Kadın öykücülerin gözünden şehirler
01 February 2010 Yazan Yönetici
Kategori Dosya, Star Kitap
Kadın öykücüleri, şehirlerin farklı zamanlarında buluşturan ‘Kadın Öykülerinde…’ serisi 4 kitaba ulaştı. İstanbul, Ankara, Karadeniz ve İzmir’den sonra seri, Avrupa ve Güneydoğu seçkileriyle devam edecek

Sel Yayıncılık’ın 2008 Şubatı’nda başlattığı ‘Kadın Öykülerinde…’ serisi 4 kitaba ulaştı. İstanbul’la başlayan seri, Ankara, Karadeniz ve İzmir ile devam etti. Dizinin baş editörü Selma Sancı, İzmir cildine bir öykü ile katıldığı seçkilerin esin kaynağını İstanbul odaklı şehir kitaplarının oluşturduğunu söyledi.
Şehre kadın odaklı bakışın, farklılık getireceğini düşündüklerini belirten Sancı, star kitap’ın sorularını cevaplandırdı…
• Önümüzdeki kitaplarda hangi şehirler olacak?
Şu sıralar Kadın Öykülerinde Avrupa ve Kadın Öykülerinde Doğu kitaplarının hazırlığı içindeyiz. Okurlarımızdan gördüğümüz destek, bu dizinin sürmesi konusunda bize cesaret veriyor.
Kadınlara alan açılmış oldu
• Bu seri, Türk edebiyatındaki kadın varlığını anlamamıza da yardımcı olacak mı?
Bu seçkiler, farklı kentlerin dokusunu, sosyal ve fiziki panoramasını sergilerken, öykücülüğümüzdeki kadın sesini belirginleştirmesi bakımından da önemli. Ne Türk ne de dünya edebiyatında kadın yazarlar, hak ettiği noktaya gelebilmiş değil. Ama bu kadın yazar eksikliğinden çok, kadınların genel olarak kültür dünyasında pek görünür olmamalarından kaynaklanıyor.
• Her şehir için yeterince kadın yazar bulunabilecek mi?
Kadın yazar konusunda bir yetersizlik yaşayacağımızı sanmıyorum. Bu anlamda, ‘Kadın Öykülerinde…’ dizimiz bir misyonu daha yerine getiriyor aslında: Adı pek duyulmamış, okurla buluşma güçlüğü çeken kadın yazarlara alan açmak.
• Şu ana kadar yayınlanan 4 kitap sonrasında bu seri için sizde ne gibi düşünceler oluştu?
Her biri ayrı bir kentin yaşam tarzını, dilini, yöresel yaklaşımlarını da yansıtan öykülerin en önemli cezbedici tarafı, o kente ait farklı dönemsel bilgilere, tarihine ve bugününe tanıklıkları getiriyor olmaları.
Seçkiler bakışımızı derinleştiriyor
• Ya şehirlere kadın bakışının farklılaştırıcı bir yönü var mı?
Elbette!. Öyküleri yazar kadınların kaleme alması, farklı duyarlılıkları yansıtmaları, özgün ve içtenlikli olmalarıyla çok heyecan verici. Öte yandan kadın yazarların öyküleri aracılığıyla okurla buluşan seçkiler, farklı kentlerin dokusunu, sosyal ve fiziki panoramasını sergilerken aynı zamanda öykücülüğümüze yeni duyarlılıklar kazandırmak gibi bir sonuç verdi.
• Okurların tepkisini alabildiniz mi?
Bu seçkiyle okurların tek tek yazarların öykü kitaplarından çok, içinde yaşadıkları veya geçmişte anılarının olduğu kentlerin öykülerinin toplandığı seçkilere daha ilgili olduklarını gözlemleme fırsatımız oldu. Şunu anladık ki, gündelik hayatın ayrıntılarındaki serüvenlerde yazarların öykülerindeki şehirlerin bütün renklerini ve seslerini yansıtmaları hem bu kentleri bilenlerin ve sevenlerin çok iyi tanıdıkları yönlerini dile getiriyor, bilmeyenlerin de öğrenmelerini sağlıyor.
• Son olarak seçkilere dair neler söylemek istersiniz?
Seçkiler, başka yerler, başka duyumsallıklar katarak dünyaya bakışımızı derinleştiriyor. Onların tamamını okursak, adımladığımız sokaklara, her gün önünden geçtiğimiz binalara göz ucuyla baktığımız için içimize oturan pişmanlıktan biraz olsun sıyrılabiliriz.
Kadın Öykülerinde Ankara / Efnan Dervişoğlu
Bu kitaptaki öykülerin yazarları Ankara sokaklarını, baharda tomurcuklanan ağaçları, parkları, meydanları, Zager Çarşısı, Piknik, Büyük Sinema, Mamak Cezaevi gibi her biri, Ankara’nın bir dönemine iz bırakmış, buluşma yeri olmuş mekanlarını anlattılar. 22 öykünün yer aldığı seçkide Selçuk Baran ve Sevgi Soysal’dan birer öyküyü biz seçtik. Adalet Ağaoğlu, İnci Aral, Lütfiye Aydın, Feride Çiçekoğlu, Nazlı Eray, Füruzan ve Suzan Samancı yayımlanmış birer öyküyle katıldı. 13 öykü ise yepyeni.
Kadın Öykülerinde İstanbul / Hande Öğüt
Kimileri İstanbul’u bir kadını benzetir ama benim için İstanbul, bir kadına gitmektir; Bir kadına varmak ve onun kendi ruh iklimini yaratmak. Kadın Öykülerinde İstanbul adlı seçkideki kadın öykücüler bize kendi İstanbullarını, İstanbul ve kadını, İstanbul’da kadın olmayı anlattılar… Leyla Erbil, Nazlı Eray ve Şebnem İşigüzel’in daha önce yayımlanmış birer öykü ile katıldıkları seçkideki diğer tüm öyküler, gözlerini mahmur bir sabaha ilk kez açıyorlar, martı seslerinin peşi sıra…
Kadın Öykülerinde İzmir / Yasemin Yazıcı
Seçkimizde yer alan öykücüler, İzmir’in geçmiş zamanlarından, eski yüzlerinden, yakın tarihimizden, günümüze; Doğu’dan aldığı göçlere dek varan tarihsel bir izlekte kentin atmosferini kuruyor. En çok işlenen tema ise aşk! Son dönem edebiyatımızda, İzmir kimlikli kadın yazarlar da usul usul yerin almakta.
Kadın Öykülerinde Karadeniz / Efnan Dervişoğlu
Bu coğrafyanın doğasını ve insanını gözleyen 23 kadın yazarımız, öyküleriyle seçkide buluştu. Her öykü bu yörenin farklı köşelerinden izler taşıyor. Müfide Güzin Anadol’dan bir öyküyü biz seçtik; Dilek Aslaner, Erendiz Atasü, Zerrin Koç, Esra Odman, Leyla Ruhan Okyay, Aysel Özakın Ingham, Semra Özdamar, Sevgi Özel, Kevser Ruhi ve Dilber Saka yayımlanmış birer öyküyle katıldı seçkiye. On iki öykü ise bu seçki için kaleme alındı.
SONER CAN
Büyük yazarların aynası büyük yazar: Stefan Zweig
01 February 2010 Yazan Yönetici
Kategori Biyografi, Star Kitap
Okur, Dostoyevski’nin tüm eserlerini okumuş olsa bile, Stefan Zweig’in Üç Büyük Usta isimli biyografik/edebikuramsal yapıtındaki Dostoyevski bölümünü okumadıysa, ne yazık ki Dostoyevski’yi tam olarak anlayamamıştır. Okur, istediği kadar ‘Dostoyevski’yi anlamak için Dostoyevski’yi okumak yeter’ diye itiraz etsin haklı olarak… Yine de, haksızlığını yüzüne vurmak zorundayım…

Bir yazar düşünün ki, büyük ustaların geçtiği kapıdan geçip okuru üslubu ve anlatısıyla kendisine sarsıcı bir tutkuyla bağlayabilecek romanlar/öyküler yazabiliyor oluşuna karşın, yazı yeteneğinin tüm gücünü, adını onlarınkiyle birlikte en tepeye yazdırabileceği diğer yazarların yaşamöykülerini yazmak için kullansın…
Bir yazar düşünün ki, yaşamöykülerini tarihin çekiciliğinin kollarına bırakıp okuru bu yolla metnin içine çekebilecekken, bu gücü kullanmayıp, kendi çağının tahlilini yaşamöyküsünü yazdığı yazarın öyküsüyle anıştırarak yeni bir tarz yaratsın…
Bir yazar düşünün ki, dünyanın çektiği acılara dayanamayarak canına kıydığına kendinden sonra yaşamış yazar/bilim adamı/düşünür ve tarihi şahsiyetlerin yaşamöykülerini yazmadığı için, onu çok seven okurlarını çok kızdırmış olsun… Stefan Zweig işte böyle bir yazardı.
Varlıklı bir sanayicinin çocuğu olarak 28 Kasım 1881’de Avusturya Viyana’da doğan Zweig aralarında İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Yunanca ve Latincenin de bulunduğu pek çok dili öğrenme fırsatı buldu. Çok iyi bir eğitim almıştı ve küçük yaştan beri edebiyata ilgisi vardı. Öğrendiği diller sayesinde birçok çeviri yaptı, önemli eserleri ana dillerinden okudu, Yunanca sayesinde felsefenin temellerine inebildi. Yaşam sürdüğü çağ, dünyanın enerji ve güç dengesini kurduğu 1. ve 2. Dünya Savaşı dönemiydi ve o, savaşın tüm acılarını içinde hissetti; öyle ki 22 Şubat 1942’de eşiyle birlikte Rio de Jenario’da intihar etti. Belki de tarihçiler Zweig gibi bir ustanın, yaşadığı dönemin acılarına katlamadığını söyleyerek, onun intiharının yaşam öykülerini çalıştığı ve sonu intihar ile biten pek çok yazarın öyküsünden etkilendiği için gerçekleştirdiği bir intihar olduğunu tarihe not düşmek istemediler. Ama sonuç ne olursa olsun Zweig, erken veda ettiği yaşamından geriye, onlarca biyografı, öykü, roman ve çeviri bıraktı. Eserlerinin arasında başında da yazdığı gibi kendisini çok etkileyen Dostoyevski, Tolstoy ve Balzac’ın yanı sıra dünyanın kaderini değiştiren olayları ve kahramanlarını yaptığı tarihsel araştırmalarla yazdı. Zweig’in hiçbir zaman tarihsel öyküleri objektif olmanın histerik ve kuru anlatımıyla değil, taraf olmanın ama bunu yaparken de hak gözetmenin zarafetiyle yazdı. Onun, Yıldızın Parladığı Anlar isimli, dünyanın kaderini değiştiren önemli tarihsel olayları yazdığı eserindeki İstanbul’un Fethi’ni anlatan bölümü okuyan Türk okur, okulda iyi öğrendiği bu tarihsel olayın Zweig’in terazisinde nasıl tartıldığını ve nasıl edebileştirdiğini daha iyi anlayacaktır zaten…
Her eseri okunacak yazar
Yaşadığımız çağda, edebiyatın belli bir eser ve yazar birikimi olduğunu düşünürsek, ister iyi okur olarak kendi düşüncelerimize dayanalım, isterse tavsiyeler/kitap listeleri yardımıyla yapalım, eser ve yazar seçmek zorundayız. Maalesef kötü yazarların ve eserlerin en az iyi yazarlar kadar çok okunmasının gerekli ve mümkün olduğu bir zaman bolluğu döneminde yaşamıyoruz. Öyle olsaydı, kötü eser ve yazarları da iyilerin değerini anlamak için, iyiler kadar okumamız gerekirdi. Fakat edebiyatın gelişkenliği ve genişliği düşünüldüğünde yazar ve okur seçimi yapmak şart.
Bazı yazarlar vardır ki eserleri okunmalıdır, bazı yazarlar da vardır ki, eserini seçmeden tüm yazdıkları okunmalıdır. Okur için bu külfet, yazarın sırf kendini yeteneğinin parlaklığından değil, öteki yazarları da anlamamız için açık/gizli işimize yarayacak bilgiler vermesinden kaynaklanır. Stefan Zweig, eseri seçilmeden okunacak yazarların ilk onu arasında yer alır benim için. Roman ve öykü konusunda gösterdiği tevazuu nedeniyle en büyükler listesinde değil, en iyiler listesinde kendine haklı bir yer edinen Zweig’in yaşam öyküleri, okunması gerekenler sepetinin önemli bölümünü haklı olarak işgal eder. Bir defa, kendini edebiyata sadık bir okur ya da okur/yazar olarak vakfeden, mutlaka Zweig’in Üç büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski ve Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar: Cassanova, Sthendal, Tolstoy’u aynı zamanda Amok Koşucusu, Satranç ve Yürek Çöküntüsü’nü, tarihle ilgilenenler, Yıldızın Parladığı Anlar, Yarının Tarihi, Değişim Rüzgârı, Fouche, Bir Politikacının Portresi’ini, psikoloji sevenler Freud ve Öğretisi’ni edebiyat dininin kutsal kitabı gibi okumalı. Geriye kalan eserleri ise okur, kendi ilgi alanı ya da Zweig beğenisine göre sıralayıp okuyabilir. Ama okur şunu bilmeli ki, alacağı kitap önerisi tavsiyesi ya da listesinde sıkılmadan, pişman olmadan okuyacağı birkaç yazarın öyküsünü Zweig de yazmıştır. Tamam, Tanrı’dan sonra yazmıştır belki ama kalemi kuvvetlidir. Böyle olmasaydı, Zweig’i bilen okur, erken ölümüne üzülerek, Zweig’in vakti olsa ya da tanısa mutlaka yazacağı pek çok yazar, devlet adamı, sanatçı ve bilim adamının yaşamöyküsünü okuyamamanın sıkıntısını duymazdı.
Atatürk’ü neden yazmadı?
Zweig’i tanıdıktan sonra (ve tabii ki çocukluktan beri programlandığım eğitim sistemi ve sonradan gelişen kişisel merak nedeniyle), neden Atatürk’ün yaşamöyküsünü yazmadığını düşündüm. Belki de içinde yaşadığı savaşlar çağı nedeniyle Zweig, kendi ülkesini işgale gelmişleri yenmiş de olsa bir generalin ve devlet adamının öyküsünü yazmak istemedi, diğer birçok çağdaşı gibi… Ya da Zweig, her yazarın ama öldürecek ama ölümden de acı olanını yapıp yaşamayı sürdürecek kadar iç bunalımlarıyla meşgul olduğundan, Osmanlı’dan sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ni ve onun kurucusunu, kendi bakış açısıyla tahlil edemedi. Veya en basitinden, canı istemediği için Atatürk’ü yazmadı…
Neden ne olursa olsun, bugün elimizde Zweig tarafından yazılmış bir Gazi Mustafa Kemal Atatürk biyografisi olsaydı, Atatürk hakkında yürütülen tartışmalara edebi olarak büyük katkısı olacağı kuşkusuzdu. Ama bir gerçek daha var ki, Zweig böyle bir edebi metin hazırlasaydı, Türkiye’de bir kesim tarafından göklere çıkarılıp bir başka kesim tarafından ise yere batırılacaktı. Çünkü Zweig bize, Atatürk’ü bir tarih çalışkanı edebiyatçının tahliliyle sunacaktı; edebiyatçının gerçeği eğip bükmeye hakkı vardı; edebiyatçının iyi ya da kötü adam yaratma hakkı da vardı; ama Türkiye’nin ne Zweig yorumuyla Atatürk’ü anlamaya alt yapısı olacaktı ne de olası bir eleştiriye tahammülü. Belki de Zweig’in intihar etmeden önce aklında ya da çalışma notları arasında bence es geçmeyeceği Atatürk de vardı ama Zweig hazırlığını/düşüncesini yazmadan yaşamına son verdi. İşte bu sorunun yanıtını bir okur ancak kendine verebilir. Böyle bir soruyu kendine sormak için de Zweig’i okumak gerek. Can Yayınları tarafından tüm eserleri yeniden basılan Stefan Zweig’i sahaflarda arama çabasına girişmeden de raflarda bulmak mümkün bundan sonra. Hiç değilse, Can’ın bu çabasıyla Zweig’i bugüne kadar tanımayalar, bu yeni basımı bahane ederek, Zweig ve onun dünyası ile tanışıp, benim gibi “…’nın neden yaşam öyküsünü yazmadı?” diye kendine sorabilir… Böylece, bu yanıtsız sorularımda yalnız kalmamış olurum…
ERDİNÇ AKKOYUNLU
Kimsenin kimseye gözü değmiyorsa
01 February 2010 Yazan Yönetici
Kategori Eleştiri, Star Kitap
TDK, “Herhangi bir konuda yeni ve kişisel görüşlerle bezenmiş bir anlatım içinde sunulan düz yazı türü, “diye tanımlıyor denemeyi. Bu tanımda dikkatimi çeken iki nokta var: herhangi bir konu ve kişisel görüşler. Bu tanıma uymayan bir deneme yazarı olabilir mi? Ben böyle bir yazarı tanıyorum!

Konusu “herhangi” olmayan, görüşleri “kişisel” sıfatını taşımayan bir deneme yazarı. Onun tüm denemelerinin tek bir konusu var: hayat. Ve bütün denemeleri kişisel görüşlerle değil insani değerlerle bezenmiş. Son kitabı “Bilmem Hatırlar Mısın?”la okurlarıyla olan üç yıllık özleme son veren Ali Çolak, “hayat”a ve “insan”a dair “farkındalık”lar yaratarak okuru bu kavramlar üzerinde düşünmeye çağırıyor.
Eski bir suskunluktur anneler
Anne, Ali Çolak’ın bütün kitaplarında sonsuz minnettarlıkla anılan bir kişi olarak dikkat çekiyor. Bilmem Hatırlar mısın?’da da anneye dair kurulmuş cümleler okurun kalbine dokunuyor.”Dünya çirkinleştikçe bütün iyiliklerin, bütün hasretlerin kapısı anneye açılıyor.” Yazar, anneyi kirlenmiş dünyada tertemiz ve güvenli bir sığınak olarak görürken annesiz bir dünyada nasıl yaşanılacağını düşünmekten bile imtina ediyor. İletişim çağında yaşadığımız iletişimsizlikten annelerin ayrı tutulmasını istiyor. Çocuklarına “Birbirimizi görmeden yaşlanıyoruz” diyen annelerin çoğaldığı bu çağda hiçbir annenin “bayramlık ve tatillik anne” olmaktan mutlu olmayacağı gerçeğini de sessizce bırakıyor içimize.
Kitapta sosyal hayata dair acı gerçekleri okudukça üzülmemek, düşünmemek elde değil. Sosyal sorumluluklarından her geçen biraz daha uzaklaşan insanoğlu, bencilliğinin bedelini yalnızlığıyla ödüyor. Modern insanın yaşama hızı onun hayata ve insana dair “farlınlalık”larını yitirmesine neden oluyor. Hayatımızı selamsız günler dolduruyor. Yan komşumuzun sesi uzaktan geliyor. Kimse kimseyi dinlemiyor ama herkes bir şeyler söylüyor. Ali Çolak, bu yitip giden insani kıymetlere dikkat çekiyor. Hayatın farkına varmak, onu anlamlandıran her şeyi fark etmek ve ona anlam katmak, denemelerde okurun düşünce yolculuğundaki duraklarından birkaçı.
Unutamamak büyük acılar verir
Hatırla(n)mak ya da unut(ul)mak. İkisi de acı verir bazen. Bazen de mutluluk. İkisi de insan için. Yazar, bu ikisi arasında gidip gelen hayatlara dair notlar düşüyor denemelerinde. Zaman kavramının çağımız insanı için “an”ı ifade etmesi ve bu anın güzellikleri unutturması gerçeğiyle karşı karşıya kalan okur, neleri unuttuğunu fark ediyor: sevgi, samimiyet, muhabbet, merhamet…
Necati Cumalı, “Niçin yazıyorsunuz?” diye sorduklarında “Öykülerimde, denemelerimde beni yazmaya iten yüreğimin taşmasıdır” cevabını verir. Yüreklerimizden taşan unutamadıklarımızdır belki de. Kitaba adını veren deneme öyle bir gerçeği dile getiriyor ki okurun lugatindeki bütün kelimeler sükûta bürünüyor. “Bir anın, bir hayatın yaşanmamış gibi olması ne kadar ürkütücü; ama gerçek! Ne çok an, ne kadar çok hayat yaşanmamış gibi oluyor!.. Şu bizim yaşayıp durduğumuz küçük hayatlarımız da bir gün elbet yaşanmamış gibi olacak.”
Ali Çolak’ın denemelerinde dikkatten kaçmayan bir özellik de onun doğaya olan tutkusu. Kitap isimleri de bu tutkunun bir yansıması gibi: Mavisini Yitirmiş Yaşamak, Bir Bahçe Düşü, Gün Sarısı, Günlük Güneşlik Şarkılar… Onun hayat algısı insanlarla sınırlı değil; çiçekler, ağaçlar, gökyüzü, yağmur, bahar, kokular… Ali Çolak, kâinattaki her şeyi sığdırıyor “hayat”ın içine. Sayfaları çevirdiğinizde bir yandan, ağaç yaprağında gezinirken ruhunuz bir eylül ikindisinde diğer yandan da içiniz acıyor fark ettiğiniz yeni bir gerçeğe: İnsanoğlu her geçen gün daha da uzaklaşır oldu doğadan. Yani kendinden, özünden. Sahi en son en zaman dokunduk bir yaprağa? Ne zaman oldu bir çiçeği sulamayalı, gökyüzüyle konuşmayalı?
Bilmem Hatırlar Mısın?’ı okurken ve okuduktan sonra Haydar Ergülen’in Sis şiirindeki o müthiş mısraı hiç çıkmadı aklımdan: “Kimsenin kimseye gözü değmiyorsa şiir niye?” Biraz değiştirip sorsak kendimize; kimsenin kimseye gözü değmiyorsa yaşamak niye?
YUSUF ÇOPUR
“Şiir gibi” bir yıl değildi!”
01 February 2010 Yazan Yönetici
Kategori Haberler, Star Kitap, Söyleşi
Dergiler, şiir kitapları ve yeniden basımlar açısından verimli bir yıldı 2009. Ama ölümler, şiiri utandıran sözler de duyduk. O yüzden “2009 hiç de şiir gibi yaşanmadı” demek yanlış olmuyor

HAYDAR ERGÜLEN
haydaree@yahoo.com
Yazının başlığını hiç düşünmeden yazdım. Demek ki ben de şiir hususunda hafiften kararmaya başlamışım. Oysa daha 3-4 ay önce, yine bu sayfalarda şiirimizin pek iyi yolda olduğundan dem vuran da bendim. Belli ki bazen, ne kadar sabırlı ve iyimser olursa olsun, insanı aktan karaya çevirmeye iki söz, üç cümle yetiyormuş! Artık şiirimizin ‘hal-i pür melal’i mi demeli yoksa işbu yazıyı kaleme alan ‘fakir-i pür taksir’in hoşnutsuzluğu mu, her neyse, sözün özü şiirimizin bu yıl pek tadı yoktu, küresel kriz Türkiye’de galiba önce şiiri vurdu.
Tiryakiliğin eski tadı yoktu…
Hiç görmediğim dergiler vardı, yeniden çıkan Ücra gibi. Öte yandan hiç görmek istemediğim dergiler de vardı, onları görmedim, bazılarının kapağını bile çevirmek istemedim. Elbette bir şeyler yitirmişimdir, ama belli ki bunlar pek önemli değildi. Doğrusu sözü edilmeye değer, çıkmasını, gelmesini hasretle beklediğim fazla dergi, o dergilerde de pek dişe dokunur şeyler yoktu.
Bu yılın güzel sürprizlerinden biri YeniYazı dergisi oldu, özellikle Seyhan Erözçelik dosyası iyiydi. Akatalpa, öyküyü de ekleyerek daha dolgun oldu. Fayrap kapağından başlayarak ilgi çekici olmayı sürdürdü, eski şairlerle ilgili yazılar, Hakan Arslanbenzer ve Ahmet Güntan’a doğumgünü armağanı olarak hazırlanan sayılar iyiydi. Karagöz’ün 90 şairleriyle ilgili sayısı, Yedi İklim’de Zafer Acar’ın yazıları dikkat çekiciydi. Artık bir ‘kadro’ dergisi görünümünde süren Heves’in Ocak 2010 sayısında “Heves’te Türk şiirinin yeniden atağa kalktığını duyumsatan, bize tarihin önemli bir anında,önemli bir vazife edindiğimiz bilgisini hatırlatan şiirler, yazılar yayımladık” deniliyordu. Sincan İstasyonu, Hayal, Deliler Teknesi, Karayazı, Eliz, Yazılıkaya, Yasak Meyve, Dergah, Bir Nokta ve merkez dergiler… Varlık’ta Yücel Kayıran’ın hazırladığı ‘bir şiir’ dosyaları kuşatıcıydı, Ahmet Oktay’ın Birahane Longa şiiri üzerine olduğu gibi. Mühür biraz daha derli toplu oldu. Fakat tiryakilik yaratıcı ya da sürdürücü cinsten bir dergi yayımcılığı yoktu bu yıl. Adet yerini bulsun diye çıkılan dergilere de öyle bakıldı.
Şiir kitapları
80 kuşağı şairleri toplu şiirlerini yayımlamayı sürdürdü: Gülseli İnal, Yusuf Alper, Yavuz Özdem, Gültekin Emre, Akif Kurtuluş, Metin Cengiz. Yılın dikkat çeken ilk kitapları, Furkan Çalışkan Kabahatler Kanunu, Kaan Koç Çok Tanrılı Sular, Mahir Karayazı Beş Taş, Nurullah Kuzu Dağınık Kara, Özkan Satılmış Şiir Koy Alnıma, Özcan Erdoğan Horozu Düşen Hayat. Yılın öne çıkan diğer şiir kitapları: Süleyman Çobanoğlu Hüdayinabit , Mustafa Akar Tenezzül, İbrahim Tenekeci Ağır Misafir, Adem Turan Ateşte Yıkanmış Atlar, Betül Tarıman Ağır Tören, Çiğdem Sezer Denizden Geçme Hali, Hulki Aktunç Sönmemiş Dizeler, Levent Yılmaz Afrika, Hüseyin Avni Cinozoğlu Mükafat, İhsan Deniz Baht-ı Siyah, Kenan Yücel Örselenmiş Ruhlar Bandosu,Cevat Çapan Ara Sıcak, Mehmet Can Doğan Attar, Onur Caymaz Yaz Tarifesi, Mehmet Yaşın Kalbi Durmuş Zamanda, Ali Özgür Özkarcı Yamuk, Emrah Altınok 2010, Mustafa Erdem Özler Erdem Devesi, V. B. Bayrıl Arzuda Tenha, Engin Turgut Esrik, Selahattin Yolgiden Unuttuğum Limanlar, Mustafa Ergin Kılıç Yer Yara Kabuğu, Osman Konuk Beyaz Savunma, Nihat Behram Çıkmak İçin Bu Karanlıktan, Mustafa Köz Yazıtlar, Azad Ziya Eren Özenle Unutulmuş Parçalar, Necmi Zeka Kitaba Adını Veren Şiir. Kaybının ardından Kemal Özer’in toplu şiirleri Yanık Karanfil adıyla yayımlandı. Turgut Uyar’ın Dünyanın En Güzel Arabistanı kitabının yayımının 50. yılında ise özel baskı yapılmadı!
Benim için bu yılın şiir sürprizi, Emirhan Oğuz’un efsanevi kitabı Ateş Hırsızları Söylencesi’nin yıllar sonra yeniden basılması oldu. Yeni kuşak şairlerin de okumasında sayısız fayda var, okuyunca anlarlar. Ayrıca Oğuz’un yeni şiir kitabı Myndos Geçidi de yayımlandı. Ahmet Ada’nın Taşa Bağladım Zamanı etkileyici bir toplam olarak Ada şiirinin geldiği yeri de işaretliyordu. Selim İleri’nin Ayışığı adlı tek şiir kitabı ise yıllar sonra bir kez daha bu büyük edebiyatçının şair yanının da önemini gösteriyordu.
Mehmet Can Doğan araştırıp yayına hazırladığı Öncesi de Kalır ile Edip Cansever’in kitaplarına girmeyen şiirlerini kazandırdı şiir tarihimize.
Yılın önemli toplamlarından biri de şair Adem Turan’ın hazırladığı Şairlerin Gazze’si adlı yazı-şiir seçkisi oldu. Çok sayıda şair İsrail’in Gazze’de yaptığı kıyım ve zulümle ilgili olarak bu kitaba özel şiirler ve yazılar yazdılar. Keşke başka bir grup şairin ortaklaşa yazdığı Gazze Avazı şiiri de bu kitapta yer alsaydı!
Şiir üzerine kitaplar
Celal Fedai tartışma yaratan, üzerinde çokça konuşulan yazılarını Spekülatörlere Karşı Şiiri Savunmak kitabında topladı. Gültekin Emre Kardeş Alevler kitabında
şiir ve şair sevgisini göstermeyi sürdürdü. Kuşkusuz Turgut Uyar’ın Korkulu Ustalık, Edip Cansever’in Şiri Şiirle Ölçmek ve Oktay Rifat’ın Şiir Konuşması yılın en iyi hasadıydı. Kemal Özer’in iki ciltlik Günlerle Yolculuk günlükleri ise, bu usta şairimizin tıpkı şiir gibi günce yazmayı da nasıl ciddiye aldığını gösteren değerli bir miras oldu.
Üzerine daha önce de yazdığım Kalp Zamanı’nın yayımlnması ise benim için yılın şiir olayı oldu. Bu sayede Paul Celan ve Ingeborg Bachmann’ın aşklarını da öğrenmiş oldum, hem de bunca yıl sonra! İlknur Özdemir Celan-Bachmann mektuplarını güzel güzel çevirdi de, okuru,yazarı şairi hep beraber ‘kalp zamanı’nın hiç geçmediğini öğrenmiş olduk! Ben de birbirlerini çok sevdikleri için daha bir sevdim Celan ile Bachmann’ı.
Şair ve çizer Metin Üstündağ’ın, Met-Üst, Şiyir Sevişgenleri ise doğrusu iyi bir şiir kitabı gibi defalarca okunacak cinsten.
…ve diğer tatsız şeyler!
2000’li yılların şiiri deyip de adını koyamadığımız, Utku Özmakas’ın “Milenyum Kuşağı” deyip kitabını da yazdığı kuşağın kimi ‘delikanlı’ şairleri basılı ve sanal alemde hayli diklendiler birbirlerine. Serde delikanlılık var ne de olsa! Bu arada bizim kuşaktan, hani şu malum, meşhur, ara, kayıp, mağlup, geçici ve tuhaf kuşaktan bazıları da kendilerini ‘gizli seksen kuşağı’ olarak ilan ettiler, galiba bunda ‘biz onlardan değiliz. Aman karıştırmayın!’ endişesi de etkili oldu, ki sanırım şairlerde kibir biraz da böyle endişe ve kaygılarla başlayıp gelişiyor.
Ocak 2010’da kitap olarak yayımlamak için yazmaya başladığım Aşk Şiirleri Antolojisi’nin şiirlerini kaybettim. Haziran ayında bir uçak yolculuğunda yitirdiğim ve şiirlerin yazılı olduğu siyah defterin öyküsünü Sincan İstasyonu dergisinde uzun uzun anlattım.
Bu arada şiir eleştirisi giderek çirkinleşmeye başladı. Bu eleştirilerden ya da karaçalmalardan ben de nasibimi aldım, bu kadar ‘çirkin’ini hiç görmemiştim!
Yılın ‘şair’ olayı ise İsmet Özel’den geldi! Sanırım şairlikten alimliğe terfi etmiş olan Özel, megalomanisini sivri çıkışlarla da sürdürme peşinde. Alevilerin gavurluğundan ilkelliğine kadar bir yığın zırvayı, üstelik matem ayı olan Muharrem’de, söylemekte beis görmedi. ‘Büyük şair’ olmak bir toplumun değerlerine hakaret etmeyi mazur göstermez. Evet İsyan’dan tek tip insan ve toplum özlemine, çok acıklı bir serüven.
Galiba en tatsız olanı da kayıplarımız. Gençlik arkadaşım, dostum, aykırı şairlerden Süha Tuğtepe’yi 53 yaşında yitirdik, şiir ve anlatı pek çok kitap bıraktı geride. Şair ve çevirmen Gürkal Aylan da reklamcı şairlerle ilgili kitabını yayımlayamadan ayrıldı aramızdan. Usta şair Kemal Özer’i Türkiye toplumsal mücadelelerinin şiirini 15-16 Haziran işçi direnişiyle sürdürmeye hazırlanırken yitirdik. 60’lı ve 70’li yılların ‘protest ozan’ı ve bir dönemin simgelerinden Aşık İhsani de uzun unutuluşunun ardından veda etti dünyaya. Türk hikayesinin öncü ismi ve hep bir şiir muhibi olarak gördüğüm Orhan Duru, şiirin de kaybı sayılır. İyi yürekli şair arkadaşımız Selma Ağabeyoğlu’nu da yılın son günlerinde yitirdik. Ve ‘çocukluğun şairi’ diye de sevdiğim yönetmen Ahmet Uluçay’ın erken ölümü, bizi sinemanın yeni şiirlerinden de mahrum etti.
Velhasıl tatsız bir yıldı, ‘şiir gibi’ yaşanmadı.
Kitap kötüyse tutup yazarını dövebilirsin
01 February 2010 Yazan Yönetici
Kategori Star Kitap, Söyleşi
Şair, yazar, yayıncı ve akademisyen. Bilgi Üniversitesi’nde ders verirken, bir yandan da Helikopter Yayınları’nı uçuruyor. “Kitabın içine kötü bir şey konduğu zaman yazarını tutup dövebilirsin de” diyen Levent Yılmaz ile kitap kokusunun izinden gittik…

• Bir yayın yönetmeni olarak sanırım kitapla okur arasında bir yerde duruyorsunuz. Yayıncılıkla kitapseverlik arasındaki ilgi için neler söylersiniz?
İkisi çok farklı. Yayıncılık nihayetinde ticari bir anlam taşıyor. Ancak yayıncılığın da kuşkusuz bir geleneği oluşmuş. Dünyanın hemen her yerinde 19’uncu yüzyıldan sonra yayıncılığı, özellikle büyük yayınevlerinde iyi şairler ve yazarlar üstlenmiş. Tabii ticari kaygıları olmamış, hiçbirisi pazarlama ya da finans müdürü değil. Ama kitapların seçiminde, kapağından sayfa düzenine ve kağıdın kalitesine kadar yazarların yayın yönetmenliğinin olumlu katkıları var. Örneğin Andre Gide, Paris’ta ünlü Gallimard’da çalışmış. Bugünden örnek verirsek Roberto Calasso, İtalya’nın en önemli yayınevlerinden Adelphi’yi yönetiyor. ‘Ya bizden’ derseniz aklıma gelen ilk isim Enis Batur’dur. Haksızlık etmeyelim, buradan bakınca, o ticari uğraşın içine gönül işi de giriyor.
• İşin mutfağında bulunmanız sizin yazıya bakışınızı etkiledi mi?
Ta başında hayatımı kitaplarla ilgili bir iş yaparak kazanmaya karar vermiştim. Bunun bir yönü beni yayıncılığa itti, bir başka yönü de üniversitede araştırmacılığa götürdü.
• Kitap binlerce yıl neredeyse tek bilgi kaynağıydı. Bilişim imkanları kitabın önemini azalttı mı?
Kitap ilginç bir nesne. Bir kere sahip olunan bir şey. Yani imzası olan, sorgulanabilir, apaçık bir şey. İçine kötü bir şey konduğu zaman yazarını tutup dövebilirsin de. (gülüyor) Ama mesela internette böyle bir şey yok. Tanınamayan, adresi olmayan bir dünya orası. Halbuki kitap böyle tekil bir şey. Yayıncısından yazarına sorumluluk almakla oluşan bir şey.
• Sizin yayıncılık sevdanız nasıl başladı?
Uzun yıllardır yayıncılık yapıyorum. Ankara’da 1989’da Gece Yayınları, ondan önce Büyülü Dağ diye bir deneyimimim vardır. Ankara’da Dost Yayınları’ndan sonra Fransa’da birkaç yayınevine emek verdim. Türkiye’ye dönünce Yapı Kredi’de yayın danışmanlığı yaptım.
• Helikopter Yayınları fikri nasıl oluştu?
Tabii ki sevilen kitapları yayınlama düşüncesi!.. Bir gün bir baktım ki, hayatta bana büyük zevk vermiş kitaplar var, kimileri Türkçede yayınlanmış kimileri ise yayınlanmamış. Bazıları da belki hiç yazılmamış!.. İşte bu özel listeden bir şeyler çıkaralım, çok satma hırsımız olmasın. Adam gibi çevirileri olsun ve düzgün bir kütüphane oluşturalım dedik. Bunu yaparken elbette klasik olmuş kitapları çoğunluk olarak seçtik, ancak risk aldığımız Türk yazarları da oldu. Tarık Günersel ve Esra Yalazan gibi.
• Helikopter adı, kitapların kırmızılı sayfaları, kapakların beyazlığı…
Helikopter’in bir metafor hali var kuşkusuz ama ben öncelikle şunu düşündüm. Kitap yapmak ciddi bir şeydir. Niteliği, çevirisi, hurufatı, tasarımı. Bunları tasarlarken ‘bu da neymiş’ dedirtmek istedim. Arka kapak yazısının ‘sen’li ‘ben’li olmasını isterken ağırbaşlılığını kaybetmesin, bir yandan gülümsetsin ama çok da uçurmasın.
• Okur nasıl karşıladı Helikopter kitaplarını?
Valla bizi şaşırttı! İlk kitabımız Andre Maurois’nın İklimler’iydi, ilk üç ayda 3 bin 500 sattı. Oysa farklı yayınevlerinden defalarca basılmıştı. Diğerleri, istisnalar hariç 600 – 800 arası sattı. Her kitap kendisini kurtardı, hatta biraz para da kazandı.
• Yayınladığınız kitaplarda hazır çeviriler mi kullanıyorsunuz?
Bir kere hazır bir çeviri kullanayım dedim… Geothe’nin Gönül Yakınlıkları’nı yayınlamak istiyordum. Eski iki çevirisi var, birini iyi Almanca bilen arkadaşıma verdim. ‘Şunu bir elden geçirebilir miyiz’ dedim. Arkadaşım kitabın sil baştan çevrilmesi gerektiğini söyledi. Çeviri işlerinde işler sıkıntılıdır biraz.
• Çeviriye kurban giden kitaplar hatırlıyor musunuz?
Galiba Alfa, Borges’in bir-iki kitabını Almancadan çevirterek yayınlamıştı. Tam bir felaketti.
• Büyük yazarlar da demek ki kötü çevirinin hışmına uğruyabiliyor…
Çevirinin çok büyük etkisi var. Borges demişken, ilk kez Tomris Uyar çevirmeseydi Borges yine sevilirdi ama bu kadar etkili olur muydu, bilinmez. Tersi de var tabii. Roberto Calasso’nun kitapları İngilizceden çevrildi ve doğrusu yazık oldu.
• Döne dolaşa okuduğunuz yazarlar?
Yusuf Atılgan var. Bence onun şaheseri, Canistan’dır. Şiir derseniz dönüp dolaşıp Turgut Uyar ve Oktay Rıfat derim.
• Bir şair olarak söyleyin, şiir çevirisi ne kadar mümkündür? Çevrilmiş bir şiir ne kadar kendisi kalır?
Şu kadarını söyleyebilirim. Bir ara Enis Batur ile Rimbaud çevirileri üzerine sohbet ediyorduk. Ona Rimbaud okuduğumu söylediğimde bana ‘Sen Rimbaud değil İlhan Berk çevirisi okuyorsun bence’ demişti. Ancak her dili bilmek mümkün değil. Mesela Kavafis’i de çevirileriyle okuduk ve çok sevdik.
• Düz yazıda da bu kadar büyük riskler var mı?
Sabahattin Eyüboğlu’nun Montaigne çevirilerinin Montaigne ile pek bir alakası kalmamıştır. Ama en çok onun çevirileri okunur. Başkası çevirse bu kadar tutmaz. Zaten zor bir metindir.
• Hayatın akışı içinde yayınevleri de kirlenir mi?
Tabii ki. Birçok yayınevi büyük bir şevkle işe başlar, sonra rutine girer, herkes sıkılmaya başlar. Kurumsallaşmış yayınevleri düzgün bir çizgi tutturur ama zamanla tadı tuzu kalmaz.
Mümkün olanlar… ‘İmkan olsa’lar…
l Dost’ta Borges’in seçkisini, Babil kitaplığını Türk okuruna kazandırmak, Bilge Karasu’nun Göçmüş Kediler Bahçesi’ni düzgün bir baskı ile okura sunmak çok keyifliydi. Milliyet Yayınları’ndan çıkan ilk baskısı bir felaketti.
l Cemal Süreya keşke sağ olsaydı da yarım kalan Pierre Louys’un Afrodit’ini basabilseydik. Çeviriye başlamıştı ki vefat etti.
l Roberto Calasso’nun tamamını Türkçeye kazandırırdım.
l Dost’ta İtalyan çizer Hugo Pratt’ın Corto Maltese’lerini yayınlayalım diye herkesin kafasının etini yemiştim. İlk üç kitabını da çevirmiştim üstelik.
l Şu sıralar 16 yüzyıl kitaplarını, orijinal resimleri ve gravürleriyle basmak ve çok satmak isterdim.
Romanın kadın yılı: 2009
01 February 2010 Yazan Yönetici
Kategori Haberler, Haberler, Star Kitap
Edebiyattaki kadın erkek yazar ayrımına karşı olsam da; söylemek zorundayım ki: 2009 kadın roman yazarlarının yılı oldu. En üretken, en çok satan ve en çok okunan romanlar bu yıl Türk edebiyatının kadın yazarlarının kaleminden çıktı. Elif Şafak, Oya Baydar ve Ayşe Kulin kitapları bu yıl en çok satanlar ve en çok konuşulanlar listesinin başında yer aldı.

Özellikle son 10 yılda yayınlanan ve yazılan kitap bakımından Türkiye edebiyatı sadece romana yönelmiş bir konuma geldi. Öykü, deneme, oyun ve şiir yılda 400’e yaklaşan yayınlanmış roman içinde kendine okuyucu bulmakta zorlanıyor. Çünkü romanın satış ve pazarlama olanakları ile okurun tercihini yaparken edebi türler arasında romana yönelmesi nedeniyle, olması gerekenden de düşük düzeyde seyrediyor öykü, deneme ve oyun yayınları… Bununla birlikte yayınlanan romanların yarısına yakını ilk roman olmasından ötürü, edebiyat vitrinine yılda 200’e yakın yeni yazar; yani yeni romancı çıkıyor. Ve sadece bu yenilerden ancak bir-ikisi okurun dikkatini çekip 500 adet ya da üzerinde satıyor. İlk roman yayınlayıp da baskısı birkaçı geçen yazarlar ise ya medya dünyasından çıkıyor ve tanınırlıkları kendilerine okurla iletişim kurma konusunda basının imkânlarını kullanma fırsatı sunuyor. Ya da fısıltı gazetesi yıldırım baskılar yaparak bir yazarın tanıtımı yapıyor ve romanı hiçbir dış tanıtım yardımı almadan birkaç baskıya erişebiliyor.
Yayınlanan roman sayısı ile satılan roman sayısı arasındaki orantısızlık bir yana, yazdıkları satan bir başka deyişle yazdıkları okurla buluşan romancılar ise “nitelikli okur” bulamamaktan yakınıyor. Nitelikli okur bulamamak ne demek? Nitelikli okur: “Popüler edebiyat eseri olarak tanımlanan eseri, popülerlik niteliğini kazandıran biçimde sadece sahip olmak için değil, popülerlik algılamasına kapılmadan eseri gerçekten okumak için okuyan… Ebedi alt yapısını oluşturmuş: Klasikleri bilen. Modern klasikleri okumayı sürdüren. Ülke edebiyatını tanıyan; edebiyatçılar arasında niteliksel değerlendirmeler yaparak elindeki eseri okuyan. Ayrıca okuduğu eserin yazarına, eserle ilgili görüşlerini çeşitli yollarla ileten” demek. Bu tanımın tamamını veya çoğunluğunu karşılayan okuru bulmakta, ismi edebiyat dünyasına yerleşmiş yazar zorlanıyor; bulamamaktan yakınıyor.
2009 yılında Türk romancılığında da ne yayınlanan roman sayısındaki nicelik artışı, ne okur sayısındaki azalma ne de ilk roman yayınlama hevesinde düşüş son 5 yıla göre değişim göstermedi:
Elif Şafak zirvede ama…
Geride bıraktığımız yılda en çok konuşulan, en çok satan, yazarına en çok telif ücreti kazandıran roman Elif Şafak’ın Doğan Kitap tarafından yayınlanan Aşk’ı oldu. Elif Şafak, git gide romanları çok satan bir yazar oldukça, Türkiye’de her çok satan yazarın üzerine yapıştırılan yaftada yazdığı gibi popüler roman yazarı olarak anılmaya başlandı. Şafak da bu sıfatın hakkını verircesine “üretime geçerek” romanlarının hacmine göre kısa sayılabilecek zaman dilimlerinde kitaplar yayınlatmaya başladı.
Okur tarafından ya çok sevilen ya da hiç sevilmeyen bir yazar olan Şafak’ın Aşk romanı da, okurun genel algısında beğenilip, bu beğeni satış rakamlarına yansısa da, edebiyat eleştirmenlerinin Şafak’ın romancılığı hakkındaki beklentilerinin boyutları, romanın popülerliği konuşmalarının arasında tam anlamıyla duyulmadı.
Şafak için bu konunun bir eksiklik yaratıp yaratmadığını bilmemekle birlikte yazarın para kazanması konusunda Türkiye’deki habis görüşten hoşlanmadığını Habertürk gazetesindeki köşe yazılarında ele aldığı kadarıyla biliyoruz. Aşk romanının tanıtım kampanyası, kitabın önce pembe, daha sonra gri ve pembe olan kapakları ve aşk konusunun her şey ile ilintisi nedeniyle roman hakkında roman ile ilgili ilgisiz çıkan yazılar ve yazarla yapılmış röportajlar 2009 yılında okura: “Elif Şafak yazdıklarından iyi para kazanan bir yazar mı yoksa iyi para kazanmak için neleri yazması gerektiğinin sırrını çözüp, buna uygun davranan bir yazar mı”? sorusunu ık sık sordurdu.
Bu yanıtı okur sorsa bile tek başına kendi yanıt veremeyeceğini,Elif Şafak’ın yazdıkları ile bu soruya cevap oluşturacağını ama 2009’un belki de romancılığının kendisi açısından en iyi yılı olduğunu söylemekte fayda var.
Yazarın en’i olabilecek eser
2009’a damga vuran diğer kadın yazar ise Can Yayınları tarafından yayınlanan Çöplüğün Generali adlı kitabıyla Oya Baydar oldu. Türkiye’nin sıcak siyasi gündemindeki önemli konulara temas ettiği algısını yaratan roman, Baydar’ın okurca en beğenilen ve en çok satın alınan eseri konumuna yı lsonu itibariyle gelmişti. Baydar’ın kendi okurunu yaratan üslubu hem Baydar’ın sadık okuru hem de Baydar’ı tanımayan, okumaya da yeni başlayan okuru kendisine çağıran bir özellik taşıyor.
Bu yıl da Oya Baydar’ın okurunu edebiyata davetini ve eseri ile yıla damgasını vuranlar arasında yer almasını bir dahaki Baydar eserinin ne zaman geleceğini de bekleyerek izledik.
Adeta bir siyasi tepki gibi
Yılın çok konuşulan ve satan bir diğer eseri ise Ayşe Kulin’in Everest Yayınları tarafından yayınlanan Türkan’ı oldu. Sene içinde yaşamını yitiren Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Kurucu Başkanı Prof. Türkan Saylan’ın yaşamöyküsünden yola çıkan ve Saylan’ın Kulin’e emanet ettiği özel yazışmalarından da yararlanılarak kaleme alınan roman, okurun yoğun ilgisi ile karşılandı.
Kulin’in romanını çekici kılan bir başka özelliği de, Türkiye’nin siyasal gündeminde ve yakın tarihte yaşanan olaylara ve bu olayların neticelerine ilişkin bir tepki niteliği taşıdığı algılaması yaratmasıydı. Bu niteliği nedeniyle de, romanın başarısını edebiyat alanından güncel siyasi olaylara karşı bir duruş ve bu duruşu benimseyen okur kitlesinin buna desteği olarak da yorumlamak, eserin edebi niteliğini yorumlamadan da pekâlâ söylenebilir hale geldi.
Ötekiler de var
Bu üç romanın dışında; Murat Menteş Korkma Ben Varım (İletişim Yayınları), Ayfer Tunç Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi (Can Yayınları), Özen Yula Gizli Aşk Bu (Everest Yayınları), Sema Kaygusuz Yer Yüzünde Bir Yer (İletişim Yayınları), İrfan Yalçın Yorgun Sevda (Can Yayınları), Cahide Birgül Eflatun Koza (Everest Yayınları), Önay Sözer Sonradan Yaşamak (Yapı Kredi Yayınları), Muammer Kırdök Ölümsüz Olduğum Zamanlar (Notos Kitap) ile çeşitli özellikleri sebebiyle ön plana çıktı. Özellikle Ayfer Tunç’un Bir Deliler Evinin Yalan Yanış Anlatılan Kısa Tarihi isimli romanı, yazarın alışılmış üslubunun ve konu seçiminin dışındaki unsurlara dayandığı için okur tarafından yazarın yazın çeşitliği anlamında önemli bir deneyim oldu.
Sema Kaygusuz’un Yer Yüzünde Bir Yer isimli romanı da, yıl ortasında yaşanan siyasi bir hadise nedeniyle romanın dayandığı olayın yeniden gündeme gelişi ve yazarın edebi bir tanıklık ile bunu dile getirmiş olması arasındaki bağ sebebiyle dikkat çekiciydi.
Bunun yanında Murat Menteş’in Korma Ben Varım isimli romanı da, Menteş’in kendini okurun yaratmaya başlayan bir romancı olarak tanınması ve anılması bağlamında önemli bir dipnot oldu.
Yine de 2009 yılı en çok konuşulan, satan ve okunan romanlar anlamında kadın yazarların yılı olarak tarihe geçti.
2009 Kültür ve Sanat ödülleri verildi
Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından verilen “2009 yılı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü”, Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda düzenlenen törenle, Neyzen Niyazi Sayın ve Tamburi Necdet Yaşar’a takdim edildi.

Murat Salim Tokaç yönetimindeki İstanbul Devlet Türk Müziği Araştırma ve Uygulama Topluluğu’nun, aralarında ödül alan sanatçıların eserlerinin de bulunduğu şarkılar seslendirdiği törende, Fahri Tanır tarafından hazırlanan ve Neyzen Niyazi Sayın ile Tamburi Necdet Yaşar’ı anlatan “Bir Yaşam Öyküsü” adlı film sunuldu.
Törende konuşan Günay, ödülün, bakanlığın, çeyrek yüzyılı aşkın süredir sürdürmeye çalıştığı bir geleneğin yeni bir adımı olduğunu söyledi.
Günay, 1979′dan bu yana bakanlığın kültür ve sanat yaşamına büyük katkılar yapan, duygu ve düşünce dünyasının zenginleşmesine katkı sağlayan kişi ve kurumlara bir şükran ifadesi olarak tören düzenlediğini ve şükran belgesi takdim ettiğini belirterek, önceki yıllarda ödülün Alaaddin Yavaşça, Çetin Altan ve Metin Sözen’e verildiğini anımsattı.
Bir toprağın vatan olması için sınırlarının savunma güçleri tarafından korunması ve sınırlarının kanla çizilmesinin yetmediğini kaydeden Günay, “Bir toprağın gerçekten vatan olarak hissedilmesi için derinliğindeki zenginliğin geçmişten geleceğe taşınması gerekir” dedi.
Bunu, kültür ve sanat insanlarının yaptığını kaydeden Günay, şöyle devam etti:
“Mimari, musiki ve edebiyat alanında bu toprakların derinliğindeki zenginliği alıp geleceğe taşıyanlara millet olarak çok şey borçluyuz. Bunun için Mimar Sinan’ı, Fuzuli’yi, Namık Kemal’i, Nazım Hikmet’i, Yahya Kemal’i, Necip Fazıl’ı, Mehmet Akif’i ve daha birçok ismi minnetle, rahmetle anmamız ve milletimizin büyük kahramanları olarak karşılamamız gerekiyor.”
“KÖKLÜ VE DERİN MUSİKİYİ BİLMEK”
Günay, popüler musikiyi dünyada temsil eden isimlerin uluslararası başarılarını alkışladıklarını dile getirerek, şöyle konuştu:
“Ama bir de geleneğimiz var, bizi millet yapan öz değerlerimiz var. Onu, bugüne sarsılmaz köprü olarak taşıyan ve yarım yüzyıldan fazla, bitmez tükenmez bir aşkla çalışan büyük ustalarımız var. Biraz eski, kopmaz, geleneksel musiki alanına dönmeyi düşündük. ‘Bazıları anlamaz bizim eski musikimizden/ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden’ diyor ya Yahya Kemal, bizi anlamak için bu köklü ve derin musikiyi bilmemiz gerekiyor.”
Bakan Günay, bu alana hizmet eden iki büyük usta Neyzen Niyazi Sayın ve Tamburi Necdet Yaşar’ın çalışmalarını yarım yüzyıldan bu yana sürdürdüğünü anlatarak, “Sayın ve Yaşar, bu yıl bu şükranı, ülkede yaşayan sanatçılar arasında herkesten fazla hak etti” dedi.
Günay, konuşmasına şöyle devam etti:
“Onlar hakkında konuşmak belki haddimi aşar. Belki şunu söylemek mümkün, eski bir deyişle iki sanatçının icraları, becerileri, gayretleri ve sevdaları için ne söylesem bir eksik, ne söylesem bir fazla olabilir. Onlara nice güzel yıllar diliyorum. Yaptıkları için ülkem, milletim ve medeniyetim adına sonsuz şükran sunuyorum.”
ÖDÜLLER TAKDİM EDİLDİ
Törenin sonunda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “2009 yılı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü”nü Neyzen Niyazi Sayın ve Tamburi Necdet Yaşar’a takdim etti.
Tamburi Necdet Yaşar ödülünü aldıktan sonra duygularını şöyle ifade etti:
“Bizleri onurlandırdınız. Arkadaşım Niyazi Sayın ile sanat hayatımız boyunca hocalarımızın disiplinine son derece riayet ettiğimizi rahatlıkla söyleyebilirim. Prensiplerimize aykırı düşen dünyevi menfaatleri, dayanılmaz teklifleri ayağımızla itelediğimize inanabilirsiniz. Biz sadece ’sanat, onun disiplini ve onuru’ dedik. Bu sözleri içimizden gelen gençlere güzel bir örnek teşkil edeceğini düşündüğüm için ifade ediyorum. Çok teşekkür ediyorum. Bir atasözü vardır, ‘insan ektiğini biçer’ diye. Biz de ektiğimizi biçiyoruz. Eğer bu şekilde hareket etmeseydik, bu kadar sevgi ve takdiri kazanamazdık. Genç kuşaklara güzel bir örnek teşkil edeceğimize inanıyorum.”
Neyzen Niyazi Sayın da Allah’ın verdiği himmetle ellerinden geleni yaptıklarını ifade ederek, “Ney, tambur aynı şeydir, aslında onlar insandır. Biz kendi kasamızı açmaya çalışıp da bu vatana faydalı olmaya çalıştık, biz elimizden geleni yaptık” diye konuştu.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de mesaj gönderdiği törene, Devlet Bakanı Hayati Yazıcı, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Kültür ve
Turizm İl Müdürü Ahmet Emre Bilgili, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekip Avdagiç, TÜRSAB Başkanı Başaran Ulusoy, bazı milletvekilleri ile davetliler katıldı.
Barış Manço’yla daima
Yaşamı süresince herkesi yaptıklarıyla ile kendine hayran bırakan Barış Manço’nun vefatının 11. yılında anılıyor.

“Dönence”, “Kol Düğmeleri”, “Gülpembe”, “Unutamadım”, “Dağlar Dağlar” gibi unutulmaz eserlere imza atmış, sadece kendi kuşağını değil, ardından gelen kuşakların da hayranlığını kazanmış, Türkiye’nin önde gelen sanatçılarından Barış Manço, aramızdan ayrılışının 11. yılında çeşitli etkinliklerle anılacak. Barış ve Sevgi Haftası başlığı altında düzenlenecek etkilenlikler 1-7 Şubat tarihleri arasında gerçekleştirilecek.
Etkinlikler kapsamındaki program 1 Şubat 2010 Pazartesi 20.00′de KURTALAN EKSPRES ve ALPER DİNÇER’in sahne alacağı “Bursa’dan Barış’a Selam” konseri ile başlıyacak. 7 Şubat 2010 Pazar günü düzenlenecek “Barış Manço ile daima” vapur gezisinde ise Kayahan, Ayşegül Aldinç, Eser Taşkıran, Ömer Yüzbaşıgil, Jale Bekaroğlu, Murat Evgin, Tayfun Duygulu gibi usta isimlerin yanı sıra genç Barışseverlerden oluşan Baybora adlı Müzik Grubu yer alacak.
‘Romanın yok olması çok uzun zaman alacaktır’
İngiliz edebiyatının en önemli yazarlarından A.S.Byatt’ın son kitabı The Children’s Book, önümüzdeki dönemde Türkçede yayımlanacak. Byatt’ın ismi her yıl Nobel ödülü kulislerinde geçiyor. Ülkemizde gereğince tanınmayan Booker Ödülü sahibi bu seçkin yazar, Kitap Zamanı’nın sorularını cevapladı. Söyleşinin tamamı ise bugün yayımlanan Kitap Zamanı’nda.
–
A.S. Byatt, günümüz edebiyatının önemli isimlerinden. Özellikle kendisine Booker Ödülü’nü kazandıran Possession (Aidiyet) adlı romanıyla dünyaca üne kavuştu.A.S. Byatt, günümüz edebiyatının önemli isimlerinden. Özellikle kendisine Booker Ödülü’nü kazandıran Possession (Aidiyet) adlı romanıyla dünyaca üne kavuştu.
–
Geçtiğimiz aylarda edebiyat dünyasının gündeminde Amerikalı romancı Philip Roth’un romana 25 yıl ömür biçmesi vardı. Çağımızın önde gelen romancılarından biri olan Roth’un öngörüsünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Romanın 25 yıl mı ömrü kaldı gerçekten?
Ben romanın ölmekte olduğunu düşünmüyorum. Roman, insanlar arasında uzun bir diyalog gibidir, onların kullandığı dildir. Bugüne kadar birbirimizle konuşmak için geliştirilmiş en kapsamlı yöntemdir bir bakıma. Romanın sunuluş biçimi değişebilir, örneğin elektronik olabilir ama yok olması çok uzun zaman alacaktır. Bugün iletişimde kullandığımız bloglar, Facebook gibi internet siteleri aslında okuma-yazma ihtiyacımızın bir göstergesi. Bunlar belki sıradan romanın yerini alabilir ama iyi romana hâlâ ihtiyaç duyuluyor. Tabii, iyi yazarlar da internetteki bu iletişim alanlarına göz atmalılar ki, insanların birbiriyle iletişim kurduğu ortamlarda neler olup bittiğini görebilsinler.
Bir söyleşinizde çocukken başka bir seçeneğiniz olmadığı için kitap okuduğunuzu söylemiştiniz. Bugünün dünyasında bir çocuğun eğlenmek ve öğrenmek için okumak dışında pek çok seçeneği var. Bu bağlamda okumanın ve ‘okurluğun’ geleceğini nasıl görüyorsunuz? Bu gelişim ya da değişim sizi korkutmuyor mu?
Bugün çocukların genel olarak daha az okuduğunu düşünüyorum. Ama okuyanlar internetten her türlü malzemeye ulaşabiliyorlar, böylece dile ve düşünceye ilgileri artıyor. Örneğin, torunlarım kitaplara çok meraklı ve düzenli olarak okuyorlar. Gerçi bir tanesi daha çok popüler olanlara ve görsel dünyaya ilgi duyuyor ama… Bana kalırsa insanın hikâyeye derin bir ihtiyacı var. Romanlar, bu ihtiyacı öteki şeylere göre daha farklı ve kuşatıcı biçimde gideriyor. Elbette filmlerde ve televizyonda dönen hikâyeler de var, mesela kitaplardan yapılan filmler bence kitaba olan ihtiyacı bir ölçüde doyuruyor. Bu anlatı çeşitlerinin hepsinden de zevk alabiliriz kanımca.
Roman yazmanın bir inşa işi olduğunu belirtiyorsunuz; başarılı romanın sırrı sizin deyişinizle araştırmaktan, bilgileri değerlendirmekten yani ödevini iyi yapmaktan geçiyor. Sizce edebiyat, ilhamın bir hediyesi olmaktan çok, bozulması mümkün bir yapının inşasından mı ibaret?
Bence ilham mitolojik bir şey, hatta dinî de denilebilir. Yazarken beynimin nasıl çalıştığını düşündüğümde aklıma hep üç boyutlu bir elektrik devresinde ışıkların yanması geliyor: Nöronlar, diyotlar ve bağlantılar. Bir heyecan hali… Yavan olmayan ama ukala da olmayan bir hal… Tam tersi, vahşi ve kendine yeten bir ruh hali… Oraya şeyler, insanlar, dünyalar ve sözcükler arasındaki bağlantıları görerek varıyorsunuz. İşin başında tekil bağlantılar var, örneğin tek bir masal (”Peau d’Ane” diyelim) ve gelişen olaylar. Ama bunu akla getiren bir ilham perisi değil, akıl ya da belki serbest çağrışım. Pek çok düşünce bilinçte değil, ötede yani karanlıkta doğuyor.
Türk edebiyatından takip ettiğiniz yazarlar var mı?
Cevat Çapan’la uzun süreli dostluğuma çok şey borçlu olduğumu söyleyebilirim. Birlikte öğrencilik yaptık. Onun şiirlerini Fransızca ve İngilizce çevirilerinden okuyabiliyorum. Orhan Pamuk’un tüm yapıtlarının büyük bir hayranıyım. İngiltere’de hemen hemen hiç tanınmadığı zamanlarda, ilk kitaplarından biri olan Beyaz Kale’yi yılın kitabı seçmiştim hatta.
SİYAD Ödülleri Vavien’e gitti
42. SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) ödülleri, dün akşam Beşiktaş Kültür Merkezi’nde (BKM) yapılan bir törenle sahiplerini buldu.
Şovmen Cem Yılmaz’ın sunduğu gecede 5 ödül alan Engin Günaydın’ın senaryosunu yazdığı ve oynadığı, Durul ve Taylan Kardeşlerin yönettiği Vavien geceye damgasını vurdu. Vavien, En İyi Senaryo, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, En İyi Müzik ve En İyi Sanat Yönetmeni ödüllerini aldı. Reha Erdem’in yönettiği Hayat Var ise En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Kurgu dallarında üç ödül aldı.
Cem Yılmaz’ın esprileriyle salondakileri kahkahaya boğduğu gecede kısa bir konuşma yapan ev sahibi ve SİYAD Başkanı Murat Özer, derneğin üyelerinden Alin Taşçıyan ve Esin Küçüktepepınar’ın Uluslararası Film Eleştirmenleri Birliği’nin yönetimine seçilmelerinin SİYAD adına büyük bir onur olduğunu söyledi. Özer, ödül alan bütün senarist, yapımcı, yönetmen ve oyunculara kendilerini yalnız bırakmadıkları için teşekkür etti.
***
42. Siyad Ödülleri
En İyi Film: Hayat Var (Ömer Atay)
En İyi Yönetmen: Reha Erdem (Hayat Var)
En İyi Senaryo: Engin Günaydın (Vavien)
En İyi Kadın Oyuncu: Binnur Kaya (Vavien)
En İyi Erkek Oyuncu: Nadir Sarıbacak (Uzak İhtimal)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Büşra Pekin (Neşeli Hayat)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Settar Tanrıöğen (Vavien)
En İyi Müzik: Atilla Özdemiroğlu (Vavien)
En İyi Kurgu: Reha Erdem (Hayat Var)
En İyi Sanat Yönetmeni: Elif Taşçıoğlu (Vavien)
En İyi Belgesel: 5 No’lu Cezaevi (Çayan Demirel)
En İyi Kısa Film: Savaş Baykal (Cennette Ölüm Var)
SİYAD Onur Ödülleri: Sezer Sezin, Süleyman Turan, Vedat Türkali
Tuncan Okan Emek Ödülü: Atilla Dorsay
YUSUF BÜLBÜL
Türk resminin ‘uç’ beyi göç etti
![]() |
Türk resminin usta ismi Ömer Uluç, bir süredir tedavi gördüğü İstanbul Cerrahi Hastanesi’nde 79 yaşında vefat etti. Türk resminde önemli bir ‘uç’ olan sanatçının cenazesi, yarın Teşvikiye Camii’nde kılınacak öğle namazından sonra Aşiyan Mezarlığı’nda toprağa verilecek. Uluç’un içindeki heves kuşu, hastalığında bile sürekli oraya buraya uçmuştu.
Behçet Necatigil, şair İlhan Berk için ‘Türk şiirinin uç beyi’ derdi. Bu payeyi Türk resminde kime verebiliriz diye düşündüğümüzde akla ilk gelen isimlerden biri kuşkusuz Ömer Uluç’tur. Bu yakıştırmaya kendisinin ne diyeceğini duymayı istesek de maalesef artık mümkün değil. Türk çağdaş sanatının önde gelen sanatçılarından Ömer Uluç, bir süredir tedavi gördüğü İstanbul Cerrahi Hastanesi’nde dün 79 yaşında vefat etti. Sanatçının cenazesi, yarın öğle vakti Teşvikiye Camii’nde kılınacak cenaze namazından sonra Aşiyan Mezarlığı’nda toprağa verilecek.
Uluç, ‘Heves Kuşu Durmaz Döner’ adlı kitabının adını şair Baki’den “Deşt-i fenâda mürg-i hevâ durmayıp döner” (yokluk çölünde heves kuşu durmadan döner) adlı dizesinden almıştı. İçindeki bu heves kuşu, hastalığında bile sürekli oraya buraya uçtu. Yapı Kredi Kazım Taşkent Sanat Galerisi’ndeki “Parçalanmanın Kimyası” ve “Sağ El, Sol El Desenleri” adlı son sergisiyle yine ‘uç’larda yeni işler sunmuştu. Hastalığının ağırlığı üzerine çökmüş olsa da son işlerini anlatırken büründüğü sükûnet ve çocuksu heyecan hemen kendini ele veriyordu.
Ömer Uluç, Robert Koleji bitirdikten sonra ABD’de önce mühendislik, ardından resim eğitimi gördü. 1953′te Nuri İyem’in öncülüğünde kurulan “Tavan arası Ressamları” olarak adlandırılan grupta yer aldı. 1983′ten beri Paris’te yaşayan sanatçı yılın önemli bir bölümünü İstanbul’da geçiriyordu. Başta Paris, Berlin ve İstanbul olmak üzere yurtdışı ve yurtiçinde çok sayıda sergi açtı. Pek çok önemli bienale katıldı. Kendini sadece tuval resmi ile sınırlandırmayan Uluç, değişik malzemeler kullanarak işler üretti. Türk sanatının yanı sıra Uluç’un alamet-i farikası ‘cinler’ de artık yalnız ve hüzünlü.
‘Dünyada da kendini kabul ettiren bir sanatçıydı’
Yahşi Baraz: “Kendi kuşağının en avangard sanatçısıydı. Hep yenilik peşinde koşmuştu. Özellikle hayatının son beş yılında hiçbir ressamın yapamayacağı avangard işler yapmıştır. Sanatta yaşlanınca bir durağanlık oluyor. Onda tam tersi oldu. Umarım ileride büyük bir retrospektif sergi açılır ve işleri görülür.”
Mehmet Güleryüz: “50′lerden bu yana Türk resminin çok önemli bir ucu olarak sürdürdüğü resim, dünya resmi içinde de önemli bir noktadır. Türkiye’de lokal bir ressam kalitesinin üstünde dünyalı bir resimdir Ömer’in yaptığı. Özellikle soyut resimde önemli bir yeri var. Bu çapta bir sanat kalitesi çok kolay rastlanır bir şey değildir. O entelektüel seviyede sanatçı oluşması çok zor artık.”
Ergin İnan: “Kullanılan boyalar, çalışma koşulları bu amansız hastalığa neden. İnsan sıhhati çok önemli, ama sanat uğruna her şeye katlanabiliyor. Boya falan dinlenmeden çalışılabiliyor. Ömer Uluç da sanat uğruna çok şey yaptı.”
Ayşegül Sönmez: “Türk resminin, çağdaş sanatın en önemli kaybı. Hastalığının sanatsal üretimini engellemesine izin vermedi. Müthiş bir zekâ, inanılmaz bir mizah ve üretim duygusu vardı. Hastalığının son dönemlerinde çok önemli iki sergi açtı: Beylerbeyi Cinleri ve Parçalanmanın Kimyası. Bu ikisi de sanat tarihine, müzelerde dondurulmaya meydan okuyan sergilerdi. Pek çok şeye ve daha da önemlisi hastalığına kafa tuttu.”
Ömer Faruk Şerifoğlu: “Cumhuriyet tarihinin yetiştirdiği dünyada da kendini kabul ettirebilen sayıları da üç-beşi geçmeyen önemli sanatçılardan birisidir. Türk sanat camiası Ömer Uluç’un vefatıyla çok büyük bir kayıp vermiştir. Sezer Tansuğ Sanat Vakfı’nın da mütevelli heyetindeydi. Biz vakıf olarak da çok önemli bir değerimizi kaybettik.”
Tasavvuf yeni bir elitizm arayışı mı? Haşmet Babaoğlu ne dedi?
Bu haftaki köşesinde son zamanlarda tasavvufa duyulan ilginin artışıyla ilgili bir değerlendirme yapıyor. İşte bu haftaki Haşmet Babaoğlu’nun bu hafta Sabah Gazetesi’ndeki köşe yazısı…
Tasavvufa ilgi ve yeni elitizm arayışı!
Hani bir veli henüz diktiği gömleği aynı yerden söker tekrar dikmeye başlarmış…
Bir daha, bir daha…
Ne yapıyorsun, diye sormuşlar.
Cevaplamış…
“Nefsim beni meşgul etmeden, ben onu meşgul etmeye bakıyorum.”
***
Yazıma neden böyle girdim?
Çünkü son zamanlarda tasavvufa duyulan ilginin artışıyla medyada da sık sık lafı edilen “nefs muhasebesi ve mücadelesi” kolay şey değildir.
Bu işe girişmek, hakkında kitap okumaya, konferans dinlemeye, hikâyesini öğrenmeye ve hayalini kurmaya benzemez.
Çünkü kadim geleneklerin ve dinlerin “nefs” diye adlandırdığı şey bu dünyadaki varlığımızın orta direğidir; “benlik”tir.
Belki işte böyledir özü…
Veliler bile yenemez de, anca meşgul eder nefsini!
***
Ya o velileri ve hatta bütün bilgelik geleneklerini kendi nefsine süs yapmak isteyenlere ne demeli?
Son zamanlarda…
Tasavvufa ilgi duyan ve böyle mahfillere girip çıkan kimi dostlara bakıyorum.
Bu türden ilgileriyle tanınan, toplumda öne çıkmış bazı kişilere bakıyorum.
Düzenleri hiç bozulmasın istiyorlar, o ayrı da…
Daha sakin ve mütevazı bir duruş yerine sanki daha gösterişli ve göstermeci bir hal içine giriyorlar! O çok tuhaf!
***
Yeni Aktüel dergisinin kapak dosyasını oluşturan “Tasavvufun dönüşü muhteşem oldu” başlıklı yazıyı okurken yukarıda anlattığım düşünceler ve izlenimler yeniden zihnime üşüştü.
Dosyayı hazırlayan Birol Biçer ve konuştuğu kişiler tasavvufa duyulan ilgide modern insanın manevi arayışının büyük rol oynadığını söylüyorlar. Haklılar.
Pozitivist eğitimin kalbimizin derin sesini susturamayışını eklemek gerek buna…
Kuşkusuz İslam’ın siyasi ve selefi yorumlarının son yıllarda insanlarda yarattığı yorgunluğun da bir etkisi var.
***
Tasavvufa yoğun ilgide ben biraz da…
Nasıl desem, dilim de varmıyor ama yeni bir elitizm arayışı seziyorum.
Toplumumuzun üst sınıflarında harıl harıl aile soyağacında bir mutasavvıf bulma çabası var.
Geriye gidip buldukları akrabaları da zamanında bir lokma bir hırka yaşamışlar. Malın mülkün değil, hakikat aşkının peşinden gitmişler.
Oysa şimdiki kuşaklara bakıyorum.
Ortadaki durum şu…
Zenginliklerine, itibar ve güç üstünlüklerine bir de büyük büyük dedemizin “yol”unu katabilir miyiz, çabasındalar!
***
Ah! Bir de tasavvuf çevrelerini kullanarak şu çocukça gösterişe kapılanlar var: “Benim tanıştığım, gidip danıştığım, çevresinden istifade ettiğim büyüklerim var ya… senin var mı?”
Neyse…
Geçilecek herhalde bu aşamalar da…
Yol yürüye yürüye öğrenilecek.
Zaten…
Hani o sufi…
Durmadan tespih çekiyormuş da…
Ne arıyorsun, demişler de, cevaplamış:
“Gafletimi arıyorum.”
Ressam Ömer Uluç vefat etti
Ressam Ömer Uluç, İstanbul’da hayatını kaybetti.KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI GÜNAY, BAŞSAĞLIĞI MESAJI YAYIMLADI
Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, ressam Ömer Uluç’un vefatı nedeniyle başsağlığı mesajı yayımladı. Günay, mesajında Ömer Uluç’un vefatını üzüntüyle öğrendiğini belirterek, şunları kaydetti:
”Türk çağdaş sanatının öncü isimlerinden birisi olan Ömer Uluç, ardında bıraktığı sanat yapıtlarıyla, yurt içi ve yurt dışında açtığı çok sayıda sergiyle Türk resim sanatına çok değerli hizmetlerde bulunmuştur. Bir kültür ve sanat insanının aramızdan ayrılışının üzüntüsünü ailesiyle, sevenleriyle, sanat camiasıyla paylaşıyor, her zaman saygı ve sevgiyle hatırlayacağımız Ömer Uluç’a Allah’tan rahmet diliyorum.’




