AYRAÇ ve Körlük’ten uyanmak için ‘okul’laşan dergiler
Ayraç’ın Haziran-Temmuz sayısı, bayilerde yerini almaya başladı. Dergilerin muhakkak toplumsal işlevleri tartışılabilir; neticede okurla ilişkiye girdiği andan itibaren her metin sosyalleşir. Ancak eninde sonunda her toplum, bireylerle birlikte tarihe hizmet eder. Tarihi şekillendiren söylemleri belirler, kelimelerin etrafında kümelenir, ürettiği fikirler kadar var olur. Cemil Meriç’in “dergi okuldur” sözünün anlamı altında, okulların sürüklediği bir tarih anlayışı yatar bu nedenle. Bilgi de devletler gibi doğar, büyür ve zamanı gelince ölür. Söylemlere ömür biçmek mümkündür. Dergiler, bilgiyi doğuran insanların (Sokrates’in dediği gibi ebelerin) mekânıdır.
Dosya Konusu: “Edebiyatta Suç”
Ayraç’ın 9. sayısında Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı, Franz Kafka’nın Dava’sı ve Albert Camus’nün Düşüş’ü üzerinden, insan-toplum-hukuk-kurumsal yargı gibi konuları işlendi. Enver Gülşen’in “Suç ve Ceza” yazısı, Dostoyevski’nin en önemli eserlerinden “Suç ve Ceza”yı hem sinema bağlamında, hem de suçla bireyin ve vicdanın bağlantısı içinde inceliyor. Cemil Üzen’in “Suçun Bilinmezliği ve Aklanmanın İmkânsızlığı” yazısında Kafka’nın Dava’sı üzerinden suç meselesine felsefî bir yaklaşım irdelenirken, mahkeme ve yargılama süreçlerinin insanları sürüklediği ‘hiyerarşik’ durumlar romanla birlikte açık ediliyor. Abdullah Yavuz Altun’un “Modern Varoluş: Masumiyeti İspat Etme Zorunluluğu”, Albert Camus’nün en felsefî yapıtlarından olan Düşüş’ü baz alarak, modern dönemde masumiyet ve suç kavramlarının hangi söylemler içinde yer bulduğunu, bu söylemlerin hukuk içindeki yerlerini araştırıyor. Kemal Suskun’un “The Godfather” üçlemesini incelediği yazısı, “Bir Varoluş Mücadelesi Olarak ‘Suç Mekanizması’”, suçun bir varoluş mücadelesine dönüştüğü modern toplumlarda, yasayla toplum arasındaki boşluklara sızan suç mekanizmalarını anlatıyor.
Bejan Matur ve Şekip Avdagiç ile Röportaj
Ayraç’ın Haziran-Temmuz sayısında iki röportaj var. İlk röportaj şiirlerinde doğup büyüdüğü coğrafyanın binlerce yıllık geçmişini barındıran o tarihsel derinlik içinde büyük anlamlar yakalayan bir şairle, Bejan Matur ile yapılırken, ikinci röportaj da Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekip Avdagiç ile yapılmış.
BeAntony Easthope Çevirisi…
Ayraç’ın kıdemli yazarlarından Mukadder Erkan ve Ali Utku’nun birlikte tercüme ettikleri Antony Easthope’ın “Postmodernizm ve Eleştirel ve Kültürel Teori” yazısı da bu sayıda yayınlanan çeviri.
İbrahim Tenekeci ‘Söz Hakkı’ köşesiyle Ayraç’ta!
9. sayıyla birlikte bir müjde veriyor Ayraç okurlarına: İbrahim Tenekeci, “Söz Hakkı” köşesiyle bu sayıdan itibaren her sayı Ayraç okurlarıyla buluşacak. İbrahim Tenekeci, “Haydar Ergülen ve Nar” başlıklı ilk yazısında, Haydar Ergülen şiirindeki “nar” imgesinin taşıdığı anlamları ve şairin hayata karşı duruşunu, şiirine dair ses, müzik ve ahengin imgelem dünyasında neleri çağrıştırdığını tahlil etti. Feridun Andaç, yoğun bakımda bulunan babasının rahatsızlığı sebebiyle 9. sayıya yazısını yetiştiremedi. Feridun Andaç’ın babasına Allah’tan acil şifalar diliyoruz.
Dergide başka neler var?
İbrahim Tüzer, Ceyhun Emre Teoman’ın “Dalaksız Nikola” adlı trajikomik bencilik hikâyesini, Kibar Ayaydın Beşir Avazoğlu’nun “Tanrıdağı’ndan Hıra Dağı’na” kitabını tahlil etti. Mukadder Erkan “Kavram, İmge, Metafor” başlıklı yazısı, Ahmet Bozkurt’un “Tragedya ve Trajik Zaman Çevrimi” yazısı ve Mehmet E. Şimşek’in “Felsefe üzerine ne söylenebilir, yeni başlayanlar için nasıl bir yöntem gerekir” gibi sorularla hazırladığı inceleme yazısı bu sayının dikkat çekici yazılarından. Yunus Emre Tozal, “aydın” üzerine, Oğuzhan İlhan Nihan Kaya’nın “Disparöni” kitabını yazdı.
Ayraç Dergi Editör yazısı:
- 9. Sayı / Haziran – Temmuz 2010 -

“Her dergi bir okuldur.” diyordu Cemil Meriç. İnsanlar yetiştirir. Fikirler doğurur. Okul aynı zamanda ekol demekti. Meriç’in en çok yakındığı da, yaşadığı topraklarda bir “gelenek” yani bir “ekol”, bir başka ifadeyle bir “okul” bulunmayışıydı. ‘Okul insanlar’ vardı belki. Tarık Zafer Tunaya’ya en büyük tavsiyesi de buydu. Okullaşan insanlar yetişmesini gözlüyordu, her insanın etrafındakileri büyütmesini, fikirlerle buluşturmasını istiyordu. Yunan’dan, Mısır’a; Kuzey Avrupa’dan Hint’e uzanan bir rotada gezinirken onun zihni, geleneğinden koparılmış bir ülkenin güdük kalışına, “Sen bir azgelişmişsin!” hitabına razı olmuş bir entelijansiyanın çaresizliğine üzülüyordu. 13 Haziran 1987′de öldüğünde, gözleri okumaktan kör olmuştu. Onun dünyası, kitapların dünyasıydı. Jorge Luis Borges’le aynı kaderi paylaşmıştı. Kitaplarla dolu bir kütüphanede yaşayan ‘aydın’ körlükle imtihan edilecekti; Borges buna “Tanrının ironisi” dedi.
Borges körlüğün, “bir yaz akşamı gibi ağır ağır” geldiğini söyler. Şikâyet edilecek bir şey değildir. Zamanla alışır. Meriç de körlüğe alışmıştır bir bakıma. Kızı Ümit Meriç ona kitap okuyarak hayatla arasında bir köprü kurmaya çalışır. Kitap okumayı nefes almak gibi gören Cemil Meriç’in oksijen çadırıdır adeta. Ümit Meriç, “Bilgiye aç bir fırına kürekle kömür atmak” diye niteler bu okuma seanslarını. Doymak bilmeyen bir zihindir Meriç’inki. Beklediği, özlediği, aradığı entelijansiya da böyledir. Günlüklerinde şikâyet ettikleri genelde bu konuda yoğunlaşır; merak etmemek, fikir üretmemek, ezberden öteye geçememek. Dergileri bu nedenle önemsiyor Meriç. Toplumu harekete geçirecek, insanları fikirler etrafında toplayacak, fikir işçiliğini ön plana çıkaracak bir ütopya onunki.
Dergilerin muhakkak toplumsal işlevleri tartışılabilir; neticede okurla ilişkiye girdiği andan itibaren her metin sosyalleşir. Ancak eninde sonunda her toplum, bireylerle birlikte tarihe hizmet eder. Tarihi şekillendiren söylemleri belirler, kelimelerin etrafında kümelenir, ürettiği fikirler kadar var olur. Meriç’in “dergi okuldur” sözünün anlamı altında, okulların sürüklediği bir tarih anlayışı yatar bu nedenle. Bilgi de devletler gibi doğar, büyür ve zamanı gelince ölür. Söylemlere ömür biçmek mümkündür. Dergiler, bilgiyi doğuran insanların (Sokrates’in dediği gibi ebelerin) mekânıdır. Meriç’in bezginliğini azaltan, ona ve onun gibi düşünenlere nefes aldıran bir mekân. Ortaya konan her ürün, tarihsel olarak bir söylemin üzerine oturur ve/ya onu genişleten bir etkiye sahiptir. Okulların bir tarafı gelenekle bağları kurarken, bir yanı da büsbütün ‘ilerlemeci’ politikaların ürünüdür. Meriç’in şikâyet ettiği zihinsel körlüğü aşmanın da bir yoludur…
Hazır lafı gelmişken, ‘körlük’ olgusuna derinlikli bir bakış getiren Jose Saramago’nun (toprağı bol olsun!) bir söyleşide değindiği şu satırlara bakmakta fayda var: “Ne düşündüğümü merak ediyorsanız, bu kitapla [Körlük, 1995] anlatmak istediğim hepimizin körleşmeye başladığı değildi. Bence körleşmiyoruz. Hepimiz körüz. Körüz ama bakıyoruz. Bakabilen ama görmeyen kör insanlar.” Ne dersiniz, körlüğü aşmanın bir yolu da ‘okullaşan dergiler’ olabilir mi?
Bu sayımızda Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı, Franz Kafka’nın Dava’sı ve Albert Camus’nün Düşüş’ü üzerinden, insan-toplum-hukuk-kurumsal yargı gibi konuları işledik. Enver Gülşen’in “Suç ve Ceza” yazısı, Dostoyevski’nin en önemli eserlerinden “Suç ve Ceza”yı hem sinema bağlamında, hem de suçla bireyin ve vicdanın bağlantısı içinde inceliyor. Cemil Üzen’in “Suçun Bilinmezliği ve Aklanmanın İmkânsızlığı” yazısında Kafka’nın Dava’sı üzerinden suç meselesine felsefî bir yaklaşım irdelenirken, mahkeme ve yargılama süreçlerinin insanları sürüklediği ‘hiyerarşik’ durumlar romanla birlikte açık ediliyor. Abdullah Yavuz Altun’un “Modern Varoluş: Masumiyeti İspat Etme Zorunluluğu”, Albert Camus’nün en felsefî yapıtlarından olan Düşüş’ü baz alarak, modern dönemde masumiyet ve suç kavramlarının hangi söylemler içinde yer bulduğunu, bu söylemlerin hukuk içindeki yerlerini araştırıyor. Kemal Suskun’un “The Godfather” üçlemesini incelediği yazısı, “Bir Varoluş Mücadelesi Olarak ‘Suç Mekanizması’”, suçun bir varoluş mücadelesine dönüştüğü modern toplumlarda, yasayla toplum arasındaki boşluklara sızan suç mekanizmalarını anlatıyor.
Bu sayıda iki röportajımız var. İlk röportajımızı şiirlerinde doğup büyüdüğü coğrafyanın binlerce yıllık geçmişini barındıran o tarihsel derinlik içinde büyük anlamlar yakalayan bir şairle, Bejan Matur ile yaptık. İkinci röportajımızı da Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekip Avdagiç ile yaptık. Keyifle okuyacağınızı umuyoruz. Değerli yazarlarımız Mukadder Erkan ve Ali Utku’nun birlikte tercüme ettikleri Antony Easthope’ın “Postmodernizm ve Eleştirel ve Kültürel Teori” yazısı da bu sayıda yayınladığımız çevirimiz.
9. sayımızla birlikte bir müjde vermek istiyoruz. İbrahim Tenekeci, “Söz Hakkı” köşesiyle bu sayıdan itibaren her sayı Ayraç okurlarıyla buluşacak. İbrahim Tenekeci, “Haydar Ergülen ve Nar” başlıklı ilk yazısında, Haydar Ergülen şiirindeki “nar” imgesinin taşıdığı anlamları ve şairin hayata karşı duruşunu, şiirine dair ses, müzik ve ahengin imgelem dünyasında neleri çağrıştırdığını yazdı. Feridun Andaç, yoğun bakımda bulunan babasının rahatsızlığı sebebiyle bu sayımıza yazısını yetiştiremedi. Yazarımızın babasına Allah’tan acil şifalar diliyoruz.
İbrahim Tüzer, Ceyhun Emre Teoman’ın “Dalaksız Nikola” adlı trajikomik bencilik hikâyesini, Kibar Ayaydın Beşir Avazoğlu’nun “Tanrıdağı’ndan Hıra Dağı’na” kitabını tahlil etti. Mukadder Erkan “Kavram, İmge, Metafor” başlıklı yazısı, Ahmet Bozkurt’un “Tragedya ve Trajik Zaman Çevrimi” yazısı ve Mehmet E. Şimşek’in “Felsefe üzerine ne söylenebilir, yeni başlayanlar için nasıl bir yöntem gerekir” gibi sorularla hazırladığı inceleme yazısı bu sayının dikkat çekici yazılarından. Yunus Emre Tozal, “aydın” üzerine, Oğuzhan İlhan Nihan Kaya’nın “Disparöni” kitabını yazdı.
Ağustos sayımızda görüşmek üzere,
İyi okumalar…
Not: Derginin Genel Yayın Yönetmeni Şahin Torun, dergiden ayrılmış bulunmaktadır. Şimdiye kadarki katkılarından dolayı teşekkür eder, bundan sonraki çalışmalarında başarılar dileriz.
Ali Osman Dönmez’le Şiirin İzinde
Konuşan: Hasan Çağlayan
Yazar ve şair Ali Osman Dönmez, çeşitli dergilerde yayımlanan şiirlerini “Adına Islanıyor Saçlarım” adıyla kitaplaştırdı. O, duygu yüklü, heyecan dolu bir şair. Şiirlerinde gür bir söyleyiş hâkim. İçinde acılar, ayrılıklar var. Dünyada olup bitenlere bîgâne değil. Şiiri dert edinmiş kendine. Bunun yanı sıra şiir ve roman incelemeleri 2007’nin ilk aylarında Sütun Yayınları’nca “Mısraların İzinde” ismiyle kitaplaştırıldı. 2006 Tanpınar inceleme ödülünü alması çalışmalarındaki kaliteyi yansıtıyor. Onunla şiir, ödül ve inceleme üzerine konuştuk.
Kimi şairler şiir yazmadıkları zaman eksik olacaklarını ve şiirin kendilerine bir sığınak olduğunu söylüyorlar, sizin için şiir bir sığınak mıdır?
Anladığımız mânâdaki şiirin muhterisi değilim. İnsan elinden çıkan şiirden ziyade, kozmostaki hakiki şiirdir beni alâkadar eden. İnsanın da, içine doğduğumuz hayatın da haddizatında bir şiir, dahası şiirin bir parçası olduğunu düşünüyorum. Kâinattaki işleyişe, âhenge, insanın yaratılıştan itibaren dâhil edildiği serüvene baktığımızda, insan elinden çıkan şiirin, bu muhteşem işleyiş ve şiir karşısında çok zayıf kaldığını görürüz. İnsanın şairliği bir taklit konumundadır. O, muhtaç olduğu sonsuzluğu arayan ve bu yolda ağıtlar yakan; türküler, şarkılar söyleyen bir yolcudur. İçine doğduğu, fakat ülfetin perdelediği şiir ummanına kavuşmak için kabiliyeti nispetinde derecikler, arklar açmaya çalışan biridir o. Şairin içinde ve dışında, bu şiir ummanına ezelden beri akıp duran hâl ve durum ırmakları vardır. Yüreği ihtizaza getiren bir hâdisenin basıncıyla şairin iç ırmağı, bu dış ırmaklardan biriyle, bağlantı kurma teşebbüsüne geçer. İnsan, âlem-i sağîr (küçük âlem) olarak tarif edilir. Şairlerin içlerindeki ırmaklarla, dışlarındaki ırmaklar arasında bağlantılar kurması, insanın neden âlem-i sağîr olduğunu çok iyi gösterir. Şairler kelimeleri vasıta yaparak dâhil oldukları o ırmaklarda yıkanırlar. Ama sürekli akıp gidemezler aynı his ve durum ırmağında. Hâdiselerin değişmesine paralel olarak devamlı yeni hâl ve durum ırmaklarına atlarlar. Bu durum sürer gider şairin hayatı boyunca.
Şiir benim için bir sığınaktan ziyade, kâinattaki hakiki şiir ummanıyla bağlantı kurma, onunla münasebete geçme yolu ve yolculuğu… Kâinatta bir plân dâhilinde sürüp giden bu hakiki şiire götürmeyen yolculukların ‘şiir özü’nden mahrum olduğunu düşünüyorum.
Şiiri yazılandan ziyade yapılan bir şey, dilden ziyade söz olarak gören ve iyi şiirin lirik şiir olduğu görüşünü dile getiren poetikalar mevcut. Sizin için şiir nedir?
Bahsettiğiniz hususların tedaisi oldukça geniş… Şiirin sadece şairin tekelinde bir şey olmadığını, asıl şiirin kâinatta ve insanın özünde bir süreklilik içinde akıp gittiğini, şairin yazdığı şiirin bu hakiki şiirle bağlantı kurma yolu ve yolculuğu olduğunu bir önceki soruya verdiğim cevapta söylemiştim. ‘Yazılan şiir’le birlikte ‘yapılan şiir’e de dikkat çekilmesi aslında biraz da kâinattaki bu şiire nazarları çeviriyor. H. Yavuz’un ifadesiyle: “Şiire Doğa’yla ve Hakikat’le ilişkilendirilme imkânını veriyor.” Şiiri sadece dile ve onun unsurlarına ait olmaktan kurtarıyor.
Kelimeler birer semboldür; asıl ise, kelimelerin işaret ettiği dünyadır. Şiirin vasfını, o dünyayla kurduğu bağlantının sahihliği belirler. Bu bağlantı noktasında kelimeler birer unsur olarak çıkar karşımıza. Kelimelerin şiirde kullanımı, onlara yüklediğimiz yeni mânâlar ve bu mânânın kuşatıcılığı da çoğu zaman yazılan şiirin akıbetini belirler. Günlük hayatta belirli bir mânâsı ve kullanımı olan kelimeleri, sanatkârın kendine has bir şekilde kullanması, ‘dil’i, ‘söz’ seviyesine yükseltir. “Adına Islanıyor Saçlarım” ifadesi ‘dil’in ‘söz’e dönüşmesine bir örnek olabilir. Şiirin dil değil söz olduğunu kabul edersek, şiir dilinin, günlük dilin daha ilerisinde bir ‘üst dil’ olduğunu söylemiş oluruz. Hakiki şiirin de, insanın içiyle, kâinatta akıp giden şiir olduğunu kabul edersek, anladığımız mânâdaki şiirin de, bu iki dünya arasındaki bağlantıyı, uyumu, ahengi, tezadı kendine has bir dille anlatan/yansıtan unsurlar bütünü olduğunu söyleyebiliriz. Kâinattaki bu hakiki şiirle bağlantıyı İngiliz bir şair İngilizceyle, Arap şair Arapçayla, Türk şair de Türkçeyle sağlar.
Lirik şiir meselesinde ise doğru bir açıklama yapabilmek için sözünü ettiğiniz şairimizin ‘lirik şiir’e getirdiği; ‘sözü, kendisinden öte bir gayeye vasıta kılmayan şiir’ tanımını gözden ırak tutmamalıyız. Bu lirik şiir tanımlamasında dilin sadece kendini gaye edindiğini, sözün bir fikrin vasıtası olmadığını görüyoruz. Meseleye Yahya Kemal penceresinden bakarsak: “Şiirin tekâmül ede ede sazını bırakması ve yalnız nağme kesilmesidir.” Bu yaklaşımlar ışığında bazı fikirler ihtiva ettiğini düşündüğümüz “Süleymaniye’de Bayram Sabahı”nı veya normal şartlarda ‘epik’ bir şiir olarak vasıflandırabileceğimiz “Çanakkale Şehitleri”ni ‘iyi şiir’ sınıfının neresinde değerlendireceğiz? Bunlarda bazı fikirler var, bu sebeple bunlar lirik değil, dolayısıyla da iyi şiir değildir mi diyeceğiz? Öyle zannediyorum ki bunu söylemeye kimse cesaret edemez. Öyleyse yukarıdaki lirik şiir tariflerinin altını çizdiği şey, lirik şiirin gücünü konusundan değil, bizzat dilin işlenişinden alacağı yönündedir. Bu bakış açısında fikir veya konudan ziyade, fikrin hitabet tarzında ele alınışının reddi söz konusudur.
Meseleye yaygın olarak anlaşılan ‘lirik şiir’ penceresinden (yani sadece duygulara hitap eden şiir) bakarsak, elbette lirik şiirlerin ilk başta insanı çarpan ve zamanla derinleşen bir tarafı var; fakat zekâya ve akla hitap eden oldukça güzel şiirler de mevcut. İnsan sadece duygulardan ibaret değilse, duyguyla beraber akıl, vicdan ve daha birçok latifeyle münasebeti varsa, bütün bunların uygun dairede doyurulması gerekir. Bence iyi şiir, şiire dair hususiyetleri reddetmeden insandaki latifelere hitap edebilen şiirdir.
Bir millet mevcut dil güzelliklerini edîp ve şairlerine borçludur. Günümüz şair ve yazarlarının da hem birbirlerine hem de kendinden öncekilere borçlu olduklarını düşünüyorum. Şiirleriniz geleneğin neresinde duruyor?
Şairler dili işlerler, güzelleştirirler ve ona yeni ifade imkânları kazandırırlar. Şair, içinden çıktığı cemiyetin dilini kullanmakla zaten toplum ve gelenekle bir noktada buluşur. Fakat bu yeterli değildir. Gelenekten faydalanmak denince, sanatkârın kendinden önceki kültür ve sanat birikiminden şuurlu olarak istifadesi akla gelir. Üzerinde yükseldiği temelin güzelliklerinden, zenginliklerinden ve sağladığı imkânlardan azamî derecede istifade etmelidir sanatkâr. Böylelikle geçmişin ışığında geleceğe daha şuurlu yürür. Kendi yürüyüşünü daha mânâlı hâle getirir. Çok önemli ifade imkânları yakalar.
Gelenekle elbette bir bağım var ve bu bağı önemsiyorum. Ancak bu bağın, geleneğin hangi noktasında durduğunu benim ortaya koymamın pek sağlıklı olmayacağı kanaatindeyim.
Şiirde kapalılık yahut ‘örtülü söyleme’ hususunu düşünüyorum epeydir. Şiirde örtünün ölçüsü ne olmalıdır?
Bu mesele üzerinde edebiyat tarihinin belki de en ciddi tartışmaları yapılmıştır. Tartışmaların temelinde ise genelde, okuyucuya verilecek bir fikrî mesajın olup olmaması yatar. Fakat bu noktada genelde gözden kaçırılan bir husus vardır. Okuyucuya fikrî bir mesaj veriyor diye, bir şiir iyi veya kötü değildir. Bir şiirin ‘iyi’liği, metnin ne kadar şiir sanatına yakın durduğuyla alâkalıdır. Fakat bir eserin estetik mânâda şiire has bütün özellikleri bünyesinde bulundurması, onun büyük bir eser olduğunu göstermeyebilir. Klâsik saydığımız eserlerin genelinde semantikle estetik atbaşıdır. Valery’nin: “Şiirin içinde fikir, elmanın içindeki gıda kadar saklı olmalıdır.” sözü belki de bu husustaki meselelerin çözümüne ışık tutacak mahiyettedir. Elma yerken ilk başta ondaki gıda değerini pek düşünmeyiz; fakat elmayı yediğimizde onun birçok güzelliğiyle birlikte gıda değerinden de istifade etmiş oluruz. Şiirde yalnız fikrî mesajı önemsemek, elmayı sadece gıda hususiyetiyle değerlendirmek gibi bir şeydir. Şiirde bir fikir propaganda hâlinde değil de, telkinle verilebilirse daha tesirli olur diye düşünüyorum. Zaten bir dünya görüşü şiirle öğretilemez. Efendimiz’in (sas) hayatını öğrenmek isteyen bir kişi siyer kitaplarına başvurmalıdır, na’tlara değil. Fakat şiirlerin, edebî eserlerin; dünya görüşlerine, insanların gönlünü ısındırdığı muhakkaktır.
Şiirde örtülü söyleme meselesine gelirsek, şair bazen fâş eder, yani örtülü olanın üstünü açar; bazen de açık olana gece misâli bir esrar perdesi çeker. Ancak örtülü söylemekle; muğlâklığı ve ne olduğu belli olmayan şuuraltı ifrazatını karıştırmamak lazım. Şiirdeki örtünün ölçüsünün ne olacağı konusu, biraz da okuyucunun anlayış seviyesi ve birikimiyle bağlantılı olduğu için müphemiyet arz eder. Şair hangi zekâ veya kültür seviyesine göre fâş edecektir. Var mıdır bunun sınırı veya belirli bir ölçüsü? Zannetmiyorum. O zaman şair, gece yolculuğuna benzeyen bu faaliyetine, hiç iz bırakmadan değil de, çeşitli işaret veya işaretçiler koyarak devam etmelidir. Şairin izini sürenler de kendi anlayışları ve birikimleri nispetinde bunları değerlendirebilsinler. Bu durum şiire çeşitli mânâ tabakaları kazandırır. Her seviyeden okuyucu da kendi seviyesine göre onlardan istifade eder.
“İnsan kendi doğrularını dış dünyanın gerçekliği içinde bulursa, şiire yüz vermez.” şeklinde bir anlayış var. İnsanda şiir damarının kabarması için, kendi doğruları ile dış dünyanın gerçekleri arasında bir uyumsuzluk, bir basınç farkı olması mı gerekir?
İçimizdeki ebediyet arzusu, dünyayı sığlaştırıp, eşyayı fânîleştiriyor. Buradan hareketle dünyayı bir bozkır olarak algılayan insanın/şairin elbette içindekilerle dışındakiler bir tezat oluşturur. Asıl memleketi onun en çok özlemini çektiği yerdir. Soruda altını çizdiğiniz hususta zannediyorum, daha çok içtimaî hayatla şairin iç dünyası arasındaki paralellik veya tezat işaretleniyor. Ama hayat, sadece içtimaî hayattan ibaret değil. Sosyal hayatta yüksek refaha, hedeflenen bütün gayelere ulaşılsa bile, içimizde dalgalanıp duran o ‘yitik cennet’ bize bu dünyayı hep gurbet gösterecektir.
Dolayısıyla sadece şair değil, aslî vazifesini unutmamış her gönül, burada, bahsettiğiniz uyumsuzluğu ve basınç farkını yaşayacaktır. Bu basınç farkı da şair mizaçlı insanlarda meyvesini şiir olarak verecektir. Fakat şiir damarının kabarmasını sadece basınç farkına bağlamak kısmî bir izahtır. Kâinatta insanı cûş u hurûşa getiren nice hâdise ve nakış var. Eski şiirimizdeki bahariyeler, tabiattaki uyanışın insan ruhunda meydana getirdiği yankının bir ifadesi değil midir? Ya Nailî’nin: “Mestâne nukuş-i suver-i âleme baktık/Her birini bir özge temâşâ ile geçtik.” beytini nasıl izah etmeli?
Şiir bir yoğunlaşma işi midir?
Şiirin yoğunlaşma ile elbette bağlantısı var; ama şiiri sadece buna indirmek insanı yanılgıya götürür. Şiir sadece dil, sadece his olmadığı gibi sadece yoğunlaşma da değildir. Elbette yoğunlaşma meselesi şiire bir derinlik, bütünlük ve olgunluk kazandırır.
Kimi şairlerde; “Gece şiire, gündüz yazıya aittir” şeklinde bir anlayış söz konusu. Sizde de bu böyle mi?
Böyle bir tasnifim ve kalıplaşmış fikirlerim yok. Türler bende iç içe kendi mecrasını tayin ediyor. Hangi havuzcuk doluyorsa, o arkını oluşturuyor. Bazen gece yarısında bir fikrin peşinde koşarken, bazen seherde, ikindinin hüznünde kalbime damlayan duygu pırıltılarına şahit oluyorum.
“Adına Islanıyor Saçlarım” piyasaya çıkalı bir yıl olmadı ve tazeliğini de yitirmedi henüz. Gerçi şiir kitapları tazeliğini kolay kolay yitirmezler. Kitabınızda gurbet, hasret, hüzün, acı ve ölüm temaları ağırlıkta ve hissî bir dil hâkim. Sizin için, hayata kırılma noktalarından, acıtan yanlarından bakan bir şair diyebilir miyiz?
Mevlâna Mesnevi’sine; “Dinle ney’den kim hikâyet etmede/Ayrılıklardan şikâyet etmede” mısralarıyla başlıyor. Önceki sorulardan birinin cevabında söylediğim gibi, dünya bozkırına düşmüş, hakiki kaynaktan uzaklarda gurbet havası soluyan birinin başka ne derdi olabilir. Dünyaya dâir olduğunu düşündüğümüz bütün dert ve ızdıraplar bu dertle bağlantısı nispetinde mânâ kazanıyor aslında. ‘Elest Bezmi’nde verdiğimiz sözün neresinde sürdürüyoruz dünya sahnesindeki rolümüzü? Ne kadar sâdık kalabildik özümüze? Asıl önemli olan bu. Dünyevî dertler, ızdıraplar ve sevinçler haddizatında birer unsurdur; birer perdedir. Soruda altını çizdiğiniz ‘hayatın kırılma noktası’ ifadesini, ‘insan kaderi’nin kırılma noktası olarak değiştirmek istiyorum. İnsan kaderinin kırılma noktası, ana kaynağından koptuğu anda başlamıştır. Hz. Âdem Aleyhi’s-selâm’ın dünya serüveni aynı anda hepimizin serüveni… O’nun (as) yeryüzünde yaşadığı ayrılık acısını, vuslat arzusunu, gurbet, hasret, heyecan ve üzüntülerini birer nüve olarak hepimiz taşıyoruz.
Ali Osman Dönmez seçici bir şair-yazar mıdır?
Başıboş bırakılmamışız. Mümin olarak bize uyan ve uymayan hususlar, yakışan ve yakışmayan bazı renk ve duruşlar var. Mümin olmanın getirdiği mesuliyet, duygu, düşünce ve tavırlarımız hayattaki duruşumuza yön veriyor. Bütün bu hususiyetlerin imbiğinden geçen seçiciliğimiz sayesinde, bir şahsiyet olduğumuzu ifade edebiliyor/gösterebiliyoruz. Ondan sonra dostlarımızı, arkadaşımızı, eşimizi seçiyoruz. Hayatın kendi de zaten bir seçmeler antolojisi değil mi? Cüz’î iradenin insana ihsan edilmesinin hikmetlerinden biridir aslında seçicilik. Seçeceksin ki mesuliyeti üstlendiğin anlaşılsın. Seçiciliğimizin teşekkülünde, mizaç ve karakterimize dâir hususiyetlerin de büyük önemi var. Hayata, kâinata ve eşyaya bakarken kişiliğimizle kaynaşmış olan bu hususiyet dürbününü kullandığımızdan seçicilik kendiliğinden ortaya çıkıyor. Bazen iyiler arasında da seçim söz konusu oluyor. Böyle durumlarda bazen yapılan tercih, bir kaybedişi de ihtiva edebiliyor. Önemli olan yollar çiftleştiğinde, vicdanın sesine uyabilmek.
Şiirde seçicilik ise, bahsedilen kişilik özelliklerinden ayrı veya kopuk bir şey değil. Orada da bir kişilik sergileniyor neticede. Edebiyatta bu kişiliğe üslûp deniyor. Mısra yapısı, kullanılan kelimeler hep bu edebî kişilikten haber veriyor. Seçiyorsunuz, tercih ediyorsunuz ve bir edebî şahsiyetin teşekkülüne zemin hazırlıyorsunuz.
Şairin ne yaptığını bilebilmesi için kalb ayaklarının mazi ve hâlin kesişme noktasında, şuur ayaklarınınsa birinin mazide birinin ‘hâl’de bulunması gerekir. Bu bir anlamda farkında olmak ve geleneğe eklenmek değil midir?
Elbette. Dil ve kültürün kalıcı/sürekli olmasını sağlayan bazı unsurlar vardır. Geçmiş ve şimdinin şuurunda olmak; sağlıklı ve kalıcı eserler ortaya koymanın önemli ayaklarından biridir. Geleneği, edebiyatımıza damgasını vurmuş mühim isimlerin hemen hemen tamamı önemser. Bunu Tanpınar; “değişerek devam etmek, devam ederek değişmek” şeklinde ifade eder; Yahya Kemal: “Kökü mazide olan âtiyim.” der. Sanat statik değil, sürekli değişme hâlindedir. Fakat bu değişme maziyi, kendinden önceki birikimi reddederek değil de, ondan beslenerek olursa çok daha nitelikli ve sağlıklı olur. Şair, her sanatkârda olduğu gibi, geçmişin birikimlerini, hâlin imkânlarıyla mezcederek ruh süzgecinden geçirirse, kalıcılığın damarlarından birini bulmuş olur ve süreklilik ırmağında bir helezon oluşturur.
“Yankısız Çığlık” adlı şiiriniz iki defa başkaları tarafından sahiplenildi; yani kendi şiirleriymiş gibi sunuldu ve ödüller aldı. Neler hissettiniz?
İlk başta şaşırmakla birlikte sonradan mutlu oldum. Fakat bu mutluluk, başkasının eseri üzerinden, eser sahibinin izni olmadan, itibar veya maddî bir şeyler kazanmayı meşrulaştırmıyor. Kısa zaman öncesine kadar şiir üzerinde şairin sadece isim hakkının vazgeçilmez olduğunu düşünüyordum. Bahsettiğiniz bu hâdiselerden sonra bu hususta bazı tereddütlerim oluştu. Bu hâdiseler bana samimiyetin bütün insanlığı birleştiren ortak bir dil olduğunu bir defa daha gösterdi. Bahsettiğiniz kişiler, haksızlığa karşı haykırışı benim kırık dökük hissiyatımla, sözlerimle yapmışlar. Sözlerim onların duygularının tercümanı olmuş. Zannediyorum burada sanatta samimiyetin ne kadar mühim olduğu hususu da ortaya çıkıyor. Samimiyet; ırkı, cinsi ve kültürü farklı şahsiyetleri aynı şemsiye altında birleştirebiliyor. Türkiye’de yaşayan bir insan olarak savaş çocuklarının dramını dile getirdiğim şiiri, Iraklı bir çocuk o kadar benimsemiş ki, uluslararası bir organizasyonda ‘kendi şiiri olarak’ ülkesi adına okuyor. Bu benim için hoş bir duygu. Ben bu insanlara isim hakkımı da helâl ettim.
Bursa Osmangazi Belediyesi tarafından organize edilen “Tanpınar Edebiyat Ödülü”nü, Tanpınar üzerine yaptığınız bir incelemeyle 2006’da siz aldınız. Daha önce şairler için şiirden sonra en uygun türün deneme olduğunu düşünürdüm, şimdiyse şiir incelemelerinin de şaire o ölçüde yakıştığını düşünüyorum. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Ödüle lâyık görülmek güzel bir şey. Bu tür ödüller, insana ciddi mesuliyetler yükler. Ancak ben yaptığım işin, şiir incelemesi veya tahlili olmadığını belirtmek istiyorum. Böyle bir hevesim ve niyetim de olmadı. Edebî eserlerde bir anlamın peşine düşüyorum ve mânâ tabakalarını şahsî diyebileceğimiz bir tarzda yoruma tâbi tutuyorum. Şiir eleştirmeninin ve inceleme yapanların genelde belirli kaidelerden hareket etme mecburiyeti vardır. Ben ise bu mecburiyeti hissetmiyorum. Ele aldığım eserin daha çok bende yaptığı çağrışımları ifade etmeye çalışıyorum. Şiir eleştirmenleri eserin mânâsını ortaya çıkarmaya, metnin niyetini çözmeye çalışırlar; benim yaptığım ise eserin ilk mânâsının yanında başka mânâlarının da olabileceğini göstererek onu daha da zenginleştirme gayreti. Bunları yaparken şairin ve şiirin dünyasından tamamen koptuğum anlaşılmasın. Bunları elbette önemsiyorum; fakat sadece bunlara bağlanıp kalmıyorum. Okuduğum bir eserin, ruh ve zihnimdeki tedailerinin dile getirilmesidir yaptığım iş. Bir nevi ‘çağrışımlı şiir okuma denemesi’ de denebilir buna.
Çeşitli dergilerde yayımlanan incelemeleriniz “Mısraların İzinde” adıyla Sütun Yayınları’nca basıldı. Roman incelemelerine de yer vermişsiniz bu kitapta. Bundan sonrası için, bu tür çalışmalar konusunda bir yol haritası belirlediniz mi?
Allah nasip ederse, içimde yankı bırakan eserler üzerine konuşmaya, yankıların gönlümdeki ve beynimdeki izdüşümlerini ifadelendirmeye, bende iz bırakan eserleri kendimce yorumlamaya devam edeceğim.
Şair mezarlığı dergiler
19 March 2010 Yazan Yönetici
Kategori Güncel, Kitap Tanıtımı
Yayın dünyasının önemli bir alanını edebiyat ve özelde şiir doldurmasına rağmen, şiir ve edebiyatın kendisini var ettiği zemin olan dergilerin bu zamana kadar bir kitap bütünlüğünde incelemeye alınmaması bir eksiklik hiç kuşkusuz.
Geçmiş yıllarda yayımlanan Erdal Doğan’ın Edebiyatımızda Dergiler (Bağlam Yay. 1997) kitabı ve Öteki-siz dergisinin ‘1980’den 2004’e Edebiyat Dergileri’ ve yine Kitap-lık dergisinin “Edebiyat Dergicileri” özel sayıları bu anlamda nadir çalışmalar olarak öne çıkıyor. Mehmet Can Doğan’ın bir süre evvel yayımladığı Türkiye’de Şiir Dergileri- Şairler Mezarlığı (1909-2008) adlı kitap, bu alanda önemli boşluğu doldurabilecek bir başvuru eseri niteliğine sahip.
Dergiler yeni fikirlerin, oluşumların, zihnî karşı koyuşların, akımların kendilerini yasallaştırdıkları, yaşama mevzisi açtıkları zeminlerdir bir bakıma. Şiir/edebiyat dergileri de bu anlayıştan çok uzak değillerdir. Bütün poetik hareketler, manifestolar bir dergi yolu ile kendilerini tanıtmışlar ve bir dergi etrafında yapılanmışlardır. Dolayısı ile Garip üzerine, II. Yeni ya da 80 Sonrası şiiri üzerine konuşurken ilk başvuracağımız külliyat, bu dönemleri temsil eden dergiler olacaktır. Hemen bütün şairler /yazarlar ilk ürünlerini mutlaka bir dergide yayımlayarak kendilerine yol aralamış, ürünlerinin dergilerde yer bulup bulmamasına göre edebî yolculukları şekillenmiştir. Ayrıca bazı isimleri değerlendirirken çıkardıkları dergilerden bağımsız ele almak mümkün değildir. Mesela Cemal Süreya’yı Papirüs’ten, Sezai Karakoç’u Diriliş’ten, Hüseyin Cöntürk’ü Yordam’dan, Nuri Pakdil’i Edebiyat’tan, Mustafa Kutlu’yu Dergâh’tan ayrı düşünemeyiz.
Dergilerin salt edebî anlamda değil, dönemin insan ve toplum algısını anlamamıza imkân verecek sosyolojik bir karşılığı dahi mevcuttur. Çağın dilini temsil edebilen dergiler, bu yüzden toplum bilimcilerin ilgi alanlarından kaçmayacaktır. Bunun yanında Doğan’ın alt başlık olarak verdiği “Şairler Mezarlığı” tanımlamasını da unutmamak gerekli. Çünkü yayımlanmış yüzlerce dergide binlerce şairin ürün yayımladığı, ancak günümüze ulaşan isimlerin çok sınırlı olduğu gözleniyor. Gelişen bazı poetik tavırları içselleştirmeden ve şiire kişisel bir varoluş meselesi olarak bakmadan bu anlayışlara salt artistik nedenlerden dolayı eklemlenmeye çalışan binlerce ismin, niteliksiz ürünlerle dergileri doldurarak buraları gerçekten şairlerin mezarlığı haline getirdikleri de bir vakıa.
1980 sonrası her şeyde olduğu gibi şiir/edebiyat dergiciliğinde de bir farklılaşma ortaya çıktı. Geçmiş yıllarda ideolojik kimlik tanımlaması yerine daha birey merkezli bir algı, hem dergilerin estetik yaklaşımını değiştirip yükseltti hem de yayımlanan dergi sayısını arttırdı. Merkez olarak kabul edilen İstanbul, Ankara dışında başka şehirlerde de dergi yoğunlaşması yaşandı ve günümüze doğru geldikçe bu dergilerin niteliğinin önemli aşamalar kaydettiği gözlendi. Mehmet Can Doğan, bu olguyu kitabında sosyolojik bir tartışma olan merkez-çevre çatışmasının bir uzantısı olarak değil, bizatihi merkezin çevreye/taşraya yayılması şeklinde ele alıyor ve “… taşra, merkezin dilini konuşmaya başlamıştır” diyor.
Edebiyat dergileri genellikle şiir ve diğer edebi metinleri ayırt etmeksizin sayfalarında yer verirken, sadece bu metinlerden birisine yaslanarak çıkmış dergiler de olagelmiştir. Salt şiir yayımlayan ya da salt öykü yayımlayan dergiler gibi. Mehmet Can Doğan, adından da anlaşılacağı gibi bu kitabında 100 yıllık dergi tarihimiz boyunca yayımlanmış ve logosunda “şiir dergisi” notu düşülmüş dergileri inceliyor. 1909’da 16 sayı çıkan Şiir ve Tefekkür’den 2008’e uzanıp Kuşak edebiyat-şiir dergisine kadar 110 dergiyi künyesi, çıkış amacı, poetik duruşu, ürün yayımlayan isimler ve çıktığı döneme katkısı hususlarında ele alarak bir ilk çalışmaya imza atıyor. Doğan’ın öğrencilik yıllarında Mim ve sonrasında A’raf, Son Duvar, Sonsuzluk ve Bir Gün gibi dergilerin çıkışına öncülük etmiş bir dergici olduğunu da hatırlatmak isterim.
Türkiye’de Şiir Dergileri-Şairler Mezarlığı (1909-2008) ile kimini sahaflarda gördüğümüz, kimine de yetişebildiğimiz Safahat-ı Şiir ve Fikir, Meşale, Kaynak, Şairler Yaprağı, Papirüs, Şiir Sanatı, Yeni Türkü, Yusufçuk, Cehennemde Bir Mevsim, Üç Çiçek, Yeryüzü Konukları, Poetika, Broy, Şiir Atı, Fanatik, Sombahar, Geniş Zamanlar, Bürde, Kırağı, İki Şiir, Göçebe, İpek Dili, Ludingirra, Ücra, Yasakmeyve, Hayal, Öteki-siz, Budala, Heves, Merdiven Şiir, Şair Çıkmazı, Mühür, Kuyudaki Koro, Şiiri Özlüyorum, Mor Taka, Mahfil, Taflan ve Karagöz’ün de aralarında bulunduğu 110 dergi hakkında böylece tarihe not düşülüyor. Kitap, bu alanda ardından gelebilecek başkaca çalışmalara öncülük etmesi açısından da ayrıca önemli.
Recep Şükrü Güngör röportajı
18 March 2010 Yazan Yönetici
Kategori Milli Gazete, Söyleşi
Sait Faik’in dostu Oran Veli, Ziya Osman Saba’nın dostu Cahit Sıtkı, Rasim Özdenören’in dostu Cahit Zarifoğlu… yani hikayeciyi en iyi anlayacak kimse şairdir. Şairi de en iyi anlayacak olan hikâyecidir. Hikâyeye özel yayın yapan dergiler var. Bir şiir bir de hikâye için özel dergiler. Başka türlerin bu şansı yok.
Şair ve Millî Gazete yazarı Cafer Keklikçi, Recep Şükrü Güngör’ün 6. kitabı olan ‘Kayıp Ruhlar Kıraathanesi’ni değerlendirirken şöyle yazmıştı; “Recep Şükrü Güngör, kendine özgü üslubunu kurmuş; dili akıcı, Türk hikâyesinde yeni ‘açı’lar deneyen usta bir yazar.” Usta bir yazar cümlesi edebiyat camiasında sanatçıların birbirlerine yapabileceği ender iltifatlardır. Recep Şükrü Güngör daha önce çıkardığı ve son alarak da Sütun Yayınları’ndan okuyucusuna sunduğu ‘Kayıp Ruhlar Kıraathanesi’nde okuyucusuna yine kaliteli bir üslupla sesleniyor. Kelimelerin özenle seçildiği, cümlelerin ustalıkla kurulduğu, hikâyelerin sayfalara nakış nakış işlendiği kitap, toplam 17 hikâyeden oluşuyor. İmza günlerini, ‘kitabın pazarlanmasında yazarın kullanılması’ olarak gören Güngör, bir bakıma da ‘benim imzam, hayallerimin ve yaşadıklarımın ürünü olan hikâyelerimdir.’ diyor. Recep Şükrü Güngör’ün kitabını birçok kitapçıda bulmak mümkün. Eğer bir ayakkabı tamircisinin, bir dedenin, bir muhtarın, bir ninenin, bir kameramanın ya da bir temizlik işçisinin hikâyesini okumak istiyorsanız, ‘Kayıp Ruhlar Kıraathanesi’ tam size göre. Biz de sizin için Recep Şükrü Güngör’le edebiyatı, hikâyeyi, kitaplarını ve geleceğe dair palanlarını konuştuk. Sorulara içtenlikle cevap veren Güngör çarpıcı söylemlerde bulundu.
Daha önce 5 kitabınız okuyucuyla buluştu. ‘Kayıp Ruhlar Kıraathanesi’ sizin 6. kitabınız. Son kitabınızın diğer kitaplarınızdan farkını değerlendirir misiniz?
Bir de size ait bir okuyucu kitlesinin oluştuğunu söyleyebilir miyiz?
Kayıp Ruhlar Kıraathanesi kitabında toplum meselelerini daha çok ele aldım. Kıyıda kalmış, görülmemiş yahut görülmek istenmemiş bizim insanımızın hikâyesini anlattım. Bir ayakkabı tamircisinin, bir dedenin, bir muhtarın, bir ninenin, bir kameramanın, bir temizlik işçisinin hikâyesi. Mütevekkil, ârif Anadolu insanını anlattım. Akıcı bir üslubumun olduğunu söyler eleştirmenler. Bütün kitaplarımda bu üslubu korudum. Son kitapla diğer kitaplar arasında bu bakımdan fark yok. Konularda yenilik var. Bireysel konulardan toplum meselelerine doğru evrilme var. Can Ağrısı ve Kayıp Ruhlar Kıraathanesi’nde bu değişim daha açık görülür. Hikâyelerimi ilgiyle okuyan bir topluluk var. Okuyucu kitlesinden maksadınız bu ise çok nezih bir okuyucu kitlemin olduğunu söyleyebilirim.
Martı, Yitik Düşler, Okuntu, Yedi İklim, Kuşluk Vakti, Yağmur, Hece Öykü ve Türk Edebiyatı gibi dergilerde yazılarınız ve hikâyeleriniz yayımlandı / yayımlanıyor. Dergilerle olan bağınızı nasıl değerlendiriyorsunuz? Edebiyat dergilerimizi nasıl buluyorsunuz?
Yazar, dergide yetişir. Dergi terbiyesinden geçmeyen yazar hep eksiktir. Çünkü çıraklık terbiyesi görmemiştir. Dergiler hikâyenin, şiirin, eleştirinin, makalenin, denemenin kalbidir. Necip Fazıl dergi geleneğinde yetişmiştir. Mustafa Kutlu, Hüseyin Su, Beşir Ayvazoğlu, Rasim Özdenören, Sezai Karakoç dergide yetişen mihver şahsiyetlerimizdir. Dergileri yakından takip ederim. Yazdığım, yazmadığım dergileri okurum, beğendiklerimi sürekli alırım, beğenmediklerime ise ikinci kez bakmam. Dergide gruplaşmayı doğru bulmam. Bir yere kadar makul karşılarım bu durumu, çünkü derginin sürekliliği için bir ekip gereklidir. Ama derginin salt o ekibin ürünlerine yer vermesine hoş bakmam. Bir dergi sadece kendi şairini, hikâyecisini öne çıkarıyor, diğer dergilerde yazanı görmüyorsa onu da listemden çıkarırım.
Özdenören’den de Kutlu’dan da besleniyorum
Bazı hikâyeleriniz Mustafa Kutlu, bazıları da Rasim Özdenören’in hikâyeleriyle kıyaslanıyor. Hatta iki usta yazarın ortasında bir dil tutturduğunuz söyleniyor. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?
Bu iki isim de hikâyede mihver. Onlarla aynı yolda olmaktan rahatsız olmam ama benim yaptığım kendime ait bir dil. Ne Kutlu’daki kahve havası ne de Özdenören’deki derin kuyu var. Bende büyük bir huzur ülkesinin türküsü var. Konularım, beslendiğim kaynaklar onlarla kesişiyor. Onlar gibi ben de Hariri’nin Makamat’ından, Mesnevi’den, Kur’an’dan, Siyer’den, büyük halk kültüründen, hikâye geleneğimizden besleniyorum. Kahvehaneleri, karakolları, hastaneleri, okul önlerini, çay bahçelerini gözlemlerim. Doğu ve Batı klasiklerini okurum. Birincisi Kutlu’da, ikincisi Özdenören’de beliren vasıf. Ben her ikisinden de besleniyorum.
Kayıp Ruhlar Kıraathanesi, Cafer Keklikçi’nin bir şiirinden alıntıyla başlıyor. Hikâyeci olarak şiirle de ilgili olduğunuzu görüyoruz. Bu ilgiyi nasıl açıklarsınız?
Şiir şah, hikâye vezir. Sait Faik’in dostu Oran Veli, Ziya Osman Saba’nın dostu Cahit Sıtkı, Rasim Özdenören’in dostu Cahit Zarifoğlu… yani hikayeciyi en iyi anlayacak kimse şairdir. Şairi de en iyi anlayacak olan hikâyecidir. Cafer Keklikçi ile olan dostluğum şiir ve hikâye ile oluşan bir dostluktur ama bu aynı şehirde kömür kokusunu hissetmemizden kaynaklanıyor. Sonra sonra hikâye ve şiir dostluğuna dönüştü.
Kayıp Ruhlar Kıraathanesi’nde kimi hikâyelerde siyasi söylemlerden ve göndermelerden çekinmiyorsunuz. Okuyucuya bir şeyi iletmeye çalışıyorsunuz. Şimdinin bazı yazarları ‘mesaj kaygım yok’ gibi laflar ederek toplumun dertlerinden uzak kalmayı yeğliyor. Sizin bu konudaki tutumunuz nedir? Yazarın gerçekten mesaj kaygısı olmalı mı?
Yazarın mesaj kaygısı olmaz. Onun ruh dünyası, onun dünya algısı mesajıdır. Yani hikâyede kurduğu dünya ile verir en iyi mesajını. Ben de sosyal dünyamı hikâyelerimde oluşturduğum atmosferle veriyorum. Dayattığım bir dünya yok, orada anlattığım benim yaşadığım hayat. Yaşanmasından huzur duyduğum hayat. Okur ister beğenir, kabul eder; ister beğenmez, kendine başka hayat kurar. Okuduklarımız bizde yeni hayatlar kurdurmaz mı? Yazarın hayatını değil de kendimizin hayatını kurarsak daha sağlıklı bir sonuca varırız. Mesajsız eser olmaz bana göre. Sait Faik sosyalizm kavramını kullanmadan anlatır sosyalizmi. Memduh Şevket de Kemalizmi anlatır. Biz onların hikâyelerindeki hayata bakarak anlarız mesajı. Mustafa Kutlu, Rasim Özdenören, Hüseyin Su da bizim ruh köklerimizle örtüşen bir dünya anlatır. Adını andığım hikâyeciler bir mesajı dayatmazlar ama onların hikâyelerindeki hayatı yaşamaya çalışırsanız anlatmak istedikleri dünyayı anlarsınız.
Huzursuz hayatta huzur zamanları
Kayıp Ruhlar Kıraathanesi’nde kahramanları toplum içindeki yönleriyle anlatıyorsunuz. Özel hayatları hakkında pek bilgi vermiyorsunuz. Buradan hareketle hikâyede ne yapmaya çalışıyorsunuz?
Bireyi anlatırken toplumu dillendirmek istiyorum. Ben Mehmet diyorum ama okur onu Ahmet anlasın. Hasan’ın hayatı olarak okuyabilsin. Maksadım özel hayatları dillendirmek değil, bir sosyal meseleyi güzel pencereden vaka etmek. Hikayenin atmosferiyle okura huzurlu anlar yaşatmak. Huzursuz hayatın içinde küçük huzur zamanlarımız olsun istiyorum.
Türk edebiyatındaki kutuplaşmayı ve zıt görüşteki edebiyatçıların dertlerini birbirine anlatamadıklarını görüyoruz. Bu kısır döngü sizi rahatsız ediyor mu? Siz edebiyattaki fanatizme nasıl bakıyorsunuz?
Bağrıma bıçak sapladınız bu soruyla. İnsan önce yazar, önce sanatçı, önce şair olmaz. Önce insan olur. Can ve rızık verilene saygıyla başlar insan olmak. Ama çeteler, ama başka gruptan görmeler, ama kendi adamı saymamalar… Bu kayırmacı edebiyat ortamından rahatsız olup da yazar denen o garip varlıkla tanışmaktan itina ile kaçınan okurları alkışlamalı.
Edebiyat dünyasında kendinize yakın hissettiğiniz isimler kimlerdir ve bu bağın kopmaması için neler yapıyorsunuz?
Şairlerim, hikâyecilerim, romancılarım, denemecilerim var. Bağın kopmaması için insan olma gayretimi sürdürüyorum. İnsanlardan bir insan olabildiğim sürece o bağ kopmaz. Cafer Keklikçi, İbrahim Gökburun, Sait Türkoğlu, Osman Alagöz, Bünyamin K., Necati Mert. Necati Mert’le haftada bir kere görüşürüz. Dükkânında kasanın arkasında beyaz saçlarıyla o bulutlu bakışlarıyla müşteriden öte insan okuyucuyu bekler. Onu gördü mü yüzünde sevinç yaylası şenlenir.
Hikâyelerinizi yazarken daha çok nelerden faydalanıyorsunuz?
Arka sokakları gezerim. Parklarda, kahvehanelerde, berberlerde, tamircilerde, pazarda, şehir meydanında, kitapçıda gözlemlerim. Okuduklarımla gözlemlediklerim içimde sürekli konuşan yaşlı nineyi harekete geçirir. O anlatır ben de yazarım. İyi metinlerin yazarları iyi okumalarla yetişmişlerdir. Beni kuşatan metinleri okuma peşindeyim. Onlar bir hikayeye sürüklüyor zaten. Yazarken defter kullanırım. İskeleti defterime yazarım. Bazen ağaç çizer, ona bahçe, ona kuş, ona mevsim, ona hayat oluşturmaya çalışırım. Bazen birkaç cümlesini yazar sonrasını beklerim. En güzeli içimdeki ninenin anlattığı hikâyelerdir. Onun anlattıklarını Can Ağrısı, Yas Ayini, Kayıp Ruhlar Kıraathanesi isimleriyle yayınladım.
Hikaye anlatıcılarını okurum
Türk hikâyeciliğini değerlendirir misiniz?
Eleştirmenin işi bu. Ben hikâye yazmayı sürdürüyorum. Hikâyecilerimizi okuyorum. Mustafa Kutlu, Hüseyin Su, Necip Tosun, Abdullah Harmancı, Hasan Ali Toptaş, Ethem Baran, Necati Mert, Sadık Yalsızuçanlar, İhsan Oktay Anar, Rasim Özdenören gibi hikâye anlatıcılarını beğenerek okuyorum. Yılmaz Yılmaz, Mustafa Oral gibi hikâye anlatıcıları yeni isimler arasında ümit vaat ediyor. Hikâyeye özel yayın yapan dergiler var. Bir şiir bir de hikâye için özel dergiler. Başka türlerin bu şansı yok. Bu anlamda Hece Öykü büyük bir misyon taşıyor. Terazinin hassas dengesini bozmadan yayın yapıyor. Ayrıca bütün dergilerimizde ihmal edilmeyen bir tür hikâye. Çok yazılmasından şikâyetçi olunabilir. Zamanın süzgecinden geçecek ve üslupçular kalacak, diğerleri yaşadıkları günün ötesine geçemeyecek.
Bundan sonraki edebiyat çalışmanız ne üzerine olacak?
Hikâye yolculuğum sürsün isterim. Nasipten ötesi de yok. Uzun, çok uzun bir roman yazmak, tek roman yazmak isterim. Romanımın da ölümümden sonra yayınlanmasını arzularım. Her sene elli yüz sayfa yazdığım romanı varislerim biliyor. Cenaze masrafımı karşılamak üzere bir yayınevine verebilirler.
İstanbul benim için aşktır
Türkiye’de yaşamak istediğiniz yer?
İstanbul. Bütün güzelliği ve bütün rezilliğiyle İstanbul. Elbette İstanbul. 2003′te Maraş’ta çalışıyordum. Müdür bey çağırdı, nerde çalışmak istersin, dedi. Yüz bin kere İstanbul, dedim. İstanbul benim için aşktır, dedim. Zahmeti zor, nazlı bir sevgilidir İstanbul.
Mekan olarak nerelerde vakit geçirmekten hoşlanıyorsunuz?
Kıraathanede, çay bahçesinde, kütüphanede, etrafı serviyle çevrelenmiş güllerle bezenmiş kamelya çiçeklerinin tenhasında bir sundurmada, çalışma odamda, deniz dalgalarının şakıdığı her yerde, beni tanımayan insanların içinde…
Edebiyat haricinde ilgilendiğiniz alan var mı? (Spor, sinema, siyaset vb.)
Sinemayı severim ama Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak, Ademin Trenleri, Dondurmam Gaymak, Yürek Dede, Sessiz Ev, Dabbe gibi filmlerdir ilgilendiklerim. Ney dersi alıyorum. Ney sesi ruhumu dinlendiriyor.
Sizi en çok etkileyen kitap?
Hasan Ali Toptaş’ın Harfler ve Notalar’ı, Borges’in Yedi Gece’si, Ali Çolak’ın Bilmem Hatırlar Mısın’ı, Mustafa Kutlu’nun Tahir Sami Bey’in Özel Hayatı, Dağlarca’nın Çocuk ve Allah’ı, Hüseyin Su’nun Gülşefdeli Yemeni’si, Yalsızuçanlar’ın Ayan Beyan’ı, Sezai Karakoç’un Gündoğmadan’ı, Ömer Lekesiz’in Yeni Türk Edebiyatında Öykü’sü, Necati Mert’in Hikâyem Adapazarı…
Bir kitapta okuyup da unutamadığınız bir cümle?
“Kusur benim imzamdır.” Suskunlar/İhsan Oktay Anar
Yazarken nasıl bir ortam arıyorsunuz?
İnsan içinde yalnız. Çay bahçesi, kafeterya, kıraathane, pastane, otobüs durağı… Ama selam veren biri olmasın, nasılsın diyen olmasın, dikkatimi, yoğunluğumu bozan bir tanıdık çıkmasın.
Hangi hikâyenizin filme aktarılmasını isterdiniz?
Uzun Bir Secde, Tavukçunun Ölümü, Yangın Yeri, Dönüş, Çekiç Ayranı.
İmza günleri size ne ifade ediyor?
İmza günü, kitabın pazarlanmasında yazarın kullanılmasıdır. Yazarın insan olmaktan çıkıp bir mahlûk olduğu gündür imza günü. Böyleyken gitmiyor değilim. Ama günümüzde o hale geldi ki yazar kitabın arkasında durmazsa o kitap ilgi görmüyor.
Okuyucularınıza Kayıp Ruhlar Kıraathanesi hakkında ne söylemek istersiniz?
Okumasınlar. Çünkü Kayıp Ruhlar Kıraathanesi’ni bitiren ölüyor.
Seyit Çolak 8Mart 2010
PAYİZ 2. SAYISIYLA ÇIKTI
Payiz Dergisi ikinci sayısını okurla buluşturmanın mutluluğunu yaşıyor.

Buruk vedalardan ihtişamlı dönüşlere sloganıyla yayın hayatına atılan Payiz, amatör düzeydeki yazınsal çabalara özgün bir alan, iyi bir fırsat ve esin kaynağı oluyor. Hem yazmak, hem de yazı çevrelerine bu vesileyle de edebiyat dünyasına yelken açmak isteyenlerin buluştuğu bir platformdur Payiz. Adını Kürtçe’den, içerik ve temasını doğal natürel yaşamdan alan Payiz, erdem ve edebiyatın sentezinden yola çıkarak okurlarına iyi bir çalışma sunuyor.
Yeni sayıda derginin genel bir portesi şöyle çizilebilir: Yine iyi seçilmiş, edebiyat değeri yüksek şiirler, lirizm tarzında yazılmış yazılar, toplumsal alana ilişkin sorunlara yorum ve analizler, içten gelen duyguların düşüncelerin özgün ve serbest anlatımı, toplumsal problemlerden dem vuran öyküler bu sayıda dikkatleri çekiyor. Hem sayfa sayısını hem de yazar kadrosunu genişleten Payiz, bu sayıda bir yenilik yapmış, sinemaya ilişkin de iki sayfa yer ayırmış.Yazmak, düşünmek, sanat ve kültüre aşinalık, şiir, analiz, öykü, yorum, itiraflar, serbest söylenceler, isyankar kelimeler ve edebiyat adına bir çok şey bulabilirsiniz. Payiz Dergisi 2. Sayısıyla seçkin kitapevi ve kırtasiyelerde.
Dergiyi payizdergisi@gmail.com adresinden isteyebilirsiniz…
Medeniyetlerin ve İmparatorlukların Buluştuğu Kent- İstanbul
İstanbul Ümraniye Belediyesi’nin düzenlediği 6.Geleneksel Şiir
Yarışması için başvurular 8 Mart 2010′da başladı, yarışmanın bu yılki
konusu ”Medeniyetlerin ve İmparatorlukların Buluştuğu Kent-
İstanbul.” olarak tesbit edildi.
Yarışma için son başvuru tarihi 23 Nisan 2010; birinciye 4 bin TL,
ikinciye 3 bin TL. üçüncüye 2 bin TL. ve 10 adet mansiyona da 750′şer
TL. olmak üzere toplam 16 bin 500 TL para ödülü dağıtılacak. Yarışmaya
katılmak isteyen adaylar www.umraniye.bel.tr adresini ziyaret
edebilirler.
JÜRİ ÜYELERİ;
-Prof. Dr. İskender PALA
(Edebiyatçı-Şair)
-Prof. Dr. Nurullah GENÇ
(Akademisyen-Şair)
-Prof. Dr. Turan Karataş
(Akademisyen-Edebiyatçı)
-Yrd. Doç. Dr. A. Kerim Dinç
(Akademisyen-Edebiyatçı)
-Yrd. Doç. Dr. Abdülhakim Koçin
(Akademisyen-Şair)
-Beşir Ayvazoğlu
(Şair ve Yazar)
-A.Vahap AKBAŞ
(Şair)
-Hüseyin Erdoğdu
(Ümraniye Belediye Başkan Yardımcısı)
-Tuba Kızıltan
(Ümraniye Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürü)
ÖDÜLLER;
BİRİNCİYE: 4.000 TL
İKİNCİYE : 3.000 TL
ÜÇÜNCÜYE : 2.000 TL
MANSİYON : 750 TL (10 Adet)
Bilgi için;
www.umraniye.bel.tr
Tel.0-216-4435600(184)
ABD’de Ebru sanatına yoğun ilgi!
ABD’de Ebru sanatına ilgi giderek artıyor. Türk Sanatçı Bingül Sevimli, William Paterson Üniversitesi’nde Ebru Sanatı gösterisi gerçekleştirilecek.
ABD’de Ebru sanatına ilgi giderek artıyor. Türk Sanatçı Bingül Sevimli, William Paterson Üniversitesi’nde Ebru Sanatı gösterimi gerçekleştirilecek. Prof. Margater Williams tarafından yönetilecek program çocuklara eğitim ve görsel olarak anlatılacak. Ebru Sanatçısı Bingül Sevimli tarafından geleneksel ve modern ebru motifleri canlı performans olarak sergilenecek, Türk Ebru Sanatının tarihi ve Orta Asya’dan Amerika’ya kadar uzanan tarihsel yolculuğu video ve fotoğraflar ile öğrencilere aktarılacak.
ABD’nin saygın öğrenim kurumlarından biri olan William Paterson Üniversitesi’nde 23-28 Mart tarihleri arasında her yıl farklı bölgesel kültürlerin tanıtıldığı festivale bu yıl “Ortadoğu Sanat ve Kültürü” ev sahipliği yapacak. Altı gün sürecek Festival boyunca Ortadoğu’ya özgün film gösterimleri, dans ve müzik gruplarının showları, yöresel mutfak kültürleri, sanatsal konulardaki panel ve sempozyumlar, sergiler ve Pasaic County ilköğretim çocuklarına yönelik Ebru sanatı gösterimi Türk Sanatçı Bingül Sevimli tarafından gerçekleştirilecek.
Prof. Margater Williams tarafından yönetilecek program çocuklara eğitim ve görsel olarak anlatılacak. Ebru Sanatçısı Bingül Sevimli tarafından geleneksel ve modern ebru motifleri canlı performans olarak sergilenecek, Türk Ebru Sanatının tarihi ve Orta Asya’dan Amerika’ya kadar uzanan tarihsel yolculuğu video ve fotoğraflar ile öğrencilere aktarılacak.
Ebru Sanatı doğallığı, su üzerinde uygulanması, boyalarının doğal yollarla üretilmesi, su üzerinde oluşan desenlerin kontrolsüz olarak boyaların özgürce gelişip birbirlerine karışmaması, kullanılan tüm malzemenin tabiattan elde edilmesi ve kâğıda alınış tarzı ile görsel sanatlar içindeki orijinalliğini ve otantiğini korumakta olup ABD’de olduğu gibi tüm Dünya’da hakkettiği ilgiyi görmektedir.
Ebru Sanatçısı Bingül Sevimli, altı yıldır Amerika Birleşik Devletleri’nde ilkokuldan başlayarak üniversite seviyesindeki öğrencilere yönelik okul programlarında Ebru Sanatı eğitim ve gösterimleri yapıyor. New Jersey eyaletinde, “Clifton High School” da kurduğu “Ebru Club” sınıfında Amerikalı öğrencileri ile Ebru Sanatını öğreten Sevimli, Türkiye’nin tanıtımı adına gerçekleşen etkinliklerde görev alan sanatçı, Amerika’da düzenlenen birçok Dünya Festivali’ne ve sanatsal etkinliklere katılarak ülkesini başarı ile temsil etti.
İstanbul’un büyüsü caz sanatçılarına ilham oluyor!
Ayten Alpman’la İlham Gencer’in kızı olan Ayşe Gencer, eşi İrem Demirer ve piyanist Serkan Özyılmaz’la Jazz Company’de sevenleriyle buluşuyor.
Cazseverler için yeni alternatif mekan olarak Elite World İstanbul Otel bünyesinde açılan Jazz Company yoluna hızla devam ediyor. Türk caz dünyasının duayenlerinden Emin Fındıkoğlu Trio ile yola çıkan mekan, şimdilerde Ayşe Gencer Trio, Amerikalı caz grubu “ Sweet Papa Lowdown”, Stand Four ve Françoise Trio ile cazseverlere çeşitli müzik tatları sunmaya hazırlanıyor…
Ayten Alpman’la İlham Gencer’in kızı olan Ayşe Gencer, eşi İrem Demirer ve piyanist Serkan Özyılmaz’la Jazz Company’de sevenleriyle buluşuyor. Müzik hayatına TRT’nin açtığı bir ses yarışmasını kazanarak başlayan Gencer, 19 ve 27 Mart tarihlerinde 22:00 ile 01:00 saatleri arasında caz standartlarından oluşan repertuarıyla dinleyicilerine keyifli saatler yaşatacak.
Sweet Papa Lowdown grubunun kurucusu Jeff Shucard, Amerika’dan gelip İstanbul’un büyüsünden etkilenip İstanbul’a yerleşenlerden. Eşi Françoise’la birlikte kendilerini müziğe adayan bu iki sanatçı kendi gruplarıyla Jazz Company’de sahne almanın heyecanını yaşıyorlar. Grubun kurucusu Jeff, Jazz Company için; “Buraya önce izleyici olarak geldik eşim François’le ve biz de burada çalmalıyız, söylemeliyiz diye düşünmüştük.. Jazz Company lokasyonu ve hizmet kalitesiyle, kalıcı bir caz klüp olmaya aday bir mekan ve biz grubumuzla birlikte burada çalacağımız için çok mutluyuz” diyor.. Sweet Papa Lowdown 20 Mart cumartesi günü 22:00 de cazseverlerle buluşacak, bluesdan başlayarak caz dünyasının büyülü dünyasında gezinen grup caz standartları ve doğaçlamalarla da dinleyiciye interaktif bir gece vaat ediyor.
Stand Four ise yine Nisan ayı içinde Jazz Company’de çıkacak diğer caz gruplarından biri.. Gitar vokal, Davul, Saksafon ve Bas’tan oluşan Stand Four’un gitaristi Sarp Keskiner, wash-board ve kazu gibi etnik enstrümanlarla dinleyicilere enteresan doğaçlamalar sunuyor.
Türk cazının önemli isimlerinin yanı sıra yurtdışından gruplara da yer veren Jazz Company’de Atilla Gökçe, Sedat Ergin, Cezmi Ersöz, Özdemir Erdoğan gibi isimler de Jazz Company’nin hoş ambiansında caz yolculuğuna çıkmayı tercih edenlerden.
Elite World İstanbul Otel Genel Müdürü Ünsal Şınık’a neden caz? diye sorduğumuzda “İstanbul’un genelinde ve özelikle Taksim’de caz severlerin gidebileceği mekanlar çok az sayıda …Her yerde türkü barlar var… Taksim Talimhane’nin tek 5 yıldızlı oteli Elite World İstanbul olarak şehrin merkezinde misafirlerimize ve cazseverlere yeni bir mekan alternatifi sunmak ve bu yeni mekanda kaliteli , uluslararası müzik olmasını istedik böylelikle Jazz Company fikri ortaya çıktı. Bizim hedef kitlemiz kaliteli müziğin izini süren kişiler. “Caz insan ruhunun zaferinin sembolüdür” demiş, Archie Shepp.. Ruhun zaferi, “huzura” eş bir duygu hali olsa gerek. İşte Jazz Company bu ve benzeri hoşluklar vaad ediyor konuklarına… iyi müziğin peşinde olan herkesi Jazz Company’e bekliyoruz.” dedi
Aşk ve fedakarlık dolu bir hikaye!
18 March 2010 Yazan Yönetici
Kategori Kitap Tanıtımı, Milliyet Kitap
Isabel Allende’nin usta kaleminden çıkan, belgelere dayalı bu destansı roman Can Yayınları tarafından yayınlandı.
“Herhalde meydanlara benim heykellerimi dikecekler, adımı taşıyan sokaklar ve şehirler olacaktır, aynı Pedro de Valdivia ve diğer fatihler gibi, ama erkekleri dövüşürken kasabalar kuran yüzlerce yiğit kadın unutulup gidecektir.” Bu sözlerin sahibi Inés Suárez, İspanya’nın Extremadura kentinden mütevazı bir terzi kızdır. Çapkın kocası Malagalı Juan, şan ve şeref hayalleriyle Atlantik’in öte yanındaki yeni
İspanyol sömürgelerine gidince, onu bulmak umuduyla o da Yenidünya’ya yelken açan bir gemiyle yola çıkar. Gerçi Amerika’da kocasını bulamaz ama Peru fatihi İspanyol kumandan Pizarro’nun subaylarından Pedro de Valdivia ile tutkulu bir aşk yaşayacak, inanılmaz tehlikeleri cesaretle göğüsleyerek onun yanında Şili’nin fethine katılacaktır.
Isabel Allende’nin usta kaleminden çıkan, belgelere dayalı bu destansı roman, tarihin unutulmaz bir dönemindeki şiddet ve acımasızlığın yanı sıra aşk ve fedakârlık öykülerini harmanlarken, gerçek olayların en başarılı kurgulardan bile daha şaşırtıcı ve bir o kadar da sürükleyici olabileceğini kanıtlıyor.
ISABEL ALLENDE
Isabel Allende, 1942 yılında Peru’nun başkenti Lima’da doğdu. Ancak birkaç yıl sonra ailesi Şili’ye göç etti. Isabel Allende, amcası, Şili Devlet Başkanı Salvador Allende’nin 1973’te öldürülmesinden iki yıl sonra kocası ve çocuklarıyla birlikte Venezuella’ya sığınmak zorunda kaldı. 17 yaşında gazeteciliğe başlayan Allende, bir süre sonra San Francisco’ya yerleşti, ABD’nin önde gelen üniversitelerinde edebiyat dersleri verdi. 1982’de yayınlanan ilk romanı Ruhlar Evi’ni, 1984’te Aşktan ve Gölgeden, 1985’te Eva Luna adlı romanları, 1989’da Eva Luna Anlatıyor adlı öykü kitabı izledi. Sonsuz Düzen adlı romanı 1991’de, Paula 1994’te, Kaderin Kızı 1999’da, Sararmış Bir Fotoğraf 2000’de, Yüreğimdeki Ülkem 2003’te yayınlandı. Allende 2002-2004 yılları arasında Canavarlar Kenti, Altın Ejder Krallığı ve Pigmeler Ormanı adlı romanlardan oluşan gençlik üçlemesini kaleme aldı. Türkiye’de tüm yapıtları Can Yayınları arasında yer alan Allende, hemen tüm öykü ve romanlarında gerçekçi bir anlatım ve siyasal bir yaklaşım ile büyülü gerçekçiliğin gerçeküstücü geleneğini ustaca kaynaştırdı.
Bursa’nın tadı, Avrupa’nın damağında kaldı!
18 March 2010 Yazan Yönetici
Kategori Kitap Tanıtımı, Milliyet Kitap
Yemek kitaplarının Nobel’i olarak bilinen “Gourmand World Cookbook Awards”, 2009’un en iyi kitabını “Bursa Mutfağı” olarak belirledi.
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayınlanan, Şef Ömür Akkor’un kaleme aldığı “Bursa Mutfağı” kitabı, dünyanın en prestijli yemek kitabı yarışması “Gourmand World Cookbook Awards”un yerel mutfak kategorisinde 2009’un en iyi kitabı seçildi.
Şef Ömür Akkor’un, beş yıl önce Bursa’yı karış karış gezerek şehrin zengin yemek kültürüne ait unutulmuş lezzetlerini keşfettiği araştırması sonucu ortaya çıkan ve geçtiğimiz Mart ayında İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayınlanan “Bursa Yemekleri” kitabı, dünyanın en prestijli yemek kitabı yarışması “Gourmand World Cookbook Awards”un yerel mutfak kategorisinde 2009’un en iyi kitabı seçildi. Hamur işlerinden sebze yemeklerine, et yemeklerinden tatlılara zengin ve otantik bir içeriğe yer verilen kitapta, 140 tarifin 120’si ilk kez yemek literatürüne girdi.
Yemek kitaplarının Nobel’i olarak bilinen “Gourmand World Cookbook Awards”a bu yıl 136 ülkeden yaklaşık 5 bin kitap başvurdu. “Bursa Mutfağı” ilk 20’ye kalarak “2009’un En İyi Yemek Kitabı” finalisti olurken yerel mutfak kategorisinde ise 2009’un en iyi kitabı seçildi.
Ömür Akkor’a ödülü, 11 Şubat’ta Paris’te düzenlenen Yemek Kitapları Fuarı’nın açılışı sırasında gerçekleştirilecek törende verilecek.
“Masumiyet Müzesi” “Anna Karenina”nIn yanına yakışır
18 March 2010 Yazan Yönetici
Kategori Kitap Tanıtımı, Milliyet Kitap
İngiliz Financial Times gazetesi, Orhan Pamuk’un “Masumiyet Müzesi” kitabını tanıttığı makalede, Pamuk’un “Lolita”, “Madame Bovary” ve “Anna Karenina” gibi klasiklerin yanında yer almayı hak eden bir eser yarattığını yazdı.
Ian Irvine imzalı makalede, Pamuk’un “Masumiyet Müzesi”nin baş karakteri Kemal’in Füsun’a olan tutkusunun çeşitli evrelerini “dingin ve zarif” bir şekilde anlattığı belirtilerek, “O (Pamuk), Stendhal ya da ‘Liber Amoris’ adlı eserindeki Hazlitt kadar başarılı bir aşk anatomisi uzmanı” denildi. “(James) Joyce için Dublin ne idiyse, Pamuk için de İstanbul odur” diye yazan Irvine, “Masumiyet Müzesi”nde Kemal İstanbul sokaklarını dolaşırken, farklı semtlerin karakterlerinin de detaylı olarak aktarıldığını belirtti.
Kadın öykücülerin gözünden şehirler
01 February 2010 Yazan Yönetici
Kategori Dosya, Star Kitap
Kadın öykücüleri, şehirlerin farklı zamanlarında buluşturan ‘Kadın Öykülerinde…’ serisi 4 kitaba ulaştı. İstanbul, Ankara, Karadeniz ve İzmir’den sonra seri, Avrupa ve Güneydoğu seçkileriyle devam edecek

Sel Yayıncılık’ın 2008 Şubatı’nda başlattığı ‘Kadın Öykülerinde…’ serisi 4 kitaba ulaştı. İstanbul’la başlayan seri, Ankara, Karadeniz ve İzmir ile devam etti. Dizinin baş editörü Selma Sancı, İzmir cildine bir öykü ile katıldığı seçkilerin esin kaynağını İstanbul odaklı şehir kitaplarının oluşturduğunu söyledi.
Şehre kadın odaklı bakışın, farklılık getireceğini düşündüklerini belirten Sancı, star kitap’ın sorularını cevaplandırdı…
• Önümüzdeki kitaplarda hangi şehirler olacak?
Şu sıralar Kadın Öykülerinde Avrupa ve Kadın Öykülerinde Doğu kitaplarının hazırlığı içindeyiz. Okurlarımızdan gördüğümüz destek, bu dizinin sürmesi konusunda bize cesaret veriyor.
Kadınlara alan açılmış oldu
• Bu seri, Türk edebiyatındaki kadın varlığını anlamamıza da yardımcı olacak mı?
Bu seçkiler, farklı kentlerin dokusunu, sosyal ve fiziki panoramasını sergilerken, öykücülüğümüzdeki kadın sesini belirginleştirmesi bakımından da önemli. Ne Türk ne de dünya edebiyatında kadın yazarlar, hak ettiği noktaya gelebilmiş değil. Ama bu kadın yazar eksikliğinden çok, kadınların genel olarak kültür dünyasında pek görünür olmamalarından kaynaklanıyor.
• Her şehir için yeterince kadın yazar bulunabilecek mi?
Kadın yazar konusunda bir yetersizlik yaşayacağımızı sanmıyorum. Bu anlamda, ‘Kadın Öykülerinde…’ dizimiz bir misyonu daha yerine getiriyor aslında: Adı pek duyulmamış, okurla buluşma güçlüğü çeken kadın yazarlara alan açmak.
• Şu ana kadar yayınlanan 4 kitap sonrasında bu seri için sizde ne gibi düşünceler oluştu?
Her biri ayrı bir kentin yaşam tarzını, dilini, yöresel yaklaşımlarını da yansıtan öykülerin en önemli cezbedici tarafı, o kente ait farklı dönemsel bilgilere, tarihine ve bugününe tanıklıkları getiriyor olmaları.
Seçkiler bakışımızı derinleştiriyor
• Ya şehirlere kadın bakışının farklılaştırıcı bir yönü var mı?
Elbette!. Öyküleri yazar kadınların kaleme alması, farklı duyarlılıkları yansıtmaları, özgün ve içtenlikli olmalarıyla çok heyecan verici. Öte yandan kadın yazarların öyküleri aracılığıyla okurla buluşan seçkiler, farklı kentlerin dokusunu, sosyal ve fiziki panoramasını sergilerken aynı zamanda öykücülüğümüze yeni duyarlılıklar kazandırmak gibi bir sonuç verdi.
• Okurların tepkisini alabildiniz mi?
Bu seçkiyle okurların tek tek yazarların öykü kitaplarından çok, içinde yaşadıkları veya geçmişte anılarının olduğu kentlerin öykülerinin toplandığı seçkilere daha ilgili olduklarını gözlemleme fırsatımız oldu. Şunu anladık ki, gündelik hayatın ayrıntılarındaki serüvenlerde yazarların öykülerindeki şehirlerin bütün renklerini ve seslerini yansıtmaları hem bu kentleri bilenlerin ve sevenlerin çok iyi tanıdıkları yönlerini dile getiriyor, bilmeyenlerin de öğrenmelerini sağlıyor.
• Son olarak seçkilere dair neler söylemek istersiniz?
Seçkiler, başka yerler, başka duyumsallıklar katarak dünyaya bakışımızı derinleştiriyor. Onların tamamını okursak, adımladığımız sokaklara, her gün önünden geçtiğimiz binalara göz ucuyla baktığımız için içimize oturan pişmanlıktan biraz olsun sıyrılabiliriz.
Kadın Öykülerinde Ankara / Efnan Dervişoğlu
Bu kitaptaki öykülerin yazarları Ankara sokaklarını, baharda tomurcuklanan ağaçları, parkları, meydanları, Zager Çarşısı, Piknik, Büyük Sinema, Mamak Cezaevi gibi her biri, Ankara’nın bir dönemine iz bırakmış, buluşma yeri olmuş mekanlarını anlattılar. 22 öykünün yer aldığı seçkide Selçuk Baran ve Sevgi Soysal’dan birer öyküyü biz seçtik. Adalet Ağaoğlu, İnci Aral, Lütfiye Aydın, Feride Çiçekoğlu, Nazlı Eray, Füruzan ve Suzan Samancı yayımlanmış birer öyküyle katıldı. 13 öykü ise yepyeni.
Kadın Öykülerinde İstanbul / Hande Öğüt
Kimileri İstanbul’u bir kadını benzetir ama benim için İstanbul, bir kadına gitmektir; Bir kadına varmak ve onun kendi ruh iklimini yaratmak. Kadın Öykülerinde İstanbul adlı seçkideki kadın öykücüler bize kendi İstanbullarını, İstanbul ve kadını, İstanbul’da kadın olmayı anlattılar… Leyla Erbil, Nazlı Eray ve Şebnem İşigüzel’in daha önce yayımlanmış birer öykü ile katıldıkları seçkideki diğer tüm öyküler, gözlerini mahmur bir sabaha ilk kez açıyorlar, martı seslerinin peşi sıra…
Kadın Öykülerinde İzmir / Yasemin Yazıcı
Seçkimizde yer alan öykücüler, İzmir’in geçmiş zamanlarından, eski yüzlerinden, yakın tarihimizden, günümüze; Doğu’dan aldığı göçlere dek varan tarihsel bir izlekte kentin atmosferini kuruyor. En çok işlenen tema ise aşk! Son dönem edebiyatımızda, İzmir kimlikli kadın yazarlar da usul usul yerin almakta.
Kadın Öykülerinde Karadeniz / Efnan Dervişoğlu
Bu coğrafyanın doğasını ve insanını gözleyen 23 kadın yazarımız, öyküleriyle seçkide buluştu. Her öykü bu yörenin farklı köşelerinden izler taşıyor. Müfide Güzin Anadol’dan bir öyküyü biz seçtik; Dilek Aslaner, Erendiz Atasü, Zerrin Koç, Esra Odman, Leyla Ruhan Okyay, Aysel Özakın Ingham, Semra Özdamar, Sevgi Özel, Kevser Ruhi ve Dilber Saka yayımlanmış birer öyküyle katıldı seçkiye. On iki öykü ise bu seçki için kaleme alındı.
SONER CAN
Büyük yazarların aynası büyük yazar: Stefan Zweig
01 February 2010 Yazan Yönetici
Kategori Biyografi, Star Kitap
Okur, Dostoyevski’nin tüm eserlerini okumuş olsa bile, Stefan Zweig’in Üç Büyük Usta isimli biyografik/edebikuramsal yapıtındaki Dostoyevski bölümünü okumadıysa, ne yazık ki Dostoyevski’yi tam olarak anlayamamıştır. Okur, istediği kadar ‘Dostoyevski’yi anlamak için Dostoyevski’yi okumak yeter’ diye itiraz etsin haklı olarak… Yine de, haksızlığını yüzüne vurmak zorundayım…

Bir yazar düşünün ki, büyük ustaların geçtiği kapıdan geçip okuru üslubu ve anlatısıyla kendisine sarsıcı bir tutkuyla bağlayabilecek romanlar/öyküler yazabiliyor oluşuna karşın, yazı yeteneğinin tüm gücünü, adını onlarınkiyle birlikte en tepeye yazdırabileceği diğer yazarların yaşamöykülerini yazmak için kullansın…
Bir yazar düşünün ki, yaşamöykülerini tarihin çekiciliğinin kollarına bırakıp okuru bu yolla metnin içine çekebilecekken, bu gücü kullanmayıp, kendi çağının tahlilini yaşamöyküsünü yazdığı yazarın öyküsüyle anıştırarak yeni bir tarz yaratsın…
Bir yazar düşünün ki, dünyanın çektiği acılara dayanamayarak canına kıydığına kendinden sonra yaşamış yazar/bilim adamı/düşünür ve tarihi şahsiyetlerin yaşamöykülerini yazmadığı için, onu çok seven okurlarını çok kızdırmış olsun… Stefan Zweig işte böyle bir yazardı.
Varlıklı bir sanayicinin çocuğu olarak 28 Kasım 1881’de Avusturya Viyana’da doğan Zweig aralarında İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Yunanca ve Latincenin de bulunduğu pek çok dili öğrenme fırsatı buldu. Çok iyi bir eğitim almıştı ve küçük yaştan beri edebiyata ilgisi vardı. Öğrendiği diller sayesinde birçok çeviri yaptı, önemli eserleri ana dillerinden okudu, Yunanca sayesinde felsefenin temellerine inebildi. Yaşam sürdüğü çağ, dünyanın enerji ve güç dengesini kurduğu 1. ve 2. Dünya Savaşı dönemiydi ve o, savaşın tüm acılarını içinde hissetti; öyle ki 22 Şubat 1942’de eşiyle birlikte Rio de Jenario’da intihar etti. Belki de tarihçiler Zweig gibi bir ustanın, yaşadığı dönemin acılarına katlamadığını söyleyerek, onun intiharının yaşam öykülerini çalıştığı ve sonu intihar ile biten pek çok yazarın öyküsünden etkilendiği için gerçekleştirdiği bir intihar olduğunu tarihe not düşmek istemediler. Ama sonuç ne olursa olsun Zweig, erken veda ettiği yaşamından geriye, onlarca biyografı, öykü, roman ve çeviri bıraktı. Eserlerinin arasında başında da yazdığı gibi kendisini çok etkileyen Dostoyevski, Tolstoy ve Balzac’ın yanı sıra dünyanın kaderini değiştiren olayları ve kahramanlarını yaptığı tarihsel araştırmalarla yazdı. Zweig’in hiçbir zaman tarihsel öyküleri objektif olmanın histerik ve kuru anlatımıyla değil, taraf olmanın ama bunu yaparken de hak gözetmenin zarafetiyle yazdı. Onun, Yıldızın Parladığı Anlar isimli, dünyanın kaderini değiştiren önemli tarihsel olayları yazdığı eserindeki İstanbul’un Fethi’ni anlatan bölümü okuyan Türk okur, okulda iyi öğrendiği bu tarihsel olayın Zweig’in terazisinde nasıl tartıldığını ve nasıl edebileştirdiğini daha iyi anlayacaktır zaten…
Her eseri okunacak yazar
Yaşadığımız çağda, edebiyatın belli bir eser ve yazar birikimi olduğunu düşünürsek, ister iyi okur olarak kendi düşüncelerimize dayanalım, isterse tavsiyeler/kitap listeleri yardımıyla yapalım, eser ve yazar seçmek zorundayız. Maalesef kötü yazarların ve eserlerin en az iyi yazarlar kadar çok okunmasının gerekli ve mümkün olduğu bir zaman bolluğu döneminde yaşamıyoruz. Öyle olsaydı, kötü eser ve yazarları da iyilerin değerini anlamak için, iyiler kadar okumamız gerekirdi. Fakat edebiyatın gelişkenliği ve genişliği düşünüldüğünde yazar ve okur seçimi yapmak şart.
Bazı yazarlar vardır ki eserleri okunmalıdır, bazı yazarlar da vardır ki, eserini seçmeden tüm yazdıkları okunmalıdır. Okur için bu külfet, yazarın sırf kendini yeteneğinin parlaklığından değil, öteki yazarları da anlamamız için açık/gizli işimize yarayacak bilgiler vermesinden kaynaklanır. Stefan Zweig, eseri seçilmeden okunacak yazarların ilk onu arasında yer alır benim için. Roman ve öykü konusunda gösterdiği tevazuu nedeniyle en büyükler listesinde değil, en iyiler listesinde kendine haklı bir yer edinen Zweig’in yaşam öyküleri, okunması gerekenler sepetinin önemli bölümünü haklı olarak işgal eder. Bir defa, kendini edebiyata sadık bir okur ya da okur/yazar olarak vakfeden, mutlaka Zweig’in Üç büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski ve Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar: Cassanova, Sthendal, Tolstoy’u aynı zamanda Amok Koşucusu, Satranç ve Yürek Çöküntüsü’nü, tarihle ilgilenenler, Yıldızın Parladığı Anlar, Yarının Tarihi, Değişim Rüzgârı, Fouche, Bir Politikacının Portresi’ini, psikoloji sevenler Freud ve Öğretisi’ni edebiyat dininin kutsal kitabı gibi okumalı. Geriye kalan eserleri ise okur, kendi ilgi alanı ya da Zweig beğenisine göre sıralayıp okuyabilir. Ama okur şunu bilmeli ki, alacağı kitap önerisi tavsiyesi ya da listesinde sıkılmadan, pişman olmadan okuyacağı birkaç yazarın öyküsünü Zweig de yazmıştır. Tamam, Tanrı’dan sonra yazmıştır belki ama kalemi kuvvetlidir. Böyle olmasaydı, Zweig’i bilen okur, erken ölümüne üzülerek, Zweig’in vakti olsa ya da tanısa mutlaka yazacağı pek çok yazar, devlet adamı, sanatçı ve bilim adamının yaşamöyküsünü okuyamamanın sıkıntısını duymazdı.
Atatürk’ü neden yazmadı?
Zweig’i tanıdıktan sonra (ve tabii ki çocukluktan beri programlandığım eğitim sistemi ve sonradan gelişen kişisel merak nedeniyle), neden Atatürk’ün yaşamöyküsünü yazmadığını düşündüm. Belki de içinde yaşadığı savaşlar çağı nedeniyle Zweig, kendi ülkesini işgale gelmişleri yenmiş de olsa bir generalin ve devlet adamının öyküsünü yazmak istemedi, diğer birçok çağdaşı gibi… Ya da Zweig, her yazarın ama öldürecek ama ölümden de acı olanını yapıp yaşamayı sürdürecek kadar iç bunalımlarıyla meşgul olduğundan, Osmanlı’dan sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ni ve onun kurucusunu, kendi bakış açısıyla tahlil edemedi. Veya en basitinden, canı istemediği için Atatürk’ü yazmadı…
Neden ne olursa olsun, bugün elimizde Zweig tarafından yazılmış bir Gazi Mustafa Kemal Atatürk biyografisi olsaydı, Atatürk hakkında yürütülen tartışmalara edebi olarak büyük katkısı olacağı kuşkusuzdu. Ama bir gerçek daha var ki, Zweig böyle bir edebi metin hazırlasaydı, Türkiye’de bir kesim tarafından göklere çıkarılıp bir başka kesim tarafından ise yere batırılacaktı. Çünkü Zweig bize, Atatürk’ü bir tarih çalışkanı edebiyatçının tahliliyle sunacaktı; edebiyatçının gerçeği eğip bükmeye hakkı vardı; edebiyatçının iyi ya da kötü adam yaratma hakkı da vardı; ama Türkiye’nin ne Zweig yorumuyla Atatürk’ü anlamaya alt yapısı olacaktı ne de olası bir eleştiriye tahammülü. Belki de Zweig’in intihar etmeden önce aklında ya da çalışma notları arasında bence es geçmeyeceği Atatürk de vardı ama Zweig hazırlığını/düşüncesini yazmadan yaşamına son verdi. İşte bu sorunun yanıtını bir okur ancak kendine verebilir. Böyle bir soruyu kendine sormak için de Zweig’i okumak gerek. Can Yayınları tarafından tüm eserleri yeniden basılan Stefan Zweig’i sahaflarda arama çabasına girişmeden de raflarda bulmak mümkün bundan sonra. Hiç değilse, Can’ın bu çabasıyla Zweig’i bugüne kadar tanımayalar, bu yeni basımı bahane ederek, Zweig ve onun dünyası ile tanışıp, benim gibi “…’nın neden yaşam öyküsünü yazmadı?” diye kendine sorabilir… Böylece, bu yanıtsız sorularımda yalnız kalmamış olurum…
ERDİNÇ AKKOYUNLU
Kimsenin kimseye gözü değmiyorsa
01 February 2010 Yazan Yönetici
Kategori Eleştiri, Star Kitap
TDK, “Herhangi bir konuda yeni ve kişisel görüşlerle bezenmiş bir anlatım içinde sunulan düz yazı türü, “diye tanımlıyor denemeyi. Bu tanımda dikkatimi çeken iki nokta var: herhangi bir konu ve kişisel görüşler. Bu tanıma uymayan bir deneme yazarı olabilir mi? Ben böyle bir yazarı tanıyorum!

Konusu “herhangi” olmayan, görüşleri “kişisel” sıfatını taşımayan bir deneme yazarı. Onun tüm denemelerinin tek bir konusu var: hayat. Ve bütün denemeleri kişisel görüşlerle değil insani değerlerle bezenmiş. Son kitabı “Bilmem Hatırlar Mısın?”la okurlarıyla olan üç yıllık özleme son veren Ali Çolak, “hayat”a ve “insan”a dair “farkındalık”lar yaratarak okuru bu kavramlar üzerinde düşünmeye çağırıyor.
Eski bir suskunluktur anneler
Anne, Ali Çolak’ın bütün kitaplarında sonsuz minnettarlıkla anılan bir kişi olarak dikkat çekiyor. Bilmem Hatırlar mısın?’da da anneye dair kurulmuş cümleler okurun kalbine dokunuyor.”Dünya çirkinleştikçe bütün iyiliklerin, bütün hasretlerin kapısı anneye açılıyor.” Yazar, anneyi kirlenmiş dünyada tertemiz ve güvenli bir sığınak olarak görürken annesiz bir dünyada nasıl yaşanılacağını düşünmekten bile imtina ediyor. İletişim çağında yaşadığımız iletişimsizlikten annelerin ayrı tutulmasını istiyor. Çocuklarına “Birbirimizi görmeden yaşlanıyoruz” diyen annelerin çoğaldığı bu çağda hiçbir annenin “bayramlık ve tatillik anne” olmaktan mutlu olmayacağı gerçeğini de sessizce bırakıyor içimize.
Kitapta sosyal hayata dair acı gerçekleri okudukça üzülmemek, düşünmemek elde değil. Sosyal sorumluluklarından her geçen biraz daha uzaklaşan insanoğlu, bencilliğinin bedelini yalnızlığıyla ödüyor. Modern insanın yaşama hızı onun hayata ve insana dair “farlınlalık”larını yitirmesine neden oluyor. Hayatımızı selamsız günler dolduruyor. Yan komşumuzun sesi uzaktan geliyor. Kimse kimseyi dinlemiyor ama herkes bir şeyler söylüyor. Ali Çolak, bu yitip giden insani kıymetlere dikkat çekiyor. Hayatın farkına varmak, onu anlamlandıran her şeyi fark etmek ve ona anlam katmak, denemelerde okurun düşünce yolculuğundaki duraklarından birkaçı.
Unutamamak büyük acılar verir
Hatırla(n)mak ya da unut(ul)mak. İkisi de acı verir bazen. Bazen de mutluluk. İkisi de insan için. Yazar, bu ikisi arasında gidip gelen hayatlara dair notlar düşüyor denemelerinde. Zaman kavramının çağımız insanı için “an”ı ifade etmesi ve bu anın güzellikleri unutturması gerçeğiyle karşı karşıya kalan okur, neleri unuttuğunu fark ediyor: sevgi, samimiyet, muhabbet, merhamet…
Necati Cumalı, “Niçin yazıyorsunuz?” diye sorduklarında “Öykülerimde, denemelerimde beni yazmaya iten yüreğimin taşmasıdır” cevabını verir. Yüreklerimizden taşan unutamadıklarımızdır belki de. Kitaba adını veren deneme öyle bir gerçeği dile getiriyor ki okurun lugatindeki bütün kelimeler sükûta bürünüyor. “Bir anın, bir hayatın yaşanmamış gibi olması ne kadar ürkütücü; ama gerçek! Ne çok an, ne kadar çok hayat yaşanmamış gibi oluyor!.. Şu bizim yaşayıp durduğumuz küçük hayatlarımız da bir gün elbet yaşanmamış gibi olacak.”
Ali Çolak’ın denemelerinde dikkatten kaçmayan bir özellik de onun doğaya olan tutkusu. Kitap isimleri de bu tutkunun bir yansıması gibi: Mavisini Yitirmiş Yaşamak, Bir Bahçe Düşü, Gün Sarısı, Günlük Güneşlik Şarkılar… Onun hayat algısı insanlarla sınırlı değil; çiçekler, ağaçlar, gökyüzü, yağmur, bahar, kokular… Ali Çolak, kâinattaki her şeyi sığdırıyor “hayat”ın içine. Sayfaları çevirdiğinizde bir yandan, ağaç yaprağında gezinirken ruhunuz bir eylül ikindisinde diğer yandan da içiniz acıyor fark ettiğiniz yeni bir gerçeğe: İnsanoğlu her geçen gün daha da uzaklaşır oldu doğadan. Yani kendinden, özünden. Sahi en son en zaman dokunduk bir yaprağa? Ne zaman oldu bir çiçeği sulamayalı, gökyüzüyle konuşmayalı?
Bilmem Hatırlar Mısın?’ı okurken ve okuduktan sonra Haydar Ergülen’in Sis şiirindeki o müthiş mısraı hiç çıkmadı aklımdan: “Kimsenin kimseye gözü değmiyorsa şiir niye?” Biraz değiştirip sorsak kendimize; kimsenin kimseye gözü değmiyorsa yaşamak niye?
YUSUF ÇOPUR
“Şiir gibi” bir yıl değildi!”
01 February 2010 Yazan Yönetici
Kategori Haberler, Star Kitap, Söyleşi
Dergiler, şiir kitapları ve yeniden basımlar açısından verimli bir yıldı 2009. Ama ölümler, şiiri utandıran sözler de duyduk. O yüzden “2009 hiç de şiir gibi yaşanmadı” demek yanlış olmuyor

HAYDAR ERGÜLEN
haydaree@yahoo.com
Yazının başlığını hiç düşünmeden yazdım. Demek ki ben de şiir hususunda hafiften kararmaya başlamışım. Oysa daha 3-4 ay önce, yine bu sayfalarda şiirimizin pek iyi yolda olduğundan dem vuran da bendim. Belli ki bazen, ne kadar sabırlı ve iyimser olursa olsun, insanı aktan karaya çevirmeye iki söz, üç cümle yetiyormuş! Artık şiirimizin ‘hal-i pür melal’i mi demeli yoksa işbu yazıyı kaleme alan ‘fakir-i pür taksir’in hoşnutsuzluğu mu, her neyse, sözün özü şiirimizin bu yıl pek tadı yoktu, küresel kriz Türkiye’de galiba önce şiiri vurdu.
Tiryakiliğin eski tadı yoktu…
Hiç görmediğim dergiler vardı, yeniden çıkan Ücra gibi. Öte yandan hiç görmek istemediğim dergiler de vardı, onları görmedim, bazılarının kapağını bile çevirmek istemedim. Elbette bir şeyler yitirmişimdir, ama belli ki bunlar pek önemli değildi. Doğrusu sözü edilmeye değer, çıkmasını, gelmesini hasretle beklediğim fazla dergi, o dergilerde de pek dişe dokunur şeyler yoktu.
Bu yılın güzel sürprizlerinden biri YeniYazı dergisi oldu, özellikle Seyhan Erözçelik dosyası iyiydi. Akatalpa, öyküyü de ekleyerek daha dolgun oldu. Fayrap kapağından başlayarak ilgi çekici olmayı sürdürdü, eski şairlerle ilgili yazılar, Hakan Arslanbenzer ve Ahmet Güntan’a doğumgünü armağanı olarak hazırlanan sayılar iyiydi. Karagöz’ün 90 şairleriyle ilgili sayısı, Yedi İklim’de Zafer Acar’ın yazıları dikkat çekiciydi. Artık bir ‘kadro’ dergisi görünümünde süren Heves’in Ocak 2010 sayısında “Heves’te Türk şiirinin yeniden atağa kalktığını duyumsatan, bize tarihin önemli bir anında,önemli bir vazife edindiğimiz bilgisini hatırlatan şiirler, yazılar yayımladık” deniliyordu. Sincan İstasyonu, Hayal, Deliler Teknesi, Karayazı, Eliz, Yazılıkaya, Yasak Meyve, Dergah, Bir Nokta ve merkez dergiler… Varlık’ta Yücel Kayıran’ın hazırladığı ‘bir şiir’ dosyaları kuşatıcıydı, Ahmet Oktay’ın Birahane Longa şiiri üzerine olduğu gibi. Mühür biraz daha derli toplu oldu. Fakat tiryakilik yaratıcı ya da sürdürücü cinsten bir dergi yayımcılığı yoktu bu yıl. Adet yerini bulsun diye çıkılan dergilere de öyle bakıldı.
Şiir kitapları
80 kuşağı şairleri toplu şiirlerini yayımlamayı sürdürdü: Gülseli İnal, Yusuf Alper, Yavuz Özdem, Gültekin Emre, Akif Kurtuluş, Metin Cengiz. Yılın dikkat çeken ilk kitapları, Furkan Çalışkan Kabahatler Kanunu, Kaan Koç Çok Tanrılı Sular, Mahir Karayazı Beş Taş, Nurullah Kuzu Dağınık Kara, Özkan Satılmış Şiir Koy Alnıma, Özcan Erdoğan Horozu Düşen Hayat. Yılın öne çıkan diğer şiir kitapları: Süleyman Çobanoğlu Hüdayinabit , Mustafa Akar Tenezzül, İbrahim Tenekeci Ağır Misafir, Adem Turan Ateşte Yıkanmış Atlar, Betül Tarıman Ağır Tören, Çiğdem Sezer Denizden Geçme Hali, Hulki Aktunç Sönmemiş Dizeler, Levent Yılmaz Afrika, Hüseyin Avni Cinozoğlu Mükafat, İhsan Deniz Baht-ı Siyah, Kenan Yücel Örselenmiş Ruhlar Bandosu,Cevat Çapan Ara Sıcak, Mehmet Can Doğan Attar, Onur Caymaz Yaz Tarifesi, Mehmet Yaşın Kalbi Durmuş Zamanda, Ali Özgür Özkarcı Yamuk, Emrah Altınok 2010, Mustafa Erdem Özler Erdem Devesi, V. B. Bayrıl Arzuda Tenha, Engin Turgut Esrik, Selahattin Yolgiden Unuttuğum Limanlar, Mustafa Ergin Kılıç Yer Yara Kabuğu, Osman Konuk Beyaz Savunma, Nihat Behram Çıkmak İçin Bu Karanlıktan, Mustafa Köz Yazıtlar, Azad Ziya Eren Özenle Unutulmuş Parçalar, Necmi Zeka Kitaba Adını Veren Şiir. Kaybının ardından Kemal Özer’in toplu şiirleri Yanık Karanfil adıyla yayımlandı. Turgut Uyar’ın Dünyanın En Güzel Arabistanı kitabının yayımının 50. yılında ise özel baskı yapılmadı!
Benim için bu yılın şiir sürprizi, Emirhan Oğuz’un efsanevi kitabı Ateş Hırsızları Söylencesi’nin yıllar sonra yeniden basılması oldu. Yeni kuşak şairlerin de okumasında sayısız fayda var, okuyunca anlarlar. Ayrıca Oğuz’un yeni şiir kitabı Myndos Geçidi de yayımlandı. Ahmet Ada’nın Taşa Bağladım Zamanı etkileyici bir toplam olarak Ada şiirinin geldiği yeri de işaretliyordu. Selim İleri’nin Ayışığı adlı tek şiir kitabı ise yıllar sonra bir kez daha bu büyük edebiyatçının şair yanının da önemini gösteriyordu.
Mehmet Can Doğan araştırıp yayına hazırladığı Öncesi de Kalır ile Edip Cansever’in kitaplarına girmeyen şiirlerini kazandırdı şiir tarihimize.
Yılın önemli toplamlarından biri de şair Adem Turan’ın hazırladığı Şairlerin Gazze’si adlı yazı-şiir seçkisi oldu. Çok sayıda şair İsrail’in Gazze’de yaptığı kıyım ve zulümle ilgili olarak bu kitaba özel şiirler ve yazılar yazdılar. Keşke başka bir grup şairin ortaklaşa yazdığı Gazze Avazı şiiri de bu kitapta yer alsaydı!
Şiir üzerine kitaplar
Celal Fedai tartışma yaratan, üzerinde çokça konuşulan yazılarını Spekülatörlere Karşı Şiiri Savunmak kitabında topladı. Gültekin Emre Kardeş Alevler kitabında
şiir ve şair sevgisini göstermeyi sürdürdü. Kuşkusuz Turgut Uyar’ın Korkulu Ustalık, Edip Cansever’in Şiri Şiirle Ölçmek ve Oktay Rifat’ın Şiir Konuşması yılın en iyi hasadıydı. Kemal Özer’in iki ciltlik Günlerle Yolculuk günlükleri ise, bu usta şairimizin tıpkı şiir gibi günce yazmayı da nasıl ciddiye aldığını gösteren değerli bir miras oldu.
Üzerine daha önce de yazdığım Kalp Zamanı’nın yayımlnması ise benim için yılın şiir olayı oldu. Bu sayede Paul Celan ve Ingeborg Bachmann’ın aşklarını da öğrenmiş oldum, hem de bunca yıl sonra! İlknur Özdemir Celan-Bachmann mektuplarını güzel güzel çevirdi de, okuru,yazarı şairi hep beraber ‘kalp zamanı’nın hiç geçmediğini öğrenmiş olduk! Ben de birbirlerini çok sevdikleri için daha bir sevdim Celan ile Bachmann’ı.
Şair ve çizer Metin Üstündağ’ın, Met-Üst, Şiyir Sevişgenleri ise doğrusu iyi bir şiir kitabı gibi defalarca okunacak cinsten.
…ve diğer tatsız şeyler!
2000’li yılların şiiri deyip de adını koyamadığımız, Utku Özmakas’ın “Milenyum Kuşağı” deyip kitabını da yazdığı kuşağın kimi ‘delikanlı’ şairleri basılı ve sanal alemde hayli diklendiler birbirlerine. Serde delikanlılık var ne de olsa! Bu arada bizim kuşaktan, hani şu malum, meşhur, ara, kayıp, mağlup, geçici ve tuhaf kuşaktan bazıları da kendilerini ‘gizli seksen kuşağı’ olarak ilan ettiler, galiba bunda ‘biz onlardan değiliz. Aman karıştırmayın!’ endişesi de etkili oldu, ki sanırım şairlerde kibir biraz da böyle endişe ve kaygılarla başlayıp gelişiyor.
Ocak 2010’da kitap olarak yayımlamak için yazmaya başladığım Aşk Şiirleri Antolojisi’nin şiirlerini kaybettim. Haziran ayında bir uçak yolculuğunda yitirdiğim ve şiirlerin yazılı olduğu siyah defterin öyküsünü Sincan İstasyonu dergisinde uzun uzun anlattım.
Bu arada şiir eleştirisi giderek çirkinleşmeye başladı. Bu eleştirilerden ya da karaçalmalardan ben de nasibimi aldım, bu kadar ‘çirkin’ini hiç görmemiştim!
Yılın ‘şair’ olayı ise İsmet Özel’den geldi! Sanırım şairlikten alimliğe terfi etmiş olan Özel, megalomanisini sivri çıkışlarla da sürdürme peşinde. Alevilerin gavurluğundan ilkelliğine kadar bir yığın zırvayı, üstelik matem ayı olan Muharrem’de, söylemekte beis görmedi. ‘Büyük şair’ olmak bir toplumun değerlerine hakaret etmeyi mazur göstermez. Evet İsyan’dan tek tip insan ve toplum özlemine, çok acıklı bir serüven.
Galiba en tatsız olanı da kayıplarımız. Gençlik arkadaşım, dostum, aykırı şairlerden Süha Tuğtepe’yi 53 yaşında yitirdik, şiir ve anlatı pek çok kitap bıraktı geride. Şair ve çevirmen Gürkal Aylan da reklamcı şairlerle ilgili kitabını yayımlayamadan ayrıldı aramızdan. Usta şair Kemal Özer’i Türkiye toplumsal mücadelelerinin şiirini 15-16 Haziran işçi direnişiyle sürdürmeye hazırlanırken yitirdik. 60’lı ve 70’li yılların ‘protest ozan’ı ve bir dönemin simgelerinden Aşık İhsani de uzun unutuluşunun ardından veda etti dünyaya. Türk hikayesinin öncü ismi ve hep bir şiir muhibi olarak gördüğüm Orhan Duru, şiirin de kaybı sayılır. İyi yürekli şair arkadaşımız Selma Ağabeyoğlu’nu da yılın son günlerinde yitirdik. Ve ‘çocukluğun şairi’ diye de sevdiğim yönetmen Ahmet Uluçay’ın erken ölümü, bizi sinemanın yeni şiirlerinden de mahrum etti.
Velhasıl tatsız bir yıldı, ‘şiir gibi’ yaşanmadı.
Kitap kötüyse tutup yazarını dövebilirsin
01 February 2010 Yazan Yönetici
Kategori Star Kitap, Söyleşi
Şair, yazar, yayıncı ve akademisyen. Bilgi Üniversitesi’nde ders verirken, bir yandan da Helikopter Yayınları’nı uçuruyor. “Kitabın içine kötü bir şey konduğu zaman yazarını tutup dövebilirsin de” diyen Levent Yılmaz ile kitap kokusunun izinden gittik…

• Bir yayın yönetmeni olarak sanırım kitapla okur arasında bir yerde duruyorsunuz. Yayıncılıkla kitapseverlik arasındaki ilgi için neler söylersiniz?
İkisi çok farklı. Yayıncılık nihayetinde ticari bir anlam taşıyor. Ancak yayıncılığın da kuşkusuz bir geleneği oluşmuş. Dünyanın hemen her yerinde 19’uncu yüzyıldan sonra yayıncılığı, özellikle büyük yayınevlerinde iyi şairler ve yazarlar üstlenmiş. Tabii ticari kaygıları olmamış, hiçbirisi pazarlama ya da finans müdürü değil. Ama kitapların seçiminde, kapağından sayfa düzenine ve kağıdın kalitesine kadar yazarların yayın yönetmenliğinin olumlu katkıları var. Örneğin Andre Gide, Paris’ta ünlü Gallimard’da çalışmış. Bugünden örnek verirsek Roberto Calasso, İtalya’nın en önemli yayınevlerinden Adelphi’yi yönetiyor. ‘Ya bizden’ derseniz aklıma gelen ilk isim Enis Batur’dur. Haksızlık etmeyelim, buradan bakınca, o ticari uğraşın içine gönül işi de giriyor.
• İşin mutfağında bulunmanız sizin yazıya bakışınızı etkiledi mi?
Ta başında hayatımı kitaplarla ilgili bir iş yaparak kazanmaya karar vermiştim. Bunun bir yönü beni yayıncılığa itti, bir başka yönü de üniversitede araştırmacılığa götürdü.
• Kitap binlerce yıl neredeyse tek bilgi kaynağıydı. Bilişim imkanları kitabın önemini azalttı mı?
Kitap ilginç bir nesne. Bir kere sahip olunan bir şey. Yani imzası olan, sorgulanabilir, apaçık bir şey. İçine kötü bir şey konduğu zaman yazarını tutup dövebilirsin de. (gülüyor) Ama mesela internette böyle bir şey yok. Tanınamayan, adresi olmayan bir dünya orası. Halbuki kitap böyle tekil bir şey. Yayıncısından yazarına sorumluluk almakla oluşan bir şey.
• Sizin yayıncılık sevdanız nasıl başladı?
Uzun yıllardır yayıncılık yapıyorum. Ankara’da 1989’da Gece Yayınları, ondan önce Büyülü Dağ diye bir deneyimimim vardır. Ankara’da Dost Yayınları’ndan sonra Fransa’da birkaç yayınevine emek verdim. Türkiye’ye dönünce Yapı Kredi’de yayın danışmanlığı yaptım.
• Helikopter Yayınları fikri nasıl oluştu?
Tabii ki sevilen kitapları yayınlama düşüncesi!.. Bir gün bir baktım ki, hayatta bana büyük zevk vermiş kitaplar var, kimileri Türkçede yayınlanmış kimileri ise yayınlanmamış. Bazıları da belki hiç yazılmamış!.. İşte bu özel listeden bir şeyler çıkaralım, çok satma hırsımız olmasın. Adam gibi çevirileri olsun ve düzgün bir kütüphane oluşturalım dedik. Bunu yaparken elbette klasik olmuş kitapları çoğunluk olarak seçtik, ancak risk aldığımız Türk yazarları da oldu. Tarık Günersel ve Esra Yalazan gibi.
• Helikopter adı, kitapların kırmızılı sayfaları, kapakların beyazlığı…
Helikopter’in bir metafor hali var kuşkusuz ama ben öncelikle şunu düşündüm. Kitap yapmak ciddi bir şeydir. Niteliği, çevirisi, hurufatı, tasarımı. Bunları tasarlarken ‘bu da neymiş’ dedirtmek istedim. Arka kapak yazısının ‘sen’li ‘ben’li olmasını isterken ağırbaşlılığını kaybetmesin, bir yandan gülümsetsin ama çok da uçurmasın.
• Okur nasıl karşıladı Helikopter kitaplarını?
Valla bizi şaşırttı! İlk kitabımız Andre Maurois’nın İklimler’iydi, ilk üç ayda 3 bin 500 sattı. Oysa farklı yayınevlerinden defalarca basılmıştı. Diğerleri, istisnalar hariç 600 – 800 arası sattı. Her kitap kendisini kurtardı, hatta biraz para da kazandı.
• Yayınladığınız kitaplarda hazır çeviriler mi kullanıyorsunuz?
Bir kere hazır bir çeviri kullanayım dedim… Geothe’nin Gönül Yakınlıkları’nı yayınlamak istiyordum. Eski iki çevirisi var, birini iyi Almanca bilen arkadaşıma verdim. ‘Şunu bir elden geçirebilir miyiz’ dedim. Arkadaşım kitabın sil baştan çevrilmesi gerektiğini söyledi. Çeviri işlerinde işler sıkıntılıdır biraz.
• Çeviriye kurban giden kitaplar hatırlıyor musunuz?
Galiba Alfa, Borges’in bir-iki kitabını Almancadan çevirterek yayınlamıştı. Tam bir felaketti.
• Büyük yazarlar da demek ki kötü çevirinin hışmına uğruyabiliyor…
Çevirinin çok büyük etkisi var. Borges demişken, ilk kez Tomris Uyar çevirmeseydi Borges yine sevilirdi ama bu kadar etkili olur muydu, bilinmez. Tersi de var tabii. Roberto Calasso’nun kitapları İngilizceden çevrildi ve doğrusu yazık oldu.
• Döne dolaşa okuduğunuz yazarlar?
Yusuf Atılgan var. Bence onun şaheseri, Canistan’dır. Şiir derseniz dönüp dolaşıp Turgut Uyar ve Oktay Rıfat derim.
• Bir şair olarak söyleyin, şiir çevirisi ne kadar mümkündür? Çevrilmiş bir şiir ne kadar kendisi kalır?
Şu kadarını söyleyebilirim. Bir ara Enis Batur ile Rimbaud çevirileri üzerine sohbet ediyorduk. Ona Rimbaud okuduğumu söylediğimde bana ‘Sen Rimbaud değil İlhan Berk çevirisi okuyorsun bence’ demişti. Ancak her dili bilmek mümkün değil. Mesela Kavafis’i de çevirileriyle okuduk ve çok sevdik.
• Düz yazıda da bu kadar büyük riskler var mı?
Sabahattin Eyüboğlu’nun Montaigne çevirilerinin Montaigne ile pek bir alakası kalmamıştır. Ama en çok onun çevirileri okunur. Başkası çevirse bu kadar tutmaz. Zaten zor bir metindir.
• Hayatın akışı içinde yayınevleri de kirlenir mi?
Tabii ki. Birçok yayınevi büyük bir şevkle işe başlar, sonra rutine girer, herkes sıkılmaya başlar. Kurumsallaşmış yayınevleri düzgün bir çizgi tutturur ama zamanla tadı tuzu kalmaz.
Mümkün olanlar… ‘İmkan olsa’lar…
l Dost’ta Borges’in seçkisini, Babil kitaplığını Türk okuruna kazandırmak, Bilge Karasu’nun Göçmüş Kediler Bahçesi’ni düzgün bir baskı ile okura sunmak çok keyifliydi. Milliyet Yayınları’ndan çıkan ilk baskısı bir felaketti.
l Cemal Süreya keşke sağ olsaydı da yarım kalan Pierre Louys’un Afrodit’ini basabilseydik. Çeviriye başlamıştı ki vefat etti.
l Roberto Calasso’nun tamamını Türkçeye kazandırırdım.
l Dost’ta İtalyan çizer Hugo Pratt’ın Corto Maltese’lerini yayınlayalım diye herkesin kafasının etini yemiştim. İlk üç kitabını da çevirmiştim üstelik.
l Şu sıralar 16 yüzyıl kitaplarını, orijinal resimleri ve gravürleriyle basmak ve çok satmak isterdim.
Romanın kadın yılı: 2009
01 February 2010 Yazan Yönetici
Kategori Haberler, Haberler, Star Kitap
Edebiyattaki kadın erkek yazar ayrımına karşı olsam da; söylemek zorundayım ki: 2009 kadın roman yazarlarının yılı oldu. En üretken, en çok satan ve en çok okunan romanlar bu yıl Türk edebiyatının kadın yazarlarının kaleminden çıktı. Elif Şafak, Oya Baydar ve Ayşe Kulin kitapları bu yıl en çok satanlar ve en çok konuşulanlar listesinin başında yer aldı.

Özellikle son 10 yılda yayınlanan ve yazılan kitap bakımından Türkiye edebiyatı sadece romana yönelmiş bir konuma geldi. Öykü, deneme, oyun ve şiir yılda 400’e yaklaşan yayınlanmış roman içinde kendine okuyucu bulmakta zorlanıyor. Çünkü romanın satış ve pazarlama olanakları ile okurun tercihini yaparken edebi türler arasında romana yönelmesi nedeniyle, olması gerekenden de düşük düzeyde seyrediyor öykü, deneme ve oyun yayınları… Bununla birlikte yayınlanan romanların yarısına yakını ilk roman olmasından ötürü, edebiyat vitrinine yılda 200’e yakın yeni yazar; yani yeni romancı çıkıyor. Ve sadece bu yenilerden ancak bir-ikisi okurun dikkatini çekip 500 adet ya da üzerinde satıyor. İlk roman yayınlayıp da baskısı birkaçı geçen yazarlar ise ya medya dünyasından çıkıyor ve tanınırlıkları kendilerine okurla iletişim kurma konusunda basının imkânlarını kullanma fırsatı sunuyor. Ya da fısıltı gazetesi yıldırım baskılar yaparak bir yazarın tanıtımı yapıyor ve romanı hiçbir dış tanıtım yardımı almadan birkaç baskıya erişebiliyor.
Yayınlanan roman sayısı ile satılan roman sayısı arasındaki orantısızlık bir yana, yazdıkları satan bir başka deyişle yazdıkları okurla buluşan romancılar ise “nitelikli okur” bulamamaktan yakınıyor. Nitelikli okur bulamamak ne demek? Nitelikli okur: “Popüler edebiyat eseri olarak tanımlanan eseri, popülerlik niteliğini kazandıran biçimde sadece sahip olmak için değil, popülerlik algılamasına kapılmadan eseri gerçekten okumak için okuyan… Ebedi alt yapısını oluşturmuş: Klasikleri bilen. Modern klasikleri okumayı sürdüren. Ülke edebiyatını tanıyan; edebiyatçılar arasında niteliksel değerlendirmeler yaparak elindeki eseri okuyan. Ayrıca okuduğu eserin yazarına, eserle ilgili görüşlerini çeşitli yollarla ileten” demek. Bu tanımın tamamını veya çoğunluğunu karşılayan okuru bulmakta, ismi edebiyat dünyasına yerleşmiş yazar zorlanıyor; bulamamaktan yakınıyor.
2009 yılında Türk romancılığında da ne yayınlanan roman sayısındaki nicelik artışı, ne okur sayısındaki azalma ne de ilk roman yayınlama hevesinde düşüş son 5 yıla göre değişim göstermedi:
Elif Şafak zirvede ama…
Geride bıraktığımız yılda en çok konuşulan, en çok satan, yazarına en çok telif ücreti kazandıran roman Elif Şafak’ın Doğan Kitap tarafından yayınlanan Aşk’ı oldu. Elif Şafak, git gide romanları çok satan bir yazar oldukça, Türkiye’de her çok satan yazarın üzerine yapıştırılan yaftada yazdığı gibi popüler roman yazarı olarak anılmaya başlandı. Şafak da bu sıfatın hakkını verircesine “üretime geçerek” romanlarının hacmine göre kısa sayılabilecek zaman dilimlerinde kitaplar yayınlatmaya başladı.
Okur tarafından ya çok sevilen ya da hiç sevilmeyen bir yazar olan Şafak’ın Aşk romanı da, okurun genel algısında beğenilip, bu beğeni satış rakamlarına yansısa da, edebiyat eleştirmenlerinin Şafak’ın romancılığı hakkındaki beklentilerinin boyutları, romanın popülerliği konuşmalarının arasında tam anlamıyla duyulmadı.
Şafak için bu konunun bir eksiklik yaratıp yaratmadığını bilmemekle birlikte yazarın para kazanması konusunda Türkiye’deki habis görüşten hoşlanmadığını Habertürk gazetesindeki köşe yazılarında ele aldığı kadarıyla biliyoruz. Aşk romanının tanıtım kampanyası, kitabın önce pembe, daha sonra gri ve pembe olan kapakları ve aşk konusunun her şey ile ilintisi nedeniyle roman hakkında roman ile ilgili ilgisiz çıkan yazılar ve yazarla yapılmış röportajlar 2009 yılında okura: “Elif Şafak yazdıklarından iyi para kazanan bir yazar mı yoksa iyi para kazanmak için neleri yazması gerektiğinin sırrını çözüp, buna uygun davranan bir yazar mı”? sorusunu ık sık sordurdu.
Bu yanıtı okur sorsa bile tek başına kendi yanıt veremeyeceğini,Elif Şafak’ın yazdıkları ile bu soruya cevap oluşturacağını ama 2009’un belki de romancılığının kendisi açısından en iyi yılı olduğunu söylemekte fayda var.
Yazarın en’i olabilecek eser
2009’a damga vuran diğer kadın yazar ise Can Yayınları tarafından yayınlanan Çöplüğün Generali adlı kitabıyla Oya Baydar oldu. Türkiye’nin sıcak siyasi gündemindeki önemli konulara temas ettiği algısını yaratan roman, Baydar’ın okurca en beğenilen ve en çok satın alınan eseri konumuna yı lsonu itibariyle gelmişti. Baydar’ın kendi okurunu yaratan üslubu hem Baydar’ın sadık okuru hem de Baydar’ı tanımayan, okumaya da yeni başlayan okuru kendisine çağıran bir özellik taşıyor.
Bu yıl da Oya Baydar’ın okurunu edebiyata davetini ve eseri ile yıla damgasını vuranlar arasında yer almasını bir dahaki Baydar eserinin ne zaman geleceğini de bekleyerek izledik.
Adeta bir siyasi tepki gibi
Yılın çok konuşulan ve satan bir diğer eseri ise Ayşe Kulin’in Everest Yayınları tarafından yayınlanan Türkan’ı oldu. Sene içinde yaşamını yitiren Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Kurucu Başkanı Prof. Türkan Saylan’ın yaşamöyküsünden yola çıkan ve Saylan’ın Kulin’e emanet ettiği özel yazışmalarından da yararlanılarak kaleme alınan roman, okurun yoğun ilgisi ile karşılandı.
Kulin’in romanını çekici kılan bir başka özelliği de, Türkiye’nin siyasal gündeminde ve yakın tarihte yaşanan olaylara ve bu olayların neticelerine ilişkin bir tepki niteliği taşıdığı algılaması yaratmasıydı. Bu niteliği nedeniyle de, romanın başarısını edebiyat alanından güncel siyasi olaylara karşı bir duruş ve bu duruşu benimseyen okur kitlesinin buna desteği olarak da yorumlamak, eserin edebi niteliğini yorumlamadan da pekâlâ söylenebilir hale geldi.
Ötekiler de var
Bu üç romanın dışında; Murat Menteş Korkma Ben Varım (İletişim Yayınları), Ayfer Tunç Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi (Can Yayınları), Özen Yula Gizli Aşk Bu (Everest Yayınları), Sema Kaygusuz Yer Yüzünde Bir Yer (İletişim Yayınları), İrfan Yalçın Yorgun Sevda (Can Yayınları), Cahide Birgül Eflatun Koza (Everest Yayınları), Önay Sözer Sonradan Yaşamak (Yapı Kredi Yayınları), Muammer Kırdök Ölümsüz Olduğum Zamanlar (Notos Kitap) ile çeşitli özellikleri sebebiyle ön plana çıktı. Özellikle Ayfer Tunç’un Bir Deliler Evinin Yalan Yanış Anlatılan Kısa Tarihi isimli romanı, yazarın alışılmış üslubunun ve konu seçiminin dışındaki unsurlara dayandığı için okur tarafından yazarın yazın çeşitliği anlamında önemli bir deneyim oldu.
Sema Kaygusuz’un Yer Yüzünde Bir Yer isimli romanı da, yıl ortasında yaşanan siyasi bir hadise nedeniyle romanın dayandığı olayın yeniden gündeme gelişi ve yazarın edebi bir tanıklık ile bunu dile getirmiş olması arasındaki bağ sebebiyle dikkat çekiciydi.
Bunun yanında Murat Menteş’in Korma Ben Varım isimli romanı da, Menteş’in kendini okurun yaratmaya başlayan bir romancı olarak tanınması ve anılması bağlamında önemli bir dipnot oldu.
Yine de 2009 yılı en çok konuşulan, satan ve okunan romanlar anlamında kadın yazarların yılı olarak tarihe geçti.
2009 Kültür ve Sanat ödülleri verildi
Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından verilen “2009 yılı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü”, Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda düzenlenen törenle, Neyzen Niyazi Sayın ve Tamburi Necdet Yaşar’a takdim edildi.

Murat Salim Tokaç yönetimindeki İstanbul Devlet Türk Müziği Araştırma ve Uygulama Topluluğu’nun, aralarında ödül alan sanatçıların eserlerinin de bulunduğu şarkılar seslendirdiği törende, Fahri Tanır tarafından hazırlanan ve Neyzen Niyazi Sayın ile Tamburi Necdet Yaşar’ı anlatan “Bir Yaşam Öyküsü” adlı film sunuldu.
Törende konuşan Günay, ödülün, bakanlığın, çeyrek yüzyılı aşkın süredir sürdürmeye çalıştığı bir geleneğin yeni bir adımı olduğunu söyledi.
Günay, 1979′dan bu yana bakanlığın kültür ve sanat yaşamına büyük katkılar yapan, duygu ve düşünce dünyasının zenginleşmesine katkı sağlayan kişi ve kurumlara bir şükran ifadesi olarak tören düzenlediğini ve şükran belgesi takdim ettiğini belirterek, önceki yıllarda ödülün Alaaddin Yavaşça, Çetin Altan ve Metin Sözen’e verildiğini anımsattı.
Bir toprağın vatan olması için sınırlarının savunma güçleri tarafından korunması ve sınırlarının kanla çizilmesinin yetmediğini kaydeden Günay, “Bir toprağın gerçekten vatan olarak hissedilmesi için derinliğindeki zenginliğin geçmişten geleceğe taşınması gerekir” dedi.
Bunu, kültür ve sanat insanlarının yaptığını kaydeden Günay, şöyle devam etti:
“Mimari, musiki ve edebiyat alanında bu toprakların derinliğindeki zenginliği alıp geleceğe taşıyanlara millet olarak çok şey borçluyuz. Bunun için Mimar Sinan’ı, Fuzuli’yi, Namık Kemal’i, Nazım Hikmet’i, Yahya Kemal’i, Necip Fazıl’ı, Mehmet Akif’i ve daha birçok ismi minnetle, rahmetle anmamız ve milletimizin büyük kahramanları olarak karşılamamız gerekiyor.”
“KÖKLÜ VE DERİN MUSİKİYİ BİLMEK”
Günay, popüler musikiyi dünyada temsil eden isimlerin uluslararası başarılarını alkışladıklarını dile getirerek, şöyle konuştu:
“Ama bir de geleneğimiz var, bizi millet yapan öz değerlerimiz var. Onu, bugüne sarsılmaz köprü olarak taşıyan ve yarım yüzyıldan fazla, bitmez tükenmez bir aşkla çalışan büyük ustalarımız var. Biraz eski, kopmaz, geleneksel musiki alanına dönmeyi düşündük. ‘Bazıları anlamaz bizim eski musikimizden/ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden’ diyor ya Yahya Kemal, bizi anlamak için bu köklü ve derin musikiyi bilmemiz gerekiyor.”
Bakan Günay, bu alana hizmet eden iki büyük usta Neyzen Niyazi Sayın ve Tamburi Necdet Yaşar’ın çalışmalarını yarım yüzyıldan bu yana sürdürdüğünü anlatarak, “Sayın ve Yaşar, bu yıl bu şükranı, ülkede yaşayan sanatçılar arasında herkesten fazla hak etti” dedi.
Günay, konuşmasına şöyle devam etti:
“Onlar hakkında konuşmak belki haddimi aşar. Belki şunu söylemek mümkün, eski bir deyişle iki sanatçının icraları, becerileri, gayretleri ve sevdaları için ne söylesem bir eksik, ne söylesem bir fazla olabilir. Onlara nice güzel yıllar diliyorum. Yaptıkları için ülkem, milletim ve medeniyetim adına sonsuz şükran sunuyorum.”
ÖDÜLLER TAKDİM EDİLDİ
Törenin sonunda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “2009 yılı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü”nü Neyzen Niyazi Sayın ve Tamburi Necdet Yaşar’a takdim etti.
Tamburi Necdet Yaşar ödülünü aldıktan sonra duygularını şöyle ifade etti:
“Bizleri onurlandırdınız. Arkadaşım Niyazi Sayın ile sanat hayatımız boyunca hocalarımızın disiplinine son derece riayet ettiğimizi rahatlıkla söyleyebilirim. Prensiplerimize aykırı düşen dünyevi menfaatleri, dayanılmaz teklifleri ayağımızla itelediğimize inanabilirsiniz. Biz sadece ’sanat, onun disiplini ve onuru’ dedik. Bu sözleri içimizden gelen gençlere güzel bir örnek teşkil edeceğini düşündüğüm için ifade ediyorum. Çok teşekkür ediyorum. Bir atasözü vardır, ‘insan ektiğini biçer’ diye. Biz de ektiğimizi biçiyoruz. Eğer bu şekilde hareket etmeseydik, bu kadar sevgi ve takdiri kazanamazdık. Genç kuşaklara güzel bir örnek teşkil edeceğimize inanıyorum.”
Neyzen Niyazi Sayın da Allah’ın verdiği himmetle ellerinden geleni yaptıklarını ifade ederek, “Ney, tambur aynı şeydir, aslında onlar insandır. Biz kendi kasamızı açmaya çalışıp da bu vatana faydalı olmaya çalıştık, biz elimizden geleni yaptık” diye konuştu.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de mesaj gönderdiği törene, Devlet Bakanı Hayati Yazıcı, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Kültür ve
Turizm İl Müdürü Ahmet Emre Bilgili, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekip Avdagiç, TÜRSAB Başkanı Başaran Ulusoy, bazı milletvekilleri ile davetliler katıldı.
Barış Manço’yla daima
Yaşamı süresince herkesi yaptıklarıyla ile kendine hayran bırakan Barış Manço’nun vefatının 11. yılında anılıyor.

“Dönence”, “Kol Düğmeleri”, “Gülpembe”, “Unutamadım”, “Dağlar Dağlar” gibi unutulmaz eserlere imza atmış, sadece kendi kuşağını değil, ardından gelen kuşakların da hayranlığını kazanmış, Türkiye’nin önde gelen sanatçılarından Barış Manço, aramızdan ayrılışının 11. yılında çeşitli etkinliklerle anılacak. Barış ve Sevgi Haftası başlığı altında düzenlenecek etkilenlikler 1-7 Şubat tarihleri arasında gerçekleştirilecek.
Etkinlikler kapsamındaki program 1 Şubat 2010 Pazartesi 20.00′de KURTALAN EKSPRES ve ALPER DİNÇER’in sahne alacağı “Bursa’dan Barış’a Selam” konseri ile başlıyacak. 7 Şubat 2010 Pazar günü düzenlenecek “Barış Manço ile daima” vapur gezisinde ise Kayahan, Ayşegül Aldinç, Eser Taşkıran, Ömer Yüzbaşıgil, Jale Bekaroğlu, Murat Evgin, Tayfun Duygulu gibi usta isimlerin yanı sıra genç Barışseverlerden oluşan Baybora adlı Müzik Grubu yer alacak.
‘Romanın yok olması çok uzun zaman alacaktır’
İngiliz edebiyatının en önemli yazarlarından A.S.Byatt’ın son kitabı The Children’s Book, önümüzdeki dönemde Türkçede yayımlanacak. Byatt’ın ismi her yıl Nobel ödülü kulislerinde geçiyor. Ülkemizde gereğince tanınmayan Booker Ödülü sahibi bu seçkin yazar, Kitap Zamanı’nın sorularını cevapladı. Söyleşinin tamamı ise bugün yayımlanan Kitap Zamanı’nda.
–
A.S. Byatt, günümüz edebiyatının önemli isimlerinden. Özellikle kendisine Booker Ödülü’nü kazandıran Possession (Aidiyet) adlı romanıyla dünyaca üne kavuştu.A.S. Byatt, günümüz edebiyatının önemli isimlerinden. Özellikle kendisine Booker Ödülü’nü kazandıran Possession (Aidiyet) adlı romanıyla dünyaca üne kavuştu.
–
Geçtiğimiz aylarda edebiyat dünyasının gündeminde Amerikalı romancı Philip Roth’un romana 25 yıl ömür biçmesi vardı. Çağımızın önde gelen romancılarından biri olan Roth’un öngörüsünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Romanın 25 yıl mı ömrü kaldı gerçekten?
Ben romanın ölmekte olduğunu düşünmüyorum. Roman, insanlar arasında uzun bir diyalog gibidir, onların kullandığı dildir. Bugüne kadar birbirimizle konuşmak için geliştirilmiş en kapsamlı yöntemdir bir bakıma. Romanın sunuluş biçimi değişebilir, örneğin elektronik olabilir ama yok olması çok uzun zaman alacaktır. Bugün iletişimde kullandığımız bloglar, Facebook gibi internet siteleri aslında okuma-yazma ihtiyacımızın bir göstergesi. Bunlar belki sıradan romanın yerini alabilir ama iyi romana hâlâ ihtiyaç duyuluyor. Tabii, iyi yazarlar da internetteki bu iletişim alanlarına göz atmalılar ki, insanların birbiriyle iletişim kurduğu ortamlarda neler olup bittiğini görebilsinler.
Bir söyleşinizde çocukken başka bir seçeneğiniz olmadığı için kitap okuduğunuzu söylemiştiniz. Bugünün dünyasında bir çocuğun eğlenmek ve öğrenmek için okumak dışında pek çok seçeneği var. Bu bağlamda okumanın ve ‘okurluğun’ geleceğini nasıl görüyorsunuz? Bu gelişim ya da değişim sizi korkutmuyor mu?
Bugün çocukların genel olarak daha az okuduğunu düşünüyorum. Ama okuyanlar internetten her türlü malzemeye ulaşabiliyorlar, böylece dile ve düşünceye ilgileri artıyor. Örneğin, torunlarım kitaplara çok meraklı ve düzenli olarak okuyorlar. Gerçi bir tanesi daha çok popüler olanlara ve görsel dünyaya ilgi duyuyor ama… Bana kalırsa insanın hikâyeye derin bir ihtiyacı var. Romanlar, bu ihtiyacı öteki şeylere göre daha farklı ve kuşatıcı biçimde gideriyor. Elbette filmlerde ve televizyonda dönen hikâyeler de var, mesela kitaplardan yapılan filmler bence kitaba olan ihtiyacı bir ölçüde doyuruyor. Bu anlatı çeşitlerinin hepsinden de zevk alabiliriz kanımca.
Roman yazmanın bir inşa işi olduğunu belirtiyorsunuz; başarılı romanın sırrı sizin deyişinizle araştırmaktan, bilgileri değerlendirmekten yani ödevini iyi yapmaktan geçiyor. Sizce edebiyat, ilhamın bir hediyesi olmaktan çok, bozulması mümkün bir yapının inşasından mı ibaret?
Bence ilham mitolojik bir şey, hatta dinî de denilebilir. Yazarken beynimin nasıl çalıştığını düşündüğümde aklıma hep üç boyutlu bir elektrik devresinde ışıkların yanması geliyor: Nöronlar, diyotlar ve bağlantılar. Bir heyecan hali… Yavan olmayan ama ukala da olmayan bir hal… Tam tersi, vahşi ve kendine yeten bir ruh hali… Oraya şeyler, insanlar, dünyalar ve sözcükler arasındaki bağlantıları görerek varıyorsunuz. İşin başında tekil bağlantılar var, örneğin tek bir masal (”Peau d’Ane” diyelim) ve gelişen olaylar. Ama bunu akla getiren bir ilham perisi değil, akıl ya da belki serbest çağrışım. Pek çok düşünce bilinçte değil, ötede yani karanlıkta doğuyor.
Türk edebiyatından takip ettiğiniz yazarlar var mı?
Cevat Çapan’la uzun süreli dostluğuma çok şey borçlu olduğumu söyleyebilirim. Birlikte öğrencilik yaptık. Onun şiirlerini Fransızca ve İngilizce çevirilerinden okuyabiliyorum. Orhan Pamuk’un tüm yapıtlarının büyük bir hayranıyım. İngiltere’de hemen hemen hiç tanınmadığı zamanlarda, ilk kitaplarından biri olan Beyaz Kale’yi yılın kitabı seçmiştim hatta.




