Köpekçe Düşünceler Rasim Özdenören
18 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Benim Kitaplarım, Düşünce
“Başlıktaki tamlamaya bakınca belki birilerinin düşüncesine hakaret etme niyetiyle bu yazıya böyle başladığım düşünülebilir. Hayır. Köpekçe düşünceler’ derken, bir hayvan olarak köpeğe mahsus düşüncelerin portresini çıkarma niyetiyle bu işe girişmiş değilim. Çünkü böyle bir çabanın bizi hangi zorluklarla karşı karşıya bırakacağının farkındayım. Hayvan ve düşünce kelimelerinin yan yana durması bile bu zorlukların neler olduğunu ifşa etmeye yeterli sayılabilir. Kelimelerden birinden bir hareket kokusu alınabilir; ötekinden de yan yana getirilmemesi gereken iki kavramın (köpek ve düşünce) bir arada kullanılmış olmasından doğan bir zorluk ortaya çıkabilir. Fakat hemen söyleyelim: Köpek derken, doğrudan, bir hayvan olarak köpek türünü kastediyorum. Köpekçe düşünceler derken de, bir köpeğin, kendisi olarak, dünyada ihraz ettiği yer açısından dünyaya nasıl baktığını tahayyül etmeye çalışıyorum.”1
Edebiyat ve sanat üzerine kaleme aldığı denemelerini Köpekçe düşünceler isimli kitabında bir araya getiren Rasim Özdenören böyle bir girizgah ile başlıyor eserine. Vücuda getirdiği her ürünü, okurlarının bilinç düzeyine çekilen setleri bir bir deviren yazar bu eserinde, bir taraftan insanların düşünce düzlemlerinde yer alan sanat ve edebiyat açmazlarının izini sürerken; bir taraftan da okurlarına projektör vazifesi gören çözüm önerileri sunuyor. Yazar –her eserinde olduğu gibi- bu eserinde de kralın çıplaklığını ifşa etmekten geri durmuyor.
“Görüyoruz ki, bir şeyi adlandırmak bizim günlük hayatımızı ilgilendirmekte ve onu etkilemektedir. Adlandırma işlemi, her şeye rağmen keyfî olarak yapılmıyor. Bir şeye, bir nesneye, bir olguya veya bir duruma bir ad verilirken, içinde yaşanılan kültürel ortamın isterleri ve değer yargıları işin içine karışıyor. Böylece, bir kültürün adlandırdığı kavramlarla düşünmeye başlamak, o kültürü benimsemeye hazır hale gelmekle eş anlam kazanıyor.”2
Devamını oku
Düşünsel Duruş Rasim Özdenören
18 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Benim Kitaplarım, Düşünce
Düşünsel Duruş Ya Da Krala Çıplak Demek
Kelimelerin, kavramların, ucu bucağı görünmeyen tanımlamaların insan zihnini iğdiş ettiği bir dönemde yaşadığımız, hepimizin malumudur. Yazarlık serüveni boyunca işte bu varolan zihin karmaşasını çözme yolunda esaslı fikirler ve öneriler getiren Rasim Özdenören, yine kült bir kitapla karşımızda: Düşünsel Duruş. Peki nedir düşünsel duruş! Eğilimlerimiz ve zihinsel altyapımızı bütünleyen temel değerler bakımından biz nerede duruyoruz! Durduğumuz yer durmamız gereken yer midir, yoksa şartların bizi sürükleyerek getirip bıraktığı yer midir! Durduğumuz yerin niteliği, Türkiye’de yaşayan müslümanlar için bir sırat hükmündedir. Çünkü daha yolun başında başkalarının dümen suyunda bir düşünme biçimini sahiplenmişsek o zaman bu duruşta verilen poz gafletten başka bir anlam yüklenmeyecektir. Kullandığımız kavramlardan tutun da bütün bir zihin aritmetiğimiz yanlış kodlarla örülmüş bir bulamaca dönüşecek ve böylece biz hiçbir mesele hakkında sağlıklı bir düşünce yapısına asla kavuşamayacağız. “Peki ya şartlar!” diyenleri duyar gibiyim. Günümüzün sihirli kelimelerinden birisi olan “konjonktür” işe yaramaz birer torbaya çevirdiği insanları da içine katarak meş’um çöplüğüne elbette bir gün dönecek. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın. Ne var ki gündelik dilin sığ ve ucuz komplimanlarına metelik vermeyip, İslâm’ın şaşmaz çizgisi üzerinde bir zihin dünyası kurabilmiş insanlar bu dünyadaki sıratlarını kazasız belasız geçmek için kendilerinde bir umut fehmedecekler. Krala çıplak demenin pek hatırı sayılır bir önemi elbette ki kalmadı. Bunun herkes farkında. Ama bu söz, Türkiye’deki egemen sosyal ve kültürel ortamın dışına çıkılarak söylendiğinde bilinçli bir tavır alışa dönüşüyor. Çünkü durduğumuz yer, durmamız gereken yer ve kullandığımız bütün kavramlar, getirdiğimiz bütün çözüm önerileri işte burada bir ses getiriyor. Nuri Pakdil diliyle söylersek tam da “klas duruş” alanıdır burası.
Türkiye’de yaşayan müslümanların öncelikli sorunu ellerindeki reçetelerle aldıkları ilaçlar arasındaki akıl almaz çelişkiden başka bir şey değildir. Halihazırda sürdürülen yaşama bakılınca bu çelişki, ayan beyan ortaya çıkıyor. Çünkü zihinsel dünyamızı besleyen kelimeler, kavramlar varolan hastalığımıza derman olmayacak ilaçlardan farksız. Daha yolun başında böylesi bir karmaşaya yaslanan zihinlerimizin sağlıklı çözüm önerileri getirmesini ummak safdillik olur. Müslümanca düşünmeyi, bir hayat tarzı olarak benimseyenler için kelimeler bir istikamet ve idrak noktasıdır. Özdenören’in de söylediği gibi sanırım bölmeli bir kafa yapısına sahip olan insanların anlamak istemedikleri can alıcı yer burası. Düşünmenin ilk basamağını teşkil eden kelimeler eğer bizim medeniyet dairemizin dışında, yapıştırma ve ödünç alınmış kelimelerse; bu kelimeleri kullanan zihinlerden, varolan karmaşayı çözebilecek yetkinlikte fikirler sadır olmasını bekleyemeyiz. Ödünç alınmış kelimeler ödünç alınmış yaşamları çoğaltmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Özdenören tam da burada bize günümüz dünyasında karşımıza çıkan hemen hemen bütün sorunlara karşı kendi bakış açımızla kendi kelimelerimizle mukabelede bulunmanın gerekliliğini anlatıyor. Âriyete karşı sahiciliği, profan olana karşı “müslümanca düşünmeyi” savunuyor. Eğer bu ayrım yapılmazsa biz müslümanlar bugüne kadar yaptığımız gibi beyhude bir şekilde keçiboynuzu kemirmek konusunda ısrarcı olmaya devam edeceğiz.
Müslümanca düşünmenin önündeki engeller saymakla bitecek cinsten değil. Hepimiz bunu biliyoruz. Fakat değişim adına bizim genel geçer kalıplara, statükoya, nemelazımcılığa prim vermeyerek, çilesini çekmeye talip olduğumuz kavramlarımızı bulmamız gerekiyor.
Bunun için öncelikli olarak durduğumuz yeri kolaçan etmekle işe başlamalıyız. Durduğumuz yer, durmamız gereken yer ise neden orda durduğumuz sorusuna da verilecek bir cevabımız olmalı. Düşünsel Duruş, işte bu cevapların verildiği bir kitap olarak biz aklı karışıklar için kılavuz olmaya talip bir kitap.
Son olarak, beni olağanüstü bir coşkuya ve bilince götüren kitabın son yazısı “İslam ve Genç Adam” için Rasim Bey’e ayrıca teşekkür ediyorum.
Türklerin Psikolojisi–Erol Göka
Psikiyatr Yazar Erol Göka’ya göre Türkler’in birçok davranış kalıbının nedeni göçebelik. Türkler piknik yapmayı neden çok sever? Neden Türklerin muhabbet açarken ilk sorusu “Nerelisin”dir? Türklerden felsefeci çıkmadığı doğru mudur? Şehirlerimizin sürekli bir şantiye görüntüsünde olmasının nedeni yüzyıllar geçmesine rağmen üzerimizden atamadığımız göçebelik duygusu mu? Türklerin tarihteki rolü uygarlık yaratan değil uygarlık taşıyan bir millet olmak mıdır? Bizi tanımlayan sıfatların başında neden savaşçı ve itaatkar geliyor? Türkler başkaları “öyle desin” diye mi vicdanlıdır? Neden maçlarda en popüler slogan “Avrupa Avrupa duy sesimizi”dir?… Bu kafa karıştırıcı ve provoke edici soruların yanıtları bir psikiyatrdan geliyor… Psikiyatr yazar Erol Göka Türklerin Psikolojisi kitabında Türklerin hikâyesini yüzyıllara yayılmış bir tarihsel psikotahlilde ortaya koyuyor. Göka Türkleri “divana” yatırırken “Hamasetten çok sıkıldım. Artık takke düşsün istiyorum” diyor.
Türklerin Psikolojisi Tarihsel psikolojik bir çalışma. Ama sonuçta ortaya çıkan tabloya bakınca Türklerin savaşçı, göçebe, uygarlık yaratmaktan çok uygarlık taşıyan, itaatkar, gösterişe ve şatafata düşkün bir millet olduğu anlaşılıyor. Biraz olumsuz özellikler değil mi bunlar?
Sizin baktığınız yerden öyle görünüyor demek ki? Bir de son dönemde Türkler aleyhine o kadar çok yayın yapıldı ki, benim çalışmamda da Türkleri yüceltmeyen saptamalarla karşılaştığında “Acaba bu da mı?” diyebilir okuyucu. Türkler üzerine kitaplarım, tam Türklerin vur abalı haline getirilmeye çalışıldığı, 301. madde tartışmalarının yapıldığı bir dönemde çıktı. Birtakım kendini komik sanan adamlar, yazdıkları mevkutelerde, sözüm ona Türklerle, Türklükle dalga geçmeye çalıştılar. Dalga geçtikleri, insanımızın tamamen sosyo-ekonomik veya tarihsel koşullarla açıklayabileceğimiz davranışları. İnsanımız dökülmüş. Sen yirmi yıl gibi çok kısa bir sürede, büyük şehirlere göçürmüşsün Anadolu’da geleneğinin kalıpları içinde yaşayan insanları. Şehirli, yeni davranış kalıpları kazanamadan eski geleneksel davranış kalıplarını da yitirmişler. Hayata tutunmaya çalışan insanlarla dalga geçen kitapların çıktığı dönemde yıllar süren emeğin ürünü olan çalışmalarımın çıkması bir şanssızlıktı doğrusu. Ama artık okuyucu bizi tanıyor, çalışmamızın bilimsel yönelimini, niyetimizin halisliğini biliyor.
Ayrıca artık siz de sıkılmadınız mı bu hamasetten? Ben çok sıkıldım, artık takke düşsün istiyorum. Bilim insanı olarak benim görevim, takke düşürmek. Kaldı ki ben bir Türk aydınıyım. Tarafgirim, Türklerin modernleşmesinden yanayım, üstelik de modernliğin “bizi biz olmaktan çıkaracağını” da düşünmüyorum. Nasıl kendimize göre İslamlaşmışsak, kendimize göre modernleşeceğiz. Bu biz istesek de istemesek de bu böyle olacak. Türklerin modernleşmesinden yanayım çünkü modernlik, insanlığın temel yönelimini belirliyor artık. Toplumlar modernleşecekler. Ben Türkler, kendine özgü modernleşmelerini hızla yapsınlar istiyorum. Bu Türklerden yana bir tutum. Biz Türklerin modernleşme çabalarımızı engelleyen ayak bağlarını göstermek, bunlardan bir an önce kurtulalım demek, olumsuz yanlarımızın ne olduğunu görme ve onların nasıl değişip dönüşebileceklerine ilişkin yoğun bir tefekküre çağrı… Benim yapmaya çalıştığım bunlar.
Uçlar arasında savrulmamızın nedeni
Türklerin dillerine gösterdiği özensizlik, “hoşgörülerinin kendilerini yaralayan bir dışavurumudur” diyorsunuz. Bir psikiyatr olarak yorumlamanız gerekirse bizde bir “özsaygı” eksikliği mi var? Bir tür aşağılık kompleksi? Eğer varsa bunu tarihsel altyapısı nedir? Neden kendini aşırı büyük görme ile küçük görme uçları arasında gidip geliyoruz?
Yok öyle denemez, dilimize özensizliğimiz hakkında söylediklerimden çıkarılması gereken sonuç bu değil: Ben tüm Türk tarihine yayılan gözlemler yapmaya, buradan sonuçlar çıkarmaya çalışıyorum. Türkler, enteresan biçimde her tarihsel dönemde “cihan hakimiyeti” için çabalamışlar, adeta tüm dünyayı ele geçirdiklerinde rahata ereceklerini düşünmüşler. Bakmayın halimizin perişanlığına, bilinçdışımız şimdi de bunu istiyor. Bu kadar büyük arzusu olan bir topluluk, mevcut durumun gerçekliğini biraz algılamaya başlayınca da tuhaf ruh hallerine kapılabiliyor. Galiba sizin uçlar arasında gidip gelme dediğiniz bu türden ruh hallerimiz.
Türk kimliğini nasıl tarif ediyorsunuz? Burada ortak payda coğrafya mı? Din mi? Dil mi? Kimdir Türk?
Bir kere “Türk kimliği” diye genel geçer bir kimlikten bahsedemeyiz. Hangi Türk kimliği olduğunu açmalıyız öncelikle. Hali hazırda iki Türk kimliği var. Birisi, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan herkesi kapsıyor, hukuk sistemimiz, hür ve eşit olduklarını söylediği tüm yurttaşlara “Türk” adını veriyor. Bir de “etnik Türk kimliği” var. Kendilerini etnik ve tarihsel olarak Türk hisseden insanların kimliği. İşte benim kitaplarımda incelediğim insanlar, bunlar yani etnik Türkler. Eğer etnik Türk kimliğini ne belirliyor diye soruyorsanız, çok açık bir biçimde cevabım anadildir, Türkçedir. Eski Türk inançları da etnik kimlik de çok önemlidir ama onu da belirleyen, nesillere aktaran anadildir. Bu durumda etnik olarak Türk dediğimiz insanlar da, en kısa tanımla “anadili Türkçe olan”lardır. Bu arada sağ olun sayenizde Türk olmanın bir ırktan olmak demek anlamına gelmediğini de söylemiş olduk. Çok önemli burası. Türkiye’de akademisyenler bile etnisiteden söz edince bir ırktan bahsediyorlar. Oysa etnisite, ırk demek değildir, ana dilin ve ucu görünmeyecek kadar uzun bir tarih boyunca, ortak yaşam kültüründen kaynaklanan temel inançların oluşturduğu bir kimlik durumudur.
Türk için iki türlü ‘öteki’var
Bir Türk için “öteki” kimdir? Kürt mü? Ermeni mi? Arap mı? Amerikalı mı? Yoksa Avrupalı mı?
“Türk”ün iki türlü “öteki”si var. Bir tanesi, komşu Türk kavimleri, yani kendi boyundan olmayan Türkler; diğeri ise Türklerin cihana egemen olma, dünyayı yönetme arzuları nedeniyle, o sırada dünyadaki en büyük güç kimse o. Bu ikinciye Türk’ün “mutlak öteki”si diyebiliriz. “Türk”ün “mutlak öteki”si, onun cihan egemenliğine engel olan yani o an dünyada egemen olandır. Muhtemelen Türklerin kendilerini dünyanın merkezine, Gök-Tanrı’nın temsilcisi kağanlarını dünyanın yönetimine yerleştiren eski inançlarının, yaşadıkları zor tabiat şartları ve kalabalık Çinlilerle sarılı olmanın yarattığı bir ruh halinden kaynaklanıyor bu “mutlak öteki” seçimi. Atalarımız, büyük ihtimalle dünyanın geri kalanını Çinlilerin oluşturduğunu sanıyorlardı, bu zorlu dünyada var kalabilmek ve onların uygarlık ürünlerine sahip olabilmek için tüm dünyaya egemen olmaktan başka çareleri olmadıklarını düşünüyorlardı. Yönetme arzularını da, savaşçı ruhlarını da maddi koşullar belirliyordu. Bu ruh hali, nesillere aktarıldı, Türk grup davranışı haline dönüşerek günümüze kadar geldi. Hep dünyaya egemen olmak istedik ama nedense işe hep yanı başımızdaki kardeşimizden başladık.
“Öteki”mizin diğer Türk oluşu, tarihimizi kardeş kavgalarının tarihi haline getiriyor. “Mutlak öteki”mizin, o sırada dünyada egemen olan olması ise, dış politikamızda sorunlara yol açıyor. Şimdi anlıyor musunuz niye maçlarda “Avrupa Avrupa duy sesimiz. Bu gelen Türklerin ayak sesleri” diye bağırıyoruz? Türklerin büyük çoğunluğu niye ABD’yi hiç sevmiyor? Niye Türkler ve Amerikaların savaşını konu alan bilim-kurgular insanımızın dikkatini çekiyor, çok satıyor?
Türklerin psikolojisinin en önemli özelliklerinden biri Türklerin asla kimliklerine, dillerine düşkün olmamaları diyorsunuz? Günümüzde kendi coğrafyamızda yaşadığımız pek çok çelişkinin altında “Türk kimliği”ne fazla önem verme yatmıyor mu?
Türkler uygarlık tarihindeki rollerinin gereği olarak diğer uygarlıklara, dinlere ve dillere karşı alabildiğine hoşgörülüler. Hoşgörü, bazen lakaytlık, aldırış etmemek boyutlarına varabilir. Benim kimliğimize ve dilimize başka etnik topluluklar kadar düşkün olmamamızı dayandırdığım temel, bu uygarlık tarihindeki rolümüzden kaynaklanıyor. Evet, sanılanın aksine Türkler, etnik ve dinsel fanatik değillerdir. Ama onlar da eninde sonunda insandır, son tahlilde korumaları gereken bir etnik kimlikleri vardır. Gerçekte tam tersi olsa da, bugünkü panoramada Türklerin etnik ve dinsel fanatik olarak görünmelerinin nedeni, onların bir başka özelliğidir. Segmentlere bölünmüş toplumsal yapıları nedeniyle, başlarını sosyopatiden bir türlü kurtaramamalarıdır. Toplumumuz sürekli mafiyöz oluşumlar, sosyopatik çeteler üretiyor. Bu çetelerin yaptıkları eylemler, Türklere mal edilmeye kalkılıyor. Dünyanın etnik kargaşa yaşayan ve kan gölüne dönen diğer bölgeleriyle, ülkemizde yaşananlar karşılaştırıldığında ne demek istediğim daha iyi anlaşılabilir.
Göçebeliğin Türk psikolojisindeki önemi nedir? Daha 200 yüzyıl öncesine kadar göçebeydik diyorsunuz. Bu yüzden şehirlerimiz şantiye gibidir diyorsunuz. Kurtulamadık mı göçebelik hissinden?
Yok kurtulamadık. Daha da üzücüsü olanı yakında da kurtulacağımıza dair hiçbir umut ışığı yok. Göçebenin ruh hali ve zihniyet yapısıyla yerleşik insanınki tamamen farklı. Bizim yerleşik, kentli yaşamı öğrenebilmemiz sanki yüzyıllar alacak gibi. Zaten yerleşik kültürler de yüzyıllar geçtikten sonra öğrenebilmişler yerleşik yaşamın gereklerini.
Felsefi düşünce için durmak gerekir!
Birbirimize sorduğumuz ilk sorunun “Nerelisin” olmasının nedeni de göçebelik mi?
Evet, hiç şüpheniz olmasın, “sormak ayıp olmasın” diye önümüze gelene sorup durmamız da göçebelikten.
Türklerin felsefe üretememesinin nedeni olarak da göçebeliği gösteriyorsunuz? Yerleşik düzen gerekli midir felsefe üretmek için? Ya da yerleşik düzene geçtiğimiz zaman dilimi yeterli değil mi felsefe üretmeye başlamak için?
Göçebe düşünür ama felsefi düşünce üretmez, zira ihtiyacı yoktur. Tefekkür için, felsefi düşünce için durmak, düşüncelerini belli bir noktaya yoğunlaştırmak kaydetmek gerekli. Sürekli bedeni yer değiştiren göçebenin, kendisi gibi uçucu olan sözlü zihninde ayrıca bir zihinsel göçe ihtiyaç hissedilmez, bulunduğu yeri ve zamanı anlamaya çalışmak yeterli görülür, bir öncekini kaydetme gereği duymadan, yalnızca yaşanır gidilir. Ayrıca göçebenin yazıyla arası iyi değildir; o sözlü kültürün, muhabbetin insanıdır. Sözlü kültürün insanının beyni yazılı kültürde yaşayandan çok farklıdır. Düşünce tarihinde ve felsefede bize özgü olanı yansıtabilen veya Türk olarak adından söz ettirebilen bir düşünürümüzün olmaması tüm bunlar yüzünden. İslam tarihi içinde Farabi, İbni Sina gibi Türk kökenli düşünürler elbette olmuş ama onlar, haklı olarak etnik kökenleriyle anılmıyor, İslam düşüncesi içinde değerlendiriliyorlar.
Göçebelik duygusu aynı zamanda daimi bir kaygı hissi de getirmez mi? Hiçbir yere sahip olamama. Hiçbir yerde aidiyet hissetmeme?
Elbette göçebelik sürekli kaygı halinde yaşamak demektir. Bazı romantik yazarlar, göçebeliği tabiatın bağrında yaşamaktan dolayı kutsarlar ama cahilliklerinden. Onlar göçebelerle yaşamaya kalksalardı bir gün bile dayanamazlardı.
Türkler için “Benim için şöyle desinler” duygusu önem taşıyor sizin yorumunuza göre. Bir tür değersizlik hissi mi neden oluyor buna yoksa değer duygumuz içsel değil görüntüye dönük bir şey mi?
Buna değersizlik duygusu diyemeyiz. Kültürel bir kod nedeniyle bu böyledir. Biz Türkler, kapitalizm öncesi potlaç kültürünün insanlarıyız. Bizim en burjuva olanımızda bile piyasanın rasyonalitesi yoktur. Zenginimiz de yoksulumuz da yaptığımız işleri, başkalarına göstermek, hava atmak, böbürlenmek için yaparız.
İtaat, şan ve gösteriş her şeyden önemli
Nedir potlaç kültürü? Türk psikolojisinde nasıl bir önemi var?
Potlaç kültürü, kapitalizm öncesi dünyadaki ilişki sistemlerini tanımlamak için kullanılmış bir kavram. Tam Türkçesine “han-ı yağma” denilebilir. Piyasa rasyonalitesi değil de itaat, şan, şeref, gösteriş ve şatafat her şeyden önemli bu kültürde. Görünüşte kardeşlik, dayanışma gibi olumlu yanları da var. Batılılar potlaç kültüründen kapitalizme geçebilmek için yüzlerce yıldır uğraşıyorlar. Biz ise boğazlarımıza kadar potlaç kültürüne batmış olduğumuzu henüz idrak bile etmiş değiliz.
130 yılda Türkler sadece 2000 patent almış bunların hiçbiri de dünya bilimine ve teknolojisine katkıda bulunmamıştır diyorsunuz? Bunun nedeni nedir size göre?
Sözlü kültürümüz ve göçebeliğimiz… Bilim dünyasına önemli bilimciler yetiştirmemize rağmen hala yaratıcı olamıyoruz. Uygarlığı “en iyiyi, en güçlüyü, en yeniyi izle!” formülüyle yakalamaya çalışıyoruz. Ortada gerçek bir bilimsel girişim yok, aktarmacı zihniyet devam edip gidiyor. Tüm uygarlık ürünlerini sindirip sindiremeyeceğimize bakmadan adeta kapış kapış alıyoruz ama kendimiz geliştirmiyoruz. Batılı ülkelerin ülkemizde açtığı teknoloji fuarlarına akın etmemiz, en son teknolojiyle çıkan aygıtlar için bir ucuzluk kampanyası yapıldığında birbirimizi ezip geçmemiz bu yüzden. Teknolojinin kendisine bayılıyoruz ama o teknolojiye bir katkıda bulunmuyoruz. Uzun ve şüphesiz şanlı tarihimize rağmen, Talat Halman’ın dediği gibi, tek bir bilimsel icadı olmayan, tek bir coğrafi keşif yapmamış olan tek büyük ulus biziz belki de.
“Sözlü kültür modernleşmenin önündeki en büyük engeldir ve kişisel vicdanı değil toplumsal ve harici vicdanı geliştirir” diyorsunuz. Yani vicdanımız da başkaları için mi bizim?
Yazı ile vicdanın içselleşmesi arasında bir bağlantı var. Yazı kendimize de başkasına da ayrı bir varlık olarak bakabilmemizi, nispeten objektif değerlendirmeler yapabilmemizi sağlayan bir beyin gelişimine neden oluyor. Sözlü kültürde ise, içsel vicdanın yaptığını töre ya da emir sağlayabiliyor. Harici vicdan dediğimiz bu. Dolayısıyla dünyanın en düzenli ordularını kurabilen Türkler, trafikte birbirlerine saygı göstererek ilerlemesini beceremiyor.
Bir diğer ilginç tespitiniz ise Türklerin diğer milletlerden daha kolay sınıf atladığı, gösterişe ve şatafata düşkün olduğu…
Kolay sınıf atlama da bir potlaç kültürü özelliği. Türkiye’de köklü bir burjuva sınıfının olmaması, en yüksek vergi verenlerimizin sürekli değişmesi, hep türedi zenginlerimizin oluşması, kolay sınıf atlamanın bariz örnekleri. Gösteriş ve şatafat tutkusu ise, doğumdan düğüne, ev alma ve berbat biçimde döşeme merakımızdan, çocuklarımızı lüks okullara göndermek için yarışmamıza hatta ölümün ardından okutulan mevlid törenlerine kadar her yerde paçamızdan akıyor.
Önemli tespitlerden biri de İslamiyet ile tanışmanın etkisi üzerine. “İslamiyet’le tanışmak dağılıp gitmeye mahkûm olan Türklerin yapısına can suyu kattı” diyorsunuz. Nasıl sağladı bunu İslam?
Dilimize ve kimliğimize sahip çıkmama özelliğimiz nedeniyle, hep diğer uygarlıklar içinde kaybolup gitmişiz. İslamiyet dairesine girene kadar. Örneğin Atalarımızdan bazılarının Çin kültürünün içinde eriyip yok olduklarını en eski yazıtlarımızda görüyoruz. Hazar’ın kuzeyinden batıya gidenlerimizin Hıristiyanlaşarak buharlaştıklarını ise hepimiz biliyoruz. Bizim de sonumuz onlar gibi olacaktı ama hem önceki inançlarımızla hem de savaşçı zihniyetimizle kolayca uzlaşması sayesinde neredeyse tüm Türk dünyasının Müslüman olması, yok olma sürecimizin önüne geçti. Müslümanlığı kabul ettikten çok kısa bir süre sonra İslamiyet’in başına geçmemiz, İslam uygarlığı için çaba göstermeye başlamamız birçok temel sorunumuzun çözümü için fırsatlar sağladı.
Ama siz de söylüyorsunuz: din çatısı altına girmekle azalacağı sanılan kardeş kavgası İslami bir kılığa bürünüp Alevi-Sünni kavgası adını alarak günümüze kadar geldi. Burada bir çelişki yok mu?
Hayır çelişki yok. Türkler, İslamiyet’e girdiklerinde tarihlerinde yepyeni bir durum ortaya çıktı. Ak-budun ve kara-budun ilk kez aynı inanç sisteminde birleştiler. Ancak Türkler Müslüman oldu diye segmenter toplum yapıları bir anda değişmedi. Karahanlı, Gazneli, Harezmli, Selçuklu ve Osmanlı gibi Müslüman Türk devletlerinde egemen boylar, Sünni İslam’ı tercih ederken, İslam dünyasındaki çatışmaların da etkisiyle diğer boylar hem eski inançlarına sarılırken hem de Hz. Ali yanlısı muhalif kanada geçtiler. Egemen boyların göçebe Türkleri yerleştirmeye, iskan etmeye çalışmaları da bu çatışmayı artırdı. Hala aynı sürecin sıkıntılarını, sancılarını yaşıyoruz.
Aynalar Koridorunda Aşk – Mustafa Ulusoy
18 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Benim Kitaplarım, Düşünce, Roman
Zehra Tuelna \ haber7.com
Aşk hakkında birçok roman yazıldı. Hatta artık ‘aşkın romanı’ bile yazıldı?
Timaş yayınlarından çıkan, Mustafa Ulusoy’un yazarlığını yaptığı; ‘Aynalar koridorunda aşk’, sıradan aşklara nokta koymak ve hayat sayfasına aşkı simetrik bir boyutta yansıtmak amacında.
İnsanlar sizden bir şeyler istediğinde ‘Hayır’ diyemiyor musunuz? Belirlediğiniz yolda gidemediğinizi hissettiğiniz durumlarda kaygılanıyor, kendi tarzınızın dışındaki yolları hoşgöremiyor, sınırlarınızı kendiniz mi çizmek istiyorsunuz?
Kişilerle iletişim sonrasında, hakkınızda ne düşündüklerini merak mı ediyorsunuz?
İnsan; varoluşunun değerini bir çift gözbebeğindeki yansımasıyla, anlam kazandığını algılamak istiyor. Çünkü anlam bulmadan yapamaz insan. Var oluşunu algılayacak bir kalıp ve anlam arar. Aksi taktirde varoluş anlamsızlığa bürünür. Anlamsız bir varoluşun, varlığıyla yokluğu arasında bir fark kalmaz. Anlamsızlık = yokluk = hiç’ liktir. Yokluk duygusu en ağır yaşanan olgulardan biridir.
Bu duygu girdabının içinde olan insan, yokluğa dayanamadığı için, yokulktan varlığa geçmek, değer bulmak anlam kazanmak, sevilmek, çılgınca sevilmek ister. Ancak varoluşunu bir hiç gibi algılayıp, sonsuz değerli olduğunu, sevildiğini hissedemediğinde, hayatın en derin acısıyla karşı karşıya kalır. Değersizlik hissi insanın yaşayabileceği en büyük acıdır.
Bu acı insanı derinden yaralar, kalbini huzursuz eder, ruhunu daraltır. Koskoca evrene sığamaz. İnsan aşkın bir boyutta sevildiğini, kendisine değer verildiğini hissedememeye katlanamaz. Mutlaka sevilmeli ve değerli olduğunu hissetmelidir. İşte tam burada ‘öteki insan’ karşısına çıkar. Başka insanlar tarafından sevilmek, değer kazanmak, takdir görmek, onların teveccühüne mazhar olmak için çabalar durur. Ancak başka insanların dünyalarında ki ‘biz’ aynadaki görüntümüzden farklı değildir.
Bu, şöyle bir misalle zihinlere yakınlaştırılabilir. İnsan aynaya baktığında kendisini gördüğünü zanneder. Halbuki kendisi yerindedir. (Ayakta veya oturuyor) Eğer aynadaki görüntünün; O kişinin kendisi olduğunu farzedersek, o kişiden iki tane olduğunu kabul etmek gerekir. Bu ise muhaldir. Aynada olan görüntü sadece o kişinin yansımasıdır, kendisi değil. Kişi aynada gördüğüne ‘kendim’ dediğinde varoluşu ile aynada gördüğünü özdeşleştirmiş oluyor.
Varoluşunun gerçek halinden geçip aynadaki görüntüye sığınıyor. İnsan görüntüsünden başka bir oluşumdur. Başkaları tarafından sevilse de sevilmese de, kıymet görse de görmese de, burada değerlendirilen, insanın aynadaki görüntüleridir. Ancak insan kendini aynadaki görüntüden ibaret olmadığını unutur. İnsanın varoluşunun değerini aynada ki görüntüler belirleyemez, başkalarının zihinlerinde oluşan imajlar, görüntüler, düşünceler belirleyemez.
İnsanın kendi varoluşu ile kendisinin, öteki insanın aynasında ki yansımalarını özdeşleştirmesi, öteki insana verdiği gücü gösterir. İşte o zaman öteki insan kendini çok güçlü hisseder. Karşısındaki insanın hayatına hükmetmeye çalışır.
Öteki insan aynasındaki sana ait görüntüleri istediği gibi değiştirerek, senin kendini farklı farklı görmene, farklı farklı algılamana yol açar. Onun aynasındaki görüntülerini kendinle özdeşleştirdiğini ‘bu benim yalnızca görüntüm, kendim değil’ yerine, ‘bu benim’ dediğini anladığında seni evirip çevirmeye başlar. Bazen de aynaları geri çekip seni yok etmeye çalışır. Aynalar yaşamını ele geçirir ve kim olduğunu unutursun.
İşte o zaman, o kişi sana egemen olur ve sen aşkın CEHENNEMİNE girersin.
Terapi tadında, rahatlamanıza yardımcı olacak bu kitapla, iç aleminize doğru keşif yolculuğu yapmaya ne dersiniz?Cevabınız evet ise bu kitap sizler için biçilmiş kaftan.
Bir Değirmendir Bu Dünya – Cahit Zarifoğlu
18 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Benim Kitaplarım, Düşünce
Ramazan Küçükduman
Bismillah kelamıyla başlamalı yazıya. Kur’an ile yerimizi sağlamlaştırdıktan sonra diğer mevzulara inşirah-ı derun ile girebiliriz. “Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız…” (Al-i İmran/103) Kardeşlik ne özlenen ve yaşanılası bir duygu ki dinimiz bize kardeşliği muhtelif cüzlerinde tavsiye ve emir derecesinde telkin ediyor. Gücümüz kardeşliğimizin yükselişine bağlıdır bu böyle biline. Kardeşlik ise Ümmet-i Muhammed’in bütün dünyaya hakim olabilmesinin sırrıdır. Müminlerin kardeşliği ve birlikteliği. Çünkü bu ihtilafları nihayete erdirir bir kavramdır.
Ümmet ve kardeşlik kelimeleri geçince bir yazıda, ya da kulağıma çalınınca bir mecliste; merhum Cahit Zarifoğlu’nu hatırlamayı isterim. 7 Haziran 1987 tarihinde aramızdan ayrılsa da bize eserlerini ve fikirlerini miras bıraktı bu büyük ve Anadolulu şair. Sadece şairlik diyerek vasıflandırırsak yaptığı işi insafsızlık etmiş ve eksik söz söylemiş oluruz. Şiirlerinin yanında deneme, hikaye, roman, günlük ve şimdi hatırımda olamayan türlerde eserler vermiş bir isim Cahit Zarifoğlu. Doğrusu haddimi aşmak istemem. Amacım kapsayıcı bir Zarifoğlu yazısı yazmak değil. Bu işi başaracak birikime de sahip değilim. Bu yazıda anlatılmak istenenlerin özü başlığımıza da kaynaklık eden Bir Değirmendir Bu Dünya kitabı Zarifoğlu’nun.
Bahse konu olan kitap müstakil bölümlerden oluşuyor. Yazarın vefatından sonra derlenen ve çoğunluğu gazetelerde ve dergilerde yayınlanmış yazılardan oluşan kitap Zarifoğlu’nun diğer düzyazı eserlerine nisbeten sade ve okunması kolay. Bunun sebebini ise şöyle açıklayabiliriz: Gazete yazıları günceldir ve ortalama okuryazar kitlesine hitap eder. Bir de format meselesini ekleyebiliriz. Zarifoğlu bu kitabındaki yazılarının bir kısmını müstear isimlerle yazmıştır: Ahmet Sağlam, Abdurrahman Cem gibi. Yazılar deneme, fıkra türü yazıları okuyanlar için ideal kısalıkta. Usandıracak derecede uzun yazılar kitapta yer almıyor. Bu bir şans diyebiliriz okuyucu açısından.
Cahit Zarifoğlu’nun son dönemlerinde dünya önemli olaylara sahne olmuştur: Rusların Afganistan’ı işgali, İran İslam devriminin gerçekleşmesi, Hama katliamı ve 12 Eylül’deki askeri ve siyasi darbe en önemlileri diyebiliriz. Şiirlerinde Afgan mücahidlerine duasıyla ve kardeşliğiyle destek veren kişi ile Hama katliamına yazılarında gözyaşı döken ve döktüren kişi aynı ismi taşıyor: Cahit Zarifoğlu. Özellikle hama katliamıyla ilgili bölümleri okuyunca sarsıldım diyebilirim. Bilmiyordum bu kadar dehşetli ve acımasız olduklarını.
Eserde özellikle 70-80 li yılların güncel meselelerine değinmiş yazar. O kadar çok konu var ki burada başlıkları sıralamak bile bu kitabı alıp okumaya sevkedebilir insanı. Dikkat çekici mevzular: İslam coğrafyasının durumu, İsrail’in Filistin’i işgali ve kutsalımız Kudüs’e el koyuşu, modern yaşayışlar, Müslümanların yaşayışına yönelik eleştiri ve tavsiyeler v. d. Ayrıca müslümanın siyaset karşısındaki konumu hakkında da yardıma koşan cümleler görüyoruz kitapta. Siyasetin bulaşılmaması gereken bir saha olduğuna ikna edilmiş Müslüman topluluklar var. Siz bu cümleye muhatap olan insanlar Zarifoğlu okuyun. Müslüman tenhaya çekilmeye teşne ediliyor. Buna itirazımız var arkadaş.
“Bizler, İstiklal Harbi’ni birkaç kişinin eseri ve hüneri zanneden dar görüşlü zavallılar. Ne çabuk unuttuk; Hindli, Afganlı, Cezayirli, Libyalı kahramanların Anadolu’da İslam için istiklalimiz için şehid düştüklerini!..” Böyle sesleniyor işte içimizden biri olarak bizlere. Ümmetin önemi kavranmalı. Zarifoğlu’nu ve ümmetten bahseden yazarları, şairleri, siyasetçileri önemsemeliyiz. İnanıyoruz ki Müslümanların huzuru bölünmüşlükten değil İttihad-ı İslam’dan geçer. Bu yolda çaba sarfeden, düşünen, yazı yazan, seyahatlere çıkan insanların sayısı çoğalmalıdır. Bizler modern zamanların zihin kurcalayıcı ve ifsada yönelik faaliyetlerden uzak durmalıyız.
Kitabında Zarifoğlu bizlere bir ölçü de sunuyor aslında. İfrata ve tefrite düşmeden nasıl Müslüman olunur. Bir müslümanın zihni nelere kadirdir, aklından neler geçer, düşmanlarına karşı takınacağı tavır nasıl olmalıdır. Zarifoğlu yaşamıyla ve bu eseriyle bize orta yolun nasıl olacağını da göstermiştir. Sahi kaç tane Müslüman yazar, entelektüel artık ailecek oturup siyer okumayı ve ailevi meselelerimizi konuşmayı tavsiye ediyor yazılarında! Eğilip bükülmeden hangimiz zalimlerin yüzüne zulmünü haykırabiliyoruz ağır kelimeler kullanmaya gerek duymadan!
Kitaba ait bazı bölüm başlıkları: Cihad ve Arınma, Modern Zamanlar, Bir Arpa Boyu Yol, Kanayan Yaralarımız, Çeşitlemeler. Kitabın arka kapağındaki açıklayıcı yazının bahusus bir bölümü çok dikkatimi çekmişti. Deniliyor ki: “O herkesin entel takıldığı bir zamanda çevresindeki meraklı insanlara, dostlarına, okuyucularına ilmihal okumayı tavsiye ediyordu. Namazların tadil-i erkan üzere kılınmasını, gece namazlarına kalkılmasını, hanımlara iyi davranılmasını, çocuklara iyi davranarak karşımıza almamızı, yollarda zikirle yürümemizi telkin ediyordu.”
Bu cümleler bazı Müslümanlara garip ve yabancı gelebilir. Hatta basit görür kimileri. Bu çağda ne önemi var canım, ilmihal okumak da iş mi diyenler yok mu! Var tabiî ki. Bizim açımızdan o kadar önemli ve büyük sözler ki bu sözler; birçoğumuzun yapmadığı ya da eksik eda ettiği eylemlerden bahsediyor yazar. Eğer hayatımıza nakşedebilseydik yukarıdaki alıntı cümlelerini, birileri çıkıp belki de kadın erkek eşitliğinden söz edemeyecekti, kadın hakları savunucuları başımıza bela olmayacaktı, feminist hareketler Müslüman kadınlar arasında bu kadar yayılmayacaktı. Çocuklarımızın sevgilisi anne babalar yerine uyuşturucu satan insanlar olmayacaktı kimbilir. Anadolu’nun küçük bir kazasında yaşayan takva sahibi mümin anne babalar kız çocuklarını okula gönderirken acaba demeyeceklerdi belki. Sadece bu sözlere uymak yeterli mi diye bir soru çıkarsa karşımıza büyük oranda evet cevabını verebiliriz mukabele olarak. Gerisi yöneticilere, toplumsal yapılanmalara ve diğer kurumlara kalmış kısımlar.
Cahit Zarifoğlu Ankara doğumlu olup aslen K. Maraşlıdır. İ. Ü. Alman Dili Ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Bir müddet TRT’de çalıştı. Mavera dergisini hazırlayan ve yayınlayan ekipte yer aldı. 7 Haziran 1987′de aramızdan ayrıldı. Bazı eserleri: İşaret Çocukları, Yedi Güzel Adam, Menziller, Korku ve Yakarış (şiir), Savaş Ritimleri, Anne (roman), Yaşamak (günlük), Yürekdede ile Padişah, Serçekuş, Küçük Şehzade (çocuk hikâyelerinden bazıları).
Cahit Zarifoğlu’nu dikkatle okumalıyız. Bu işlere girişmeye niyetli olan Müslüman gençlerin mutlaka uğraması ve bir müddet istirahat etmesi gereken bir durak Zarifoğlu. Çocuk hikayeleri dahil eserleri alınıp okunmalıdır. Zarifoğlunun çocuk hikâyelerinin tamamını okumuş birisi olarak söyleyebilirim ki sadece çocuk hikâyesi değildi o küçük kitaplar. Yaşı büyük olanların da sıkılmadan okuyabileceği kitaplar hepsi de. Hikâye, masal deyip küçümsememeli bu tür eserleri. Bir zamanlar hepimiz çocuktuk. Belki de bu hikâyeleri küçükken okusaydık şimdi bambaşka insanlar olabilirdik.
“Ve Kudüs şehri. Gökte yapılıp yere indirilen şehir
Tanrı şehri ve bütün insanlığın şehri
Altında bir krater saklayan şehir
Kalbime bir ağırlık gibi çöküyor şimdi
Ne diyor ne diyor Kudüs bana şimdi
Hani Şam’dan bir şamdan getirecektin
Dikecektin Süleyman Peygamber’in kalbine
Ruhları aydınlatan bir lamba…”
(Alınyazısı Saati/Sezai Karakoç)
Umrandan Uygarlığa – Cemil Meriç
Muhtevası, çağdan çağa, ülkeden ülkeye, yazardan yazara değişen kaypak ve karanlık kelime: “civilisation”. Bati irfanının iki yüz yıldır sabit bir tarife hapsedemediği bu ele avuca sığmaz mefhumun hayat hikayesine kısaca göz atalım. ([1])
Avrupa dillerinde zarafeti, çelebiliği -kısaca medeniliği. ifade eden kelime “police” idi. “Police” XVII. asırdan itibaren bugünkü manada kullanılmağa başlanır: Zaptiye. Ve yerini yeni bir kelimeye bırakır:. “Civilisation”. Aydınlıklar cağının ümitlerini dile getiren, terakki inancını bayraklaştıran ilk kelime bu. İnsanlık düşe kalka ilerleyen bir kervandır. Avrupa: kılavuz. “Civilisation” dünyaya yayıldıkça savaşlar sona erecek, sefaletle kölelik ortadan kalkacaktır. Bir gerçekten çok, bir amaç.
Avrupa “civilisation”un bir inhisar metaı olmadığını müsteşriklerden öğrenir. Her insan topluluğunun
kendine göre bir medeniyeti vardır, az veya çok zengin, az veya çok eski bir medeniyet. Milletlerin üstünlük iddiası zavallı bir vehim, bir kendini beğenmişlik.
Ama Bati intelijansiyası imtiyazlarıyla sarhoş, şımarık bir çocuktur. ilmin ifşalarına ancak işine geldiği zaman ve işine geldiği ölçüde itibar eder. Evet… birçok medeniyetler vardır dünyada, medeniyet daha doğrusu medeniyet müsveddeleri. Gerçek medeniyet Hıristiyan medeniyetidir, kapitalizmdir, sosyalizmdir. ([2]2)
Almanlar “civilisation” mefhumunu “kultur”la karsilar. Kelimeyi Amerikanca’ya sokan Tylor’a (l871) göre kültür veya medeniyet: “ilimleri, inançları, sanatları, ahlakı, kanunları, adetleri ve insanin toplum hayatında kazandığı diğer kabiliyet ve alışkanlıkları kucaklayan girift bir bütün”dür. Amerikan “culture”u Almanca “kultur”a cihanşümullük sağlar; Avrupa’nın bütün dilleri benimser kelimeyi. Yalnız Fransızca 1930′lara kadar bu nevzuhur kültüre itibar etmez, kendi “culture” ve “civilisation”una sadık kalır. Yeni kelimenin Alman veya Amerikan içtimai ilimlerine büyük bir vuzuh getirdiği de iddia edilemez. Bir bakarsınız kültürle medeniyet ayni mefhumun iki ayrı ifadesi; bir bakarsınız aralarında dağlar kadar fark var. Kimine göre kültür, insanin olgunlaşmak için harcadığı çaba; medeniyet, dünyayı değiştirmek için giriştiği hareketler; biri amaç, öteki araç. Kimine göre iki mefhum arasında yalnız bir hacim farkı var. Kimi, “Ne münasebet, diye sesini yükseltir. Almanca ‘kultur’u İngilizce veya Fransızca’ya ‘maddi medeniyet’ diye çevirmeliyiz”. Babil Kulesi. ([3])
Bizim için kültür, yakın zamanlara kadar “hars”tı. ([4]4) Antropologlarımız Amerikan irfanını yurdumuza cömertçe taşıyalı beri kültürden ne anlayacağımızı şaşırdık. İrfan değil bu kültür, maarif değil, galiba medeniyet de değil. Peki, ne! Ama… önce civilisation’u tanıyalım.
Civilisation, lügat hazinemize Reşit Paşa’nın armağanı, Batı’nın birçok mefhum ve müesseseleri gibi. Paşa, Paris’ten yolladığı resmi yazılarda (1834) Türkçe karşılığını bulamadığı bu kelimeyi “terbiye-i nas ve icray-i nizamat” olarak tarif eder. Civilisation -az sonra- Osmanlıca’ya “kalke” edilir: medeniyet. Namık Kemal’in coşkun belagatı nevzuhur kelimeyi efkar-i umumiyeye şöyle takdim eder: “Medeniyet asayişte kemaldir (asayiş: rahat, huzur, refah)”, “hayat-i beserin kafili”dir. Demek ki “Medeniyet aleyhine daha fazla kıyam etmek, ecel-i kazaya katillerden, haydutlardan ziyade muin olmaktır”. “Medeniyeti zaid görenler, insani tanımayanlardır”. “Tabiat-i beser hüsn-ü intizama maildir”. Üstelik medeniyet, hürriyet ve istiklalin de kalesi: “Medeni olmayan milletler akvam-i mütemeddinenin esiri olmağa mahkumdurlar.” Ananeperestlik nice kavimleri esarete sürüklemiş. “Medeniyetsiz yasamak ecelsiz ölmek gibi bir şey”. “Bazıları medeniyeti ‘fuhşiyat’ olarak tanıtıyorlar, yanlış. Fuhşiyat (medeniyetin) avariz-i zatiyesinden değil, nekais-i icraatındandır. Doğru.. Avrupa medeniyetinin nice kötülükleri, eksiklikleri var ama iktisab-i medeniyete çalışan akvam için, tamamı tamamına Avrupa’yı taklid etmek neden lazım gelsin”! “Birtakım hakayik-i ilmiye vardır ki, dünyanın hiçbir tarafında değişmez. Hiçbir yerde sü-i tesiri görülmez… Terviç-i medeniyeti arzu edersek, bu kabilden olan hakayık-ı nafiayı nerede bulursak iktibas ederiz”. “Kendi ahlakimizin icraatı, kendi aklımızın tasvibatı, asar-i medeniyetin füruatatına ma’ziyade kafidir”. Ülkemiz tarihte kaç kere büyük medeniyetlerin “merkez-i intişarı” olmuş, “Şeriat-i Muhammediyenin münci kaideleri… ve halkımızın fevkalade kabiliyeti elde iken”, neden dünyayı hayran bırakacak medeniyetler kuramayalım! ([5])
Medeniyeti millileştirmek isteyen bir anlayış. Tekamül, mukaddeslerimizden feragatle olmaz. Bati’nin abeslerini değil, insanlığın keşiflerini iktibas edeceğiz. Maziyi muhafaza, fakat ayıklayarak. Yeniyi kabul, ama seçerek. Daha sonra Ziya Gökalp’te şahidi olacağımız medeniyet ve hars tefrikinin ilk taslağı.
Medeniyet kelimesi bu parlak müdafaaya rağmen halk tarafından benimsenmez. Avrupa’dan gelen her mefhum gibi şüpheyle karşılanır. Maşeri vicdanı dile getiren sairler için “garaz-i nefsani”dir medeniyet (Yenişehirli Avni); “Tek dişi kalmış canavar”dır (Mehmed Akif). Kısaca kelimenin halk şuurunda yarattığı tedailer zengin, şımarık ve düşman bir Avrupa, sefahat, fuhşiyat.
Tanzimat aydınlarına dönelim… Yeni tanıdıkları bir dünyanın şaşaasiyle gözleri kamaşan hayalperest nesiller için, medeniyet bir teslimiyet veya temessüldür. Mefhumu ilmi çerçevesine oturtan tek yazar: Cevdet Paşa. Medeniyet, toplulukların hayatında ileri bir merhaledir, Paşa’ya göre. Önce devlet kurulur, insanlar düşman korkusundan azad olurlar. Sonra “ihtiyacat-i beşeriyelerini tahsile”, “kemalatı insaniyelerini tekmile” koyulur, yani medenileşirler. Demek ki, medeniyetin iki unsuru var: beşeri ihtiyaçların (bunlara maddi ihtiyaçlar da diyebiliriz) giderilmesi ve ahlak ve zeka bakımından olgunlaşma. İnsanlar bedeviyetden haderiyet ve medeniyete geçerler. Medeniyet ne bir ülkenin imtiyazıdır, ne bir kavmin. Paşa’ya göre, büyük medeniyetler “ulüm ve sanayi’leri, maarifleri ve bunca tecemmülat ve tekenüfat ve letaifleriyle beraber kitaat-ı arzda” yer değiştirirler.
Medeniyeti, geline benzetiyor Paşa, diyar diyar dolasan bir geline. “İlm-i tarihin haber verdiği asırlardan mukaddem Hindistan’da… mahrem-i halvetsaray-i havas” oluyor “arus-u medeniyet”. Oradan Babil’e ve Mısır’a geçiyor. Yine “Setre pus-u izz ü naz, ve… bir sınıf-ı mümtaza hemraz”dır. Sonra Yunanistan’a uğruyor nazenin. “Kesf-i nikab ve selb-i icab ü hicab ile açılıp saçılarak” herkese gösteriyor kendini, çarsıda-pazarda dolaşıyor. Yunanistan yıkıldıktan sonra İskenderiye’ye otağ kuruyor. Ama “eskiden alüfte olduğu Kibt kavmine” yüz vermiyor bu defa. “Tedarik etmiş olduğu nev-asinayan-ı Yunan ile bir müddet, diyar-i Mısır’da tertib-i bezm-i kermakerem-i ülfet ettikten sonra”, “hıtt-ı Irak”da boy gösteriyor. Ve bir müddet “elbise-i hadray-i İslamiye ile aktar-i Şarkiyede dolaşarak Mısır’ ve Garb yoluyla yine Avrupa kıt’asına çekilip orada payend-i istikrar ve dest-küsa-yi intişar olmuştur”. “Bundan sonra hangi tarafa gideceği ve ne renklere gireceği ve nasıl cameler giyeceği” Allah’a malum.([6])
Paşa’nın medeniyet anlayışındaki üstünlük nereden geliyordu! Çağdaşları birer aksisedaydılar. Avrupa irfanının aksisedası. Sığ ve köksüz bir İrfan. Paşa’nın sesi kendi sesimizdi: Şark’ın sesi. Tarihin esrarını, tarihçilerin en büyüğünden, tarihe “beşeri ilimlerin ilmi” haysiyeti kazandıran ibn Haldun’dan öğrenmişti Paşa. Bizce tek hatası oldu: ümran gibi kucaklayıcı bir kelimeyi medeniyet gibi müphem ve mazisiz bir lafza feda etmek.
Tarih denilen muammanın iki anahtarı vardı ibn Haldun’a göre: Ümran ve asabiyet. Ümran, bir kavmin yaptıklarının ve yarattıklarının bütünü, içtimai ve dini düzen, adetler ve inançlar. Ümran, tarihi ve insani bütün olarak ifade eden bir kelime. Avrupa’nın hiçbir zaman ve hiçbir kelimesiyle kucaklıyamadığı bir bütün. Tarihi inkişafın muharrik kuvveti: asabiyet, yani içtimai tesanüt. Ümran, iki şekilde tezahür eder: badiye hayati, şehir hayati. Bedevilik ümranın ilk merhalesi, kendi kendini aşacak olan bir merhale. Haderiyetin de çeşitli merhaleleri var.
Ümran’ı “içtimai hayat”la karşılayabiliriz, en geniş manada içtimai hayat. İbn Haldun için temeddün’le ümran farklı. Temeddün: şehir medeniyeti. Ümran, hem bedeviliği hem haderiliği kucaklar: kültür ve medeniyet.
Kaynaklarından kopan bir intelijansiyanın kaderi, bir mefhum hercümerci içinde boğulmak. Ümrandan habersizdik, medeniyete de ısınamadık. insanlığın tekamül vetiresini ifade için kendimize layık bir kelime bulduk: uygarlık. Mazisiz, musikisiz bir hilkat garibesi.
Dipnot:
——————————————————————————–
[1] Civilisation,1756′da Fransa’da doğmuş. XVIII. asrın hiçbir büyük sözlüğünde yok. Ansiklopediye de alınmamış. Akademinin lügati 3. baskısında (1798) kelimeyi şöyle tanımlar: Medenileştirme eylemi, yahut medeni olanın durumu. Daha sonraki sözlükler de ayni tarifi tekrar ederler. Bir kıtanın veya içtimai bir sınıfın azgın iştihalarını ifşa eden bir anlayış. Kim medenileştirecek! İlk defa olarak 1890′da bugünküne oldukça yakın bir tarifle karsılaşırız; civilisation: insanlığın ahlakça, fikirce ve içtimai hayatça ilerlemesi. Hatzfeld, Darmesteter ve Thomas, Dictionnaire General de la Langue Française, (Fransız dili Genel Sözlüğü), 2 cilt, Delagrave, Paris 1889.
[2] Avrupa’nın bu aptalca narsisizmini aşağı yukarı bütün tarihlerinde görmek kabil. Rastgele bir örnek: “Çöküş devrinin en vahim günlerini hatırlatan bu buhranlı merhalede, Türkiye canlanmağa gayret etmiş, o zamana kadar boyuna aleyhinde cephe aldığı bir medeniyetle temas kurmak istemiş, ona kapılarını açmış. Avrupa camiasının alakasını ve manevi yardımını kazanmağa çalışmış ve böylece Hıristiyanlığın barbarlığa karsı ittifakını geciktirmiştir” (Engelhardt, a.g.e.).
[3] Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Cemil Meriç, Kültürden İrfana, İnsan yayınları, 1986, s. 9-48.
[4] İştikak merakinin dilimize musallat ettiği bu bedbaht kelime, Türk intelijansiyası tarafından hiçbir zaman beğenilmemişti. Fransızca kültürün Türkçe karşılığı maarif veya irfandı. Maarif-i Garbiye Bati kültürü demekti, sonra maarif, vazifesi irfan dağıtmak olan bir müesseseye alem oldu. Raif Necdet’i dinleyelim: “Bana hars’in aheng-i telaffuzu pek abus, pek soğuk ve kaba geliyor. Bu kelimede mana cihetiyle de fazla bir ciyadet ve teravet göremiyorum. Kültür mukabili olarak irfan kelimesini hem latif, hem mana itibariyle daha nefis ve munis, daha kuvvetli ve şetaretli buluyorum” (Hayat-i Edebiye, s. 324).
[5] Namık Kemalin medeniyetle ilgili görüşleri- için bkz. Cemil Meriç, Mağaradakiler: “Eski bir put: Terakki”, Ötüken yayınları, 2. baskı. 1980. s. 214 v.d.
[6] Cevdet Paşa’nın medeniyetle ilgili görüşleri hakkında daha geniş bilgi için bkz. Ümit Meriç Yazan, Cevdet Paşa’nın Toplum ve Devlet Görüsü, İnsan yayınları, 1992, 2. baskı, s. 57 v.d.
CemilMeric.net
Saint Simon Derinleştirmesi – Cemil Meriç
Sığlığa Karşı Durma ya da Cemil Meriç’in Çabası: Saint Simon Derinleştirmesi
Bekir Gür
CemilMeric.net
“Daha bir asır Türkiye’de Saint-Simon yazacak çıkmaz ve ben eserimi tâbi tâbi dolaştırmayacak kadar mağrurum, kendime ve Saint-Simon’a saygım var” dediği eser üzerine iki yıl emek harcayan Cemil Meriç, önceleri eseri basacak yayıncı bulamaz ve çileli bir uğraştan sonra 1967 yılında eserini okuyucusuna ulaştırır. Lâkin basımın diyeti de vardır: yayınevinin politikası gereği kitap sadeleştirilerek basılır. Ancak kitabin basılması ile sorunlar nihayete ermez; 1964′te Hint Edebiyatı’nı basıp, ’sağ’ yaftası yiyen Meriç’i bu kez ’sol’ yaftası bekliyordur; halbuki, bu eseri kaleme alırken Meriç’in tek derdi, ‘putları kırmaktır’.
Kimdir Saint-Simon ve Niçin Hakkında Bir Kitap!
“Yirminci asır, ondokuzuncunun entelektüel fetihlerini aşamadı, hâlâ Nietzche, hâlâ Kierkegard, hâlâ Marx..”(s.8)
Meriç’e göre çağımız Saint-Simon’la başlar; o, hem Comte, hem Durkheim hem de Marx’ın hocasıdır. Dolayısıyla, Saint-Simon anlaşılmadan ne Marksizm ne de Sosyoloji tam olarak anlaşılabilir. 1967 yılında basılan eserine yazdığı önsöz’de su satırlara yer verecektir Üstad: “Batı, elli yıldır tarihiyle hesaplaşmaktadır. Derslerini yeni baştan dinlemek istediği iki hoca var: Saint-Simon’la Proudhon. Biz de seslerini yeniden dünyaya duyurmaya başlayan o iki yol göstericiye kulak kabarttık ve anladık ki Saint-Simon bir asrı dolduran düşüncedir.” (s.10). Meriç böylece, Saint-Simon’un Batı düşüncesini anlama açısından merkezi konumuna işaret eder. Batı cephesine bu şekilde değindikten sonra bizde ki durumu aktarır; Tanzimat’a kadar Kur’an tek rehberimizdi, yüzümüzü Avrupa’ya döndükten sonra ise sayısız kitap ile karşılaştık ne ki pusulasızdık: “ne Comte’u ne de Kant’ı anlayabildik … Düşünmedik ve düşünemedik ki Marksizm batı düşüncesinin bütünü değildir.” (s.9) O dönemde Türkiye’de etkin olan Marksizm’in kökenlerine inme; Meriç’in bu eseri kaleme almasında önemli bir saiktir. Kurtuluş Kayalı hocanın Meriç için tespit ettiği üzere; Cemil Meriç, “Saint-Simon çalışmasıyla da o dönemde etkin olmayan sosyoloji ile etkin olan sosyalizm konusunda bir inceleme yapmaya yönelmiştir.” (s.13) Yine o dönem Fransa’sındaki fikri hareketliliğin ve özelde önce Durkheim ve sonra Gurvitch’in Simon üzerine eğilmelerinin ve Sosyoloji’ye katma çabalarının da Meriç üzerine etkisi olduğu söylenebilir.
Simdi, Saint-Simon’un biyografisini vermemiz faydalı olabilir. Önemli bir soydan gelen Saint-Simon 1760′da Paris’te doğar. Aldığı ihtilalci eğitim ile genç yaşta dini inancını yitirir. Buna rağmen babası onu manastıra kapatır. Çok geçmeden on yedisinde teğmen olur. 19 yaşında yüzbaşılığa yükselir. Amerika’da dört yıl asker olarak bulunur. Mühendislik okuluna kapak atar, fizikten fizyolojiye kadar bir çok bilimi okur. Bu bilimler daha sonra kendi sosyal teorilerini geliştirmesine basamak teşkil edecektir. Fırtınalı Fransa’ya yakışır bir dalgalı hayat sürmüş ve buna karşılık bir fikri değişim yaşamıştır: liberal, ilimci, barışçı, sosyalist, yeni-Hıristiyan… Bir çok kez yokluk ile mücadele etmek zorunda kalmış olan Saint-Simon, eserlerine karşı gösterilen ilgisizlikden dolayı hayatının sonuna doğru ümitsizliğe düşer ve birgün, kafasına tabancayı sıkar. Ölmez, sağ gözünü kaybeder. Bir çok dergi, kitap yayınlamış ve devrim sonrası Fransa’sında fikirlerinden yargılanmış olan Saint-Simon, 1825′de 65 yaşında ölür.
Sosyalist selefleriyle alay eden Dühring, Fourier’in “fou”(deli) Saint-Simon’un ise “Saint”(veli) olduğunu söyler. Meriç bu tespiti olumlayarak yerine oturtur: “Saint-Simon gerçekten de ’saint’di: Bütün veliler gibi tanınmadan yaşadı, küçümsendi ve ölünce ışık oldu.”(s.36)
Saint-Simon, İlk Sosyolog, İlk Sosyalist
Eser, Mahmut Ali Meriç’in hazırladığı bir giriş yazısıyla başlar. Bu bölüm, hem kitabın genel bir özet ve değerlendirilmesinin sunulması, hem de bir çok çağdaş Sosyolog ve Cemil Meriç’in eserlerinden yapılan alıntılar ile genel baglamın sunulması açısından kitabı besleyicidir. Ayrıca; Mahmut Ali Meriç, kitaptaki alıntıların kaynaklarını saptamış ve zaman zaman dipnotlar ile metinlerin arka planını sunmayı amaçlamıştır.
Cemil Meriç, bu eserini yazarken çağdaşı bir çok düşünürden istifade eder. Örneğin, kitabına isim olacak Saint-Simon’u ‘ilk sosyolog, ilk sosyalist’ olarak nitelendirirken, Durkheim’ı izler. ‘Çağdaş sosyolog’ Gurvitch, ‘çağdaş bir Fransız Marksist’ Garaudy, ’sosyal düşünceler tarihçisi’ Maxime Leroy kitabın sayfaları arasında fikirleriyle sık sık karşılaşacağınız düşünürlerden bir kaçı.
Eser, dört bölüm şeklinde sunulmuştur: Hayatı, İlk Sosyalist, Şakirtler ve İlk Sosyolog. Bu bölümlerin kısa bir özetini sunmanın eser hakkında okuyucuya iyi bir fikir vereceğini düşünüyorum.
İlk Sosyalist
Emek kavramını yücelten Saint-Simon’a göre toplum çalışanlar ve aylaklar olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Böylece, tembellik bir asillik unsuru değil aksine küçümsenecek bir olgudur. Adam Smith ve bütün liberaller tüketiciyi dikkate alır; oysa, Saint-Simon için esas olan üretimdir; herkes harcadığı emeğe göre karşılık alacaktır. Saint-Simon, özel mülkiyetin çoğunluğun faydasına yeniden bölüştürülmesini istemektedir ve böylece iktisat için yeni bir görev biçer: ‘fakirleri göz önüne alarak toplumu yeni baştan düzenlemek.’ (s.74) Bu bölümü okudukça, Saint-Simon’un nasıl liberalizmden yavaş yavaş koptuğunu ve sosyalizmi geliştirdiğini göreceksiniz.
Şakirtler: Comte, Saint-Simoncular, Marx
Cemil Meriç, genç Comte’un üstadı Saint-Simon’a karşı “hiçbir borcum yok” iddiasına karşı oldukça acımasızdır: “Eflatun vefasız şakirdi Aristo’yu, anasının memelerini kuruttuktan sonra, ona tekmeler savuran bir taya benzetir. Benzetiş, Aristo’dan çok Auguste Comte için doğru. Comte, düşünce tarihinde Ödip kompleksinin en şaheser örneği.” (s.87) Meriç’e göre Comte, ihtiyar filozofu belli noktalarda geçecek kadar zeki bir şakirttir ama, nihayetinde şakirtdir: “Yani veren değil, alan.” (s.82) İkisi de aynı hedefe yönelmişlerdi, yani ilmi metodu sosyal hayata uygulamak.
Fransız demir yolları, Süveyş kanalı ve Panama kanalı gibi büyük teşebbüslerin arkasında bir avuç mühendis, tarihçi, ahlakçı, idareci vardır: Saint-Simoncular. Hayatının son yıllarında fil dişi kulesine çekilmek yerine şakirt yetiştiren Saint-Simon’un ölüm döşeğindeki son sözleri, azizleri andıran, ‘birbirinizi seviniz’ olmuştur. Saint-Simon’un son eseri olan Yeni-Hıristiyanlık, ölümünden sonra şakirtleri arasında yeni bir din gibi algılanır. Meriç’in burada uzunca ele aldığı önemli bir soru şudur: Saint-Simon’un gönülle kafayı kaynaştırmaya çalışan düşüncesi nasıl ve niçin kadına yönelir ve ‘kahkahalar arasında kaybolan yarı şehevi, yarı mistik bir komedi’ olup çıkar!
Meriç’ göre Saint-Simon’un gerçek şakirdi, sanılanın aksine, Comte degil Marx’tır. Her ikisinin doktrini de tarihle iktisada dayanır, ‘ikisi de üretimi artırmak için toplumu ekonomik planda yeniden düzenlemek ister.’ İki filozofu birleştiren bir çok nokta vardır: Birinin “sosyal fizyoloji” dediğine öteki “sosyal praksis’in tetkiki” der. Yabancılaşma, sosyal gerçeğin kollektif üretim olması, devlet ve ekonomik toplum arasındaki münasebette ekonomiye verilen öncülüktür… İki filozof arasındaki belli başlı ayrılıklara gelince; biri hümanist bir panteizme yönelir, öteki çatışmaya. Birinde diyalektik yoktur, diğerinde vardır. Bütün bunlara rağmen Gurvitch’e göre, Saint-Simon olmasa, bugünkü Marx’tan söz edilemeyeceği gibi, Proudhon’un düşüncesi bugünkü biçiminden çok farklı olurdu. Meriç bu bölümde Saint-Simon’un ‘ilmi Sosyalizm’in kuruluşundaki rolünü ele almıştır.
Burada Meriç’in dikkat çektiği bir noktaya değinmekte fayda mülahaza ediyorum. Saint-Simon’un yazılarındaki dağınıklık ve sistematikten yoksun oluşu, onun anlaşılmasında önemli bir engel olduğu gibi, eserlerinden yapılan değişik seçmeler, düşünce dünyasında değişik Saint-Simon’lara ve dolayısıyla farklı şakirtlere kapı aralamıştır.
İlk Sosyolog
Saint-Simon, sosyal gerçeği inceleyen bilime ‘insan ilmi’, ’sosyal fizyoloji’, ‘hürriyet ilmi’ der; Comte bu gerçeğe ‘Sosyoloji’ adını daha sonra verecektir. Toplumun gidişatının iki kaynağı vardır; biri alışkanlıklar öteki yenilik özlemi. Saint-Simon’a göre Sosyoloji ilmi hareket halindeki toplumu inceler. Sosyal determinizmler ile insan hürriyeti arasındaki etkileşim Sosyoloji’nin konusudur. Bu bölümde, Saint-Simon Sosyoloji’sinin genel hatları ve eleştirisi sunulur. Sınıflar, Saint-Simoncu panteizm ve iyimserlik, tarih, bilgi sosyolojisi, devlet ve iktisadi hayat, ahlak bu bölümde ele alınan konulardan bazılarıdır.
Sonuç Yerine:
Devrim sonrası Fransa’sında yaşamış Saint-Simon ile devrimler sonrası yaşamış Meriç’in birlikte kendi toplumlarının dertlerine derman olabilecek düşünceye uzanışları olarak da okunabilir bu eser: yirminci ve on dokuzuncu yüzyıl düşüncelerinin temellerine yapılan bir seyahat… Üstad Meriç’in bu eseri, hacimce küçük fakat içerik yönünden okuyucuyu zorlayacak derecede zengin ve yoğun bir incelemedir. Buna ilaveten eser, konuların dizilişi ve alt başlıklardan tutun da tespitlerin net bir şekilde ortaya konulmasına, oradan düşüncelerin gerekçelendirilmesine kadar örnek bir akademik çalışma hüviyeti taşımaktadır. Sığlığı bırakıp, günümüzdeki görüngülerin altında yatan derin düşüncelere dalmak isteyen okuyucuyu beklemektedir eser…
Bir mağara düşün dostum – Cemil Meriç
Bir mağara düşün dostum
CemilMeric.net
Bir mağara düşün dostum. Girişi boydan boya gün ışığına açık bir yeraltı mağarası. İnsanlar düşün bu mağarada. Çocukluktan beri zincire vurulmuş hepsi; ne yerlerinden kıpırdamaları, ne başlarını çevirmeleri kabil, yalnız karşılarını görüyorlar. Arkalarından bir ışık geliyor.. uzaktan, tepede yakılan bir ateşten. Ateşle aralarında bir yol var, yol boyunca alçak bir duvar. Gözbağcıları seyircilerden ayıran setleri bilirsin, üzerlerinde kuklaları sergilerler, öyle bir duvar iste… Ve insanlar düşün, ellerinde eşyalar: Tahtadan taştan insan veya hayvan heykelcikleri, boy boy, biçim biçim. Bu insanlar duvar boyunca yürümektedirler, kimi konuşarak, kimi susarak. Garip bir tablo diyeceksin, hele esirler daha da garip. Doğru.. O esirler ki ömür boyu başlarını çeviremeyecek, kendilerini de, arkadaşlarını da, arkalarından geçen nesneleri de duvara vuran gölgelerinden izleyecekler. Şimdi de mağarada seslerin yankılandığını düşün.. Dışarıdan biri konuştu mu, esirler gölgelerin konuştuğunu sanır, öyle değil mi! Kısaca onlar için tek gerçek var: Gölgeler.
Tutalım ki zincirlerini çözdük esirlerin, onları vehimlerinden kurtardık. Ne olurdu dersin, anlatayım.. Ayağa kalkmağa, başını cevirmeğe, yürümeğe ve ışığa bakmağa zorlanan esir, bunları yaparken acı duyardı.Gözleri kamaşır, gölgelerini görmeğe alıştığı cisimleri tanıyamazdı. Biri, ona: “Ömür boyu gördüklerin hayaldi. Simdi gerçekle karşı karşıyasın” diyecek olsa, sonrada eşyaları bir bir gösterse,”bunlar nedir” diyecek olsa, şaşırıp kalır, mağarada gördüklerini, şimdi gösterilenlerden çok daha gerçek sanırdı.
Bir de düşün ki tutsağı mağaradan çıkarıp dik bir patikada güneşin aydınlattığı bölgelere sürükledik. Bağırdı, yanıp yakıldı, öfkelendi… Kulak asmadık. Gün ışığına yaklaştıkça gözleri daha çok kamaştı. Hiçbirini seçemez oldu gerçek nesnelerin. Sonra, yavaş yavaş alıştı aydınlığa. Önce gölgeleri fark etti, arkasından insanların ve cisimlerin suya vuran akislerini. Aksam olunca göğe çevirdi bakışlarını, ayı gördü, yıldızları gördü. Zamanla güneşin suya vuran akislerine bakabildi. Nihayet gökteki güneşe çevirdi gözlerini. Ve düşünmeğe başladı. Ona öyle geldi ki mevsimleri de, yılları da güneş yaratıyor, görünen dünyanın yöneticisi o. Esirlerin mağarada gördükleri ne varsa onun eseri. Ve eski günlerini hatırladı. Ne kadar yanlış anlamışlardı bilgeliği. Mutluydu şimdi, mağarada kalan arkadaşlarına acıyordu. Eski hayatına, eski vehimlerine dönmemek için her çileye katlanabilirdi.
Adamın mağaraya döndüğünü tasavvur et. Karanlığa kolay kolay alışabilir mi! Dostlarına hakikati söylese dinlerler mi onu! Ağzını açar açmaz alay ederler: “Sen
dışarıda gözlerini kaybetmişsin arkadaş. Saçmalıyorsun. Biz yerimizden çok memnunuz. Bizi dışarı çıkmağa zorlayacakların vay haline..”İşte böyle aziz dostum. Sana anlattığım hikaye kendi halimizin tasviridir. Yer altındaki mağara: Görünürler dünyası. Yücelere çıkan tutsak, meseller(idea’lar) alemine yükselen ruh..
Eflatun, Çev. Cemil Meriç
Devlet, Mağaradakiler(Giriş Bölümü)
Bu Ülke – Cemil Meriç
Polemik
(Bu Ülke)
Yazı Kaynağı: CemilMeric.net
İrfanımızı istila eden, bulanık lafızlardan biri de polemik. Dilimize bir harami sessizliğiyle giren bu yabancı misafirlerin ifşa, daha doğrusu ispat ettikleri tek hakikat: aydınlarımızın hafsalaya sığmaz gafleti. Her telkine açık, tembel ve serseri bir tecessüs… Nezleye yakalanır gibi ideolojilere yakalanıyoruz, ideolojilere ve kelimelere. Tanzimat nesli, hiç olmazsa bu bahiste, iffet ve haysiyetini korumuş. Kalktığını iddia ettiğimiz Kapitülasyonlar, ruh dünyamızda yaşıyor, hem de bütün habasetiyle. Alafrangalık, zevki ve tefekkürü dumura uğratan bir kabuk.
Polemik, Yunanca’dan geliyor: Polemikosh savaş demek. Fransızca’ya 1584′te girmiş (Chanson polémique: savaş şarkısı). Hem sıfat hem isim. “Kamus-u Fransevi”nin verdiği karşılık: “münakaşa-i kalemiyye”; TDK sözlüğünün: “açık tartışma”; Meydan-Larousse: “oldukça sert nitelikte kalem tartışması”, diyor.
Polemik de, Batı’nın bütün hastalıkları gibi, Tanzimat’ın açtığı yoldan giriyor, ülkemize. İmanın olduğu yerde savaşa yer var mı!
Namık Kemal: “Barika-i hakikat müsademe-i efkardan doğar” diyor. Hangi barika-i hakikat!
Polemik zekaların savaşıymış. Zekalar birbiriyle savaşmaz. Kinlerin, peşin hükümlerin, gizli çıkarların savaşı. Ve her mübariz kendi cephesinde muzaffer.
Polemiğin Batı’daki tarihçesine bir göz atalım: Hıristiyanlık yerleştikten sonra, putperestlerle eretiklere ateş püskürür. Hiç kimseyi ikna edemeyen bir lakırdı tufanı. Rönesans, “ilmi polemikler” çağı. Terbiye kurallarını hiçe sayan bir savaş. XVII. Asırda polemik biraz daha kibarlaşır. Bununla beraber, “eskiler”le “yeniler” kavgası edebiyat cumhuriyetini birbirine katar. Bu kavga sona ererken, Batı edebiyatlarının en büyük kalem savaşçısı sahneye çıkar: Voltaire. “Candide” yazarı, bütün zaafları ve bütün ihtişamıyla burjuvazinin temsilcisidir. Hain, hayasız, saldırgan, ama , yükselen bir sınıfın temsilcisi. Sonra İhtilal, gelişen basın ve siyasi polemik.
XX. yüzyılda polemiğin tarihi, gazeteciliğin tarihi ile kaynaşır. Polemik demek “şahsiyat” demek, bir Fransız yazarına göre (Léon Daudet); düşünceleri ayakta tutanlar insanlardır; insanları yıkmadıkça düşünceleri sarsamayız. Aristophanes’ten Hugo’ya kadar her büyük hicivcinin belli bir “vur abalıya”ları vardır. Şiddetsiz savaş olmaz. Öfke bazen için için kükrer, Pascal’ın “Bir Taşralıya Mektuplar”ında olduğu gibi. Bazen, ter ter tepinir, Voltaire’de olduğu gibi.
Polemiğin ruhu samimiyet ve dürüstlük: Mübalağa, tersine tepen bir silah. Çatılan adamın meziyetleri de belirtilmeli. Önce en kesin, en karşı konmaz delille başlamalı yazıya. İlk darbe öldürücü olmalı. Kavgada iltimasa yer yok.
Düşman kazanmaktan korkmamalı diyor aynı yazar. Ne kadar kibar davranırsanız düşmandan kurtulamazsınız. Oysa zaferle taçlanan her savaş size yeni dostlar kazandırır: düşmanlarınızın düşmanları.
İtalyan tiyatrolarının şiarı, çok defa polemiğin şiarı: “castigat ridendo mores” (ahlaksızlıkları gülerek cezalandırmak), gülerek ve çok kere de öğreterek.
Polemiğin tuzu biberi: küfür. Luther, Erasmus, Calvin tulumbacı gibi küfrederler. Namık Kemal’i okurken (bilhassa Mektup’larını) sık sık yüzümüz kızarır. Savaşçıda “nezahet-i lisaniyye” aranmaz.
Yumuşak kalplilik de olmaz polemikte. Ölüm bir mazeret değildir. Voltaire: “yaşayanlara saygı borçluyuz az çok”, diyor….”ölenlere tek borcumuz kalmıştır; hakikat”. İslamiyet: “ölülerinizi hayırla yadediniz” buyurmaktadır, ölülerinizi yani sizden olanları. Yaşayanları yöneten ölülerdir. Demek ki öldürülmesi gereken ölüler de var.
……………………………………………………………
Bir Avuç Duman
Düşünce bir köprü, kıldan ince, kılıçtan keskin… Kalabalıklar geçemez üzerinden. Ülkeler asırlarca habersiz yaşamış birbirinden.
Ne Asya Avrupa’yı tanımış, ne Avrupa Asya’yı. El Biruni boşuna anlatmış Hint’i çağdaşlarına. Kıt’alar kapalı birbirine. Yalnız Kıt’alar mı! Aynı mahalledeki insanlar birbirlerine yabancı. Her ev meçhule giden bir kompartıman. Kompartımandakiler tesadüfün bir araya topladığı üç beş yolcu. Ne Marx’ın annesi oğlunu anlayabilmiş; ne Cromwell, Milton’u. Saint-Simon Ebediyete giden yol tımarhaneden geçer diyor. Tehlikeli bir durak, tımarhane. Birçok yolcular cinnette karar kıldı: Nietzsche, Hölderlin. Comte, ömrü boyunca huysuz bir aşık gibi dalaştı cinnetle. Ayrılan birleşen, tekrar ayrılan bir çifttiler.
Ve Rubaçof zindanının duvarında sesler duydu, kelimeleşen sesler. Bir avuç kelime kıtaları birbirinden ayırır, yer sarsıntısı gibi. Uçurumlara köprü atan cümlelerde var.
Bir ırmağa benziyor zaman. Hayretten dona kalmış. Perdede hep aynı gölgeler. Karagöz’ün repertuvarı tarihinkinden daha zengin. Juvenal’i öfke şairleştirmiş, öfke yani isyan. Şark’ta fert değil, sokak isyan eder. Sorumsuz ve şuursuz bir bir ayaklanış. Hikmet, hamakatle vuslatı hayatın tabii cilvesi saymaktan ibaret.
Batılı için tekamül bir başkalaşma, bir kişileşme. Sürünün tarihi yok. Ama tarihin yaratıcısı o. Sürünün önüne geçmek, sürüden ayrılmak mı! Aradaki mesafe uzayınca, evet!
Coşmak lazım, diyor Saint-Simon, yaşamak lazım. Hem zirvelerde, hem uçurumlarda yaşamak. Dizginleri gerilen at şahlanır, ama kanatlanmaz.
Tecrübe, harem ağalarının silahı. Büyüklerin bu koltuk değneğine ihtiyacı var mı! İsa tecrübesiz. Saint-Just tecrübesiz olduğu için ulu. Tecrübe, bayalığa alışmak ve bayağılaşmak.
İnsanları eskisi kadar sevmemek. İnsanları ve eşyayı. Galiba ölmek de bu.
(Bu Ülke – s. 220)
GERİCİ KİM!
Canavarlarla dolu bir ormandayız. Yolumuzu hayaletler kesiyor. Tanımadığımız bir dünya bu. İthal mali mefhumların kaypak ve karanlık dünyası. gerçek, kelimelerin arkasında kayboluyor.
Ne güzel tarif; “Gerici, bir toplumun gelişmesini sağlayacak hiçbir yeniliği istemeyen, her yönüyle eskiyi özleyen ve eski düzeni getirmeye çalışan (kimse)” (Meydan – Larousse). Tarifin tek kusuru bu ucûbenin hangi çağda, hangi ülkede yaşadığını söylememesi.
Murdar bir hâl’den muhteşem bir maziye kanatlanmak gericilikse, her namuslu insan gericidir.
4. Murad’a, Süleyman devrine dön! diye haykıran Koçi Bey’den Reşit Paşa’ya kadar Osmanlı Devleti’nin bütün ıslahatçıları gerici. Dante, yaşadığı çağdan iğrenir. Balzac eserini iki ezelî hakikatin ışığında yazar: Kilise ve krallık. Dostoyevski maziye âşık. Dante gerici, Balzac gerici, Dostoyevski gerici!
Gerici, ilerici… Düşünce hürriyeti bu mülevves kelimelerin esaretinden kurtulmakla başlar, düşünce hürriyeti ve düşünce namusu.
(Bu Ülke s. 80)
SEN BİR AZ-GELİŞMİŞSİN
Kıt’aları ipek bir kumas gibi keser biçerdik. Kelleler damlardı kılıcımızdan. Bir biz vardık cihanda, bir de küffar…
Zafer sabahlarını kovalayan bozgun akşamları. İhtiyar dev, mazideki ihtişamından utanır oldu. Sonra utanç, unutkanlığa bıraktı yerini, “Ben Avrupalıyım” demeğe başladı, “Asya bir cüzzamlılar diyarıdır.”
Avrupalı dostları, acıyarak baktılar ihtiyara, ve kulağına: “Hayır delikanlı”, diye fısıldadılar, “sen bir az–gelişmişsin.”
Ve Hıristiyan Batı’nın göğsümüze iliştirdiği bu idam yaftasını, bir “nisân-i zîşân” gibi gururla benimsedi aydınlarımız.
(Bu Ülke s. 96)
DERGİ, HÜR TEFEKKÜRÜN KALESİ
(…)
Kitap, istikbale yollanan mektup… smokin giyen heyecan, mumyalanan tefekkür. Kitap ve gazete… biri zamanın dışındadır, öteki “an”ın kendisi. Kitap, beraber yasar sizinle, beraber büyür. Gazete, okununca biter.
Kitap fazla ciddi, gazete fazla sorumsuz. Dergi, hür tefekkürün kalesi. Belki serseri ama taze ve sıcak bir tefekkür. Kitap, çok defa tek insanın eseri, tek düşüncenin yankısı; dergi bir zekâlar topluluğunun. Bir neslin vasiyetnamesidir dergi; vasiyetnamesi, daha doğrusu mesajı. Kapanan her dergi, kaybedilen bir savaş, hezimet veya intihar. (…)
(Bu Ülke – s.100)
ASALETİNİ KAYBEDEN İRFAN
İrfanı hisarla kuşatmış Doğu, mâbede bezirgân sokmamış. Yıllarca davar gütmüş, odun taşımış çömez… Meşaleyi çetin imtihanlardan sonra tutuşturmuşlar eline. “Emanetleri ehline tevdi ediniz.” demiş din.
Mürit: ceset. Can: mürşidin nefesi. Hint’te hocaların soyadı taşınırmış. Karabetlerin en mukaddesi, şakirtle üstad arasındaki bağ.
Asırlar geçti, birer birer söndü meşaleler. İrfan asâletini kaybetti. Hafızaya çakıl taşı gibi saplanan bilgi kırıntılarına yeni bir ad bulduk: kültür. Genç kuşaklar, Batı’nın bit pazarlarından ithal edilmiş bu hazır elbiselere küçümseyerek bakıyor. Hoca öğretmen oldu, talebe öğrenci. öğretmen ne demek! Ne soğuk, ne haysiyetsiz, ne çirkin kelime. Hoca öğretmez, yetiştirir, aydınlatır, yaratır. öğrenci ne demek! Talebe isteyendir; isteyen, arayan, susayan.
(Bu Ülke – s. 99)
DİVAN EDEBİYATINDA ROMAN
Divan Edebiyatı’nda roman yok. Niçin olsun!
Batı’nın ilk romanlarından biri “Topal şeytan”. Kahraman, evlerin damını açar, bizi yatak odalarına sokar. Roman başlangıcından itibaren bir ifşâdır. Osmanlı’nın ne yaraları vardır, ne yaralarını teshir etmek hastalığı. Hikayeleri ya bir cengâveri ebedîleştirir, ya “hisse alınacak bir kıssa”dır.
Roman’ın burjuvaziyle doğduğunu söylerler. Burjuvazi Avrupa’nın imtiyazı, daha doğrusu yüz karası. Bir kelimeyle roman, başka bir dünyanın, başka bir ruh ikliminin, başka bir toplumun eseri. Daha zavallı bir dünya, daha dişi bir manevi iklim, daha geveze bir toplum.
Başka bir tabirle, bu edebi nevi bir buhranın, bir uyuşmazlığın, reelle ideal arasındaki bir nispetsizliğin çocuğu. İçtimâî bir sıhhatsizlik, hiç değilse bir tedirginlik alâmeti. Sınıf kavgalarıyla sahneye çıkışı bundan. İnanan bir toplumda, pürüzleri yok etmiş bir toplumda, hayalî çözüm yolları aramaya ihtiyaç duymayan bir toplumda romanın ne işi var!
Osmanlı, Osmanlı kaldıkça Batı romanı’nı anlayamazdı. Önce uzun bir temessül, daha doğrusu tesemmüm merhalesinden geçecek, iktisadi ve içtimai müesseseleriyle değişecekti.
Medeniyet can çekişiyor. Gök bomboş, hayat abes; roman bu kalpsiz dünyanın insanını bütünüyle sahneye koymak iddiasında. Bütünü, yani çarpık insiyakları, hayvanca iştihaları, çılgın arzuları veya arzusuzlukları ile. Aşk da -Tanrı gibi- öldüğüne göre, cinsiyet tek değer. Bezirgan hayasızlığın üstüne bir sal attı: cinsi bunalım. Sade, kütüphanelerin şeref misafiri, sadizm abesin ikiz kardeşi.
(Bu Ülke – s. 120)
İNANANLAR KARDEŞTİR
Bu ülkenin bütün ırklarını, tek ırk, tek kalp, tek insan haline getiren İslâmiyet olmuş. Biyolojik bir vahdet değil bu. Ne kanla ilgisi var, ne kafatasıyla. Vahdetlerin en büyüğü, en mukaddesi. ister siyah derili, ister sarı… inananlar kardeştir. Aynı şeyleri sevmek, aynı şeyler için yaşamak ve ölmek. Türk’ü, Arap’ı, Arnavut’u düğüne koşar gibi gazaya koşturan bir inanç; gazaya, yani irşâda. Altı yüzyıl beraber ağlayıp, beraber gülmek. Sonra bu muhteşem rüyayı korkunç bir kâbusa kalbeden meşûm bir salgın: maddecilik. Tarihin dışına çıkan Anadolu, tarihin ve hayatın. Heyhat, bu çöküşte kıyametlerin ihtişamı da yok, şiirsiz ve şikayetsiz.
(Bu Ülke – s. 179)
Kelime
1. Bir adam Meçhule tırmanıyordu. Sisyphe’e benziyordu uzaktan. Bir adam Meçhule tırmanıyordu topraktan. Arkası uçurum, yanları duvar. Kaç sabah güneşle selamlaştılar, kaç aksam yıldızlar feneri oldu, bilmiyor.
Koro
Olemp’e yalnız gidilmez. Kervanla
çıkılır yola. Bin çıkılır, bir
varılır; bir çıkıp bir varılmaz.
Olemp’e yalnız gidilmez
Ve adam tırmanıyordu. Musa’nın gözünü kamaştıran nur, kavurdu gözbebeklerini.
Koro
Kayaya çaktılar Promete’yi, Homer’i
karanlığa gömdüler, Tanrılara yaklaşan,
Nemesis’in gazabına uğrar.
Adam haykırdı: Nemesis, Nemesis! Yıldırımlar gibi ulu çınarlara musallat Tanrıça… Ben ne Olemp’in sırlarını faşeden bir yari-Tanrıydım, ne erguvanlar içinde doğan bir prens. Ama madem ki, parmakların bana kadar uzandı, madem ki beni de hışmına layık gördün, seni utandırmayacağım. Ya ölüm boğacak şarkılarımı, ya elimden aldığın dünyadan daha muhteşemini yaratacağım.
Ve Meçhule tırmanan adam Kelime oldu.
2. Tanrı, yıldızlarla oynayan bir çocuk.
Senin yıldızların kelimeler, söyle raksetsinler, alev saçlarıyla sonsuz bahçesinde hayallerinin.
Kelime ormanda uyuyan dilber, sair uzaklardan gelen şehzade.
Öyle seveceksin ki kelimeleri sana yetecekler.
Yıldızlar Tanrı’ya yetmiş mi!
Kelimeler benim sudaki gölgem, okşayamam onları, öpemem. Bir davet olarak güzel kelime ve dualarda muhterem. Gönülden gönüle köprü, asırdan asıra merdiven.
Kelime, kendimi seyrettiğim dere. Kelime sonsuz, kelime adem.
3. Kuşlara benzer kelimeler, odana dolarlar bir aksam. Nereden gelirler bilinmez. Kah çığlık çığlığadırlar, kah sesleri işitilmez.
Çiçeğe benzer kelimeler: turuncu, erguvan, beyaz. Bir rüzgar sürükler hepsini. Bulutlara güven olmaz…
4. Saçlarından yakalayamıyorsun zamanı, mısraa, şarkıya kalbedemiyorsun. Ve sükut medar ormanlarındaki bitkiler gibi büyüdükçe büyüyor.
Senin türben kelimeler. Yuvarlanırken tırnaklarını kağıda geçirmek istiyorsun; kağıda, yani ebediyete. Zavallı çocuk, bilmiyorsun ki ebediyet sümüklüböceğin izleri kadar aldatıcı.
Kitap
1. Her kitap, tılsımlı bir saray. Kapıları ilk gelene açılmaz. Büyükler de kıskanç, Tanrılar gibi. yalnız Numa’ya görünmüş Egeria. Beatrice, Dante için Beatrice. Kitaplar, kadınlara; kadınlar şehirlere benzer. Paris, Londra veya Madrid… herhangi bir dişi kadar muhteşem, herhangi bir dişi kadar alelade. İnsan şehriyle biner trene; şehri, yani zaafları, alışkanlıkları, zilletleriyle. Her kitapta kendimizi okuruz. Kendimizle yatarız her kadında. Kitaplar, kadınlar, şehirler, metruk kervansaraylar gibi boş. Onları dolduran senin kafan, senin gönlün.
2. Ruh yazının icadından beri ölümsüz. Kaya homurdanır, mermer gülümser, konuşan yalnız kitap.
Logos Spermaticos, diyor bir yazar: gebe bırakan söz. Kimi!
3. Kartacalı Augustinus, buhranlar içinde kıvranıyormuş. Bir yandan bütün sıcaklığı, bütün diriliği, bütün şuhluğu ile hayat: şarap, kadın, tiyatro… Ötede çile.
Kafesteki bir aslan gibi isyanla, öfke ile, endişe ile dolaşırken bir ses gelir kulağına hafiften: Al ve oku. Ve önünde bir kitap açılır: Aziz Petrus’un “Mektuplar”ı. “Ömrünüzü şölenle geçirmeyin. Kaçın tenin hazlarından.” Ve çapkın Augustinus, Aziz Augustinus olur.
4. Şuursuz bir büyücü Gütenberg! Işığı paçavraya hapsetmiş. Yüzyılları kutularla doldurmuş Gütenberg’in çocukları, peygamberleri işportaya dökmüş; tuğla kadar değeri kalmamış dehanın. Eflatun, bir sokak kadını gibi her isteyenin yatağına koşuyor. Don Kişot futbol maçı biletinden ucuz.
5. San Cassino’da çile dolduran Machiavelli, aksamları kütüphanesine girerken kirli libaslarından sıyrılır, bir tacidarın huzuruna çıkar gibi itina ile giyinirmiş. Sonunda kendi de kitap olmuş. Kitap, yani ışık.
6. Denize atılan bir şişe her kitap. Asırlar kumsalda oynayan birer çocuk. İçine gönlünü boşalttığın şişeyi belki açarlar, belki açmazlar.
Yeni Dünya Düzeninin Sefaleti – Rasim Özdenören
“Yeni Dünya Düzeninin Sefaleti”
Rasim Özdenören, İz Yayınları, 1. baskı, 1996 İstanbul, 219 shf
Bu kitap, Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, Yumurtayı Hangi Ucundan Kırmalı gibi zamanında çok tartışılan ve yorumlanan denemeleri ve Çarpılmışlar, Çok Sesli Bir Ölüm, Çözülme, Hastalar ve Işıklar adlı sevilen hikaye kitapları bir yana “Gül Yetiştiren – Yedi Güzel Adam” dan biri olan Rasim Özdenören’in İz Yayınlarınca Bütün Eserleri 11 başlığıyla yayınlanan fikirler demetinden oluşuyor.
Altı, yedi bin satarken kendisini Yeni Şafak adlı mevkuteye çok yakıştırdığımız ancak aynı adlı gazete yüz binler seviyesine gelince kendisinin hala yazmasını yakıştıramadığımız iki yazardan birisidir Rasim Özdenören.
Eserlerinde kimi yazarlarca pek rağbet edilen tuzaklara itibar etmeyen, tespit ve teşhis ettiği bahse farklı bir bakış açısı getiren yazar, bu kitabında kanaatimizce ilk defa ezberin dışına çıkarak okuyucusunu şaşırtıyor.
Şaşkınlığı olumsuz bir manada kullanmadım. Kitabı okuyunca meramımın daha iyi anlaşılacağına inanıyorum.
Yazar kitaba esas olarak “Yeni Dünya Düzeni Karşısında Müslümanları Uğraştıran Meseleler” adını vermeyi düşündüğünü yayımcının bu adı uzun bulması nedeniyle yukarıda geçen adı vermek zorunda kaldığını vurguluyor. Kitap tam olarak bunu anlatıyor:
• Türkiye demokrasinin neresinde! Demokrasi islam’ın neresinde!
• Yeni Dünya Düzeni ve Liberalizm karşısında Türkiye ve İslam
• Müslüman Ahlakı Versus Liberalizm
• Tekinsiz bir fenomen: insan Hakları
• Laiklik bir ideoloji mi!
Sorularını sorup, cevaplarıyla bizi aydınlatıyor.
Yazar kitabın bitiş kısmına; “yeni dünya düzeni yalnızca siyasal bir anlam ifade etmiyor aynı zamanda bir yaşama biçimi öngörüyor” cümlesiyle başlıyor. Bize göre durum daha vahim zira; elin oğlu bize bir yaşam biçimi bile sunmuyor “Life Style” dayatıyor.
Ortaçağ derebeylerinden daha zalim olan düzenin tesisçileri ve işbirlikçileri yaptıklarını hoş görmemizi, onları sevmemizi istiyor. Derebeylerince toprakla birlikte alınıp satılan serf yığınları bile sıradan bir mal iken; bizim onlar kadar bile bir değerimiz yok.
Yeni Dünya Düzeni adı verilen bu düzen bütün reklam ve propagandalarına rağmen insanlık için iyiyi, doğruyu, güzeli, faydalıyı, hakkı ve adaleti değil yalnızca gücü ve gücün haklılığını savunuyor. Bu haliyle de Firavunlaşırken aslında hiç de yeni olmadığını kanıtlıyor.
Kitap, yeni dünya düzenine karşı bir müdafaaname şeklinde. İlgiyi hak ettiğini düşünüyorum. Karar sizin.
İkinci Cumhuriyetin Yol Hikayesi – Mehmet Altan
18 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Düşünce, Milliyet Kitap
Düş ile gerçeğin varlık savaşı
Metin Akyüz
Paul Auster, son romanı “Karanlıktaki Adam” ile “Her yere savaş götüren bir ülke kendi savaşını yaşarsa ne olur!” sorusuna yanıt arıyor.
Paul Auster, neredeyse tüm romanları Türkçeye çevrilmiş bir yazar. Son kitabı “Karanlıktaki Adam”, tüm dünyayla aynı günlerde Türkiye’de de çıktı.
Amerikalı yazar, yeryüzündeki milyonlarca insanın kabusu olan ‘Amerikan rüyası’nın perde arkasını sorgulamanın peşinde bu kez. II. Dünya Savaşı’nın ardından dünyanın süper gücü olan Amerika’nın özetidir anlatılan; Kore Savaşı, Vietnam Savaşı, ırkçı ayaklanmalar ve halen sürmekte olan Irak Savaşı gibi…
Auster, “Karanlıktaki Adam”da gerek politik ve toplumsal düzlemde etkili olan gerekse bireyleri kuşatan hayatın korkunç yönlerini ele alıyor. Her iki durumda da ortaya çıkan tam anlamıyla bir tragedya. Yazar, bu tragedyayı kurmaca ile gerçeklik arasında gidip gelen bir anlatımla sunuyor:
“İşte o olay benim savaşımdı. Belki gerçek bir savaş değildi; ama o ölçekteki şiddete tanık olunca daha beterini tahayyül etmeniz hiç de zor değil; bunu tahayyül edebilecek yeteneğiniz varsa hayal gücünüzün kurgulayabileceği en beter olasılıkların yaşadığınız ülkede olduğunu anlarsınız. Sadece düşünmeniz yeter, kafanızda kurduklarınız büyük bir olasılıkla gerçekleşecektir.”
Yaslı, yaralı insanlar
Her yere savaş götüren bir ülke, kendi savaşını yaşarsa ne olur! Romanda bir bakıma bu sorunun cevabı aranıyor.
Kitap eleştirmeni olan August Brill, eşinin ölümünden sonra bir araba kazasında yaralanır. Kazanın ardından eşinden ayrılan kızı ve sevgilisini Irak’ta kaybeden torunuyla birlikte yaşamaya başlar. Brill, her gece karanlıkta yatıp, geçmişini düşünmemek için başka dünyalarla ilgili hikâyeler uydurur. Romanın bir izleğini yaslı, yaralı insanlar içeren bu ailenin anıları oluştururken diğer yanda Brill’in uydurduğu hikâyeler duruyor.
İlk izlekte, aile bireylerinin yaşadıkları acılar kadar, torunla izlenen filmlerin öyküleri de anlatının bir parçası. Tematik benzerlikler yoluyla başka metinlerden yararlanılması, anlatıyı metinlerarası anlamlandırma düzlemine taşıyor.
Sonra Brill’in kızı Miriam’ın, üzerinde biyografik çalışma yaptığı yazar Nathaniel Hawthorne da kahramanlarımızla aynı kaderi paylaşan mutsuzlar arasında yer alıyor. Bu izlekte her türden mutsuz insan manzaralarına yer veriyor Auster: “İnsanlar kırık kalpleri yüzünden ölürler. Bu her gün olur, sonsuza kadar da böyle olmaya devam edecek.”
İkinci izleğin kahramanı da Brick adlı bir sihirbaz. Brick, kendine geldiğinde bir çukura sıkışmış halde bulur kendini. Kurtarıldığında ise savaş halindeki bir orduda onbaşı olduğunu öğrenir. Amerika bir iç savaşın içindedir ve eyaletler arasında süren bu savaşta binlerce insan ölmektedir. Amerikan rüyasının lüksleri teker teker yok olmuştur. Bu savaşa Brill adlı bir yazarın düşünceleri neden olmaktadır ve buna ancak aynı zamanda hikayenin kahramanı olan Brick son verebilir.
Düşle gerçek iç içe
Brick, Brill’i öldürmekle görevlendirilir. Kendini yaratanı öldürmeye zorlanan bir adamın öyküsüdür anlatılan. Brick, kendi dünyası ile Brill’in kurduğu dünya arasında geçiş yapabilen fantastik bir anlatı kişisine dönüşür bir süre sonra. İki izleğin, iki dünyanın, sonra düşle gerçeğin birbirinin içine girdiği, tek olduğu bir anlatı “Karanlıktaki Adam”: “Gerçekle hayal edilen, bir oluyor. Düşünceler gerçek, gerçek olmayan şeylerin düşüncesi bile gerçeğe dönüşüyor.”
Işık düşünceleri silikleştirir çoğu kez. Karanlık, düşüncelerimizle baş başa kalmamız için en iyi ortamı sunar bize. Karanlıkta kalan adam, vicdanının sesini duyacaktır eninde sonunda. “Karanlıktaki Adam”ın sesi kendi acılarının dışına çıkamayanlara sesleniyor. Duyuyor musunuz!
İnanç Psikolojisi – Nevzat Tarhan
İnancın gözardı edilen psikolojik yönü
Din ve psikoloji ilişkisi konusundan birçok eser var ancak inanç psikolojisi yıllardır gözardı ediliyor. Haber 7 yazarı Prof. Dr. Nevzat Tarhan gözardı edilen alana ilk el atan yazar oldu.
Hakan Göksel \ Haber7
Haber 7 yazarı Profesör Doktor Nevzat Tarhan’ın üç yıldır üzerinde çalıştığı “İnanç psikolojisi, Ruh, Beyin ve Akıl Üçgeninde insanoğlu” isimli eseri Timaş yayınlarından çıktı.
Din ve pozitif bilim ilişkisi yıllardan beri tartışıla gelen konulardandır… İki farklı görüşten bir tanesi Din’i pozitif bilimin alanında yok sayarken, bir diğer görüş Din ve bilim ilişkisinin birbirinden ayrılamaz olduğunu savunmuştur…
Tarhan kendi ifadesiyle “30 yıldır zihnen önemsediği ve yorumladığı konuları ihtiva eden” 3 yıllık bir çalışmanın sonucu okurlarıyla paylaştı. Din ve psikoloji ilişkisi konusundan birçok eser olduğunu ifade eden Tarhan, İnanç ve psikoloji konusunun yıllardır göz ardı edildiğine dikkat çekiyor…
Modern toplumlarda din ihtiyacının daha çok ön plana çıktığını ifade eden Tarhan; Materyalist sistemin kendi ahlaki standartlarını belirlemede yetersiz kaldığını ve geçmişten günümüze semavi birikimi de kendisine mal ettiğini öne sürüyor…
Zamanla yeniden yorumlanmaya muhtaç inançların psikolojik paradigmalar olduğuna dikkat çeken Tarhan, Din ve bilim ilişkisinin sağlam bir temele oturmasını sorgulayıcı bir anlayışa dayanması gerektiğini ifade ediyor… Bu görüş doğrultusunda Din ile Bilim’in birbirlerine saygı duyarak bir işbirliğine gidebileceği fikrini ortaya koyuyor…
Dogmatik ve mitolojik unsurların sorgulanmayan, akıl yürütme yöntemleri ile incelemeyen hiçbir inancın sağlam olmadığı ifade eden Tarhan; sağlam olmayan bir inanç temeline oturmuş dinin, insanın psikolojik sağlığında kalıcı bir etki ve iyi bir yol gösterici olmayacağını ortaya koyuyor…
Kitap 238 sayfa ve on altı bölümden oluşuyor. İlk bölümde inanç konusunun epistemolojisi üzerine… İnanç kavramının insan psikoloji üzerindeki etkisinin bilimsel gerekçelerle ortaya konuluyor…
Bilimsel gerçekliğin deneye dayandığı savının değişerek deneyüstü gerçeklik konusunun pozitif bilimde yer aldığını ifade eden Tarhan, Dini yaşantıyı ve insanların kutsal olana inanmasının sadece beş duyu ile açıklanamayacağını belirtiyor… Maddenin arka boyutu onun anlam boyutudur diyen Tarhan, semavi ideaların somut evrenin ötesinde soyut bir evrenin unsurları olduğunu ortaya koyuyor. Seküler hümanizm ile Semavi öğretilerin farklılığını Darvin ve Freud bağlamında ele alan Tarhan evrim konusuna da değiniyor. Konuyu makro ve micro evrim olarak iki farklı kategoride tanımlayan Tarhan, Micro Evrim öğretisinin Kur’an’la çelişmediğini ortaya koyuyor.
İkinci bölümde Evreni bir labaratuar olarak tasvir eden Tarhan, son derece net ve anlaşılır yaklaşımla bilimsel metodolojinin sorgucu bakış açısıyla adeta evrene semavi bir gözle bakmamıza yardımcı oluyor…
Üçüncü bölümde, psikiyatri ve din alanındaki çalışmalarla ilgili bilgiler yer alıyor..Psikiyatristlerin dine bakışını, elektriksel ateşlemenin mistik uzantılarını, beynin ruhani yanını,psikon beyin araştırmasını , önsezinin kaynağını, ve otomatik önyargılar gibi konuları örneklerle ele alıyor.
Dördüncü bölümde insan DNA’sı üzerinde yapılan çalışmalara yer veren Tarhan, DNA’da tanrıyı görmek mümkün mü, tanrıyı arama genini, plasebo etkisini, sinestezi , zihin okuma, korku takıntı ve , kötülük geni gibi okuyucunun ilgisini bir hayli çekecek konulara değiniyor…
Beşinci bölümde bilim ile dinin sınırlarını sorgulayan Tarhan, Kuantum fiziği ve Cern deneyi gibi konular ışığında Freud ve diğer batıcı aydınların Tanrının varlığına yaklaşımlarında yanılgıyı ortaya koyuyor…
Altıncı bölümde bilim din ve inanç ilişkisini işleyen, bilimin sınırlarını, pragmatik yönünü ve deneyle kanıtlanamayan unsurların reddedilemeyeceğini ortaya koyan Tarhan,bilimin ne zaman dinin alanına müdahele edebileceğini işlemiş.
Yedinci bölümde ise dinler, ritüeller ve doktrinler ele alınıyor. Sekizinci bölümde ise ortaçağda Hristiyanlık ve İslam’ın psikiyatrik hastalıklara bakışı ele alanıyor…
Dokuzuncu bölüm ve sonrası ise diğer bölümlerden daha farklı okuyucu kitaba daha çok çekecek konu içeriklerini barındırıyor. Kitabı ikiye ayrılmasına imkan verecek bu bölümlerde özellikle her bir bölümdeki konu başlıkları ilgiyi daha da yoğunlaştırıyor. Dokuzuncu bölüme kadar didaktik bir tarzda hazırlanmış kitap adete stil değiştirip daha dikkat çekici hale geliyor.
Dokuzuncu bölümden itibaren konu bölüm başlıkları şunlar: Ruh, Bilinç, Akıl, Niyet, Nefis, İlham, Zaman ve İnanç…
Kitabın en sonunda da okuyucuları bir test bekliyor… Prof. Dr. Nevzat Tarhan tarafından Türk kültürü için geliştirilmiş “Aile ve Eğitim Ortamında Din Eğitimi Tutum Farkındalığı Çalışması” adıyla kapalı ve açık uçlu sorulardan oluşan bir test yer alıyor… Kitabı okuduğunuzda sonundaki testi de cevaplandırdığınızda imkan bulup da yazarın değerlendirmesine ulaşabilirseniz, azami fayda sağlaabilirsiniz…
Osmanlı’dan Günümüze Elitler ve Din – Kemal H. Karpat
İnanca ’seçkin’ bakışı
Sedat Gülmez
Tanzimat’tan günümüze süregelen laiklik ve elitler tartışmasına dair Kemal Karpat’ın fikirleri…
‘Osmanlı toplumsal yapısı, tarihsel olarak inancın ve devletin özerk yetki alanlarına sahip olduğu kendine has bir ‘laiklik’ anlayışı üretmişti. Osmanlılar, etnik ve dinsel olarak karmaşık bir toplumu idare ederken bir yandan da Müslüman kalmayı başarabilecekleri bir yola ihtiyaç duyuyorlardı. Çözüm, belli başlı her gayrimüslim grubu bir millet olarak düşünmek ve her birine kendi inanç, dil ve aile ilişkileri konusunda eksiksiz bir özgürlükten yararlanmalarını sağlayacak mutlak bir özerklik vermekti.’ Bilhassa Cumhuriyet sonrası siyasi tarihimiz hususunda otorite kabul edilen Kemal Karpat’ın Türkiye’nin selefi Osmanlı’ya dönük laiklik bakışı bu minvalde.
Türkiye’nin laikleşme süreci ve bu düsturun devlet nezdinde temel unsurlardan biri kabul edilmesi senelerdir tartışılıyor. ‘Kişiler mi laiktir, devlet mi! Laikliği kabul etmek doğru mudur, değil midir!’ gibi, kemikleşmiş ikilemleri ortaya koyan sorulara zamanla modern dünyada laiklik daha mı sert uygulanıyor, yoksa daha özgürlükçü mü! Gelinen aşamada bu suallerin cevabı ana hatlarıyla insanların inançlarını ezmeden yürütülen laiklik noktasında cevabını buluyor. Karpat Hoca’nın Timaş Yayınları’ndan çıkan “Osmanlı’dan günümüze Elitler ve Din başlıklı eseri laikliğe dair, kökleri Tanzimat devrine kadar inen tartışmaları farklı bir bakış açısıyla ele alıyor.
Eserin bünyesindeki ana bakış açısına değinirsek karşımıza şunlar çıkıyor: ‘Tanzimat döneminde kırsal kesimde, devletten nispeten bağımsız ve mevki sahibi olmayan ulema arasında yeni bir dinî liderler kuşağı ortaya çıktı. O güne dek kâh statükonun korunmasıyla, kâh toplumsal ve siyasal değişimi İslami açıdan meşrulaştırmakla meşgul olan ulema kesiminin içinden çıkan bu yeni zümrenin toplumsal konumu, yeni oluşmaya başlayan Osmanlı orta sınıfıyla paraleldi bundan böyle. Ve bu paralellik, Osmanlı-Türk siyasal tarihini derinden etkileyecekti. Neticede Cumhuriyet Türkiye’sinde modernite ve laikliğin yol haritasını hem devlet, yani askerî ve sivil bürokrasi hem de mahalli eşrafın liderlik ettiği siviller belirledi.’ Kitap son yüz elli yıllık süreci farklı görmek isteyenlere bu imkânı da ayrıntısıyla sunuyor.
Ne Yapmalı – Ali Şeriati
Ali Şeriati kitaplığının yeni kitapı Ne Yapmalı tekrar okurlarıyla buluştu. Yeni kitap ilaveten şu kitapları da içeriyor:
Ne Yapmalı
Rum Suresi’nin Tefsiri
Bilinç ve Eşekleştirme
Aydın
İslam’ın beyni kalbine nasıl döndürülebilir! İslamî ilimler, köhne halinden nasıl çıkarılıp şimdiki zamanın başına getirilebilir! Dinî inanç, şu anki geleneksel ve taşlaşmış kalıbından nasıl âzat edilebilir ve ona nasıl özbilinç, bilimsel aydınlık ve aklî mantık verilebilir! Bugün iki parçaya ayrılmış olup yarısı kalıtsal bilinçsiz gelenekler, öteki yarısı ise zamandan geri kalmış ilimler olan İslam’ın binası nasıl yenilenebilir ve onun toplumu nasıl başı ile gövdesi bütünleşmiş, gövdesi canlı, başı uyanık bir toplum haline getirilebilir! Sonuç olarak, ümmetine izzet, bağımsızlık, hayat, bilgi, iman, hareket, maneviyat, servet, buyruk, kılıç, kin, aşk, intikam, bağışlama, cihat, barış, taassup, hoşgörü, özgürlük, önderlik, gerçekçilik, idealizm, övünç, tevazu, isyan, tapınma, insanlık ve bilinç kazandıran o hayat verici, yaratıcı, devrimci, aydınlatıcı, kudret doğurucu, akıl parlatıcı ve medeniyet yaratıcı ruh, tarihin karanlık derinliklerinden ve eskinin kapıları kapalı köhne kalesinden nasıl çıkarılabilir! Bu zamanın içi boş bedenine ve bu sığınmasız ve hedefsiz, fakat saf vicdanına nasıl üflenebilir! Ölmüş ve mumyalanmış yarı İslamî toplumlar nasıl diriltilip uyandırılabilir!
İçindekiler
BİRİNCİ BÖLÜM
Sorumlu Aydına Umut Mesajı
Rum Suresi
İKİNCİ BÖLÜM
Aydın ve Toplumdaki Sorumluluğu
Meselenin Ortaya Konuluşu
Gerçek Aydın ve Kopya Aydın
Kavramların Dejenerasyonu ve Ters Çevrilmesi
Entelektüel Sınıfın Oluşumu
Sınıf Ne Zaman Oluşur!
17. Yüzyıl Aydın Sınıfının Özellikleri
Milliyetçilik
Aristokrasi Karşıtlığı ve Halkçılık
Sosyal Gerçeklerin Göreceliliği
Sözün Coğrafyası
Aydının Bilimciliği
Saldırı, Savunma ve Rönesans Hareketi
17., 18. ve 19. Yüzyıl Aydınlarının Mantık Özellikleri
Sapkın Bilimcilik
Asil Aydın ve Taklitçi Aydın
Kopya ve Asıl Medeniyetler
Yesrip: Medeniyetin Coşkun Kaynağı
Hire ve Gassanî Medeniyetlerinin Sonu
Doğuda ve İslam Toplumlarında Aydının Ortaya Çıkışı
Aydınlarımıza Bakış
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Kültürel Sosyoloji Piramidi
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Üçüncü Yol
BEŞİNCİ BÖLÜM
Bilinç ve Eşekleştirme
Büyük Aldanış
Belirleyici Seçim
İnsan: Uzak ve Çok Yakın
Gündelik Hayat
Sarsıntı
Saçma
Bolluk İçinde Yaşayan Nazlı Varlık
Bilinç ve Eşekleştirme
Daha Küçük, Daha Daha Küçük
Toplum Bilinci
Mihenk
Mavi Oyuncak
Şikayet Acentesi
İnsanların Siyasî Hassasiyeti
Eşekleştirme Çeşitleri
Eşekleştirme Dini
Züht
Şiir
Irkçılık
Geçmişi Kutsama
Şükür
Eşekleştirme Metodu
Danışıklı Dövüş
Yeni Eşekleştirme
Uzmanlık
İlim
Maddi Güç
Medeniyet
Bireysel Özgürlükler
Cinsel Özgürlük
Kadın Özgürlüğü
Taklit
Özet
ALTINCI BÖLÜM
Nereden Başlayalım!
Aydın Kimdir!
Şimdi “Nasıl!” Sorusuna Gelelim
YEDİNCİ BÖLÜM
Kültürel Kaynakların Ortaya Çıkarılması ve Arıtılması
SEKİZİNCİ BÖLÜM
Ne Yapmalı!
Şimdi Ne Yapmalı!
Öyleyse Ne Yapmalı!
Hedefler
Nasıl!
Program
Araştırma Bölümü
Felsefe ve Hedef
İçtihat Kapısını Açalım
Merkez
İslamiyat Araştırma Grubu
Allah
Kur’an
Peygamber
Örnek Şahsiyetler
Medine
İslam Tarihi Grubu
İslam Kültürü ve Bilimleri Grubu
Sosyal Bilimler Grubu
İslam Ülkeleri Grubu
Müslüman Azınlıklar
Edebiyat ve Sanat Grubu
İslam Edebiyat ve Sanatı
Yeni Sanat ve Edebiyat
Sanat Faaliyetleri
Araştırma Programları
İslam Araştırmaları
Şia Araştırmaları
Siyasi ve Toplumsal Tarih
İslamî Devrimler
Bidatler
Felsefe, Tasavvuf ve Din Ekolleri
Araştırma Kaynaklarının Araştırılıp Düzenlenmesi
İslam Sanatı
İslam Ülkeleri ve Toplumları
Araştırmanın Amaç ve Yöntemi
Öğretim Bölümü
İslamiyât
Kur’an Araştırmaları
Tebliğcinin Eğitimi
Sanat Grubu
Dil ve Edebiyat Grubu
Tebliğ Bölümü
Kuruluşlar
DOKUZUNCU BÖLÜM
Sorumlu Aydın Kimdir
ONUNCU BÖLÜM
Ekler
Aydının Toplumla İlişkisi
Sorular ve Cevaplar
İslam’dan Korkmalı mıyız? – Ali Bulaç

Yarım asırdır düşünceleriyle ve yazdığı kitaplarla düşünce dünyamızı besleyen Sosyolog Ali Bulaç’ın “İslam’dan Korkmalı mıyız!” isimli kitabı Çıra Yayınları’ndan çıktı.
İster sosyo-kültürel ister politik bir hareket -ki bunlar yanında daha fazla ve daha öte bir şey- olarak İslâm, en çok spekülasyon konusu olan bir din olma özelliğiyle dikkati çeker; ve bu spekülasyon konularının başında onun fanatizm, fundamentalizm (köktencilik veya köktendincilik), radikalizm, entegrizm, Siyasal İslam, ‘İslami terör’, İslamofobia, aşırılık vb. şeylerle özdeşleştirilmesi gelir. Bu tanımlayıcı retoriği kimlerin hangi amaçlarla medya üzerinden pompaladığı bilinmekle beraber, kitleleri İslâm’a karşı önyargılı kılan bir sonuç doğurmakta; bu da bir yandan doğru bilgilenme ve seçim yapmayı engellerken, diğer yandan toplumsal hayatta bir takım gerilim ve çatışmaların doğmasına ortam hazırlamaktadır.
Yakından bakıldığında İslam’ın “fanatizm” ile ilişkilendirilmesi 1990′lı yıllara özgü bir çaba olduğu görülür. Bunun pek inandırıcı bir imaj üretimi olmadığı anlaşılınca, fanatizm yerine “fundamentalizm” ikame edilmeye başlandı. Entegrizm, radikalizm ve Siyasal İslam bunun eşliğinde ele alındı. 21. yüzyılın başlarından itibaren Batı medyası “İslami terör” ve arkasından “İslamofobi”yi öne çıkardı. Belli politik amaçlarla icad edilmiş tanımlamalar gelip geçicidir, ancak kavramlar kalıcıdır. Bu açıdan İslam’ın hiçbir şekilde kendileriyle bir araya gelmesi mümkün olmayan kavramlarla ilişkilendirilmesi üzerinde durulması gereken bir konudur.
Elinizdeki kitabın birinci ve üçüncü bölümleri daha önce “İslam ve Fanatizim” (2. Bsk, İstanbul, 1995) ile “İslam ve Fundamentalizm” (İstanbul, 2. Bsk. 1997) adı altında iki ayrı kitap halinde yayınlanmıştı. Şimdi bir kitabın iki bölümü halinde bir araya getirilmekte, eklenen üçüncü bölümle, yani “İslamofobia” ile bir kitapta toplanmaktadırlar. Bunu bu şekilde yapmamızın sebebi, konular arasındaki yakın ilişkinin bulunması ve özünde İslam’ın imajını bozucu söz konusu tanımlamaların ortaya çıktıkları politik-kültürel ortam doğru takip edildiğinde nelerin amaçlandığının anlaşılacak olmasıdır.
“İslam ve Fanatizm” kitabı üç ana bölümden oluşmaktadır: Birinci bölümde İslâm’ın kimler ve hangi amaçlarla bir “fanatizm” olarak sunulmak istendiğini, bunun hem tarihsel tecrübemiz ve hem İslâm’ın teorik (öğretisel) çerçevesi açısından niçin kabul edilemez, yersiz, haksız ve maksatlı bir suçlama olduğunu göstermeye çalıştık. İkinci bölümün konusu, “Din-Devlet ilişkisi”ni kapsamaktadır. Bu bölümde de, konunun tarihî boyutuna, Osmanlı devletindeki Şeriat-Örf ikilemine işaret ettik ve bu tarihî perspektiften din ile devlet arasında varolan ilişkinin aktüel biçimine değindik. Son bölümü “İnsan Hakları” konusuna ayırdık. Burada da İslâm ve Batı’da hukuki sözleşmelerle ortaya çıkan insan hakları kavramı arasında bir takım karşılaştırmalar yaptık; İslâm’da insan hakları ve özgürlüklerin hangi teorik çerçevede alınabileceğini inceledik ve bu arada İslâm dünyasındaki hukuk ihlallerine değindik.
İkinci kitabın konusu İslamofobi ve İslam korkusu”dur. Yakından takip edildiğinde bu kavramın üretilmesinin fanatizm ve fundamentalizmi üretip piyasaya sürenlerin niyet ve amaçlarıyla aynı zemine oturduğu görülür. İslam’ı “korku” unsuru olarak tarif edenlerin ve gündeme getirenlerin niyeti ve hedefi, küresel hegemonyanın önünde İslamiyet’i bir engel olmaktan çıkarmak, bu yolda Müslümanları ötekileştirmektir.
“İslam korkusu”nun başlangıçta, 1990′lı yıllarda, meşhur Yahudi asıllı oryantalist Bernard Lewis tarafından formüle edildiğini söyleyebiliriz. O, ilk defa, hatta Samuel Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” tezinden önce, bunu ele aldı. Lewis, Batı medeniyetinin Grek-Roma ve Hıristiyan-Yahudi mirasına dayandığını, büyük bir başarı kazandığını; bu medeniyetin gelişme seviyesine bir türlü gelemeyen bazı beşeri toplulukların ve özellikle Ortadoğu’da yaşayan Müslümanların, bunu hazmedemediklerinden kıskandıklarını ifade etti. Ona göre Müslümanlar, Batı mirasını tehdit ediyorlar. İslam dünyasından Batı’ya yönelen ve ciddiye alınması gereken bir korku vardır. Amerikan basınında İslam dünyasındaki aktüel iktidarlara dönük olmak üzere kullanılan “İslam faşizmi” de bununla ilgilidir.
Bu bölümde İslam korkusu geniş bir biçimde ele alınmış, Danimarka’daki karikatür krizi eşliğinde hangi politik hedeflere yönelildiği araştırılıp gösterilmeye çalışılmıştır. Bu konunun bizi derin tarihsel ve kültürel arka planı olan İslam ile Batı arasında derin bir perspektif ayrılığının varlığına götürmesi ayrıca üzerinde durulması gereken bir noktadır.
“İslam ve Fundamentalizm” kitabımızın üçüncü bölümünü teşkil etmektedir. Bu bölümde amaçladığımız şey, gündemde olan bir konunun bilinen aktüalitesinin ötesinde, İslâm ve Müslüman aktörlerin modern dünyada oynamakta oldukları rolü belli bir bakış açısından tahlil etmek, İslâm’ın Müslüman aktörün tutum ve davranışlarını hangi ölçülerde yönlendirdiği konusuna açıklık getirmektir. Çoğu zaman sosyal bilimcilerin, oryantalist, İslâmolog ve “beyaz casuslar”ın perspektifinden Müslüman aktörün sosyal, düşünsel ve siyasal davranışları ele alındığında “fundamentalizm” ve bunun türevleri durumunda olan “fanatizm, entegrizm, radikalizm” vb. tanımlamalar yapılmakta, bu da İslâm’ın hakiki ve asli imajının çarpıtılmasına yol açmaktadır.
Konu her ne kadar güncel politikanın öngörülerine, yakın veya uzak hedeflerine uygun ve kullanışlı bir kavramsal çerçeveye oturtulmuş gibi gözükse de, aslında İslâm ve Müslüman aktör gerçeği çok daha derin dinamiklerden beslenmekte ve beşerî hayatı motive etmektedir. Kısaca bize göre, modern dünyaya söyleyecek sözü olan Müslüman aktörü anlamaya çalışırken, ilk yapmamız gereken İslâm’ı anlamak olmalıdır. Çünkü gerçekte meydan okuyan beşeri aktör değil Din’in kendisidir. Bu, görmezlikten gelindiğinde, ne modern dünyayı ne ona yapılan itirazları doğru anlamak mümkün olabilir.
Burada Batı’da temel bir bakış açısı durumundaki “öteki” ile ilişki ve İslâmiyet’in kategorize edilmesi çabaları önemlidir. Biz de bu bağlamda İslâm dünyasında yaşanmakta olan köklü “sosyal değişim”, “farklı dini ve etnik kimlikler arasındaki çatışmalar”, “bir arada yaşama sorunu”, “modernliğin içine girdiği kriz ve bunun sebep olduğu çok yönlü gerilim”, “kimlik karmaşası”, “yabancı düşmanlığı” ve en nihayetinde İslâm’da somutlaşan “ed-Din’in dışında ‘din dışı’ bir alanın var olup olmadığı” konularını ele aldık ve bu mütevazı çalışmada açıklığa kavuşturmaya çalıştık.
Çaba bizden, başarı Allah’tandır.
Bilgi Neyi Bilmektir? – Ali Bulaç
Ali Bulaç’ın Bilgi Neyi Bilmektir! isimli kitabı Çıra Yayınları’ndan çıktı.
Sosyolog Ali Bulaç’ın “Göçün ve Kentin Siyaseti / MNP’den SP’ye Milli Görüş Partileri” ile “İslam’dan Korkmalı mıyız! / Fanatizm-Fundamentalizm-İslamofobia” isimli kitaplarından sonra “Bilgi Neyi Bilmektir!” isimli üçüncü kitabı da Çıra Yayınları arasında çıktı.
19. yüzyıl, bilimin mutlak hakimiyetini ilan ettiği bir yüzyıl oldu. 20. yüzyıl, bilimin her şeye gücünün yetmediği ve insanın anlam haritası konularında dikkate değer şeyler söylemediği anlaşıldı. İnsanın süren anlam arayışları ve teknolojinin tahripkar amaçlarla kullanılması olguları da eklenince modern bilime daha eleştirel bakılmasını kolaylaştırdı.
21. yüzyılın insanın anlam arayışının süreceği bir yüzyıl olacağı anlaşılıyor. Bu arayış, bilimsel yöntem ve modern bilim çerçevesinde değil, fakat onun verilerinden yararlanmakla beraber onu aşan farklı bir “bilgi” ve “bilgilenme” temelinde sürecektir. Sorun “bilmek” veya “bilimle açıklamak” tan çok, bilginin kendisi ve insan için taşıdığı “aşkın (müteal)”, “bâtın” ve “öte” anlam bütününde yatmaktadır.
Bu konuda İslam güçlü bir iddiaya sahiptir. Bu iddiayı bir “dava ve davet” olmaktan çıkaran şey, Hakikat’in Bilgisi’ni ve ona duyulan sevgiyi önemsizleştirip insanın bütün dikkatinin bu dünya üzerinde toplanması ve “modern bilim”in de bundan başka bir şeyi dikkate değer bulmamasıdır. Bunun yol açtığı beşeri durum ve sonuçlar derinlemesine ele alınmasını gerektiren önemli konulardır.
Tarihlerin açıkça gösterdiği gibi, ilk dönemlerinde Arap yarımadasında çıkıp çok kısa zaman diliminde Kuzey Afrika’dan Cava adalarına, Yemen’den Azerbaycan’a kadar hızla yayılan, Balkanları ve İber yarımadasını (İspanya) sınırları dahiline katan İslam da özellikle Abbasiler döneminde felsefe, sanat, edebiyat ve ilim alanında büyük bir sıçrama yaptı, Bağdat’ta Halifeler tarafından desteklenen Beytü’l-Hikme aracılığıyla çevre kültürlerden külliyetli miktarda tercümeler yapıldı. Öyle ki, savaş anlaşmalarında Müslüman halifeler, savaş tazminatı olarak kitap istiyorlardı. Daha sonraları Kahire, Şam, Semerkant, Buhara, Kurtuba, Gırnata, İstanbul vb. büyük ilim ve kültür merkezlerinde bu süreç daha da ilerletildi ve üç kıta üzerinde büyük medeniyetlerin kurulmasına yardımcı oldu. İslam dünyası, sadece kendisi için değil, Batı için de büyük katkılar sağladı.
Şüphesiz İslam dünyasında neşvünema bulan ilmi gelişme ve faaliyetin algılanışı, ondan beklenen yarar ve fonksiyonların niteliği ile, sonraları Aydınlanma ile birlikte Batı’da ortaya çıkan bilimsel hareket arasında önemli farklar var. Bugün araştırmacılar maalesef yeterince buna dikkat çekmiyorlar.
Oysa İslam’ın tarih içinde ilme yaptığı katkılar, tabiat bilimlerinin gelişmesinde oynadığı hayati rol ve felsefenin İslam dünyasına girişiyle ortaya çıkan zihni problem, Aydınlanma’nın ana ilham kaynakları arasında yer almaktadır. Bunun yanında İslam dünyasında gelişen felsefi tartışma, fikri açılım ve ilmi hareketin Rönesans öncesinde ve sonrasında Avrupa üzerinde bıraktığı derin etki ancak son yıllarda kavranabilmiştir. İslam’da “din ve felsefe” ya da “vahy ve akıl” arasındaki ilişki ile Hıristiyan Avrupası’nın özel şartlarında “din ve bilim” ya da “iman ve akıl” arasında yaşanan şiddetli çatışma sırasında teşekkül etmiş bulunan anahtar terimler ve formüle edilen düşünceler insanlık tarihinde yepyeni bir tefekkür alanının ortaya çıkmasına yardım etmiştir.
Konunun yeterince farkında olanlar, bu tartışmanın hala etkisini ve canlılığını devam ettirdiğini bilmektedirler. Çünkü Batı’da gelişen “bilimsel hareket” ve onu mümkün kılan “bilimsel yöntem” bugün çok yönlü tartışma ve eleştirilere konu olmakta; çok sayıda seçkin zihin, bu türden bir bilimin insana son tahlilde yarar mı, yoksa zarar mı getirdiği sorusunu sormaktadır.
Bu önemli konu daha kapsamlı bir çerçevede ele alınmayı gerektirir; nitekim biz bu konuyu “İslam Düşüncesinde Din-Felsefe, Vahy-Akıl İlişkisi” adlı kitabımızda tarihi seyri ve bugünkü durumu göz önüne alarak ele aldık. Ancak daha geniş bir okuyucu kitlesini bilgilendirmeyi amaçlayan bu çalışmanın yeterli olacağını düşünüyoruz. Bu mütevazi çalışmanın geçmişin aydınlanması ve bugünkü sorunlarımıza bir ışık tutması bizim en büyük temennimizdir.
Bir Yazarın Notları – Nuri Pakdil
Ne güzeldir sabahları erken kalkmak! Daha gün doğmadan kalkmak.
Dokunmak güneşe; yorulmamış, günboyu dönüp durmamış güneşe dokunmak: doğanın tılsımını da, çokça, sabahları hissederiz + çünkü, taze deri en çok sabahları görülür insanda.
… …
Çok ilerisini görür gibi oluyorum: alınterinin evrensel ısısını duydukça. Belki de sâdece ‘emek’, kavrulmadan çıkabilecektir yarına. İçimizdeki insanî gerilimi dimdik ayakta tutmaya çalışıyorum; alınteri, emek besliyor bu gerilimi. İnsanı da, onun tüm edimlerini de, bu denektaşlarıyla algılamaya çalışmalıyız. İnsan için tek korunak, kendi emeği olabilecektir: Büyük Sorgu Gününde. Dışımızdaki tüm güçler, korunağımızı yıkmak için uğraşsa da, insan, gene de, yaratılışındaki olağanüstü bilgelikle, korumasını bilecektir korunağını: tek değerin emek olduğunu yani, bir gün mutlaka. Gerçek yazar, tüm hayatını, insana içindeki bu bilgeliği hissettirmeye adamış yazardır: sömürücülerin sanattan, edebiyattan ürkmeleri de burdan gelmiyor mu zâten!
… …
Ev giysisiyle oturamam masaya; hemen dışarı çıkacakmışım gibi giyinirim. Çalışamıyorum böyle yapmadım mı; denedim. Tıraş da olurum. Kendinize bir çekidüzen verdiniz mi, büyüyor yazı yazmanın sorumluluğu; birbakıma, daha ciddî bulmaya başlıyorsunuz işinizi.
… …
Şimdilerde; İstanbul nokta, Paris virgül yazılarımda. Çoğunluk (ve) kullanmadığımdan anmıyorum Roma’yı.
Kudüs’se iki noktadır: (:).
Kudüs sevilmeden insanlığa girilemez. Bizim için, daha da özel bir konumu vardır: Kudüs’ü savunmak gerçek bağımsızlığı savunmaktır.
… …
İnsan! Seni savunuyorum; sana karşı!
Çünkü, başka çâremiz kalmamıştır: Tarihimizin içinden, ileriye doğru, tutunmalıyız birbirimize. Gelecekteki devinimlere insan başka türlü hazırlıklı olabilir mi! Gerçekte, insanın bastığı çizgi, çok keskin bir bıçağın ağzıdır. Acayip bir manyetik alanda, bıçakların ağzı açılmış duruyor: insan da, ağzı açık, bakıyor bıçaklara! Titizlikle gözlendiğinde, aşağıyukarı durum aynı sayılır ülkelerde.
İnsan, tehlikeli bir konumdadır.
Birbirimize tutundukça bıçakların ağzı kapanacak.
… …
Lisedeyken, okuldan eve dönüşlerimde, Akbaşı dediğimiz kırsal bir yerden geçerdim. Öylesine çok su akardı oralarda ki, öğrendiğim yeni bir Fransızca sözcük varsa, eğilip su içerken onlar da arınırdı, yıkanırdı o soğuk sularla. Eve varır varmaz, o sözcükleri defterimin sayfalarında kurular, onları yeniden düzene koyarak yarınki savaşa hazırlardım. Kendilerine iyi baktığım için, bu sözcükler de hiç mi hiç bırakmazlardı beni. En iyi arkadaşlarım, bu öğrendiğim Fransızca sözcükler olurdu.
… …
Kahvelerde okuduğum kitapların tadı bir başka oluyor. Sözcükler etli, kemikli bir varlık oluyor: Masanın üstüne çıkıp oturuyorlar birer birer: Onun için, kitap okurken, masanın üstüne el sürmelerini hiç istemem: Sözcüklerin konumunu bozacaklar diye korkarım: Onların da erince gereksinimleri olduğunu düşünürüm. Yazıysa, bunların hepsini giydirip kuşandırmak, düzenli ordular biçiminde savaşa sürmektir.
… …
Cümlelerime tutunarak yurdumu dolaşırım


















