Türkiye’de bunu birçok radyoda dinliyorsunuz. O zaman Türk okuru şiir okumuyor değil; Türk okuru şiiri seçiyor. Her şiiri okumuyor. Şiir yazanların önce buna dikkat etmeleri gerekir. Ona sıcak gelen bir ses var; o, ancak bu sesi taşıyan şiirleri okuyor. Çünkü bu şairler, düşünceleri, ideolojileri ne kadar birbirinden farklı olursa olsun bizim geleneksel Türk şiirinin sesini kullanan şairlerdir. Necip Fazıl da öyle kullanır, Nazım da onu kullanır, ben de onu kullanıyorum, Ahmet Arif de onu kullanır. Geleneksel Türk şiirinin bir sesi vardır. Bu ses nereden geliyor? Ben bunu çok düşündüm. Bir defa, kesinlikle Türk musikisinden geliyor. Biz doğduğumuz andan itibaren, farkında olarak veya olmayarak bu musikinin içinde büyüyoruz. Ninnilerimiz bile belli bir makamda söyleniyor. Belki segah, belki yegah… Sokakta bir satıcı geçiyor. Bir hava tutturuyor. Bakıyorsunuz Türk halk şarkılarının ritminde bir şey söylüyor. Müezzin ezan okuyor; o da makamlı… Sabah ezanı saba makamında okunuyor. Sen doğduğun zaman bile bu ritim içinde büyüyorsun. Kulak bunu sağlıyor sürekli. Bu sese aykırı bir ses karşına gelince, insiyaki olarak reddediyorsun. Yani bilinçle yapmıyorsun; şuuraltına perçinleniyor. Çünkü 1940′tan itibaren özellikle Garip Hareketi’nden sonra Türkçe’de şiirin işlevinde bir şiir geliştirilmiştir. Sanki yabancı dilden çevrilmiş bir havada. Hala var o şiirler Türkiye’de. Şimdi okunmuyor dedikleri şiir o. Türk halkı o şiiri okumuyor.

Yağmur: Bu tarz yazan şairlere örnek olarak kimler verilebilir?
A. İlhan: Bütün İkinci Yeniciler’ i söyleyebilirsiniz. “İkinci Yenici” dediğimiz şairler Türkçe kelimelerle yazıyorlar, fakat çeviri gibi bir şey. Onların şiirlerini Türk halkı okuduğu zaman o sesi bulamıyor.

Yağmur: Sezai Karakoç bunlara dahil oluyor mu?
A. İlhan: Sezai onlardan değildir. Sezai’de geleneksel ses kısmen vardır. Çünkü bu ses ritim gerektiriyor. Bakın bu çok önemli. Bizim aruz şairlerimizde de hece şairlerimizde de lirik dil vardır. Ben kendi hesabıma, çocukluğumdan itibaren her iki şiiri de çok yakından izledim ve okudum. Hatta bir çoğunu da ezbere bildiğim için o sese sahibimdir. Hatta benim bazı şiirlerim var, ben bunların alaturka makamlarını isimleriyle yazdım. Herkes onları aruz sanıyor. Halbuki aruz değil onlar. Mefailün mü,failün mü? Hayır değil. Alakası yok. Onlar serbest şiirler. Öylesine hazmetmişim ve öylesine bir yere getirmişim ki, serbest söylediğim zaman bile o ses, onun içine giriyor. Serbest şiirlerim seviliyor. Birçoğu da bestelendi onların. Neden? Çünkü böyle bir memleketin bin senelik geleneğinin yeni bir aşaması onlar. O ses demek ki, serbest olarak da söylenebilir ve günümüzün muhtevasını da ifade edebilirmiş. Bunu söylediğin, yaptığın zaman Türk halkı seni kesinlikle reddetmez. Kitabını da alıyor, okuyor, tepesinde gezdiriyor. Bu bir gerçek.

Yağmur: Şiir okunmuyor diyenlerin gözünden kaçan konu bu herhalde.
A. İlhan: Evet, “şiir okunmuyor” diyenler, Türk şiirinin geleneksel sesini yenileştirmeyi bilmeyenler, Türkçeyi yanlış bir düzeyde kullananlardır.

Yağmur: Şiirde kelime seçimi gerekir mi? Yoksa, insan ilhamlarına göre, hızlı bir şekilde, hiç düşünmeden ilhamın akışına göre hangi kelime gelirse onları şiire yansıtmalı mı?
A. İlhan: Kelime seçimi biliyorsunuz, aruzla yazarsanız bir mecburiyettir. Çünkü aruzun getirdiği kalıplara uyması lazımdır kelimelerin. Mecbur. Orada kapalı bir hece kullanamazsınız. Açık heceli olması lazım. Açık heceli kelimeler bulmak zorundasınız. Öyle bir kuyumculuk ister senden aruz. Hece başka türlü. O böylesini istemez. Bölünmemeli kelime. Altı-beşli olan, başka durak yerinde bölünemez. Bitmesi lazım kelimelerin orada. Duraklarda bitecek. Fakat serbest bunu kaldırmış gibi görünür ortadan. Böyle bir ihtiyacı kaldırmış gibi görünür. Serbest şiir konusunda genç neslin çok büyük bir yanılgısı var. Serbest şiiri genç nesil vezinsizlik sayar. Serbest vezin, vezinsizlik değildir. Her şiir için yeni bir vezindir. Yani şair, her şiir için vezin yaratmak zorundadır. Bir veznin getirdiği bütün avantajları sen yaratıcılığınla vereceksin. O melodiyi, o ritmi, o havayı… Çünkü aruz vezni, bir kalıptır. O kalıba sen oturttun mu kelimeleri, o ritim kendiliğinden gelir. “His var mı bu alemde nekahet gibi tatlı?” derken o, tık tık tık tık yürür…

Yağmur: Rahat…
A. İlhan: Evet rahat. Hece biraz daha rahat. Serbestte rahatlık yok, burada cehennem azabı var. Çünkü bizim çocuklar, bir cümleyi devrik yaparsan o, mısra olur sanıyorlar. Hani “Yürüyordum yağmurun altında gece” dediği zaman bunu mısra sanıyor. Bu mısra falan değil; cümle… Benim çocuklara verdiğim bir test var. Deli ediyor onları. Sen şimdi bu şiiri alt alta yazma, yan yana yaz bakalım. Yan yana yazıyor. “Oku şimdi” diyorum. Okuyor; nesir. Şimdi diyorum, Yahya Kemal Bey’ in şu şiirini yan yana yaz bakalım. Yazıyor. Oku bakalım. Nesir gibi okuyamıyor. Yani nesir değil, şiir. Her biri mısra onların. Asla cümle olmuyorlar. Mısra olarak tasarlanmış. Diyeceksin ki onlar aruz. Tamam. Ahmet Muhip’ inkini yap. O da öyle. Onu da nesir gibi okuyamazsın. Nazım’ı da okuyamazsın. Bunların hepsi mısra olarak meydana getirilmişlerdir. Mısranın kendine göre bir bütünlüğü, bir ritmi, bir havası vardır. Mesela “Kar yağıyor, üzgünüm.”, “Üzgünüm şimdi kar yağıyor”, “Kar yağıyor üzgün müyüm?” gibi laflarla şiir yaptığını sanıyor çocuk. Hayır yapmıyorsun, olmuyor. Şiir de değil o. Birtakım izlenimlerini kelimelerin yerlerini değiştirerek yazıyorsun. Serbest vezin dediğimiz şey, söylediği şiirin havasına, atmosferine, kokusuna, virgülüne göre yeni bir vezin meydana getirmektir. Ve daha da ilginci nedir biliyor musunuz? Bir şiir için yarattığın vezni başka bir şiir için kullanamazsın. Kullanırsan, tekrara düşmüş olursun. “Bu adam kendini tekrarlıyor.” derler. Onun için serbest vezin çok zor bir vezindir. Kolay bir vezin değil. Bu yanlış anlaşılmalar yüzünden, Türk şiiri çok ucuzlamıştır. Felaket haldedir. Bizde çok gelişigüzel şiirler yazılıyor, şöyle: Çocuk, şiiri yazıyor. Ben diyorum ki, şimdi sen bu şiirin ilk bendini al, kaldır, ortaya koy. Ortadaki bent yukarı çıksın. Oku, okunuyor. Yine oluyor. Peki diyorum, sen şimdi bu şiiri aşağıdan yukarı oku bana. En alttan başlıyor, yukarıya doğru okuyor. Yine oluyor. Yani şiirde hiçbir şey değişmiyor. Peki diyorum, sen şimdi al bakalım şu şiiri, Yahya Kemal bey’in şu şiirini aşağıdan yukarı dene bakalım oluyor mu? Olmuyor… Şu şiiri al bakalım. O da olmuyor. Çünkü onlarda bir şiir mimarisi var. Bir şiir kurgulaması var. Bir kurgu yapmış. Yukarıdan aşağıya bir bütünlük taşıyor. Sen aşağıdan yukarıya okumaya kalkınca olmuyor. Ama ötekinde hiçbir kurgu olmadığı için, rastgele laflarla yazıldığı için bunu buraya koy, onu oraya koy, yine olur.. Çok kızdılar bana. Aranızda bölüm değiştirebilirsiniz. Sen ona dört mısra ver, o sana dört mısra versin. Yine gördüler ki hiçbir şey farketmiyor. Bu demektir ki, şiir mimarisinden koptular, şiir estetiğinden koptular. Geleneksel şiirin sesinden koptular, mısradan koptular. Bu tam bir harabe.

Yağmur: Efendim, “şiirde bir musiki olmalı” dediniz. Nesirde de böyle bir musiki gerekir mi?
A. İlhan: Osmanlı nesrinde var. Yani bizim geleneksel nesrimizde. Çünkü Dede Korkut Hikayeleri’ni okursanız, orada çok nesir gibi görünen, şiir gibi de okunan kafiyeli yazılar vardır. Buna biz Osmanlı’da “Seçili Nesir” derdik. Kur’an da böyle gelmiştir. O da nesir olmasına rağmen, kafiyelidir. Bunu en son yapan Cahit Begenç diye bir yazarımız vardı. 194O’lı yıllarda o yapardı. Kafiyeli nesir yazardı. Benim bazı nesirlerimde de vardır. Yani bazen ben de yaparım. Seyahat notlarım vardır. Orada da öyledir. Kafiyeli bir biçimde ritmik okunabilir. Rahatlıkla okunabilir.

Yağmur: Bu yadırganıyor mu, efendim? Mesela şiir gibi bir nesir, akıcı üslup, arada aliterasyonlar, seciler var. Yani şiir ile nesir bir birinden çok farklı mı olmalı kullandığı öğeler açısından?
A. İlhan: Yo, niye yadırgansın, yazılır ve oluyor. Eskiden böyle yazıların ismi mensur şiirdi zaten. Yani nesir olarak yazılmış şiir. Yadırganıyor da, niçin ikinci yenicilerin bir çoğunun şiirleri öyle. Nesir halinde yazıyorlar. Onlar neden öyle yapıyorlar o zaman? Fakat şiir de kurallar ne kadar etkileyici olursa olsun, yaratıcılık ağır basar. Sen gelirsin, bu kuralları hiçe sayarak bir şey yaparsın. Bütün millet senin şiirini söyler. Yani burada kalabalığa intikal edebilmek, insanların algılayabileceği frekansı bulabilmek çok önemlidir. Şimdi ben size bir şey söyleyeceğim. Benim en çok sevilen şiirlerimden biri “Ben sana mecburum” şiiridir. “Ben sana mecburum” lafı Türkçe olarak yanlıştır. Kurallar kırılmış olur. “Ben sana mecburum” denmez. Türkçe’de böyle bir laf yoktur. Ben, onu “Ben sana mecburum” şeklinde söyledim. Ve iki defa bestelendi. Demek ki önemli olan, bunu oturtabilmektir. Öyle bir oturtursun ki, herkes onu sever, benimser. Ve bu zamana kadar yanlış sayılan şey doğru olur. Zaten duygulara isim koyan şairlerdir. Dili yaratan şairlerdir. Şimdi benim şiirlerimi bazen basacak olduklarında oradaki musahhih, tashihçi arkadaşların bir kısmı öğretmen olduğu için, dil kaideleri açısından bakıyorlar. Benim şiirlerimin de nesirlerimin de gramere uyan bir yanı yok. Türkçe gramere pek çoğu aykırıdır. Bunlar deli oluyorlar. Şimdi öğretmen oldukları için, düzeltmek ihtiyacı duyuyorlar. Düzeltirsin, ama o şiirin canına okursun. O şiir, yanlışlığı ile güzeldir. Ben onu bile bile yapmışım. O kadar kuralı ben de biliyorum. Ama orada bana öylesi güzel gelmiş. Ben de öylesini söyledim.

Yağmur: Bilerek mi, yoksa ilham eseri olarak mı?
A. İlhan: Zaman zaman ilhamın da rolü vardır. Yani kelime öyle gelir. Sonra ben “Yahu yanlış oldu, böyle olmaması lazım.” derim. Ama bakarım. Yok, düzeltirsem o zaman kötü bir şey olacak. Bunu da öğrendim. Onu da söyleyeyim size. Şimdi, bizim halk şairleri hiç kural dinlemezler. Mesela, Arapça çoğul olmuş şeyleri Türkçede de çoğul yaparlar. Hani züccaciyeci gibi. Şimdi züccaciye zaten cam satan adam demektir. Ama “Züccaciyeci” der bizimki. Bilmez iki defa cam satan adam olur. Bunun gibi bizim halk şairleri; aman yarabbi neler söylerler. Ama onlar çok da güzeldir. Bazen tasavvuf terimlerini yanlış söylerler. Ama hiçbirimiz de kalkıp “Bunlar bunu niye yanlış söylemiş?” demiyoruz. Ama bu mısraları ezbere biliriz. Bazı konularda kuralların bilinmesinden yanayım. Ama çok kuralcı olmaktan yana da değilim. Ben şiiri gramer kurallarına göre yazmam.

Yağmur: Sıkıcı olur o zaman değil mi efendim?
A. İlhan: Kesinlikle. Mesela, benim ilk terkettiğim şey şu oldu: 19. asırda bir miktar Batı ile temas hızlanınca, hariciye vekaletine gelen notları o günkü Türkçeye çevirecek adam gerekmiş. Bizim Müslümanların hiçbiri yabancı dil bilmiyor. O zaman azınlıklara başvurmuşlar. Ermeniler, Museviler hep mütercim olarak kullanılmışlar. Onlar da kendilerine göre bir Türkçe uydurmuşlar. Yani, fiilin sona geldiği bir cümle tarzı vardır bizde. Ve tuttu da. Biz öyle konuşmuyoruz. Kesinlikle öyle konuşmuyoruz. Ben bunun üstünde çok uğraştım. Türk halkı kesinlikle böyle konuşmuyor. Fiil başa geliyor, ortaya geliyor, sona geliyor, hiç gelmiyor. Bizim konuşmamız son derece serbest. Ben de öyle yazıyorum. Bende bazen hiç fiilsiz cümle vardır. Mef’ulsüz cümle vardır. Bütün mesele senin yazdığın şey, anlatmak istediğini karşıdakine ne kadar intikal ettirebiliyor! Çok iyi intikal ettirebiliyorsa, o doğrudur arkadaş… Gerisi hikayedir. Ben birçok şiir, roman, makale yazdım. Kitaplarda çok çetrefil soruları basite indirgeyerek halk Türkçesi ile yazdım. Herkes okuyor, herkes anlıyor. Ama o Türkçe ile yazdım. Kesinlikle gramere uymaz.

Yağmur: Mesela Karakoç’un çok kullandığı “olsun için” deyimini buna örnek verebilir miyiz?
A. İlhan: Evet. “Olsun diye” demesi lazım değil midir? “Olsun için” der. Ona kimse karışamaz. Yani kuralı kırdığı zaman daha da dikkat çekici oluyor. Bakın size bir-şey söyleyeceğim. Edebiyat tarihinde köşe başı olan isimlerin hepsine dikkat edin, kuralları kıran adamlardır. Kurallara uyan adamlardan hiç kimse önemli adam olmamıştır. Önemli adam olmak çizgisinde onlar dipnottur. Dikkat edin bakın işte. “Nazım” diyoruz, “Necip” diyoruz. Bunlar kim? Ortalığı altüst eden adamlar! Buna mukabil o zaman birtakım şiirler yazmışlar. Bir çoğunun adını bile bilmiyoruz. Unuttuk!

Yağmur: Efendim, Necip Fazılın hecedeki başkalığı ne. Zamanında birçok şaire tesir etmiş. Hala da etmekte. Bu etki onun ne gibi özelliğinden kaynaklanıyor? Onun çekici ve taklide zorlayıcı üslubunun sırrı nedir?
A. İlhan: Evvela üslupla ilgisi yok o işin. Bir kere Necip, çok iyi bir şair. Evvela, çok iyi bir şair. Yani önce şair olacaksın. Eğer şair değilsen istediğin kadar güzel şiir yazmaya uğraş, mümkün olmuyor. Adam şair. Eski tabirle, tabiat-ı şairanesi var. Zaten o nesilde bence Nazım Hikmet ile odur. İkisinin de, tabiat-ı şairanesi var. Yanardağ gibi geliyor. Bütün mesele o geleni ifade etmektir. Geleni ifade ederken, benim Necip’te gördüğüm özellik şudur. Necip Fazıl, o dönem içerisinde (hemen hepsi öyledir ya, Nazım da öyledir) Türk Edebiyatı’nın evveliyatını bildiği kadar Batı Edebiyatı’nı da bilir. Necip Fazıl’ın şiirlerinin bir kısmı Bodleryen’ dir. Baudelaire’in şiirindeki hava onda da var. Ve açıkça görülüyor ki. Necip Fazıl, Baudelaire’i okumuştur. Hem de iyi okumuş. Baudelaire’in kurduğu heceye onlar “alexandren” der. Yani onların bu isimle söylenen bir hece vezinleri vardır. Onun tarzı özellikle “Kaldırımlar”da çok net görülüyor. Baudelaire’i çağrıştırıyor. Ama iyi, has şairler gibi kendini yenilemeyi sever. Yani bunu yazıyor ama, ondan sonra “Otel Odaları”nı yazıyor. “Otel Odaları” çok farklı bir şiir. Ve bizim Türk Edebiyatı’nın en güzel şiirlerinden birisidir. Ama onun ritmi, tekniği, her şeyi çok farklı. Sanıyorum ki, Necip Fazıl’dan başkasında böyle bir şiir yok. Kendi başına bir şiir. Daha sonra bu şiir yolunda yürüdükçe, (tabi bizim tasavvuftan, bizim klasik tasavvuf şairlerinden de yeni etkiler geliyor) ondan birtakım şeyler almaya başlıyor, öyle yürüyor. Ama bana sorarsanız, onun esas gücünü yapan, onun kendisinin tabiat-ı şairanesinin çok güçlü olması bir, ikincisi hem Doğu şiirini, hem Batı şiirini bilmesi ve bundan sentez yapmasıdır. Dikkat ederseniz, Yahya Kemal de böyledir. O da hem Doğu şiirini, hem Batı şiirini çok iyi bilir. Ve çok güzel bir sentez yapmıştır. Yahya Bey de büyük bir şairdir. Asla küçümsenemez. Çünkü halkın konuşma Türkçesini geleneksel sesle şiire intikal ettirme zaruretini ilk anlayan o. Öbürleri hep ondan sonra geliyorlar. İlk defa o anlamış. Mesela Ziya Gökalp şiir de yazıyor. Ama çok kötü şiir yazıyor. Onun yazdığı şiirler didaktik ve küçük çocuklara okutulmak için yazılmış gibi. Onlar kötü şiirler. Yani hecede ilk iyi imiş gibi görünen şiirler biraz Rıza Tevfik’te vardır. Onların hepsi halk şiirlerinin taklitleridirler. Yani hece yazmaya kalkışınca halk şiirlerinin tarzında koşma yazıyorlar. Yahya Kemal öyle yapmıyor. Yahya Kemal aruzun vezinlerini alıyor ve onları yoğuruyor. Türkçeyi alıyor, onların içine döküyor. Ve ondan Türkçe divan şiirinin ve halk şiirinin sesini taşıyan yeni bir melodi çıkarıyor. Bu çok büyük bir iş.

Yağmur: Efendim, Haşim ile Yahya Kemal arasındaki farkı kısaca özetler misiniz?
A. İlhan: Şimdi çok büyük fark var. Bir kere Haşim, dilin önemini çok geç anlamış. Yani dilin sadeleşmez ise kaybolacağını çok zor anlamıştır. Son birkaç şiiri anlaşılabilir haldedir. Öbür şiirlerinin büyük bir kısmını halk anlamaz. Yani okur anlamaz. “Piyale” yi bile anlayacak çok az insan vardır.

Yağmur: Sembolist olmasının bunda etkisi var mı?
A. İlhan: Sembolistliği de var tabii. Ona o yüzden çok karşı çıkmışlardır. Bir de Haşim Bey’in çok geçimsiz bir adam olması, onun şairliğini etkilemiş. Yani anılmasını, yayılmasını etkilemiş. Sevmiyorlar onu. İnsan olarak kimse sevmiyor Haşim’i.

Yağmur: Kendisinin de tesirinde kaldığı çirkinliği buna sebep olabilir mi?
A. İlhan: Yalnız yüz çirkinliği değil canım, insanlarla kavga etmeyi seven bir tipi var. Mesela, şimdi de var öyle birçok şair. Kendisiyle mutabık olmayan şairler herkesle kavga ederler. Bilmiyor musunuz, öyle bir kural vardır. Bunda ne sağcı olmak geçerlidir, ne solcu olmak. İnsan olmak yetiyor. Haşim de iyi bir şair. Kötü bir şair değil ama, mesela ben Cenab Şehabettin’den bir şeyler buluyorum onda. Daha evvel Cenab o işleri yapmış ve hiç de fena yapmamış. Yani bazı şiirleri var Cenab’ın. Bugün pek anlamaz çocuklar, ama çok güzel şiirlerdir onlar.

Yağmur: Hilmi Yavuz bir röportajında “Roman bitti.” diyor. Sizce bu doğru mu?
A. İlhan: Yo, roman öyle kolay kolay bitmez. Onun söylemeye çalıştığı başka bir şey. Onu daha önce ben de söyledim. Şimdi görsellik ağır basıyor toplumda. İletişimde görsellik ağır basınca, romanın görselliğe intibak etmesi lazım. Aksi halde okumazlar. Yani düşünebiliyor musun sen? “Savaş ve Barış”, Tolstoy. Tuğla gibi üç tane ciltti yanlış hatırlamıyorsam. Şimdi bunu kim oturur da okur? Okumazlar, sıkılırlar. Çünkü “Savaş ve Barış”ın iki saat süren videosu var. Parayı bastırır, videoyu alır, kaseti koyar, seyreder. “Savaş ve Barış” okundu. Şimdi bu başka bir tartışma oldu. O da şu tartışma: “Alfabe öldü mü ölmedi mi?” Tartışma burda. Yazı önemini kaybetti mi kaybetmedi mi? Çünkü belirli bir zamandan beri artık yazıya dayalı kültür önemini kaybediyor. “Bunun mikrofilmi var mı?” diye soruyorlar. O ne demek o? Yazınız yengen. Bu o demek.

Yağmur: Bu yazının ikinci plana itildiğinin bir göstergesi mi?
A. İlhan: Evet. Birinci planda audio-visual dediğimiz yeni teknik. O teknik ağır basıyor. Şimdi bir plak getiriyorlar, veriyorlar sana. O plağı takıyorsun. Hem görüntü hem ses çıkıyor. Bir klasik eseri bir saat içinde hatmedip bitiriyorsun. Şimdi öyle bir yere doğru gidiyor. Ondan dolayı alfabenin tartışıldığı bir mesele bu. Ben bunu ilk defa 1970′lerde yazmıştım sanıyorum. Ve o zamanda ilk defa televizyonla ilgilenen Türk yazarı benim. Benden önce kimse televizyonla ilgilenmiyordu. Ben bu işe kalkıştığım zaman “Ya sen deli misin?” dediler. Bir yazarın ne işi var televizyonda. Dedim ki: “Niye öyle söylüyorsunuz? Bir müddet sonra hepimiz orada olacağız.” Ve öyle de oluyor. Öyle de oldu. Bir televizyonun yapabileceği etkiyi kitapla asla yapamazsınız. Şimdi size komik bir şey söyleyeyim. Ben üç senedir TRT 2′de program yapıyorum. Belki biliyorsunuz. Salı akşamları konuşuyorum. Ve bu çok alaka görüyor. Mektuplar geliyor. Sokakta adamlar çeviriyor beni. Ben bundan memnunum. Bana söyledikleri bir laf var. Bugün konuştuğumuz şeyleri çok güzel özetliyor. Bana diyorlar ki: “Attila Bey, neden bu söylediklerinizi yazmıyorsunuz?” Halbuki ben yazdıklarımı söylüyorum. Okumuyorlar. Oradan beni dinliyorlar. Ve “bunları yazsa çok iyi olur” diyor da okumuyor. Ben onları yazmışım zaten.

Yağmur: Efendim, anlattıklarınızı özetlersek bugün televizyon, okumanın ve yazmanın karşısında bir tehlike olarak görülüyor. Bunun ortasını nasıl bulacağız? Televizyondan kopamayız. Okumadan, yazmadan da kopamayız. Bu tehlikeyi nasıl atlatacağız?
A. İlhan: Bunun çaresi şu: Her yeni gelen teknik, kendinden öncekini geriye itiyor. Tiyatro geldi operayı geriye itti. Sinema geldi, tiyatroyu geriye itti. Televizyon geldi, sinemayı geriye itti. Fakat dikkat ederseniz hiçbiri kaybolmadı. Geriye itildiler ama, devam ediyorlar. Tiyatro da var, sinema da var. Hepsi devam ediyor. Şimdi burada bütün mesele, yeni gelen teknikleri edebiyata intikal ettirebilmektir. Burada iki tez vardır. Bunlardan bir tanesi şudur: Sinema geldi. Sinema romandan neyi alıyor? Birisi diyor ki, “Sinema romandan konuyu ve tipleri alıyor. Ama üslubu alamıyor. Şu halde, sinemadan sonraki edebiyat sadece üslup olmalıdır. Tiplere, konuya o kadar önem vermemeliyiz.” Bir tez budur. Öteki tez bunun aksi. O da diyor ki: “Sinema ne getiriyor? Sinemanın getirdiği ve halkı etkileyen tarafı ne? Hareket, görüntü ve gerilim. Roman bunu almalıdır.” diyor. O tam tersini söylüyor. Yani birincisi diyor ki: “Madem bu bizden tipleri alıyor, konuyu alıyor. Biz de konusuz, tipsiz, sadece, kelime ustalığına dayalı romanlar yazmalıyız.” Hayır, böyle bir şey olamaz.

Yağmur: Tasvir ağırlıklı mı?
A. İlhan: Tasvir ağırlıklı da olabilir. Deneme gibi de olabilir. Öyle bir şeyler. Fransa’daki roman tipi tamamen bu teknik üzerinedir. Onlar bir şey anlatmazlar. Mesela ben çok iyi hatırlıyorum. “Şey” adında bir kitap çıktı. Dörtyüz sayfa şey’i anlatıyor. Bitiriyorsun. Hala neyi anlattığının farkında değilsiniz? Ne anlattı bu adam. O şey ne imiş, belli değil. Durmadan anlatıyor. Dörtyüz sayfa. Şimdi bir kısmı böyle bakıyorlar. Öteki kısım da: “Mademki sinema yeni bir şeyler getiriyor, televizyon daha yeni teknikler getiriyor. O zaman uygulanabildiği ölçüde bu teknikleri almalı ve uygulamalı.” diye düşünüyorlar. Ben kendi hesabıma bu ikinciyi benimseyen bir yazarım. Bu da Avrupa’da başlamıştır. 1920′lerden itibaren başlamıştır. O zamanlarda bunları uygulamaya çalışan yazarlar olmuştur. Onlar asıl 30′lardan sonra çıkarlar. Bunlardan bir tanesi Hemingway’ dir.Hemingway’in kitaplarında sinema olayı çok güzel görülür. Bir tanesi de Andre Margo’dur. Onun kitaplarında da bu çok güzel görülür. Bir tanesi İlya Erengof’tur. Onda da aynı güç hakimdir. Onları okuduğunuz zaman bir film görür gibi olursunuz. Türkiye’de de ben, bu işe başladım. İlk defa “Sokaktaki Adam” şimdi filmi yapılan. “Sokaktaki Adam”ın önsözüne yazmışım “Bu sinematografik bir romandır.” diye. O zaman, 50′lerde ve son derece kolay film oldu. O kadar ki çekenler dediler: “Zaman zaman senaryoyu bırakıp romandan çektik.” O kadar sinematik. Ben bu yolu daha akıllıca buluyorum. Çünkü öbür yol, kahramanları terketmek, olayı terketmek, işi sadece bir şeyi anlatmaya dökmektir. Bu, okuru soğutuyor kitaptan. Yani okur bir şey anlatılsın istiyor, insanları görmek istiyor. Çünkü biliyorsunuz edebiyatın tarifi budur. Roman nedir? Roman, insanlar arasındaki ve insanların kendi kendileri ile olan ilişkilerini estetik bir çerçeve içinde anlatan edebi eserdir. Şimdi insanlar olmazsa, insanlar arası ilişkiler olmazsa, insanın kendi kendisi ile ilişkisi olmazsa, ortada sadece laf kalıyor. O da roman olmuyor. Roman olmayınca da okumuyor adam. Onu okutabilmek için bunları muhafaza edeceksin. Ama bu yeni tekniği de kullanacaksın. Çünkü benim bir düşüncem vardır. Bunu ısrarla söylerim her zaman. Edebiyatta ve sanatta yenilik, tarifi bozarak olmaz. Tarifi bozunca o yenilik olmuyor, sakatlıyorsun. Çocuğun kolunu kesiyorsun. Bu yenilik değil. Bir tarif yapılmış orada. Onun unsurları var. O unsurlar onu roman yapıyor. Sen o unsurların birini çıkarıp “şimdi yenilik yaptık” diyorsun. Yok, sakatladın. O sakatlandı ve o ilgi görmez. Beğenilmez. Ama ben bir roman yazıyorum. Diyelim ki, sinematografik oluyor, ilgi de görüyor. Onda aradıklarını da buluyorlar. Ve işte sinema gibi bir montaj taşıdığı için “Yahu, bu roman iyi okunuyor ha!” diyor. Bundan geliyor fark. Ama, sinemaya uyan bir roman. Emile Zola roman yazdığı Paris’te bir sarayı anlattığı zaman onbeş sayfa sürüyor. Giriyorsun, orda bahçe var… bahçenin yanında kapı, kapının üstünde şu var. Uzun uzun anlatıyor adam. Şimdi sen onu okurken içini sıkıntılar basıyor. Neden bunu saklıyorsun? Sen görsel bir okursun. Yani sinema ve televizyon çağının okurusun. Böyle şeyler sana görüntü olarak önüne geliyor, üç saniyede, dört saniyede görüyorsun. Eyfel Kulesi’ni sana anlatmaya gerek yok! Ne olduğunu biliyorsun. Sen Eyfel Kulesi’ni her dakika görüyorsun. Ama o zaman, Eyfel Kulesi’ni görebilmek için Paris’e gitmek lazımdı. Paris’e gitmeyenler bunu bilmiyorlardı. Onun için de adam sayfalarca anlatıyor. Altında şu var, onun üstünde bu, onun üstünde de o. Gözünde canlandırabilmek için bu gerekiyordu. Fakat şimdi sen Eyfel Kulesi’ni çok etkileyici, çarpıcı üç mısrayla, üç kelimeyle anlatıp geçebilirsin. O yine gözünün önüne gelir. O eski üsluplar, o eski edebiyatlar, o eski palavralar. Ne kadar çoktu. Şimdi mesela, kız üzüldü diye kızın üzülme sahnesini anlatır. On sayfa kız üzülür. Ben Yaşar Kemal’i kızdırırım. “Bunu yazma!” derim. “Bir yaprak on sayfada yere düşüyor Yaşar.” derim. Çok kızıyor. Bu teknik 19. yüzyıl tekniği.

Yağmur: Olay ağırlıklı romanlarda psikolojik tahlillere girmek biraz zor oluyor. Buna rağmen sizin anlatmış olduğunuz yeni tarz romanlarda bu tahliller nasıl yapılacak?
A. İlhan: Yapılır. Onu ben yaparım. Mesela ben şöyle yapıyorum. Başkaları da öyle yapıyor. Dışardakiler de öyle yapıyorlar. Bütün mesele tasarrufla yapmaktır. Yani az kelimeyle az cümleyle. Şöyle söyleyeyim. Adam yalnız. Kendisini çok yalnız hissediyor. Hava kötü, hava bozmuş, ortada, ne yapacağını bilmiyor. Şimdi orada bu adamın yalnızlığını anlatmak için beş sayfa yazabilirsin. İşte şunu da hatırladı, bu da oldu, bunu da hatırladı falan. Çok muhtemel ki bunu okumazlar, bugünkü şartlar altında. Yalnız şimdi burada şöyle bir özellik var. Aklıma geldi. Benim şiirlerimde vardır. Orada ben demişim ki, “Kesik bir kol gibi yalnızlık” Şimdi “kesik bir kol gibi yalnızlık” dediğin zaman, artık başka ikinci bir şeye lüzum yok ki.

Yağmur: Kestirmeden, az ve öz bir şekilde ifade etmek, değil mi?
A. İlhan: Evet, öyle. Evet, böyle halledeceğim. Üç kelime, dört kelime. Sonra da öyle bir şekilde, öyle bir ifade ile vereceksin ki bunu, okur şıp diye alacak kafasına. Başka bir yerde şöyle bir şey söylemiştim: “Kadın o kadar farklı iki insan gibiydi ki, gözlerinden sanki bir başkası bakıyordu.” Bir cümle. Bir cümleyle oturtuyorsun. Bütün mesele bu kadar basit. Ama büyük bir ustalık istiyor. Büyük bir konsantrasyon ve iyi bir seçim istiyor. Herkesin anlayabileceği bir şey olmalı. Kimsenin anlayamayacağı bir şey saçmalarsan, o hiçbir işe yaramaz. Yani modern romanın getirdiği olay bu. Sinema ve televizyona karşı romanı böyle koruyabilirsin. Onun tekniğini kullanacaksın ona karşı. Yani “ondan kaçıp da kendimi kurtarayım” dersen, seni okumazlar.

Yağmur: Belki bunun bize, özlü ifade kullanmakta arayışa geçmek gibi bir yararı oluyor değil mi, efendim?
A. İlhan: Gayet tabii, gayet tabii yararı var. Üslubumuza çekidüzen verme ve ifadelerimizi daha veciz bir hale getirmek gibi. Tabii, tabii. Allah rahmet eylesin Kemal Tahir ağabey lafı biraz uzatır. Mesela iki kişi konuşmaya başlar, yetmiş sayfa sürerdi. En ince yerine kadar o konuşmayı yazardı. Şimdi ona gerek yok. Okura lazım olan, konuya, atmosfere lazım olan en can alıcı dört beş konuşmayı oraya koy, geç. Öbür türlü tadı kaçar. Eskiden bizim halkın arasında öyle bir üslup vardı. Şimdi “anlatı” dedikleri şey. O zaman o roman olmaz. Bir anlatma olayı, roman değil. Roman kendi içinde bir sentez. Romanın kendine göre kuralları var. O kurallara göre yürümek zorundasın. Bu kurallar da zaman içinde değişiyor. Durmadan değişiyor. Şimdi görsel roman dönemi. Şu anda ben bunu Türkiye’de ısrarla yapmaya çalışan birisiyim. Benim romanlarımı dikkatle okuyan birisi gözünün önünde kahramanları, olayları, yerleri, her şeyi neredeyse üç boyutlu olarak görür; eğer özel dikkat sarfederse…

Yağmur: Bizlere verdiğiniz bilgiler için teşekkür ederiz efendim.
A. İlhan: Ben teşekkür ederim.

Sezai Karakoç’un Şiirinde Kadın Anne ve Çocuk

17 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Yağmur

http://www.tulumba.com/mmTULUMBA/Images/bk/zBK332465HG231_250.jpg

Sezai Karakoç’un şiiri, şiirimizin hem yakın tarihinde hem de geçmişiyle birlikte Türk şiirinin bütün bir macerasında yüksek bir dalga, güçlü bir tayftır. Hem bağrında filiz verdiği geleneğin rengini taşır, onun yankısıdır hem de kendine has bir sesi bir edası vardır. Kendine has sesiyle bir şarkı bütünlüğü gösterse de iyice kulak verildiğinde uzun bir bestenin devamı olduğu anlaşılacaktır. Değişen sadece belki birkaç enstrümandır, melodidir.

Girişteki ilk terkipten de anlaşılacağı gibi bu yazıda tüm dikkatlerimizi Sezai Karakoç’un şiiri üzerinde yoğunlaştıracak ve tespitlerimizi bu alanda yapacağız. Sezai Karakoç kendi şahsiyeti, sanatı ve düşüncesiyle çok yönlü bir isimdir. Kısaca değinmek bile yazımızın sınırlarını zorlayacağından sadece şiiriyle hemhal olacağız. Şüphesiz bu çok zor. Sezai Karakoç her şeyiyle, tüm yönleriyle olanca giriftliğine rağmen bir “TAM” lık ve “BÜTÜNLÜK” arzeder. Belki de bu çok kapılı yapıyı keşfetmek için önce bir kapıyı aralamalıyız.

Sezai Karakoç’un şiir evreninde ilerlerken, bir taraftan da devamlı elimizdeki pusulaya bakacağız: “Kadın/Anne ve Çocuk” Sezai Karakoç’un şiirin en belli ve en billurlaşmış konu, unsur ve imajlarından biri kadın/anne ve çocuktur. Hemen her kitapta yahut şiirde karşımıza çıkarlar. Bazen müstakil şiirlerde ele alınır, bazen uzun şiirlerde mısralara serpiştirilir.

Kadın Sezai Karakoç’un şiirinde anne demektir. Anne de çocuk. Kadının özü, cevheri ve gerçek vasıfları annededir. Annenin hamuru çocuk. Çoğu yerde anneyle çocuk tek parça olarak, madalyonun ayrılmaz iki yüzü şeklinde ele alınır. Kadın/anne evin, toplumun, milletin sembolü olur. Anne bereketin, gelecek zamanın, muştunun. Kadının/annenin yıkılışıyla toplum da yıkılır. Çocuk insanın en halis tarafı, en günahsız özüdür. Çocuğun kaderi annenin kaderinden ayrılmaz. “Özülke” nin muştucusu da olsa, Hızır’ın yoldaşı da olsa annesinin gölgesi peşindedir. İsa deyince aklımıza Meryem’in gelmesi boşuna değil.

İpuçlarını verdiğim konuyu işlerken belli başlıklar altında tasnif yoluna gittik. Tam anlamıyla bu mümkün olmasa da değerlendirme de kolaylık sağlaması açısından yararlı olur kanaatindeyiz. Ana maddeleriyle sınıflandırmamız şöyle:

1.İdeal Kadın ve Anne

2.Şairin Kendi Çocukluğu ve Annesi

3.Anneler ve Çocuklar

4.Sonuç ve Değerlendirme

1. İdeal Kadın ve Anne
Sezai Karakoç’un şiirinde özel isim olarak en çok geçen kadın isimlerinden biri Meryem’dir. Meryem en ideal kadın ve kutlu bir çocuğu doğuran kutlu bir annedir. Meryem kudsiyetin, iffetin ve kadının ideal örneğidir. Yer yer Belkıs, Asiye, Salome isimleri zikredilse de Meryem gibi bir fonksiyonları yoktur.

Köpük (Şiirler – III) şiirinin sonunda geçen,

“Bir bahar boyu yıkar asarlardı kadınlar kızlar çamaşırları…

Ey bakire su kasar yapan Meryemlerinle
Işığa bakan ışıklı kızların gölgesini
Suya iten biz çocuk İsalarınla
Seni andım ve ölmedim.”

mısralarında görüldüğü üzere İsa-çocuk ve Meryem-kadın eşleştirmeleri yapılmıştır. Her kadın bir Meryem ve her çocuk bir İsa olacak.

Hızırla Kırk Saat (Şiirler1)’in 10. bölümünde yer alan,

“işte o vakit kadınlar belirdi
Hepsinin adı Meryem’di.”

mısralarında da aynı duyarlık vardır. Meryem genelde İsa ya da çocuk İsa ile birlikte geçmektedir. Hz. İsa’nın da Sezai Karakoç’un idealize ettiği insanı temsilen şiirlerde sıkça yer aldığını belirtmekle yetinelim.

Yoktur Gölgesi Türkiye’de (Şiirler – III) adlı, annesinin ölümünden sonra onun üzerine yazdığı şiirinde annesini Meryem’e teşbih eder.

“İncedir, billurdandır yoktur gölgesi Türkiye’de
Bir Meçhul Meryem mermerden değil ama kutlu”

Hızır’la Kırk Saat (Şiirler-I)’in 40. aynı zamanda son bölümünde “derleniş toparlanış vaktinin geldiği ve artık Mehdi’nin konuşacağı” haber verilmektedir. Bu hengamede “kadınlar örtünürler, Meryem örtülerini” mısralarıyla bir kıyamet arefesinde ve bir diriliş öncesinde kadınların Meryemleşerek bu arafı aşacakları bildirilir.

“Hızır’la Kırk Saat (Şiirler-I)’ in 12. bölümündeyse,

“Ey kadın sana fısıldayacaklar muştu sana
Tutunacaksın doğurmamış bir anne gibi hurma ağacına

Öyleyse ey bir kelime doğuran kadın Muştu sana
Yankı yapan kutlu kadın muştu sana
Bir meleğin sözünden gebe kalan kutlu kadın
Ayrılığın şiddetinden gebe kaldın
Aydınlığın artışından oldu İsa”

mısralarıyla “kutsal kelimenin” annesi olarak Meryem’in kudsiyeti anlatılmaktadır.

Şiirler-IV’te yer alan Esir Kentten Özülke’ye şiirinin “alınyazısı şiiri” adlı beyitlere kurulmuş 1. bölümünde,

“Bir ömür boyu yağdın kutlu yağmurlar gibi
Meryem gibi boşandın dört bir yönden gönlüme”

beytinde bir imaj olarak karşımıza çıkar.

Bu faslı bağlamadan önce kadın, anne ve çocuğun hikemi diyebileceğimiz bir derinlik ve beliğ bir söyleyişle tebellür ettiği Köpük (Şiirler – III) şiirindeki şu mısraları okuyalım:

“Bir kadını al onu yont yont anne olsun
Her kadın acıma anıtı bir anne olsun
Çocuklara açılan mavi kırmızı pencere anne
Sen bu şehrin sokaklarından geç sonsuz pencerelerle
Bir insanı al onu çöz çöz çocuk olsun”

2. Şairin Kendi Çocukluğu ve Annesi
“Ben güneyli çocuk arkadaşım ben güneyli çocuk
Günahlarım kadar ömrüm vardır
Ağarmayan saçımı güneşe tutuyorum
Saçlarımı acının elinde unutuyorum
Parmaklarımdan süt içmeye çağırıyorum seni
Ben güneyli çocuk arkadaşım ben güneyli çocuk”

(Karayılan/Şiirler – III)

“Yabancı”nın ve “Öteki” nin Karayılan’la sembolize edildiği bu şiirde güneyli çocuk aynı zamanda tüm Anadolu’nun, tüm milletin sözcüsü bir diriliş erenidir.

Sezai Karakoç annesine derin bir sevgiyle bağlıdır. Ondan bahsederken: “Duyarlıklı bir din heyecanını sürekli olarak içinde yaşayan, duygularını hiç dışarı vurmayan, zayıf, ince, ruhu mevlütteki, Yunus Emre’nin ilahilerindeki saflıkla dolu, kalabalık ailenin işlerini o zayıf vücutla karşılamak için çırpınan bir kadındı.” der.

Yoktur Gölgesi Türkiye’de (Şiirler – III) şiirini onun ölümünden sonra yazar. Şiirinde de “İncedir billurdandır yoktur gölgesi Türkiye’de/Bir meçhul Meryem mermerden değil ama kutlu/Gözlerine baksanız erirsiniz kar gibi/Elinizi sallasanız rüzgarından sallanır/Bir geyik olur sizi arar melul ve kırık/Görür gibi uyur, konuşur gibi susar, güler gibi ağlar gibi” mısralarıyla acı hasretini dindirmeye çalışır.

Sezai Karakoç’un tüm şiirine sinen bir koku gibi anne imgesi tabi ki öncelikle şairin kendi annesidir. Anne imgesi doğrudan ya da dolaylı şairin ve de şiirin üzerinde tesirini icra etmiştir. Annesi öldüğünde 24 yaşında olan şair hatıralarında şunları kaydeder: “Annemin ölümü beni çok sarsmıştı. Onlar ve daha yıllarca yazdığım şiirlerin teması ölümdür. “Yoktur Gölgesi Türkiye’de” şiirimi de annemin ölümü duyarlılığıyla yazmıştım. Zaten hüzün dolu olan şiirlerime bu kez ölümün gölgesi düşmüştü. Metafizik bir hava bürünmüştü şiirlerim. Fizik ötesini kurcalama psikolojim son derece yoğunlaşmıştı.”

Sezai Karakoç çok küçük yaşlardan itibaren yaz tatillerinde devamlı olarak çeşitli işlerde çalışır. Üniversite’de okurken de bu devam eder. Böylelikle durumu pek iyi olmayan ailesine yardımcı olmaya çalışır. Ancak buna rağmen kısa da olsa dolu dolu bir çocukluk dönemi olmuştur. Geleneği, Anadolu hayatını değişik yönleriyle yaşamıştır.

Bahçe Görmüş Çocukların Şiiri (Şiirler – III)’nde “Bir kere aldım mı ele çocukluğumu” ifadesiyle bunu dile getirir. Devamlı aynı şiirde çocukluğunu, kiraz bahçelerine olan özlemini dile getirir.

Yapı Aralıkları (Şiirler – III) şiirinde biraz da tam yaşanmamış, artık çok geride kalmış çocukluğuna hayıflanarak çocuklara şöyle seslenir. “Çocuklar gözünüzü açın /Gün gelir iş işten geçer/Çember çevirmeyi unutmayın/Yapı aralıklarından bakmayı da/Çocuk dediğin bir eksik yanı olmalı/İlerde vakit kalsın iyiliğe/Ben erginliği çocukluğumda yaşadım/Şimdi bilmiyorum niye.”

Güzün dökülen yapraklar gibi uçup giden çocukluk yılları. Şair o demlerden “bir eser” kalmadığını üzüntüyle itiraf etmektedir. İman, insanlık dolu bu çocukluk düşü şairin, yakasını hiç bırakmayacaktır, geride kaldıkça daha çok anılacaktır. İşte “Yaz (Şiirler-III)” şiirinden yükselen bir ses:

“Parmakların ucundan emilerek alınan zehri
“Hiç çatlamamış dudakların aldığı zehri
Ben hiç emmedim amma dudağımda
Kaynar o yaz akreplerinin izi
Kelimelerime ve şiirime hep o
Çocukluğun zehri
Kurtaran zehir karışır.”

Şairin son isteği ve son sözüyle biz de bölümü bitiriyoruz.

“Doktor istemem Annem gelsin
Yataklar denize atılsın
Çocuklar çember çevirsin
Ölürken böyle istiyorum.”

(Rubailer, 3 /Şiirler – III)

3. Anneler ve Çocuklar
Bu bölümde daha genel olarak anneler ve çocuklar üzerine yazılmış eserleri inceleyeceğiz. Anneyi ve çocuğu çoğu zaman beraber, birbirleriyle ilişkileri açısından, toplumun bugününe ve yarınına bakan yönleriyle ve başkaların aktarılmasında araç olarak, sembolik kullanımları ve imaj değerleri açısından ele alacağız. Örneklemelerde mümkün olduğunca sırayla anlatımlı şiirlerden gittikçe imaj, sembol ve metafizik çağrışımlı örneklere doğru bir seyir takip edilecektir.

Anneler ve Çocuklar (Şiirler- III) şiiri oldukça sade ve akıcı aynı zamanda lirik bir söyleyişle anne ve çocuğun birlikteliğini anlatır.

“Anne öldü mü çocuk
Bahçenin en yalnız köşesinde
Elinde siyah bir çubuk
Ağzında küçük bir leke

Çocuk öldü mü güneş
Simsiyah görünür gözüne
Elinde bir ip nereye
Bilmez bağlayacağını anne

Kaçar herkesten
Durmaz bir yerde
Anne ölünce çocuk
Çocuk ölünce anne”

Hızırla Kırk Saat (Şiirler-I), 22. bölümde canlı benzetmelerle çocuğunu kaybeden bir annenin hali gözler önüne serilir.

“Bir balık görünce nasıl çırpınırsa bir martı
Gün batınca nasıl çırpınırsa
Boğulmuş bir kuş gibi
Bir deniz
Çocuğu ölünce öyle çırpınır bir ana”

ve 5. Ayin (Şiirler-V) şiirindeki:

“Ve çocuk öz annesinin süt ve memesinde
Görmektedir gerçekleştiğini düşlediği alemin’

mısralarında çocuk gelecek zamanla bağlantılı olarak, fırtınaya mani bir güç şeklinde tasvir edilir.

4. Sonuç ve Değerlendirme
Şüphesiz Sezai Karakoç’un şiiri gibi şiir madenimizin zengin bir damarını oluşturan bir sanat eseri üzerinde önemli durmak gerekir. Bir şairin milletine, çağına ve gelecek çağlara ne söylemek istediğini ancak ona kulak vererek ve eserine eğilerek anlayabiliriz. Tüm bunlara rağmen söz konusu alan şiir olunca öncelikle temkinli olmak gerekir.

Uzun girizgahın sebebi bu kısa incelememizde işlenmiş olması muhtemel hataların ve eksikliklerin mazur görülmesidir.

İncelememizde kadını/anneyi ve çocuğu ele alan çoğu şiir parçasını gözden geçirdik. Bu şiirlerin hemen çoğunda açıklıkla anneden ve çocuktan söz edilmekteydi. Yine de yaptığımız kategorik tasniflerde uygun olmayan bağlamlara yerleştirdiğimiz mısralar yahut şiirler olabilir.

Kadının/annenin ve çocuğun geçtiği mısralar çok olsa da işlenen fikir temelde aynıdır. Sezai Karakoç kadını daha çok anne olarak ele almaktadır. Anne de gayet tabii toplumun çekirdeği olan ailenin ve geleceğin garantisi olan çocuğun can damarıdır. Buradan hareketle şekillendirilmiş bir kadın profili görüyoruz. Sezai Karakoç’ ta kadın ne değersiz bir varlık ne de şehevi bir metadır. Kendisi olmaya kararlı, sorumluluğunun bilincinde ve yerli bir kadındır.

KARAKOÇ, Sezai, Şiirler-I Hızırla Kırk Saat,

Diriliş Yay., İst. 1998

KARAKOÇ, Sezai, Şürler-II Taha’nın Kitabı/Gül Muştusu, Dir. Yay. İst. 1996

KARAKOÇ, Sezai, Şiirler-lll Körfezi’Şahdamarı’Sesler, Dir. Yay. İst. 1996

KARAKOÇ, Sezai, Şiirler-IV Zamana Adanmış Sözler, Dir. Yay. İst. 1995

KARAKOÇ, Sezai, Şiirler-V Ayinler,

Diriliş Yay. İst. 1995

KARAKOÇ, Sezai, Şiirler-VI Ateş Dansı,

Diriliş Yay. İst. 1995

KARAKOÇ, Sezai, Şiirler-VII Alınyazısı Saati,

Diriliş Yay., İst. 1995

KARATAŞ, Turan, Doğunun Yedinci Oğlu: Sezai Karakoç, Köknüs, İst. 1998

Özel Sayılar

Yedi İklim, Üstad Sezai Karakoç’a, Sayı 44 – 45, Kasım – Aralık 1993

Kitap Dergisi, Sezai Karakoç, Sayı 93, Yıl 13, Aralık 1998

Ludingirra, Dosya: Sezai Karakoç, Sayı 9, Bahar 1999

Yahya Kemal’in “Ufuklar” Şiiri ve Annesi

17 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Yağmur

http://www.uzmanportal.com/wp-content/dosyalarim/2009/03/yahya_kemal_beyatli1.jpg

Ruh ufuksuz yaşamaz.
Dağlar ufkunda mehabet,
Ova ufkunda huzur,
Deniz ufkunda teselli duyulur.
Yalnız onlarda bulur ruh ezeli lezzetini.
Bu ufuklar avutur ruhu saatlerce fakat
Bir zaman sonra derinden duyulur yalnızlık.
Ruh arar kendine ruh ufku.
Manevi ufku çok engin ulu peygamberler
-Bahsin üstündedirler onlar-lakin
Hayli mesud idiler dünyada;
Yaşıyorlardı havarileri, ashabıyla;
Ne ufuklar! Ne güzel ruh imiş onlar! Yarab!

Annemin na’şını gördümdü
Bakıyorken bana sabit ve donuk gözlerle,
Acıdan çıldıracaktım.
Aradan elli dokuz yıl geçti.
Ah o sabit bakış el’an yaradır kalbimde.
O yaşarken o semavi, o gülümser gözler
Ne kadar engin ufuklardı bana;
Teneşir tahtası üstünde o gün,
Bakmaz olmuştular artık bu bizim dünyaya.

Yaşayan her fani
Yaşayan ruh özler
Her sıkıldıkça arar,
Dar hayatında ya dost ufku, ya canan ufku.

Yahya Kemal Beyatlı

“Ben kökü mazide bir atiyim.”

Gerçekten bir ayağı mazide, diğer ayağı atide olan, hem Osmanlı hem de bir Cumhuriyet dönemi şairidir Yahya Kemal. Osmanlı şehrinde ve Osmanlı topraklarında doğan muzdarip şair, hayatının büyük kısmını Cumhuriyet Türkiyesi’nde, doğduğu ve özlemini ta iliklerine kadar hissetiği, o çok sevdiği Üsküp’ünden, Rumeli’sinden uzak olan bir başka Osmanlı şehrinde, payitahtta yaşamak mecburiyetinde kalacaktır. Yine hayatının büyük bir bölümü o muhteşem maziye duyduğu özlemi dile getirmekle geçecek ve özellikle bu mazi iklimi içinde kendi dünyasını dolduran özel kişiler ve olaylar büyük bir yer tutacaktır. Cumhuriyet tarihinin adeta en titiz şairi olma özelliğini taşıyan Yahya Kemal’in zaman zaman şiirlerini yakından incelediğimizde, arkasındaki ruh hâlini bulabilir ve onu şiir yazmadan önce yaşadığı, duyduğu hisleriyle baş başa yakalayabiliriz. Onun “Ufuklar” şiiri bunlardan birisidir. Onun “Çocukluğum, Gençliğim, Siyasi ve Edebî Hatıralarım” adlı eserinde zikrettiği bazı pasajlar, bir kısım şiirlerini daha iyi anlamamız açısından hayli kıymetli bir hatırattır bizim için. Yahya Kemal eserde zaman zaman şiirlerinin arka planını sunmakta ve hangi şiiri hangi ruh hâliyle yazdığının ipuçlarını bazen açık, bazen de gizemli bir sır perdesiyle açıklamaktadır.

Şairin hayatına yön veren çocukluk dönemi Rumeli’nin Üsküp şehrinde geçmiş ve on üç yaşına kadar beraber yaşadığı annesinden ayrılmanın verdiği hüznü bir ömür boyu içinde taşımış ve bu ızdırabı uzun yıllar sonra dile getirmiştir. Bu ayrılığı hatıralarında geniş bir şekilde anlatan (s. 3–10) Yahya Kemal, “Kendi Gök Kubbemiz” adlı şiir kitabında da “Ufuklar” adlı şiiriyle hayli duygulu kelimelerle bu hislerini dile getirmiştir (s. 94–5).

Ufuklar şiiri bir yönüyle mistik-tasavvufi bir hava taşırken diğer yandan da hayli hissi ve dokunaklı bir üslup taşır. Şiirin başlığı gerçekten ufuklu bir şair ile karşı karşıya olduğumuzu göstermesi açısından isabetli bir tercihtir. Şiirin bir diğer kelimesi de esasen ufuk sahibi insanlarla etrafındaki insanlar arasındaki bağı gösteren sevgidir. Peygamberler etrafında kendisini seven çok az insanla mutluydu. Çünkü birbirlerini seviyorlardı ve bunda da samimiydiler. Az bir topluluk arasındaki sevgi alış verişi, ilişkilerini belirlemekte ve bu da onları mutluluğa ulaştırmaktadır. Yahya Kemal onların sevgisini bir taraftan olağanüstü kabul ederken bir taraftan da kendi sevgisiyle ilişkilendirmektedir. Nitekim Hz. İsa’nın havarileriyle, Hz. Muhammed’in de ashabıyla olan özel sevgisinin bir benzeri de kendisiyle annesi arasında vardı.

Sevgi, Yahya Kemal’e göre bir ufuk meselesidir. Ufku olan insan sevebilir. Çünkü ancak ve ancak ufuk sahibi insanlarda “bulur ruh ezeli lezzetini” Her ruhun bir ufku vardır. Zira hiçbir “ruh ufuksuz yaşamaz” ya da ruh, ufku ölçüsünde ancak yaşayabilir. Nitekim gerçek ufuk sahibi ruhlar onun gibi dağ ufkunda heybet, mehabet ve azamet hissederler. Dağlar onlara büyük bir cesaret verir. Dağlar güvendir, ululuktur. Büyük ufuk sahibi insanlar dağlara bakınca ancak böylesine hisler duyar. Ova ufkunda da derin bir sükûnetin verdiği eşsiz bir huzur hissedilir. Zira alabildiğine düz ve yeşil bir zemin o insanların ufkunu büyük bir mutluluğa taşır. Aynı insanlar denize baktıklarında da sükûnetin verdiği teselliyi büyük bir hazla ruhlarında duyarlar. Ruh bütün bu ufukların meydana getirdiği dünyada güven içinde ve huzurlu bir hayat sürer.

Yahya Kemal, bu üç ufku daha çocukluğunda yaşamış ve bu boyutları hayatının pek çok anında hissetmiş bir insandır. Etrafı dağlarla çevrili Üsküp’ün büyük ovası yanında deniz misali büyük Ohri gölünün verdiği teselli ona, bütün bu hisleri bir arada yaşama imkânı sağlamıştır. O, uzun sayılmayacak zaman dilimi içinde bu ufukları gözleriyle taramıştır; fakat bunları daha sonra sadece hisleriyle, büyük özlemler içinde anacaktır. Yahya Kemal’in o rakik ruhunu bu ufuklar saatler boyunca avutacak, ne yazık ki Üsküp’ün ve çok sevdiği Rumeli’nin diğer bölgelerinden, o güzel topraklarından uzak olmak onun derinden yalnızlık duymasına sebep olacaktır. İşte o zaman ruh kendine bir ufuk arayacak, ancak bulamadığında büyük bir üzüntü yaşayacaktır ama bütün bu ufuklar bir yönüyle maddi hayatı yaşayan insanların maddi ufuklarıydı. Yaşayanları mutlu etmekte ancak manevi ufka uzanmadığı müddetçe de geçici bir tablo arz edecek ve geçtikten sonra, onda olduğu gibi herkeste derin duyulan bir yalnızlık hissinden başka bir şey bırakmayacaktır.

Yahya Kemal’e göre esas ufuk manevi olandır. Zira manevi ufku engin ve alabildiğine sınırsız olan insanlar tabiatıyla sınırsız bir ruh huzuru yaşamaktaydılar ve bu insanlar da peygamberlerdir. Manevi ufku sınırsız olan bu insanlar dünyada iken çok mutlu bir hayat sürmekteydiler. Zira görünen dünyanın ötesinde bir ufka sahiptiler. Dağ ufkunda mehabet yanında Yaratıcının azametini ve gücünü, kuvvetini görebilmekteydiler. Yine Ova ufkunda ebedi huzuru, deniz ufkunda da Yaratıcının sonsuz tecellilerini bulabilmekteydiler. Şair, onları her ne kadar bahsin üstünde gösterse de gerçek ufuk sahibi insanların onlar olduğunu ve ruhun ufuk ararken onları rehber edinmesi gerektiği gerçeğine de ince bir geçişle işaret etmektedir. Hz. İsa (a.s) ve Hz. Muhammed (s. a. s.)’in ruhlarında bu büyük ufku yakalamasıyla birlikte mutluluğu da yakaladıklarını ifade ederek, onların havariler ve ashab ile birlikte bir taraftan sevgi, bir taraftan da engin ufuklarıyla huzuru bulduklarını dile getirir.

Yahya Kemal, ruhun ufkuyla ilgili mistik bir değerlendirme yapıp peygamberlerin ufkundan, ruhi yapılarından ve çevresinden bahsettikten sonra kendi ruhunun özlemine getirir sözü. Onun ruh ufkunda özlediği insan doyamadığı annesiydi elbette. O, bu ufku bir yakalamakta bir kaybetmektedir. Üsküp’ün o yalçın dağları, ovaları ve teselli veren uzak denizleri hep annesini hatırlatmaktadır. Zira annesi de Üsküp’ü çok sevmektedir ve oradan ayrılma sözünün edilmesiyle birlikte hastalanacak ve kısa süreli ayrılıktan sonra döndüğü Üsküp’te ruhunu teslim edecektir. Küçük şair, annesinin kendisine duyduğu büyük sevgiyi ve özlemi anlayacak ve buna karşılık verecek yaşta değildir henüz; ama hissetmektedir fakat karşılık verememektedir. Annesi herkesle birlikte onun da kendisiyle yeterince ilgilenmemesinden muzdariptir. Bu ızdırap, onu önce yatağa sonra da mezara götürmüştür. Yahya Kemal annesinin öleceğini hissetmiş ve öldüğü gece onun yanındaki odada yatmayı istemiştir. Gece, rüyasında annesinin ölümünü ve ölüm sonrası yapılanları görmüş ve korkuyla uyanıp yanına koşmuş ve rüyasında gördüğü hadisenin aynen gerçekleşmekte olduğunu dayanılmaz bir acıyla şahit olmuştur. Artık, o çok sevdiği annesi yoktu. Bu acı gerçeği on üç yaşında olmasına rağmen büyük bir olgunlukla kavramış ve çocuk yaşta hayatın içine birdenbire girmiştir. Annesi ölmüştür; babası ailesiyle pek fazla ilgilenmemekte ve o ise ne yapacağını bilememektedir. Naşın yanından hemen uzaklaştırılır ve başka bir eve götürülür. Sürekli ağlar ve ancak etraftakilerin annesinin onu cennette beklediği sözleriyle biraz teselli olur. Ertesi gün bahçede cenaze kalkmadan önce annesinin na’şı kendisine gösterilir. Tarif edemeyeceği bir acıyla yaklaşır ve yüzünü müebbeden hayaline nakşetmek için kalbinin bütün kuvvetiyle ona bakar.

Annesinin o sabit bakışı aradan elli dokuz sene geçmesine rağmen Yahya Kemal’in kalbinde bir yaradır. Annesinin o semavi ve gülümser gözleri, artık bakmaz olmuştur bu bizim dünyaya. Yahya Kemal’in gözünde, dünyasını belirleyen engin ufuklar artık yoktur ve onun yaşadığı dünyaya kapalıdır.

İşte Yahya Kemal annesinin ölümünü bu şekilde ifade eder ve her insan gibi, her ruh gibi annesini özler. Hayatında her insan gibi sıkıldıkça, daraldıkça annesi gibi gerçekten dost olan insanların ufkunu arar ve canan dediği insanların ufuklarıyla teselli olmaya çalışır.

Hayata İz Bırakan Adam: Tolstoy

17 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Yağmur

http://ozgurozkok.files.wordpress.com/2008/08/tolstoy.jpg Mehmet Öztunç

Volga, Avrupa’da doğar, Asya’ ya dökülür; bütün Asya’yı besleyecek kadar güçlü, bütün Asya’yı yutacak kadar öfkelidir. Yatağı kendisine dar gelen bir ırmaktır. Yatak, Volga’nın hırçın suları altında evladına ah u vah eden bir anne gibi mahcup ve sadıktır; Volga sükûnete erdiği, yatağına kurulduğu yerlerde boynunu büker, suyunu eksiltir.

Üzerinde, bir tarih yazılmıştır Volga’nın. Göçlerle kurulan bir medeniyete geçit vermiş, medeniyetler korumuş; bazen keskin bir kılıç, bazen sağlam bir kalkan gibi arz- ı endam etmiştir tarihin yüzünde.

O ne Nil kadar böbürlenmeyi bilir, ne de Ganj gibi ululanmayı… Büyüklüğünü kendi heybetinden alır. Heybeti bir apolet gibi yüzünde akar.

Rus, Tatar, Başkırt, Kazak… bütün bir Asyalı Volga’yı bilir. Bir Rus ressamın fırçasında Volga, gri bir nehir olur akar. Etrafı sazlıktır ve sazlıklar yaban ördeği doludur. Bir Tatar gencinin gönlünde Volga bir sevda hazinesidir. Gelinlik kız kardeşi Mehru, Volga’ya sevdalanmış olmalıdır ki, evlendiği gün Volga’nın kollarında ölmüştür. Bir Başkırt nine için Volga, çocukların kanına susamış katil bir nehirdir. Oğlu Togay, Volga’nın gümüş pullu balıkları için evden ayrılmış ve o katil nehir içinde yitmiştir. Bir Kazak delikanlı için Volga, soy bir aygırdır Asya çöllerinde coşan. Boz rengi şavkıyınca daha da coşan soy bir aygır. Hiçbir aygır, Volga kadar uzun mesafe katedemez.

Volga, şairlere ilhamdır, yazarlara konu… Puşkin, Volga’nın sularından matarasını doldurmuştur. Abay, Volga sularında taze kımız tadı almıştır. Lermantov, Volga’nın suyunu tattıktan sonra bir daha durulmamıştır. Aytmatov, Kırgız bozkırlarında Volga’nın serinliğini almıştır.

Nevruz günü Asyalı halklar bir baştan bir başa Volga’nın etrafında ateşler yakarlar ve Volga, Ruslar’ın deyimi ile “bir kız” gibi, bir gelinlik kız gibi çayda çıra oynar.

Gümüş bir balıkla, pinti bir martının hikayesi Volga’da bir destan gibi anlatılır. Ne gül ile bülbülün aşkı ne de Kerem ile Aslı’nın aşkı… varsa yoksa, gümüş balıkla, pinti martının aşkı. Fakat Volga ketum bir nehir. Şimdiki çocuklar bu aşkı bilmezler. Atalarının pervasızlıklarının bedelini, çocukları ödemişlerdir, bu aşkı bilmemekle, unutmakla.

Volga, Tataristan’dan geçerken toprağa adeta bin yıllık hasretle dokunmuştur. Tatar topraklarında Volga’nın bir buketi gibi iç içe, rengârenk bir öbek çiçeği vardır. Efsane bu ya, kim bu öbek çiçeği kopardıktan sonra kurutmadan kırk gün evinde saklarsa o eve ne dert girer ne de bela. O, çiçekler kundaktaki bebeklerden daha narin, daha sevilesi çiçeklerdir.

Yolu Volga’ya düşen bir gezgin bu nehrin lânetinden korktu. Bir sevdayı dindirir gibi eğildi ve Volga’yı öptü. Aklına Nergis’in hikâyesi geldi ve korkuyla gerisin geri çekildi. Çantasından bir kitap çıkardı ve kendisini taşıyan botun üstünde Volga’ya, “İnsan Ne ile Yaşar” kitabından ilk hikâyeyi okudu. Volga, derin bir huşu içinde bu hikâyeyi dinledi. İçindeki kini, öfkeyi, bu yalancı dünyanın gelip geçiciliğini siyah bir yılanın gömlek değiştirmesi gibi değiştirdi ve beyaz bir gömlek giydi. Ne sancılı bir gömlek değiştirmeydi! Günlerce Volga’nın Hazar’a gark olduğu yerde simsiyah bir su aktı. Barbar kavimlerin, Volga’ya bıraktıkları bütün kötü duygular Hazar’da yok olup gitti. Volga, coşmuştu, gezgin elindeki kitabı korkuyla çantasına yerleştirdi aklına Anton Çehov’un “Vişne Bahçesi” adlı eserinden, “Git, Volga’ya git… Volga, acı çekenlerin sesleri ile dolu.” cümlesi geldi. Canından endişe etmişti. Gezgin, kitabını yerleştirirken bottaki hasır şapkalı Tatar balıkçı, Rusça, kimi okuduğunu sordu. Gezgin, ‘Lev Nikolayeviç Tolstoy’ dedi. Tatar balıkçı, hasır şapkasını çıkardı ve sağ elinin tersi ile alnındaki kirli teri sildikten sonra, “Tolstoy mu”, dedi, “O Tolstoy ki, bütün bir dönemin kahrını çekmiştir; bütün bir coğrafyada Volga gibi yalnızdı, bazen coşkun, bazen dingin bir şekilde akmıştır. Her milletten insan Tolstoy’u bilir ve ondan hikâyeler anlatırlar. Tolstoy’u tanımak isteyen önce Volga’yı bilmeli, Volga bilinmeden Tolstoy tanınmaz. Bazı varlıkların kaderi benzerdir. Tolstoy’un kaderi Volga’nın kaderine benzer. İkisi de doğdukları yere yabancılaşır, doğdukları yerden uzaklarda, çok uzaklarda ölürler.

Dünyanın en önemli romancılarından biri olmuş, ünü ülkesini çoktan aşmıştı. O, ise edebiyattan kazandığı üne sert bir tekme savurmuştu. Savaş ve Barış’ı, Anna Karenina’yı, Kroyçer Sonat’ı Elinin tersiyle itmiş; sanatı, “mukaddes olanla savaşan bir savaşçı” olarak nitelendirmişti. Belki onun hayatındaki kadar keskin virajlı başka hayat yoktur; buna rağmen o bütün bu virajları son sürat almıştı. Geride bıraktıkları onu üzdüğü gibi, sahip olamadığı değerler de onu üzüyordu. Hayatının birinci döneminde sadece iyilik ve masumiyet bayrağını elinde taşıyor, hayatının ikinci döneminde ise bu bayrağın nasıl dokunması ve nasıl taşınması gerektiği üzerine dersler veriyordu.

Yasnaya Polyana’da bir kont çocuğu olarak dünyaya gözlerini açmıştır ve oldukça varlıklı bir aile içinde, kişisel yanlışlıkları dışında, ekonomik sıkıntı çektiği bir zaman olmamıştır. Hayatının ilk döneminde ait olduğu sınıfın farkında olan ve bunun avantajlarını en iyi şekilde kullanan bir Tolstoy vardır. Hayatının ikinci döneminde ise yalın ayak, yoksul ve her türlü haktan yoksun insanları gördükçe içi burkulan, onların acısını yaşayan bir Tolstoy… Dünyanın uçuruma doğru sürüklendiği dönemde o, uçurumu çok uzaklardan fark etmiş ve çığlık çığlığa insanları eteklerinden tutmaya çalışmıştır. Dünyada birçok insan bu çığlığı duymuş; ama ailesi onun ne çığlığını duymuş ne de derdini dinlemiştir. O, bu hafakanlar içinde kıvranırken kendisine on üç çocuk veren eşi Sofya Andreyevna, adeta Tolstoy’un varlığını görmezden gelmiştir. Tolstoy, edebiyatı lanetlerken, kitaplarının telif ücretlerini eşi almaktaydı; o, insanların ölüm karşısında eşit olduklarını söylerken, eşi mensubu olduğu sınıfın fildişi kulelerinden halka yukardan bakmaktaydı. Tolstoy, mülkiyetini yoksullara dağıtarak onu Allah’tan uzaklaştıran bütün maddî fazlalıklardan kurtulmak için uğraşırken, eşi varlığına varlık eklemekle meşguldü. O bütün Rus gençliğinin bilge akıl hocası olmuşken, eşi onun bütün anlattıklarına, “maval” diye gülüp geçiyordu. Dünyanın seren direği, birdenbire çatırdamış ve Tolstoy o keskin gözleri ile direkteki çatlakları görmüştü, eşi ise elindeki balta ile bu direğe vurdukça vuruyordu. Sonunda Yasnaya Polyana’daki o ihtişamlı malikâne Tolstoy’un ruhunu kemiren farelerle dolmuştu, her gece kâbuslar görmeye başlamıştı. Malikânesinin önünde toplanan gençler Tolstoy’a makalelerinde anlattığı fikirleri pratikte de görmek istediklerini söylüyorlardı. O ise utancından insanların içine çıkamaz olmuştu, kestane rengi atına atlıyor ve güneş doğmadan kilometrelerce koşturuyordu. Uzaklara gitmek, uzaklaşmak, daha uzaklara gitmek… Geriye dönüp baktığında ise kendisini yanı başında buluyordu ve uzaklığın içinde gizli olduğunu anlıyordu.

İnsanın kendisini Allah karşısında hissettiği o acizlik içinde buluyor ve kaleminden şu satırlar dökülüyordu: Niçin yaşamalı, hayatımın ve başkalarının hayatının sebebi ne, hayatımın ve başkalarının hayatının gayesi ne, kendi içimde hissettiğim şu iyilik ve kötülük ikiliği ne anlama geliyor ve niçin var, nasıl yaşamalıyım, ölüm nedir, ölüme rağmen nasıl var olabilirim?…

“Bana inanç ver Allah’ım ve başkalarının da onu bulmasına yardımcı olmamı sağla lütfen.” Bir aralık, manastırda inziva hayatı yaşamıştı. Fakat Ortodoks inancının kendisine yetmediğini, ruhundaki yaraları sağaltmadığını anlamıştı. Zaten kilise de, onu aforoz etmişti. O, Allah’a giden yolun kilisenin karanlık ve rutubetli koridorlarından geçmediğine inanıyordu.

O, mimarı olduğu Tolstoy’dan kaçtıkça daha güçlü bir Tolstoy’la karşılaşıyor ve ruhunda daha derin acılar hissediyordu. Yoksul olmak istiyor, yazdığı kitaplardan para kazanmak istemiyordu; oysa ailesi buna izin vermiyordu. O, servetini azaltmak isterken; yakınları servetini arttırıyorlardı. Yalnız kalmak istiyordu; oysa teorisine inanmış insanlar ve gazeteciler onun yalnız kalmasına izin vermiyorlardı. O, kendisinin acizliğini, değersizliğini vurguladıkça insanlar ona ermiş muamelesi yapıyorlardı.

Günlüğündeki şu cümle onun içindeki ruh travmasını çok açık yansıtıyor: “Söyle, Leon Tolstoy, doktrininin ilkelerine göre mi yaşıyorsun? Hayır, utançtan ölüyorum ve hor görülmeyi hak ettim.” Artık kararını vermişti yaşadığı şehri, malikânesini ve kendisine azaplar veren, on üç çocuğunun annesini, eşini Sofya Andreyevna’yı terk edecekti. Yani kendi kendisini kovuyordu. “Bize hayatı öğret!” diye yazan gence daha cevap yazmadan başka bir mektupta, “…malını mülkünü dağıtma ve Allah yolunda hacca giden bir gezgin gibi yollara düşme zamanı geldiği…” yazılıydı. Kusursuzluğa ulaşmak için yola düşmesi gerektiğine artık o da inanmaya başlamıştı.

1884’te evini terk ediyordu. Yolun yarısına kadar gidebilmişti, eşi doğum sancıları çekiyordu ve eşini bu acılar içinde bırakıp gitmeyi içine sindirememişti ve geri döndü.

1887’de tekrar kaçıyor ve eşine şu mektubu bırakıyordu: “Kaçmaya karar verdim, çünkü ilk olarak, yaşım ilerledikçe bu hayat bana daha ağır geliyor ve yalnızlığı gittikçe artan bir kuvvetle özlüyorum. Önemli olan şey, altmış yaşına gelen her dindar insan gibi ben de son yılarımı Allah’a ayırmak istiyorum. Ben şimdi yetmiş yaşındayım ve hayatımla inancım arasındaki acı ve keskin uyumsuzluktan kurtulabilmek için, ruhumun olanca gücüyle, huzurun ve yalnızlığın özlemini çekiyorum.” Bu görkemli cümlelerin sahibi kaçacak gücü yolda tüketiyor ve süklüm püklüm geri dönüyor.

Son kaçışının üzerinden on üç yıl geçmiştir. Bu kez sadece evinden değil, yaşamdan da kaçmıştı. 7 Kasım 1910’da Aspatova tren istasyonunda alnı kırış kırış, güçlü ve gür sakallı bir ihtiyar zatürreeden ölüyordu. Bu ihtiyar, Tolstoy’du. 28 Ekim günü, daha güneş doğmamıştı, önceden planlandığı gibi uşaklar derin bir sessizlik içinde arabayı hazırlamış. Bu seksenini aşmış ihtiyar; bir hırsız, dikkati ve tedirginliği içinde arabaya yerleşmişti; tanınmamak için, kaba saba köylü elbiseler giyinmişti. Başına bir hayvan ölüsünü andıran kirli bir kasket geçirmişti; kendisini kurtuluşa götürecek trende üçüncü mevki bir kompartımana yerleşmişti. Zamanın bilinmezliği içinde sürüklenen Tolstoy, sonunda mekânın da bilinmezliği içine savruluyor ve bir ermiş edasıyla dünyanın çekilmezliğini bir bohça gibi ruhunda taşıyordu. Bütün uğraşılarına rağmen trende bir yolcu onu tanımıştı. Devletin bütün güvenlik birimleri, onun peşindeydi. Ondan hayatı öğrenmek isteyen insanlar, evini terk etmesini ona çok görüyorlardı. Tren Bulgaristan sınırına yakın Aspatova’ya varınca memur Lev Tolstoy’a geçiş izni vermemişti. Kaçarken yanına en küçük kızını da almıştı. Kız, babasının ağırlaştığını ve terlediğini görmüş ve babasının yolun sonunda olduğunu anlamıştı. Bir Germen savaşçının bedeni kadar sert ve dayanıklı olan bu beden içinde ölümü saklayan hastalığa yenik düşüyordu. Tren istasyonunda ağırlanıyor. İstasyondaki oda, Tolstoy’un vasiyetiymişçesine uğruna hayatını adadığı bir mekân gibi karşısına çıkıyordu. Yoksullar için hazırlanmış, dar ve köhne bir oda. Tolstoy, içerde can çekişirken dışarıda aslında onun kabullenmediği fakat kopamadığı ünü yine başına dert olmuştur, meraklı yüzlerce insan, ona bir mürşitmiş gibi inanan gençler ve pervasız gazeteciler bir gürültü tufanı koparmaktadırlar. Eşi Sofya Andreyevna, gözyaşları içinde Aspatova’ya kadar gelmiştir. Ölmeden önce son sözleri: “Ya mujikler! Mujikler nasıl ölür?” 28 Ekim 1910’da evini terk eden bu adam 7 Kasım 1910’da öldü.

Dünya edebiyatının en usta yazarlarından biri de hiç şüphesiz Tolstoy’dur. Ona yakın eseri dünya klasiği olarak kabul edilir. Yaşamında, kendisi ile uyuşmaz olan Tolstoy’un çektikleri kolaycı bir yaklaşımla eşi Sofya Andreyevna’ya yükleniyor. Oysa Tolstoy, ruhunun derinliklerinde uçurumlar gizleyen ve sert poyrazlarla sarsılan bir adamdır. Goethe’nin, “İnsan doğumundan getirdiği yasalardan kurtulamaz.” sözü aslında kendisine karşı vermiş olduğu savaşı en iyi şekilde anlatmaktadır.

Yolu sıla bilmiş, yolda gurbeti tatmış yaşlı bir Rus bilgenin yol serüveni, içinde hayatı da saklı bir serüven. Bir Rus dostum bana bir şeyler fısıldadı: “Tolstoy, İstanbul’a gelmek için yola çıkmıştı. Çünkü ruhunun açlığını İstanbul’da doyuracağına inanıyordu.” dedi.

Volga’ya yolunuz düşerse suya iyi bakın eğilin Tolstoy’u sorun, inanın size ondan bahsedecektir. Yol bitmiyor, yolculuk özlemleri dinmiyor.

Ahmet Naim – Bir Portre

17 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Yağmur

http://www.haksozhaber.net/images/other/3902.jpg Haydar Yıldırım

Ahmet Naim, 1848’de Süley-maniye’de doğan, Babanzâde ailesinden Mustafa Zihni Paşa’nın en büyük oğludur. Babanlar veya Babanzâdeler olarak bilinen aile 17. yüzyılın ikinci yarısında Baba Süleyman ile başlayan geniş bir ailedir. Babanzâdelerin nüfuzu Osmanlı döneminde olduğu gibi Cumhuriyet döneminde de devam eder. Aile mensupları iki dönemde de devlet kademelerinde önemli vazifeler almışlardır.

Ahmet Naim, ilk öğrenimini Bağdat İbtidaiyesi ve Rüştiyesi’nde görür. Daha sonra İstanbul’da Galatasaray Sultanisi’ne devam eder. Galatasaray Sultanisi’nde okurken hem çalışkanlığı hem de efendiliği ile öğretmenlerinin dikkatlerini çeken bir karakterdir. Okuldaki başarısıyla yetinmeyen Ahmet Naim, farklı sahalarda özel dersler alarak sürekli kendisini geliştirme gayreti içinde olmuştur. Başarılarla dolu lise döneminden sonra Mülkiye Mektebi’ne devam ederek buradan da başarı ile mezun olur. Eğitim hayatı boyunca çalışkanlığı ve efendiliğiyle ön planda olan bu insanı Muallim Mithat Cevdet şöyle tanıtır: “Ahmet Naim orta boylu kısa ve az sakallı, tatlı bakışlı bazen durgunca idi. Halim edalıydı istihza etmez; fakat bir küstahlığın zarif sözlerle intikamını almasını bilirdi. Hikâye söylemek ve dinlemekten hoşlanır, merhum Hüseyin Kadri’nin cana can katan fıkralarına meftun olduğunu söylerdi. Gülmesi tatlı idi, hele söz arasında “Nicedir ol hikâyat!” deyişi ömürdü. Buhari tercümesi yaparken gözlerinden rahatsızlanmış ve koluna inme gelmişti. Kaba taassuptan kurtulmuş temiz bir Müslüman örneği idi. Edebiyat ve musiki dostu idi. Arap ve Fransız dillerini iyi bilen bir felsefe âlimiydi. Batı ilminin aşığı; fakat pozitivizmin düşmanıydı. O’nda Muhammedî bir yürek vardı.”

Onu yakından tanıyanlardan Mehmet Emin Erişirgil de: “Zihnini öyle doldurmuştu ki şüphe denen şey onun kafasında barınamazdı. Ona göre her şey ya ‘nas’ idi ya da hiçbir şey.” cümleleriyle düşünce yapısını tasvir eder. Ahmet Naim Bey’in yaşadığı devir, sosyal hercümerçlerin bünyeyi kökten sarstığı bir devirdir. Tazimatla başlayan dönemde müspet gelişmeler olmakla birlikte bazı değişimler millete ait değerleri örselemiş; bunun neticesinde özellikle aydın kesimde birçok insan manevî değerlerinden şüphe duyar hale gelmiştir. Cemil Meriç’in ifadesiyle, Batı menşeli şüphe ve tereddüt dalgaları akın akın gediği bir devir yaşanmaktadır. Ahmet Naim, işte bu inançları sarsan hercümerçte dalgakıran vazifesi yapmış bir inanmış insan, şahsiyetli bir entelektüeldir.

İlim Hayatı:
Ahmet Naim bey gerçek manasıyla bir İslâm âlimidir. Öncelikle inandığı değerlere hakkıyla inanmıştır. Onda şüphe ve tereddüdün eseri bile yoktur. İslamî ilimlerin hepsinde yed-i tûle sahiptir. Bununla beraber Batıyı ilim ve felsefesi ile çok iyi bilmektedir. Mithat Cemal Kuntay onun Batı düşüncesine nüfuzunu şöyle anlatır: “Başı iki kısımdı: Doğu ve Batı! İkisi birbirine karışmayarak yanyana duruyordu. Naim’i Avrupa’nın filozofları değiştiremediler. Bu filozoflara Naim şaşılacak derecede nüfuzediyordu fakat, bu filozoflar şaşılacak aczle Naim’e nüfuz edemiyorlardı.” Hem Doğu’yu hem de Batı’yı çok iyi biliyordu. Ahmet Naim merhumu anlatan talebesi Macit Gökberk -dünya görüşleri itibarıyla Naim merhuma zıt bir kutupta olmasına rağmen- şöyle der: “Kişiliğindeki bütünlük onu ister istemez bir saygı konusu yapıyordu. Naim Bey görüşlerinden hiç ödün vermezdi… Davranışındaki tutarlılık bakımından saygıdeğer, inandığını yaşayan bir insandı.”

Muasırları arasında kendisine muhalifler dahi Ahmet Naim merhumun şahsiyetine hayrandılar. O da yakın arkadaşı Mehmet Akif gibi bir karakter abidesi idi. Onun geniş ilim dünyasını başta Arapça öğretiminde geliştirdiği metotlarıyla tanıyoruz. Arapçaya çok derinlemesine vakıftır. Meşhur müfessir Elmalılı Hamdi Yazır, tereddüt ettiği manaları ona danıştığını söyler. Yarım kalan bir Türkçe sözlük çalışması ve Tecrid-i Sarih Tercümesi var. Felsefe ana branşıdır; fakat hadis konusunda da uzmandır. Hadis usulü konusunda çok ciddi çalışmalar yapan Babanzade aynı zamanda matematiği ileri derecede bilmektedir. Bunlarla da yetinmeyen Babanzade’nin şiirleri, sanat terimleri hakkında çalışmaları ve Fransızcadan birçok çeviri eseri vardır. Bütün bu özellikleriyle Babanzade tam bir münevver portresi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Mehmet Akif’le Dostluğu:
Ahmet Naim, Darülfünun’da beraber hocalık yaptıkları Yahya Kemal’den Dr. Rıza Tevfik’e uzanan bir yelpazede, birçok dostu olan bir şahsiyettir. Çünkü kendisi inançlarında tavizkâr olmamakla birlikte, beşeri ilişkilerinde hoşgörülü bir insandır. Ama dostları arasında Akif merhumun özel bir yeri vardır. Bu iki arkadaşın dünya hayatlarındaki dostlukları halen Edirnekapı mezarlığında yan yana devam etmektedir. Ahmet Naim merhum, Akif’in Ashab-ı kiramdan sonra en çok sevdiği kişidir. Mehmet Akif’le Melami Şeyhi Mustafa Efendinin çayhanesinde tanışırlar. Mehmet Akif’te onun dostluğunun ve fikirlerinin ciddi tesiri vardır. Akif onun “Din ya vahidir (bütündür), ya sıfır!” halini çok beğenir. Akif’e tesiri çok ciddi boyuttadır. Bundan rahatsız olan arkadaşları, Erişirgil ve Kuntay “Keşke Akif’le hiç tanışmasalardı!” sözünü söylemiştir. Bu iki Hakperest insanın dostlukları hakkında şunu söyleyebiliriz. Merhum Mahir İz, Mehmet Akif’e, Ahmet Naim ve Hamdi Yazır’la ilgili fikirlerini sorduğunda merhum Akif: “Bunlar sikadandır [güvenilirdirler] ne derlerse öyledir, sözleri senet teşkil eder.” der. Bir de Akif’in, onun vefatında söylediği ve dostluklarının derinliğini nazara veren: “Evim barkım yıkıldı.” sözü vardır.

Manevi Dünyası ve Tasavvufi Yönü:
Babanzâde, Halvetî tarikatına mensuptur. İlim ve irfan ehli ile görüşmeyi pek seven, zahir ve batın ilimlerinde tanınmış, her kimi işitirse mutlaka onunla görüşen bir insandır. Batı felsefesinin yanı sıra tasavvuf felsefesine de vâkıftır. Her erdemi Batı’da aramayı meziyet sayanları eleştirerek İslâm düşüncesinin zengin bir tasavvuf felsefesine sahip olduğunu belirtmiş ve dikkatleri bu yöne çekmeye çalışmıştır. Ahmet Naim, sağlam bir kelâm ve fıkıh bilgisine sahiptir. Tasavvufî meselelerin cahil insanlar arasında anlaşılmaması ve anlatılması kendisini korkutur. Bu fikirlerin uluorta söyleniş ve yayılışından İslâm dini zarar görür diye özel konuşmalarda bile bu konuların tartışmasına girmek istemez. Muhyiddin-i Arabî’nin Kur’ân ayetlerini tefsire dair yorumlarını, zahir-i nassa muhalif görüp, âdeta dalalât-ı batıniyyeden gibi telakki eden, onda batiniyye kokusu gören Ahmed Hamdi Akseki’nin tereddütlerini izale etmek maksadıyla yazdığı mektupta da bu hassasiyetini görmek mümkündür. Ahmet Naim Akseki’ye yazdığı mektubunda özetle şunları söyler: “Gerek Şeyh-i Ekber ve gerek kendisinden evvel gelen ekâbir-i sufiyenin sözlerinde, Gazali’nin “şatah” namı
verdiği bu gibi sözler büsbütün bâtıla müstenid değildir. Bu gibi sözler şeriatın zahirini yıkmak için değil, şeriatın zahiri muhafaza edilmek kaydıyla, Kurân’ın delâlet edebileceği kendi zevklerine muvafık cihetlere de işaret etmek isterler. Mesela “Gusül, taharet-i manevîyeden ibarettir, cünüplükten yıkanmaya gerek yoktur.” denmiş olsa, şeriatın hükmünü yıkmak maksadıyla söylenmiş bâtınilik olmuş olur, fakat şeriatın hükmünü zahiriyle sınırlandırmayıp, zahir ve batına şamil olduğu şekli yıkanmanın temizliği, zatına nisbeten “hiç” mesabesinde bulunduğu söylenirse, batınilik yapılmamış olur. Şeriatın zahirini muhafaza ile beraber biraz da şeriatın iç yüzünden bahsedilmiş olur… Şeyh-i Ekber hazretlerinin makamı nazarımda pek büyüktür… Bu gibi sözlerin bizim halka tamim maksadıyla yazdığımız yazıda neşredilmesini hiçbir zaman tensip edenlerden değilim. Bunlar bir sınıf-ı mahsus için kıymetli olabilirse de umumu -korktuğumuz gibi- dalalete, zendakaya sevk edebilir. Binaenaleyh sizin fikrinizi tasvip etmekle beraber, Şeyh-i Ekber hazretleri hakkındaki hüsnüzannımın da zerresini feda etmem.”

Ahmet Naim; ahlâkın kaynağını vahiy olarak gördüğünü ve kaderde katı bir cebriye anlayışı yerine “Deveni bağla sonra tevekkül et!” hadisine bağlı olduğunu eserlerinde anlatır. Manevî hayatıyla ilgili, namazlarına ve diğer ibadetlerine son derece bağlı olduğunu görüyoruz.

Peygamber Sevgisi:
Ahmet Naim merhumun eserlerine baktığımızda onda derin bir peygamber aşkı olduğunu görüyoruz. Tecrid-i Sarih şerhine baktığımızda onun Efendimizden (s.a.s.) bahsederken kullandığı tazim ifadeleri bile Peygamberimize duyduğu bu derin sevgiyi göstermeye yeter. Bir de merhumun ezan-ı Muhammedi’ye (a.s.m.) duyduğu muazzam ihtiram vardır. Bekir Hakî Bey: “Onun kadar ezana hürmeti olan ikinci bir insan görmedim.” der. Bekir Hakî Bey’in şahadetiyle, Ahmet Naim her ezan duyduğunda ayağa kalkarmış.

Bu güzel insanın vefatı 13 Ağustos 1934’tedir. Secdede vefat etmiştir. Vefatından kısa süre önceki bir rüyasında peygamber efendimizin (s.a.s.)arkasında Fatih Camii’nde namaz kılarken görür kendisini. Bu namaz bir rekât sürer ve tamamlanamaz. Hakikatte de hastaların namazına dair hadisin tercümesini yapmaktadır. Tevafuk olarak bu hadisi ve namazını tamamlayamadan vefat etmiştir. Böyle vefat etmesi manevî hayatıyla ilgili çok şeyler anlatır kanaatindeyim. Dostlarından Sami Evrenesoğlu Atina’dayken onun vefatına: “Emir Escede ve iktarebe lehu secdede göçtü Naim.” Mısraıyla tarih düşmüştür. Hâsılı Ahmet Naim, inançlarından taviz vermemiş, inandığı gibi yaşamış yaşadığı gibi vefat etmiş şahsiyetli bir entelektüeldir…

Roman Gibi Bir Romancı Peyami Safa

16 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Yağmur

http://www.fikirle.com/blog/wp-content/yazar67.gif1.jpgRahmi Şeyhoğlu

Başkalarını tam bilemem ama çocukluğumdan hayatıma ve şahsiyetime tesir etmiş pek çok söz, şahıs ve hâdise vardır. Unutamadıklarım diyebileceğim, rûhuma sinmiş, hayatımın köşe taşlarından birisi de ilkokul yıllarında ablamın elindeki kitabın arka kapağında gördüğüm ve uzun uzun bakıp “Kesinlikle bu adamın matematiği çok iyidir.” dediğim; yuvarlak, siyah çerçeveli gözlüğü olan, büyük bir kafa ve zekâ fışkıran gözlerden mürekkep bir fotoğraf… Kitap yazdığına göre büyük bir adamdı. O fotoğraf çocuk dimağıma öylesine nüfûz etmişti ki, gözlerim ne hikmetse o günlerde bozulmuş ve acilen gözlük almamız lâzım diye ortalıkta dolaşmaya başlamıştım. Tabii ki kimse inanmamıştı ve “Tommiks, Teksası az oku geçer!” diyerek beni en zayıf yerimden vurmuş ve bir daha bu bahsi açmamamı sağlamışlardı. Ama o fotoğraftaki adamın zekâ fışkıran, alaycı bakışlarını ve yuvarlak, siyah gözlüklerini asla unutamadım.

Ortaokul yıllarında tesadüfen kütüphaneden aldığım ve yazarını “Server Bedii” olarak bildiğim Cingöz Recâi romanları, Kemâlettin Tuğcu hikâyelerinin yanına ilâç gibi gelmişti.

Bir yaz günü kütüphanecinin “Al bu da senin adamın kitabı!” diyerek verdiği “Yalnızız” romanı Peyami Safa ile Peyami Safa olarak ilk ciddî karşılaşmamızdı diyebilirim. Romanı epey evirip çevirdikten sonra okumaya başladım. Okudukça romandaki kahramanların diyalogları ve bilhassa Samim karakteri ve onun hayâl ülkesi “Simeranya” bana o kadar tesir etti ki, hemen 120 sayfalık çizgili bir defter bulup günlük tutmaya ve yazılarımda en üst perdeden ahkâm kesmeye başlayıverdim. İnsanları tahlil etmeye ve görünenin arkasındakini kurcalamaya da o yıllarda başladım.

Peyami Safa’yı biliyordum ancak tanımıyordum. Hakkındaki bilgim bir fotoğraftan ibaretti. Lise yıllarında imkânsızı başaran insanlar beni daha çok etkilemekteydi. Bir adam büyükse hayat hikâyesi de büyük olmalıydı. Onlar büyük adamlardı hayatları da sıradan insanlardan farklı olmalıydı.

Bir gün Tercüman Gazetesinde Peyami Safa’nın resmini görünce merakla, hakkındaki yazıyı okumaya başladım. Yazı bittiğinde sadece derin bir nefes alıp “Vay beee ne adammış!” diyerek gazeteye elimin tersi ile vurduğumu hatırlıyorum. Beni en çok etkileyen ise okulda bizi perişan eden Fransızcayı Abdullah Cevdet’in sünnet düğününde hediye ettiği Petit Larousse’dan kendi kendine öğrenmiş olmasıydı. Lise yıllarının havailiği içinde arkadaşlarıma okuduklarımı satma telâşı ile durmadan anlatmam ve herkesin ağzı açık dinleyerek bunları nereden biliyorsun sualleri karşısında siyah çerçeveli, gözlüklü adama daha da yakınlaşmıştım.

Şair-i Mâderzat’ın Oğlu “Yetim-i Safa”
Peyami Safa mazeret kelimesini anlamsızlaştıran ve mazeretlere sığınmayı alışkanlık hâline getirenlerin asla okumaması gereken bir şahsiyet olarak karşımıza çıkmaktadır. Oscar Wilde “Dehâmı hayatıma, kabiliyetimi eserlerime verdim.” der. Peyami Safa’nın hayat hikâyesini ve eserlerini okuyan bir kişinin söyleyeceği söz herhâlde şu olur: “Dehasını hayatına ve eserlerine vermiş.”

Onun hayat hikâyesi inanılacak gibi değildir. Her şeyden önce azim ve gayretiyle, birden çok alanda okulsuz, hocasız kendi kendini yetiştirmesi takdire şayandır. Belki hayatını roman olarak yazmış olsaydı, okuyanlar roman işte ne olacak der, inanmazlardı. Peyami Safa, Muallim Naci’nin ‘Şair-i Maderzat’ [Anadan doğma şair] dediği Servet-i Fünûn şairlerinden İsmail Safa’nın oğlu olarak 1899’da İstanbul’da doğmuş… Sivas’a sürgüne gönderilen babasının ve daha sonra da kardeşinin on ay içerisinde arka arkaya ölmesi üzerine iki yaşında yetim kalmış. [1901] Babasız büyümenin zorluğu yanında, sekiz dokuz yaşlarında yakalandığı bir kemik hastalığı sebebiyle 17 yaşına kadar, bu hastalığın fizikî ve rûhî bunalımlarını yaşamış. Bu hastalık sebebiyle sol kolu sakat kalmış, ancak, o bunu da sanata çevirmeyi bilmiş “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu” adlı romanla bu meşum hatırayı edebî bir esere dönüştürmüştür.

Hastalıklar ve savaş şartlarındaki fakirlik gibi sebeplerle mektepli tahsil hayatı sona ermiş, tek talebeli ve tek hocalı Peyami Safa mektebi yılları başlamıştır.

Simyacı isimli kitabı okuduğumda bende kalan en çarpıcı cümle insanların tanışırken birbirlerine “Senin hikâyen nedir?” diye sormalarıydı. Senin hikâyen nedir? Hakikatte herkesin bir hikâyesi var. Hepimiz kader denilen şahsî hikâyelerimizin yazarı ve kahramanı değil miyiz? Dolayısıyla milyarlarca hikâyenin varlığı ve her insanın ayrı bir hikâyesi olduğu düşüncesi insanı şaşırtabiliyor. Ancak, dinlenmeye değer olanı kaçta kaçıdır acaba? Hele insanı şaşırtacak ve “hadi canım sen de” dedirtecek olanı kaç tanedir?

Tarihe mâl olmuş insanların hikâyeleri hep merak edilir. Büyük adamların hikâyeleri sokaktaki vatandaşın hikâyelerinden farklı ve de normalin dışında bir hikâye olmalıdır ki, büyük hikâye olsun. Büyük denilen adamların çoğunun hikâyesi aslında büyük değildir ve çoğunun hikâyesi abartılmış, büyük gösterilmeye çalışılmış hikâyelerdir. Hikâyesi ile beraber arkada bıraktıkları da büyük olanlar ise çok daha azdır. Bu kategoriye giren ve beni en çok heyecanlandıranların başında “Devam edin; sanatı yalnız uygulamayın onun kalbine nüfûz edin; bunu hak ediyor, çünkü sadece sanat ve ilim insanı ilâhî olana yüceltebilir.” diyen ünlü bestekâr Beethoven gelir. Sağır olmasına rağmen geride bıraktığı eserler muhteşemdir. Sese dayalı bir sanatta duymadan şaheserler vücuda getirmek inanılacak gibi değil.

İşte bizde de hayat hikâyesi ve eserleri gerçekten müthiş diyebileceğimiz çap ve muhtevada olan bir isimdir Peyami Safa. Romanları kadar hayatı da öğretici ve daha önemlisi ibret ve şevk verici bir eser gibidir. 3 Kasım 1959 tarihli Tercüman gazetesindeki yazısında “Ben iki yaşında babasız kaldım. Bütün çocukluğum ve gençliğim korkunç bir hastalığa ve fakirliğe karşı mücâdele içinde geçti. Kimsesiz, sıhhatsiz, parasız ve tahsilsiz kaldım. Orta sekizden yukarı okul görmedim. Hastalık, cehâlet ve sefâlet ejderleriyle boğuştum.” diyerek roman olabilecek keyfiyetteki hayatını özetlemektedir. Hayatı imkânsızlık, çaresizlik ve muvaffakiyet kelimeleri ile hülâsa edilebilecek bir dehânın insana menfî gibi gelen durumları başarıya nasıl çevirebildiğini ise şu sözlerinden öğreniyoruz: “Başarmak için, korku da, ümit de şarttır. İnsana fakirliğin ve hastalığın öğrettiklerini hiçbir okul ve kitap veremez.”

Muharrir-i Mâderzat Peyami Safa
Umûmiyetle ünlü ve başarılı babaların evlatları babalarını aşamamışlardır. Bunun istisnalarından birisi şüphesiz ki, Peyami Safa’dır. Servet-i Fünun şairlerinden İsmail Safa’nın, Şair-i Mâderzatın oğlu Osman Peyami Safa bugün edebiyatımızda babasından daha büyük bir yere sahiptir. Nitekim Yahya Kemâl de “İsmail Safa’nın en güzel eseri Peyami Safa’dır.” sözleri ile bu hükme işaret etmiş olmaktadır.

Peyami Safa yazarlığa 13 yaş gibi küçük denebilecek bir yaşta başlamıştır. İlk yazdıkları, hikâyedir. Yazdıkları kısa bir sürede satılır. Çünkü kitapları siyah bir kâğıtla kaplayıp üzerine şöyle yazar: “Sakın Bu Kitabı Okumayın!” Peyami Safa ile Türk edebiyatı sosyalist, pozitivist, rasyonalist, milliyetçi, liberal, korporatist, muhafazakâr, antikomünist; gazeteci, romancı, hikâyeci, polemikçi, resim ve müzik eleştirmeni kimliklerinin hepsini birden üstünde taşıyan; parapsikoloji, mistisizm, ispitirizma, tıp, psikoloji, felsefe gibi pek çok sahada uzmanlaşmış ya da malumat sahibi olan çok yönlü bir yazar kazanmıştır. Felsefeci Prof. Dr. Mustafa Şekip Tunç’u pes ettirecek kadar felsefeye, ünlü Psikiyatrist Prof. Dr. Ayhan Songar’ı hayrete düşürecek kadar psikoloji bilgisine ve Nazım Hikmet’le söz dalaşına girecek kadar da şiire hâkimdir.

Peyami Safa’nın en önemli hususiyetlerinden birisi de kalemiyle geçiniyor olmasıdır. Diğer yazar ve şairlerin düzenli ve maaşlı başka işleri varken, o kalemi ile geçinen belki de tek yazardı. Bu sebeple beş yüz civarında ve değişik türde esere imza atmıştır. Beş yüz rakamı muazzam bir rakamdır. Ancak, Peyami Safa yaşamak için yazmak mecburiyetindeydi. Öyle ki, yazarak geçimini sağlamak mecburiyetinde oluşundan halkımızın ilk “Güzin Abla”sı da Peyami Safa olmuştur. Haftalık “Yeni Hayat” dergisinde “Aramızda” isimli köşesinde, “Adem Baba” müstear ismiyle, ilk “dert” köşesini hazırlayarak kendisine gelen mektupları cevaplamıştır.

1940 yılında Cahit Sıtkı Tarancı’ya söylediği şu sözler yaşamak için yazmak mecburiyetinde olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır: “On dokuz senelik yazı hayatımda, bu cemiyet bana bir hafta istirahat hakkı vermemiştir.”

Piyasaya para için yazdıklarına başka pek çok müstearın yanında en fazla benim müsveddem dediği “Server Bedii” imzasını atmıştır. Kendisine, “ServerBedii’yi tanır mısınız?” diye sorduklarında, “Ooo! Tanımam mı onun evinde oturuyorum!” demiştir. Bu kadar çok yazmasına ve yazdığı gazetelerin tirajları onunla beraber artmasına rağmen o asla fakirlikten kurtulamamış, hatta eşi Nebahat Hanımı Avrupa’ya tedaviye götürürken eserlerinin telif haklarını yok pahasına Garbis Fikri’ye satmak zorunda kalmıştır. Hâsılı Peyami Safa yazdıklarının sayısı kadar çeşitliliği ile de insanı hayrete düşürmekte ve “Muharrir-i Maderzat” unvânını hak etmektedir.

Mektep Roman Ya Da Eğlendirirken Düşündürmek
Peyami Safa’nın romanları asla eğlencelik değildir. Okurken ne güzel vakit geçiriyorum diyenler bir müddet sonra beyin dişlilerinin sesi ile irkilebilirler. Romanlarının her satırında gizli bir iddia ve romanın bütününe sinmiş bir dava vardır. O günün şartlarındaki bilgileri taşıyan cümleleri ise günümüzde aksi ispatlanmadı ise bir uzmandan dinlemiş gibi rahatlıkla kullanabilirsiniz. Daha da önemlisi bir süre sonra psikolog edasında ahkâm kesmeye başlayabilirsiniz. Romanları tam bir fikir kumkumasıdır ve satır aralarında ciddiye alınması gereken hükümlere ve karşılıklı entelektüel tartışmalara sıkça rastlayabilirsiniz. Romanın eğitmek gibi genel bir maksadı olmasa da onun romanları bu misyonu üstlenmiş gibidir. Romanlarındaki kahramanlar bir zümrenin ya da bir fikrin müdafi olarak karşımıza çıkar. Her romanda düşünen, filozofik bir kafa mutlaka vardır.

Dehâsını hayatına verdiğini söyleyen ve dehâdan toplum kurallarının dışına çıkarak marjinal bir hayat yaşamayı anlayan Oscar Wilde’ın ya da “Beni görmezden gelirseniz memnun olurum!” diyecek kadar insanlardan uzak ve korkak Kafka’nın aforizmaları yanında Peyami Safa’nın “Bir Akşamdı” romanında geçen aforizma keyfiyetindeki seçilmiş şu cümlelerin mukayesesini okuyuculara bırakıyorum:

“Yalnız kalmamak için evlenirler ve evlendikten sonra bekârlıktan daha yalnız kalırlar. Çünkü evlenmek insanın kendi kendisi ile ikileşmesini men eder.” “Gözlerimizin dalması demek, uyanık iken rüya içinde bulunmamız demektir. Fakat bu rüyanın ne olduğunu hiç bilmeyiz.” “Uyanık için herkesin uyuması ne ızdırap. Herkesin ölü olduğu bir yerde yaşamaya benziyor.” “Her kadın münâsebetinde ve bütün ihtiraslarda, yolların nereye çıkacağını bilmek. İşte yaşamanın hüneri. Bütün yollar Roma’ya çıkar. Bütün yollar bir noktaya çıkar. O nokta nedir? Sükûtu hayâl…” “Bazı insanlarda aşklar bir küçücük temayülken en ufak bir mani ile karşılaştığında tutkulu bir aşka dönüşür.”

“Malik olmak âdetinin yanından ayrılmayan bir ızdırap da vardır. Mahrum olmak korkusu. Saadetin peşi sıra giden bu ızdıraptır ki, genellikle, duyduğumuz tatların tadını kaçırır ve saadetle felaket, hazla keder arasındaki var olduğu sanılan hududu siler.”

“Her ölü büyük bir şahsiyettir. Her ölü üstünde artık biz insanların hiçbir tesirimiz kalmamıştır, onlarsa bizim üstümüzde, biz ölünceye kadar tesirli olabileceklerdir.”

“Sevgililikte bazen yalnız kalarak insan, kendini başkasında kaybolmaktan kurtarır.”

“Asrımızın en büyük özelliklerinden biri alışkanlıklara olan düşmanlıktır. Eskiler itiyat da zevk bulurlardı. İtiyada savaş açan ilk asır budur ve bu saldırı rönesanstakini de geçer”. “Mazi gelecekten daha meçhuldür.” “Saadetten mahrum olma korkusu saadetin felaketidir.” “Zekâmız kelimeleri sevdiği kadar, kalbimiz bundan nefret eder. Susarsınız, susarım anlaşırız. Hiçbir duyguya isim verilemez. Kendilerine birer ad taktığımız duygular, şuurumuzda kabuk bağlamış, aklileşmiş ve kalple ilişkisini yitirmiş kalp unsurlarıdır.” “İtimat şüphe kadar zorbadır. Rûhta hâkim olduğu zaman rakibine nefes aldırmaz.” “Mesut olup olmadığını düşünmemek saadettir. Evlilik beyazdır, üzerine her rengi sürebilirsiniz.”

Cahit Sıtkı Tarancı’nın, Peyami Safa’nın romancılığı hususunda söylediği şu cümleler de yukarıdaki tezi destekler mahiyettedir: “San’atla hayatın bu içli dışlılığını, birbiriyle bu daimî alışverişini Peyami Safa kadar anlayan ve her yeni eserini bu anlayışın mukni bir vesikası olarak önümüze süren bir başka Türk romancısı tanımıyorum.”

Nurettin Topçu ise “Güneşi karartmak isteyen kaba saba bulutları en hafif temasıyla sıyırabilen tenkit kudreti, neşir hayatımızı iptidâîlikten koruyucu bir kuvvetti. Saf dogmatiklerin karşısında üstad bir sofist, anarşizmin karşısına dikilmiş bir Volter’di. Safderunlar arasında istihfaf gören komünizm tehlikesinin bir zehirli kılıç gibi her an başlar üstünde durduğunu idrâk eden keskin görüşlü milliyetçi nesli mukaddesatının kapısında uyanık tutan ikaz sadası oldu.” sözleriyle Peyami Safa’nın yazarlığındaki çok yönlülüğü ve kaleminin kudretini vurgulamaktadır.

Necip Fazıl ise kadim dostu Peyami Safa’nın arkasından şunları yazmıştır: “Kafası vardı, kültürü vardı, cümlesi vardı, üslûbu vardı, meselesi vardı, iç dünyası vardı, hafakanları vardı, çilesi vardı, metafizik arayıcılığı vardı, imânı vardı, şüpheleri vardı, nefs murâkabesi vardı, estetiği vardı, diyalektiği vardı, cesareti vardı, hâsılı bir fikir ve sanat adamına gerekli vasıflardan payı vardı. Onun yokluğunun, ölüm tarihi olan bu gün, bu vasıfların yokluğunda seyrediyoruz.”

Peyami Safa bu kadar çok yazmak zorunda kalmasaydı ya da onun da “Babasının Bavulu” olsaydı, kim bilir, belki de daha büyük eserlere imza atacaktı. Kendisi durmadan değişik konularda yazmak mecburiyetinde oluşundan dolayı romana ve romanlarına yeterince zaman ayıramadığından her zaman şikâyet etmiştir. Ancak, biraz hüzünlü de olsa sevindirici olan, bugün Peyami Safa’nın “9. Hariciye Koğuşu” ve “Fatih Harbiye” romanları 250 biner adet basılmakta ve en çok satanlar listesinde yer almaktadır.

Ünlü bir marksiste; “Peyami’yi ikna edebilseydik, Türkiye’yi komünist yapardık.” dedirtecek kadar kudretli bir kalem ve sıra dışı bir şahsiyetle aynı dili konuşmanın verdiği gururun yanında yaşadıkları sıkıntı ve çileler de bir o kadar utandırıyor insanı. Peyami Safa hayatı boyunca acıların adamı olmuştur. Bir baba için katlanılması çok zor olan evlat acısını da yaşamıştır. Tek evladı olan Merve Safa askerliğini yaparken Erzincan’da Hepatit hastalığından vefat etmiştir. [27 Şubat 1961]

…Ve 15 Haziran 1961 tarihinde de “İnna lillâhi ve innâ ileyhi râciûn” hükmü Peyami Safa’yı acılarından, kavgalarından ve bizlerden almak üzere tecelli etmiştir. Ölüm anını Gökhan Evliyaoğlu şu şekilde anlatıyor: “Her zamanki gibi düşünüyordu. Ölen rengiydi sadece. Ömrü boyunca bıkkınlıkla sebatın mücadele ettiği o yüz, bütün çizgilerini huzur gölgelerine terk etmişti. Düşünen bir baş. Vücudu zaten yok gibiydi yalnız ızdıraplarının ağırlığını taşıyordu.”

Şiir Konakları – Turan Karataş

16 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Yağmur

http://www.kidap.com.tr/siir-konaklari-turan-karatas-r56046-sz140.jpg Kibar AYAYDIN

Çok söylenen bir ifadeyle şiir bir “çile” işidir. Sezai Karakoç’un deyişiyle ‘Şair, kafasına üşüşen kelimeleri çarmıha gere gere ve kendisi de o kelimelerle birlikte çarmıha gerile gerile, doğum sancıları içinde kıvrana kıvrana, şiirini biçimlendirir.

Şiir Konakları, Turan Karataş tarafından kaleme alınmış kritik yazılarını içeren bir inceleme kitabıdır. Kitap, adından da anlaşılacağı üzere şiir, şair ve dönem üçgeninde ele alınmış inceleme yazılarını ihtiva ediyor. Şair ve şiir, özellikle de şiir üzerine fikir beyan edebilmek için; geniş bir kültür birikimine, teorik ve ilmî disipline ihtiyaç vardır. Tabiî ki bunların yanında kıvrak bir üslûba sahip olmak da gerekir. Üslûp, yazıyı okunur kılar. Orijinal olmayan, yeni bir şeyler söylemeyen yazılar okunmayacağı gibi geleceğe de uzanamazlar.

Yazı, yaşanılan çağa tanıklık eden bir belgedir. Bu belgeler istikbalin sanat ve edebiyat tarihçisi açısından oldukça önemlidir. Geçmişin değer yargıları, anlayışları, kültür ve sanat hâdiseleri nasıldı? Şiir, o dönem insanı için ne ifade ediyordu? Günümüz ile geçmiş, hangi köprülerle birbirine bağlıdır? Gelenek nedir? Nasıl devam ettirilir? Estetik kaygıları olan, sözüyle bir anlam ifade eden; duruşuyla şiirini yaşayan şairi, gün ışığına kim çıkaracaktır? Ya da bu kulvarda koşan şair adaylarının hangisi hâlis şiiri yakalamıştır? Geleceğe hangi mısralar kalacaktır? Aslında derin katmanları olan bu tür soruların oldukça da geniş muhtevalı cevaplar içerdiği bilinmektedir. Bu tür soruların cevaplanması, yaşanılan çağın sanat ve edebiyat olaylarının da gün ışığına çıkması açısından oldukça önemlidir. Dönemin zihnî hayatını besleyen; fikrî, siyasî, dinî ve felsefî argümanlar bu araştırma ve incelemeler sonucunda gün ışığına çıkar. Edebî metin, sanat açısından başlı başına bir anlam ifade etse bile; onu, şekillendiği coğrafya ve dönemden ayrı düşünemeyiz. “Hiçbir şair, hiçbir sanatçı, kendisinden sonrakilere iletmek istediği bütün bir dünya görüşünü tek başına veremez. Onun bize vereceği dünya görüşü, hayat felsefesi, geçmişteki şair ve sanatçıların görüşleriyle ilişkisi bakımından değerlendirilebilir.”1

İşte burada bu işi üstlenecek donanımlı araştırmacı ve tenkitçilerimizin olması kaçınılmaz bir ihtiyaçtır. Şiir üzerine, şair üzerine yazı yazmak eleştirmeni, yorumcuyu yoran çaplı bir uğraşıdır. Turan Karataş çeyrek asırdan beri şiir peşinde koşturan bir araştırmacı, daha doğrusu bu işe gönül vermiş bir şiir-okuru, bir edebiyat eleştirmenidir. Onun şiire olan tutkusu yıllar sonra, şiir kritiklerini içeren geniş muhtevalı yazılara dönüşmüştür. Karataş için; “Edebî eleştiri, soluk alıp vermek kadar kaçınılmaz bir faaliyettir.”2 Eskiler: “Aşk olmadan meşk olmaz.” derlerdi. Karataş, şiir aşkının verimlerini kritik yazılarına dökerek bu işin meşkini yapmaktadır. Poetik yazılar çalakalem yazılar değildir. Bu yazılarda, şiirin günümüze kadar gelen uzun soluklu bir macerası vardır. Şiir kritiğinin, belli başlı unsurları vardır. Bunlar bilinmeden sağlıklı bir sonuca ulaşılamaz. Bu unsurlar kısaca, dönem ve şahsiyet bilgisiyle, poetik ve teorik yaklaşımlardır. Karataş bu birikime sahip midir? Evet, sahiptir. Teorik bilgiyle deneme tadındaki üslûbunu birleştiren yazar, geniş muhtevalı yazılar kaleme almıştır. Bu kritikler bir solukta okunup geçilecek yazılar değildir. Karataş’ın bu kitapta, ele aldığı konular, okuyanı da belli noktalarda düşündürmeye zorlayan yazılardır. Bu kritikler okuyucuyu aktif olarak yazının içine çeker. Kitabın tamamında samimi bir hava hissedilir.

Kitapta günümüz şiiriyle ilgili değerlendirmeler; “Bugünkü Şiirimizin Zaafları” başlığı altında verilmeye çalışılmıştır. Türk Edebiyatı Dergisi’nin 399. sayısında da yayımlanan yazıdan önemli tespitleri şu şekilde sırlayabiliriz. “1-Akışkanlığın/akıcılığın, coşkunluğun kaybolduğu, 2-Duygunun yeter derecede hissedilmediği, 3-Bütünlüğün ya da “iç nizamın bozulduğu; birçok örnekte hiç görülmediği, 4-Sesin, ses değerinin azaldığı(ritimsizlik/âhenksizlik) 5-Sentetik katkının rahatsız edici boyuta ulaştığı yani “yapma” bir şiirin revaçta olduğu, 6-“Vehbîliğin yok sayılıp salt “kesbî”liğin önemsendiği/yeter görüldüğü, 7-İmgeye tutulan şairin başka tutunacak dala ihtiyaç duymadığı, 8-Çok yazmanın, her ay her yerde görünmenin moda olduğu, 9-Söylenenden (şiirden) çok söyleyenin öne çıktığı yani şiir yerine şairin görünür kılındığı, 10-Gelenekli şiir bilgisinden dolayısıyla klâsik şiirden nasipsizliğin arttığı, 11-Temel şiir bilgisinden (terminolojiden) habersiz olunduğu, 12-Ustalara fazlaca rağbet edilmediği, 13-Usta-çırak yetiştiriciliğinin unutulduğu, 14-Şairin kendine olan itimadı yüzünden cahil kaldığı, 15-Poetik eleştirinin ciddiye alınmadığı, 16-Şairiyetin tartışılmasından şa(y)irin son derece rahatsız olduğu”3 Kitapta yer alan diğer yazılar da aslında bu madde başlıklarının farklı boyutlarda açılımıdır.

Turan Karataş yaşayan edebiyatın, devam eden şiir geleneklerinin farkındadır. Eser ve sanatkâr arasındaki münasebetleri, şiirin şairi ele veren yönlerini tek tek ortaya koyar. Bunu yaparken şiirin katmanlarında saklı duran renkli dünyaları, hayalleri ve rüyaları kurcalar. O, şiirin her katmanında şairden izler görür. Bu izler ile şairin ruhî portresini ortaya koyar. “Şiirin özünü oluşturan unsur ve duyguların yoğunluğu ve büyüklüğünden ziyade, bu unsurlardan yeni bir sentez oluşturma sürecindeki yoğunluk ve gerilim”i4 anlamaya çalışır.

Turan Karataş perspektifine giren her şiiri/şairi ciddiye alıp süzgeçten geçirmiştir. O, şiiri ve şiiri oluşturan kelime dünyasını önemseyen bir kalemdir. Onun nazarında meydana getirilen her eser bir emek mahsulüdür. “Şiir bir aşk hâlinin uzun uğraşları sonucu ortaya çıkan eseridir. Şiir yazmak, hele şair olmak öyle sanıldığı gibi kolay değil. Çok söylenen bir ifadeyle şiir bir “çile” işidir. Sezai Karakoç’un deyişiyle ‘Şair, kafasına üşüşen kelimeleri çarmıha gere gere ve kendisi de o kelimelerle birlikte çarmıha gerile gerile, doğum sancıları içinde kıvrana kıvrana, şiirini biçimlendirir.’(Karakoç, 1982:80) Şiir, duygu tarafı ağır basan, günlük dildeki anlamlarından farklı mânâlara bürünen kelimelerle ve âdeta canla mayalanarak hazırlanmış büyüleyici, sarhoş edici tarifi imkânsız bir iksirdir. Bünyesinde güzelliğin sarsılmaz dengesini barındıran tılsımlı bir terkip”5

Karataş, ortaya konan her eseri büyük bir sabırla inceler. Ancak, bunu yaparken nesnel olmaya gayret eder. Şairlerin kelime seçimine, imge dünyasına ve şiirlerini oluşturma süreçlerine iner. Her şairin, bir kelime kuyumcusu gibi şiirini işlediğini görür. Bu işi yapan şairlerden başarılı olanların geleceğe taşınacağını yazarken duygu ve ses yitimini önemsemeyen şairleri ise şu kritik ifadelerle eleştirir. “Evrende hep var olan ve olacak olan ezelî ve ebedî âhenk, günümüz şairlerince yeterince algılanamamış, anlaşılamamıştır. Kâinatın metafizik nizamı ve bundan doğan mistik âhenk, fizikötesine gözünü kapatan şiirin bünyesine dâhil olamamıştır.”6 Dil denen mucizenin şiirlerdeki esrarını yoklayan Karataş, kelimelerle örülü bu dünyanın şifrelerini çözer. Şairlerin kelimelerden kurulu bu şiir rüyalarını yorumlar.

Turan Karataş, güzel sanatlardan şair ve şiire; misyon şairinden, kelime işçiliğine kadar pek çok mesele üzerinde kalem oynatmıştır. Ele aldığı şairlerin şiirlerini yorumlarken okuyucuyu zora sokmayacak şekilde yazıları dipnotlarla desteklemiştir. Kitaptaki yazılar edebiyat ve sanat içerikli dergilerde yayınlanmış olmakla birlikte; yazarın da belirttiği gibi kitaba girerken tekrar ele alınmış, eksik görülen yanlar tamamlanmaya çalışılmıştır. Zaten Mehmet Kaplan’ın belirttiği gibi edebî eser bir yorumlama cehti, bir anlamlandırma sanatı değil midir? Turan Karataş, anlaşılır bir dil ve akıcı bir üslûpla kitabını inşa etmiş; yaptığı yorumlarla da “Şiir Konakları”nı bir fanus gibi aydınlatmıştır.

Dipnotlar
1 T. S. Eliot; Şiir Sanatı, Hazırlayanlar: Yaşar Nabi Nayır-Salih Bolat, Varlık Yayınları, s. 149, İstanbul 2003.
2 A.g.e. s.148.
3 Turan Karataş; Şiir Konakları, Sütun Yayınları, s.48, İstanbul 2007.
4 T.S.Eliot; Şiir Sanatı, Hazırlayanlar: Yaşar Nabi Nayır-Salih Bolat, Varlık Yayınları, s. 153, İstanbul 2003.
5 Turan Karataş; Şiir Konakları, Sütun Yayınları, s.43, İstanbul 2007.
6 A. g. e., s. 35.

Kitaplar Beni Çağırır

16 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Yağmur

http://www.norzartonk.org/wp-content/uploads/2009/10/kitap.jpgAkşama âşık, özlediği sessizliği bekleyen gün, yine yorgunluk tütsüsü serpmişti üstüme. Bu yorgunluktan kurtulmak ve biraz da dinlenmek için, her zaman gittiğim kitapçıya uğramaya karar verdim. Yeni çıkmış kitapları merak dolu bakışlarla inceleyecek, birkaç kez almaya niyetlenip de alamadığım kitapları ise nar çiçeğine dokunur gibi okşayacaktım. Rengârenk gülleri koklar gibi kadife duygularla, mest eden dokunuşlarla çevirecektim sayfaları. Gözlerimin sönüklüğüne, kelimelerin aydınlığından ışık çalacaktım.

En çok da menekşeye, kitaba ve bir de gözyaşlarına dokunabilmek hevesiyle yanan, kavrulan bir ruhum var. Mor menekşenin hüznü, kitabın bilgi soluyan, aşk nağmeleri fısıldayan kelimeleri ve gözyaşlarının sıcaklığı ruhumun gıdasıydı. Günün yorgunluğu, kitapların hayaliyle dağılıvermişti. Yağmur sonrası, kül rengi bulutların yerine bembeyaz bulutların gelişi gibi kabul ederim kitapların hayalini. Her kitabı, ebemkuşağı duygularla taçlandırırım. Masmavi gökyüzünün sınırsızlık soluyan çehresinde gezinirim. Kitaplar bana, mavinin tonundaki sevda kadar, özgürlük kadar vazgeçilmez gelir.

Keşke, özgürlük bulvarında yalnızlık yaşayacağıma, kitapların tutsaklığından özgürlük solusaydım!

Kitap alıp almamakta kararsızdım. Kararsızlığımı yudumlayan adımlarla yürüdüm. Caddelerin kalabalığındaki yalnızlığımı, gönül dünyamın bana ait zenginliğiyle eritmeye çalıştım. Aşk, kitap ve çiçek; bir de sevdasını, bakışlarıyla ruhuma ilmek ilmek işleyen bir sevgili… Gülüşleriyle kalbimin karanlık yanına ışık tutan zambak bakışlım, nazlı kardelen çiçeğim…

Kavramlar, gelgitler yaşatıyor ruhuma, ilk önce kitaplar çağırıyor beni. Son aşkım kitaplar, itiraz etmeyen itaatkâr sevgilim…

Gezmeyi düşündüğüm kitapçı Kuğu Pasajı’nın içinde. Artık bu pasaj da benim hayatımın bir parçası gibi. Her dükkânın, her vitrinin bende ayn bir yeri var. Kelimelerden daha iyi işleyen hayallerim, vitrinlerin gözüme ilişen görüntüsüyle durmadan değişik dünyalar seriyor gözlerime.

Mağazanın yanında, camları kirlenmiş, içerisinde sönük ve yorgun bir ışığın yandığı tatlıcı dükkânı… Buradan bir kilo baklava alıp da götürmeyi hiç düşünmedim. Hoş gelmeyen bu vitrinin görüntüsü beni tatlıdan da soğutacak gibi.

Bebe giyim mağazası ise dikkatimi daha çok çekiyor. Oğluma, cıvıl cıvıl renklerle bezenmiş mini minnacık giyecekler almayı düşünüyorum. İçimi ısıtan gülüşleri, cıvıl cıvıl renklerle daha bir tatlanacaktır.

Ama sadece hayallerde kalıyor bunlar. Ben kitapevine gidiyorum. Hayallerimi şimdilik gerçekleştiremiyorum. Gözüme takılan bu vitrinlerden ve hayallerimden eşime hiç bahsetmeyeceğim.

İşte kitapçı! Önce dışarıda sergilenen edebî dergilere göz gezdiriyorum. Yerlerinden büyük bir özenle alıp hangi konuların işlendiğine bakıyorum. Dergi faslında fazla oyalanmak istemiyorum. Hava da biraz soğuk, içeride ısınırım düşüncesiyle acele ediyorum.

İçeri giriyorum. Sanki bir mabetteyim. Yediveren güllerini koklayacakmışçasına bir his kaplıyor bütün benliğimi. Kuşlar kadar hafifim. Bütün sıkıntılarım siliniyor hayalimden. Dünyanın bütün hazinelerine sahip bir sultanım sanki.

Gözlerime ilişen, elimi dokunduğum her kitap, ilgi görmenin hazzını yaşıyor. Kitaplar bütün cazibesini kullanarak beni kendine çağırmaya çalışıyor. “Al oku beni, gir gizem dolu dünyama. Sana neler neler söyleyeceğim. Bir bilsen bende neler saklı. Unutma, benim içimden başka yollar geçer! Ben bir kavşağım, başka yollarla buluştururum seni. Köprüler kurarım geçmiş ve gelecek zamanlara.” Hayalimde böyle konuştururum kitapları ama bazısı da bir köşede durur ölümü bekleyen yatalak hastalar gibi. Yüzde elli indirimli olanlan alıngan bakışlar yüklenmiş, etrafı süzüyor. Bunlar merhamet dilenen ilgi fakiri olmuşlar. Belki de gençliklerini düşünüyordur bu kitaplar, ilk baskıları, ilk heyecanları, okurun gönlünde yer eden ilk aşkları… Çok satanlar listesinden inmedikleri günler ama bazı kitaplar da yaşlanır. Makyajlanmış yüzler, ne zamana kadar o güzellikle başkalarını kandırabilir ki? Zamanın acımasız sulan, o maskeyi de alıp götürmez mi? İşte şimdi mahzun, yan fiyatına alıcısını bekliyorlar.

Biraz acır gibi oluyorum. Alıp bir iki okşuyor, teselli etmeye çalışıyorum. Bir an, alsam mı diye geçiriyorum içimden. Hani vefa olsun; kitaptır, emek harcanmıştır diye…

Albenisi olan kitapların yanında mütevazılık sergileyen kitaplar da var. Burnu bir karış havada olan kitaplar ve vitrinlerin yabancısı olanlar… Alıp almamakta tereddüt ediyorum.

Eşime söz vermiştim. Kitap almayacaktım. Ekonomik sıkıntı, beni de çarkları arasında öğütmüştü. Evet, kitap almamalıydım; ama kitap almanın dayanılmaz cazibesi beni baştan çıkarmıştı. Sözümde duramamış, kitap almıştım. Günah işledim. Geçen hafta dayanamayıp, buradan birkaç deneme ve hikâye kitabı almıştım. Sözümü çiğnedim. Her derdimle dertlenen, beni teselli eden eşimin ışıldayan bakışlarına karaltı olmuştum.

Eşimi üzdüm, kitap aldım. O, benden borçlarımızı bitirmemi istiyordu; ben ise o kadar borca inat devamlı kitap alıyordum. Almamak elimde değildi.

Yine beynimde belirsizlikler, düşüncelerimde kararsızlıklar… Raflarda duran kitaplar beni çağırıyor; kimisi yavru ceylan ürkekliğinde, kimisi yetim bir çocuk kadar merhamet dilenen bakışlarla. Bazı kitaplar da terk edilmiş bir vatan toprağı ama hepsi kitap, hepsi birilerinin gözbebeği, yürek nuru. Kim bilir kaç yıldızlı gecede uykusuz kalınmıştır onlar için. Bazılarının hamurunda sımsıcak gözyaşları saklı. Nice bin sancıyla tamamlanmış cümlelerin sonu, tebessüm yüklü noktalarla süslenmiştir.

Hayat, aşk olmadan nasıl anlamsızsa, kitapsızlık da yeni bir anlamsızlığı ekler hayata. Okuyacak kitabı olanlar değil midir yarınlara umutla bakanlar? Ben dayanamadım, yine kitap aldım. Kulaklarımda eşimin ruhumu titreten sözleri… Gönül sazımın bamteline dokunan mızrabı… “Kitap aldığına üzülmüyorum verdiğin sözde durmadığına üzülüyorum.” Öyle demişti geçen sefer. Ben yüzüm yerde, mahcup… Günah sonrasındaki tarifsiz pişmanlığın ruh atmosferindeyim. Kitaplığa ürkek ürkek yerleştirmiştim yeni aldığım kitapları. Kabul görmeyen bir yabancıydılar sanki. Zamanla alıştılar bana, ben de onlara.. fakatiçimde hâlâ sızlayan bir yara var. Keşke gönül rahatlığıyla misafir etseydim evimde kitaplarımı.

Bu sefer sadece hikâye kitapları aldım… İyi bir hikâyeci olmak için her yolu denemeliydim. Benim de kitaplarım olmalı ve böylelikle kendimi ruhumun bir yarısı olan kitaplarımla teselli edebilmeliydim. Karanlık gecelerimi, ay ışığımı ve sevdamı konu alan kitaplar yazacağım. Hayallerimin, “Mai ve Siyah” taki Ahmet Cemil’in hayalleri gibi olmasından da korkuyorum bir yandan. Onun hayalleri yarım kalmıştı. Hayatın acı gerçekleri, mavi hayalleri mağlup etmişti.

Eşim alışmıştı, söz konusu kitap olunca verdiğim sözde duramayışıma.

Parlak bir fikir geldi aklıma. Eve giderken bir tane gül alayım. Gerçi günümüzde güller pek kokmuyor ya, olsun; ben yine de alayım. Eşime, benim kaprislerime katlanan can yoldaşıma, sevgimi bir gülün kırmızısında takdim edeyim.

Bir elimde yeni aldığım kitaplar, bir elimde gül… Sokakları heyecanlı adımlarla geçtim. Akşamın alaca karanlığında sokak lambalarının titrek ışığı… Eşimi, oğlumu, kitaplarımı ve bir de yazacağım yeni hikâyemi düşünüyorum. Düşen her bir yağmur damlasından, yeni umutlar, yeni ilhamlar dileniyorum bir yandan. İlham kaynaklarının eteklerine tutunuyorum. Kış mevsiminin mavisini yitirmiş gökyüzünde, yağmur sonrası ruhuma misafir edeceğim ıslak hilalin acemi aydınlığı doluyor içime. Kara ruhlu asfalta sinmiş yağmur kokusunu çekiyorum ciğerlerime.

Dört kat merdiven çıkmak, nefes alışverişlerimi hızlandırmıştı. Her zaman yaptığım gibi, anahtarım olmasına rağmen önce zile basmıştım. Eşim ve kucağında mütebessim bakışları ve gamzeli gülüşleriyle oğlum, beni karşıladılar. Paltomu çıkarmadan ilk önce elimdeki gülü uzattım biricik eşime, can yoldaşıma. Şaşırdı; biliyordu ki, bugün çok özel bir gün değildi. Şaşkın bakışlarıyla tebessüm ederken gönül dolusu teşekkürlerini sundu.

Küçük bir hediyemle kendisine dünyalar bahşedilmişçesine sevinen eşime, kitap aldığımı söyledim. Daha soru sormasına fırsat vermeden de kitapların türünü ve benim edebî kişiliğime sağlayacağı faydaları anlattım. İtiraz etmedi, kızmadı, alınmadı. “İnşallah faydalı olur.” deyip hoşgörüsünü ifade etti.

Şaşkınlık nöbeti bana gelmişti. Şaşkınlığım sessiz bir mutluluk çığlığına dönüştü. Çiçek, kitap ve masmavi bir özgürlük… Sükûtu aldım koynuma. Sevdalarla sarmalanmış sevinç çığlıkları yolladım gönül mahzenlerime.

O gece mutluluk dağıtan anlar yaşadım. Tıpkı çocukluğumda olduğu gibi… Ayakkabılarım kucağımda, pantolon ve kazağım başucumda… Yarının bayramlık duygularına sahip çocukların huzuru ve sevinci vardı bende. Kitapların düğününe davetliyim. Beynimin zincirleri kırılmış, bilgisizlik sahrasında kitap ırmağı bulmuştum. Rüyalarımda kana kana kitaplar içtim, dergiler yudumladım. Hep okudum. Yunus’a özenen gönlümle kendimi bilmeye ve kitaplarda kendimden bir şeyler bulmaya çalıştım.

Tabiat, en soylu renkleri kuşanmaya başlamış. Ağaçlar çiçeğe durmuş, mevsim ilkbahar; yepyeni umutları yeşerten bir mevsim. Öğrencilerimin sesleriyle pencereye gelen, ağaçların taze dallarına konan serçelerin cıvıltısı iç içe. Bu mevsimde, göklerin gözyaşı yağmurlarını emiyor toprak, Benim de yorgunluğumu içiyor bu mevsim. Kitapların kıyısında özgürlük gemisine biniyorum. Sınır tanımayan ruhumun peşi sıra, toz kanatlı renk renk kelebekler gibiyim. Biraz da çiçek çiçek gezen bir arı… Öz toplayan, özgürlüğü koklayan bir arı… Kendi özünün yangınlarıyla bal yapan bir arı…

Adımlarımı attıkça kurduğum hayaller tükeniyor, sona yaklaşıyorum, oğlumun ve eşimin, beklemenin yorgunluğunu ve tazeliğini aksettiren bakışlarında huzuru ve mutluluğu tattım, kokladım. Çantamı çalışma masasına bırakmaya gittiğimde, masanın üstünde bir paket ve paketin üstünde taze bir gül vardı. Bir de birkaç satırlık yazı, eşimin yazısı…

“Kitap delisi Efendim! Şiir kadar ahenkli, kafiyeler kadar zengin can yoldaşım! Roman kadar sırlı dünyaların hayal yiğidi, yiğidim! Sen, kelimelerinle, kaleminle ve kelamınla daha bir benimsin. Lütfedip kabul buyurursan, bundan sonra senin başarın için yaslandığın bir çınar, sarındığın bir umut olacağım. Doğum günün kutlu olsun. Ben de seninle yeniden doğdum.”

Kelimeler bir mızrap gibi dokundu yüreğime. Ağlamak istedim. Dudaklarımda tatlı tebessümler belirdi. Ne yapacağımı bilemedim. Teşekkür bile edemeden nemli gözlerimin buğusunu saklayarak eşime sarıldım.

Kitaplarım vefalı dostlarım, onlar benden daha çok seviniyorlardı bu sahneye.

Müstear Yaşamak

16 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Yağmur

http://www.kitapkaynagi.com/image/urun/12/2712_b.jpg Hasan ÇAĞLAYAN

Sizlere, beğenerek ve pek çok yerini çizerek okuduğum bir romandan, “Müstear Yaşamak”tan bahsetmek istiyorum. İtiraf edeyim ki, bu kitap, son zamanlarda okuduğum en güzel eserlerden biri. Alışılagelmiş kalıplardan uzak. İşlenişi, konu seçimi, olaylara ve insanlara bakış açısı oldukça farklı. Bir solukta okunacak kadar sürükleyici ve yeniden okuma ihtiyacı hissettirecek derecede nitelikli. Eserin tamamı mektuplardan oluşuyor. Bu mektuplar, bir ideal uğruna, pek çok fedakârlığı sırtlanarak yurt dışına hicret eden Lokman Öğretmen’in, yeğeni Yağmur’a gönderdiği mektuplar. Bu mektuplar, Lokman için, yalnızca hasret elçileri değil; teselli araçları, kalb tedavisi sağlayan metinler.

Romanın kahramanı; her ne kadar isminden, unvanından ve dünyalığından soyunan Abuzer gibi görünse de, aslında Lokman Öğretmen’den başkası değil. Ana konusu ise hicret. Özelde, bir büyük fikir ve çile insanının: “Gideceksiniz; en büyük fedâkârlıklarla insanlara hizmet edeceksiniz, sonra yaptığınız iyilikleri, fedâkârlıkları unutacaksınız.” çağrısına kulak veren Lokman’ın Türkmenistan’a hicreti. Genelde bütün hicretler.

Romanda üç asıl mekân dikkat çekiyor; İstanbul, Aşkabat ve Sarıkır. Lokman’ın köyü ise hayâl mekân olarak göze çarpıyor. Detaylara boğulmamak için olmalı, mekânlar yeterince belirgin değil; dokular şeklinde verilmiş. Eserde geçen zamanda da netlik yok. Mektuplar, 16 Ağustos’ta başlayıp 13 Haziran’da tamamlanan; fakat yılı verilmeyen bir zaman dilimini kapsıyor.

Arka plânda, geriye dönüşlerin sık sık kullanıldığını dikkate alırsak, kahramanın çocukluğundan içinde bulunduğu âna kadar geniş bir zamanın varlığını rahatlıkla görebiliriz.

Kişiler, içinde bulunduğumuz zamanın, bugünün kişileri; lâkin pek çok vasfıyla günümüz insanını aşan özellikler taşıyorlar. Daha çok mâneviyata eğilmiş, başkalarını yaşatma idealiyle ömür süren; ama isimlerinden vazgeçebilen bir karakter yapısına sahipler. Bununla birlikte, satır aralarında zıt karakterlere de yer verildiğini görüyoruz. Zıtlık oluşturmada bu da ince bir ayrıntı. Aynen zaman ve mekândaki belirsizlik gibi kişilerin dış yapılarında da bir belirsizlik dikkat çekiyor. Yazar, ayrıntılı tasvirlerle okuyucuyu boğmadığı gibi eseri de uzatmamış oluyor. Mühim bir nokta da şu: Yazar, gördükleri üzerinde yoğunlaşmak yerine, gördüklerinin kendisi üzerinde bıraktığı tesirler üzerinde yoğunlaşıyor. Bu hususlara ek olarak, bu romanda ‘insanı yakalama’ başarısı gösterildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Kitabı sürükleyici kılmak için ilk olarak Abuzer’in kim olduğu, sonra da Lokman’ın akıbetinin ne olacağı merak unsuru olarak kullanılmış. Aslında, Lokman’ı bekleyen akıbeti tahmin edebiliyor insan; ama kitabı evirip çevirmeden ve karıştırmadan okuyan sabırlı bir okuyucu, eserin şaşırtıcı bir sonla bitirildiğini rahatlıkla düşünebilir.

Etkileyici olan bir başka husus da müstear kavramının çok iyi bir şekilde işlenmiş olması. Çünkü kitabın kahramanı müstear bir kişi, tıpkı Abuzer Ağabey gibi. Üstelik elimizde bir roman duruyor; ama aban sanki hayatın akışı içerisinde öylesine tamamlanmış ve bu mektuplar roman olsun diye yazılmamış intibaı uyandırıyor. Bu durumda eserin kendisi de, kitap kapağındaki dağ ve buzdağı sembolü gibi, müstear bir esere dönüşüyor. Gurbet ile dünya da istiâreli bir şekilde kullanılmış. Bir de pansiyon isminin ‘İnşirâh’ olarak tercih edilmesi çok manidar. Yazar, öylesi yerlerde konaklayan kişilerin inşirâha, üstelik iki cihan inşirâhına açık olduğunun düşünülmesini istiyor gibi.

Kitabın sayfalarında ilerledikçe birtakım sorular sormadan edemiyor insan. Kahramanın ismi niçin Lokman? Öyle sanıyorum ki Lokman Öğretmen ve bütün muhâcir öğretmenler bu çağın Lokman Hekimleri olarak düşünülmüş.

Mektup gönderilen kişi niye bir kız yeğen, ve ismi niçin Yağmur? İlk başta aklıma gelen, okura herhangi bir ayrımcılık yapılmadığını hissettirmek; yani İslâm’da kız çocuğuna verilen değeri göstermek. Sözlere muhatap olan kişinin erkeklere nazaran hissiyata daha açık birisi olması da bir diğer sebep olabilir.

Aynı zamanda Yağmur’un üniversite öğrencisi olması da dikkat edilecek bir husus. Üniversitede okuyan bir gencin, fikir ve idealleri anlamaya ve paylaşmaya zihnen daha yatkın oluşu bu tercihin yapılmasında etken olabilir. Eğer, söz konusu mektuplar anneye gönderilseydi daha bir dramatik ve belki de arabesk bir roman ortaya çıkabilirdi. Hâkezâ bir nişanlı ya da kız kardeş seçilseydi romanın işlenişi değişik bir hâl alabilirdi. Ya da her hangi bir erkeğin seçilmesi durumunda da okuyucu algısında aynı tesiri bırakmayabilirdi. Hâsılı, burada iyi bir tercihin yapıldığını kitabı tamamladığınızda, ihtimal ki, takdir edeceksiniz.

Romanın mektuplarla oluşturulmasının sebebi neydi? Mektup türü, insanın kendini ifâde ederken en rahat davrandığı türdür. Sanırım, mektup yazan kişi, bir tek okuru, o da samîmi olduğu bir okuru, muhatap alması yönüyle kendini hiç kasmayacağını ve hislerini, düşüncelerini daha kolay ifade edebileceğini düşünmüştür. Ayriyeten, bölümleri birbirine bağlamak ve okuyucuya karmaşık gelebilecek olayları sade ve anlaşılır bir hâlde sunmak için de mektuplar tercih edilmiş olabilir.

Normalde, kahraman anlatıcının seçildiği hikâye ve romanlarda hatırat okuyorum intibâı uyanır. Bu roman, kahraman anlatıcısıyla ve de pek çok hatırayla örgülenmiş olmasına rağmen, nasıl olup da bu tehlikeye düşmekten kurtuldu? Burada yine mektup türüne mahsus anlatımın avantajının olduğunu düşünüyorum. Okura değil de bir kişiye anlatılıyor her şey. Okur da dışardan bir gözlemci sıfatıyla yaklaştığı için hakem değil seyirci olarak müdahil oluyor. Eseri yargılamak fikrine kapılmıyor; eserden birisi oluyor.

Bu yönleriyle ele alındığında çalışmanın hayli düşünülmüş ve titiz tercihlerle oluşturulmuş bir eser olduğu kanaati oluştu bende. Velev ki, yazar bunların hiçbirini düşünmemiş olsun; bu, eserin kıymetini azaltmayacağı gibi, aynı kanaatin başka okurlarda da oluşması, üçüncü kişilere tavsiye edilme coşkusunu artıracaktır.

Bütün bu teknik yönleri bir yana bırakarak, kalemin istikâmetini Lokman Öğretmen’e çevirmek istiyorum. Lokman; derviş meşrep, bilge bir insan. İdealist bir öğretmen oluşu, iç hesaplaşmaları; hayat karşısında genelde güçlü ve ümitli, bazen de âciz; yer yer sabırsız, yer yer olgun ve hattâ yaşlı, ve ara sıra da çocuk oluşu. Öte yandan, satırlar arasına yayılmış şâirliği ve hâlâ mektup yazmayı sürdürme kararlılığı… Bütün bu vasıflar onu okurun nazarında daha cana yakın kılıyor.

Liseden beri ağabeylere giden Lokman’ın, herhangi bir insanın, hayatta başka yerlerden kolay kolay kazanamayacağı bir ruh, kalp ve zihin disipliniyle hayata tutunması ve öyle bir bakış açısı geliştirmesi saygı uyandırıcı. Kitabın bütününe yayılmış bir başka dikkat çekici yön de bu. Sık sık başvurduğu oto kritikler iç âlemini öyle güzel ele veriyor ki, hem bütün çıplaklığıyla sıradan bir insanla hem de bir modern zaman dervişiyle karşı karşıya kaldığınızı düşünüyorsunuz. Zîrâ bir yanda hicret etme yüceliği gösteren, öte yanda gurura kapıldığı için şefkat tokadı yiyen ve bunu itiraf eden biri olması yukarıda söylenen fikri destekler niteliktedir.

Nefis taşıyan varlığına karşı avukatlık değil de savcılık yapması iyi bir terbiyenin izlerini gösteriyor. Hicret etmesiyle, ümmeti olduğu peygamberin (sallallahu aleyhi ve sellem) izini süren Lokman Öğretmen’in, kendi nefsine savcı olan Yunus İbn-i Metta’yı (a.s) hatırlattığı da bir gerçek. Bundandır ki sıradan bir insanla ideal bir insanın aynı bedende, Lokman’da, buluşuyor olması bir tezatlık oluşturmuyor; çünkü insanoğlu tam da böyle bir varlık.
Lokman Öğretmen, bir yerde ‘gençliğimde’ demek yerine ‘delikanlılığımda’ kelimesini tercih ediyor. Yaşlanmayı veya yaşlanmış olmayı kabullenmez bir tavır takınıyor orada. Bir yerde de renklerden dem vurarak fikirleri sorguluyor. Renkleri, hazmedilemeyen yanların dışa vurumu olarak görüyor. Sırası gelince, göç ve yolculuk kavramının veya başka kavramların mânâlarını irdeliyor. Bütün bu ayrıntılar onun, Türkçe Öğretmenliği olan mesleğini hayata bakışında bir artı değer olarak kolayca kullandığını gösteriyor.

Lokman Öğretmen’in şâir yanını ele veren ve bu romanı biraz daha câzip hâle getiren sözler ve ifâdeler de dikkat çekiyor. Şiire kapılar aralayan sözlerden bazıları şu şekilde:

“Bir parantezdi Yağmurcuğum, işte kapattım.”
“Yüzün çevreye aydınlık çiseliyordu.”
“Zamanın yağmuru altında renklerimiz soldu.”

Bu sözleri söyleyen Lokman, Sarıkır’dayken, İnşirâh Erkek Pansiyonu’nun avlusuna dökülen sonbahar yapraklarının süpürülmesine râzı olmadığını anlatıyor. Yıldızlı gecelerden ve bir dağın yamacından, yalnız olmamak kaydıyla, bulutlara ve kuşlara bakmanın güzel bir şey olduğunu duyuruyor.

Aynı Lokman, yeri geldikçe, bilgece sözlerin yumağını da kolayca çözebiliyor:

“Bazen, senin değerli dediğinin kadri bilinmez; bazen bazı insanların bazı insanlara neden böyle değer verdiğini anlayamazsın.”

“Hepimiz, çakıl taşları gibi, birbirimize sürtüne sürtüne olgunlaşıyoruz.”

“Yanı başımızdaki hazineyi görmek için bile birilerinin uzaklardan gelip göstermesini bekliyoruz.”

“Okumak da bir yürüyüştür aslında.”

Lokman’ın lâtîfelerinin de olduğunu ve onlarla okurken karşılaşacağınızı söylemekle yetinelim. Müstear Yaşamak, ülkemizden dünyaya açılan eğitim seferberliğini ve eğitim gönüllüsü öğretmenleri, onların ardındaki mânevî gücü; slogan atmadan ve iddia etmeden, bütün samîmiyetiyle anlatmasıyla, edebî anlatımdaki başarısıyla ve daha nice zarif yönleriyle pek çok okuyucunun kalbinde taht kuracağa benziyor. Böyle bir eser yazdığı için Hüdayi Can Bey’i tebrik ederken Sütun Yayınları’nı da kutlamak gerek; okurlara böyle güzel bir eser kazandırdığı için.

Toprak Ana’nın Mesajı – Cengiz Aytmatov

16 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Yağmur

http://www.okurkolik.com/kitap_kapak/2009/05/1243170245.jpg Mehmet DOĞAN

Cengiz Aytmatov, Toprak Ana1 kitabını bitirince, �Baba, Törekul Aytmatov, bilmiyorum nerede gömülüsün, sana sunuyorum bunu. Ana, Nagima Aytmatov, sen büyüttün yetiştirdin dördümüzü, sana sunuyorum bunu.� diyerek, romanı anne ve babasına ithaf eder.

Bu ithaf da gösteriyor ki Toprak Ana romanı, yazarının aile hayatından önemli yansımalar taşıyor. Baba Törekul, Sovyet rejiminin Stalin devri kurbanlarından biridir, roman kahramanı Savankul, biraz da bu baba demektir. Ana Nagima ise Toprak Ana�daki Tolunay gibi aynı dönemin çilesini çekenlerden biridir. Kasım, Caynak, Muslubeg de yazarın çocukluk ve gençlik hayatından büyük izler taşır.
�Çocukluğum�2 kitabında İkinci Cihan Savaşı sonuçlarını değerlendiren Aytmatov, savaşın sadece Kırgız halkının değil, nice insanların hayatına mal olduğunu, beraberinde açlık, kıtlık ve ahlaki sefaletler getirdiğini, toplumu derinden sarstığını söyler. Aile hayatı, akrabalık ve aşiret prensipleri gibi her şeyin üzerinde tutulan değerlerin savaşla tahrip edildiğini, toplumsal bir çözülmenin başladığını anlatır.

Aytmatov�un kitabında bir felaket kavramı olarak seçilen �Savaş�, aslında �Sovyet Rejimini� de kavram alanı içine alıyor; savaşı eleştirirken Sovyet rejimini de eleştirmiş oluyor. Yeni Dünya dergisinin genel yayın yönetmeni Alexander Tvardovski, Aytmatov�un dostudur ve o günlerin kamuoyu vicdanının önemli bir sesidir. Sovyet aydınları arasında demokratik gayretleri sembolize etmekte, totaliter parti hakimiyetinin ideolojik diktasından kurtulmayı savunmaktadır.

Cengiz Aytmatov, �Tvardovski, parti ve edebiyat alanlarında aktif görev alan kişilerin ideolojik dogmatizmini aşmak için esnek bir strateji tavsiye etmişti bana. Hikâyelerimi iki dilde, yani Rusça ve Kırgızca yazmamı, ancak ilk olarak merkeze uzak bölgelere göre daha fazla özgürlük olan Moskova�da Rusça nüshasını bastırıp yayınlatmamı tavsiye etmişti.� dediği dostunun tavsiyeleri doğrultusunda bir yazı politikası izler.

Böyle bir yayın politikası gütme tavsiyesi alan yazarın Toprak Ana�sına dikkatle bakılırsa, bu politikanın çok ustaca uygulandığı görülür.
�Toprak Ana� ikiz bir anlam kazanarak hem tabiatı, hem de insanı temsil ediyor. Yazar, romanda sık sık, uçsuz bucaksız Kırgız toprağını Tolunay Ana�yla buluşturup konuşturur. Üzerinde doğup büyüyen insanlara analık eden, onları besleyip büyüten toprak, insanın tarihinin en canlı tanığıdır. Kucağında büyüyen insanın yaşadığı her şeyi bilmektedir Toprak Ana.

Tolunay Ana, biraz da yazarın kendisidir. Toprak Ana, Tolunay�a, �İnsan doğruyu öğrenmelidir.� der. Tolunay�ın tereddüdü vardır. �Öyle ama, kafasıyla yüreği doğruya götürecek mi onu? Onun için, ne yapacağımı bilemiyorum, hayata küsmesini istemiyorum. Hayatın karşısına yiğitçe dikilsin istiyorum. Âh, bunu kolayca, birkaç kelimeyle, masal anlatır gibi anlatabilseydim ona.� sözleriyle kastedilen kişi, Tolunay�ın torunu Canbolat�tır. Savaştan Tolunay�ın elinde kalan tek can, tek ümit küçük Canbolattır. Ona, yani Canbolat�a ki o da savaştan geriye kalan nesli, gelecek nesli temsil eder; işte o nesle, yaşadıklarını anlatacaktır.

�Geçmiş olayları doğru yargılayacağını bilsem, hayatı gerektiği gibi anlayacağını bilsem, ona yalnız kendisini, kendi hayatını değil, başkalarını, başkalarının hayatını da, kendimi, kendi geçmişimi de, canım toprağım, seni de, eski günlerimizi, (vatanı ve tarihi) de anlatırdım; hayat hepimizi aynı teknede yoğurmuş, bir tek demet haline getirmiş. Her insan bu öykünün anlamını kolay kolay çıkaramaz. Onu içten, yürekten anlamak için yaşamak, denemek gerekiyor. Durmadan düşünüyorum. Biliyorum, bu benim görevim; bu görevimi bir başarsam ölmekten korkmayacağım.� der, Tolunay, Toprak Ana�ya.

Yazar, Toprak Ana�yı anlatır. Ustaca verir, okuyucuya vermek istediklerini. �Bir filiz nasıl tohumdan doğarsa, bir ananın (yazarın) mutluluğu da halkın mutluluğundan doğar. Halkının hayatından uzak kalan bir ananın (yazarın) hayatı yoktur. Bu inancımı sonuna kadar savunurum, şimdi bile. Çok acı çektim, hayat ne oyunlar etti bana, ama şimdi bile savunurum. Halkım yaşıyor, ben de yaşayacağım. Zamanın başlangıcından beri, yüzyılların izi duruyor içimde. Tarihin hepsi kitaplarda yazılı değildir, insanlar da tarihin hepsini bilmezler. Ama benim içimdedir hepsi â��bütün tarih-. Senin hayatın da, Tolunay, senin hayatın da içimdedir benim, yüreğimdedir.�

Toprak Ana�ya göre, dünyada yalnız yapılan iyi işler kalır. Başka her şey silinip süpürülür. İyilik de dağlarda, yollarda yaşamaz. İnsan rastlantıyla karşılaşmaz iyilikle. Ancak bir başka insandan öğrenir, iyiliği.

İyilik barışın, kötülük ise savaşın tohumudur. Tolunay, Toprak Ana�ya sorar: �Söyle bana, Toprak Ana, açık açık söyle, Savaşmadan yaşayamaz mı insanlar?� Bu, Toprak Ana için çok zor bir sorudur. O, savaşa tamamen karşıdır. Ne zaman bir savaş çıksa, �Durun, birbirinizin kanını dökmeyin! Sizler, denizler, dağlar ötesindeki insanlar! Dünyanın insanları, sizler… İstediğiniz ne? Toprak mı? İşte ben, Toprak, buradayım! Hepiniz içinim ben, hepiniz benim gözümde eşitsiniz. Sizin kavgalarınıza ihtiyacım yok benim; dostluklarınıza, çabalarınıza ihtiyacım var! Bir tohum atın, yüz vereyim. Bir değnek saplayın, size bir ağaç vereyim. Bir fidan dikin, yemiş yağdırayım. Sığır yetiştirin, çayır olayım. Ev yapın, duvar olayım. Çoğalın, hepinize eşsiz bir yuva olayım. Sonsuzum, derinim, yüceyim, genişim, herkese yeterim!� diye yalvarır. Tolunay�a dönüp şöyle der: �Sen Tolunay, sen insanların savaşmadan yaşayıp yaşayamayacaklarını soruyorsun. Bu sizlere, insanlara bağlı bir şey. Bana değil, size, sizin aklınıza bağlı.�

Tolunay, en iyi işçileri, ustaları savaşın alıp gittiğini, savaşa içiyle dışıyla karşı olduğunu, insanların savaş yolunu tıkamaları gerektiğini söyler, Toprak Anaya. Toprak Ana da ona şöyle cevap verir: �Tolunay, sanıyor musun ki ben savaşlar yüzünden acı çekmiyorum? Korkunç bir acı bu çektiğim. Çiftçinin ellerini özlüyorum, çocuklarım, ırgatlarım için yas tutuyorum, Savankul�a, Kasım�a, Caynak�a, ölüp giden bütün askerlere ihtiyacım var. Sürülmediğim, ekilip biçilmediğim zamanlar onlara seslenirim, çağırırım onları. İnsan bana, tarlalarımı (vatanımı) çorak bırakmaktan daha büyük kötülük edemez, Tolunay. Savaş yüzünden nice tarlalar (vatan) çorak kaldı! Benim en büyük düşmanlarım savaşları başlatanlardır.�

Bu cevaba sevinen Tolunay, �Sağol, Toprak, bunları dediğin için sağol. Ben de senin kadar özlüyorum, senin kadar yas tutuyorum. Sağol, Toprak.� diyerek karşılık verir. Çünkü Tolunay�ın hayatında her şey savaşın malı olmuştu: Canlar, emekler, istekler, çocukların içtiği çorbalar… Ortada ne var ne yoksa hepsi savaşındı, savaş hepsini yutuyordu ve savaş, kocasını, üç oğlunu elinden almıştı. Savaş, böylesine bir kötülük girdabıydı. İnsanlık ondan kurtulmalıydı.
Romanın sonunda Tolunay, bir hasat sonu, Toprak Ana�ya şunları söyler: �Toprak Ana, bize yemişlerini verdin, doğumdan sonra dinlenen kadın gibi dinleniyorsun; güz gelinceye, ekim vakti gelinceye kadar. Ben yaşadıkça savaşı ve aldıklarını hatırlayacağım. Vakti gelince de Canbolat�a her şeyi anlatacağım. Kafası bizim kafamız, yüreği bizim yüreğimiz gibiyse, o da anlayacak. Ama ya ötekiler, ya dünyanın öteki insanları? Onlara da seslenmeliyim. Onların yüreklerine nasıl ulaşabilirim? Onlara da bir diyeceğim var; ama her birinin kalbine nasıl gireyim de anlatayım?�

“Ey gökyüzünde parlayan güneş, sen dünyayı çepeçevre sararsın, sen anlat onlara!�

�Ey yağmur bulutu, aydınlık yağmurlar gönder insanlara, her damlanla anlat onlara!�

�Toprak, Toprak Ana, göğsüne bastır bizi, dünyanın her köşesindeki insanları besle. Anlat onlara, sevgili toprak anlat onlara!�

Tolunay Ana�nın bu isteğine karşı Toprak Ana şöyle der:

�Hayır Tolunay. Sen anlat. Sen insansın. Her şeyin üstündesin. Her yaratıktan akıllısın. Sen insansın. Sen anlat!�

İçinde en temiz, en zengin bir insanlık özü taşıyan Cengiz Aytmatov, kendi insanının Sovyet rejiminde, bilhassa Stalin döneminde çektiklerini, romanları ve öyküleriyle, sanatın sihirli dilini ustalıkla kullanarak, öyle anlattı ki içlerinde insanlıktan bir iz taşıyanlar, bu anlatılanlara gereken cevabı vermekte gecikmediler.

Cengiz daha altı yaşındayken babası onu bir filme götürür. Filmde sevgilisinden zorla koparılıp bir başkasına verilen kıza ağlayan Cengiz�i, �Bu çocuk neden bu kadar duygusal. Herkes filmden çok etkilendi ve duygulu anlar yaşadı ama hiç kimse bunun gibi hıçkıra hıçkıra ağlamadı.� diye annesine şikayet eder. Bir baba-oğul kavgasına şahit olunca da aynı şekilde, ağlayarak eve gelince, yine babası, �Bu oğlan adam olmayacak! Orada iki Rus, hem de yedi kat yabancı, delice kavga etmişler. Ve bizim oğlan sırf bunun için ağlamaya başlıyor. Olmaz böyle bir şey!� diye, bağırır.

Cengiz Aytmatov böyle aşırı bir hassasiyete sahiptir. Bu kadar basit sayılabilecek iki olay karşısında ağlayacak kadar etkilenen bu insan, bütün bir milleti, insanlığı ilgilendiren olumsuz olaylar karşısında ne yapar? Bunun cevabı, ortadaki eserleridir. Toprak Ana�da bunu apaçık görmekteyiz. O, bir insandır ve insanca bir düzenin özlemi içindedir. Bütün eserleri, hele de son kitabı Kassandra Damgası adındaki ütopik romanı, bu özlemin şiiridir, destanıdır.

KAYNAKLAR
1 Toprak Ana, Cengiz Aytmatov, çev. Ülkü Tamer, Da yy. İst. 2002
2 Çocukluğum, Cengiz Aytmatov, ç. Muhammet Mertek, Da yy. İst. 2002

Divan Edebiyatı Estetiği / Cihan Okuyucu

16 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Yağmur

http://www.kidap.com.tr/divan-edebiyati-estetigi-cihan-okuyucu-r39339-sz200.jpg Vedat Ali TOK

CİHAN OKUYUCU, OSMANLI ÖNCESİNİ TOPYEKÜN ELE ALIYOR. SONRA DA OSMANLI KÜLTÜRÜNE GEÇEN TÜRKLERİN MİMARİDE, EDEBİYATTA NASIL BİR DEĞİŞİM VE GELİŞİM GÖSTERDİĞİNİ İLGİNÇ ÖRNEKLERLE ANLATIYOR.

Cihan Okuyucu’nun yeni bir üslupla kaleme aldığı son eseri Divan Edebiyatı Estetiği. Kitap, L&M yayınları arasında çıktı. Dünya medeniyet tarihinde adını duyurmuş birtakım milletlerin felsefe-sanat-edebiyat tarihleri ele alınarak milletlerin genel kültür yapıları hakkında bir analizin yapılması ile başlanmış esere… İleriki sayfalarda aynı yöntemle Türk tarihine geçiliyor. Bilindiği gibi Türk edebiyatı tarihi bizde genellikle İslâmiyet Öncesi Türk Edebiyatı, İslâm’ın Kabulünden Sonraki Türk Edebiyatı, Batıya Yönelik Türk Edebiyatı şeklinde tasnif edilir. Cihan Okuyucu, Osmanlı öncesini topyekün ele alıyor. Sonra da Osmanlı kültürüne geçen Türklerin mimarîde, edebiyatta nasıl bir değişim ve gelişim gösterdiğini ilginç örneklerle anlatıyor. Bu dönemi Türkler için aynı zamanda “Manevîleşme temayülü”nün de bir başlangıcı olarak değerlendiriyor yazar.

Divan edebiyatına direkt bir yaklaşım yok eserde. Divan kültürünü hazırlayan altyapıyı neler oluşturmuşsa, önce onlar ele alınıyor. Toplumun siyâsî, sosyal, kültürel yapısı, inançları; dinî-tasavvufî ilimler ilh… İlk bölümde edebiyatın zaman-toplum-diğer sanatlarla ilişkisi de özetleniyor. Doğu ve Batı felsefesinin, kendi kaynaklarının esas alınarak, zaman-mekân-varlık nazariyeleri açısından mukayese edilmesi de eseri önemli kılan unsurlardan biri. Zira bunları anlamadan milletlerin edebiyatını anlamaya çalışmak, edebiyat ve kültürleri üzerinde yorumda bulunmak yüzeysel bir yaklaşım olacaktır. Her bahiste ele alınan konunun derinlemesine bir analize tâbi tutulduğu gözden kaçmıyor. Cihan Okuyucu, konu ile ilgili kaynak ve kişilerden pasajlar sunuyor, bunların sentezleriyle objektif bir sonuca ve yoruma ulaşıyor.

Eserin geneline baktığımız zaman Divan Edebiyatı Estetiği’ni farklı kılan unsur ve metotları şöyle özetleyebiliriz: Yazar, önce birtakım sorularını ustaca hazırlıyor, bunları ilgili kişi ve kitaplara bir “soruşturma” metoduyla yöneltiyor; onlardan aldığı cevapları bir senteze ulaştırıyor. Konu ile ilgili bilgi ve yorumları aktaran Okuyucu, gerekli yerde devreye giriyor ve sonra kendi düşüncelerini söylüyor.

Eserle ilgili bu kısa ve toplu görüşten sonra Divan Edebiyatı Estetiği’nin içinde neler olduğuna şöyle bir göz atalım.

Yazar, divan edebiyatını incelerken, divan edebiyatının hayatla, diğer sanatlarla ilişkilerini ele alıyor. Divan edebiyatına geçmeden önce de ona vücut veren medeniyet hakkında tartışmalarda bulunuyor; kültürün toplumla olan ilişkisine değiniyor.

Divan edebiyatı estetiği bu girişten sonra üç bölümde ele alınmış:

Birinci bölümde yazar, divan şiirinin dünyasında bir yolculuğa çıkarıyor bizi. Burada tasavvuf ve varlık anlayışı, Allah, eşya ve varlık mertebeleri, yaratmanın anlamı, insan gibi konu ve kavramlarla okuyucuyu Divan şiirinin estetik dünyasına ulaştırmayı hedefliyor. Bu bölümde Divan edebiyatında şiir-şair anlayışı üzerinde ayrıntılı bir biçimde duruluyor. Tezkirelerde, tezkire yazarının şiir-şair anlayışı üzerindeki yorumlamalarına dikkat çekiliyor. Kur’an’ı Kerim’in ve Hz. Muhammed’in şiire ve şaire bakışları da bu bölümün konusunu oluşturuyor.

Hakîki şiir ve şair hakkında değerlendirmelerin bugünkü birçok edebî tartışmalara da ışık tutacağına kanaat getirdiğimiz için- dikkat çekici birkaç alt başlığını verelim: Söz ve sözün kudsiyeti, nesre karşı şiiri tercih, sembolik dil ve anlam tabakaları, teksif ve teksif araçları, realite karşısında tutum, ilim ve sanat güzel ve fayda, mazmun ve nazire…

Birinci bölümde ele alınan bir başka konu da Şair/Sanatkâr ve Özellikleri. Burada sanatkârın toplum karşısındaki/ içindeki rolü üzerinde duruluyor. “Sanatçı ferdî midir yoksa gayriferdî mi” sorusunun tartışıldığı bu noktada İslam bilincinde olan bir sanatkârın mütefekkir edasıyla fakat tevazu hâlindeki tablosu çiziliyor.

Kitabın ikinci bölümü; tarifi, isimlendirme meselesi, dönemleri, ortaya çıkışı ve Türkçeye bakışı ile Divan edebiyatı hakkında genel bilgilerin verildiği fasıllarla başlıyor. En eski divanlar bahsinde Arap edebiyatındaki “divan”ın geçmişine de yer verilerek Anadolu’da yazılmış ilk divanlar hakkında yanlış bilgiler ve yeni araştırma sonuçlarına temas ediliyor. İlerleyen bölümlerde “mahlâs”, “divan ve divan tertibinde teşrifat” hususlarının ele alındığı konulardan sonra divan şiirinin dili ve dil anlayışı başlığı ile divan şairlerinin dilleri, kullandıkları kelimeler, Türkçe ve diğer dilleri kullanma anlayışları ve bu hususlarla ilgili yapılmış olan istatistik bilgileri zikrediyor. Nesir kısmının ele alındığı bahiste ise bizde biraz da Yahya Kemâl’in “Bizde Resimsizlik ve Nesirsizlik” isimli makalesinin tesiriyle nesrin zayıf olduğu anlayışının yanlışlığına dikkat çekilerek, nesir türleri hakkında kısa mütalâalarda bulunuluyor; sonra da bu sahada azımsanmayacak ölçüde eserin varlığına işaret ediliyor.

İkinci bölümün bir diğer önemli noktası da “Osmanlı Toplumunda Şiir ve Şair” başlığını taşıyor. Cihan Okuyucu burada Osmanlılarda şairliğe meslek olarak bakıldığı dönemlerden çarpıcı örnekler veriyor. Osmanlının zirvede olduğu 16. asırda şairlerin nasıl korunup kollandığı, resmî vesikalarda kaydedilen caizelerle birlikte açıklanıyor.

Şiirin takdim şekli, kasidecilik ve bu hususlarla ilgili tartışmalar da dikkat çekici bölümlerden. Şiir mahfilleri, şairlerin toplantı yerleri, şairlerin kendi aralarındaki münasebetler de ilgi ile okunabilen tezkire hatıralarını oluşturuyor.

Yazar Divan edebiyatındaki estetik oluşuma kaynaklık edecek bilgileri gözden kaçırmamaya gayret göstermiş. Bunun için de mesela şairlerin nereli olduklarını, yani hangi coğrafi bölgelerde yoğunlaştıklarına ait (M. İsen’in ‘Ötelerden Bir Ses’ isimli eserindeki istatistik bilgilerden faydalanarak) malumatı, şairlerin hangi mesleklerde yoğunlaştıklarına ait bilgileri de vermeyi ihmal etmemiş. Şairler hakkında bilgi veren biyografik eserler ve onların tarzları hakkında da yine kısa bilgiler veriliyor.

Şiirimizin estetik cephesini oluşturan aruz, kafiye ve nazım şekilleri ile ilgili olarak da farklı görüşlere değinilirken,
Tanzimat sonrası itibariyle, özellikle gazel ve kaside ile ilgili yapılan olumsuz eleştiriler ve bunlara verilen cevaplar tartışma havasında sunuluyor.

Üçüncü bölüm Divan edebiyatının kaynaklarına ayrılmış: Ortak İslam kültürü, Acem esatiri, mahalli unsurlar başlığında dinî-tasavvufî-tarihî ve efsanevî kaynaklar, peygamber kıssaları, veli menkıbeleri ile tarihî ve efsanevî şahsiyetlere ait hikâyeler, efsane ve rivayetler, batıl ilimler ve inanışlar, şehname kahramanları, yerli malzeme, Divan şairinin felsefesi alt başlıkları inceleniyor. Divan şiirinin hatta genel olarak şiirin ölümsüz konularından olan “Aşk-Âşık” konuları müstakil olarak ele alınıyor. Aşkın psikolojik, sosyolojik hatta biyolojik oluşumu izah ediliyor. Yine Divan edebiyatında çokça işlenen mecazî aşktan hakikî aşka geçişin konu edildiği eserlere işaret ediliyor. Aşk-âşık bahsinde Divan şiirindeki standart sevgili tipi ve şairlerin değişmeyen duyguları da tartışılan konulardan biri. Dünya edebiyatında sevgili tipleri, sevgilinin cinsiyeti, yanlış tip sevgili kavramları da ilginç bir şekilde işlenen konulardan.

Üçüncü bölümde divan edebiyatı etrafındaki millîlik-gayrimillîlik, taklitçilik, dil tartışmalarına da yer veriliyor.

Yazarın “Son Söz”ü ortaya konulan kıstaslar çerçevesinde Divan şiirinin değerli oluşu beyanındadır.

Eseri okuduktan sonra bu edebiyatın arkasında, geçmişin büyük bir kültür birikimi ve temelinin mevcut olduğunu anlıyoruz.

Zengin bir bibliyografya… Bibliyografyası verilen her eserin görüşüne mutlaka başvurulduğu, tek taraflı bir bakışın olmadığı, yazarın kabul etmese bile gözardı etmediği, karşı fikirlerin de yer aldığı, konulara objektif bir yaklaşımın hakim olduğu bir eser Divan Edebiyatı Estetiği…

Evet, güzel olan her şeyin olduğu gibi, Divan edebiyatının da bir estetiği vardır. Bu edebiyata yıllarca at gözlüğü ile bakan ve öyle bakılmasını emreden/tavsiye eden isimlere, eserlere karşı güzel bir cevap Divan Edebiyatı Estetiği…

Mustafa Kutlu’nun Hikâyeciliği – Mavi Kuş’un Sırrı

16 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Yağmur

http://img03.blogcu.com/images/g/u/z/guzelkitaplarmrv/101921_2_1__1245496357.jpg Sezai COŞKUN

Son dönem Türk hikâyeciliğinde kendine mahsus üslup kazanıp önemli bir yer edinen yazarlardan biri de Mustafa Kutlu’dur. Kutlu’nun, Mavi Kuş adlı eseri, bir çok bakımdan dikkat çekicidir. Yazar, Uzun Hikâye isimli kitabıyla başlattığı, daha ziyade şeklî, kısmen de muhtevayla ilgili değişimi, Mavi Kuş’ta da devam ettiriyor. Kutlu, Şark hikâyeciliğinin birçok unsurunu, kendi sanatını inşa yolunda kullanıyor. Kendisiyle yapılan röportajlarda dile getirdiği gibi, Şark hikâyeciliğindeki ‘az sözle çok şey anlatma’ hususu, onun sanatının esaslı noktalarından birini oluşturmaktadır. Ayrıca Kutlu’nun, Türk hikâyeciliğinin önemli isimlerinden Sabahattin Ali ve Sait Faik üzerine de incelemeleri olduğu hatırlanırsa, onun sanatının birçok kaynaktan beslendiği anlaşılacaktır. Bir anlamda Kutlu, Şark hikâyeciliğinin bazı hususiyetlerini modern hikâye anlayışı içerisinde yeniden yoğurmuştur. Ancak Kutlu’nun, kelimenin edebî anlamında “modern” olduğu da ortadadır.

Mustafa Kutlu, Uzun Hikâye’ye kadarki hikâyelerinde, Şark hikâyeciliğinin yukarıda kaydettiğimiz hususiyetinin yanısıra, ağırlıklı olarak Türk toplumunun yaşadığı sosyal değişimi eserlerine taşımıştır. Bu bakımdan Kutlu’nun hikâyeciliğini üç döneme ayırabiliriz: Birinci dönem, Kutlu’nun çıraklık dönemidir. Ortadaki Adam(1970) ve Gönül İşi(1974) adlı eserleri bu kategoride mütalaa edilebilir. Bu hikâye kitapları, Kutlu’nun dil ve üslup bakımından tam bir olgunluğa henüz ulaşamadığı dönemi ifade etmektedirler. Ancak Kutlu’nun ileriki yıllarda yazacağı konuları ima etmeleri bakımından da önemlidirler. İkinci dönem ise Kutlu’nun kendi ‘sesini’ bulduğu dönemdir. Gerek dil, gerekse üslup bakımından belli bir olgunluğa ulaşan yazar, bu dönemde, Türk toplumunu birçok yönüyle eserlerine taşımaktadır. Bu sosyal konular içerisinde, köyden şehre göç ve bu göçün sebep olduğu ruhî çürüme, toplumsal değerlerin mahiyetini ve yaptırım gücünü kaybedişi, gençliğin yaşadığı ideolojik olaylar ve tasavvuf öne çıkar. Uzun Hikâye ile başlatılabilcek üçüncü dönem ise, yazarın kendi ifadesiyle ‘daha eğlenceli’ bir üslubun hakim olduğu eserleri içermektedir. Ancak burada şu husus belirtilmelidir ki, alanında kendini ispatlamış yazarların kendilerine mahsus sesleri vardır. Bu sebeple Kutlu’nun ‘eğlenceli’ tabirini yazarın kendi sesi içerisinde değerlendirmek gerekir. Bu durum, üslubun ardında kendini kuvvetle sezdirmektedir. Esasen bu dönemi, ‘eğlenceli’den ziyade Kutlu’nun hikâyelerindeki anlam katmanlarını çoğalttığı bir dönem olarak saymak mümkündür.

Köyden şehre göç, toplumsal değerlerdeki çürümüşlük ve neticede ortaya çıkan dejenerasyon, bu dönemdeki eserlerinde de önemli konular olarak yer almaktadır. Yazarın Mavi Kuş adlı eseri üçüncü bölümde mütalaa edildiğinden dolayı, diğer iki bölümden ziyade üçüncü bölüm üzerinde durulacaktır. Bu doğrultuda, bir katman sıralaması yapmak gerekirse; Kutlu’nun söz konusu üçüncü döneminde, eserlerinde üçlü bir anlam katmanı olduğu varsayılabilir. Birinci katman, günlük yaşantı ve olaylardan müteşekkildir. Hikâyenin ‘akan’ kısmını oluşturan bu katman, hikâyedeki merak unsurunu beslemektedir. İkinci anlam katmanında ise, günlük yaşantı, olayların sebepleri ve sonuçları mahiyetinde olan durumlar ve fikirler yer alır. Bu katman, hikâyede ‘duran’ kısımdır. Üçüncü katman olarak da, dünyanın faniliği, bu bağlamda da tasavvuf sayılabilir. Bu katmana, ‘tefekkür’ hakimdir.

Yukarıda yapılan tasnifi misallendirecek olursak; birinci katman için Uzun Hikâye’de, kahramanın köyden şehre göçünü, Beyhude Ömrüm’de bahçenin yapılışı ve bu esnada vuku bulan olayları, Mavi Kuş’ta da köyden istasyona yapılan yolculuğu örnek gösterebiliriz. Dikkat edilirse bu hususlar, hikâyenin daha ziyade ‘akan’ taraflarıdır. İkinci katman için Uzun Hikâye’de baş kahramanın yaşadığı hadiseler vasıtasıyla ortaya konulan Türkiye’nin siyasî yönünü, Beyhude Ömrüm’de köyden şehre göçü, Mavi Kuş’ta da yine köyden şehre göçü ve her kahramanın ‘şahsî hikâye’si vasıtasıyla dile getirilen meseleleri sayabiliriz. Üçüncü katmana gelince, görülmektedir ki, üç kitapta da tema aynıdır: Dünya bir oyun alanıdır ve fanidir. Uzun Hikâye’de, babanın hayata koyduğu son noktadan, oğulun yaşamaya başlaması bir döngüsellik içerisinde dünyanın fani akışına telmihte bulunmaktadır. Beyhude Ömrüm’de ise, bahçe metaforu etrafında bu mesele ele alınır. İnsan fanidir, bu dünyaya bir bahçe kurmaya gelir. Bahçeyi kurabildiği oranda da bakidir. Çünkü insan, hikâyede bahçeyi kuran kahraman gibi ölecek ve -eğer kurduysa- bir bahçeye gömülecektir.

Aynı şekilde Mavi Kuş’ta dünyanın faniliği, bir oyun sahnesi metaforu etrafında ortaya konulur. Bu değerlendirmelerden sonra, Mavi Kuş’a geçebiliriz.

Kitap, yazarının da belirttiği gibi ‘hikâye ile roman arası’ bir hüviyet taşıyor. Esasen kitabı, bir roman saymak mümkündür. Çünkü kitap, bir romanın tazammun ettiği tüm hususiyetleri haiz bulunuyor. Toplam kırkiki bölümden oluşan eserin birinci bölümü, kasabayı tanıtıcı mahiyette ve Şark hikâyeciliğindeki, anlatıcının, dinleyiciyi hikâyeye hazırladığı kısmın üslubunu taşıyor. Yazar, burada kasaba meydanını mekânlarıyla ve insanlarıyla tanıtıyor. Bu tanıtımda sinematografik dikkat özellikle fark ediliyor. Bir yandan da okuyucuyla diyaloğa geçerek onu hikâyenin havasına hazırlıyor. Ancak yazar, bu bölümün sonunda ‘Yahu ben meddah mıyım?’ diyerek okuyucuya da bir ‘sınır’ çiziyor ve ‘kitabın hissiyatına ortak’ olması için okurla beraber hikâyesini anlatmaya başlıyor.

Hikâye, Mavi Kuş adlı minibüsün ‘kavurucu bir öğle sıcağında’, köyden tren istasyonuna hareket etmesiyle başlıyor. Yazar, minübüs hareket etmeden yavaş yavaş hikâyenin kahramanı olan yolcuların meydanda toplanışını anlatıyor. Geriye dönüş tekniğiyle kahramanların geçmişlerini okuyucuya sunuyor. Bunu, kâh yolcular meydanda toplanıncaya kadar yapıyor, kâh yolculuk esnasında. Bu bakımdan yazar, her ne kadar birinci bölümün sonunda ‘Kasabadan şimdi çıkıp gideceğiz.’ dese de şahsî hikâyeler vasıtasıyla okur, sık sık kasabaya dönüyor.

Şoför Deli Kenan, çocuk kalmış muavin Seyfi, babasının malını mülkünü yeyip bitiren ve ‘Züğürt Ağa’ konumuna gelen Beşir Ağa ve Kahyası, antikaya meraklı iki turist ve rehber Gül, hikâyenin sonunda polis olduğunu anladığımız Kemal, bir köylü ve hasta eşi, kuyumcu Nazım Efendi, idealist öğretmen Murat ve eşi Neşe, her fırsatta içki içmeyi kendine iş edinen Doktor Yahya, bir mahkum ve ona nezaret eden iki jandarma, mahkumu takip eden silâhlı iki kişi, köyden kaçan ve arabanın üst bagajına gizlice binen delikanlı Erol, hikâyenin ana kahramanlarıdır. Bunlara ilave olarak Avcı Hasan’ı, Hancı’yı ve eşini hikâyede nadir de olsa görmekteyiz.

Deli Kenan, bütün kayıtlardan azade, kendi keyfince minibüsü kullanan, kedisi olmadan yola çıkmayan birisidir. Köylü, başka bir ulaşım vasıtası olmadığından ‘bu deliye’ mahkûmdur. Beşir Ağa’nın Ankara’dan önemli siyasî misafirleri gelecektir. Köylü, hasta olan eşini hastaneye yetiştirmeye çalışmaktadır. Doktor Yahya, tatile gitmektedir. İdealist öğretmen Murat, taşrayı beğenmeyen eşi Neşe’yi kente yolcu edecektir. Turistler, ele geçirdikleri antikaları gizlice götürme gayretindedir. Kemal, polistir ve turistleri izlemektedir. Mahkûmun hikâyesini ise yazar anlatmaz. Ancak, kanlısı olan iki kişi mahkûmu öldürmek için fırsat aramaktadır. Kutlu, bir yandan kahramanların geçmişine gitmekte, bir yandan da minibüsün içinde meydana gelen hadiselere yer vermektedir. Yolculuk boyunca ‘komik’ ile ‘gülünç’ hadiseler içiçedir. Mesela, okuyucu Kenan’ın ‘deliliklerine’ gülerken bir yandan da minibüse yolda binen Avcı Hasan’ın hikâyesiyle hüzünlenmektedir. Akşam üzeri bir handa verilen mola esnasında, hasta kadın ölür. Büyük bir üzüntü yaşayan kocası ölünün yanında bırakılarak yola devam edilir. Hemen herkesin -özellikle Beşir Ağa’nın- acelesi olmasına rağmen Deli Kenan arabayı keyfince kullanmaya devam eder. Bir ara Ağa’ya kızıp direksiyonu Seyfi’ye verirse de yolcuların yalvarmaları neticesinde tekrar direksiyona geçer. Kırkıncı bölümde minübüs tren istasyonuna varır ve hikâye son bulur. Ancak okuyucu bu bölümde bir süprizle karşılaşır: Hikâye aslında bir film sahnesinin anlatılmasından ibarettir. Mustafa Kutlu, burada özellikle Anton Çehov’un hikâyelerinde sıklıkla görülen ‘yukarıdan bırakma ’ yöntemiyle okuyucuda şaşkınlık yaratır. Ne var ki Kutlu, daha da ilginç birşey yaparak son bölümde (42. bölüm), oyun (film) ile gerçek hayatı birleştirir ve minibüsü takip eden silahlı iki adam oyundaki mahkûmu öldürür.

Son üç bölüm, yoğunluğu itibariyle okuyucuda büyük bir şaşkınlık meydana getiriyor ve okuyucuyu, hikâyenin başına dönme durumunda bırakıyor. Hikâye, kırkıncı bölüme kadar düz bir çizgide devam ediyor. Ancak yukarıda değinilen son bölüm, okuyucuyu hikâye üzerinde başka anlam katmanları aramaya zorluyor. Bir yönüyle kırkıncı bölümde Kutlu’nun anlattığı hikâye son buluyor, ama bundan sonra okuyucu için başlıbaşına ‘meselelerle’ dolu başka bir hikâye başlıyor. Sonuçta görülüyor ki yazar, bir yolculuk etrafında varlığın ve düşüncenin temel meselelerine giriş yapıyor ve belli noktalarda çözümler ortaya koyuyor.

Hikâyenin sonunda yaşanılanlar, Cuang Cou’nun ‘Kelebek Rüyası’nı hatırlatmaktadır. Cuang Cou, rüyasında kendisini bir kelebek olarak görür. Uyandığındaysa şöyle düşünür: ‘Ben rüyasında kelebek olduğunu gören bir insan mıyım, yoksa Cuang Cou olduğunu gören bir kelebek miyim?’ Kutlu da, oyun ile gerçeği biribiri içine geçirerek okuyucunun zihninde hikâyeyle alâkalı benzer sorular uyandırıyor. Burada şunu belirtmeliyiz ki, varlık/rüya konusu, gerek Batı edebiyatında, gerekse Doğu edebiyatında eskiden beri yazarların eserlerinde ele aldığı konulardandır.

Bu değerlendirmeler doğrultusunda Kutlu’nun hikâyeleriyle ilgili olarak yazının başında zikredilen üçlü anlam katmanı çerçevesinde hikâyeyi tahlile girişebiliriz.

Birinci anlam katmanında hikâyenin iskeletini oluşturan olaylar görülür: Bir minübüs köyden istasyona gitmektedir. Yolcular renkli ve farklı kişilikleriyle dikkat çekerler. Bu arada bir genç de köyden İstanbul’a kaçmaktadır. Bu şekilde özetlenebilecek bu katmanın merkezi olarak okuyucunun zihninde canlanan ‘Ne olacak?’ sorusu kabul edilebilir.

İkinci anlam katmanındaysa, birinci anlam katmanındaki olayların ardındaki ‘meseleler’ vardır. Bu kapsamda, köyden şehre göç meselesini (Hikâyede önemli kahraman olarak tek bir genç vardır. O da şehre kaçmaktadır. Yazar kasaba meydanını anlatırken, kahveci çırağını hariç tutarsak, tek bir delikanlıya rastlamayız.), köy yaşamının temsil ettiği anlam dünyasında herşeyin ‘dolu’ oluşu (Dostluklar, köy yaşantısında hâlâ çok kuvvetlidir ve ilişkilerde belirleyici gücünü devam ettirmektedir.), polisiye bir öge olarak tarihî eser kaçakçılığı, şehir ve köy yaşantısı arasındaki farklar (öğretmen Murat ile eşi Neşe arasındaki anlayış ve bakış farkı) konularını saymak mümkündür.

Kutlu’nun esas üzerinde durduğu konuyu barındırması hasebiyle, bu iki katmanı bu şekilde kısaca geçip üçüncü katman üzerinde daha teferruatlı olarak durabiliriz. Bu katmanın ana meselesi, dünyanın fani oluşudur. Yazar, hikâyesini bu tem etrafında kurgulamasına rağmen, bunu pek fazla hissettirmiyor. Ancak bu bilgiye ulaşmanın yollarını daha ilk bölümden itibaren zaman zaman sezdiriyor. Şöyleki yazar, ‘Kendini bilen, Rabbini bilir.’ hadisini zikrederek aslında hikâyenin bir yerlerinde ‘kendini bilme’ gayretinin gizlendiğini ima ediyor. Kasabanın lokantasında bulunan ve lokantaya adını veren ayna, tasavvuftaki ‘sır’larıyla karşımıza çıkıyor. İbn-i Arabî, kişinin aynada aslolanı gördüğü zaman, insandaki sırra ulaşacağını söyler. Aynada aslolan ise, insanın özü, varlığın birliğidir. Kutlu da İbn-i Arabî’nin bu sözünü hatırlatırcasına; ‘Aslolan ayna camının ardına sürülen sırda. O sır olmasa kendimizi adi bir cam karşısında bulacağız ve hiçbirşey görmeyeceğiz.’ cümlelerine yer vermektedir. Yazarın okuyucuyla konuştuğu birinci bölümde bu konu daha netken, hikâye başladığında konu, yazar tarafından akan olayların arkasına, satır aralarına gizlenir. İnsanın özünün kutsiyeti, insanı tanımanın, insanı bilmenin zorluğu hikâyede sıklıkla ima edilen konulardır.

Kutlu, hikâyenin kırkbirinci bölümünde ayna metaforuna tekrar dönüyor ve hayat ile oyunun karışmasından dolayı ‘kendini bilme’nin zorluğuna dikkatleri çekiyor: “Belki de orada sadece görmek istediklerimizi, olmak istediklerimizi özlem ve ihtiraslarımızı bulabiliriz.

İşte bu umutsuz bir çabadır. Biz, elbette biliriz ki aynada oluşan görüntüyü sağlayan şey, aynanın arkasını kaplayan sırdır.

O sır bütün insanı ve hayatın her yanını kuşatmıştır.”

Yazar, örgülediği hikâyede her ne kadar ‘eğlenceli’ unsurlara çokça yer verse de, esasta yukarıda değinilen ‘sır’rın peşinde olduğunu düşündürmektedir. Bu düşünce vasıtasıyla, Kutlu’nun diğer hikâyelerindeki temel fikirle de bağlantı kurulmuş olur.

Hikâyede dünyanın faniliğiyle ilgili olarak kaydedilen bu unsurların yanısıra, ‘yol’ metaforu da düşünülebilir. Bilindiği gibi Klasik Edebiyatımızda ve diğer bir çok düşüncede dünya hayatı yola benzetilmektedir. Yolun bir yerlere açılım sağlıyor oluşu, bir yerden bir yere götürüyor oluşu ve asıl önemlisi, Hz. Peygamber’in (s.a.s) dünya hayatını anlatmak için benzetilen unsur olarak yolu kullanışı bunda etkilidir. Hikâyede yazar, âdeta dünyayı minibüse doldurmuştur. Kahramanlar, bir yerden kalkmış başka bir yere gitmektedir ve bu esnada da birtakım olaylar yaşamaktadırlar. Farklılıklarıyla beraber, her biri satıhta eşittir: Minibüsün şartlarıyla mukayyettirler. ‘Saatin zamanı bölmediği’ dönemlerde sahip oldukları hikâyeleriyle her biri, bir âlem hüviyeti taşımaktadır.

Kutlu’nun üzerinde durduğu önemli bir konu olması hasebiyle kültürel meseleleri de bu katmanda zikredebiliriz. Kitabın on dördüncü bölümünde yazar, hikâyenin arasına anlatıcı kişi olarak uzun bir konuşma/değerlendirme yerleştiriyor. Kültür ve medeniyetteki hüviyetin devamı ve yaşatılması hususuna değinen bu pasajı, yazar üzerindeki Tanpınar tesiriyle ilgili düşünebiliriz.* Türk toplumunu ayakta tutan ‘ruh’tan bahseden yazı, bu ‘ruh’un yok olmak üzere olduğunu beliritir. Taşra, teknik dünyanın kirliliğine bulaşmamış olmanın getirisiyle, bir safiyet taşımaktadır. Bizi yaşatacak ‘ruh terbiyesi’ de, bu safiyette bulunmaktadır.

Muhtevaya ait bu değerlendirmeye ilâve olarak, anlatım tekniği üzerinde de durulabilir. Kutlu, tercih ettiği sinematografik anlatım tarzıyla hikâyenin muhtevası arasında birlik kuruyor. Yazar, bir anlamda bize filmi anlatıyor. Ancak klasik anlamda üçüncü şahsın anlatımını tercih etmiyor ve zaman zaman okuyucuyla diyaloğa geçiyor. Bu yönüyle kendini her zaman hissettiriyor. Fakat üslubundaki samimiyet, okuyucunun anlatıcı arkasında rahatlıkla sürüklenmesine imkan tanıyor. Yazarın anlatımdaki samimiyetin unsurları olarak tercih ettiği dili, atasözü, deyim ve halk söyleyişlerini kullanmasını de sayabiliriz.

Netice olarak Kutlu’nun Mavi Kuş’u, sağladığı açılımlarla edebiyat dünyamızda farklı ve önemli bir yer tutmaktadır. Yazarın, bu hikâyesinde ele aldığı konuya ve kullandığı üsluba verdiği önemi, son hikâye kitabında da benzer konu ve üslubu devam ettirmesi bakımından görmek mümkündür. Özellikle edebiyatın ‘paralize’ olduğu bir dönemde, Kutlu’nun eserlerinin taşıdığı edebî hüviyet, onu ve eserlerini ayrıca önemli kılmaktadır.

Bu konudaki misaller için bkz. a- Hece Dergisi ‘Mustafa Kutlu Dosyası’, Eylül /Ekim 1999 s.33,34

b-‘Mustafa Kutlu Kitabı’ (Haz. Kemal Aykut, Nusret Özcan) Nehir yay. İstanbul
2001
Mustafa Kutlu, Sabahattin Ali, Dergah yay. Tarihsiz, İstanbul
……………………… Sait Faik’in Hikâye Dünyası, Hareket yay. İst. 1968
Mavi Kuş, s. 17
a.g.e. 17
Çin Denemeleri, Çev. W. Eberhard-N. Hızır, MEB yay.İst. 1989, s. 34
T. İzutsu, İbn-i Arabi’nin Füsusundaki Anahtar Kavramlar (Çev. Ahmet Yüksel Özemre), Kaknüs yay. İst. 1998. s. 137 vd.
Mavi Kuş, s. 15
a.g.e. s. 208
a.g.e. s. 49
* Kutlu, birçok söyleşisinde Tanpınar’ı sıklıkla okuduğunu belirtmiş ve okunmasını tavsiye ettiği yazarlardan saymıştır.

Uzak Nasıl Yakın Kılınır / Nihat Dağlı

16 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Yağmur

http://www.beyazkalemler.com/hr/24.jpg Yazıya yazılan’lar var, bir de ‘yazı yazan’lar… Bunların arasında temel ve derin bir fark vardır. ‘Yazıya yazılan’da, yazı ile yazıcısı arasında bir mesafe yoktur; yazan, yazıya konu olmuş şeyi sadece zihninde taşımaz, o konunun içinde yaşar, adeta konunun kendisi kesilmiştir. Okumaları, iç kımıltıları onu bir ‘kapı’nın önüne bırakmıştır. Kapı, sadece arkasında neyi tuttuğu merak edilen bir şey olmaktan çıkmış, açılacak bu kapıyla içi de açılacak ve genişleyecektir. Bu durumda yazıcı mı yazıyı yazar, yoksa yazı mı yazıcıyı kurar, belli değildir. Bundan böyle yazıcı yazısında ne anlatırsa anlatsın, kendisini yazıyordur. Zihni ve kalbiyle ‘yazı’ya dönüştüğünden, yazıcı yazı olarak ortaya çıkar; sanki yazmamış da, yazılmıştır. Oysa ‘yazı yazan’ ile ‘yazı’ arasında bir mesafe vardır; yazı, yazarın kendisi değil, kendisinin yaptığı bir ‘iş’tir. Bu durumda yazı yazıcının sadece kafasındadır; yazıcı yazının içinde değil, yazı yazıcının içindedir. ‘Yazı yazan’ın yazısında yazıcıyı değil, yaptığı işi buluruz.

Daha önce okuduğum öykülerinden, yazılarından, ilk romanı Hiçbiryer’den ve şimdi ikinci romanı ‘Fatma Aliye: Uzak Ülke’den hareketle derim ki; Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, ‘yazıya yazılan’dır. Aslında biz okuyuculara bir şeyler anlatmak derdinde değildir; yaşarken, okuyup yaşarken, kendini kurmak derdindeyken yani, dile geliyor sadece. Öykülerinde, yazılarında ve romanlarında gördüğüm ve hissettiğim şey, neredeyse yazıcının kendisi olmuş meselelerdir. En soğuk, en nesnel bir şeymiş gibi görünen ‘Moda ve Zihniyet’te de bu vardı. Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, hastasına yabancılaşarak ‘iş yapan’ bir doktor gibi davranmıyor; ‘mesele’yi, kendi içinde aldığı renkleri göstere göstere anlatıyor.

Mesela ‘Fatma Aliye: Uzak Ülke’ romanı… Bir bütünleşmeden bahsedebiliriz. Bu, benzer isimler taşıyan iki ‘yazar kadın’la sınırlı bir bütünleşme de değil! Sanki Fatma Karabıyık Barbarosoğlu kendini kurmaya koyulmuşken, yolculuğu onu Fatma Aliye’ye götürmüş; Fatma Aliye’ye vardığı yerde kendi fotoğrafıyla karşılaşmış. Fatma Aliye’yi yazmamış, onu yaşarken kendini yazar bulmuş. Romanın ‘şimdi’ de geçen (ki yazıcı, ‘şimdi’yi ‘kendisi’ olarak okuyor) üçüncü bölümü bunu gösteriyor. Onu Fatma Aliye’ye götüren okumalarını ve iç kımıltılarını bilmiyoruz ama Kadıköy meydanında Fatma Aliye’nin torunu Suna Selen ile karşılaşması, sanki bardağı taşıran son damla olmuş. Bu son damla, o güne kadar yazıcıda yaşanan Fatma Aliye’nin ‘yazı’ya konu olmasına sebep olmuş. Romanın ‘şimdi’de geçen üçüncü bölümünden şunu anlıyorum: Yazıcı uzunca bir dönem Fatma Aliye’de yaşayarak o ‘uzak ülke’ye yolculuğa hazırlanmış. Bu bölümü, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu’nun Fatma Aliye’ye, yani ‘uzak ülke’ye yaptığı yolculuğa hazırlanışı olarak okuyabiliriz. Bu sebeple bu romanı okuyup bitirdiğimde, ‘aslında son bölüm, ilk bölüm olabilirdi’ diye düşündüm.

Fatma Aliye’nin Uzak Ülke romanında üç üst bölüm var: Okumak, yazmak ve kilitli kalmak… Bu üç bölümün toplamı olan romanın ana izleğinde, İslâm medeniyet perspektifine oturan Osmanlı’nın son dönemlerinde yaşananların bir ‘yazar kadın’ üzerinden okunması vardır diyebiliriz. İyi bir tarih yazıcısı olan Ahmet Cevdet Paşa’nın kızı ve tarih yapıcı/ yaşayıcılardan Faik Paşa’nın eşi Fatma Aliye’nin biyografik hayatında görünen hakikatlerde ‘şimdi’yi okuma çabası belki… Yazıcı ‘şimdi’den ‘uzak ülke’ye, ‘bugün’den ‘dün’e gidiyor olsa da, maksadı sadece ‘uzak ülke’yi, ‘dün’ü göstermek değil, ‘bugün’ün izlerini ‘dün’de aramak veya ‘dün’ün ‘bugün’de aldığı şekli göstermektir. Şu da denilebilir: Yazıcı, ‘yazar kadın’ kimliğinin köklerine giderek kendini konumlandırmak istiyor. Elbette ki metnin yazardaki yorumu vardır, bu tespitler sadece okuyucunun çıkarımlarıdır. Bilindiği gibi okuyucu metni okuyarak onu yeniden kurar ve yorumlar.

Romanda, Fatma Aliye’nin şahsında temel insanlık durumlarıyla karşılaştığımı söyleyebilirim. Sebep sonuç ilişkisiyle iç içe geçmiş üç dönemin (Abdülaziz, Abdülhamit ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu) iklimiyle birlikte, ‘yazar kadın’ Fatma Aliye, ‘anne’ Fatma Aliye, ‘Doğu-Batı arasındaki’ Fatma Aliye ve kurulan yeni devlete sığmayan Osmanlı bakiyesi ailelerden biri olarak Fatma Aliye üzerinde düşündüm.

Romanda bu Fatma Aliyelerin izini sürmek isterim.

İslâm medeniyet perspektifinin ulema geleneğinin son temsilcilerinden Ahmet Cevdet Paşa’nın evinde tatlı bir heyecan vardır. Adviye hanım hamile olduğu çocuğunu doğurmaktadır. Önceki doğumuna ebelik yapmış ebenin yerine yeni bir ebe işe koyulmuştur. İlk kez ebe olarak geldiği evin sahiplerini öğrenmiş olmanın heyecanı içinde, doğan bebenin göbek bağını keserken, ‘Sesi de, talihi de güzel olsun’ diyecekken, ‘Aklı güzel olsun’ der. Hiç şüphesiz irrasyonel bir durumdan bahsediyoruz. Kendisine Fatma Aliye ismi verilmiş bebenin sesi ve talihi hikâyesinde saklıdır, ama çok açık ki, aklı açık biri olarak hayatta yerini alır. Hayatı harflerin, kelimelerin, dilin, kitapların sayfasında ve düşüncenin içinde geçer. Yaşıtları gibi oyunların içinde kaybolmaz, kitapların sayfalarında görünür bir hayatın kahramanı olur. Çocukların çok da yaklaşmadığı, kız çocuklarının özellikle uzağında dur(durul)duğu ‘kendince’ bir ‘oyun’a girişir. Harflerle oynar, kelimelerle bir dünya kurar, içine düştüğü ‘dil’ ile durduğu yerle yetinmez, başka yerlere uzanmak ister. Abdülaziz devridir. Evler, imparatorluğun büyüklüğüne yakışır edadadır; evler okulda değil, okul evdedir. Kendisine gelen hocalara sorduğu sorulardan edindiği cevaplarla yolunu açar. ‘Aliye sordukça soruyor, her sorduğu soruya kendini tatmin eden cevaplar aldıkça, bambaşka diyarlara yürüdüğünü zannediyordu.’ Annesi ve babası hayretler içindedir; harflere, kelimelere, dile böylesine giden Fatma Aliye kendilerini şaşırtmaktadır. O, kitapların sayfalarında başka yerlere kanatlanıyordu. Hem buradaydı hem değildi. Rüya gibi yani… Okumak, iradeyle rüya görmekti zaten. Okurken hem buradasınız, hem değilsiniz; okuduğunuz şey sizi başka yerlere götürmüştür çünkü. Kendisini uzaklara taşıyan okumalar onu yeni bir dille karşılaştırır. Fransızca ile… Gizlice ve kendi başına Fransızca öğrenmeye koyulur. Bunu sonradan öğrenen baba kızını şaşırtır, bu dile giden yolları açar. Bir dil sadece bir değil değildir, yeni bir dünyadır da… Fransızca ile başka bir dünya ile karşılaşır.

Bir süre sonra eve gelen hocalardan bir şeyler öğrenmekten vazgeçer. Hocalar artık konağa gelmeyecek, kendisi hocaların kitaplarına gidecektir. Ahmet Mithat Efendi’nin kitaplarıyla buluşur. ‘Hayata karışamayan Aliye, kitaplardaki hayata pek çabuk karışır.’ Okuduğu kitaplar, öğrendiği Fransızca ile karşılaştığı dünyalar, Ahmet Mithat Efendi’nin romanları kendisinde ‘romancı’ hassasiyeti geliştirir. İmparatorluk uzandığı yerlerden geriye doğru çekildikçe o ileriye doğru gelişir. İçine çok şey doluşur, yaşı büyür. On yedi yaşına vardığında babasının münasip gördüğü Abdülhamit’in Kolağası Faik Paşa ile evlenir. Babasına rağmen bir şey yapacak biri değildir o; baba Ahmet Cevdet Paşa Fatma Aliye için merkezi bir şeydir. O ki, romanlarında bile kahramanlarını babalarıyla karşı karşıya getirmez. Ahmet Mithat Efendi’nin bir talebesi olarak ‘ders’e yatkındır. Yazarak bir ‘vazife’ görmek istemektedir; ‘yazar kadın’ olarak… Gel gör ki, Faik Paşa da ‘buraların’ erkeği olarak, okuyan, düşünen ve yazan bir kadını ‘fazla’ görmektedir. Fatma Aliye ise evlilikten bunu beklememektedir. Saklı saklı yazmaya devam eder. Kâğıda değil, zihnine düşürerek… Fakat bir gün gelir Faik Paşa kararından vazgeçer, ‘yaz!’ der. Bu Fatma Aliye için büyük bir kazançtır. Hem evliliği sıkıntı olmaktan çıkmış, hem de yeniden diline kavuşmuştur. ‘Buralarda’ ilk kez bir kitabın kapağında ‘Bir Kadın’ imzası görünür. Fatma Aliye çevirdiği Fransızca kitabının kapağına kendi ismiyle değil, ‘Bir Kadın’ imzasıyla yer alır. Verilen tepki şudur: “Bir kadın ne bilsin Fransızca’yı, ne ilgisi var ‘yazı’yla…” Osmanlı erkeği böyle tepki vermişti. “Osmanlı erkekleri, Osmanlı kadınlarına nasıl bakıyor ki! Bakıyor mu?” Baksın veya bakmasın, Fatma Aliye kendinde yaşarken, hurufatla birçok yere gitmiştir. Artık o Osmanlı’nın ilk kadın muharriresidir.

Konağında, kitapların sayfasında geçen bir hayata yazılmıştı. Ama hayat yerinde durmuyor, imparatorluk çözülüyor, insanlar başka yerlere savruluyordu. Erkekleri ve kadınlarıyla Osmanlı, rengini kaybediyordu. Yazı yazmak ile hayatı tanzim etmek tercihleri arasında Fatma Aliye ‘yazı’yı seçiyordu. Madam Serandi, “Müslüman kadınlar yirmi yıl önce böyle değildi. Artık siz başka türlü yaşıyorsunuz. Oysa biz, yere düşer gibi geçerken yılların üstünden, siz göğe ulaşılacak basamak niyetine geçiyordunuz yılları. Ama görüyorum ki, şimdi siz de artık göklerden düşe düşe yaşıyorsunuz ve dahi yaşlanıyorsunuz.” demişti. Hayır, göklerden düşer gibi yaşamayacaklardı. Bunun için yazarak akacaktı hayatın içine. Teselli arayanlara kitaplarıyla teselli olacaktı. Çünkü sadece kendi çocuklarına anne olmakla ‘valide’ olunamıyordu, sadece yakınlarına yakın durarak Allah’a yakın olunamıyordu.

Küçülen imparatorlukla beraber evler de küçülmüştü. İlim, evlere sığamaz olmuştu. Çocuklar, erkekler ve kızlar okullarda başka dillere, başka dünyalara, dinlere, tasavvurlara yakalanıyordu. Bir garip ‘özgürlük’ esvapları dalgalandırarak ve değiştirerek yüzlere başka ‘bakış’lar takıştırıyordu. Osmanlı erkeğini ve kadınını savuran bu rüzgâr onları kendilerince olmayan bir toprakta buluşturuyordu. Özgürlük, aşk, evlilik yeniden tanımlanıyordu. Kızların evden kaçtığı bir dönemdi. Annesi ve babasına rağmen kızı Ayşe aşkının peşinden gitmişti. Ahmet Cevdet Paşanın torunu, ilk muharrire Fatma Aliye’nin kızı İsmet tanassur etmişti. Fatma Aliye kızını arıyor ve soruyordu: “Aşk bizi terbiye ediyordu. Ne oldu da, biz aşkı nefsimizi terbiye eden bir basamak olmaktan çıkarttık?” Muhaderat’ta, Enin’de durumun dayanılmazlığından ‘yazı’ya kaçıyordu. İmparatorluk topraklarından çekilmiş, kızlar evden kaçıp tanassur etmiş, Fatma Aliye de kendi kalbine çekilmişti. Dönem, ‘hürriyet’ten yararlanmak için ikbal peşinde Ankara’ya hücum vaktiydi. İnsanlar yüzünü Ankara’ya çevirip ona koşarken, Osmanlı bakiyesi Fatma Aliye, kendini ‘dün’e ve İstanbul’a hapsetmeye razı olmuştu. Şöyle düşünüyordu: “Yol belliydi. Maziyi yıkmadan istikbali hazırlamak… İnkar değil, ikmal. Padişahı yıkmak ile maziyi yıkmak arasındaki farkı keşke bilebilmiş olsalardı. ‘Geçmiş ile ilişkinin her zaman gelecek ile ilişki kurmak olduğunu’ keşke kabullenebilmiş olsalardı.”

Kızlar evden kaçıp tanassur ederek annelerini, yani tarihlerini inkâr ediyorlardı. Geçmiş ile kurulan mevcut ilişki de evden kaçan kızlar gibiydi. “Neden hurufatı oğullara ve kızlara benzetmişti!? Hurufat üzerinden dünyaya değip dokunulduğu için mi? Yazı yoluyla istif edilen düşünce, geriye kalan olduğu için mi? Hayırlı yazı, amel defterini açık bırakan. Hayırlı yazı!!!” Ama yeni dönemle birlikte hurufat da değişmiş, yeni bir alfabeye geçilmişti. “Bu hurufat başka düşüncelerin gemisiydi. Kendi düşüncelerini bu gemiye yüklemeye kalkınca düşünce küsüyordu.” Fatma Aliye evden kaçan kızıyla geçmişle kurulan ilişki arasında kendine çekiliyordu. Kendine çekiliyor, romanlarında anlattığı ve kışkırttığı kadının aldığı hal üzerinde kendi sorumluluklarını düşünüyordu. Yaşadığı bir hayal kırıklığıydı. Böyle bir kadın mı arzuluyordu, kitaplarında açtığı yoldan giden kızlar tanassur mu etmeliydi?

Çekildiği kuytuda, tanassur etmiş kızı İsmet’i arayan dedektifin parasını temin için babası Ahmet Cevdet Paşa’dan kalma malları satıyordu. Eşi Faik Paşa’nın, yani babasının ölümüne bile gelmeyen İsmet’ten yakıcı mektuplar alıyordu. ‘Dün’ün bakiyesi olan Fatma Aliye ‘bugün’e eklenemiyor, kendine tutunarak yaşıyordu. Kendisini anlamayacak gibi görünen genç adam soruyordu: “Yaşarken unutulmak çok elem veriyor olmalı.” Fatma Aliye’nin cevabı şu oluyordu: “Ben trenden indim. Aynı yerde ve aynı zamanda olanlar birbirlerini hatırlayabilir ya da unutabilir. Ben sizin zamanınızda değilim. Zalim ile mazlumun yan yana durduğu, iyi ile kötünün aralarında hiç fark yokmuş gibi idrak edilmeye çalışıldığı zamanlara ait değilim. Unutulmadım. Sizin dünyanıza hiç girmedim diyelim.”

Kurulmakta olan yeni dünyada kendisine yer olmadığını çabuk kavramıştı. İki tür insan çıkmıştı ortaya. Geçmişe bütünüyle sırt dönüp bugünkülere yarananlar, bugünküleri bütünüyle kötüleyip geçmişte asılı kalanlar… O ikisinden de değildi. Kendisini unutturmuştu. Yazıları okunmayan muharrire olmaktansa artık yazmayan ‘eski zaman muharriresi’ olmak daha iyiydi. Haksız değildi! Dün memleket olarak gittiği yerlere bugün pasaportla gidiliyordu. İstanbul’un eski aileleri Türkiye’ye sığamıyordu. Fatma Aliye, çoktan bir ‘uzak ülke’ olmuştu.

Fatma Karabıyık Barbarosoğlu bu romanıyla, ‘uzak ülke’ Fatma Aliye’ye gidip onu bize ‘yakın’ kılmış. Romanın ilk iki bölümü olan ‘okumak’ ve ‘yazmak’ bu ‘uzak ülke’den haber veriyor. ‘Kilitli kalmak’ isimli son bölüm ise ‘şimdi’den bahisler açıyor. Daha önce dendiği gibi, yazıcı, Fatma Aliye’yi yaşarken, yani bu romanı yazmaya koyulurken hayatına vuran Fatma Aliye’yi ‘kilitli kalmak’la tanımlıyor.

‘Uzak nasıl yakın kılınır?’ sorusunun cevabı, ‘yazıya yazılarak’ olsa gerek. Yazdığınız şeye dönüşmüşseniz, o şey ne kadar uzak olursa olsun, yakınınıza gelmiştir.

Deniz Kestanesi / Recep Şükrü Güngör

11 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Yağmur

http://www.yagmurdergisi.com/eyagmur/img/roportaj/rsg1.jpg“Denizi sev, ama kıyıda dur.” diyen George Herbert mi, yoksa “Ayağım karada oldukça denizden hoşlanırım.” diyen Douglas Jerrold mu haklıydı? Hayır hayır, sen haklıydın. Faraklit’i anlatırken, Ebukubeys derken sen haklıydın. Selman derken, Eba Zer derken, Yunus Yesevî Mısrî derken sen haklıydın.
Kıyıkentin, tepeciklerin, palmiyelerin, ortancaların üzerinde bir uyuşukluk, bir ımızganma vardı.
Ağır kanlı insanoğlu, orada burada gölgeleniyordu.
Genç iri bedenler koyu kaya serinliği arıyordu.
Koyun batı ucunda, küçük şirin plajda denize girmeye niyetlendi bıyıklı esmer adam.
Kumsal, ipek Buhara halıları gibi serilmişti ayaklarına. Uyku kokusu sinmiş bedenini sarkıta sarkıta yürüdü.
Denize gidilmeli mi, denizsiz de yaşanabilir mi, soruları uğulduyordu zihninde. Şeyhim dediği arkadaşının “Gittiysen edebinle girmelisin.” sözleri geldi aklına. Bir mümin de, bir münkir kadar denize girme hakkına sahipti ama, mümin öyle uluorta girmemeliydi, kendini ve ailesini sakınmalıydı.
Alnı kırışıktı, gözleri kısılmıştı. Yalnızlığın ve yabancılığın tedirginliği vardı üzerinde.
Koy, derin derin soluyordu. Mavinin koyu koyu çalkandığı denizin dalgaları sahilin kayalarına hırçın hırçın çarpıyor, gelme yanarsın çığlıkları atıyordu.
Esmer adam çevresine bakındı bir süre. Her biri bir köşe tutmuş insanları beğenmedi.
Çocuklar, gençler çığlık atarak yüzüyorlardı.
Şeyhiyle halvet olduğunu gördü. Ona dert yanmaya başladı. Şeyhim dedi, buralarda mı görecektin beni? Ben bu dünya tadı arayanların içinde mi olacaktım? Şeyhin şu sözlerini duydu: “Can bağışladığını, rızk verdiğini görüyorsun. Onların da senin gibi imtihanda olduğunu biliyorsun. Ne itirazı bu sendeki? İki dikenli yoldan birini sen, diğerini de onlar seçmiş, seçimlerinde onları serbest bırakana mı isyan edeceksin?”
Şeyhi yanındaymış, kendini sarsarak uyarıyormuş gibi titredi.
“Önüme karanlık deniz çıkmasaydı senin adını kıtalar ötesine götürecektim.” diyen Ukbe b. Nafi haklıydı. Atını denizden, gemilerini karadan yürüten Fatih Sultan Mehmet haklıydı.
Beni uyardın hep. Koruyucum kollayıcım oldun. Ama ben sana layık olamadım. Senden başka da gidebileceğim kimsem yoktu.
Kem nazarından tövbe etti. Her bedene, yaratıcı, canından can bağışlamıştı. Kendine ne oluyordu?
Tenhaca bir uca gitti. Kendi gibi birkaç adam kıyıya oturmuş, dalgalarla halleşiyordu. Düşüncelerinden sıyrılıp ayağını çıkardı. Gözlüğünü, cüzdanını, anahtarını, telefonunu ayakkabısının içine koydu, üstüne de büyükçe bir taş… Çıplak ayakla kayalıklara temkinli temkinli basarak dalgalara doğru yürümeye başladı.
Şeyhini unutmuş, nefsin, şeytanın dümenine girmişti. Az ötede bağrışan, eğleşen, neşelenenlere baktı. Keşke dedi ben de bunlar gibi sahilin kumlarında eğlenebilsem. Denizi bunlar kadar yaşayabilsem…
Ayakları suya ulaştı. Üçüncü adımda sol ayağına kocaman dikenler battı. Onu çekerken sağ ayağı kaydı. Sağ eliyle dikenlerin üstüne düştü. Elinin ayasına o acı o mor dikenler battı. Sol ayağının orta ve serçe parmakları taşların sivri yerlerine geldi derince kesildi.
Dalgalar göbeğine kadar yükselerek çarpıyor, gabgablı tombul parmakları ve ayağı acıyordu.
Ayağının acısı hızlı yürümesini engelliyordu. Seke seke o insanların arasına, kamelyaya geldi. Palmiyelerin gölgesinde bir masaya oturdu. Büfe çalışanları kesilen yerlerini yara bantlarıyla sardılar. Diken batan yerlerine ilaç sürdüler. Eğleşenler çevresine toplandılar, geçmiş olsun dediler, acısını paylaştılar.
İğne istedi esmer adam ama yoktu, hem o dikenler iğneyle çıkmazdı. Zeytinyağı sürersen birkaç gün içinde kendiliğinden çıkar, dediler.
Bir süre yaraları, dikenleriyle halleşti. Çıkarmaya çalıştığı dikenler daha içe kaçıyordu.
Çocuklar oyunlarına döndü, gençler yeniden geçmiş olsun deyip çekildiler cümbüşlerine.
Yürüyerek sahilden uzaklaştı, koyun iç taraflarına, mahalleye geldi.
Bir marketten iğne aldı. Kanata kanata çıkarmaya başladı. Zeytinyağı sürüyor, kanatıyor, ancak iri dikenleri çıkarabiliyordu.
Marketin sahibi yardımsever biriydi.
Biraz konuştuktan sonra, onun da aynı gazeteyi okuduğunu, aynı virdi tekrarladığını gördü.
Markette içki satmadığı için çevredekiler tarafından ayıplandığını, dışlandığını söyledi. Kuru yolum bulamadığı için tavuk da satmıyordu. Bundan dolayı da ayıplanıyordu. Bir esnaf; “O artık benim dükkanıma ayak basmasın.” demiş. Bir dikenli meydandı durduğu yer. Esmer adamın elleri ayakları dikenler içindeydi, marketçinin ise bütün hayatı…
Bir tercihti elbette. Her yaranın bir tedavisi, her dikenli yolun bir selameti vardı.
Telefonuna ancak bakabilmişti. Bir mesaj almıştı. Kimdir bugün bu dikenli halime mesaj atan merakı ile açtı. Şeyhinden geliyordu: “Harf kabına mana suyu doldurmak yerine, deniz suyuyla hemhal olunca bunlar oluyor demek!”
Beni düşündüğün için, dedi kendi kendine, teselli duyuyorum. Sen isterdin ki ben, şimdi Faran dağlarında serinleyeyim.
Yukarıdan bir martı uçtu. Dut dalı sallandı. Rüzgârın hafif esintisi yanaklarını okşayıp geçti. Günün aydınlığı yüzünü yaladı. Tepeler bakıra çaldı.
Minibüsle körfeze gitti. Caminin önünde birkaç aksakal akşama hazırlanıyordu. Elindeki ayağındaki emanetlerin acısını, ağ bağlamış maun bir mihrabın acısı gibi, duya duya otele kadar yürüdü.
Çalışanlardan zeytinyağı isteyip havuz başına çıktı. Anneler çocuklarının havuza dalışlarını, üçer beşer kümeler halinde sohbet halkaları kurmuş seyrediyorlar, babalar büyükçe ahşap masayı söğüdün gölgesine çekmiş, hatıralara dalmışlardı. Ne güzel aile manzarasıydı. Denizden, teşhire düşmeden de yararlanılabiliyordu demek ki.
Güneşin son ışıklarıyla alev kümesine dönen havuzun suyuna elini batırmaktan korkuyordu.
Akşamın son kızıllığı gözlerine doldu.
Deniz kokusu sinmiş elleri neye dokunsa yanacak, kül olacaktı.
Kem nazar etmeyecektim onlara, dedi.
Odasına çıktı, kestaneli elini yumaklayıp kıvrıldı, azapsız bir uyku istiyordu.
Koy, derin derin soluyordu. Çividî mavinin koyu koyu çalkandığı sahilin dalgaları kayalara hırçın hırçın çarpıyor, gelme yanarsın çığlıkları atıyordu.
Alnı kırışıktı, gözleri kısılmıştı. Üzerinde yalnızlığın ve yabanlığın tedirginliği vardı.
Kumsal, ipek halılar gibi serilmişti ayaklarına. Uyku kokusu sinmiş bedenini sarkıta sarkıta yürüdü.
“Önünüzde deniz gibi düşman, arkanızda düşman gibi deniz” diyerek gemileri yaktıran Tarık b. Ziyad haklıydı.
Koyun batı ucunda küçük şirin plajda denize girmeye niyetlendi bıyıklı esmer adam.
Genç iri bedenler koyu kaya serinliği arıyordu.
İnsanoğlu, orada burada gölgeleniyordu.
Kıyıkentin, tepeciklerin, palmiyelerin, ortancaların üzerinde bir uyuşukluk, bir üşenç vardı. Havan dövücünün hık deyicisiydiler.
Körfezin otellerinde, camilerinde, dükkanlarında denize girmenin edebini bilenler de vardı. Bütün yazı, suyla geçirecek değillerdi. Bıyıklı esmer adam odasında evradını okurken o gençlere, o çocuklara ne anlatabileceğini düşünüyordu.

Senin nazarın vardı bende. Deniz kestanesi batıyordu ellerime ayaklarıma. Gençlere, o bıyıklı esmer adam hikayesini anlatıyordum.

Popüler Kültür Hali / Nihat Dağlı

11 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Yağmur

http://yenisafak.com.tr/resim/site/clipboard0120066ca830059a78bby.jpgPopüler kültürü konuşmaya başladığımızda, konuşarak onu anlamaya çalıştığımızda dışımızda olan bir ‘şey’i/nesneyi konuşuyor olmuyoruz. Laboratuvarda masa başında incelemeye giriştiği nesneye yabancılaşan, incelediği şeyin dışında kalan bir bilim adamı gibi olamıyoruz. Hemen hepimiz bir şekilde popüler kültür denen şeye maruz kalmış durumdayız. Popüler kültüre eleştirel yaklaşsak da dışında değiliz, içimizde değilse de biz bugün onun içindeyiz. Askerlerin beklediği sınırlara takılmayan, her an her yerde olan garip bir ‘şey’le karşı karşıyayız. Fadime Özkan’ın bir yazısında belirttiği gibi, popüler kültür bir ‘şey’dir, alıcısı ve tüketicisini ‘şey’leştiren bir şeydir. Öyle bir şey ki kendi eleştirisini de kendine dahil edebiliyor. Popüler olanı eleştirerek hayatını kazanan, bunu yaparak hayatımıza giren yüzlerce isimden bahsedilebilir.
Popüler kültürü yeniden tanımlamaktan çok, kendisi için yapılmış tanımlamalardan hareketle onun insanın hangi hâllerine denk düştüğünü öğrenmek istiyoruz. Burada meselemiz popüler kültür değil, popüler kültüre batmış insanlık durumumuzdur. Popüler kültür kimin kültürü? Popüler kültür okumalarının vardığı ortak sonuç, onun yaygın olarak beğenilen, tüketilen, halka ait şey olduğudur. Halkın çoğunluğunun tükettiği şey popüler kültürün kendisi olarak kabul edilir. Bu temel bir tanım ve kabuldür. Burada şu soruyu sormak gerekiyor: Halkın çoğunluğunun tükettiği şey, halkın istediği şey midir, yoksa halka istetilen bir şey midir?
Popüler kültürün daha çok sorunun ikinci şıkıyla ilgili olduğunu düşünüyoruz. Halkın istediği bir şey olmadığı, halka istetildiği kanaatindeyiz. Popüler kültürün bir sorun olarak konuşuluyor olması bizi haklı çıkarıyor. Halkın istediği bir şey ise eğer, o değil, kendisini arzulayan halk sorun edilmelidir. İnsanların, neredeyse topyekun popüler kültürün tüketicisi olması sonraki aşamadır. İlk aşama, bu kültürün alıcısı bir insanın, bir kitlenin oluş(turul)masıdır. Talebin doğması ilk adım olmuş, arz sonradan gelmiştir. Ve bu sürecin hikâyesi uzun mu uzundur.
Kadim ontolojik kaygıların peşine düşerek kendilerine bir inanç, bir aidiyet edinmiş insanların temelli kültürleri olmuştur, piyasanın dalgalanmalarıyla şekillenen ve çözülen ‘şey’lerden uzak kalmışlardır. Bir inanca doğan, bir medeniyet perspektifi içinde büyüyen insanlar kendi gerçekliklerinden hareketle bir şeye sahip olmak istemiş, onun alıcısı olmuşlardır. Bir şeyin alımında kendi beğenileri esas olmuştur. Esaslı bir dindar ve temelli bir düşüncenin mensubu, kendinden kalkarak bir şeye gitmiştir. Hayatın sordurduğu sorulara cevap bula bula kendini kurmuş, bir kimlik/şahsiyet edinmiş bu insan, bir aidiyet bağı içinde, dışarıda akıp giden hayatın dayatmalarına karşı kendini hep güvende hissetmiştir. Önüne konuların ‘şey’lerin kendisi için ne kadar elzem olduğunu test edebilme imkânına sahip olmuştur. Her bir şeyi içindeki tartıya vurmuştur. İçi dışını oluşturmuştur; evini, evrenini… Sokağa çıkışı ve hayata karışması, şahsın anlam dünyasına göre olmuştur. Bir şeyi almışsa mutlaka alması gerektiği için almıştır; aldığı şey yarasına merhem olmuş, bir boşluğunu doldurmuştur. ‘Ehl-i tahkik’ olan (yani düşünen/araştıran) bu insan kendisi için olanlara sahip olmuştur, sahip olunanlar için olmamış ve yaşamamıştır. Sahip olunan şeyler ‘hizmet’ etmişler, kendilerine hizmet edilir hâle gelinmemiştir. Modernleşme süreci, bu insanın ‘iç’inden çıkarılmasıyla, aidiyetlerinden koparılmasıyla başlamıştır. Dışarıya çıkan, aidiyetlerinden kopan insan yalnız başına kalmıştır. O artık ‘şahsiyet’ değil ‘birey’dir. Sokaktadır. Ne varsa dışarıda her bir şeye maruz kalmaktadır. Maruz kaldıklarının rengini alan, dışarının belirlediği bir şeydir. İçinin şekillendirdiği bir dışa sahip olmaktan uzaklaşmış, dışarının oluşturduğu bir içe sahip olmuştur. Bütünüyle dışarıdaki seslere kulak kesilmiştir. Hangi ses daha alımlıysa onun peşine düşmüş, hangi renk baskınsa ona bürünmüştür. Alabildiğince dışa açık hâlde kalmış, ne varsa dışarıda o içine girmiştir. Dış böylesine belirleyici olunca, gözünü dışa dikmiş, kulağını ona açmış, adımlarını ona doğru atmıştır. Dışın onayını almak, onun tarafından kabullenilmek esas olmuştur. Kendisi için değil dışarı için alır ve tüketir hâle gelmiştir. Onca şeyi, dışarıda ‘görünmek’ için edinmiştir. Dışarıdaki merkezlerin isteklerine boyun eğen bir şey olarak şunu bunu ister olmuştur.
Popüler kültürün alıcısı ve tüketicisi, ‘ehl-i taklid’ olan (bir şeyi incelemeden kabullenen) bu insandır, bu kültürün sahibi ise, bu insanı oluşturan ve buna kendi ürünlerini dayatan merkezlerdir.
Popüler Kültürün Havası
Popüler kültür bir niteliği işaretlemiyor, bir derinlikten haber vermiyor, temelli bir ihtiyacı karşılamıyor. Bu kültürün ürünlerinde derin bir işçilik, incelmiş bir duyarlık, emek ürünü bir sonuç, zamanın üstesinden gelen ve her dem tazeliğini koruyan bir tazelik görmüyoruz. Yüzeysel, günübirlik, kolay hazmedilebilen, uğraştırmayan, değiştirmeyen şeylerdir bunlar.
Kendi alıcısını ve tüketicisini aşağılara çeken, tüketicisini tüketen bu kültür nasıl bir ‘hava’ oluşturuyor? Nasıl bir havaya sahip ki bu kadar talep bulabiliyor?
Niteliğe, derinliğe, incelmiş duyarlığa, insanın temelli ihtiyaçlarına ve sorularına karşılık gelen kültürün (buna kadim ve klasik kültür diyebiliriz) havasında insan, ‘olmak’ derdindedir. Kişi, bir insan olarak bırakıldığı hayatta, kendine sorar bulduğu yığınla sorunun cevabını arar. Cevapsız kalan her bir soru içini deşer, kanatır. İçinin acısını dindirmek esaslı bir ihtiyaç olur. Bulunan her bir cevap insanı kurar, kendince olanı belirler. Bu cevaplara yaslanarak etrafına bakınır, bu cevapların ışığıyla etrafını anlamlandırır. Soruları ve cevapları insana ‘kendilik’ sorumluluğunu yükler, ona bir iç dil kazandırır. Sonrasında karşısına çıkan her şeyi bu iç dille karşılaştırır, bu şeylerin içiyle uyumlu olması veya olmaması onu ilgilendirir. Uyumsuzluk canını sıkar, içine karşılık gelen bir dış arar veya bunu kurma çabası içinde olur. Hep yeniden yaratılan dinamik bir hayatın orta yerinde taze ve diri kalmak, düşmemek, eskimemek, bu hayata yetinmek ciddi bir çaba gerektirir. Çetin bir işe yazılmayı kaçınılmaz kılar. Buna yazıldınız mı, yola koyulmuşsunuz demektir. İçinizde kımıl kımıl sorularla, sırtınızda ağır bir yükle kendinizi hayatın yollarına vurursunuz. Hayatın yolları birer dağ gibi uzanır. Çıktığınız her bir yol sizi bilinmedik dağların ayak basılmamış kuytularına götürür. Kuytularda edindiğiniz haberlerle daha çok bilir hâle gelir, her yeni bilgi sizi biraz daha hassaslaştırır. Hassaslığınız hususiyetiniz olur. Hususiyetiniz artıkça başkasından koparsınız. Öğrendikleriniz hayatı büyütmüştür ve artan hususiyetiniz de sizi yalnızlaştırmıştır. Bu şu demektir: Yalnız başına büyük bir hayatı taşımak gibi ağır bir havanın içinde kalmışsınızdır. ‘Herkes’i oyalayan şeyler sizi tutamaz olur. Çünkü sizin hayatta oyalanmak değil, hayatı ‘oya’lamak gibi bir derdiniz olmuştur.
Böylesi çetin bir hayata kim yazılır ve buna kimin gücü yeter?
Hiç şüphesiz çoğunluk, yani ‘herkes’, hayatı ‘oya’lamanın derdine düşmez. Adına halk denen çoğunluk bu derece ağır bir havada yaşamaz. Halkı oluşturan, kendini dışarıya teslim etmiş ‘birey’, ‘hafif’ havalarda yaşar. Popüler kültür de bunu vaat eder; hayatı bir gösteriye dönüştürür. Hayat bir gösteri alanıdır ona göre. Popüler kültürün tüketicisi için hayat bir sahnedir. Gözlerin dikildiği hayat sahnesinde görünmek, ‘iyi’ görünmek esaslıca bir şey olur. Sahne demek oynamak demektir, kendin olmaktan çok ‘mış’ gibi olmak… Oraya çıkılır, ilgi çeken bir imajın içi doldurulur. Ne alkış alıyorsa en çok ne göz avlıyorsa o oynanır. Maksat seyircinin onayını almak, onun tarafından kabullenilmek esas olduğundan seyirci ne istiyorsa o sahneye konulur. Seyircinin rağmına sahneye çıkmak, kendin kalarak sahnede durmak seyirci nazarında bir ‘öteki’ olmak demektir. Alkışsız, gözsüz kalmaktır bu. Kendi başına öylece durmak, kıyıya düşüvermek… Seyirciyi merkeze alan popüler kültür tüketicisi için bu yok olmak gibidir. Hayır bunu yapmaz, bu ağır gelir ona. Bunun için kendinden kaçar ‘herkes’e sığınır. Kendini, kendine dert etmez, başkasının beğenisine talip olur. Bu daha kolaydır, daha iç okşayıcıdır. Efendi olup bedel ödemektense köle olup mayış mayış yatmayı tercih eder. Piyasanın hâkim rengini giyinir, piyasa ne derse onu yapar. Giyimini, içimini, okumasını piyasa belirler. Mağaza, lokanta ve kitabevi vitrinleri aynılaşır.

Popüler edebiyat
Popüler edebiyat dediğimiz şey, yani bugün yığınların önünde kuyruk oluşturduğu kitaplar, hayatı ‘oya’lamak gibi ‘ağır’ bir havayı kaldıramayanların, hayatta oyalanmak gibi hafif havalara kaçanların oyuncaklarıdır. Popüler edebiyatın tüketicileri çocuklar gibi saldırıyorlar bu kitaplara. Sahip oldukları bu oyuncak kitaplarla oyalanıyor, bir süre sonra bunlardan bıkıyor, yeni oyuncaklar için mızmızlanıyorlar. Bu oyuncak kitaplar, içlerindeki boşlukları dolduramıyor, onları sadece oyalayabiliyor. Popüler edebiyatın tüketicileri hayatın yollarında böyle oyalanarak, bilinmedik dağların ayak basılmamış kuytularında saklı taze kır çiçeklerinden yoksun kalıyorlar. Ne Mevlana’ya ne Homeros’a ne Yunus’a ne Dostoyevski’ye ne Tanpınar’a ne Sezai Karakoç’a ne Nurettin Topçu’ya ne de Bediüzzaman’a varabiliyorlar. Bunlara varamadıkları için de ne kendileriyle ne de sahici bir hayatla karşılaşabiliyorlar. Koca bir hayatla birlikte kendileri de heder olmuş oluyor. Üzerinde düşünülmemiş bir hayat yaşanmamış sayılıyor.
Popüler edebiyat, yazıcısının niteliğinden çok tüketicisinin niteliğinden beslenir. Aktör yazar değil, tüketici-okuyucudur. Çünkü popüler yazar okunmayı/tüketilmeyi tercih eder, bunu esas aldığı için de tüketicisinin beğenisine seslenir, onun seviyesine iner. Bu sebeple popüler edebiyatın tüketici-okuyucusu ne kadar okursa okusun, yeni bir şey okumuş ve yeni bir beğeniyle tanışmış olmuyor; okuduğu/tükettiği şey kendisidir, gelip kendi beğenisine/seviyesine düşmüş bir yazarı okumaktadır. Popüler yazarın efendisi tüketici/okuyucu, yerlerde sürünen bir beğeni ve niteliğin içinde canın kıymetini bilmekten çok canın keyfini sürmekte, böylelikle canına kast etmektedir.

Dostun Evi Gönüllerdir / M. Said Türkoğlu

11 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Yağmur

http://ailem.sezgiler.com/wp-content/uploads/mevlana-konya.jpgDüşmanı dahi dost bilen anlayışı dillendirenler ve bunu bir gönül düstûru hâlinde âleme tâlim ettirmeye gayret edenler dünyanın asıl varisleridir. Yunus’un bu İlâhî kaynaklı yüksek anlayışıdır ki ona ahlâkla, inançla ilgisi olmayanların bile sevgisini kazandırmıştır.

“Elif okuduk ötürü, pazar eyledik götürü
Yaratılanı hoş gördük, Yaratan’dan ötürü.”

Kâinatta abes olan hiçbir şey yok. İyi-kötü, güzel-çirkin, dost-düşman… her şey bir saat gibi işleyen düzenin âhengi için gerekli. Dostluğun, iyiliğin, güzelliğin değeri zıtlarıyla bilinir, anlaşılır.

Kötüden, kötülükten etkilenmek ayrı şeydir, varlığına tahammül etmek ayrı şey. Kötülük, çirkinlik, düşmanlık olmasaydı yaşadığımız yurdun adı ‘Dünya’ değil; ‘cennet’ olurdu. Dünya yurdunu cennetle taçlandıracak hayatın temel şartı; iyinin kötüyle, dostun düşmanla imtihanı. İnsan, ‘bir hikmeti vardır’ nazarıyla bakınca, her şeyi hoş görür bir gönül genişliğine varabiliyor.

Şu zulümler, kötülükler, eziyetler, sahtekârlıklar, münkirlikler… insanlar, iyi olan zıtlarına yönelmeyi akıl etsinler diye gereklidir. Yaratılan her şeyin bir anlamı, hikmeti vardır. Sınırlı kavrayışımız, bazı sırları çözmede yetersiz kalıyor diye yanlış yorumlara düşmemeli. Bunlar bu kadar açıkken, insanlar arasındaki küçük farklılıklardan dolayı koparılan fırtınalara ne demeli? Irk, anlayış, renk, dil, meşrep farklılığından dolayı birbirine düşen insanlar ‘Yunusça’ duyuşu, bakışı ne kadar incitiyorlar? Kendi seçimi olmayan aidiyetlerden dolayı böbürlenmek, başkalarını hor görmek ne acınası bir erdemsizliktir. Öyleyse her kötülüğün de, menfîliğin de, tersliğin de bir hikmeti vardır.

Dünya yüzünde eğitime muhtaç, maneviyat yoksulu insanların bulunması görünürde şerdir ama ya irfan ehli eğitim erlerinin ülke ülke dağılıp bu insanların elinden tutmasına vesile olduğu için şer gibi görünen bu durum, hayırlara kapı aralıyorsa buna ne demeli?

Her kim bizi yerer ise Hak dileğin virsün ona
Urmaklığa kast idünün düşem, öpem ayağını
Kim bize taş atarısa güller nisar olsun ona
Çırağıma kast idenün Hak yandırsun çırağını

Yerilmek hem iyilik, hem şans. Yaptıkların yanlış olduğu için yeriliyorsan bu senin için büyük iyilik, büyük şans. Farkında değilsen seni kendine getirir. Meğer ben ne yapıyormuşum, der yanlıştan dönersin. Seni yanlıştan döndürene minnettar kalırsın. Yaptıkların yanlış olmadığı hâlde yeriliyorsan bu da durup düşünme, kendini tartma, hesaba çekme fırsatı verir. Demek, gizli bir kusurum var ki bu yergilere maruz kalıyorum, dersin. Hem, yerilmek o kadar kötü değil ki! Kaldırabilirsen bir tevazu penceresi açar sana. Kabarmış, köpürmüş enaniyetini yola getirirsin. Yunus’un tevazu, mahviyet ve hoşgörü anlayışına bakın ki kendisini yerene, kendisine vurana iyilikler, güzellikler düşünen bir geniş ufuk… İyiliğe iyilik her kişinin kârı, kötülüğe iyilik er kişinin kârı…

Yunus, bize bir ders veriyor: Bırakın kötülük etmeyi, bırakın bir karşılık sonucunda iyilikte bulunmayı, kötülük karşısında bile iyilikten geri durmayın, diyor. O zaman, karşınızdaki sert kaya, hicabından yumuşar, kendine çeki düzen verir. Kötülük karşısında hakkı olduğu hâlde talepte bulunmayanın ecri Hak katındadır. Her gönül bu mertebeye çıkamaz. Bir hakaret karşısında, öfke, intikam hissi hemen harekete geçer. Hakaret, kötülük karşısında insanın tamamen elsiz, dilsiz ve gönülsüz bir hâl takınması üst bir ruh keyfiyetidir. Bunu dil ile söylemek nefse kolay gelir de bu durumla karşılaşınca asıl gerçek yiğit ortaya çıkar.

Nice büyük büyük mevki sahibi görmüşüz ki kendilerine yönelik bir tavır karşısında hemen savunmaya, hatta hücuma geçmişlerdir. “Dövene elsiz, sövene dilsiz” bir gönül yüceliği uzun çile merhalelerinden geçen gönül ehline bağışlanır. Gönül ehli, Kur’ân ahlakıyla ahlaklanmıştır ki “Hem iyilik de bir değildir, kötülük de. Kötülüğü en güzel bir şekilde sav. O zaman seninle kendi arasında bir düşmanlık olan kişinin, sanki samimi bir dost gibi olduğunu görürsün.” (Fussilet-34) âyetinin sırrına ermişler.
Kötülüklere kötülükle karşılık vermek kötülüğü azdırır; hâlbuki iyilikle savmak kötülüğün canına zehir olur gider. Kötülüğün en büyük azdırıcısı yine kötülük değil midir; oysa iyiliğin saltanatı etrafa yayıldı mı kötülük süklüm püklüm olur.

Giderdim gönlümden kini, kin dutanın yokdur dini
İy yarenler ben bu sözü Ulu’dan işitdim ahi

Yunus’un beslendiği kaynaklar, Kur’ân ve Efendimiz’in sözleri. Bütün şiirlerinde bu iki temel kaynağın ışıltısı hiç eksik olmaz. Yunus, kendinden konuşmaz. Onun sözlerindeki parıltılar İlahi güneşten. Ama Yunus’umuza da güneşi yansıtacak bir cevher bağışlanmış. Bu cevher olmasaydı, “Ete kemiğe büründüm, Yunus gibi göründüm.” sırrı inkişaf etmezdi. Her insan etten kemikten oluşmuştur; ama her insan Yunus misali sese, soluğa, derin nefese sahip değildir. Yunus “Ey yarenler, bu sözü Ulu’dan işitdim.” diyorsa sen bu söze bütün varlığınla boyun eğ. Ve Yunus sözleriyle davranışlarıyla Ulu’dan beslendiğine göre onun sözlerine itibar et.

Ayın ışığı güneşten. Güneş nazar etmez oldu mu ayda ne ışık kalır ne nur. Yunus, güneşten besleniyorsa ışığı nice asırlara kandil. Yunus bize “Giderdim gönlümden kini, kin dutanın yokdur dini.” diyor. Bu kadar ağır diyorsa kin ile yaşamanın ne büyük felaket olduğu anlamalı insan. Kin, kahredici bir ateştir. Damarlara yürüyünce insaf, vicdan sağduyu kayıplara karışır; çünkü kin şeytani bir hastalıktır. Benlik damarlarını köpürtür, intikam, hesaplaşma duygusuyla insanın dengesini bozar. Bütün güzel duyguları kendi karanlığında boğar.

Kin tutan insanda kendini sorgulama, gönlüne eğilme duygusu iptal olmuştur. Kin, hesap sordukça yatışan, sönen bir duygu değildir; aksine gittikçe katmerleşen, azgınlaşan bir yapıya sahiptir. Onun için bir inanç hassasiyeti gönlünde yer edenlerin kinle işleri olmaz. İnanç hassasiyeti; insaf, diğergamlık, hakkaniyet demektir. Sevgi, hoşgörü; kötülüğe rağmen iyilik demektir. İnanç hassasiyetiyle kin birbirine düşmandır. Biri gelince diğeri silinir, kaybolur.

“Kimseyi düşman tutmazuz ağyar dahi yardur bize.”

Düşmanı dahi dost bilen anlayışı dillendirenler ve bunu bir gönül düsturu hâlinde âleme talim ettirmeye gayret edenler dünyanın asıl varisleridir. Yunus’un bu İlahi kaynaklı yüksek anlayışıdır ki ona ahlâkla, inançla ilgisi olmayanların bile sevgisini kazandırmıştır. Dünyada saptığı çıkmazlar, karanlıklar ne olursa olsun, her insan kendisine yönelen insaflı, anlayışlı tavırdan etkilenir. Yunus’un dili, yılanın bile muzırlığını hafifleten bir dil.
“Kimseyi düşman tutmazuz” sözü bir gönül yasasıdır. Bu sözü yeryüzü ücralarına yürüyüşlerinde bir kandil bilenler, inancımızın çağlar boyu biriktikçe zenginleşen, derinleşen hoşgörü ve muhabbet meyvelerinin varisleridir. Onlar, çağlarının büyük gönül mimarlarının kılavuzluğuyla bu meyvelerine en verimli şekilde sahip çıkmaya çalışırlar.

“Sözüm ay, gün için degül, sevenlere bir söz yeter
Sevdügüm söylemez isem, sevmek derdi beni boğar.”

Sevgi, yeraltı madenleri gibi gönülde saklı kaldıkça, ne kadar zengin olursa olsun, bir gönlü coşturmaz, bir yaraya merhem olmaz. Sevginin tezahürleridir ki insanlık vasfımızı zenginleştiren, renklendiren. Sevgiden anlayanlar için bir bakış, bir tebessüm, bir söz yeter; ama insanlık bahçesinde, rengârenk çiçeklerin açması, meyvelerin olgunlaşması sevginin bin bir tezahürüne bağlı. Ne kadar yüce, zengin de olsa, her yürek sevgiye muhtaç. Her yürek kendisine duyulan sevginin ilanına müştak.

Yunus, sevgisini söylememeyi bir dert olarak görüyorsa, bu dert en çok da bizde var. Bir gurur, çekinme meselesi yapıp sevgimizi izhar etmemenin faturası, bütün ağırlığıyla bize geri dönmektedir. Hâlbuki gönüllerin birbirinden ışıklanması, bu ışığı çoğaltarak İlahi sevgi göklerine kanatlanması, bu izhar edişle olacaksa bunu perdelemeye ne hakkımız var? Sevgi paylaşıldıkça çoğalıyorsa onu paylaşmamakla azaltmanın, yok etmenin vebalini kim üstlenecek?

Herkes, Yunus’ça bir gönül kuşanmanın sevdasına düşerse dünyanın taşı, toprağı, kuşu, ağacı, insanı birer sevgi elçisi gibi birbiriyle kucaklaşırdı. Samimi ve beklentisiz bir gönül nidası olarak “Seni seviyorum.” demek insana varlığın coşkun ve huzur dolu ufuklarını açar. Kâinatın mayasında sevgi vardır. Bu sevgi sayesinde ağaç yeşerir, bulut hareketlenir, kelebek uçar, insan coşar…

Bütün varlıkların hamurundaki sevgi şifresi, ancak sevginin pazarlıksız, karşılıksız izharıyla çözülebilir. Sevgisini söylemek, karşısındakinin ne kadar katı olursa olsun, gönül kapılarını insani hasletlere açmaktır.

“Ben gelmedüm daviyiçün benim işüm seviyiçün
Dostun evi gönüllerdür, gönüller yapmağa geldüm.”

Sevgi, davaların en yücesidir. İşi sevgi olanın başkaca bir dâvaya ihtiyacı olmaz. Dünyadaki varlıklar arasında bir sevgi te’sis edilseydi başka davalara gerek kalmazdı. Sevgi, başlı başına bir dâvadır ve bütün dâvaların başıdır, bütün dâvaların üstündedir. Kâinatın varlığı şuur sahiplerinin, Yüce Yaratıcı’ya sevgiyle yönelmeleri içindir. Her şey, ilahi sevgi potasında erimek için seferber. Yunus’un işi sevgi. Yunus, sevgi sayesinde gönelleri kendi meltemiyle coşturdu. Yunus’un sevgisi, İlahi aşk madeninden. Şurdan anla ki bir söz asırların kulağına fısıldandıkça mânası parlıyorsa, bu söz fani bir bedenin işi değil. İlahi kaynaktan beslenmedikçe bir söz nasıl asırların yüreğine kandil olur?

Yunus, “Dostun evi” dosta layık bir letafet, bir nezafet edinsin diye kendisini bir ömrün çile ırmaklarında arındırdı, gönlünü sevgi teknesinde yoğurdu; elsiz, dilsiz, gönülsüz bir teslimiyet içinde Yüce Sultan’ın emrine ram oldu.

Bu dünyada kalmayalım, fanidir aldanmayalım
Bir iken ayrılmayalım, gel Dosta gidelim gönül

Bu dünyaya kalmak, bu dünyaya gönül vermektir. Bu dünyaya gönül verenlerin “öte” nasipleri kesilmiştir. Ne kadar uzun olursa olsun, faniliğin karanlığına saplandıktan sonra dünya hayatının ne kıymeti var? Yaratılışında uyum, ahenk ve birlik şuuru olan insan daha sonraları edindikleriyle kendi varlığını güzele, hayra doğru zenginleştirir. Ya da fıtratının aksine kötülükler, çirkinlikler yönünde yol alır.

Varlığında birlik, kardeşlik, dayanışma mayası bulunan insan neden ayrılık fırtınalarına esir edecek bir yöne sapar? Gönüllerimizde parlak kandiller yakan bütün Allah dostları, bizi birlik olmaya çağırıyor; çünkü birlikte İlahi rahmet, bereket, kuvvet ve siyanet var. Yüce Rabbimiz, Yunus’ların, Mevlâna’ların, Bediüzzamanların gönlüne hoşgörü tohumları serpti de bu gönülleri, asırları derin soluklarıyla selametli bir inanç atmosferinde birleştirdi ve devir devir biriken, zenginleşen inanç meyveleri yeni zamanların süzülmüş tabiatlı yüreklerine dünyanın köşe bucaklarına sevgi nefhaları taşıma şuuru kazandırdı.