<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Edebiyat Konağı &#187; Haberler</title>
	<atom:link href="http://www.edebiyatkonagi.net/category/gundem/haberler-gundem/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.edebiyatkonagi.net</link>
	<description>Mevsimlik Kültür-Sanat ve Edebiyat Dergisi</description>
	<lastBuildDate>Wed, 14 Jul 2010 09:55:52 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8.6</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>AYRAÇ ve Körlük&#8217;ten uyanmak için &#8216;okul&#8217;laşan dergiler</title>
		<link>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/07/14/ayracdergi/</link>
		<comments>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/07/14/ayracdergi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 14 Jul 2010 08:52:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ayraç]]></category>
		<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Ayraç Dergi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatkonagi.net/?p=2603</guid>
		<description><![CDATA[Ayraç&#8217;ın Haziran-Temmuz sayısı, bayilerde yerini almaya başladı. Dergilerin muhakkak toplumsal işlevleri tartışılabilir; neticede okurla ilişkiye girdiği andan itibaren her metin sosyalleşir. Ancak eninde sonunda her toplum, bireylerle birlikte tarihe hizmet eder. Tarihi şekillendiren söylemleri belirler, kelimelerin etrafında kümelenir, ürettiği fikirler kadar var olur. Cemil Meriç’in “dergi okuldur” sözünün anlamı altında, okulların sürüklediği bir tarih anlayışı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://ayracdergi.org/kapaklar/ayrac09.png" alt="http://ayracdergi.org/kapaklar/ayrac09.png" /><strong>Ayraç&#8217;ın Haziran-Temmuz sayısı</strong>, bayilerde yerini almaya başladı. Dergilerin muhakkak toplumsal işlevleri tartışılabilir; neticede okurla ilişkiye girdiği andan itibaren her metin sosyalleşir. Ancak eninde sonunda her toplum, bireylerle birlikte tarihe hizmet eder. Tarihi şekillendiren söylemleri belirler, kelimelerin etrafında kümelenir, ürettiği fikirler kadar var olur. Cemil Meriç’in “dergi okuldur” sözünün anlamı altında, okulların sürüklediği bir tarih anlayışı yatar bu nedenle. Bilgi de devletler gibi doğar, büyür ve zamanı gelince ölür. Söylemlere ömür biçmek mümkündür. Dergiler, bilgiyi doğuran insanların (Sokrates’in dediği gibi ebelerin) mekânıdır.<br />
<strong>Dosya Konusu: &#8220;Edebiyatta Suç&#8221;</strong><br />
Ayraç&#8217;ın 9. sayısında Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı, Franz Kafka’nın Dava’sı ve Albert Camus’nün Düşüş’ü üzerinden, insan-toplum-hukuk-kurumsal yargı gibi konuları işlendi. Enver Gülşen’in “Suç ve Ceza” yazısı, Dostoyevski’nin en önemli eserlerinden “Suç ve Ceza”yı hem sinema bağlamında, hem de suçla bireyin ve vicdanın bağlantısı içinde inceliyor. Cemil Üzen’in “Suçun Bilinmezliği ve Aklanmanın İmkânsızlığı” yazısında Kafka’nın Dava’sı üzerinden suç meselesine felsefî bir yaklaşım irdelenirken, mahkeme ve yargılama süreçlerinin insanları sürüklediği ‘hiyerarşik’ durumlar romanla birlikte açık ediliyor. Abdullah Yavuz Altun’un “Modern Varoluş: Masumiyeti İspat Etme Zorunluluğu”, Albert Camus’nün en felsefî yapıtlarından olan Düşüş’ü baz alarak, modern dönemde masumiyet ve suç kavramlarının hangi söylemler içinde yer bulduğunu, bu söylemlerin hukuk içindeki yerlerini araştırıyor. Kemal Suskun’un “The Godfather” üçlemesini incelediği yazısı, “Bir Varoluş Mücadelesi Olarak ‘Suç Mekanizması’”, suçun bir varoluş mücadelesine dönüştüğü modern toplumlarda, yasayla toplum arasındaki boşluklara sızan suç mekanizmalarını anlatıyor.<br />
<strong>Bejan Matur ve Şekip Avdagiç ile Röportaj</strong><br />
Ayraç&#8217;ın Haziran-Temmuz sayısında iki röportaj var. İlk röportaj şiirlerinde doğup büyüdüğü coğrafyanın binlerce yıllık geçmişini barındıran o tarihsel derinlik içinde büyük anlamlar yakalayan bir şairle, Bejan Matur ile yapılırken, ikinci röportaj da Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekip Avdagiç ile yapılmış.<br />
<strong>BeAntony Easthope Çevirisi&#8230;</strong><br />
Ayraç&#8217;ın kıdemli yazarlarından Mukadder Erkan ve Ali Utku’nun birlikte tercüme ettikleri Antony Easthope’ın “Postmodernizm ve Eleştirel ve Kültürel Teori” yazısı da bu sayıda yayınlanan çeviri.<br />
<strong>İbrahim Tenekeci &#8216;Söz Hakkı&#8217; köşesiyle Ayraç&#8217;ta!</strong><br />
9. sayıyla birlikte bir müjde veriyor Ayraç okurlarına: İbrahim Tenekeci, “Söz Hakkı” köşesiyle bu sayıdan itibaren her sayı Ayraç okurlarıyla buluşacak. İbrahim Tenekeci, “Haydar Ergülen ve Nar” başlıklı ilk yazısında, Haydar Ergülen şiirindeki “nar” imgesinin taşıdığı anlamları ve şairin hayata karşı duruşunu, şiirine dair ses, müzik ve ahengin imgelem dünyasında neleri çağrıştırdığını tahlil etti. Feridun Andaç, yoğun bakımda bulunan babasının rahatsızlığı sebebiyle 9. sayıya yazısını yetiştiremedi. Feridun Andaç&#8217;ın babasına Allah&#8217;tan acil şifalar diliyoruz.<br />
<strong>Dergide başka neler var?</strong><br />
İbrahim Tüzer, Ceyhun Emre Teoman’ın “Dalaksız Nikola” adlı trajikomik bencilik hikâyesini, Kibar Ayaydın Beşir Avazoğlu’nun “Tanrıdağı’ndan Hıra Dağı’na” kitabını tahlil etti. Mukadder Erkan “Kavram, İmge, Metafor” başlıklı yazısı, Ahmet Bozkurt’un “Tragedya ve Trajik Zaman Çevrimi” yazısı ve Mehmet E. Şimşek’in “Felsefe üzerine ne söylenebilir, yeni başlayanlar için nasıl bir yöntem gerekir” gibi sorularla hazırladığı inceleme yazısı bu sayının dikkat çekici yazılarından. Yunus Emre Tozal, “aydın” üzerine,  Oğuzhan İlhan Nihan Kaya’nın “Disparöni” kitabını yazdı.</p>
<p><strong>Ayraç Dergi Editör yazısı:</strong></p>
<p style="text-align: right;"><em>- 9. Sayı / Haziran – Temmuz 2010 -</em></p>
<p style="text-align: justify;"><img style="margin: 0px;" src="http://ayracdergi.org/kapaklar/ayrac09.png" alt="ayraç  dergisi" width="200" height="147" /></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>“Her dergi bir okuldur.”</strong> diyordu Cemil Meriç. İnsanlar yetiştirir. Fikirler doğurur. Okul aynı  zamanda ekol demekti. Meriç’in en çok yakındığı  da, yaşadığı  topraklarda bir “gelenek” yani bir “ekol”, bir başka ifadeyle bir “okul”  bulunmayışıydı. ‘Okul insanlar’ vardı belki. Tarık Zafer Tunaya’ya en  büyük tavsiyesi de buydu. Okullaşan insanlar yetişmesini gözlüyordu, her  insanın etrafındakileri büyütmesini, fikirlerle buluşturmasını  istiyordu. Yunan’dan, Mısır’a; Kuzey Avrupa’dan Hint’e uzanan bir rotada  gezinirken onun zihni, geleneğinden koparılmış bir ülkenin güdük  kalışına, “Sen bir azgelişmişsin!” hitabına razı olmuş bir  entelijansiyanın çaresizliğine üzülüyordu. 13 Haziran 1987′de öldüğünde,  gözleri okumaktan kör olmuştu. Onun dünyası, kitapların dünyasıydı.  Jorge Luis Borges’le aynı kaderi paylaşmıştı. Kitaplarla dolu bir  kütüphanede yaşayan ‘aydın’ körlükle imtihan edilecekti; Borges buna  “Tanrının ironisi” dedi.</p>
<p style="text-align: justify;">Borges körlüğün, <strong>“bir yaz akşamı   gibi ağır ağır” </strong>geldiğini söyler. Şikâyet edilecek bir şey  değildir. Zamanla alışır. Meriç de körlüğe alışmıştır bir bakıma. Kızı  Ümit Meriç ona kitap okuyarak hayatla arasında bir köprü kurmaya  çalışır. Kitap okumayı nefes almak gibi gören Cemil Meriç’in oksijen  çadırıdır adeta. Ümit Meriç, “Bilgiye aç bir fırına kürekle kömür atmak”  diye niteler bu okuma seanslarını. Doymak bilmeyen bir zihindir  Meriç’inki. Beklediği, özlediği, aradığı entelijansiya da böyledir.  Günlüklerinde şikâyet ettikleri genelde bu konuda yoğunlaşır; merak  etmemek, fikir üretmemek, ezberden öteye geçememek. Dergileri bu nedenle  önemsiyor Meriç. Toplumu harekete geçirecek, insanları fikirler  etrafında toplayacak, fikir işçiliğini ön plana çıkaracak bir ütopya  onunki.</p>
<p style="text-align: justify;">Dergilerin muhakkak toplumsal işlevleri  tartışılabilir; neticede okurla ilişkiye girdiği andan itibaren her  metin sosyalleşir. Ancak eninde sonunda her toplum, bireylerle birlikte  tarihe hizmet eder. Tarihi şekillendiren söylemleri belirler,  kelimelerin etrafında kümelenir, ürettiği fikirler kadar var olur.  Meriç’in “dergi okuldur” sözünün anlamı altında, okulların sürüklediği  bir tarih anlayışı yatar bu nedenle. Bilgi de devletler gibi doğar,  büyür ve zamanı gelince ölür. Söylemlere ömür biçmek mümkündür.  Dergiler, bilgiyi doğuran insanların (Sokrates’in dediği gibi ebelerin)  mekânıdır. Meriç’in bezginliğini azaltan, ona ve onun gibi düşünenlere  nefes aldıran bir mekân. Ortaya konan her ürün, tarihsel olarak bir  söylemin üzerine oturur ve/ya onu genişleten bir etkiye sahiptir.  Okulların bir tarafı gelenekle bağları kurarken, bir yanı da büsbütün  ‘ilerlemeci’ politikaların ürünüdür. Meriç’in şikâyet ettiği zihinsel  körlüğü aşmanın da bir yoludur…</p>
<p style="text-align: justify;">Hazır lafı gelmişken, ‘körlük’ olgusuna  derinlikli bir bakış getiren Jose Saramago’nun (toprağı bol olsun!) bir  söyleşide değindiği şu satırlara bakmakta fayda var: “<strong>Ne  düşündüğümü merak ediyorsanız, bu kitapla [Körlük, 1995] anlatmak  istediğim hepimizin körleşmeye başladığı değildi. Bence körleşmiyoruz.  Hepimiz körüz. Körüz ama bakıyoruz. Bakabilen ama görmeyen kör  insanlar.”</strong> Ne dersiniz, körlüğü aşmanın bir yolu da ‘okullaşan  dergiler’ olabilir mi?</p>
<p style="text-align: justify;">Bu sayımızda Dostoyevski’nin Suç ve  Ceza’sı, Franz Kafka’nın Dava’sı ve Albert Camus’nün Düşüş’ü üzerinden,  insan-toplum-hukuk-kurumsal yargı gibi konuları işledik. <strong>Enver  Gülşen</strong>’in “Suç ve Ceza” yazısı, Dostoyevski’nin en önemli  eserlerinden “Suç ve Ceza”yı hem sinema bağlamında, hem de suçla bireyin  ve vicdanın bağlantısı içinde inceliyor. <strong>Cemil Üzen</strong>’in  “Suçun Bilinmezliği ve Aklanmanın İmkânsızlığı” yazısında Kafka’nın  Dava’sı üzerinden suç meselesine felsefî bir yaklaşım irdelenirken,  mahkeme ve yargılama süreçlerinin insanları sürüklediği ‘hiyerarşik’  durumlar romanla birlikte açık ediliyor. <strong>Abdullah Yavuz Altun</strong>’un  “Modern Varoluş: Masumiyeti İspat Etme Zorunluluğu”, Albert Camus’nün  en felsefî yapıtlarından olan Düşüş’ü baz alarak, modern dönemde  masumiyet ve suç kavramlarının hangi söylemler içinde yer bulduğunu, bu  söylemlerin hukuk içindeki yerlerini araştırıyor. <strong>Kemal Suskun</strong>’un  “The Godfather” üçlemesini incelediği yazısı, “Bir Varoluş Mücadelesi  Olarak ‘Suç Mekanizması’”, suçun bir varoluş mücadelesine dönüştüğü  modern toplumlarda, yasayla toplum arasındaki boşluklara sızan suç  mekanizmalarını anlatıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu sayıda iki röportajımız var. İlk  röportajımızı şiirlerinde doğup büyüdüğü coğrafyanın binlerce yıllık  geçmişini barındıran o tarihsel derinlik içinde büyük anlamlar yakalayan  bir şairle, <strong>Bejan Matur</strong> ile yaptık. İkinci  röportajımızı da Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı  Şekip Avdagiç ile yaptık. Keyifle okuyacağınızı umuyoruz. Değerli  yazarlarımız <strong>Mukadder Erkan</strong> ve <strong>Ali Utku</strong>’nun  birlikte tercüme ettikleri Antony Easthope’ın “Postmodernizm ve  Eleştirel ve Kültürel Teori” yazısı da bu sayıda yayınladığımız  çevirimiz.</p>
<p style="text-align: justify;">9. sayımızla birlikte bir müjde vermek  istiyoruz. <strong>İbrahim Tenekeci</strong>, “Söz Hakkı” köşesiyle bu  sayıdan itibaren her sayı Ayraç okurlarıyla buluşacak. <strong>İbrahim  Tenekeci</strong>, “Haydar Ergülen ve Nar” başlıklı ilk yazısında, <strong>Haydar  Ergülen</strong> şiirindeki “nar” imgesinin taşıdığı anlamları ve  şairin hayata karşı duruşunu, şiirine dair ses, müzik ve ahengin imgelem  dünyasında neleri çağrıştırdığını yazdı. <strong>Feridun Andaç</strong>,  yoğun bakımda bulunan babasının rahatsızlığı sebebiyle bu sayımıza  yazısını yetiştiremedi. Yazarımızın babasına Allah’tan acil şifalar  diliyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İbrahim Tüzer</strong>, Ceyhun  Emre Teoman’ın “Dalaksız Nikola” adlı trajikomik bencilik hikâyesini, <strong>Kibar  Ayaydın</strong> Beşir Avazoğlu’nun “Tanrıdağı’ndan Hıra Dağı’na”  kitabını tahlil etti. <strong>Mukadder Erkan</strong> “Kavram, İmge,  Metafor” başlıklı yazısı, <strong>Ahmet Bozkurt</strong>’un “Tragedya ve  Trajik Zaman Çevrimi” yazısı ve <strong>Mehmet E. Şimşek</strong>’in  “Felsefe üzerine ne söylenebilir, yeni başlayanlar için nasıl bir yöntem  gerekir” gibi sorularla hazırladığı inceleme yazısı bu sayının dikkat  çekici yazılarından. <strong>Yunus Emre Tozal</strong>, “aydın” üzerine,   Oğuzhan İlhan Nihan Kaya’nın “Disparöni” kitabını yazdı.</p>
<p style="text-align: justify;">Ağustos sayımızda görüşmek üzere,</p>
<p style="text-align: justify;">İyi okumalar…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Not:</strong> Derginin Genel  Yayın Yönetmeni Şahin Torun, dergiden ayrılmış bulunmaktadır. Şimdiye  kadarki katkılarından dolayı teşekkür eder, bundan sonraki  çalışmalarında başarılar dileriz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/07/14/ayracdergi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>PAYİZ 2. SAYISIYLA ÇIKTI</title>
		<link>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/18/payiz-2-sayisiyla-cikti/</link>
		<comments>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/18/payiz-2-sayisiyla-cikti/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 18 Mar 2010 15:45:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dergi]]></category>
		<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatkonagi.net/?p=2282</guid>
		<description><![CDATA[Payiz Dergisi ikinci sayısını  okurla buluşturmanın mutluluğunu yaşıyor.

 Buruk  vedalardan ihtişamlı dönüşlere sloganıyla yayın hayatına atılan Payiz,  amatör düzeydeki yazınsal çabalara özgün bir alan, iyi bir fırsat ve  esin kaynağı oluyor. Hem yazmak, hem de yazı çevrelerine bu vesileyle de  edebiyat dünyasına yelken açmak isteyenlerin buluştuğu bir platformdur  Payiz. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family: Times New Roman; font-size: small;">Payiz Dergisi ikinci sayısını  okurla buluşturmanın mutluluğunu yaşıyor.</span></p>
<p><img src="http://t0.gstatic.com/images?q=tbn:EWOcFTC1OEiEiM:http://img121.imageshack.us/img121/3433/payizkapak.jpg" alt="http://t0.gstatic.com/images?q=tbn:EWOcFTC1OEiEiM:http://img121.imageshack.us/img121/3433/payizkapak.jpg" /></p>
<p><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman;"><span> </span>Buruk  vedalardan ihtişamlı dönüşlere sloganıyla yayın hayatına atılan Payiz,  amatör düzeydeki yazınsal çabalara özgün bir alan, iyi bir fırsat ve  esin kaynağı oluyor. Hem yazmak, hem de yazı çevrelerine bu vesileyle de  edebiyat dünyasına yelken açmak isteyenlerin buluştuğu bir platformdur  Payiz. Adını Kürtçe’den, içerik ve temasını doğal natürel yaşamdan alan  Payiz, erdem ve edebiyatın sentezinden yola çıkarak okurlarına iyi bir  çalışma sunuyor.</span></span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman; font-size: small;"> Yeni sayıda derginin genel  bir portesi şöyle çizilebilir: Yine iyi seçilmiş, edebiyat değeri yüksek  şiirler, lirizm tarzında yazılmış yazılar, toplumsal alana ilişkin  sorunlara yorum ve analizler, içten gelen duyguların düşüncelerin özgün  ve serbest anlatımı, toplumsal problemlerden dem vuran öyküler bu sayıda  dikkatleri çekiyor. Hem sayfa sayısını hem de yazar kadrosunu  genişleten Payiz, bu sayıda bir yenilik yapmış, sinemaya ilişkin de iki  sayfa yer ayırmış.Yazmak, düşünmek, sanat ve kültüre aşinalık, şiir,  analiz, öykü, yorum, itiraflar, serbest söylenceler, isyankar kelimeler  ve edebiyat adına bir çok şey bulabilirsiniz. Payiz Dergisi 2. Sayısıyla  seçkin kitapevi ve kırtasiyelerde.</span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman; font-size: small;">Dergiyi </span><a href="mailto:payizdergisi@gmail.com" target="_blank"><span style="font-family: Times New Roman; font-size: small;">payizdergisi@gmail.com</span></a><span style="font-family: Times New Roman; font-size: small;"> adresinden isteyebilirsiniz…</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/18/payiz-2-sayisiyla-cikti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Medeniyetlerin ve İmparatorlukların Buluştuğu Kent- İstanbul</title>
		<link>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/18/medeniyetlerin-ve-imparatorluklarin-bulustugu-kent-istanbul/</link>
		<comments>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/18/medeniyetlerin-ve-imparatorluklarin-bulustugu-kent-istanbul/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 18 Mar 2010 15:39:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatkonagi.net/?p=2280</guid>
		<description><![CDATA[İstanbul Ümraniye Belediyesi&#8217;nin düzenlediği 6.Geleneksel Şiir
Yarışması için başvurular 8 Mart 2010&#8242;da başladı, yarışmanın bu yılki
konusu &#8221;Medeniyetlerin ve İmparatorlukların Buluştuğu Kent-
İstanbul.&#8221; olarak tesbit edildi.
Yarışma için son başvuru tarihi 23 Nisan 2010; birinciye 4 bin TL,
ikinciye 3 bin TL. üçüncüye 2 bin TL. ve 10 adet mansiyona da 750&#8242;şer
TL. olmak üzere toplam 16 bin 500 TL para [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İstanbul Ümraniye Belediyesi&#8217;nin düzenlediği 6.Geleneksel Şiir<br />
Yarışması için başvurular 8 Mart 2010&#8242;da başladı, yarışmanın bu yılki<br />
konusu &#8221;Medeniyetlerin ve İmparatorlukların Buluştuğu Kent-<br />
İstanbul.&#8221; olarak tesbit edildi.<br />
Yarışma için son başvuru tarihi 23 Nisan 2010; birinciye 4 bin TL,<br />
ikinciye 3 bin TL. üçüncüye 2 bin TL. ve 10 adet mansiyona da 750&#8242;şer<br />
TL. olmak üzere toplam 16 bin 500 TL para ödülü dağıtılacak. Yarışmaya<br />
katılmak isteyen adaylar <a href="http://www.umraniye.bel.tr/" target="_blank">www.umraniye.bel.tr</a> adresini ziyaret<br />
edebilirler.</p>
<p>JÜRİ ÜYELERİ;</p>
<p>-Prof. Dr. İskender PALA<br />
(Edebiyatçı-Şair)<br />
-Prof. Dr. Nurullah GENÇ<br />
(Akademisyen-Şair)<br />
-Prof. Dr. Turan Karataş<br />
(Akademisyen-Edebiyatçı)<br />
-Yrd. Doç. Dr. A. Kerim Dinç<br />
(Akademisyen-Edebiyatçı)<br />
-Yrd. Doç. Dr. Abdülhakim Koçin<br />
(Akademisyen-Şair)<br />
-Beşir Ayvazoğlu<br />
(Şair ve Yazar)<br />
-A.Vahap AKBAŞ<br />
(Şair)<br />
-Hüseyin Erdoğdu<br />
(Ümraniye Belediye Başkan Yardımcısı)<br />
-Tuba Kızıltan<br />
(Ümraniye Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürü)</p>
<p>ÖDÜLLER;</p>
<p>BİRİNCİYE: 4.000 TL<br />
İKİNCİYE : 3.000 TL<br />
ÜÇÜNCÜYE : 2.000 TL<br />
MANSİYON : 750 TL (10 Adet)</p>
<p>Bilgi için;<br />
<a href="http://www.umraniye.bel.tr/" target="_blank">www.umraniye.bel.tr</a><br />
Tel.0-216-4435600(184)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/18/medeniyetlerin-ve-imparatorluklarin-bulustugu-kent-istanbul/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Şiir gibi” bir yıl değildi!&#8221;</title>
		<link>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/02/01/%e2%80%9csiir-gibi%e2%80%9d-bir-yil-degildi/</link>
		<comments>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/02/01/%e2%80%9csiir-gibi%e2%80%9d-bir-yil-degildi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Feb 2010 15:25:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Star Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Haydar Ergülen]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatkonagi.net/?p=2231</guid>
		<description><![CDATA[Dergiler, şiir kitapları ve yeniden basımlar açısından verimli bir yıldı 2009. Ama ölümler, şiiri utandıran sözler de duyduk. O yüzden “2009 hiç de şiir gibi yaşanmadı” demek yanlış olmuyor

HAYDAR ERGÜLEN 
haydaree@yahoo.com 
Yazının başlığını hiç düşünmeden yazdım. Demek ki ben de şiir hususunda hafiften kararmaya başlamışım. Oysa daha 3-4 ay önce, yine bu sayfalarda şiirimizin pek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dergiler, şiir kitapları ve yeniden basımlar açısından verimli bir yıldı 2009. Ama ölümler, şiiri utandıran sözler de duyduk. O yüzden “2009 hiç de şiir gibi yaşanmadı” demek yanlış olmuyor</strong></p>
<p><img src="http://91.93.103.35/haber/100108-105259-236992-C.jpg" alt="http://91.93.103.35/haber/100108-105259-236992-C.jpg" /></p>
<p><strong>HAYDAR ERGÜLEN </strong></p>
<p><strong>haydaree@yahoo.com </strong></p>
<p>Yazının başlığını hiç düşünmeden yazdım. Demek ki ben de şiir hususunda hafiften kararmaya başlamışım. Oysa daha 3-4 ay önce, yine bu sayfalarda şiirimizin pek iyi yolda olduğundan dem vuran da bendim. Belli ki bazen, ne kadar sabırlı ve iyimser olursa olsun, insanı aktan karaya çevirmeye iki söz, üç cümle yetiyormuş! Artık şiirimizin ‘hal-i pür melal’i mi demeli yoksa işbu yazıyı kaleme alan ‘fakir-i pür taksir’in hoşnutsuzluğu mu, her neyse, sözün özü şiirimizin bu yıl pek tadı yoktu, küresel kriz Türkiye’de galiba önce şiiri vurdu.</p>
<p><strong>Tiryakiliğin eski tadı yoktu&#8230;</strong></p>
<p>Hiç görmediğim dergiler vardı, yeniden çıkan Ücra gibi. Öte yandan hiç görmek istemediğim dergiler de vardı, onları görmedim, bazılarının kapağını bile çevirmek istemedim. Elbette bir şeyler yitirmişimdir, ama belli ki bunlar pek önemli değildi. Doğrusu sözü edilmeye değer, çıkmasını, gelmesini hasretle beklediğim fazla dergi, o dergilerde de pek dişe dokunur şeyler yoktu.</p>
<p>Bu yılın güzel sürprizlerinden biri YeniYazı dergisi oldu, özellikle Seyhan Erözçelik dosyası iyiydi. Akatalpa, öyküyü de ekleyerek daha dolgun oldu. Fayrap kapağından başlayarak ilgi çekici olmayı sürdürdü, eski şairlerle ilgili yazılar, Hakan Arslanbenzer ve Ahmet Güntan’a doğumgünü armağanı olarak hazırlanan sayılar iyiydi. Karagöz’ün 90 şairleriyle ilgili sayısı, Yedi İklim’de Zafer Acar’ın yazıları dikkat çekiciydi. Artık bir ‘kadro’ dergisi görünümünde süren Heves’in Ocak 2010 sayısında “Heves’te Türk şiirinin yeniden atağa kalktığını duyumsatan, bize tarihin önemli bir anında,önemli bir vazife edindiğimiz bilgisini hatırlatan şiirler, yazılar yayımladık” deniliyordu. Sincan İstasyonu, Hayal, Deliler Teknesi, Karayazı, Eliz, Yazılıkaya, Yasak Meyve, Dergah, Bir Nokta ve merkez dergiler&#8230; Varlık’ta Yücel Kayıran’ın hazırladığı  ‘bir şiir’ dosyaları kuşatıcıydı, Ahmet Oktay’ın Birahane Longa şiiri üzerine olduğu gibi. Mühür biraz daha derli toplu oldu. Fakat tiryakilik yaratıcı ya da sürdürücü cinsten bir dergi yayımcılığı yoktu bu yıl. Adet yerini bulsun diye çıkılan dergilere de öyle bakıldı.</p>
<p><strong>Şiir kitapları </strong></p>
<p>80 kuşağı şairleri toplu şiirlerini yayımlamayı sürdürdü: Gülseli İnal, Yusuf Alper, Yavuz Özdem, Gültekin Emre, Akif Kurtuluş, Metin Cengiz. Yılın dikkat çeken ilk kitapları, Furkan Çalışkan Kabahatler Kanunu, Kaan Koç Çok Tanrılı Sular, Mahir Karayazı Beş Taş, Nurullah Kuzu Dağınık Kara, Özkan Satılmış Şiir Koy Alnıma, Özcan Erdoğan Horozu Düşen Hayat. Yılın öne çıkan diğer şiir kitapları: Süleyman Çobanoğlu Hüdayinabit , Mustafa Akar Tenezzül, İbrahim Tenekeci Ağır Misafir, Adem Turan Ateşte Yıkanmış Atlar, Betül Tarıman Ağır Tören, Çiğdem Sezer Denizden Geçme Hali, Hulki Aktunç Sönmemiş Dizeler, Levent Yılmaz Afrika, Hüseyin Avni Cinozoğlu Mükafat, İhsan Deniz Baht-ı Siyah, Kenan Yücel Örselenmiş Ruhlar Bandosu,Cevat Çapan Ara Sıcak, Mehmet Can Doğan Attar, Onur Caymaz Yaz Tarifesi, Mehmet Yaşın Kalbi Durmuş Zamanda, Ali Özgür Özkarcı Yamuk, Emrah Altınok 2010, Mustafa Erdem Özler Erdem Devesi, V. B. Bayrıl Arzuda Tenha, Engin Turgut Esrik, Selahattin Yolgiden Unuttuğum Limanlar, Mustafa Ergin Kılıç Yer Yara Kabuğu, Osman Konuk Beyaz Savunma, Nihat Behram Çıkmak İçin Bu Karanlıktan, Mustafa Köz Yazıtlar, Azad Ziya Eren Özenle Unutulmuş Parçalar, Necmi Zeka Kitaba Adını Veren Şiir. Kaybının ardından Kemal Özer’in toplu şiirleri Yanık Karanfil adıyla yayımlandı. Turgut Uyar’ın Dünyanın En Güzel Arabistanı kitabının yayımının 50. yılında ise özel baskı yapılmadı!</p>
<p>Benim için bu yılın şiir sürprizi, Emirhan Oğuz’un efsanevi kitabı Ateş Hırsızları Söylencesi’nin yıllar sonra yeniden basılması oldu. Yeni kuşak şairlerin de okumasında sayısız fayda var, okuyunca anlarlar. Ayrıca Oğuz’un yeni şiir kitabı Myndos Geçidi de yayımlandı. Ahmet Ada’nın Taşa Bağladım Zamanı etkileyici bir toplam olarak Ada şiirinin geldiği yeri de işaretliyordu. Selim İleri’nin Ayışığı adlı tek şiir kitabı ise yıllar sonra bir kez daha bu büyük edebiyatçının şair yanının da önemini gösteriyordu.</p>
<p>Mehmet Can Doğan araştırıp yayına hazırladığı Öncesi de Kalır ile Edip Cansever’in kitaplarına girmeyen şiirlerini kazandırdı şiir tarihimize.</p>
<p>Yılın önemli toplamlarından biri de şair Adem Turan’ın hazırladığı Şairlerin Gazze’si adlı yazı-şiir seçkisi oldu. Çok sayıda şair İsrail’in Gazze’de yaptığı kıyım ve zulümle ilgili olarak bu kitaba özel şiirler ve yazılar yazdılar. Keşke başka bir grup şairin ortaklaşa yazdığı Gazze Avazı şiiri de bu kitapta yer alsaydı!</p>
<p><strong>Şiir üzerine kitaplar </strong></p>
<p>Celal Fedai tartışma yaratan, üzerinde çokça konuşulan yazılarını Spekülatörlere Karşı Şiiri Savunmak kitabında topladı. Gültekin Emre Kardeş Alevler kitabında</p>
<p>şiir ve şair sevgisini göstermeyi sürdürdü. Kuşkusuz Turgut Uyar’ın Korkulu Ustalık, Edip Cansever’in Şiri Şiirle Ölçmek ve Oktay Rifat’ın Şiir Konuşması yılın en iyi hasadıydı. Kemal Özer’in iki ciltlik Günlerle Yolculuk günlükleri ise, bu usta şairimizin tıpkı şiir gibi günce yazmayı da nasıl ciddiye aldığını gösteren değerli bir miras oldu.</p>
<p>Üzerine daha önce de yazdığım Kalp Zamanı’nın yayımlnması ise benim için yılın şiir olayı oldu. Bu sayede Paul Celan ve Ingeborg Bachmann’ın aşklarını da öğrenmiş oldum, hem de bunca yıl sonra! İlknur Özdemir Celan-Bachmann mektuplarını güzel güzel çevirdi de, okuru,yazarı şairi hep beraber ‘kalp zamanı’nın hiç geçmediğini öğrenmiş olduk! Ben de birbirlerini çok sevdikleri için daha bir sevdim Celan ile Bachmann’ı.</p>
<p>Şair ve çizer Metin Üstündağ’ın, Met-Üst, Şiyir Sevişgenleri ise doğrusu iyi bir şiir kitabı gibi defalarca okunacak cinsten.</p>
<p><strong>&#8230;ve diğer tatsız şeyler!</strong></p>
<p>2000’li yılların şiiri deyip de adını koyamadığımız, Utku Özmakas’ın “Milenyum Kuşağı” deyip kitabını da yazdığı kuşağın kimi ‘delikanlı’ şairleri basılı ve sanal alemde hayli diklendiler birbirlerine. Serde delikanlılık var ne de olsa! Bu arada bizim kuşaktan, hani şu malum, meşhur, ara, kayıp, mağlup, geçici ve tuhaf kuşaktan bazıları da kendilerini ‘gizli seksen kuşağı’ olarak ilan ettiler, galiba bunda ‘biz onlardan değiliz. Aman karıştırmayın!’ endişesi de etkili oldu, ki sanırım şairlerde kibir biraz da böyle endişe ve kaygılarla başlayıp gelişiyor.</p>
<p>Ocak 2010’da kitap olarak yayımlamak için yazmaya başladığım Aşk Şiirleri Antolojisi’nin şiirlerini kaybettim. Haziran ayında bir uçak yolculuğunda yitirdiğim ve şiirlerin yazılı olduğu siyah defterin öyküsünü Sincan İstasyonu dergisinde uzun uzun anlattım.</p>
<p>Bu arada şiir eleştirisi giderek çirkinleşmeye başladı. Bu eleştirilerden ya da karaçalmalardan ben de nasibimi aldım, bu  kadar ‘çirkin’ini hiç görmemiştim!</p>
<p>Yılın ‘şair’ olayı ise İsmet Özel’den geldi! Sanırım şairlikten alimliğe terfi etmiş olan Özel, megalomanisini sivri çıkışlarla da sürdürme peşinde. Alevilerin gavurluğundan ilkelliğine kadar bir yığın zırvayı, üstelik matem ayı olan Muharrem’de, söylemekte beis görmedi. ‘Büyük şair’ olmak bir toplumun değerlerine hakaret etmeyi mazur göstermez. Evet İsyan’dan tek tip insan ve toplum özlemine, çok acıklı bir serüven.</p>
<p>Galiba en tatsız olanı da kayıplarımız. Gençlik arkadaşım, dostum, aykırı şairlerden Süha Tuğtepe’yi 53 yaşında yitirdik, şiir ve anlatı pek çok kitap bıraktı geride. Şair ve çevirmen Gürkal Aylan da reklamcı şairlerle ilgili kitabını yayımlayamadan ayrıldı aramızdan. Usta şair Kemal Özer’i Türkiye toplumsal mücadelelerinin şiirini 15-16 Haziran işçi direnişiyle sürdürmeye hazırlanırken yitirdik. 60’lı ve 70’li yılların ‘protest ozan’ı ve bir dönemin simgelerinden Aşık İhsani de uzun unutuluşunun ardından veda etti dünyaya. Türk hikayesinin öncü ismi ve hep bir şiir muhibi olarak gördüğüm Orhan Duru, şiirin de kaybı sayılır. İyi yürekli şair arkadaşımız Selma Ağabeyoğlu’nu da yılın son günlerinde yitirdik. Ve ‘çocukluğun şairi’ diye de sevdiğim yönetmen Ahmet Uluçay’ın erken ölümü, bizi sinemanın yeni şiirlerinden de mahrum etti.</p>
<p>Velhasıl tatsız bir yıldı, ‘şiir gibi’ yaşanmadı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/02/01/%e2%80%9csiir-gibi%e2%80%9d-bir-yil-degildi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Romanın kadın yılı: 2009</title>
		<link>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/02/01/romanin-kadin-yili-2009/</link>
		<comments>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/02/01/romanin-kadin-yili-2009/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Feb 2010 15:21:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Star Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Ayşe Kulin]]></category>
		<category><![CDATA[Elif Şafak]]></category>
		<category><![CDATA[Oya Baydar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatkonagi.net/?p=2226</guid>
		<description><![CDATA[Edebiyattaki kadın erkek yazar ayrımına karşı olsam da; söylemek zorundayım ki: 2009  kadın roman yazarlarının yılı oldu. En üretken, en çok satan ve en çok okunan romanlar bu yıl Türk edebiyatının kadın yazarlarının kaleminden çıktı. Elif Şafak, Oya Baydar ve Ayşe Kulin kitapları bu yıl en çok satanlar ve en çok konuşulanlar listesinin başında yer [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Edebiyattaki kadın erkek yazar ayrımına karşı olsam da; söylemek zorundayım ki: 2009  kadın roman yazarlarının yılı oldu. En üretken, en çok satan ve en çok okunan romanlar bu yıl Türk edebiyatının kadın yazarlarının kaleminden çıktı. Elif Şafak, Oya Baydar ve Ayşe Kulin kitapları bu yıl en çok satanlar ve en çok konuşulanlar listesinin başında yer aldı.</strong></p>
<p><img src="http://91.93.103.35/haber/100108-103343-236982-C.jpg" alt="http://91.93.103.35/haber/100108-103343-236982-C.jpg" /></p>
<p>Özellikle son 10 yılda yayınlanan ve yazılan kitap bakımından Türkiye edebiyatı sadece romana yönelmiş bir konuma geldi. Öykü, deneme, oyun ve şiir yılda 400’e yaklaşan yayınlanmış roman içinde kendine okuyucu bulmakta zorlanıyor. Çünkü romanın satış ve pazarlama olanakları ile okurun tercihini yaparken edebi türler arasında romana yönelmesi nedeniyle, olması gerekenden de düşük düzeyde seyrediyor öykü, deneme ve oyun yayınları&#8230; Bununla birlikte yayınlanan romanların yarısına yakını ilk roman olmasından ötürü, edebiyat vitrinine yılda 200’e yakın yeni yazar; yani yeni romancı çıkıyor. Ve sadece bu yenilerden ancak bir-ikisi okurun dikkatini çekip 500 adet ya da üzerinde satıyor. İlk roman yayınlayıp da baskısı birkaçı geçen yazarlar ise ya medya dünyasından çıkıyor ve tanınırlıkları kendilerine okurla iletişim kurma konusunda basının imkânlarını kullanma fırsatı sunuyor. Ya da fısıltı gazetesi yıldırım baskılar yaparak bir yazarın tanıtımı yapıyor ve romanı hiçbir dış tanıtım yardımı almadan birkaç baskıya erişebiliyor.</p>
<p>Yayınlanan roman sayısı ile satılan roman sayısı arasındaki orantısızlık bir yana, yazdıkları satan bir başka deyişle yazdıkları okurla buluşan romancılar ise “nitelikli okur” bulamamaktan yakınıyor. Nitelikli okur bulamamak ne demek? Nitelikli okur: “Popüler edebiyat eseri olarak tanımlanan eseri, popülerlik niteliğini kazandıran biçimde sadece sahip olmak için değil, popülerlik algılamasına kapılmadan eseri gerçekten okumak için okuyan&#8230; Ebedi alt yapısını oluşturmuş: Klasikleri bilen. Modern klasikleri okumayı sürdüren. Ülke edebiyatını tanıyan; edebiyatçılar arasında niteliksel değerlendirmeler yaparak elindeki eseri okuyan. Ayrıca okuduğu eserin yazarına, eserle ilgili görüşlerini çeşitli yollarla ileten” demek. Bu tanımın tamamını veya çoğunluğunu karşılayan okuru bulmakta, ismi edebiyat dünyasına yerleşmiş yazar zorlanıyor; bulamamaktan yakınıyor.</p>
<p>2009 yılında Türk romancılığında da ne yayınlanan roman sayısındaki nicelik artışı, ne okur sayısındaki azalma ne de ilk roman yayınlama hevesinde düşüş son 5 yıla göre değişim göstermedi:</p>
<p><strong>Elif Şafak zirvede ama&#8230; </strong></p>
<p>Geride bıraktığımız yılda en çok konuşulan, en çok satan, yazarına en çok telif ücreti kazandıran roman Elif Şafak’ın Doğan Kitap tarafından yayınlanan Aşk’ı oldu. Elif Şafak, git gide romanları çok  satan bir yazar oldukça, Türkiye’de her çok satan yazarın üzerine yapıştırılan yaftada yazdığı gibi popüler roman yazarı olarak anılmaya başlandı. Şafak da bu sıfatın hakkını verircesine “üretime geçerek” romanlarının hacmine göre kısa sayılabilecek zaman dilimlerinde kitaplar yayınlatmaya başladı.</p>
<p>Okur tarafından ya çok sevilen ya da hiç sevilmeyen bir yazar olan Şafak’ın Aşk romanı da, okurun genel algısında beğenilip, bu beğeni satış rakamlarına yansısa da, edebiyat eleştirmenlerinin Şafak’ın romancılığı hakkındaki beklentilerinin boyutları, romanın popülerliği konuşmalarının arasında tam anlamıyla duyulmadı.</p>
<p>Şafak için bu konunun bir eksiklik yaratıp yaratmadığını bilmemekle birlikte yazarın para kazanması konusunda Türkiye’deki habis görüşten hoşlanmadığını Habertürk gazetesindeki köşe yazılarında ele aldığı kadarıyla biliyoruz. Aşk romanının tanıtım kampanyası, kitabın önce pembe, daha sonra gri ve pembe olan kapakları ve aşk konusunun her şey ile ilintisi nedeniyle roman hakkında roman ile ilgili ilgisiz çıkan yazılar ve yazarla yapılmış röportajlar 2009 yılında okura: “Elif Şafak yazdıklarından iyi para kazanan bir yazar mı yoksa iyi para kazanmak için neleri yazması gerektiğinin sırrını çözüp, buna uygun davranan bir yazar mı”? sorusunu ık sık sordurdu.</p>
<p>Bu yanıtı okur sorsa bile tek başına kendi yanıt veremeyeceğini,Elif  Şafak’ın yazdıkları ile bu soruya cevap oluşturacağını ama 2009’un belki de romancılığının kendisi açısından en iyi yılı olduğunu söylemekte fayda var.</p>
<p><strong>Yazarın en’i olabilecek eser</strong></p>
<p>2009’a damga vuran diğer kadın yazar ise Can Yayınları tarafından yayınlanan Çöplüğün Generali  adlı kitabıyla Oya Baydar oldu. Türkiye’nin sıcak siyasi gündemindeki önemli konulara temas ettiği algısını yaratan roman, Baydar’ın okurca en beğenilen ve en çok satın alınan eseri konumuna yı lsonu itibariyle gelmişti. Baydar’ın kendi okurunu yaratan üslubu hem Baydar’ın sadık okuru hem de Baydar’ı tanımayan, okumaya da yeni başlayan okuru kendisine çağıran bir özellik taşıyor.</p>
<p>Bu yıl da Oya Baydar’ın okurunu edebiyata davetini ve eseri ile yıla damgasını vuranlar arasında yer almasını bir dahaki Baydar eserinin ne zaman geleceğini de bekleyerek izledik.</p>
<p><strong>Adeta bir siyasi tepki gibi</strong></p>
<p>Yılın çok konuşulan ve satan bir diğer eseri ise Ayşe Kulin’in Everest Yayınları tarafından yayınlanan Türkan’ı oldu. Sene içinde yaşamını yitiren Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Kurucu Başkanı Prof. Türkan Saylan’ın yaşamöyküsünden yola çıkan ve Saylan’ın Kulin’e emanet ettiği özel yazışmalarından da yararlanılarak kaleme alınan roman, okurun yoğun ilgisi ile karşılandı.</p>
<p>Kulin’in romanını çekici kılan bir başka özelliği de, Türkiye’nin siyasal gündeminde ve yakın tarihte yaşanan olaylara ve bu olayların neticelerine ilişkin bir tepki niteliği taşıdığı algılaması yaratmasıydı. Bu niteliği nedeniyle de, romanın başarısını edebiyat alanından güncel siyasi olaylara karşı bir duruş ve bu duruşu benimseyen okur kitlesinin buna desteği olarak da yorumlamak, eserin edebi niteliğini yorumlamadan da pekâlâ söylenebilir hale geldi.</p>
<p><strong>Ötekiler de var</strong></p>
<p>Bu üç romanın dışında; Murat Menteş Korkma Ben Varım (İletişim Yayınları), Ayfer Tunç Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi (Can Yayınları), Özen Yula Gizli Aşk Bu  (Everest Yayınları), Sema Kaygusuz Yer Yüzünde Bir Yer (İletişim Yayınları), İrfan Yalçın Yorgun Sevda (Can Yayınları), Cahide Birgül Eflatun Koza (Everest Yayınları), Önay Sözer Sonradan Yaşamak (Yapı Kredi Yayınları), Muammer Kırdök Ölümsüz Olduğum Zamanlar  (Notos Kitap) ile çeşitli özellikleri sebebiyle ön plana çıktı. Özellikle Ayfer Tunç’un Bir Deliler Evinin Yalan Yanış Anlatılan Kısa Tarihi isimli romanı, yazarın alışılmış üslubunun ve konu seçiminin dışındaki unsurlara dayandığı için okur tarafından yazarın yazın çeşitliği anlamında önemli bir deneyim oldu.</p>
<p>Sema Kaygusuz’un Yer Yüzünde Bir Yer isimli romanı da, yıl ortasında yaşanan siyasi bir hadise  nedeniyle romanın dayandığı olayın yeniden gündeme gelişi ve yazarın edebi bir tanıklık ile bunu dile getirmiş olması arasındaki bağ sebebiyle dikkat çekiciydi.</p>
<p>Bunun yanında Murat Menteş’in Korma Ben Varım isimli romanı da, Menteş’in kendini okurun yaratmaya başlayan bir romancı olarak tanınması ve anılması bağlamında önemli bir dipnot oldu.</p>
<p>Yine de 2009 yılı en çok konuşulan, satan ve okunan romanlar anlamında kadın yazarların yılı olarak tarihe geçti.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/02/01/romanin-kadin-yili-2009/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>2009 Kültür ve Sanat ödülleri verildi</title>
		<link>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/02/01/2009-kultur-ve-sanat-odulleri-verildi/</link>
		<comments>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/02/01/2009-kultur-ve-sanat-odulleri-verildi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Feb 2010 15:16:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatkonagi.net/?p=2223</guid>
		<description><![CDATA[Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından verilen “2009 yılı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü”, Cemal Reşit Rey Konser Salonu&#8217;nda düzenlenen törenle, Neyzen Niyazi Sayın ve Tamburi Necdet Yaşar&#8217;a takdim edildi.

Murat Salim Tokaç yönetimindeki İstanbul Devlet Türk Müziği Araştırma ve Uygulama Topluluğu&#8217;nun, aralarında ödül alan sanatçıların eserlerinin de bulunduğu şarkılar seslendirdiği törende, Fahri Tanır tarafından hazırlanan ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından verilen “2009 yılı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü”, Cemal Reşit Rey Konser Salonu&#8217;nda düzenlenen törenle, Neyzen Niyazi Sayın ve Tamburi Necdet Yaşar&#8217;a takdim edildi.</strong></p>
<p><img src="http://imggaleri.hurriyet.com.tr/LiveImages%5CFoto%20Haber%5CK%C3%BClt%C3%BCr%20Sanat%20B%C3%BCy%C3%BCk%20%C3%96d%C3%BClleri%202009%5CD30165423.jpg" alt="http://imggaleri.hurriyet.com.tr/LiveImages%5CFoto%20Haber%5CK%C3%BClt%C3%BCr%20Sanat%20B%C3%BCy%C3%BCk%20%C3%96d%C3%BClleri%202009%5CD30165423.jpg" width="312" height="240" /></p>
<p>Murat Salim Tokaç yönetimindeki İstanbul Devlet Türk Müziği Araştırma ve Uygulama Topluluğu&#8217;nun, aralarında ödül alan sanatçıların eserlerinin de bulunduğu şarkılar seslendirdiği törende, Fahri Tanır tarafından hazırlanan ve Neyzen Niyazi Sayın <a onmouseover="showAd('24266','101224' ,event);clearAdInterval();" onmouseout="hideAd();" name="aspx1" target="_blank"><span><strong>ile</strong></span></a> Tamburi Necdet Yaşar&#8217;ı anlatan “Bir Yaşam Öyküsü” adlı film sunuldu.</p>
<p>Törende konuşan Günay, ödülün, bakanlığın, çeyrek yüzyılı aşkın süredir sürdürmeye çalıştığı bir geleneğin yeni bir adımı olduğunu söyledi.<br />
Günay, 1979&#8242;dan bu yana bakanlığın kültür ve sanat yaşamına büyük katkılar yapan, duygu ve düşünce dünyasının zenginleşmesine katkı sağlayan kişi ve kurumlara bir şükran ifadesi olarak tören düzenlediğini ve şükran belgesi takdim ettiğini belirterek, önceki yıllarda ödülün Alaaddin Yavaşça, Çetin Altan ve Metin Sözen&#8217;e verildiğini anımsattı.</p>
<p>Bir toprağın vatan olması için sınırlarının savunma güçleri tarafından korunması ve sınırlarının kanla çizilmesinin yetmediğini kaydeden Günay, “Bir toprağın gerçekten vatan olarak hissedilmesi için derinliğindeki zenginliğin geçmişten geleceğe taşınması gerekir” dedi.</p>
<p>Bunu, kültür ve sanat insanlarının yaptığını kaydeden Günay, şöyle devam etti:<br />
“Mimari, musiki ve edebiyat alanında bu toprakların derinliğindeki zenginliği alıp geleceğe taşıyanlara millet olarak çok şey borçluyuz. Bunun için <a onmouseover="showAd('24460','100290' ,event);clearAdInterval();" onmouseout="hideAd();" name="aspx1" target="_blank"><span><strong>Mimar</strong></span></a> Sinan&#8217;ı, Fuzuli&#8217;yi, Namık Kemal&#8217;i, Nazım Hikmet&#8217;i, Yahya Kemal&#8217;i, Necip Fazıl&#8217;ı, Mehmet Akif&#8217;i ve daha birçok ismi minnetle, rahmetle anmamız ve milletimizin büyük kahramanları olarak karşılamamız gerekiyor.”</p>
<p><strong>“KÖKLÜ VE DERİN MUSİKİYİ BİLMEK”</strong></p>
<p>Günay, popüler musikiyi dünyada temsil eden isimlerin uluslararası başarılarını alkışladıklarını dile getirerek, şöyle konuştu:<br />
“Ama bir de geleneğimiz var, bizi millet yapan öz değerlerimiz var. Onu, bugüne sarsılmaz köprü olarak taşıyan ve yarım yüzyıldan fazla, bitmez tükenmez bir aşkla çalışan büyük ustalarımız var. Biraz eski, kopmaz, geleneksel musiki alanına dönmeyi düşündük. &#8216;Bazıları anlamaz bizim eski musikimizden/ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden&#8217; diyor ya Yahya Kemal, bizi anlamak için bu köklü ve derin musikiyi bilmemiz gerekiyor.”</p>
<p>Bakan Günay, bu alana hizmet eden iki büyük usta Neyzen Niyazi Sayın ve Tamburi Necdet Yaşar&#8217;ın çalışmalarını yarım yüzyıldan bu yana sürdürdüğünü anlatarak, “Sayın ve Yaşar, bu yıl bu şükranı, ülkede yaşayan sanatçılar arasında herkesten fazla hak etti” dedi.</p>
<p>Günay, konuşmasına şöyle devam etti:<br />
“Onlar hakkında konuşmak belki haddimi aşar. Belki şunu söylemek mümkün, eski bir deyişle iki sanatçının icraları, becerileri, gayretleri ve sevdaları için ne söylesem bir eksik, ne söylesem bir fazla olabilir. Onlara nice güzel yıllar diliyorum. Yaptıkları için ülkem, milletim ve medeniyetim adına sonsuz şükran sunuyorum.”<br />
<strong>ÖDÜLLER TAKDİM EDİLDİ</strong></p>
<p>Törenin sonunda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “2009 yılı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü”nü Neyzen Niyazi Sayın ve Tamburi Necdet Yaşar&#8217;a takdim etti.<br />
Tamburi Necdet Yaşar ödülünü aldıktan sonra duygularını şöyle ifade etti:<br />
“Bizleri onurlandırdınız. Arkadaşım Niyazi Sayın ile sanat hayatımız boyunca hocalarımızın disiplinine son derece riayet ettiğimizi rahatlıkla söyleyebilirim. Prensiplerimize aykırı düşen dünyevi menfaatleri, dayanılmaz teklifleri ayağımızla itelediğimize inanabilirsiniz. Biz sadece &#8217;sanat, onun disiplini ve onuru&#8217; dedik. Bu sözleri içimizden gelen gençlere güzel bir örnek teşkil edeceğini düşündüğüm için ifade ediyorum. Çok teşekkür ediyorum. Bir atasözü vardır, &#8216;insan ektiğini biçer&#8217; diye. Biz de ektiğimizi biçiyoruz. Eğer bu şekilde hareket etmeseydik, bu kadar sevgi ve takdiri kazanamazdık. Genç kuşaklara güzel bir örnek teşkil edeceğimize inanıyorum.”</p>
<p>Neyzen Niyazi Sayın da Allah&#8217;ın verdiği himmetle ellerinden geleni yaptıklarını ifade ederek, “Ney, tambur aynı şeydir, aslında onlar insandır. Biz kendi kasamızı açmaya çalışıp da bu vatana faydalı olmaya çalıştık, biz elimizden geleni yaptık” diye konuştu.</p>
<p>Cumhurbaşkanı Abdullah Gül&#8217;ün de mesaj gönderdiği törene, Devlet Bakanı Hayati Yazıcı, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Kültür ve<br />
Turizm İl Müdürü Ahmet Emre Bilgili, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekip Avdagiç, TÜRSAB Başkanı Başaran Ulusoy, bazı milletvekilleri ile davetliler katıldı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/02/01/2009-kultur-ve-sanat-odulleri-verildi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Barış Manço&#8217;yla daima</title>
		<link>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/02/01/baris-mancoyla-daima/</link>
		<comments>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/02/01/baris-mancoyla-daima/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Feb 2010 15:08:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatkonagi.net/?p=2221</guid>
		<description><![CDATA[Yaşamı süresince herkesi yaptıklarıyla ile kendine hayran bırakan Barış Manço’nun vefatının 11. yılında anılıyor.

&#8220;Dönence&#8221;, &#8220;Kol Düğmeleri&#8221;, &#8220;Gülpembe&#8221;, &#8220;Unutamadım&#8221;, &#8220;Dağlar Dağlar&#8221; gibi unutulmaz eserlere imza atmış, sadece kendi kuşağını değil, ardından gelen kuşakların da hayranlığını kazanmış, Türkiye&#8217;nin önde gelen sanatçılarından Barış Manço, aramızdan ayrılışının 11. yılında çeşitli etkinliklerle anılacak. Barış ve Sevgi Haftası başlığı altında düzenlenecek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yaşamı süresince herkesi yaptıklarıyla ile kendine hayran bırakan Barış Manço’nun vefatının 11. yılında anılıyor.</strong></p>
<p><img src="http://i.sabah.com.tr/2010/02/01/Haber/577829532500.jpg" alt="http://i.sabah.com.tr/2010/02/01/Haber/577829532500.jpg" /></p>
<p><span id="contextual"><span>&#8220;Dönence&#8221;, &#8220;Kol Düğmeleri&#8221;, &#8220;Gülpembe&#8221;, &#8220;Unutamadım&#8221;, &#8220;Dağlar Dağlar&#8221; gibi unutulmaz eserlere imza atmış, sadece kendi kuşağını değil, ardından gelen kuşakların da hayranlığını kazanmış, Türkiye&#8217;nin önde gelen sanatçılarından Barış Manço, aramızdan ayrılışının 11. yılında çeşitli etkinliklerle anılacak. Barış ve Sevgi Haftası başlığı altında düzenlenecek etkilenlikler 1-7 Şubat tarihleri arasında gerçekleştirilecek.</p>
<p>Etkinlikler kapsamındaki program <strong>1 Şubat 2010 Pazartesi 20.00&#8242;de <strong>KURTALAN EKSPRES</strong> ve <strong>ALPER DİNÇER&#8217;in sahne alacağı </strong>&#8220;Bursa&#8217;dan Barış&#8217;a Selam&#8221; konseri ile başlıyacak. </strong><strong>7 Şubat 2010 Pazar günü düzenlenecek &#8220;Barış Manço ile daima&#8221; v</strong>apur gezisinde ise Kayahan, Ayşegül Aldinç, Eser Taşkıran, Ömer Yüzbaşıgil, Jale Bekaroğlu, Murat Evgin, Tayfun Duygulu gibi usta isimlerin yanı sıra genç Barışseverlerden oluşan Baybora adlı Müzik Grubu yer alacak.</span></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/02/01/baris-mancoyla-daima/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SİYAD Ödülleri Vavien&#8217;e gitti</title>
		<link>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/02/01/siyad-odulleri-vaviene-gitti/</link>
		<comments>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/02/01/siyad-odulleri-vaviene-gitti/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Feb 2010 15:00:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatkonagi.net/?p=2212</guid>
		<description><![CDATA[ 42. SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) ödülleri, dün akşam Beşiktaş Kültür Merkezi&#8217;nde (BKM) yapılan bir törenle sahiplerini buldu.
Şovmen Cem Yılmaz&#8217;ın sunduğu gecede 5 ödül alan Engin Günaydın&#8217;ın senaryosunu yazdığı ve oynadığı, Durul ve Taylan Kardeşlerin yönettiği Vavien geceye damgasını vurdu. Vavien, En İyi Senaryo, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, En İyi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://medya.zaman.com.tr/2010/02/01/vavien.jpg" alt="http://medya.zaman.com.tr/2010/02/01/vavien.jpg" /> 42. SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) ödülleri, dün akşam Beşiktaş Kültür Merkezi&#8217;nde (BKM) yapılan bir törenle sahiplerini buldu.</p>
<p>Şovmen Cem Yılmaz&#8217;ın sunduğu gecede 5 ödül alan Engin Günaydın&#8217;ın senaryosunu yazdığı ve oynadığı, Durul ve Taylan Kardeşlerin yönettiği Vavien geceye damgasını vurdu. Vavien, En İyi Senaryo, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, En İyi Müzik ve En İyi Sanat Yönetmeni ödüllerini aldı. Reha Erdem&#8217;in yönettiği Hayat Var ise En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Kurgu dallarında üç ödül aldı.</p>
<p>Cem Yılmaz&#8217;ın esprileriyle salondakileri kahkahaya boğduğu gecede kısa bir konuşma yapan ev sahibi ve SİYAD Başkanı Murat Özer, derneğin üyelerinden Alin Taşçıyan ve Esin Küçüktepepınar&#8217;ın Uluslararası Film Eleştirmenleri Birliği&#8217;nin yönetimine seçilmelerinin SİYAD adına büyük bir onur olduğunu söyledi. Özer, ödül alan bütün senarist, yapımcı, yönetmen ve oyunculara kendilerini yalnız bırakmadıkları için teşekkür etti.</p>
<p>***</p>
<h3>42. Siyad Ödülleri</h3>
<p>En İyi Film: Hayat Var (Ömer Atay)</p>
<p>En İyi Yönetmen: Reha Erdem (Hayat Var)</p>
<p>En İyi Senaryo: Engin Günaydın (Vavien)</p>
<p>En İyi Kadın Oyuncu: Binnur Kaya (Vavien)</p>
<p>En İyi Erkek Oyuncu: Nadir Sarıbacak (Uzak İhtimal)</p>
<p>En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Büşra Pekin (Neşeli Hayat)</p>
<p>En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Settar Tanrıöğen (Vavien)</p>
<p>En İyi Müzik: Atilla Özdemiroğlu (Vavien)</p>
<p>En İyi Kurgu: Reha Erdem (Hayat Var)</p>
<p>En İyi Sanat Yönetmeni: Elif Taşçıoğlu (Vavien)</p>
<p>En İyi Belgesel: 5 No&#8217;lu Cezaevi (Çayan Demirel)</p>
<p>En İyi Kısa Film: Savaş Baykal (Cennette Ölüm Var)</p>
<p>SİYAD Onur Ödülleri: Sezer Sezin, Süleyman Turan, Vedat Türkali</p>
<p>Tuncan Okan Emek Ödülü: Atilla Dorsay</p>
<p style="text-align: right;"><strong>YUSUF BÜLBÜL </strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/02/01/siyad-odulleri-vaviene-gitti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tatlı bir hikaye</title>
		<link>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/01/29/tatli-bir-hikaye/</link>
		<comments>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/01/29/tatli-bir-hikaye/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 29 Jan 2010 13:35:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazarlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatkonagi.net/?p=2208</guid>
		<description><![CDATA[   Bahçenin en unutulmuş,en yalnız köşesinde dört yapraklı bir yonca varmış.”Dört yapraklı yoncalar şans getirir.” derler ama onun hiç şansı yokmuş çünkü bahçenin en nadide yerindeki gül fidanına aşık olmuş.Her gün onu düşünüyor,her an onun hayalini kuruyormuş.Her ne kadar güneş ışıkları yoncaya uğramadan geçip gitse de,o her güne taptaze bir umutla başlıyormuş.Her gün yalnızlığının gölgesinde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.turuncusohbet.com/forum/icon/hikayeler.gif" alt="" width="103" height="111" />   Bahçenin en unutulmuş,en yalnız köşesinde dört yapraklı bir yonca varmış.”Dört yapraklı yoncalar şans getirir.” derler ama onun hiç şansı yokmuş çünkü bahçenin en nadide yerindeki gül fidanına aşık olmuş.Her gün onu düşünüyor,her an onun hayalini kuruyormuş.Her ne kadar güneş ışıkları yoncaya uğramadan geçip gitse de,o her güne taptaze bir umutla başlıyormuş.Her gün yalnızlığının gölgesinde gizlenip gülü izliyormuş.</p>
<p>     Mevsim kış…Her gün gül fidanıyla konuşmaya karar veriyor ama vazgeçiyormuş.Kırılıyormuş tüm cesareti onun karşısında…Sonunda yaz mevsiminin gelmesini beklemeye karar vermiş çünkü yaz günlerinde her zamankinden daha canlı,daha yeşil oluyormuş.Aslında beklemeye karar verirken içinde birazcık bile olsa umut varmış çünkü gül fidanı kışın çiçek açmadığı zaman bahçede ondan daha güzel birçok kardelen oluyormuş ancak yoncanın gül fidanının yazın çiçek açıp daha da güzelleşeceğinden haberi yokmuş ve umutla yazın gelmesini beklemeye başlamış.Her dakikasını,her saniyesini kısaca her anını kendini daha da güzelleştirmek için harcıyormuş.Her yaprağıyla ayrı ayrı ilgileniyor hepsini yeşillerin en güzeliyle süslüyormuş.Tüm kış boyunca bıkıp usanmadan hazırlanmış hazırlanmış hazırlanmış…<br />
     Sonunda beklenen yaz gelmiş…Yonca kış boyunca gizli gizli hazırladığı güzelliğiyle aşkını söylemek için gül fidanının yanına gittiğinde gül fidanının yanaklarında çiçekler açtığını,etrafına eşi benzeri görülmemiş kokular saçtığını,kıpkırmızı çiçeğinin her bir yaprağının hafif hafif esen rüzgarla birlikte nazlı nazlı salındığını görmüş…Allah’ım bu ne güzellik,bu ne ahenk?Adeta bir mucizenin o gülün,yoncanın biricik gülünün,bedeni ile kendi ruhunu birleştirerek yeniden hayat bulmasıymış,yoncanın karşısında duran bir yudum güzellik.İşte o anda güle ne kadar geç kaldığını anlamış zavallı yonca…Dili tutulmuş o güzelliğin karşısında.O çiçeksiz,en kötü haliyle bile yoncayı kendine deliler gibi,sırılsıklam aşık eden gül şimdi güzelliğini bir mucizenin ruhuyla birleştirmiş daha da güzel haliyle yoncanın önünde duruyormuş.Yonca önce umutsuzca aşkını söyleyecek gibi olmuş ama kelimeler henüz dudaklarına ulaşamadan kalbinden akan gözyaşlarıyla birlikte boğulup gitmiş.Tek söz bile söyleyemeden sessizce arkasını dönüp gitmiş;ağır adımlarla,umutsuzluğunun gölgesine doğru…Tekrar yalnızlığının gölgesine çekilmiş yonca…<br />
     Yonca artık her gününü gülü izlemeye adamış…Gülü izledikçe onun da yaza aşık olduğunu anlamış.Onun da yaz için tüm güzelliğini toplayıp bir yudum,hatta bir yudum değil bir damla aşk umarak yazın kapısına gittiğini görmüş.Zaten onun gibi bir mucizeden başka bir şey de beklemiyormuş ama yine de yıkıldıkça yıkılmış yonca,gülün yazın kapısına doğru giderken attığı her adımda…O günden sonra gülden ayrı geçen, buram buram yalnızlık kokan her gün bir şeyler götürmeye başlamış biçare yoncadan.Her gün batan güneşle birlikte mutluluğu da batıyor onun yerine hüzün doğuyormuş yoncanın gönlüne.Biraz daha hüzün,biraz daha hüzün,biraz daha,biraz daha…Sonunda aşkının imkansızlığı yoncanın hayatını yaşanılmaz hale getirmiş.Artık dayanacak gücü kalmamış,gülünden ayrı yaşamaktansa ölümü yeğler olmuş ve intihar etmeye karar vermiş…Tüm hazırlığını tamamlamış ve esecek olan ilk rüzgarı beklemeye başlamış.Hayat kaynağı olan toprağını bırakıp kendini rüzgarın acı koynuna bırakacakmış yonca…Belki de en acı ölüm şekli olacakmış rüzgar çünkü rüzgarda da gülü hatırlatan birçok hatırası varmış…Her esen rüzgarda güle yapraklarının rüzgarla birlikte salınışını göstererek beceriksizce onu etkilemeye çalıştığını hatırlıyor acısına acı ekliyormuş,elinde olmadan.Ölürken de yine güle olan aşkının yıllarca verdiği ızdıraplarını hatırlaya hatırlaya öleceğini bilmenin de ne kadar  acı olacağını anlamış yine acı çeke çeke…Ama olsun…Zaten acısız ölüm var mıdır ki şu dünyada?Bir yandan aklında bu düşünceler olanca hızıyla dolaşırken diğer yandan da gelecek olan ilk  rüzgarı ,ölümü bekliyormuş yonca…Ölüm anı yaklaştıkça zaman giderek yavaş geçmeye başlıyormuş sanki yoncaya biraz daha acı çektirerek ona güle olan aşkının hesabını sormak istiyormuşçasına…<br />
     Ne kadar gariptir ki canlılar ömrü boyunca hep zamanın yavaş geçmesini,biraz daha Dünyada kalmayı isterken ölüm anları gelirken o bekleyiş yerine,o birazcık daha yaşama hırsı yerine bir an önce ölmeyi isterler ama o zaman da zaman geçmek bilmez.O anlarda zaman o kadar yavaş akar ki adeta durma noktasına gelir sanki o canlının ölümünü biraz daha izlemek ister.Bu yüzden zaman insanların en büyük ve yenilmez düşmanıdır ama yine de herkes yenileceğini bile bile onunla mücadele etmeye çalışır ve çaresiz çırpınışlar sergiler.Burada tek istisna intihar edenlerdir.Onlar diğer canlıların aksine zamanın ve hayatın üstünlüğünü kabul etmiş ve bu imkansız mücadeleden kendi isteğiyle çekilen kişilerdir ama hep o anlarda da zamanla anlaşmış gibi ölüm gecikir.Yoncanın durumu da aynen böyleymiş.<br />
     Yonca bu acı bekleyişin içindeyken aynı zamanda da tek tek yapraklarını koparıyor ve her yaprağına aşkını yazıyormuş satır satır…Her satırda gülünü anlatıyormuş ve sonra da gelecek sert rüzgarın habercisi olan meltemin koynuna bırakıyormuş yapraklarını “belki meltem aşkını yazdığı yaprakları güle götürür ve gül de okur da bana aşık olur ve son anda çeker beni bu dipsiz kuyudan” diye…Ömrü boyunca bir kere bile şans getirmeyen o dördüncü yaprağının varlığına ilk defa seviniyormuş yonca çünkü aşkına daha çok şiir yazabiliyormuş yonca o dördüncü yaprağı sayesinde.Kim bilir?Belki de dördüncü yaprağındaki o şansı da henüz doğmadan gül alıp götürmüştür yoncadan.Ne de olsa yoncanın kocaman aşkla dolu olan o küçücük kalbi dördüncü yaprağının en güzel yerinde gizliymiş.Şimdiyse diğer üçünü de gül için feda ediyormuş yonca…Gülsüz yapraklarının ne anlamı var ki?Ama her şeye rağmen ölmeden önce son şanstı o şanssız yapraklar yonca için…Dördüncü yaprağındaki şiirleri de bitirdikten sonra tüm olanlara rağmen teşekkür etmiş dördüncü yaprağına ve onu da bırakmış meltemin koynuna…<br />
     Zaten hep rüzgarlar alıyordu yoncadan bir şeyler alınırken…Güle ilk defa rüzgarda ağır ağır salınan yeşillerin en güzel tonunu sergileyen yapraklarını gördüğünde aşık olduğu o tuhaf gün geldi aklına…O gün rüzgar olmasaydı ve gülün saçlarını savurmasaydı belki de aşık olmayacaktı yonca,güle.<br />
     Yonca bu düşünceler içinde kıvranarak Allah’a zamanın bir an önce geçmesi ve ölümünün gelmesi için dua ederken duaları kabul olur ve sonunda beklenen rüzgar da tüm hiddetiyle gelip dayanır yoncanın kapısına onca sitemli bekleyişin hesabını en acı şekilde sormak istercesine…Artık yonca için ölüm kapının arkasında bekliyormuş.Aslında yoncayı kapının arkasında acımasızca bekleyen şey ölüm değil gülü ve ona olan aşkını unutmakmış.Yonca, gülü unutmanın ve huzura kavuşmanın hemen kapının arkasında olduğunu içine sindirince son kez derin bir nefeslik hava daha çalmış ona acıdan ve hüzünden başka hiçbir şey getirmeyen yalancı dünyadan.Derin bir solukla içine çektiği havayı ciğerlerinde hapsetmiş ve tek bir hareketle ardına kadar açmış kapısını ölüme…Kapının ardında sabırsızca bekleyen ölüm kapının açılmasıyla birlikte tüm kasvetiyle çökmüş yoncanın üzerine…Yonca son kez “Acaba gül yazdığım şiirleri okur da son anda gelir mi?” diye umutsuzca gülün evine doğru bakmış ama gördüğü tek şey gülün her zamanki gibi tüm güzelliğini yaza göstermeye çalışmasından başka bir şey değilmiş.İşte gördüğü son şeyden sonra gül içindeki son  ışığını da kaybeder ve artık hiç gücü kalmaz.Tabii ki bu güçsüzlüğünden ilk yararlanan da rüzgar olur ve tek hamlede yoncayı evinden ve aynı zamanda da bu hayattan alıp götürür…Yonca içinde gördüğü o son andaki acıyla birlikte bu dünyadan göç edip sonsuz huzur bulacağı ebediyete doğru yol alır geride kocaman,masum bir aşk bırakarak…</p>
<p style="text-align: right;">Selçuk Akgül &#8211; Edebiyat Konağı &#8211; Ocak 2010</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/01/29/tatli-bir-hikaye/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türk resminin &#8216;uç&#8217; beyi göç etti</title>
		<link>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/01/29/turk-resminin-uc-beyi-goc-etti/</link>
		<comments>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/01/29/turk-resminin-uc-beyi-goc-etti/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 29 Jan 2010 08:38:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatkonagi.net/?p=2201</guid>
		<description><![CDATA[






Türk resminin usta ismi Ömer Uluç, bir süredir tedavi gördüğü İstanbul Cerrahi Hastanesi&#8217;nde 79 yaşında vefat etti. Türk resminde önemli bir &#8216;uç&#8217; olan sanatçının cenazesi, yarın Teşvikiye Camii&#8217;nde kılınacak öğle namazından sonra Aşiyan Mezarlığı&#8217;nda toprağa verilecek. Uluç&#8217;un içindeki heves kuşu, hastalığında bile sürekli oraya buraya uçmuştu.







Behçet Necatigil, şair İlhan Berk için &#8216;Türk şiirinin uç beyi&#8217; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<table border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" align="right">
<tbody>
<tr>
<td><img src="http://medya.zaman.com.tr/2010/01/29/kultur.jpg" alt="" align="right" /></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Türk resminin usta ismi Ömer Uluç, bir süredir tedavi gördüğü İstanbul Cerrahi Hastanesi&#8217;nde 79 yaşında vefat etti. Türk resminde önemli bir &#8216;uç&#8217; olan sanatçının cenazesi, yarın Teşvikiye Camii&#8217;nde kılınacak öğle namazından sonra Aşiyan Mezarlığı&#8217;nda toprağa verilecek. Uluç&#8217;un içindeki heves kuşu, hastalığında bile sürekli oraya buraya uçmuştu.</p>
<table border="0" cellspacing="1" cellpadding="1" align="right"><!--  banner --></p>
<tbody>
<tr>
<td style="PADDING-RIGHT: 5px" align="right"><script src="http://ad.zaman.com.tr/fezabanner/client.ads?app=zaman&amp;pos=detay&amp;page=6&amp;first-time=false&amp;test-banner=0" type="text/javascript"></script></td>
</tr>
<p><!--  banner --></tbody>
</table>
<p>Behçet Necatigil, şair İlhan Berk için &#8216;Türk şiirinin uç beyi&#8217; derdi. Bu payeyi Türk resminde kime verebiliriz diye düşündüğümüzde akla ilk gelen isimlerden biri kuşkusuz Ömer Uluç&#8217;tur. Bu yakıştırmaya kendisinin ne diyeceğini duymayı istesek de maalesef artık mümkün değil. Türk çağdaş sanatının önde gelen sanatçılarından Ömer Uluç, bir süredir tedavi gördüğü İstanbul Cerrahi Hastanesi&#8217;nde dün 79 yaşında vefat etti. Sanatçının cenazesi, yarın öğle vakti Teşvikiye Camii&#8217;nde kılınacak cenaze namazından sonra Aşiyan Mezarlığı&#8217;nda toprağa verilecek.</p>
<p>Uluç, &#8216;Heves Kuşu Durmaz Döner&#8217; adlı kitabının adını şair Baki&#8217;den &#8220;Deşt-i fenâda mürg-i hevâ durmayıp döner&#8221; (yokluk çölünde heves kuşu durmadan döner) adlı dizesinden almıştı. İçindeki bu heves kuşu, hastalığında bile sürekli oraya buraya uçtu. Yapı Kredi Kazım Taşkent Sanat Galerisi&#8217;ndeki &#8220;Parçalanmanın Kimyası&#8221; ve &#8220;Sağ El, Sol El Desenleri&#8221; adlı son sergisiyle yine &#8216;uç&#8217;larda yeni işler sunmuştu. Hastalığının ağırlığı üzerine çökmüş olsa da son işlerini anlatırken büründüğü sükûnet ve çocuksu heyecan hemen kendini ele veriyordu.</p>
<p>Ömer Uluç, Robert Koleji bitirdikten sonra ABD&#8217;de önce mühendislik, ardından resim eğitimi gördü. 1953&#8242;te Nuri İyem&#8217;in öncülüğünde kurulan &#8220;Tavan arası Ressamları&#8221; olarak adlandırılan grupta yer aldı. 1983&#8242;ten beri Paris&#8217;te yaşayan sanatçı yılın önemli bir bölümünü İstanbul&#8217;da geçiriyordu. Başta Paris, Berlin ve İstanbul olmak üzere yurtdışı ve yurtiçinde çok sayıda sergi açtı. Pek çok önemli bienale katıldı. Kendini sadece tuval resmi ile sınırlandırmayan Uluç, değişik malzemeler kullanarak işler üretti. Türk sanatının yanı sıra Uluç&#8217;un alamet-i farikası &#8216;cinler&#8217; de artık yalnız ve hüzünlü.</p>
<p> </p>
<h3>&#8216;Dünyada da kendini kabul ettiren bir sanatçıydı&#8217;</h3>
<p>Yahşi Baraz: &#8220;Kendi kuşağının en avangard sanatçısıydı. Hep yenilik peşinde koşmuştu. Özellikle hayatının son beş yılında hiçbir ressamın yapamayacağı avangard işler yapmıştır. Sanatta yaşlanınca bir durağanlık oluyor. Onda tam tersi oldu. Umarım ileride büyük bir retrospektif sergi açılır ve işleri görülür.&#8221;</p>
<p>Mehmet Güleryüz: &#8220;50&#8242;lerden bu yana Türk resminin çok önemli bir ucu olarak sürdürdüğü resim, dünya resmi içinde de önemli bir noktadır. Türkiye&#8217;de lokal bir ressam kalitesinin üstünde dünyalı bir resimdir Ömer&#8217;in yaptığı. Özellikle soyut resimde önemli bir yeri var. Bu çapta bir sanat kalitesi çok kolay rastlanır bir şey değildir. O entelektüel seviyede sanatçı oluşması çok zor artık.&#8221;</p>
<p>Ergin İnan: &#8220;Kullanılan boyalar, çalışma koşulları bu amansız hastalığa neden. İnsan sıhhati çok önemli, ama sanat uğruna her şeye katlanabiliyor. Boya falan dinlenmeden çalışılabiliyor. Ömer Uluç da sanat uğruna çok şey yaptı.&#8221;</p>
<p>Ayşegül Sönmez: &#8220;Türk resminin, çağdaş sanatın en önemli kaybı. Hastalığının sanatsal üretimini engellemesine izin vermedi. Müthiş bir zekâ, inanılmaz bir mizah ve üretim duygusu vardı. Hastalığının son dönemlerinde çok önemli iki sergi açtı: Beylerbeyi Cinleri ve Parçalanmanın Kimyası. Bu ikisi de sanat tarihine, müzelerde dondurulmaya meydan okuyan sergilerdi. Pek çok şeye ve daha da önemlisi hastalığına kafa tuttu.&#8221;</p>
<p>Ömer Faruk Şerifoğlu: &#8220;Cumhuriyet tarihinin yetiştirdiği dünyada da kendini kabul ettirebilen sayıları da üç-beşi geçmeyen önemli sanatçılardan birisidir. Türk sanat camiası Ömer Uluç&#8217;un vefatıyla çok büyük bir kayıp vermiştir. Sezer Tansuğ Sanat Vakfı&#8217;nın da mütevelli heyetindeydi. Biz vakıf olarak da çok önemli bir değerimizi kaybettik.&#8221;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/01/29/turk-resminin-uc-beyi-goc-etti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
