“Şiir gibi” bir yıl değildi!”
01 February 2010 Yazan Yönetici
Kategori Haberler, Star Kitap, Söyleşi
Dergiler, şiir kitapları ve yeniden basımlar açısından verimli bir yıldı 2009. Ama ölümler, şiiri utandıran sözler de duyduk. O yüzden “2009 hiç de şiir gibi yaşanmadı” demek yanlış olmuyor

HAYDAR ERGÜLEN
haydaree@yahoo.com
Yazının başlığını hiç düşünmeden yazdım. Demek ki ben de şiir hususunda hafiften kararmaya başlamışım. Oysa daha 3-4 ay önce, yine bu sayfalarda şiirimizin pek iyi yolda olduğundan dem vuran da bendim. Belli ki bazen, ne kadar sabırlı ve iyimser olursa olsun, insanı aktan karaya çevirmeye iki söz, üç cümle yetiyormuş! Artık şiirimizin ‘hal-i pür melal’i mi demeli yoksa işbu yazıyı kaleme alan ‘fakir-i pür taksir’in hoşnutsuzluğu mu, her neyse, sözün özü şiirimizin bu yıl pek tadı yoktu, küresel kriz Türkiye’de galiba önce şiiri vurdu.
Tiryakiliğin eski tadı yoktu…
Hiç görmediğim dergiler vardı, yeniden çıkan Ücra gibi. Öte yandan hiç görmek istemediğim dergiler de vardı, onları görmedim, bazılarının kapağını bile çevirmek istemedim. Elbette bir şeyler yitirmişimdir, ama belli ki bunlar pek önemli değildi. Doğrusu sözü edilmeye değer, çıkmasını, gelmesini hasretle beklediğim fazla dergi, o dergilerde de pek dişe dokunur şeyler yoktu.
Bu yılın güzel sürprizlerinden biri YeniYazı dergisi oldu, özellikle Seyhan Erözçelik dosyası iyiydi. Akatalpa, öyküyü de ekleyerek daha dolgun oldu. Fayrap kapağından başlayarak ilgi çekici olmayı sürdürdü, eski şairlerle ilgili yazılar, Hakan Arslanbenzer ve Ahmet Güntan’a doğumgünü armağanı olarak hazırlanan sayılar iyiydi. Karagöz’ün 90 şairleriyle ilgili sayısı, Yedi İklim’de Zafer Acar’ın yazıları dikkat çekiciydi. Artık bir ‘kadro’ dergisi görünümünde süren Heves’in Ocak 2010 sayısında “Heves’te Türk şiirinin yeniden atağa kalktığını duyumsatan, bize tarihin önemli bir anında,önemli bir vazife edindiğimiz bilgisini hatırlatan şiirler, yazılar yayımladık” deniliyordu. Sincan İstasyonu, Hayal, Deliler Teknesi, Karayazı, Eliz, Yazılıkaya, Yasak Meyve, Dergah, Bir Nokta ve merkez dergiler… Varlık’ta Yücel Kayıran’ın hazırladığı ‘bir şiir’ dosyaları kuşatıcıydı, Ahmet Oktay’ın Birahane Longa şiiri üzerine olduğu gibi. Mühür biraz daha derli toplu oldu. Fakat tiryakilik yaratıcı ya da sürdürücü cinsten bir dergi yayımcılığı yoktu bu yıl. Adet yerini bulsun diye çıkılan dergilere de öyle bakıldı.
Şiir kitapları
80 kuşağı şairleri toplu şiirlerini yayımlamayı sürdürdü: Gülseli İnal, Yusuf Alper, Yavuz Özdem, Gültekin Emre, Akif Kurtuluş, Metin Cengiz. Yılın dikkat çeken ilk kitapları, Furkan Çalışkan Kabahatler Kanunu, Kaan Koç Çok Tanrılı Sular, Mahir Karayazı Beş Taş, Nurullah Kuzu Dağınık Kara, Özkan Satılmış Şiir Koy Alnıma, Özcan Erdoğan Horozu Düşen Hayat. Yılın öne çıkan diğer şiir kitapları: Süleyman Çobanoğlu Hüdayinabit , Mustafa Akar Tenezzül, İbrahim Tenekeci Ağır Misafir, Adem Turan Ateşte Yıkanmış Atlar, Betül Tarıman Ağır Tören, Çiğdem Sezer Denizden Geçme Hali, Hulki Aktunç Sönmemiş Dizeler, Levent Yılmaz Afrika, Hüseyin Avni Cinozoğlu Mükafat, İhsan Deniz Baht-ı Siyah, Kenan Yücel Örselenmiş Ruhlar Bandosu,Cevat Çapan Ara Sıcak, Mehmet Can Doğan Attar, Onur Caymaz Yaz Tarifesi, Mehmet Yaşın Kalbi Durmuş Zamanda, Ali Özgür Özkarcı Yamuk, Emrah Altınok 2010, Mustafa Erdem Özler Erdem Devesi, V. B. Bayrıl Arzuda Tenha, Engin Turgut Esrik, Selahattin Yolgiden Unuttuğum Limanlar, Mustafa Ergin Kılıç Yer Yara Kabuğu, Osman Konuk Beyaz Savunma, Nihat Behram Çıkmak İçin Bu Karanlıktan, Mustafa Köz Yazıtlar, Azad Ziya Eren Özenle Unutulmuş Parçalar, Necmi Zeka Kitaba Adını Veren Şiir. Kaybının ardından Kemal Özer’in toplu şiirleri Yanık Karanfil adıyla yayımlandı. Turgut Uyar’ın Dünyanın En Güzel Arabistanı kitabının yayımının 50. yılında ise özel baskı yapılmadı!
Benim için bu yılın şiir sürprizi, Emirhan Oğuz’un efsanevi kitabı Ateş Hırsızları Söylencesi’nin yıllar sonra yeniden basılması oldu. Yeni kuşak şairlerin de okumasında sayısız fayda var, okuyunca anlarlar. Ayrıca Oğuz’un yeni şiir kitabı Myndos Geçidi de yayımlandı. Ahmet Ada’nın Taşa Bağladım Zamanı etkileyici bir toplam olarak Ada şiirinin geldiği yeri de işaretliyordu. Selim İleri’nin Ayışığı adlı tek şiir kitabı ise yıllar sonra bir kez daha bu büyük edebiyatçının şair yanının da önemini gösteriyordu.
Mehmet Can Doğan araştırıp yayına hazırladığı Öncesi de Kalır ile Edip Cansever’in kitaplarına girmeyen şiirlerini kazandırdı şiir tarihimize.
Yılın önemli toplamlarından biri de şair Adem Turan’ın hazırladığı Şairlerin Gazze’si adlı yazı-şiir seçkisi oldu. Çok sayıda şair İsrail’in Gazze’de yaptığı kıyım ve zulümle ilgili olarak bu kitaba özel şiirler ve yazılar yazdılar. Keşke başka bir grup şairin ortaklaşa yazdığı Gazze Avazı şiiri de bu kitapta yer alsaydı!
Şiir üzerine kitaplar
Celal Fedai tartışma yaratan, üzerinde çokça konuşulan yazılarını Spekülatörlere Karşı Şiiri Savunmak kitabında topladı. Gültekin Emre Kardeş Alevler kitabında
şiir ve şair sevgisini göstermeyi sürdürdü. Kuşkusuz Turgut Uyar’ın Korkulu Ustalık, Edip Cansever’in Şiri Şiirle Ölçmek ve Oktay Rifat’ın Şiir Konuşması yılın en iyi hasadıydı. Kemal Özer’in iki ciltlik Günlerle Yolculuk günlükleri ise, bu usta şairimizin tıpkı şiir gibi günce yazmayı da nasıl ciddiye aldığını gösteren değerli bir miras oldu.
Üzerine daha önce de yazdığım Kalp Zamanı’nın yayımlnması ise benim için yılın şiir olayı oldu. Bu sayede Paul Celan ve Ingeborg Bachmann’ın aşklarını da öğrenmiş oldum, hem de bunca yıl sonra! İlknur Özdemir Celan-Bachmann mektuplarını güzel güzel çevirdi de, okuru,yazarı şairi hep beraber ‘kalp zamanı’nın hiç geçmediğini öğrenmiş olduk! Ben de birbirlerini çok sevdikleri için daha bir sevdim Celan ile Bachmann’ı.
Şair ve çizer Metin Üstündağ’ın, Met-Üst, Şiyir Sevişgenleri ise doğrusu iyi bir şiir kitabı gibi defalarca okunacak cinsten.
…ve diğer tatsız şeyler!
2000’li yılların şiiri deyip de adını koyamadığımız, Utku Özmakas’ın “Milenyum Kuşağı” deyip kitabını da yazdığı kuşağın kimi ‘delikanlı’ şairleri basılı ve sanal alemde hayli diklendiler birbirlerine. Serde delikanlılık var ne de olsa! Bu arada bizim kuşaktan, hani şu malum, meşhur, ara, kayıp, mağlup, geçici ve tuhaf kuşaktan bazıları da kendilerini ‘gizli seksen kuşağı’ olarak ilan ettiler, galiba bunda ‘biz onlardan değiliz. Aman karıştırmayın!’ endişesi de etkili oldu, ki sanırım şairlerde kibir biraz da böyle endişe ve kaygılarla başlayıp gelişiyor.
Ocak 2010’da kitap olarak yayımlamak için yazmaya başladığım Aşk Şiirleri Antolojisi’nin şiirlerini kaybettim. Haziran ayında bir uçak yolculuğunda yitirdiğim ve şiirlerin yazılı olduğu siyah defterin öyküsünü Sincan İstasyonu dergisinde uzun uzun anlattım.
Bu arada şiir eleştirisi giderek çirkinleşmeye başladı. Bu eleştirilerden ya da karaçalmalardan ben de nasibimi aldım, bu kadar ‘çirkin’ini hiç görmemiştim!
Yılın ‘şair’ olayı ise İsmet Özel’den geldi! Sanırım şairlikten alimliğe terfi etmiş olan Özel, megalomanisini sivri çıkışlarla da sürdürme peşinde. Alevilerin gavurluğundan ilkelliğine kadar bir yığın zırvayı, üstelik matem ayı olan Muharrem’de, söylemekte beis görmedi. ‘Büyük şair’ olmak bir toplumun değerlerine hakaret etmeyi mazur göstermez. Evet İsyan’dan tek tip insan ve toplum özlemine, çok acıklı bir serüven.
Galiba en tatsız olanı da kayıplarımız. Gençlik arkadaşım, dostum, aykırı şairlerden Süha Tuğtepe’yi 53 yaşında yitirdik, şiir ve anlatı pek çok kitap bıraktı geride. Şair ve çevirmen Gürkal Aylan da reklamcı şairlerle ilgili kitabını yayımlayamadan ayrıldı aramızdan. Usta şair Kemal Özer’i Türkiye toplumsal mücadelelerinin şiirini 15-16 Haziran işçi direnişiyle sürdürmeye hazırlanırken yitirdik. 60’lı ve 70’li yılların ‘protest ozan’ı ve bir dönemin simgelerinden Aşık İhsani de uzun unutuluşunun ardından veda etti dünyaya. Türk hikayesinin öncü ismi ve hep bir şiir muhibi olarak gördüğüm Orhan Duru, şiirin de kaybı sayılır. İyi yürekli şair arkadaşımız Selma Ağabeyoğlu’nu da yılın son günlerinde yitirdik. Ve ‘çocukluğun şairi’ diye de sevdiğim yönetmen Ahmet Uluçay’ın erken ölümü, bizi sinemanın yeni şiirlerinden de mahrum etti.
Velhasıl tatsız bir yıldı, ‘şiir gibi’ yaşanmadı.
Romanın kadın yılı: 2009
01 February 2010 Yazan Yönetici
Kategori Haberler, Haberler, Star Kitap
Edebiyattaki kadın erkek yazar ayrımına karşı olsam da; söylemek zorundayım ki: 2009 kadın roman yazarlarının yılı oldu. En üretken, en çok satan ve en çok okunan romanlar bu yıl Türk edebiyatının kadın yazarlarının kaleminden çıktı. Elif Şafak, Oya Baydar ve Ayşe Kulin kitapları bu yıl en çok satanlar ve en çok konuşulanlar listesinin başında yer aldı.

Özellikle son 10 yılda yayınlanan ve yazılan kitap bakımından Türkiye edebiyatı sadece romana yönelmiş bir konuma geldi. Öykü, deneme, oyun ve şiir yılda 400’e yaklaşan yayınlanmış roman içinde kendine okuyucu bulmakta zorlanıyor. Çünkü romanın satış ve pazarlama olanakları ile okurun tercihini yaparken edebi türler arasında romana yönelmesi nedeniyle, olması gerekenden de düşük düzeyde seyrediyor öykü, deneme ve oyun yayınları… Bununla birlikte yayınlanan romanların yarısına yakını ilk roman olmasından ötürü, edebiyat vitrinine yılda 200’e yakın yeni yazar; yani yeni romancı çıkıyor. Ve sadece bu yenilerden ancak bir-ikisi okurun dikkatini çekip 500 adet ya da üzerinde satıyor. İlk roman yayınlayıp da baskısı birkaçı geçen yazarlar ise ya medya dünyasından çıkıyor ve tanınırlıkları kendilerine okurla iletişim kurma konusunda basının imkânlarını kullanma fırsatı sunuyor. Ya da fısıltı gazetesi yıldırım baskılar yaparak bir yazarın tanıtımı yapıyor ve romanı hiçbir dış tanıtım yardımı almadan birkaç baskıya erişebiliyor.
Yayınlanan roman sayısı ile satılan roman sayısı arasındaki orantısızlık bir yana, yazdıkları satan bir başka deyişle yazdıkları okurla buluşan romancılar ise “nitelikli okur” bulamamaktan yakınıyor. Nitelikli okur bulamamak ne demek? Nitelikli okur: “Popüler edebiyat eseri olarak tanımlanan eseri, popülerlik niteliğini kazandıran biçimde sadece sahip olmak için değil, popülerlik algılamasına kapılmadan eseri gerçekten okumak için okuyan… Ebedi alt yapısını oluşturmuş: Klasikleri bilen. Modern klasikleri okumayı sürdüren. Ülke edebiyatını tanıyan; edebiyatçılar arasında niteliksel değerlendirmeler yaparak elindeki eseri okuyan. Ayrıca okuduğu eserin yazarına, eserle ilgili görüşlerini çeşitli yollarla ileten” demek. Bu tanımın tamamını veya çoğunluğunu karşılayan okuru bulmakta, ismi edebiyat dünyasına yerleşmiş yazar zorlanıyor; bulamamaktan yakınıyor.
2009 yılında Türk romancılığında da ne yayınlanan roman sayısındaki nicelik artışı, ne okur sayısındaki azalma ne de ilk roman yayınlama hevesinde düşüş son 5 yıla göre değişim göstermedi:
Elif Şafak zirvede ama…
Geride bıraktığımız yılda en çok konuşulan, en çok satan, yazarına en çok telif ücreti kazandıran roman Elif Şafak’ın Doğan Kitap tarafından yayınlanan Aşk’ı oldu. Elif Şafak, git gide romanları çok satan bir yazar oldukça, Türkiye’de her çok satan yazarın üzerine yapıştırılan yaftada yazdığı gibi popüler roman yazarı olarak anılmaya başlandı. Şafak da bu sıfatın hakkını verircesine “üretime geçerek” romanlarının hacmine göre kısa sayılabilecek zaman dilimlerinde kitaplar yayınlatmaya başladı.
Okur tarafından ya çok sevilen ya da hiç sevilmeyen bir yazar olan Şafak’ın Aşk romanı da, okurun genel algısında beğenilip, bu beğeni satış rakamlarına yansısa da, edebiyat eleştirmenlerinin Şafak’ın romancılığı hakkındaki beklentilerinin boyutları, romanın popülerliği konuşmalarının arasında tam anlamıyla duyulmadı.
Şafak için bu konunun bir eksiklik yaratıp yaratmadığını bilmemekle birlikte yazarın para kazanması konusunda Türkiye’deki habis görüşten hoşlanmadığını Habertürk gazetesindeki köşe yazılarında ele aldığı kadarıyla biliyoruz. Aşk romanının tanıtım kampanyası, kitabın önce pembe, daha sonra gri ve pembe olan kapakları ve aşk konusunun her şey ile ilintisi nedeniyle roman hakkında roman ile ilgili ilgisiz çıkan yazılar ve yazarla yapılmış röportajlar 2009 yılında okura: “Elif Şafak yazdıklarından iyi para kazanan bir yazar mı yoksa iyi para kazanmak için neleri yazması gerektiğinin sırrını çözüp, buna uygun davranan bir yazar mı”? sorusunu ık sık sordurdu.
Bu yanıtı okur sorsa bile tek başına kendi yanıt veremeyeceğini,Elif Şafak’ın yazdıkları ile bu soruya cevap oluşturacağını ama 2009’un belki de romancılığının kendisi açısından en iyi yılı olduğunu söylemekte fayda var.
Yazarın en’i olabilecek eser
2009’a damga vuran diğer kadın yazar ise Can Yayınları tarafından yayınlanan Çöplüğün Generali adlı kitabıyla Oya Baydar oldu. Türkiye’nin sıcak siyasi gündemindeki önemli konulara temas ettiği algısını yaratan roman, Baydar’ın okurca en beğenilen ve en çok satın alınan eseri konumuna yı lsonu itibariyle gelmişti. Baydar’ın kendi okurunu yaratan üslubu hem Baydar’ın sadık okuru hem de Baydar’ı tanımayan, okumaya da yeni başlayan okuru kendisine çağıran bir özellik taşıyor.
Bu yıl da Oya Baydar’ın okurunu edebiyata davetini ve eseri ile yıla damgasını vuranlar arasında yer almasını bir dahaki Baydar eserinin ne zaman geleceğini de bekleyerek izledik.
Adeta bir siyasi tepki gibi
Yılın çok konuşulan ve satan bir diğer eseri ise Ayşe Kulin’in Everest Yayınları tarafından yayınlanan Türkan’ı oldu. Sene içinde yaşamını yitiren Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Kurucu Başkanı Prof. Türkan Saylan’ın yaşamöyküsünden yola çıkan ve Saylan’ın Kulin’e emanet ettiği özel yazışmalarından da yararlanılarak kaleme alınan roman, okurun yoğun ilgisi ile karşılandı.
Kulin’in romanını çekici kılan bir başka özelliği de, Türkiye’nin siyasal gündeminde ve yakın tarihte yaşanan olaylara ve bu olayların neticelerine ilişkin bir tepki niteliği taşıdığı algılaması yaratmasıydı. Bu niteliği nedeniyle de, romanın başarısını edebiyat alanından güncel siyasi olaylara karşı bir duruş ve bu duruşu benimseyen okur kitlesinin buna desteği olarak da yorumlamak, eserin edebi niteliğini yorumlamadan da pekâlâ söylenebilir hale geldi.
Ötekiler de var
Bu üç romanın dışında; Murat Menteş Korkma Ben Varım (İletişim Yayınları), Ayfer Tunç Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi (Can Yayınları), Özen Yula Gizli Aşk Bu (Everest Yayınları), Sema Kaygusuz Yer Yüzünde Bir Yer (İletişim Yayınları), İrfan Yalçın Yorgun Sevda (Can Yayınları), Cahide Birgül Eflatun Koza (Everest Yayınları), Önay Sözer Sonradan Yaşamak (Yapı Kredi Yayınları), Muammer Kırdök Ölümsüz Olduğum Zamanlar (Notos Kitap) ile çeşitli özellikleri sebebiyle ön plana çıktı. Özellikle Ayfer Tunç’un Bir Deliler Evinin Yalan Yanış Anlatılan Kısa Tarihi isimli romanı, yazarın alışılmış üslubunun ve konu seçiminin dışındaki unsurlara dayandığı için okur tarafından yazarın yazın çeşitliği anlamında önemli bir deneyim oldu.
Sema Kaygusuz’un Yer Yüzünde Bir Yer isimli romanı da, yıl ortasında yaşanan siyasi bir hadise nedeniyle romanın dayandığı olayın yeniden gündeme gelişi ve yazarın edebi bir tanıklık ile bunu dile getirmiş olması arasındaki bağ sebebiyle dikkat çekiciydi.
Bunun yanında Murat Menteş’in Korma Ben Varım isimli romanı da, Menteş’in kendini okurun yaratmaya başlayan bir romancı olarak tanınması ve anılması bağlamında önemli bir dipnot oldu.
Yine de 2009 yılı en çok konuşulan, satan ve okunan romanlar anlamında kadın yazarların yılı olarak tarihe geçti.
2009 Kültür ve Sanat ödülleri verildi
Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından verilen “2009 yılı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü”, Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda düzenlenen törenle, Neyzen Niyazi Sayın ve Tamburi Necdet Yaşar’a takdim edildi.

Murat Salim Tokaç yönetimindeki İstanbul Devlet Türk Müziği Araştırma ve Uygulama Topluluğu’nun, aralarında ödül alan sanatçıların eserlerinin de bulunduğu şarkılar seslendirdiği törende, Fahri Tanır tarafından hazırlanan ve Neyzen Niyazi Sayın ile Tamburi Necdet Yaşar’ı anlatan “Bir Yaşam Öyküsü” adlı film sunuldu.
Törende konuşan Günay, ödülün, bakanlığın, çeyrek yüzyılı aşkın süredir sürdürmeye çalıştığı bir geleneğin yeni bir adımı olduğunu söyledi.
Günay, 1979′dan bu yana bakanlığın kültür ve sanat yaşamına büyük katkılar yapan, duygu ve düşünce dünyasının zenginleşmesine katkı sağlayan kişi ve kurumlara bir şükran ifadesi olarak tören düzenlediğini ve şükran belgesi takdim ettiğini belirterek, önceki yıllarda ödülün Alaaddin Yavaşça, Çetin Altan ve Metin Sözen’e verildiğini anımsattı.
Bir toprağın vatan olması için sınırlarının savunma güçleri tarafından korunması ve sınırlarının kanla çizilmesinin yetmediğini kaydeden Günay, “Bir toprağın gerçekten vatan olarak hissedilmesi için derinliğindeki zenginliğin geçmişten geleceğe taşınması gerekir” dedi.
Bunu, kültür ve sanat insanlarının yaptığını kaydeden Günay, şöyle devam etti:
“Mimari, musiki ve edebiyat alanında bu toprakların derinliğindeki zenginliği alıp geleceğe taşıyanlara millet olarak çok şey borçluyuz. Bunun için Mimar Sinan’ı, Fuzuli’yi, Namık Kemal’i, Nazım Hikmet’i, Yahya Kemal’i, Necip Fazıl’ı, Mehmet Akif’i ve daha birçok ismi minnetle, rahmetle anmamız ve milletimizin büyük kahramanları olarak karşılamamız gerekiyor.”
“KÖKLÜ VE DERİN MUSİKİYİ BİLMEK”
Günay, popüler musikiyi dünyada temsil eden isimlerin uluslararası başarılarını alkışladıklarını dile getirerek, şöyle konuştu:
“Ama bir de geleneğimiz var, bizi millet yapan öz değerlerimiz var. Onu, bugüne sarsılmaz köprü olarak taşıyan ve yarım yüzyıldan fazla, bitmez tükenmez bir aşkla çalışan büyük ustalarımız var. Biraz eski, kopmaz, geleneksel musiki alanına dönmeyi düşündük. ‘Bazıları anlamaz bizim eski musikimizden/ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden’ diyor ya Yahya Kemal, bizi anlamak için bu köklü ve derin musikiyi bilmemiz gerekiyor.”
Bakan Günay, bu alana hizmet eden iki büyük usta Neyzen Niyazi Sayın ve Tamburi Necdet Yaşar’ın çalışmalarını yarım yüzyıldan bu yana sürdürdüğünü anlatarak, “Sayın ve Yaşar, bu yıl bu şükranı, ülkede yaşayan sanatçılar arasında herkesten fazla hak etti” dedi.
Günay, konuşmasına şöyle devam etti:
“Onlar hakkında konuşmak belki haddimi aşar. Belki şunu söylemek mümkün, eski bir deyişle iki sanatçının icraları, becerileri, gayretleri ve sevdaları için ne söylesem bir eksik, ne söylesem bir fazla olabilir. Onlara nice güzel yıllar diliyorum. Yaptıkları için ülkem, milletim ve medeniyetim adına sonsuz şükran sunuyorum.”
ÖDÜLLER TAKDİM EDİLDİ
Törenin sonunda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “2009 yılı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü”nü Neyzen Niyazi Sayın ve Tamburi Necdet Yaşar’a takdim etti.
Tamburi Necdet Yaşar ödülünü aldıktan sonra duygularını şöyle ifade etti:
“Bizleri onurlandırdınız. Arkadaşım Niyazi Sayın ile sanat hayatımız boyunca hocalarımızın disiplinine son derece riayet ettiğimizi rahatlıkla söyleyebilirim. Prensiplerimize aykırı düşen dünyevi menfaatleri, dayanılmaz teklifleri ayağımızla itelediğimize inanabilirsiniz. Biz sadece ’sanat, onun disiplini ve onuru’ dedik. Bu sözleri içimizden gelen gençlere güzel bir örnek teşkil edeceğini düşündüğüm için ifade ediyorum. Çok teşekkür ediyorum. Bir atasözü vardır, ‘insan ektiğini biçer’ diye. Biz de ektiğimizi biçiyoruz. Eğer bu şekilde hareket etmeseydik, bu kadar sevgi ve takdiri kazanamazdık. Genç kuşaklara güzel bir örnek teşkil edeceğimize inanıyorum.”
Neyzen Niyazi Sayın da Allah’ın verdiği himmetle ellerinden geleni yaptıklarını ifade ederek, “Ney, tambur aynı şeydir, aslında onlar insandır. Biz kendi kasamızı açmaya çalışıp da bu vatana faydalı olmaya çalıştık, biz elimizden geleni yaptık” diye konuştu.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de mesaj gönderdiği törene, Devlet Bakanı Hayati Yazıcı, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Kültür ve
Turizm İl Müdürü Ahmet Emre Bilgili, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekip Avdagiç, TÜRSAB Başkanı Başaran Ulusoy, bazı milletvekilleri ile davetliler katıldı.
Barış Manço’yla daima
Yaşamı süresince herkesi yaptıklarıyla ile kendine hayran bırakan Barış Manço’nun vefatının 11. yılında anılıyor.

“Dönence”, “Kol Düğmeleri”, “Gülpembe”, “Unutamadım”, “Dağlar Dağlar” gibi unutulmaz eserlere imza atmış, sadece kendi kuşağını değil, ardından gelen kuşakların da hayranlığını kazanmış, Türkiye’nin önde gelen sanatçılarından Barış Manço, aramızdan ayrılışının 11. yılında çeşitli etkinliklerle anılacak. Barış ve Sevgi Haftası başlığı altında düzenlenecek etkilenlikler 1-7 Şubat tarihleri arasında gerçekleştirilecek.
Etkinlikler kapsamındaki program 1 Şubat 2010 Pazartesi 20.00′de KURTALAN EKSPRES ve ALPER DİNÇER’in sahne alacağı “Bursa’dan Barış’a Selam” konseri ile başlıyacak. 7 Şubat 2010 Pazar günü düzenlenecek “Barış Manço ile daima” vapur gezisinde ise Kayahan, Ayşegül Aldinç, Eser Taşkıran, Ömer Yüzbaşıgil, Jale Bekaroğlu, Murat Evgin, Tayfun Duygulu gibi usta isimlerin yanı sıra genç Barışseverlerden oluşan Baybora adlı Müzik Grubu yer alacak.
SİYAD Ödülleri Vavien’e gitti
42. SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) ödülleri, dün akşam Beşiktaş Kültür Merkezi’nde (BKM) yapılan bir törenle sahiplerini buldu.
Şovmen Cem Yılmaz’ın sunduğu gecede 5 ödül alan Engin Günaydın’ın senaryosunu yazdığı ve oynadığı, Durul ve Taylan Kardeşlerin yönettiği Vavien geceye damgasını vurdu. Vavien, En İyi Senaryo, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, En İyi Müzik ve En İyi Sanat Yönetmeni ödüllerini aldı. Reha Erdem’in yönettiği Hayat Var ise En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Kurgu dallarında üç ödül aldı.
Cem Yılmaz’ın esprileriyle salondakileri kahkahaya boğduğu gecede kısa bir konuşma yapan ev sahibi ve SİYAD Başkanı Murat Özer, derneğin üyelerinden Alin Taşçıyan ve Esin Küçüktepepınar’ın Uluslararası Film Eleştirmenleri Birliği’nin yönetimine seçilmelerinin SİYAD adına büyük bir onur olduğunu söyledi. Özer, ödül alan bütün senarist, yapımcı, yönetmen ve oyunculara kendilerini yalnız bırakmadıkları için teşekkür etti.
***
42. Siyad Ödülleri
En İyi Film: Hayat Var (Ömer Atay)
En İyi Yönetmen: Reha Erdem (Hayat Var)
En İyi Senaryo: Engin Günaydın (Vavien)
En İyi Kadın Oyuncu: Binnur Kaya (Vavien)
En İyi Erkek Oyuncu: Nadir Sarıbacak (Uzak İhtimal)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Büşra Pekin (Neşeli Hayat)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Settar Tanrıöğen (Vavien)
En İyi Müzik: Atilla Özdemiroğlu (Vavien)
En İyi Kurgu: Reha Erdem (Hayat Var)
En İyi Sanat Yönetmeni: Elif Taşçıoğlu (Vavien)
En İyi Belgesel: 5 No’lu Cezaevi (Çayan Demirel)
En İyi Kısa Film: Savaş Baykal (Cennette Ölüm Var)
SİYAD Onur Ödülleri: Sezer Sezin, Süleyman Turan, Vedat Türkali
Tuncan Okan Emek Ödülü: Atilla Dorsay
YUSUF BÜLBÜL
Tatlı bir hikaye
29 January 2010 Yazan Yönetici
Kategori Haberler, Konuk Yazarlar
Bahçenin en unutulmuş,en yalnız köşesinde dört yapraklı bir yonca varmış.”Dört yapraklı yoncalar şans getirir.” derler ama onun hiç şansı yokmuş çünkü bahçenin en nadide yerindeki gül fidanına aşık olmuş.Her gün onu düşünüyor,her an onun hayalini kuruyormuş.Her ne kadar güneş ışıkları yoncaya uğramadan geçip gitse de,o her güne taptaze bir umutla başlıyormuş.Her gün yalnızlığının gölgesinde gizlenip gülü izliyormuş.
Mevsim kış…Her gün gül fidanıyla konuşmaya karar veriyor ama vazgeçiyormuş.Kırılıyormuş tüm cesareti onun karşısında…Sonunda yaz mevsiminin gelmesini beklemeye karar vermiş çünkü yaz günlerinde her zamankinden daha canlı,daha yeşil oluyormuş.Aslında beklemeye karar verirken içinde birazcık bile olsa umut varmış çünkü gül fidanı kışın çiçek açmadığı zaman bahçede ondan daha güzel birçok kardelen oluyormuş ancak yoncanın gül fidanının yazın çiçek açıp daha da güzelleşeceğinden haberi yokmuş ve umutla yazın gelmesini beklemeye başlamış.Her dakikasını,her saniyesini kısaca her anını kendini daha da güzelleştirmek için harcıyormuş.Her yaprağıyla ayrı ayrı ilgileniyor hepsini yeşillerin en güzeliyle süslüyormuş.Tüm kış boyunca bıkıp usanmadan hazırlanmış hazırlanmış hazırlanmış…
Sonunda beklenen yaz gelmiş…Yonca kış boyunca gizli gizli hazırladığı güzelliğiyle aşkını söylemek için gül fidanının yanına gittiğinde gül fidanının yanaklarında çiçekler açtığını,etrafına eşi benzeri görülmemiş kokular saçtığını,kıpkırmızı çiçeğinin her bir yaprağının hafif hafif esen rüzgarla birlikte nazlı nazlı salındığını görmüş…Allah’ım bu ne güzellik,bu ne ahenk?Adeta bir mucizenin o gülün,yoncanın biricik gülünün,bedeni ile kendi ruhunu birleştirerek yeniden hayat bulmasıymış,yoncanın karşısında duran bir yudum güzellik.İşte o anda güle ne kadar geç kaldığını anlamış zavallı yonca…Dili tutulmuş o güzelliğin karşısında.O çiçeksiz,en kötü haliyle bile yoncayı kendine deliler gibi,sırılsıklam aşık eden gül şimdi güzelliğini bir mucizenin ruhuyla birleştirmiş daha da güzel haliyle yoncanın önünde duruyormuş.Yonca önce umutsuzca aşkını söyleyecek gibi olmuş ama kelimeler henüz dudaklarına ulaşamadan kalbinden akan gözyaşlarıyla birlikte boğulup gitmiş.Tek söz bile söyleyemeden sessizce arkasını dönüp gitmiş;ağır adımlarla,umutsuzluğunun gölgesine doğru…Tekrar yalnızlığının gölgesine çekilmiş yonca…
Yonca artık her gününü gülü izlemeye adamış…Gülü izledikçe onun da yaza aşık olduğunu anlamış.Onun da yaz için tüm güzelliğini toplayıp bir yudum,hatta bir yudum değil bir damla aşk umarak yazın kapısına gittiğini görmüş.Zaten onun gibi bir mucizeden başka bir şey de beklemiyormuş ama yine de yıkıldıkça yıkılmış yonca,gülün yazın kapısına doğru giderken attığı her adımda…O günden sonra gülden ayrı geçen, buram buram yalnızlık kokan her gün bir şeyler götürmeye başlamış biçare yoncadan.Her gün batan güneşle birlikte mutluluğu da batıyor onun yerine hüzün doğuyormuş yoncanın gönlüne.Biraz daha hüzün,biraz daha hüzün,biraz daha,biraz daha…Sonunda aşkının imkansızlığı yoncanın hayatını yaşanılmaz hale getirmiş.Artık dayanacak gücü kalmamış,gülünden ayrı yaşamaktansa ölümü yeğler olmuş ve intihar etmeye karar vermiş…Tüm hazırlığını tamamlamış ve esecek olan ilk rüzgarı beklemeye başlamış.Hayat kaynağı olan toprağını bırakıp kendini rüzgarın acı koynuna bırakacakmış yonca…Belki de en acı ölüm şekli olacakmış rüzgar çünkü rüzgarda da gülü hatırlatan birçok hatırası varmış…Her esen rüzgarda güle yapraklarının rüzgarla birlikte salınışını göstererek beceriksizce onu etkilemeye çalıştığını hatırlıyor acısına acı ekliyormuş,elinde olmadan.Ölürken de yine güle olan aşkının yıllarca verdiği ızdıraplarını hatırlaya hatırlaya öleceğini bilmenin de ne kadar acı olacağını anlamış yine acı çeke çeke…Ama olsun…Zaten acısız ölüm var mıdır ki şu dünyada?Bir yandan aklında bu düşünceler olanca hızıyla dolaşırken diğer yandan da gelecek olan ilk rüzgarı ,ölümü bekliyormuş yonca…Ölüm anı yaklaştıkça zaman giderek yavaş geçmeye başlıyormuş sanki yoncaya biraz daha acı çektirerek ona güle olan aşkının hesabını sormak istiyormuşçasına…
Ne kadar gariptir ki canlılar ömrü boyunca hep zamanın yavaş geçmesini,biraz daha Dünyada kalmayı isterken ölüm anları gelirken o bekleyiş yerine,o birazcık daha yaşama hırsı yerine bir an önce ölmeyi isterler ama o zaman da zaman geçmek bilmez.O anlarda zaman o kadar yavaş akar ki adeta durma noktasına gelir sanki o canlının ölümünü biraz daha izlemek ister.Bu yüzden zaman insanların en büyük ve yenilmez düşmanıdır ama yine de herkes yenileceğini bile bile onunla mücadele etmeye çalışır ve çaresiz çırpınışlar sergiler.Burada tek istisna intihar edenlerdir.Onlar diğer canlıların aksine zamanın ve hayatın üstünlüğünü kabul etmiş ve bu imkansız mücadeleden kendi isteğiyle çekilen kişilerdir ama hep o anlarda da zamanla anlaşmış gibi ölüm gecikir.Yoncanın durumu da aynen böyleymiş.
Yonca bu acı bekleyişin içindeyken aynı zamanda da tek tek yapraklarını koparıyor ve her yaprağına aşkını yazıyormuş satır satır…Her satırda gülünü anlatıyormuş ve sonra da gelecek sert rüzgarın habercisi olan meltemin koynuna bırakıyormuş yapraklarını “belki meltem aşkını yazdığı yaprakları güle götürür ve gül de okur da bana aşık olur ve son anda çeker beni bu dipsiz kuyudan” diye…Ömrü boyunca bir kere bile şans getirmeyen o dördüncü yaprağının varlığına ilk defa seviniyormuş yonca çünkü aşkına daha çok şiir yazabiliyormuş yonca o dördüncü yaprağı sayesinde.Kim bilir?Belki de dördüncü yaprağındaki o şansı da henüz doğmadan gül alıp götürmüştür yoncadan.Ne de olsa yoncanın kocaman aşkla dolu olan o küçücük kalbi dördüncü yaprağının en güzel yerinde gizliymiş.Şimdiyse diğer üçünü de gül için feda ediyormuş yonca…Gülsüz yapraklarının ne anlamı var ki?Ama her şeye rağmen ölmeden önce son şanstı o şanssız yapraklar yonca için…Dördüncü yaprağındaki şiirleri de bitirdikten sonra tüm olanlara rağmen teşekkür etmiş dördüncü yaprağına ve onu da bırakmış meltemin koynuna…
Zaten hep rüzgarlar alıyordu yoncadan bir şeyler alınırken…Güle ilk defa rüzgarda ağır ağır salınan yeşillerin en güzel tonunu sergileyen yapraklarını gördüğünde aşık olduğu o tuhaf gün geldi aklına…O gün rüzgar olmasaydı ve gülün saçlarını savurmasaydı belki de aşık olmayacaktı yonca,güle.
Yonca bu düşünceler içinde kıvranarak Allah’a zamanın bir an önce geçmesi ve ölümünün gelmesi için dua ederken duaları kabul olur ve sonunda beklenen rüzgar da tüm hiddetiyle gelip dayanır yoncanın kapısına onca sitemli bekleyişin hesabını en acı şekilde sormak istercesine…Artık yonca için ölüm kapının arkasında bekliyormuş.Aslında yoncayı kapının arkasında acımasızca bekleyen şey ölüm değil gülü ve ona olan aşkını unutmakmış.Yonca, gülü unutmanın ve huzura kavuşmanın hemen kapının arkasında olduğunu içine sindirince son kez derin bir nefeslik hava daha çalmış ona acıdan ve hüzünden başka hiçbir şey getirmeyen yalancı dünyadan.Derin bir solukla içine çektiği havayı ciğerlerinde hapsetmiş ve tek bir hareketle ardına kadar açmış kapısını ölüme…Kapının ardında sabırsızca bekleyen ölüm kapının açılmasıyla birlikte tüm kasvetiyle çökmüş yoncanın üzerine…Yonca son kez “Acaba gül yazdığım şiirleri okur da son anda gelir mi?” diye umutsuzca gülün evine doğru bakmış ama gördüğü tek şey gülün her zamanki gibi tüm güzelliğini yaza göstermeye çalışmasından başka bir şey değilmiş.İşte gördüğü son şeyden sonra gül içindeki son ışığını da kaybeder ve artık hiç gücü kalmaz.Tabii ki bu güçsüzlüğünden ilk yararlanan da rüzgar olur ve tek hamlede yoncayı evinden ve aynı zamanda da bu hayattan alıp götürür…Yonca içinde gördüğü o son andaki acıyla birlikte bu dünyadan göç edip sonsuz huzur bulacağı ebediyete doğru yol alır geride kocaman,masum bir aşk bırakarak…
Selçuk Akgül – Edebiyat Konağı – Ocak 2010
Türk resminin ‘uç’ beyi göç etti
![]() |
Türk resminin usta ismi Ömer Uluç, bir süredir tedavi gördüğü İstanbul Cerrahi Hastanesi’nde 79 yaşında vefat etti. Türk resminde önemli bir ‘uç’ olan sanatçının cenazesi, yarın Teşvikiye Camii’nde kılınacak öğle namazından sonra Aşiyan Mezarlığı’nda toprağa verilecek. Uluç’un içindeki heves kuşu, hastalığında bile sürekli oraya buraya uçmuştu.
Behçet Necatigil, şair İlhan Berk için ‘Türk şiirinin uç beyi’ derdi. Bu payeyi Türk resminde kime verebiliriz diye düşündüğümüzde akla ilk gelen isimlerden biri kuşkusuz Ömer Uluç’tur. Bu yakıştırmaya kendisinin ne diyeceğini duymayı istesek de maalesef artık mümkün değil. Türk çağdaş sanatının önde gelen sanatçılarından Ömer Uluç, bir süredir tedavi gördüğü İstanbul Cerrahi Hastanesi’nde dün 79 yaşında vefat etti. Sanatçının cenazesi, yarın öğle vakti Teşvikiye Camii’nde kılınacak cenaze namazından sonra Aşiyan Mezarlığı’nda toprağa verilecek.
Uluç, ‘Heves Kuşu Durmaz Döner’ adlı kitabının adını şair Baki’den “Deşt-i fenâda mürg-i hevâ durmayıp döner” (yokluk çölünde heves kuşu durmadan döner) adlı dizesinden almıştı. İçindeki bu heves kuşu, hastalığında bile sürekli oraya buraya uçtu. Yapı Kredi Kazım Taşkent Sanat Galerisi’ndeki “Parçalanmanın Kimyası” ve “Sağ El, Sol El Desenleri” adlı son sergisiyle yine ‘uç’larda yeni işler sunmuştu. Hastalığının ağırlığı üzerine çökmüş olsa da son işlerini anlatırken büründüğü sükûnet ve çocuksu heyecan hemen kendini ele veriyordu.
Ömer Uluç, Robert Koleji bitirdikten sonra ABD’de önce mühendislik, ardından resim eğitimi gördü. 1953′te Nuri İyem’in öncülüğünde kurulan “Tavan arası Ressamları” olarak adlandırılan grupta yer aldı. 1983′ten beri Paris’te yaşayan sanatçı yılın önemli bir bölümünü İstanbul’da geçiriyordu. Başta Paris, Berlin ve İstanbul olmak üzere yurtdışı ve yurtiçinde çok sayıda sergi açtı. Pek çok önemli bienale katıldı. Kendini sadece tuval resmi ile sınırlandırmayan Uluç, değişik malzemeler kullanarak işler üretti. Türk sanatının yanı sıra Uluç’un alamet-i farikası ‘cinler’ de artık yalnız ve hüzünlü.
‘Dünyada da kendini kabul ettiren bir sanatçıydı’
Yahşi Baraz: “Kendi kuşağının en avangard sanatçısıydı. Hep yenilik peşinde koşmuştu. Özellikle hayatının son beş yılında hiçbir ressamın yapamayacağı avangard işler yapmıştır. Sanatta yaşlanınca bir durağanlık oluyor. Onda tam tersi oldu. Umarım ileride büyük bir retrospektif sergi açılır ve işleri görülür.”
Mehmet Güleryüz: “50′lerden bu yana Türk resminin çok önemli bir ucu olarak sürdürdüğü resim, dünya resmi içinde de önemli bir noktadır. Türkiye’de lokal bir ressam kalitesinin üstünde dünyalı bir resimdir Ömer’in yaptığı. Özellikle soyut resimde önemli bir yeri var. Bu çapta bir sanat kalitesi çok kolay rastlanır bir şey değildir. O entelektüel seviyede sanatçı oluşması çok zor artık.”
Ergin İnan: “Kullanılan boyalar, çalışma koşulları bu amansız hastalığa neden. İnsan sıhhati çok önemli, ama sanat uğruna her şeye katlanabiliyor. Boya falan dinlenmeden çalışılabiliyor. Ömer Uluç da sanat uğruna çok şey yaptı.”
Ayşegül Sönmez: “Türk resminin, çağdaş sanatın en önemli kaybı. Hastalığının sanatsal üretimini engellemesine izin vermedi. Müthiş bir zekâ, inanılmaz bir mizah ve üretim duygusu vardı. Hastalığının son dönemlerinde çok önemli iki sergi açtı: Beylerbeyi Cinleri ve Parçalanmanın Kimyası. Bu ikisi de sanat tarihine, müzelerde dondurulmaya meydan okuyan sergilerdi. Pek çok şeye ve daha da önemlisi hastalığına kafa tuttu.”
Ömer Faruk Şerifoğlu: “Cumhuriyet tarihinin yetiştirdiği dünyada da kendini kabul ettirebilen sayıları da üç-beşi geçmeyen önemli sanatçılardan birisidir. Türk sanat camiası Ömer Uluç’un vefatıyla çok büyük bir kayıp vermiştir. Sezer Tansuğ Sanat Vakfı’nın da mütevelli heyetindeydi. Biz vakıf olarak da çok önemli bir değerimizi kaybettik.”
Kuyu Dergisi – Ocak/Şubat ‘10
Kuyu Dergisi’nin 3. sayısı çıktı. Edebiyat-kültür-sanat dergisi Kuyu 3. sayısıyla okuyucularıyla buluştu. Derginin bu sayısında 28 sayfaya 16 şiir, 2 öykü, 7 deneme, 1 röportaj, bir kitap(tan) yazı, 2 de sinema yazısı sığdırıldı. Dergide İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti oluşuyla ilgili de eleştirel bir fotoğraf yer alıyor. 3. sayısıyla kalıcı olduğunu bizlere biraz daha hissettiren Kuyu Dergisi; Kenan Tuzcu, Burak Yıldırım, Muhammed Yaşar ve Tuba İnal öncülüğünde dergiye emek veren birçok yazarıyla Gebze’de iyi işler yapmaya çalışıyor. Gebze’de çıkan dergi birçok şehre ulaşıyor. Halihazırda İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Kocaeli, Konya, Sakarya, Erzurum, Bilecik, Manisa, Kütahya, Çorum, Kayseri ve Sivas’ta bulunabilir.
Derginin bu sayısında Kenan Tuzcu’nun “Yeni Başlayanlar İçin Hayat Bilgisi II” isimli denemesi, Mustafa Özbilge’nin Panayır isimli yazısı ve Muhammed Yaşar’ın “Gönlümün Duvarlarında Geceler” isimli deneysel şiiri dikkat çekici. Faruk Serkan Yılmaz’ın ise “Tekstilde Kopan Kayış” isimli “sosyal gerçekçi” şiiri dikkate değer. Kuyu Dergisi’nin 3. sayısında ömrünü “nahatlık” (ahşaba hat oymacılığı) ile geçiren merhum A. Vehbi Ayan ile ilgili bir yazı ve kendisiyle daha önceden yapılmış bir röportaj da bulunuyor. Mehmet Alp Yiğit ise Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ından cümleler ile bir mektup yazmış, sonuna da şu notu düşmüş “bu yazıdaki kelimeler, cümleler Orhan Pamuk’undur ama yazıyı o yazmamıştır.” Ayşenur Topal “Uzak İhtimal” filmini değerlendirirken, Hakan Bilge İngiliz sinemasının evrensel ölçekte ses getirmiş klasik yapıtlarından “Brief Encounter” ile ilgili bir yazı kaleme almış.
Kuyu Dergisi’nin 3. sayı içeriği şöyle:
Yasin Türkçiftçisi: Uğraşsam(Sa)
Burak Yıldırım: Çabuk Mevsimler
Tuğba Yeşil: Süleyman Gölgesi
Zafer Yalçınpınar: Gelmeyen
Serkan Akçora: Uyku
Ruhsare Claude: Sağaltım
Muhammed Yaşar: Gönlümün Duvarlarında Geceler
Kerim Akbaş: Mutlusunuzdur Her Vakit
Faruk Serkan Yılmaz: Tekstilde Kopan Kayış
Gökçe Fortacı: Denizel
Salih Dönmez: İsimsiz IV/ Tasvir I
Melih Taşçı: Yoğun Düşün İçinde
Danyal Nacarlı: Niçin
Ömer Faruk Yasin: Süt
Mehmet Ertuğrul Evyapar: Ru(H)J Lekesi
Ceylan Öztürk: Güneşi Tutun
Seyid Köse: Serazad
İrem Nas: Özgür Düşünceye Karşıyım:
Tuba İnal: Münzevi
Kenan Tuzcu: Yeni Başlayanlar İçin Hayat Bilgisi II
Mustafa Özbilge: Panayır
Ebubekir Duran: Bulamaç
Said Kotan: Suyun Neyi
Ayşenur Çömlekçi: Ülkeler Arası Yolculuk
Esma Bilben: Aşk Ki
Musa Öztürk: Ulu Bir Çınarın Gölgesinde Oturmak
Mehmet Alp Yiğit: Kara Kitap’tan Bir Başka Rüya: “Kardeşim Benim”
Hakan Bilge: Aşk Filmlerinin Öncüsü: Brief Encounter
Ayşenur Topal: Uzak İhtimal

Kuyu Dergisi ile ilgili bilgi almak, dergiyi edinmek veya dergiye yazı göndermek için;
kuyudergisi@hotmail.com ya da kuyudergisi@gmail.com adresleri kullanılabilir.
Telefon Numarası ise: 0506 5990886/ 0535 3735537
Kuyu Dergisi’nin 4. sayısı için yazı göndermek isteyenler de aynı mail adreslerine 10 Şubat’a kadar eserlerini ulaştırabilirler.
Kuyu Dergisi’ne yıllık abonelik bedeli de 20 TL’dir.
Posta Çeki Hesabı: 6055946 – Kenan Tuzcu
Banka Hesabı: Ziraat Bankası Gebze Şubesi: 0164 47085971-5002 Kenan Tuzcu
Abonelik hakkında detaylı bilgi de mail adreslerinden alınabilir.
Tasavvuf yeni bir elitizm arayışı mı? Haşmet Babaoğlu ne dedi?
Bu haftaki köşesinde son zamanlarda tasavvufa duyulan ilginin artışıyla ilgili bir değerlendirme yapıyor. İşte bu haftaki Haşmet Babaoğlu’nun bu hafta Sabah Gazetesi’ndeki köşe yazısı…
Tasavvufa ilgi ve yeni elitizm arayışı!
Hani bir veli henüz diktiği gömleği aynı yerden söker tekrar dikmeye başlarmış…
Bir daha, bir daha…
Ne yapıyorsun, diye sormuşlar.
Cevaplamış…
“Nefsim beni meşgul etmeden, ben onu meşgul etmeye bakıyorum.”
***
Yazıma neden böyle girdim?
Çünkü son zamanlarda tasavvufa duyulan ilginin artışıyla medyada da sık sık lafı edilen “nefs muhasebesi ve mücadelesi” kolay şey değildir.
Bu işe girişmek, hakkında kitap okumaya, konferans dinlemeye, hikâyesini öğrenmeye ve hayalini kurmaya benzemez.
Çünkü kadim geleneklerin ve dinlerin “nefs” diye adlandırdığı şey bu dünyadaki varlığımızın orta direğidir; “benlik”tir.
Belki işte böyledir özü…
Veliler bile yenemez de, anca meşgul eder nefsini!
***
Ya o velileri ve hatta bütün bilgelik geleneklerini kendi nefsine süs yapmak isteyenlere ne demeli?
Son zamanlarda…
Tasavvufa ilgi duyan ve böyle mahfillere girip çıkan kimi dostlara bakıyorum.
Bu türden ilgileriyle tanınan, toplumda öne çıkmış bazı kişilere bakıyorum.
Düzenleri hiç bozulmasın istiyorlar, o ayrı da…
Daha sakin ve mütevazı bir duruş yerine sanki daha gösterişli ve göstermeci bir hal içine giriyorlar! O çok tuhaf!
***
Yeni Aktüel dergisinin kapak dosyasını oluşturan “Tasavvufun dönüşü muhteşem oldu” başlıklı yazıyı okurken yukarıda anlattığım düşünceler ve izlenimler yeniden zihnime üşüştü.
Dosyayı hazırlayan Birol Biçer ve konuştuğu kişiler tasavvufa duyulan ilgide modern insanın manevi arayışının büyük rol oynadığını söylüyorlar. Haklılar.
Pozitivist eğitimin kalbimizin derin sesini susturamayışını eklemek gerek buna…
Kuşkusuz İslam’ın siyasi ve selefi yorumlarının son yıllarda insanlarda yarattığı yorgunluğun da bir etkisi var.
***
Tasavvufa yoğun ilgide ben biraz da…
Nasıl desem, dilim de varmıyor ama yeni bir elitizm arayışı seziyorum.
Toplumumuzun üst sınıflarında harıl harıl aile soyağacında bir mutasavvıf bulma çabası var.
Geriye gidip buldukları akrabaları da zamanında bir lokma bir hırka yaşamışlar. Malın mülkün değil, hakikat aşkının peşinden gitmişler.
Oysa şimdiki kuşaklara bakıyorum.
Ortadaki durum şu…
Zenginliklerine, itibar ve güç üstünlüklerine bir de büyük büyük dedemizin “yol”unu katabilir miyiz, çabasındalar!
***
Ah! Bir de tasavvuf çevrelerini kullanarak şu çocukça gösterişe kapılanlar var: “Benim tanıştığım, gidip danıştığım, çevresinden istifade ettiğim büyüklerim var ya… senin var mı?”
Neyse…
Geçilecek herhalde bu aşamalar da…
Yol yürüye yürüye öğrenilecek.
Zaten…
Hani o sufi…
Durmadan tespih çekiyormuş da…
Ne arıyorsun, demişler de, cevaplamış:
“Gafletimi arıyorum.”
ğ Dergisi 5. Sayı çıktı

5. sayıdakiler:
anlık esriklikler neticeleri no.1 5 •
roman’ın son oğlu 6 •
susma 12 •
elinin humoruyla şiirime karıştın 14 •
mağara destanlar yazar 15 •
darlık 16 •
değili 17 •
aile boyu şiir 18 •
fantastik kurgu-soruşturma 21 •
bayan culi 36 •
tam istihdam 41 •
unutuşlar 44 •
beynamaz 55 •
babam bir gün gelecek 59 •
dönüş 61 •
dil döndürme 66 •
hapishane notları 68 •
ruznâme 70 •
otel odaları-tayfun pirselimoğlu 72 •
peter pan-j.m. barrie 74 •
ş şiir dergi-ilk sayı 76
5. Sayı Soruşturma
Fantastik Edebiyat
1. Fantastik edebiyatın sınırları nedir? Bilim kurgu olarak tanımlanabilecek yada kimi fantastik (gerçek üstü, gerçek dışı) öğeler barındıran eserler de fantastik edebiyat ürünü sayılabilirler mi? Yoksa sadece masalsı bir içeriğe ve ortak mitolojik öğelere yer veren eserler mi fantastik edebiyat ürünüdür?
2. Modern edebi eserlerde (romanda) ilk kez Tolkien tarafından kullanılan bazı mitolojik fenomenlerin ardından gelen yazarlarca türün mitleri haline dönüştürülmesini nasıl algılamalıyız? Pek çok amatör ve/ya da profesyonel yazarın başkalarınca tasarlanmış fantastik dünyalara dair eserler vermesi yaratıcılığı ve ürün çeşitliliğini azaltan olumsuz bir etken midir?
3. Diğer edebiyat türlerden farklı olarak fantastik edebiyatın ciddi bir fan müessesine sahip olmasını ve bilinen edebiyat ortamından ayrıksı bir yeri olmasını nasıl açıklıyorsunuz?
4. Fantastik edebiyatı “gerçeklikten” kaçış edebiyatı mıdır?
5. Fantastik edebiyat deyince bu konuya az da olsa ilgisi olan ya da biraz araştıran herkesin karşısına belli isimler çıkıyor. (James Branch Cabell, A. Merrit, Lord Dunsany, E. R. Edison, Mervyn Peake, L. Frank Baum, H. P. Lovecraft, Robert E. Howard, Robert Jordan, Ed Greenwood , J. R. R. Tolkien, M.Weiss, T. Hackmann, U.K.Leguin,S.King gibi) Peki Türk fantastik edebiyat yazarları deyince aklımıza kimler gelmeli, Türkçe yazılmış eserler açısından fantastik edebiyatın ülkemizdeki durumu nedir?
Ressam Ömer Uluç vefat etti
Ressam Ömer Uluç, İstanbul’da hayatını kaybetti.KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI GÜNAY, BAŞSAĞLIĞI MESAJI YAYIMLADI
Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, ressam Ömer Uluç’un vefatı nedeniyle başsağlığı mesajı yayımladı. Günay, mesajında Ömer Uluç’un vefatını üzüntüyle öğrendiğini belirterek, şunları kaydetti:
”Türk çağdaş sanatının öncü isimlerinden birisi olan Ömer Uluç, ardında bıraktığı sanat yapıtlarıyla, yurt içi ve yurt dışında açtığı çok sayıda sergiyle Türk resim sanatına çok değerli hizmetlerde bulunmuştur. Bir kültür ve sanat insanının aramızdan ayrılışının üzüntüsünü ailesiyle, sevenleriyle, sanat camiasıyla paylaşıyor, her zaman saygı ve sevgiyle hatırlayacağımız Ömer Uluç’a Allah’tan rahmet diliyorum.’




