Büyük yazarların aynası büyük yazar: Stefan Zweig

01 February 2010 Yazan Yönetici  
Kategori Biyografi, Star Kitap

Okur, Dostoyevski’nin tüm eserlerini okumuş olsa bile, Stefan Zweig’in Üç Büyük Usta isimli biyografik/edebikuramsal yapıtındaki Dostoyevski bölümünü okumadıysa, ne yazık ki Dostoyevski’yi tam olarak anlayamamıştır. Okur, istediği kadar ‘Dostoyevski’yi anlamak için Dostoyevski’yi okumak yeter’ diye itiraz etsin haklı olarak… Yine de, haksızlığını yüzüne vurmak zorundayım…

http://91.93.103.35/haber/091218-093603-232738-C.jpg

Bir yazar düşünün ki, büyük ustaların geçtiği kapıdan geçip okuru üslubu ve anlatısıyla kendisine sarsıcı bir tutkuyla bağlayabilecek romanlar/öyküler yazabiliyor oluşuna karşın, yazı yeteneğinin tüm gücünü, adını onlarınkiyle birlikte en tepeye yazdırabileceği diğer yazarların yaşamöykülerini yazmak için kullansın…

Bir yazar düşünün ki, yaşamöykülerini tarihin çekiciliğinin kollarına bırakıp okuru bu yolla metnin içine çekebilecekken, bu gücü kullanmayıp, kendi çağının tahlilini yaşamöyküsünü yazdığı yazarın öyküsüyle anıştırarak yeni bir tarz yaratsın…

Bir yazar düşünün ki, dünyanın çektiği acılara dayanamayarak canına kıydığına kendinden sonra yaşamış yazar/bilim adamı/düşünür ve tarihi şahsiyetlerin yaşamöykülerini yazmadığı için, onu çok seven okurlarını çok kızdırmış olsun… Stefan Zweig işte böyle bir yazardı.

Varlıklı bir sanayicinin çocuğu olarak 28 Kasım 1881’de Avusturya Viyana’da doğan Zweig aralarında İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Yunanca ve Latincenin de bulunduğu pek çok dili öğrenme fırsatı buldu. Çok iyi bir eğitim almıştı ve küçük yaştan beri edebiyata ilgisi vardı. Öğrendiği diller sayesinde birçok çeviri yaptı, önemli eserleri ana dillerinden okudu, Yunanca sayesinde felsefenin temellerine inebildi. Yaşam sürdüğü çağ, dünyanın enerji ve güç dengesini kurduğu 1. ve 2. Dünya Savaşı dönemiydi ve o, savaşın tüm acılarını içinde hissetti; öyle ki 22 Şubat 1942’de eşiyle birlikte Rio de Jenario’da intihar etti. Belki de tarihçiler Zweig gibi bir ustanın, yaşadığı dönemin acılarına katlamadığını söyleyerek, onun intiharının yaşam öykülerini çalıştığı ve sonu intihar ile biten pek çok yazarın öyküsünden etkilendiği için gerçekleştirdiği bir intihar olduğunu tarihe not düşmek istemediler. Ama sonuç ne olursa olsun Zweig, erken veda ettiği yaşamından geriye, onlarca biyografı, öykü, roman ve çeviri bıraktı. Eserlerinin arasında başında da yazdığı gibi kendisini çok etkileyen Dostoyevski, Tolstoy ve Balzac’ın yanı sıra dünyanın kaderini değiştiren olayları ve kahramanlarını yaptığı tarihsel araştırmalarla yazdı. Zweig’in hiçbir zaman tarihsel öyküleri objektif olmanın histerik ve kuru anlatımıyla değil, taraf olmanın ama bunu yaparken de hak gözetmenin zarafetiyle yazdı. Onun, Yıldızın Parladığı Anlar isimli, dünyanın kaderini değiştiren önemli tarihsel olayları yazdığı eserindeki İstanbul’un Fethi’ni anlatan bölümü okuyan Türk okur, okulda iyi öğrendiği bu tarihsel olayın Zweig’in terazisinde nasıl tartıldığını ve nasıl edebileştirdiğini daha iyi anlayacaktır zaten…

Her eseri okunacak yazar

Yaşadığımız çağda, edebiyatın belli bir eser ve yazar birikimi olduğunu düşünürsek, ister iyi okur olarak kendi düşüncelerimize dayanalım, isterse tavsiyeler/kitap listeleri yardımıyla yapalım, eser ve yazar seçmek zorundayız. Maalesef kötü yazarların ve eserlerin en az iyi yazarlar kadar çok okunmasının gerekli ve mümkün olduğu bir zaman bolluğu döneminde yaşamıyoruz. Öyle olsaydı, kötü eser ve yazarları da iyilerin değerini anlamak için, iyiler kadar okumamız gerekirdi. Fakat edebiyatın gelişkenliği ve genişliği düşünüldüğünde yazar ve okur seçimi yapmak şart.

Bazı yazarlar vardır ki eserleri okunmalıdır, bazı yazarlar da vardır ki, eserini seçmeden tüm yazdıkları okunmalıdır. Okur için bu külfet, yazarın sırf kendini yeteneğinin parlaklığından değil, öteki yazarları da anlamamız için açık/gizli işimize yarayacak bilgiler vermesinden kaynaklanır. Stefan Zweig, eseri seçilmeden okunacak yazarların ilk onu arasında yer alır benim için. Roman ve öykü konusunda gösterdiği tevazuu nedeniyle en büyükler listesinde değil, en iyiler listesinde kendine haklı bir yer edinen Zweig’in yaşam öyküleri, okunması gerekenler sepetinin önemli bölümünü haklı olarak işgal eder. Bir defa, kendini edebiyata sadık bir okur ya da okur/yazar olarak vakfeden, mutlaka Zweig’in Üç büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski ve Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar: Cassanova, Sthendal, Tolstoy’u aynı zamanda Amok Koşucusu, Satranç ve Yürek Çöküntüsü’nü, tarihle ilgilenenler, Yıldızın Parladığı Anlar, Yarının Tarihi, Değişim Rüzgârı, Fouche, Bir Politikacının Portresi’ini, psikoloji sevenler Freud ve Öğretisi’ni edebiyat dininin kutsal kitabı gibi okumalı. Geriye kalan eserleri ise okur, kendi ilgi alanı ya da Zweig beğenisine göre sıralayıp okuyabilir.  Ama okur şunu bilmeli ki, alacağı kitap önerisi tavsiyesi ya da listesinde sıkılmadan, pişman olmadan okuyacağı birkaç yazarın öyküsünü Zweig de yazmıştır. Tamam, Tanrı’dan sonra yazmıştır belki ama kalemi kuvvetlidir. Böyle olmasaydı, Zweig’i bilen okur, erken ölümüne üzülerek, Zweig’in vakti olsa ya da tanısa mutlaka yazacağı pek çok yazar, devlet adamı, sanatçı ve bilim adamının yaşamöyküsünü okuyamamanın sıkıntısını duymazdı.

Atatürk’ü neden yazmadı?

Zweig’i tanıdıktan sonra (ve tabii ki çocukluktan beri programlandığım eğitim sistemi ve sonradan gelişen kişisel merak nedeniyle), neden Atatürk’ün yaşamöyküsünü yazmadığını düşündüm. Belki de içinde yaşadığı savaşlar çağı nedeniyle Zweig, kendi ülkesini işgale gelmişleri yenmiş de olsa bir generalin ve devlet adamının öyküsünü yazmak istemedi, diğer birçok çağdaşı  gibi… Ya da Zweig, her yazarın ama öldürecek ama ölümden de acı olanını yapıp yaşamayı sürdürecek kadar iç bunalımlarıyla meşgul olduğundan, Osmanlı’dan sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ni ve onun kurucusunu, kendi bakış açısıyla tahlil edemedi. Veya en basitinden, canı istemediği için Atatürk’ü yazmadı…

Neden ne olursa olsun, bugün elimizde Zweig tarafından yazılmış bir Gazi Mustafa Kemal Atatürk biyografisi olsaydı, Atatürk hakkında yürütülen tartışmalara edebi olarak büyük katkısı olacağı kuşkusuzdu. Ama bir gerçek daha var ki, Zweig böyle bir edebi metin hazırlasaydı, Türkiye’de bir kesim tarafından göklere çıkarılıp bir başka kesim tarafından ise yere batırılacaktı. Çünkü Zweig bize, Atatürk’ü bir tarih çalışkanı edebiyatçının tahliliyle sunacaktı; edebiyatçının gerçeği eğip bükmeye hakkı vardı; edebiyatçının iyi ya da kötü adam yaratma hakkı da vardı; ama Türkiye’nin ne Zweig yorumuyla Atatürk’ü anlamaya alt yapısı olacaktı ne de olası bir eleştiriye tahammülü. Belki de Zweig’in intihar etmeden önce aklında ya da çalışma notları arasında bence es geçmeyeceği Atatürk de vardı ama Zweig hazırlığını/düşüncesini yazmadan yaşamına son verdi. İşte bu sorunun yanıtını bir okur ancak kendine verebilir. Böyle bir soruyu kendine sormak için de Zweig’i okumak gerek. Can Yayınları tarafından tüm eserleri yeniden basılan Stefan Zweig’i sahaflarda arama çabasına girişmeden de raflarda bulmak mümkün bundan sonra. Hiç değilse, Can’ın bu çabasıyla Zweig’i bugüne kadar tanımayalar, bu yeni basımı bahane ederek, Zweig ve onun dünyası ile tanışıp, benim gibi “…’nın neden yaşam öyküsünü yazmadı?” diye kendine sorabilir… Böylece, bu yanıtsız sorularımda yalnız kalmamış olurum…

ERDİNÇ AKKOYUNLU

Hilmi Yavuz’dan Şakir Eczacıbaşı’na veda yazısı…

27 January 2010 Yazan Yönetici  
Kategori Biyografi, Biyografi, Haberler

http://www.medya73.com/images/contents/sakir-eczacibasi-sali-gunu-topraga-verilecek-94022.jpg George Bernard Shaw, Oscar Wilde, Sigmund Freud, Muhsin Ertuğrul, Sabahattin Eyüboğlu, Abidin Dino… Kuşkusuz, başkaları da var, ama bunlar ilk akla gelenler.

Freud’un ‘Düşlerin Yorumu’, ya da Bernard Shaw’un ‘Androkles ve Aslan’ adlı oyunu, Şakir Eczacıbaşı’nı mesela antibiyotiklerin kimyasal yapısından çok daha fazla ilgilendirmiştir.

Şakir Bey, Londra’da eczacılık okumuştur, ama kimyacılardan çok, sanatçılara yakın durmuştur hep. Bir Sabahattin Eyüboğlu ya da bir Abidin Dino’yla birlikte sinemadan ya da şiirden konuşmanın, bir Ara Güler’le fotoğraf üzerine söyleşmenin ya da Melih Cevdet Anday’la bir içki sofrasında bulunmanın Şakir Eczacıbaşı’nı, Eczacıbaşı Holding’in Yönetim Kurulu toplantılarından çok daha fazla etkilediğine kalıbımı basarım. Ağabeyi Dr. Nejat F.Eczacıbaşı’nın ölümünden sonra, kısa bir süre Holding yönetiminin başına geçmek durumunda kaldıysa da, kısa bir süre sonra, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı Yönetim Kurulu başkanlığını üstlenmiş ve sanıyorum, rahat bir nefes almıştır…

Eczacıbaşı Holding’in yönetim kurulunda bulunmaktan ne kadar hoşlanmadıysa, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın yönetim kurulu başkanlığından da o kadar haz duyar Şakir Bey. Yaklaşık on yıl süreyle Vakfın Yönetim ve İcra Kurulu üyeliğini yaptığım için iyi biliyorum: Yönetim Kurulu toplantılarında, Vakfın özel sorunları kadar (kronik bir finans sorunu vardır Vakfın!), Türkiye’nin genel kültür sorunları üzerinde de görüş ve düşüncelerini en ince ayrıntılarına kadar ve uzun uzun anlatmaktan haz duyar. Vakfın siyasal iktidarlarla da sorunları olmuştur ve bunların başında, Maslak’ta, maalesef yarım kalan Kültür Merkezi inşaatı gelmektedir. Şakir Bey’in, bu projenin gerçekleşememesinden büyük bir hayal kırıklığına uğradığının yakın tanığıyım. Robert Kolej’den ve Londra’daki öğrencilik yıllarından beri tanıdığı ’sanatsever ve şair’ Bülent Ecevit’in Başbakanlığı döneminde (o sırada İsmail Cem de Dışişleri Bakanı ve Şakir Bey’in önayak olmasıyla kurulan ‘Kültür Girişimi’nin de üyesidir), İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’na, özellikle de Maslak Kültür Merkezi’ne ilgi gösterilmemesi, Şakir Eczacıbaşı’nı derinden üzmüş olmalıdır..

Şakir Bey’in sanatla olan ilgisinin Robert Kolej’de başladığı, sanırım söylenebilir: Robert Kolej’de öğrenciler sanatsal etkinlikler konusunda özendirilir;- ama ilgi, daha çok, tiyatro üzerinde yoğunlaşır. Robert Kolej çıkışlı ünlü tiyatrocularımızın sayısı bir hayli fazladır: Nüvit Özüdoğru, Tunç Yalman, Haldun Dormen, Engin Cezzar, Cevat Çapan, Genco Erkal, Ülkü Tamer, Zeki Alasya… Şakir Eczacıbaşı’nın da tiyatroyla ilişkisi olmuştur elbet. Yaşamının kolej sonrası yıllarında tiyatroyla ilgisini sürdürmüş, Muhsin Ertuğrul’un en yakın dostlarından biri olmuştur. Şakir Bey’in ilk eşi de bir tiyatro sanatçısıdır: Nur Sabuncu! Nur Sabuncu, 1950′li yıllarda, belleğim beni yanıltmıyorsa, ‘Küçük Sahne’de Muhsin Ertuğrul’un yönettiği ‘Hamlet’te, Hamlet rolünü oynamış, Türk tiyatro tarihine ‘ilk Kadın Hamlet’ olarak geçmiştir.

Şakir Bey’i yine 1950′li yıllarda ‘Vatan’ gazetesinin Sanat ve Edebiyat Sayfası’nı yönetirken görüyoruz. Eczacıbaşı’nın yayımladığı ‘Tıpta Yenilikler’ Dergisi’ni de! Dergi her ne kadar hekimlikle ilgiliymiş gibi görünüyor idiyse de, ağırlıklı olarak bir sanat ve kültür dergisidir. Yazarları arasında Oktay Akbal, Behçet Necatigil gibi, o yılların ünlü edebiyatçıları bulunmaktadır. Necatigil, ‘Şair Doktorlar’ başlığı altında bir dizi hazırlamaktadır ‘Tıpta Yenilikler’ için…

Şakir Eczacıbaşı, bir sofra ve sohbet adamıdır. 1980′li yıllarda, başta rahmetli karikatürist Ferruh Doğan, Şakir Bey, Metin Deniz, Hıfzı Topuz, Özer Esen ve Ziya Şav’ın bulunduğu bir grup, her hafta, farklı bir lokantada buluşurlardı. Bir keresinde Arnavutköy sırtlarındaki ‘Papazın Bahçesi’ndeki buluşmaya, ben de ‘konuk’ olarak davet edilmiştim. Dikkatimi çeken şey, Şakir Bey’in, vahim bir sigara içicisi olduğuydu;- birini söndürmeden ötekini yakıyordu…

Bundan dokuz yıl önce Şakir Bey, ağır bir kalp krizi geçirdi ve sigarayı bırakmak zorunda kaldı. İftiharla söylüyorum ki, Şakir Bey sigarayı, benim yöntemimle bırakmıştır! Bu yöntem, sigarayı, yakmadan ama sigara içmenin bütün ritüellerini yerine getirip içiyormuş gibi yaparak bırakmaya dayanmaktadır. Şakir Bey bu yöntemi uyguladı ve başarılı oldu. İkinci eşi Sebla Hanım’dan ayrıldıktan sonra aldığı kiloları da vermeye başladı.

İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı Yönetim Kurulu, deyiş yerindeyse, bir ‘Kurucu Meclis’ gibidir. İşadamları, bürokratlar, entelektüeller, sanatçılar… Asım Kocabıyık da oradadır, Gencay Gürün de, Geyvan Macmillen de! Ama Vakfın mali sorunları, son dönemlerde Yönetim Kurulu’na bankacılık ve sanayi kesiminden önemli adların, holding yöneticilerinin alınmasına neden oldu. Bu durum, sorunların aşılmasına olanak tanıdı mı, bilemiyorum. Ama şunu biliyorum: Batılı ülkelerde, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı gibi kurumlar, genellikle sponsorluk katkılarıyla ayakta durur. Bizde ise, henüz bu aşamaya gelinmedi:-burjuvamız henüz bu sorunun bilincinde değil!

Şakir Bey’in sanatsal anlamda asıl uğraşı, fotoğraf’tır.-elbette (Shaw’dan ve Wilde’dan) çeviriler dışında! 1960′lardan başlayarak yurt içinde ve dışında sergiler açtı; belgesel filmler çekti.

Ve Şakir Eczacıbaşı öldü;- İKSV’nin yeni mekânı Haliç’e bakan Deniz Palas’a gidemeden ve özlemle beklediği Başkanlık odasındaki koltuğuna oturamadan…

*Bu yazı, bundan 6 yıl önce, sevgili Şakir ağabey’in 75. yaşdönümü dolayısıyla yazıldı. Onun ölümü dolayısıyla, küçük değişikliklerle yeniden yayımlayarak, aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyorum.

Hilmi Yavuz – Zaman

Güneşimin Önünden Çekil–Ali Ural

18 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Benim Kitaplarım, Biyografi

A. Ali Ural, “Güneşimin Önünden Çekil” isimli son kitabında denemeleriyle bu kez portreler çiziyor okurlarına. Biyografi yazarlarının alışılmış ansiklopedi dilini kullanmaktan kaçınan Ural, şair kimliğinin biçimlendirdiği edebî bir üslupla boyuyor Doğu ve Batı’dan seçtiği portreleri. Şiir ve hikaye dilinin imkânlarından yararlanarak derinleştirilen her cümle bir fotoğraf karesi gibi hafızalara kazınıyor.

Yetmiş portre denemesi bulunan kitapta; Cervantes’ten Şeyh Galib’e; Tolstoy’dan Rilke’ye; İkbal’den Tagore’a; Van Gogh’dan Hattat Hafız Osman’a; Beethoven’den Dede Efendi’ye; Arşimet’ten Galilei’ye; Diyojen’den Kierkegaard’a, İmam-ı Gazali’den İmam-ı Rabbânî’ye; Ebu Hanîfe’den İmam Şafiî’ye; İbn Arabî’den Azîz Mahmud Hüdâyî’ye kadar bir çok tanıdık isimle karşılaşacaksınız, gerçekten tanımadığınız. Öte yandan Mevlana’yı sadece üç kelimeyle anlattığı bölümde okuyucularına güzel bir vaadi de var Ali Ural’ın. Yazarın okurlarına verdiği sözü ne zaman gerçekleştireceğini bilemiyoruz ama kitabı elinize alır almaz bir dünya seyahatine çıkacağınızdan emin olabilirsiniz. Üstelik yüzyıllardan yüzyıllara savrulacağınız zamanlar üstü bir yolculuk olacak bu. Kâh Newton’un elması düşecek başınıza, kâh Yahya Efendi’nin nar suyuna dönüşmüş şarabından içeceksiniz, Yunus Emre’yle odun toplarken dergâha, Tolstoy’la üçüncü mevki bir kompartımanda yolculuk yapacaksınız son istasyona.

İnsan hayatı sanatın değişik formlarıyla tasvir edildi tarih boyu; bir resimde, bir heykelde, bir romanda yeni renkler, yeni çizgiler kazandı. A.Ali Ural, Diyojen’in Büyük İskender’e söylediği “Güneşimin Önünden Çekil”cümlesiyle taçlandırdığı kitabında bu kez insan derinliğine şair bakışıyla nüfuz etmeye çalışıyor ve sığ hayatlardan derin hayatlara çağırıyor okurunu.

Yahya Kemal’in Rüzgarıyle Düşünceler Ve Duyuşlar – Sadettin Ökten

18 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Biyografi, Şiir



TYB 2008 Yılı Fikir Ödülü


Gittiğim her yerde -özellikle yurtdışında- ve yaşadığım her iz bırakan anda Yahya Kemal, şiirleri ile bana bir şeyler söylemekteydi. Sonra bir dönem geldi ki, Yahya Kemal’in bana neler söylediğini ve bu söylediklerinden yola çıkarak nerelere vardığımı önce kendime sonra dostlarıma ifade etmek gerektiğini hissettim.

Bu kitap şu anda bulunduğum noktaya göre tespit edebildiğim kadarıyla düşünce ve duygu dünyamda Yahya Kemal’in çağrıştırdıklarını ve yansıttıklarını içermektedir. Şairin özellikle şiirlerinde geçen mahal, şahıs ve kavramlardan yola çıkarak yaptığım yolculukların ve vardığım merhalelerin neticesidir.

Bu kitapta anlatılanlar Yahya Kemal şiirlerinden başlayıp tarihsel ve toplumsal bir ölçekte ele almaya çalıştığım ve yaşadığım zamandan ve maziden gelen değerlendirmelerle ve duygusallıklarla ortaya çıkan tespitler ve tekliflerdir.

Ve yine vardığım noktada gördüm ki düşüncenin ve duygunun sınırları başlangıçta bizim nesillere öğretilen ufkun -daha doğrusu ufuksuzluğun- çok çok ötesinde yer almakta ve o öğretilenlerle kıyas kabul etmeyecek ve zenginlikte bir medeniyet iklimini kucaklamaktadır.

İsmet Özel: Şiire Damıtılmış Hayat – İbrahim Tüzer

18 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Biyografi

İbrahim Tenekeci

İsmet Özel, çağdaş Türk şiirinin önemli temsilcilerinden biridir. Sadece Türk şiirine değil, Türk düşüncesine de bir katkı sağlamıştır.

Şiir, İsmet Özel için hayatî bir şeydir. Şiirsiz bir hayatın insan hayatı olmadığını düşünür. Ona göre, şiir, insan hayatının neye değdiği ile birebir irtibatlı bir şeydir.

İsmet Özel, “Halkın var oluş şartlarını, yaşama hakkını, özlemlerini, korkularını ve dünyaya bakış tarzını şiirin dokusu haline getiremeyen, halkın var oluşu ile kendi var oluşu arasındaki ilintiyi birinci mesele olarak almayan şairin herhangi bir atılım gerçekleştiremeyeceğine” inanır. Özel’e göre, şiir, Batı dünyasında ilaç, bizde ise gıdadır. Ve Türk şiiri, daima bu milletin gıdası olmuş, en zor günlerinde milletimizin elinden tutmuştur. İsmet Özel, bir yandan şiirini örerken, bir yandan da dünya karşısındaki duruşunu / durumunu belirler. Ona göre; insan olmanın ince ve basit özellikleri her geçen gün ortadan kalkmaktadır ve modern zamanlar adeta hayatın içini boşaltmıştır. Bir yandan “yalnızlıktan kurtuluşum, modern insan olmaktan kurtuluşum sayılır” demekte; bir yandan da “doğuştan getirmedim, doğadan aldım” dediği bir koruma duvarının içinde/arkasında yaşamaktadır.
İsmet Özel şiirini ve düşüncesini besleyen kaynaklardan biri de işte bu tutumudur.

Dergâh Yayınları, İbrahim Tüzer’in dört yıllık bir çalışma sonucunda ortaya çıkardığı İsmet Özel: Şiire Damıtılmış Bir Hayat isimli eserini Şubat 2008′de yayınlandı.

İbrahim Tüzer, bu çalışması sırasında İsmet Özel ile uzun soluklu söyleşiler de gerçekleştirmiş; hem kendi görüşlerini, hem de İsmet Özel’in verdiği cevapları bir araya getirme imkânı bulmuştur.

Bu kitabı özgün kılan özelliklerden biri de, İsmet Özel’in ilk şiirinden son şiirine kadar sürdürdüğü “sahicilik arayışını” çarpıcı bir şekilde ortaya koymasıdır.

608 sayfalık kitap, İsmet Özel’in kaleme aldığı takriz yazısı ile açılır. Takrizde geçen şu cümleler, bir anlamda eserin de durduğu yeri gösteriyor: “İbrahim Tüzer’in yazdıklarının, hakkımda daha önce yazılmış olanlardan ciddi farkı var: Bu kitap benim neye müteallik şeyler söylediğimi izah etmiyor. Öncekiler bu konuda hep ‘aklı evvel’ konumunu benimsemekten perva etmedi. Tüzer ise, İsmet Özel okuru olmaktan gocunmadığını ’sarih’ bir biçimde beyan etmektedir. Bu kitap daha önce hakkımda yazılanların tümünün hilafına benim söylediklerimin bir şeye taalluk ettiğini gösteriyor. ”

Kitap dört ana bölümden oluşur. Bir de her bölümün içinde farklı başlıklarla oluşturulmuş maddeler var.

Birinci bölüm, İsmet Özel’in ‘hayatını, edebi görüşlerini ve yayın faaliyetlerini’ içine alıyor. İkinci bölüm ‘şiirleri’, üçüncü bölüm ‘şiirlerin tema, içerik ve yapı bakımından incelenmesi’, dördüncü bölüm ise ‘şiirlerinde dil ve üslup’ başlıklarından oluşur.

Tablolarla zenginleştirilen metinler, adeta İsmet Özel şiiri için bir okuma kılavuzu haline gelir. Sözgelimi ‘şiirlerde yer alan seslerin kullanım sıklığı’ başlıklı tabloda, İsmet Özel’in 1954 ile 2006 yılları arasında kaleme aldığı şiirlerde geçen harfler tek tek sayılmıştır. Kış şiirinden Hişt Baksana şiirine kadar, İsmet Özel; A harfini 20. 548, E harfini 14. 875, İ harfini 13. 147, R harfini 12. 827, N harfini 12. 635, L harfini 10. 289, K harfini 8. 890… kez kullanmış. İster istemez “bunlar ne işimize yarayacak” diye soruyoruz. Sözdizimi içerisinde yer alan seslerin, metnin bütününde anlamla kurduğu derin ilişkiye dikkat çeken Macar Dilbilimci İvan Fonagy, T, K ve R seslerini “saldırgan sesler” olarak adlandırmaktadır. Macar dilbilimciye göre, İ harfinin ‘aydınlık’, U harfinin ‘karanlık’, L harfinin ‘yumuşak’ olması gibi, her harfin/sesin bir anlamı/karşılığı vardır. Mesela İsmet Özel, yirmi üç yaşında yazdığı Evet, İsyan şiirinde en çok T, K ve R harflerini kullanmış.

Kitap, bunun gibi birçok zenginliğe, sürprize, inceliğe, yeni tekniğe ev sahipliği yapar. Kitabın yazarı İbrahim Tüzer de ’sözün özeti’ bölümünde, “Özel’in şiir metinlerine alışılagelmiş bir tarzda bakmak ve onları klâsik şiir çözümleme yöntemleri ile tahlil etmek, çoğu zaman istenilen sonuca ulaşmayacaktır. Modern şiir üzerine düşünme biçimleri geliştikçe, İsmet Özel’in şiirleri de daha net anlamlandırma imkânı bulmuş olacaktır” demektedir.

“Sanat eserleri olmasaydı, dünya asla mekânımız olmazdı” diyen, hayatındaki tüm açılım ve yönelimi şiir merkezli yaşayan, şiire emek vermeyi asli vazife sayan bir şairin; ancak böyle geniş oylumlu ve titiz bir çalışmayla değerlendirilebileceğini düşünüyoruz.

Not: Bu yazı 22 Şubat 2008 tarihinde Milli Gazete’de yayınlanmıştır.

Saint Simon Derinleştirmesi – Cemil Meriç

18 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Biyografi, Düşünce

Sığlığa Karşı Durma ya da Cemil Meriç’in Çabası: Saint Simon Derinleştirmesi

Bekir Gür
CemilMeric.net

“Daha bir asır Türkiye’de Saint-Simon yazacak çıkmaz ve ben eserimi tâbi tâbi dolaştırmayacak kadar mağrurum, kendime ve Saint-Simon’a saygım var” dediği eser üzerine iki yıl emek harcayan Cemil Meriç, önceleri eseri basacak yayıncı bulamaz ve çileli bir uğraştan sonra 1967 yılında eserini okuyucusuna ulaştırır. Lâkin basımın diyeti de vardır: yayınevinin politikası gereği kitap sadeleştirilerek basılır. Ancak kitabin basılması ile sorunlar nihayete ermez; 1964′te Hint Edebiyatı’nı basıp, ’sağ’ yaftası yiyen Meriç’i bu kez ’sol’ yaftası bekliyordur; halbuki, bu eseri kaleme alırken Meriç’in tek derdi, ‘putları kırmaktır’.

Kimdir Saint-Simon ve Niçin Hakkında Bir Kitap!

“Yirminci asır, ondokuzuncunun entelektüel fetihlerini aşamadı, hâlâ Nietzche, hâlâ Kierkegard, hâlâ Marx..”(s.8)

Meriç’e göre çağımız Saint-Simon’la başlar; o, hem Comte, hem Durkheim hem de Marx’ın hocasıdır. Dolayısıyla, Saint-Simon anlaşılmadan ne Marksizm ne de Sosyoloji tam olarak anlaşılabilir. 1967 yılında basılan eserine yazdığı önsöz’de su satırlara yer verecektir Üstad: “Batı, elli yıldır tarihiyle hesaplaşmaktadır. Derslerini yeni baştan dinlemek istediği iki hoca var: Saint-Simon’la Proudhon. Biz de seslerini yeniden dünyaya duyurmaya başlayan o iki yol göstericiye kulak kabarttık ve anladık ki Saint-Simon bir asrı dolduran düşüncedir.” (s.10). Meriç böylece, Saint-Simon’un Batı düşüncesini anlama açısından merkezi konumuna işaret eder. Batı cephesine bu şekilde değindikten sonra bizde ki durumu aktarır; Tanzimat’a kadar Kur’an tek rehberimizdi, yüzümüzü Avrupa’ya döndükten sonra ise sayısız kitap ile karşılaştık ne ki pusulasızdık: “ne Comte’u ne de Kant’ı anlayabildik … Düşünmedik ve düşünemedik ki Marksizm batı düşüncesinin bütünü değildir.” (s.9) O dönemde Türkiye’de etkin olan Marksizm’in kökenlerine inme; Meriç’in bu eseri kaleme almasında önemli bir saiktir. Kurtuluş Kayalı hocanın Meriç için tespit ettiği üzere; Cemil Meriç, “Saint-Simon çalışmasıyla da o dönemde etkin olmayan sosyoloji ile etkin olan sosyalizm konusunda bir inceleme yapmaya yönelmiştir.” (s.13) Yine o dönem Fransa’sındaki fikri hareketliliğin ve özelde önce Durkheim ve sonra Gurvitch’in Simon üzerine eğilmelerinin ve Sosyoloji’ye katma çabalarının da Meriç üzerine etkisi olduğu söylenebilir.

Simdi, Saint-Simon’un biyografisini vermemiz faydalı olabilir. Önemli bir soydan gelen Saint-Simon 1760′da Paris’te doğar. Aldığı ihtilalci eğitim ile genç yaşta dini inancını yitirir. Buna rağmen babası onu manastıra kapatır. Çok geçmeden on yedisinde teğmen olur. 19 yaşında yüzbaşılığa yükselir. Amerika’da dört yıl asker olarak bulunur. Mühendislik okuluna kapak atar, fizikten fizyolojiye kadar bir çok bilimi okur. Bu bilimler daha sonra kendi sosyal teorilerini geliştirmesine basamak teşkil edecektir. Fırtınalı Fransa’ya yakışır bir dalgalı hayat sürmüş ve buna karşılık bir fikri değişim yaşamıştır: liberal, ilimci, barışçı, sosyalist, yeni-Hıristiyan… Bir çok kez yokluk ile mücadele etmek zorunda kalmış olan Saint-Simon, eserlerine karşı gösterilen ilgisizlikden dolayı hayatının sonuna doğru ümitsizliğe düşer ve birgün, kafasına tabancayı sıkar. Ölmez, sağ gözünü kaybeder. Bir çok dergi, kitap yayınlamış ve devrim sonrası Fransa’sında fikirlerinden yargılanmış olan Saint-Simon, 1825′de 65 yaşında ölür.

Sosyalist selefleriyle alay eden Dühring, Fourier’in “fou”(deli) Saint-Simon’un ise “Saint”(veli) olduğunu söyler. Meriç bu tespiti olumlayarak yerine oturtur: “Saint-Simon gerçekten de ’saint’di: Bütün veliler gibi tanınmadan yaşadı, küçümsendi ve ölünce ışık oldu.”(s.36)

Saint-Simon, İlk Sosyolog, İlk Sosyalist

Eser, Mahmut Ali Meriç’in hazırladığı bir giriş yazısıyla başlar. Bu bölüm, hem kitabın genel bir özet ve değerlendirilmesinin sunulması, hem de bir çok çağdaş Sosyolog ve Cemil Meriç’in eserlerinden yapılan alıntılar ile genel baglamın sunulması açısından kitabı besleyicidir. Ayrıca; Mahmut Ali Meriç, kitaptaki alıntıların kaynaklarını saptamış ve zaman zaman dipnotlar ile metinlerin arka planını sunmayı amaçlamıştır.
Cemil Meriç, bu eserini yazarken çağdaşı bir çok düşünürden istifade eder. Örneğin, kitabına isim olacak Saint-Simon’u ‘ilk sosyolog, ilk sosyalist’ olarak nitelendirirken, Durkheim’ı izler. ‘Çağdaş sosyolog’ Gurvitch, ‘çağdaş bir Fransız Marksist’ Garaudy, ’sosyal düşünceler tarihçisi’ Maxime Leroy kitabın sayfaları arasında fikirleriyle sık sık karşılaşacağınız düşünürlerden bir kaçı.
Eser, dört bölüm şeklinde sunulmuştur: Hayatı, İlk Sosyalist, Şakirtler ve İlk Sosyolog. Bu bölümlerin kısa bir özetini sunmanın eser hakkında okuyucuya iyi bir fikir vereceğini düşünüyorum.

İlk Sosyalist

Emek kavramını yücelten Saint-Simon’a göre toplum çalışanlar ve aylaklar olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Böylece, tembellik bir asillik unsuru değil aksine küçümsenecek bir olgudur. Adam Smith ve bütün liberaller tüketiciyi dikkate alır; oysa, Saint-Simon için esas olan üretimdir; herkes harcadığı emeğe göre karşılık alacaktır. Saint-Simon, özel mülkiyetin çoğunluğun faydasına yeniden bölüştürülmesini istemektedir ve böylece iktisat için yeni bir görev biçer: ‘fakirleri göz önüne alarak toplumu yeni baştan düzenlemek.’ (s.74) Bu bölümü okudukça, Saint-Simon’un nasıl liberalizmden yavaş yavaş koptuğunu ve sosyalizmi geliştirdiğini göreceksiniz.

Şakirtler: Comte, Saint-Simoncular, Marx

Cemil Meriç, genç Comte’un üstadı Saint-Simon’a karşı “hiçbir borcum yok” iddiasına karşı oldukça acımasızdır: “Eflatun vefasız şakirdi Aristo’yu, anasının memelerini kuruttuktan sonra, ona tekmeler savuran bir taya benzetir. Benzetiş, Aristo’dan çok Auguste Comte için doğru. Comte, düşünce tarihinde Ödip kompleksinin en şaheser örneği.” (s.87) Meriç’e göre Comte, ihtiyar filozofu belli noktalarda geçecek kadar zeki bir şakirttir ama, nihayetinde şakirtdir: “Yani veren değil, alan.” (s.82) İkisi de aynı hedefe yönelmişlerdi, yani ilmi metodu sosyal hayata uygulamak.

Fransız demir yolları, Süveyş kanalı ve Panama kanalı gibi büyük teşebbüslerin arkasında bir avuç mühendis, tarihçi, ahlakçı, idareci vardır: Saint-Simoncular. Hayatının son yıllarında fil dişi kulesine çekilmek yerine şakirt yetiştiren Saint-Simon’un ölüm döşeğindeki son sözleri, azizleri andıran, ‘birbirinizi seviniz’ olmuştur. Saint-Simon’un son eseri olan Yeni-Hıristiyanlık, ölümünden sonra şakirtleri arasında yeni bir din gibi algılanır. Meriç’in burada uzunca ele aldığı önemli bir soru şudur: Saint-Simon’un gönülle kafayı kaynaştırmaya çalışan düşüncesi nasıl ve niçin kadına yönelir ve ‘kahkahalar arasında kaybolan yarı şehevi, yarı mistik bir komedi’ olup çıkar!

Meriç’ göre Saint-Simon’un gerçek şakirdi, sanılanın aksine, Comte degil Marx’tır. Her ikisinin doktrini de tarihle iktisada dayanır, ‘ikisi de üretimi artırmak için toplumu ekonomik planda yeniden düzenlemek ister.’ İki filozofu birleştiren bir çok nokta vardır: Birinin “sosyal fizyoloji” dediğine öteki “sosyal praksis’in tetkiki” der. Yabancılaşma, sosyal gerçeğin kollektif üretim olması, devlet ve ekonomik toplum arasındaki münasebette ekonomiye verilen öncülüktür… İki filozof arasındaki belli başlı ayrılıklara gelince; biri hümanist bir panteizme yönelir, öteki çatışmaya. Birinde diyalektik yoktur, diğerinde vardır. Bütün bunlara rağmen Gurvitch’e göre, Saint-Simon olmasa, bugünkü Marx’tan söz edilemeyeceği gibi, Proudhon’un düşüncesi bugünkü biçiminden çok farklı olurdu. Meriç bu bölümde Saint-Simon’un ‘ilmi Sosyalizm’in kuruluşundaki rolünü ele almıştır.

Burada Meriç’in dikkat çektiği bir noktaya değinmekte fayda mülahaza ediyorum. Saint-Simon’un yazılarındaki dağınıklık ve sistematikten yoksun oluşu, onun anlaşılmasında önemli bir engel olduğu gibi, eserlerinden yapılan değişik seçmeler, düşünce dünyasında değişik Saint-Simon’lara ve dolayısıyla farklı şakirtlere kapı aralamıştır.

İlk Sosyolog

Saint-Simon, sosyal gerçeği inceleyen bilime ‘insan ilmi’, ’sosyal fizyoloji’, ‘hürriyet ilmi’ der; Comte bu gerçeğe ‘Sosyoloji’ adını daha sonra verecektir. Toplumun gidişatının iki kaynağı vardır; biri alışkanlıklar öteki yenilik özlemi. Saint-Simon’a göre Sosyoloji ilmi hareket halindeki toplumu inceler. Sosyal determinizmler ile insan hürriyeti arasındaki etkileşim Sosyoloji’nin konusudur. Bu bölümde, Saint-Simon Sosyoloji’sinin genel hatları ve eleştirisi sunulur. Sınıflar, Saint-Simoncu panteizm ve iyimserlik, tarih, bilgi sosyolojisi, devlet ve iktisadi hayat, ahlak bu bölümde ele alınan konulardan bazılarıdır.

Sonuç Yerine:

Devrim sonrası Fransa’sında yaşamış Saint-Simon ile devrimler sonrası yaşamış Meriç’in birlikte kendi toplumlarının dertlerine derman olabilecek düşünceye uzanışları olarak da okunabilir bu eser: yirminci ve on dokuzuncu yüzyıl düşüncelerinin temellerine yapılan bir seyahat… Üstad Meriç’in bu eseri, hacimce küçük fakat içerik yönünden okuyucuyu zorlayacak derecede zengin ve yoğun bir incelemedir. Buna ilaveten eser, konuların dizilişi ve alt başlıklardan tutun da tespitlerin net bir şekilde ortaya konulmasına, oradan düşüncelerin gerekçelendirilmesine kadar örnek bir akademik çalışma hüviyeti taşımaktadır. Sığlığı bırakıp, günümüzdeki görüngülerin altında yatan derin düşüncelere dalmak isteyen okuyucuyu beklemektedir eser…

Dem – Sadık Yalsızuçanlar

18 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Biyografi, Kitap Tanıtımı, Metafizik, Milli Gazete

Yunus Emre Tozal

Eserleri farklı dillere tercüme edilen, kırkı aşkın kitabıyla yazmayı bir idame-i hayat bilen, öykücülüğü öne çıkmasına rağmen edebiyatın birçok türünde ürünler veren bir modern zamanlar dervişi Sadık Yalsızuçanlar. Habermas’ tan, Niyâzî Mısrî’ye, Cemil Meriç’ten Aliya İzzetbegoviç’e, Marks’dan Said Nursi’ye uzanan düşünce dünyasında, batının ve doğunun önde gelen fikir ve düşünce insanlarının kitaplarıyla hemhal olan Yalsızuçanlar, hakikat nazarından keşfettiği imgeleriyle yazının her alanında kalem oynatabilen ender yazarlarımızdan. Daha ellisine varmamış yazarın sinema’dan müziğe, felsefeden düşünceye, şiirden tasavvufa, hikâyeden romana kadar birçok kitabı, makalesi, ürünü bulunmakta. Zengin iç dünyasında inşa ettiği bu mozaikte yazar, anlam dünyasında derviş edasıyla bohçasında topladığı çiçeklerden demet demet sunuyor okuyucularına. Yürekten kelimeleriyle, özgün üslubuyla imbik imbik damlatıyor kelimelerini okuyucunun kalbine. Mütedeyyin ve mütevazı şahsiyetiyle okuyucunun kalbiyle köprü kuran bir ağabeyimiz Sadık Yalsızuçanlar.

Yalsızuçanlar’ın Dem adlı romanı, geçtiğimiz hafta Timaş yayınevinden çıktı. 1970′lerin canlı Anadolu kasabalarında öğrenci olarak kâinatı gözlemlemeye başlayan, renkli ama bir yanıyla da yeknesak hayatına devam eden yazarın, hayat karşısında keşf-i kalp mertebesince perdeler birer birer aralanmakta, geride olan görünmeye başlamaktadır. Akordu bozulan keman sesinden kâinatın zikrine, insanın varoluş arayışından hiçliğe kadar, yazarın iç dünyasında artık taşlar yerine oturmaya başlamıştır. Yazarın ifadesiyle hikmetle bir kez karşılaşan can, artık kendi benliğini yok edecektir.

Dem, Sadık Yalsızuçanlar’ın kaleminden bir Bediüzzaman anlatısı. Isparta, Emirdağ, Urfa, Muş, Barla… hangi dağın doruğunda olduğu bilinmeyen sırları, hangi ağacın kovuğunda saklandığı bilinmeyen hikmetleri arayış çabasına giren yazar, yaşadığı hayatın karmaşası içinde Said-i Nursi’nin izini sürüyor. Kimi zaman Barla’nın yüksek dağındaki bir katran ağacının kovuğunda oturarak, kimi zaman hakikat göğünde keşfettiği sırların tanıyarak, kimi zamansa kâinat kitabının en ışıltılı sayfasında yüz katlı bir yükseklikte, yüzüncü makamda insanoğlunun acziyetini ifade ederek…

Bay Muannit Sahtegi’nin Notları’nda geçen “Haksızlık ettiğime, saplantılarımdan kurtulamadığıma, kısaca ermişliği kimseye kaptırmamaya çalıştığıma tam değilse bile yarı inanırken, davranışlar, sözler, yüz çizgilerinin değişimi o denli yanılgılara düşmediğimi göstermiyor mu! Tuzağa mı düşürüyorum kendimi durmadan! Neye tutsağım!” diye sorguladığı hakikat arayışında, şairlerin önceden cenneti gördüklerini ima edişindeki ait olduğu mekânı arayış çabası gibi, kâinatın varlık sebebiyle her an hakikatin başka başka halleriyle yüzleşen bir yolcunun hikâyesini içten üslubuyla kaleme almış yazar. Bediüzzaman Said Nursi’yi okurken karşısına çıkan her perdenin aralanışıyla tattığı huzuru, keşfettiği tılsımı anlatırken, derdi dermanı dermanını derdi edinen karınca misali su taşıyor arayış yangınına, kuyular yüreğine ay ışığını yansıttıkça heybesinde taşıdığı yükü hatırlıyor. Kelimeleri yoğurup varlık sancısıyla ab-ı hayatı demliyor, dünyanın bir değirmen olduğunu öğrendiği efendisinin vesilesiyle keşfettiği nur huzmeleriyle denize açılıyor. Dağdağalı gecenin fırtınalı gecesinde, Aragon’un “Sana büyük bir sır söyleyeceğim zaman sensin” diye başlayan şiirini yazdığı mektubu sevgiliye sunuyor. Sevginin hakikatle ilişkisine doğru yol alırken sözlerle tanışıyor, ‘hu, hu…’ zikriyle aşk acısını tadıyor.

Yazar, çocukluk aşkı Nigar ile yaşadığı duygusal bağıntıdan yola çıkarak, Hıra’ya çekilip tefekkür ederek gençliğinde yaşadığı değişiklerden, algılardan, arayışından, Mustafa Sungur ve Bayram Yüksel hocaların tedrisatından geçerken idrak edebildiği metafizik imgelerden yola çıkarak kendisini sorguluyor, hayatın anlamını merak ederek kâinatın sırlarını anlamaya çalışıyor. O zamanlardan bu zamanlara hatıralarını naklederken, yaşanan gelişmelerle bir Türkiye fotoğrafı çıkartarak üstadı anlatıyor: “Efendim sözlerin kitapta duruyor. Onları yıllardır okuyorum. Ömrümün üçte ikisini onları okuyarak geçirdim. Her defasında ilk kez okuyormuşum gibi hissediyorum. Her seferinde yeni bir kapı açılıyor. Bir perde aralanıyor. Bir tecelli oluyor. Bir güzelliğe boğuluyorum. Bir sır ifşa oluyor. Bir yaram iyileşiyor. Bir hüznüm artıyor. Bir ışık yanıyor. Yıldız gibi yanıp yanıp sönüyor. Bir ağustos böceği ötüyor. Bir kadın ağlıyor. Bir yer yırtılıyor. Bir namaz kılınıyor. Bir insan binası yıkılıyor. Bir ruh arınıyor.

Ne zaman kitabını elime alsam, aklıma hep o söz geliyor. Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakilerin anlayabileceği kadardır. Ne kadar, diyorum, okursan oku, anlayabildiğin yaşadığın kadardır.” (Sayfa 296)

Eşyaya hikmet nazarından bakarak ‘şey’lerin hem Hakka hem halka bakan iki yüzünün olduğuna dikkat çeken yazar, yalnızca dört kelime ile ifade ediyor bu ruh halini: Niyet, nazar, harf ve isim. Kendisinden yalnızca dört kelime öğrendiğini, bu dört kelime ile yürek devletini gerçekleştirip yürek fethini gerçekleştirdiğini, yüreklerin fethi için ilahi marifete doğru yol alınması gerektiğini anlatıyor. Ölümün dilini susturunca, çocukluğundan itibaren en kalbi duygularıyla üstadın ruh halini anlamaya çalışarak o ruh halini anlatan yazar, eski Sadi’in gülmelerinin yeni Said’in ağlamalarına dönüştüğü irfan mertebesindeki dergâha doğru yol alıyor.

Mütevazılığıyla, samimi diliyle okuyucuya bir hatıra kitabından ziyade, bir arayış kitabı; kendini bulma; güneşe çıkıp demlenme; hakikatle yüzleşme gibi insanın kendisiyle, eşyayla ve Rabbiyle olan ilişkisinin ne olması gerektiği hakkında düşünsel eylemler içeren bir kitap Dem. Demlenmek isteyen okurlara duyurulur.