ÖLÜMÜ HAYATA DÖNDÜREN ŞAİR: ERDEM BAYAZIT
18 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Benim Kitaplarım, Yedi İklim, Şiir
Ölüm, ontolojik açıdan hayatın sonlanması, kaçınılmaz olan ve insanlığın başlangıcından beridir önüne geçilememiş bir gerçeklik. Yaşama atılan ilk adımla, kendisiyle beraberliği peşinen kabul ettiğimiz mutlak son, çünkü ” Doğar doğmaz ölmeye başlıyoruz.” Bu denli ölümle birliktelik hissi, onunla mücadele arzusunu da beraberinde getirmiş, eski çağlardan beri ölümsüzlük için formüller araştırılmış ve daha uzun yaşamanın yolları sınanmıştır. Ancak içinde bulunduğumuz post modern çağda dahi, her türlü gelişmeye imza atan insanoğlu, ölüme henüz bir çare bulabilmiş değil.
İnsanı bu denli tedirgin kılan aslında ölümü bilinç sahasında en yoğun şekilde idrak edebilmesi ile ilgili. Çünkü ölümü bilerek yaşayan tek varlık olan insan, kaçınılmaz sona doğru her saniye ilerlemekte:
“Bir gün öleceğim biliyorum
Bunu her an ölür gibi biliyorum.”
Ölüm, bilim ve sanatın hemen her sahasında kendisine bir ifade alanı açmış ve insanların onu idrak kabiliyeti ölçüsünde belirli söylemlere kavuşmuştur. Özellikle içinde bulunulan medeniyetin izlerini taşıması açısından farklı dile gelişler önemlidir. Osmanlı ve divan edebiyatı geleneğinin ardından, özellikle Cumhuriyet Türkiyesi’nde edebiyatın ve özelde şiirin kaynakları ve görüntüleri farklılık göstermiştir. Modernleşmenin, yalnızlık ve bireyselleşme ile kendini belirgin kılması, ölümün daha ürkütücü ve korku verici yanını gündeme taşımıştır: “Hadi tut elimden gök gibi ölü kadar yalnızım.” mısrası ile bu, şair tarafından da ifadesini bulmaktadır.
Her kalem, kendisini tutan elin düşünce ve gönül dünyasını yansıtmaktadır. Öyle ki bir şairin ya da yazarın dünyaya bakışını, hayat felsefesini ve idrak çerçevesini yazdıklarını okuyarak rahatlıkla anlayabiliriz. Kendi edebiyat dünyamızda da millî-manevi değerler ekseninde duruş sergileyen ya da Batı etkisini belirgin şekilde yansıtan yazarlarımız bunun bir göstergesidir. Bu noktada önem arz edilen şey, ele alınan konuların da dünya görüşlerinden etkileniyor ve yazarına göre yeniden forma giriyor oluşudur.
Ölüm gibi hassas bir konunun, kendisini yazan kalemle kurduğu iletişim ise oldukça önemlidir. Tüm yazın alanı için dikkate değer olan bu durum, kelamın sihre büründüğü şiir söz konusu olunca önemini artırmaktadır. Çünkü şair, özünde taşıdığı ölüm çekirdeğinin filizlerini şiirine yansıtma şekline göre, ya ölümü öldürecek ya da ona yeni bir hayat sunacaktır.
Ölüm olgusunun ve şiirin çakıştığı noktada, dönemi itibari ile Erdem Bayazıt, millî – manevi değerlerin etkisi ile kaleme aldığı çalışmalarında; modern zamanların, ölümle arasına kalın perdeler çekmeye çalışan ve ‘o yokmuş’ gibi davranan insanına, büyük bir ustalıkla ölümü anlatmış ve tanıtmıştır. Kendi ölümünü yazan felsefeci Beşir Fuat ve “Sessiz Gemi” şiiri ile ölüme romantik bir açılım getiren Y. K. Beyatlı arasında önemli bir çizgide duran Bayazıt, ölümün intihara dönük yüzü ile mistik bir hüzne bürünen yanı arasındaki dengeyi sağlamıştır. Bunu, ölümü güzellemeden öte, onun ne kadar bizde ve bizden olduğunu okuruna hissettirmekle gerçekleştirmiştir.
Bayazıt’ın şiirlerinde ölüm, yeni bir kimliğe kavuşmuş; “Ölmeden önce ölünüz.” düsturundaki anlam örgüsüne ve manevi arka plâna yeni açılımlarla ulaşmıştır. Şair, bu bağlamda ölümü, en yakın muhatap olan insanoğlundan başlayarak nesneler dünyasındaki izlerine değin çeşitlemiş ve bir manada ölümün anlam haritasını çizmiştir.
Ölümün sularında, Erdem Bayazıt şiirleri ile gezinerek bu ifadeleri bizzat gözlemlemek mümkün. Şairin “Önsöz” şiiri ile son söz olan ölüme yaptığı gönderme, başlığı takip eden mısralarla birlikte ölümle baş başa olma halinin mutlaklığını sergilemekte ve bizleri ölümün kıyılarında yapacağımız gezintiye davet etmekte:
“Damla damla oluşuyor hayat
Ölüm kımıl kımıl
Duymak kolay
Anlatmak değil”
Bir damla sudan varlığa bürünen hayat, can çekişme şeklinde görünür kılınan ölümle varlığından soyunuyor. Nasıllığı, seyredene aşikâr olmayan ölüm, anlatılması sadece bir denemeden öteye geçmeyen ‘Öteki ‘nin tecrübesi olmaya devam ediyor. Çünkü anlatılmayan yaşanan bir hakikat ölüm. Ve aslında insanın, doğduğu andan itibaren ölmeye başlayan bir varlık olduğu:
“Her an
Farkındayım
Az az öldüğümün.”
Mısraları ile şair sözünde ifadesini buluyor. Anlamın ve birçok cümle ile anlatılmaya çalışılan bilgilerin, Bayazıt tarafından gerçek anlamda şiirleştirildiğini göstermekte bu özlü ama derin ifadeler.
“Ölüm muhakkak
Ve ölüm mutlak
Tek kapısıdır ölümsüzlüğün
Ölümle tanıştıktan sonra anladım
Sadece bir kimlik belgesi olduğunu yaşamanın”
Şair “Son söz” ünde yer alan ‘Öldün, bir daha ölmeyeceksin.’ Dizeleri ile anlamın şiirler arası geçişlerde de bütünleneceğine dair bir ipucu veriyor okuruna. Ayrıca bu hayatın da önsöz ve sonsöz arasında yaşanan bir öykü olduğu kanaatimizi güçlendiriyor.
Ölümle ilişkisi bilinç düzeyindeki tek varlık olan insan, doğduğu andan itibaren ölümle nişanını takmıştır. Bayazıt, “Kendi ölümüme ait bir deneme” şiirinde, fikir dünyasında ölümün ne şekilde konumlandığını en açık şekilde göstermektedir. Ölüm onun için “uykudan uyanma”, “sarhoşluktan ayılma” gibi bir anlamı içinde barındıran oruçluluk halinden sıyrılmadır:
“Biliyorum yaklaşıyoruz her an
Biliyorum oruçlu doğar insan
Ölümün iftar sofrasına.”
Ölümün, bir ibadet olan oruçla bu denli özdeş tutulması, ötenin varlığını kabul eden kimselerce, ölümün nasıl algılanması gerektiğinin de bir örneğini sunmaktadır. Ayrıca varlığı (canı- nefsi ) korumanın dahi ibadetle eşdeğer tutulduğu bir inanç örgüsünün içerisinde ölüm, olması gereken yerde, kutsala en yakın noktada durmaktadır ki bu, bir iftarlık mesafedir.
Ölümün varlığı, insanı tek başına meşgul etmemektedir elbette. Ölümle birlikte, onu bizimle buluşturan Azrail; ölümle zorunlu hale gelen cenaze törenleri; ölün/mün ardından tutulan yaslar; yas tutmak ile özdeşleşen kıyafetler ve renkler de hayattaki yerini, ölümün hemen yanında almaktadır. Şair ölüme karşı duyarlılığını, ölümün simgeleri açısından da sürdürmüş ve bu saydığımız öğelere yeni açılımlar getirmiştir:
“Ve ölüm
Bir güvercin
Beyaz
Süzülen masmavi gökten
Berrak sulara.”
“Ölüm bir melek elinde gelir
Ve öper usulca çocuk yüzleri”
Azrail can almaktadır ancak özünde bir melektir. Bu bağlamda öteden gelen en son haberin ulaklığını yapmakta, beyaz bir güvercin olmaktadır. Her ne kadar acı ile ölüm ikiz gibi dursalar da çocuk saflığını koruyan bir kalbin üzerinde, bir buse gibi duracaktır ölümün acıya evirilen yüzü.
İnsanla anlam bulan ölüm yine insanî olan ile ifade edilmiştir çok zaman. Mersiyeler, naatlar, ağıtlar hep ölümün ardından dile düşenlerdir. Şair kaleminde bu:
“Ölümden bir işaret var her şeyde
Ölümün sesini duyuyorum şarkılarda türkülerde”
Dizeleriyle hayat bulmuştur. Öyle ki ölüm, nefes almak kadar hayatın içinde ve bir menzil kadar hayatın ötesindedir. Ölüm durmakta, yansımakta ancak hayat ölümlerin arasında bütün hızıyla akmaktadır. Beyazıt, yaşamın karışık örgüsünü, ötenin girizgâhlığı ile çözmüş bir şair olarak, bizi farkında olmanın sularında gezdirmektedir bu ve benzeri dizeleriyle. Onun öte ile kurduğu sağduyulu ilişki, okuruna da ölüme dair var olan endişelerin dozunun azalacağı yönünde bir güven sunmaktadır.
Yaşamak derin bir uyku, ölüm de o uykudan uyanmak ise ve yaşamak oyalanmak, ölüm gerçekle tanışmak ise, şair tam da bu noktada bam teline dokunmuştur:
“Ey durup durup dalgalanan kalbim
Yorulup yorulup durulduğun gün
Gerçek yorumu bulabilirsin”
Evirilip- çevrilen anlamı ile kalp, hakikatin yansıdığı, açığa çıktığı en önemli delil olarak sunulmuştur. Kalp aynı zamanda hayat ile ölümün ince çizgisini de sunmaktadır. Yaşamın bitmesi ile onun durması eş zamanlıdır çünkü. Bayazıt, bu anlamda girdiği birçok halden azat olan ve hakiki boyuta taşınan kalbin, tüm arayışların cevabına da kavuşacağını ve artık ötede /gerçek âlemde yorumların, manaların aslına ulaşılacağını dile getirmektedir.
Beden ve ruhu ile bir bütün olan insan, aslında en mütemmim haline ölümle ulaşmaktadır. Çünkü ölmek var olmanın ispatıdır ve “ancak yaşayanlar ölebilir.”
Ölüm, her ne kadar yaşayanlara verilmiş bir armağan gibi görünse de varlık âleminde bir şekilde kalıba girmiş her şey, bir çeşit ölüm ile yüzleşmektedir. Erdem Bayazıt şiirlerinde bunu canlı bir şekilde gözlemlemek mümkün. Ölüm konusunda da merceğini, kendinden başlayarak insana ve mahlûkata çeviren şair; nesneler ve kâinat gibi, varlığın diğer alanlarına da duyarsız kalmamıştır:
Mahlûkta devinen
Gürül gürül bir ırmaktır ölüm
İnsan ve onun dışındaki yaratılmışlar kadar, insan tarafından imal edilmişlerin de bir ölümü vardır. Çünkü onlar yaratılmış olan maddenin kendisi ile varlığa büründürülmüşler, biçimlendirilmişlerdir. Öteye dâhil olandan izler taşımaktadırlar kısacası. Şeyler yani ki eşya da ölüme namzet bir öz taşımaktadır derununda. Şair sözüyle:
“Ürpertir tabiat üfleyince rüzgârı derin gök soluğu
Ulu ses dokununca çarka
Düşer ölümün gölgesi eşyaya.
Başlar eşyada hareket kurtulmak için kendinden
Daha öteye geçmek için arınmak gibi elbiseden
Yakalar ölümsüzlüğün sonsuz ipini.”
Bu bağlamda canlı olan ile olmayan arasında yaşam ve ölüm açısından fark, abartılı görünümünden sıyrılıp, ölümün insana aslında yalnızlık değil ikinci bir kalabalıklaşma hali sunduğu yönündeki kanaat, okunan mısralarla pekişmektedir.
Ölüm nesneler dünyasından daha da öteye, zamana dahi bulaşmış bir haldir ki bu;
“Bilincindeyim doğan ayın
Eriyen karın, akan suyun
Ve usul usul tükenen zamanın
Tekrarlayıp duruyor saat
Vakit de mahlûktur
Vakit de mahlûktur.”
Dizeleri ile ispatı sabitlenmiş bir görünüm kazanır Beyazıt’ın kaleminde.
Ve insanları, diğer mahlûkatı, nesneleri içinde taşıyan şehirler de ölümle yüz yüzedir. Ayrıca küçük bir köy haline gelen dünya dahi kıyametle ölüme namzet ise, şehirlerin ölümü şaşırtıcı olmamalıdır. Şair diliyle:
“Şehir bir mahşer gibi içimizde ölür.”
“Altımızda kayan bu ölü şehri durdursana”
Tabiî ki bu ölüm, şehri şehir yapan öz niteliklerin yok olması ile ilişkilidir. Çünkü bir şehri şehir yapan insandır ve insanların benliklerindeki dejenerasyonlar şehrin ruhunda geri dönüşü mümkün olmayan izler bırakır. Bir başka şiirindeki dizelerde bunu daha açık ve daha detaylı görebilmekteyiz:
“Belli bir bozgun yaşamışız
Her şeye ölüm dadanmış sanki
Kadınlar ki anne olmamak için direniyorlar
Erkekler ki savaşmayı tümden unutmuşlar
Çocuklar zaten hiç çocuk olmuyorlar”
Şairin üzerinde durduğu satır arası nokta, varlığın ölümünün doğallığı ile kabul edilebilir oluşunun yanında; ruhun ölümle yüzleşmesinin acısıdır. Şehrin ruhu değerlerdir tıpkı medeniyetlerin ruhunun değerler olduğu gibi. Ve şair, ruhun yitiminin insanın bedenini kaybetmesinden daha ağır bedeller ödettiğini fark ettirme çabasındadır.
Sayfalarca verdiğimiz örnekleri çoğaltmak mümkündür Erdem Bayazıt şiirindeki ince ve nazik ölüm imgesinin yankılarını gösterebilmek için. Ancak sadece kelime olarak bulunan ve okunabilenlerle sınırlı tutulması haksızlık olacaktır bu değerli kaleme. Satırlar kadar satır araları da ölümle yaşamın ince çizgisini okumaya –anlamaya davet etmektedir bizleri.
Bayazıt şiirinin genelinde hissettiğimiz bitmeyecek şiir tadı, ölüm konulu ve ölüm kokulu şiirlerinde de oldukça hissedilir. Ancak onu okudukça ölüme sırt dönmüyor aksine ölümle yakınlaşıyor ve ondan korkmak yerine hayatımıza yakınlığını kabullenerek ölüme selam ediyoruz.
Ve ölüm var oldukça şiir de hep var olacak ve yine şairler en güzel kelimelerle dimdik duracaklar ölümün karşısında. Ancak onlar içinde, ölümü hayata döndüren şairlerin yeri de her daim ayrı olacak tıpkı Erdem Bayazıt gibi. Değil mi ki:
“Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm
Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm”
Her İnsan Bir Ben
16 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Yedi İklim
Ali Haydar HAKSAL
Her şeyin ayan beyan olduğu bir zamanda ışık aramak… Işığın var olduğu bir durumda, bir halde. Hakikat içinde hakikati aramak. Varlık içinde varlık, yokluk içinde yokluk. Bir insan gerçeği.
Her insan bir bendir. Her ben bir insan. Her ben bir dünya, her dünya ise bir ben değil. Benler kendi ruh denizlerinde yüzerler, bir dünya kurarlar, bir dünyanın sahibi olurlar. Her ben bir basma değil, her ben bir basma bir anlam da taşımaz. Ruhlar ve benler birbirini arar bulurlar, çünkü birbirlerine gereksinimleri var. Tek başarma bir anlam da ifade etmezler. Deniz suyunun damlacıkları gibi birbirine ulanırlar, ondan büyük bir insan okyanus oluşur,
İnsan aşkla aşk için yaratılmış. Bunun için büyük aşkın peşinden koşar. Yaratılan her şey sevgi ve aşk ile birbirini bütünler, birbirine ulanır ve bağlanır. İnsanî aşk ilahi aşktır. Büyük okyanusa ermek için küçük aşktan büyük aşka geçilir. İnsan insanın sığınağı, ruh ruhun sığınağı. Bütün sular bir yöne akar, büyük okyanusa, onda yok olmaya, onda erimeye ve onda o olmaya.
Gezegenler birer cansız varlık gibi uzamda dönerler de bir irade onları yönetir. Başladıkları gibi yol alırlar. Görevleri ve varlık nedenleri oldukları sürecedir. Bittikleri an ne alem biter, ne görev. Yaratıcı aşk onun yerine bir yenisini ikame eder. Cansız varlıklar, nesneler nasıl olur da uzamda devinim halindedirler, nasıl olur da bir düzden üzeredirler, nasıl olur da çizgileri hiç saçmaz ve sapmaz. Aşkın aşkı…
Ve insan… Ve ben… Ve ruhlar dünyası… İnsan denizi, ruh denizi…
Benler ruhlar dünyasıdır. Ruhlar kişilerin dünyası. Yeryüzünün tanrısal zenginliği. Bu, küçük bir ayrıntı değil, önemli bir durum. Yücelen benler yeryüzüne birer anıt gibi dikilirler. Onlar her şeyi, durumu ve anı hakkıyla değerlendirirler. Zamanı boşa geçirmezler. Gözlerim, sezgilerim, akıllarım kendilerim besleyecek olana yöneltirler. Akıl, ruh ve kalp gözü bir arayışta olur. Durduk yerde insana hiçbir şey gelmez, ulaşmaz, erişmez. Gözler kendilerini olması gerekene yöneltmedikçe…
Bütün benlerin buluştuğu yeryüzü düzleminde, benler sonsuz bir çeşitlilik. Yerin altı, üstü ve geleceği ben ve ruh çeşitliliğini içeriyor. Tarihin seyrinde şu kadar zamandır su kadar insan yaşamış, şu kadarı yaşıyor, şu kadarı da yaşacak, insan karmaşasından insan zenginliğine dair bir şeylerden söz edilir. Bu ruhlar sonsuzluk içinde eriyip gittiler mi? Onlar… Işıktan beslenip ışıkla gelip ışıkla mı gittiler?
insan ayaklarının üzerinde durduğu andan itibaren, farkında ya da değil etrafına hayret gözleriyle bakar. Farkında ya da değil arayış içinde sürer yolculuğu. Her gün bir şeylere bir şeyler ekler. Ruhu sıcak veya ılık veya soğuk bir düzlemin toprağı ona renk verir. Bir toprağın ruhu sıcak ise o ruhtan olma insanları da, eşyası da sıcaktır. Her şey birbirine yansır, birbirini besler, insanın aldığı ışık, beslendiği ruh derin anlamlar içerir.
Toprağın ruhu, sıcaklığı, ışığı insanı çoğaltır, insan topraktan yaratıldığına göre, topraktan tene, tenden cana, candan ruha geçer. Ruh ışığı insanın derinliklerinde kendine yer bulur. Ruh İnsanın kuru cesedini cana, canı ruha dönüştürür. Cana üflenen ruh insana ışık olur. Işık… Görünen, bilinen, ayan olan şey bilenen midir? Yeryüzü ışığı gündüzleri aydınlatır da gizler içinde gizler durur. Hakikat sahibi, seçilmiş ve peygamber olan bir ben bile kimi zaman bu gizlerden mahrumdur. Gizler üstünde gizler, ışıklar içinde ışıklar var. Hızır ile Musa bir ikilem değil. Birbirinin açılımları. Efendimizin gizler dünyasında daha derinlere ermesi bile bir yere kadardır. Onun da üzerinde bir ışık var.
Allah’ım senin sonsuz aşkın ve ışığından biraz daha istiyorum…
Yeryüzü çok aydınlık, ama insanlığın içi karardıkça karardı, körleştikçe körleşti.
Senin ruhundan ışık, ışığından aşk ve edebiyat ve hayat..
.Yedi iklim…
“Yedi İklim” dergisinde Kâmil Eşfak Berki dosyası
16 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Yedi İklim
Aylık edebiyat dergisi Yedi İklim son sayısında 40 yıldır şiirleri ve yazılarıyla edebiyat dünyasının içinde yer alan Kâmil Eşfak Berki’yi konu ediniyor. Diriliş geleneğini derinden özümseyen, “Ay Işığı ve Kervan” ile “Çocuğun Miracı”nda şiirlerini toplayan Berki, şiir, deneme, edebiyat incelemelerinin yanı sıra yaptığı şiir çevirileriyle de edebiyat ve düşünce dünyasına özgün katkılarda bulundu.
Yedi İklim dergisinin hazırladığı “Kâmil Eşfak Berki Özel Sayısı”, şairin dünyasını yakından tanımamıza imkân sunuyor. Şaban Abak, “Hayretler Kitabı Yahut Çocuğun Miracı” başlıklı yazısında, “Şair ve eleştirmen Kâmil Eşfak Berki, şiir sanatının saygınlığına yaraşır ciddî ve titiz bir sanatçı tutumunun seçkin temsilcilerindendir” notunu düşüyor. Berki ile 1988 yılında, haftalık Diriliş dergisinin çıkmaya başladığı günlerde, Tohum kitabevinde tanıştığını dile getiren Abak, sonrasını şöyle anlatıyor: “Sonraki yıllarda da yine Diriliş vesilesiyle yakından tanıma şansına erdiğim Berki’nin, hayatının merkezine ilke’yi koymuş, kendisinden sadır olacak en küçük bir söz veya davranışının mutlaka ilkeli ve tutarlı olmasını bir yaşama prensibi olarak benimsemiş olduğunu söylemeliyim.”
Diri bir güzellik ve gerçeklik
İlk kitabı ‘Ayışığı ve Kervan’daki şiirlerde, insana ve hayata dair şaşırtıcı dikkatler, hatta günlük yaşantının içinden rastgele seçilmiş gibi duran ama daima bir sürpriz mantığı ile gösterilen sahnelerin okurun dikkatini çektiğini söyleyen Abak, “Türkiye Yazarlar Birliği tarafından 2007′de “Yılın En İyi Şiir Kitabı” seçilen ikinci kitabı ‘Çocuğun Miracı’ ise, ilk kitabın andığım özellikler bakımından daha zengin ve güçlü bir devamı olduğu gibi, daha bütünlüklü ve kendine has bir şiir mantığından doğmuş, dile ve biçime dair yenilikler de içeren şiirlerden oluşuyor” tespitini de okurla paylaşıyor.
‘Kâmil Eşfak Berki’nin şiiri üzerine bazı dikkatler’ sunan Osman Bayraktar, şiire ihtiyaç duyduğunda dönüp okuduğu şairlerden birisi olduğunu söylüyor Berki’nin ve ekliyor: “Kâmil Eşfak Berki’nin şiirindeki imgesel yapılandırma, duygu, duyuş, bireyin varoluş problemleri, ölüm, hayatta durduğu yeri belirlememiş olmaktan gelen tercihler, gündelik gözlemlerden kaynaklanan duyarlıklar, hatta bazen tedirginlikler, kelimeleri tasarruf biçimi benim için dikkat çeken unsurlar olmuştur.”
Kâmil Eşfak Berki şiirini, ‘diri bir güzellik ve gerçeklik’ üzerinden değerlendiren Zafer Acar, büyük şairin sadece şiir yetiştirmediğini, sembol ve imge mürebbiyeleriyle eleştirmen de yetiştirdiği tespitini öne çıkarıyor: “Bence, bugüne dek nitelikli bir şiir yazan Eşfak Berki, edebiyat çevrelerince yeterince görülemedi.(…) Berki gibi bu silsileye eklemlenen sonrası kuşağın şairlerine de aynı tavır sergilenmekte. Peki onca yıldan sonra hiç mi iyimser gelişme olmadı? Bu sorunun yanıtının bugünün edebiyat iktidarlarını üzeceğini düşünüyorum; çünkü yobaz ya da faşist diyebileceğimiz edebiyat iktidarının yerini iyi niyetli, ılımlı kalemlerin almakta olduğunu görmekteyiz. Bu olumlu gelişmelerin öncesine, katı duyarsızlıklar zamanına dönelim, şair yine de her olumsuz koşula rağmen kendi farkındalığını yaşamalıdır, diyerek Eşfak Berki’ye şu eleştirileri getirebilirim: Uzun yıllar şiirle münasebeti olmasına rağmen kendine ve okura haksızlık ederek az şiir üretmiştir.”
Eşfak Berki, 21 yaşında ilk şiirini yayımlamış olmasına rağmen, az sayıda fakat nitelikli şiirlerini içeren ilk kitabını ancak 39 yaşında okuruna ulaştırabilmiş. Acar’a göre, heceyle yazdığı ilk şiirlerindeki gür ses, nitelikli bir şairi haber vermektedir: “Kaç yıldır ruhumlayım; / Dev gibi ruhum hep aç” (Duygu, 14) “Ölümle iki yabancı gibiyiz / Doruktan doruğa yankı kollayan” (Ölüm, 15). “Çocuğun Miracı” adlı ikinci kitabını da yine uzun bir süre bekledikten sonra -2004- yayımlayacaktır. Bu kadar şiirle içli-dışlı olmuş bir şairin ve aynı zamanda hep yepyeni tespitlerle karşımıza çıkan bir şair eleştirmenin büyük bir ihtimalle doğmamış, yani karnında kalmış kitapları vardır. Onları vakit geçirmeden ortaya çıkarmalıdır şair.”
Hayret şairidir, hayret sahibidir
Kâmil Eşfak Berki’yi günümüz şiirinin sürprizleri arasında sayan Ali Haydar Haksal yazısında ‘gelenek, medeniyet ve insanımızın ruhunu şiire taşıma’ya dikkat çekiyor. Meselesi olan şaire bakışı şöyle: “Eşfak Berki’nin şiiri kendine özgüdür, özgündür. Çok yazmamakla kendisini ve şiirini korumuştur. Kurmaca şiirin, yapma şiirin tuzağına düşmeden, doğal akışında, kendi şiirini yazmasının üzerinde dikkatle durulmalı. Gösteriş şiiri de yazmamıştır, bu onu özgün kılmıştır. (…) Büyük şiir geleneğimiz, aynı zamanda modern dünya şiir geleneğinden süzülüp gelen bir şiirdir Berki’nin şiiri. Onun şiiri günümüz şiiridir, ama beslenme kaynakları büyük gelenektir. (…) Kendini kolay ele vermeyen bir mizaca sahip. Keskin bir bakış yapar, insanı canevinden yakalar, fakat kolay kolay ele avuca sığmaz. Bu bakımdan Cahit Zarifoğlu ile bir ruh akrabalığının olması doğaldır. (…) Kâmil Eşfak Berki bir hayret şairidir, hayret sahibidir. Şiirlerinde buna sık rastlarız. Asıl karşılığı da “Çocuğun Miracı”nda dışa vuruyor. Orada salt bir çocuk yoktur; ruhtan yükselen bir şiir belirir.”
Eren Bahçeci, Kâmil Eşfak Berki’nin tercümeleri üzerinde duruyor incelemesinde. Berki, batı şiirinin yanı sıra Afrika, Pakistan ve Endonezya şiirinden de tercümeler yapıyor Diriliş dergisinde. Şairin, “Mostar Köprüsüne Ağıt” şiirine bir tahlil denemesi gerçekleştiren Mustafa Celep, kültür ve medeniyet şairi olarak değerlendirdiği Berki’nin, batının zulmüne duyarsız kalmadığı gibi Batılı zihin yapısına da da eleştirel bir gözle baktığını söylüyor.
Acı nedâmetlere dönüştürmeden
Kâmil Eşfak şiirini değerlendiren Necmettin Turinay ise, ilk intibaını şöyle açıklıyor: “1980 sonrasında ve özelikle de iki bloklu dünyanın sona ermesiyle birlikte, sanatçı bireyin kendi benine dönük algılama savrukluğu onda gözükmüyor. Kendi anlamını yitirmiş, öz güveni kaybolmuş, her türlü fonksiyonları tarumar bir savrukluk tezahür etmiyor onun şiirinden. Yani hayat karşısında ezik, toplumsal gelişmeler karşısında da oradan oraya savrulan birisi değil. İşte bu yüzden olmalı ki insandan, toplumdan ve zamandan itilip kakılmış, gene bu yüzden ezik ve edilgen bir ruh hali de bulunmuyor. Dahası bu noktadan hareketle, “mücadele” nâmı altında bir şeylere karşı muhalefet ve hınç boşaltmalarına da başvurmuyor. Kendi kimliğini yadırgamıyor, maruz kaldığı çeşitli sükût-u hayalleri son derece acı nedâmetlere dönüştürmüyor”
Halil Eser’in Berki’yi değerlendirdiği ‘çizgi’sinin yanı sıra Yunus Emre Özsaray’ın, Berki şiirinin ortaya çıkışı, İsmail Demirel’in ‘Çocuğun Miracı’ irdelemesi, Aykut Nasip Kelebek’in Berki’nin 70 kuşağını aşan şiiri üzerine yazısı, Murat Er ve Merve Soylu’nun öz yazıları ve Seyfettin Ünlü’nün Berki için yazdığı “Anahtar” şiiri de Yedi İklim sayfalarında okurla buluşuyor.
Dergide ayrıca Necat Çavuş’un “Mardinceler”, Zafer Acar’ın “Aşk ve Siyasa” şiirleri, Cemal Şakar’ın “Hikâyat”ı, Ufuk Candoğan’ın Solanas’ın “Yolculuk” filmi yazısı da yer alıyor.
O mırıldanmalardan tanışıyoruz 40 yıldır
Berki ile “Heves parkından tanışıyoruz 40 yıldır” diyen Haydar Ergülen, devamını şöyle getiriyor: “Bazıları ‘İşaret Çocukları’ndan sonra bir ‘kamaşma anı’ndan söz ederler, o çocukların büyüyüp güzel adamlar oldukları söylenir. ‘Büyüten ve yüreklendiren’ bir şiir vardır çünkü o çocuklar ve o adamlar için yazılan ve onu hevesle dinleyen, okuyan, gönlünden geçirenler vardır, ‘kamaşma anı’ onların ‘tanışma anı’na denk düşer işte. (…) “Orası Neresi- Burası Bir Adam”: Şiirin imkânı böyle bir şey biraz da. “Parkların Sessizliği” demeyeceğim, öyle de diyebilirim aslında, o ses geçirmeyen park için en uygunu da bu olurdu, dışarıdan içeriye ses getirmeyen demek olurdu bu aynı zamanda. Orası şehrin ortasındaki bir park ve parkın ortasındaki küçük çay avlusu. Sessizlik kadar sessizliğe de sayılabilecek mırıldanmalarla hatırlanır. O mırıldanmalardan tanışıyoruz 40 yıldır.” Yasin Doğru, şiire ve edebiyata adımlarını yeni attığı bir dönemde, 8 Nisan 1978 tarihli Millî Gazete’nin sanat-edebiyat sayfasında okuduğu şiire götürüyor okuru: “Sanat-edebiyat sayfasını Kâmil Eşfak Berki hazırlayıp yönetiyor, bir gazete sayfasının dikine bölünmüş yarısı kadar bir alanda yayımlanan sayfada daha çok çeviri şiirler, değini ve değerlendirme yazıları ile sanat ve edebiyat haberleri yayımlanıyordu. Bu şiirse, belki de bu sayfalarda yayımlanan tek telif şiirdi ve Bursa’da yaşayan biri olarak beni heyecanlandırmıştı” Doğru, “Bursada Sahaflar Çarşısı’nda bir şair” başlıklı yazısında şiirde geçen çarşının öyküsünü de anlatıyor.
İrtibat:
0216 399 19 14
SONSUZ KAHVALTI – RASİM ÖZDENÖREN
11 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Yedi İklim
Kocaman salonun soğuk, aydınlık, vurdumduymaz sessizliği ölü gibi duruyor.
Güneşin pencereden vuran ışını bu soğukluğu ve deliciliği yumuşatmıyor. Salonun nerdeyse tam ortasına yerleştirilmiş battal, köseleri yuvarlatılmış kahvaltı masası, üstünün zenginliğine karsın itici. Masada yok yok. Çeşit çeşit reçeller, sucuklar, pastırmalar, birkaç çeşit bal, kurutulmuş balık, kavurma, pirzola, zeytin, sekiz çeşit peynir, pide, kızarmış ekmek, tereyağı, pekmez, ne ararsan.. tabaklar arasına serpiştirilmiş kavrulmuş bıldırcın eti..
Salonu bir baştan öbürüne arşınlayıp duruyor. “O benim avımdı” sözleri ağzından düşmüyor. “Sanmayın ki, kapris yapıyorum, ben istemesem siz istetecektiniz.. ben tüfeğimi kıpırdatmadım bile.. ben belki de o ördeğe yönelecektim..”
| Devamı Yedi İklim Dergisi’nde |




