<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Edebiyat Konağı &#187; Kategoriler</title>
	<atom:link href="http://www.edebiyatkonagi.net/category/kategoriler/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.edebiyatkonagi.net</link>
	<description>Mevsimlik Kültür-Sanat ve Edebiyat Dergisi</description>
	<lastBuildDate>Wed, 14 Jul 2010 09:55:52 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8.6</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>AYRAÇ ve Körlük&#8217;ten uyanmak için &#8216;okul&#8217;laşan dergiler</title>
		<link>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/07/14/ayracdergi/</link>
		<comments>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/07/14/ayracdergi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 14 Jul 2010 08:52:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ayraç]]></category>
		<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Ayraç Dergi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatkonagi.net/?p=2603</guid>
		<description><![CDATA[Ayraç&#8217;ın Haziran-Temmuz sayısı, bayilerde yerini almaya başladı. Dergilerin muhakkak toplumsal işlevleri tartışılabilir; neticede okurla ilişkiye girdiği andan itibaren her metin sosyalleşir. Ancak eninde sonunda her toplum, bireylerle birlikte tarihe hizmet eder. Tarihi şekillendiren söylemleri belirler, kelimelerin etrafında kümelenir, ürettiği fikirler kadar var olur. Cemil Meriç’in “dergi okuldur” sözünün anlamı altında, okulların sürüklediği bir tarih anlayışı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://ayracdergi.org/kapaklar/ayrac09.png" alt="http://ayracdergi.org/kapaklar/ayrac09.png" /><strong>Ayraç&#8217;ın Haziran-Temmuz sayısı</strong>, bayilerde yerini almaya başladı. Dergilerin muhakkak toplumsal işlevleri tartışılabilir; neticede okurla ilişkiye girdiği andan itibaren her metin sosyalleşir. Ancak eninde sonunda her toplum, bireylerle birlikte tarihe hizmet eder. Tarihi şekillendiren söylemleri belirler, kelimelerin etrafında kümelenir, ürettiği fikirler kadar var olur. Cemil Meriç’in “dergi okuldur” sözünün anlamı altında, okulların sürüklediği bir tarih anlayışı yatar bu nedenle. Bilgi de devletler gibi doğar, büyür ve zamanı gelince ölür. Söylemlere ömür biçmek mümkündür. Dergiler, bilgiyi doğuran insanların (Sokrates’in dediği gibi ebelerin) mekânıdır.<br />
<strong>Dosya Konusu: &#8220;Edebiyatta Suç&#8221;</strong><br />
Ayraç&#8217;ın 9. sayısında Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı, Franz Kafka’nın Dava’sı ve Albert Camus’nün Düşüş’ü üzerinden, insan-toplum-hukuk-kurumsal yargı gibi konuları işlendi. Enver Gülşen’in “Suç ve Ceza” yazısı, Dostoyevski’nin en önemli eserlerinden “Suç ve Ceza”yı hem sinema bağlamında, hem de suçla bireyin ve vicdanın bağlantısı içinde inceliyor. Cemil Üzen’in “Suçun Bilinmezliği ve Aklanmanın İmkânsızlığı” yazısında Kafka’nın Dava’sı üzerinden suç meselesine felsefî bir yaklaşım irdelenirken, mahkeme ve yargılama süreçlerinin insanları sürüklediği ‘hiyerarşik’ durumlar romanla birlikte açık ediliyor. Abdullah Yavuz Altun’un “Modern Varoluş: Masumiyeti İspat Etme Zorunluluğu”, Albert Camus’nün en felsefî yapıtlarından olan Düşüş’ü baz alarak, modern dönemde masumiyet ve suç kavramlarının hangi söylemler içinde yer bulduğunu, bu söylemlerin hukuk içindeki yerlerini araştırıyor. Kemal Suskun’un “The Godfather” üçlemesini incelediği yazısı, “Bir Varoluş Mücadelesi Olarak ‘Suç Mekanizması’”, suçun bir varoluş mücadelesine dönüştüğü modern toplumlarda, yasayla toplum arasındaki boşluklara sızan suç mekanizmalarını anlatıyor.<br />
<strong>Bejan Matur ve Şekip Avdagiç ile Röportaj</strong><br />
Ayraç&#8217;ın Haziran-Temmuz sayısında iki röportaj var. İlk röportaj şiirlerinde doğup büyüdüğü coğrafyanın binlerce yıllık geçmişini barındıran o tarihsel derinlik içinde büyük anlamlar yakalayan bir şairle, Bejan Matur ile yapılırken, ikinci röportaj da Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekip Avdagiç ile yapılmış.<br />
<strong>BeAntony Easthope Çevirisi&#8230;</strong><br />
Ayraç&#8217;ın kıdemli yazarlarından Mukadder Erkan ve Ali Utku’nun birlikte tercüme ettikleri Antony Easthope’ın “Postmodernizm ve Eleştirel ve Kültürel Teori” yazısı da bu sayıda yayınlanan çeviri.<br />
<strong>İbrahim Tenekeci &#8216;Söz Hakkı&#8217; köşesiyle Ayraç&#8217;ta!</strong><br />
9. sayıyla birlikte bir müjde veriyor Ayraç okurlarına: İbrahim Tenekeci, “Söz Hakkı” köşesiyle bu sayıdan itibaren her sayı Ayraç okurlarıyla buluşacak. İbrahim Tenekeci, “Haydar Ergülen ve Nar” başlıklı ilk yazısında, Haydar Ergülen şiirindeki “nar” imgesinin taşıdığı anlamları ve şairin hayata karşı duruşunu, şiirine dair ses, müzik ve ahengin imgelem dünyasında neleri çağrıştırdığını tahlil etti. Feridun Andaç, yoğun bakımda bulunan babasının rahatsızlığı sebebiyle 9. sayıya yazısını yetiştiremedi. Feridun Andaç&#8217;ın babasına Allah&#8217;tan acil şifalar diliyoruz.<br />
<strong>Dergide başka neler var?</strong><br />
İbrahim Tüzer, Ceyhun Emre Teoman’ın “Dalaksız Nikola” adlı trajikomik bencilik hikâyesini, Kibar Ayaydın Beşir Avazoğlu’nun “Tanrıdağı’ndan Hıra Dağı’na” kitabını tahlil etti. Mukadder Erkan “Kavram, İmge, Metafor” başlıklı yazısı, Ahmet Bozkurt’un “Tragedya ve Trajik Zaman Çevrimi” yazısı ve Mehmet E. Şimşek’in “Felsefe üzerine ne söylenebilir, yeni başlayanlar için nasıl bir yöntem gerekir” gibi sorularla hazırladığı inceleme yazısı bu sayının dikkat çekici yazılarından. Yunus Emre Tozal, “aydın” üzerine,  Oğuzhan İlhan Nihan Kaya’nın “Disparöni” kitabını yazdı.</p>
<p><strong>Ayraç Dergi Editör yazısı:</strong></p>
<p style="text-align: right;"><em>- 9. Sayı / Haziran – Temmuz 2010 -</em></p>
<p style="text-align: justify;"><img style="margin: 0px;" src="http://ayracdergi.org/kapaklar/ayrac09.png" alt="ayraç  dergisi" width="200" height="147" /></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>“Her dergi bir okuldur.”</strong> diyordu Cemil Meriç. İnsanlar yetiştirir. Fikirler doğurur. Okul aynı  zamanda ekol demekti. Meriç’in en çok yakındığı  da, yaşadığı  topraklarda bir “gelenek” yani bir “ekol”, bir başka ifadeyle bir “okul”  bulunmayışıydı. ‘Okul insanlar’ vardı belki. Tarık Zafer Tunaya’ya en  büyük tavsiyesi de buydu. Okullaşan insanlar yetişmesini gözlüyordu, her  insanın etrafındakileri büyütmesini, fikirlerle buluşturmasını  istiyordu. Yunan’dan, Mısır’a; Kuzey Avrupa’dan Hint’e uzanan bir rotada  gezinirken onun zihni, geleneğinden koparılmış bir ülkenin güdük  kalışına, “Sen bir azgelişmişsin!” hitabına razı olmuş bir  entelijansiyanın çaresizliğine üzülüyordu. 13 Haziran 1987′de öldüğünde,  gözleri okumaktan kör olmuştu. Onun dünyası, kitapların dünyasıydı.  Jorge Luis Borges’le aynı kaderi paylaşmıştı. Kitaplarla dolu bir  kütüphanede yaşayan ‘aydın’ körlükle imtihan edilecekti; Borges buna  “Tanrının ironisi” dedi.</p>
<p style="text-align: justify;">Borges körlüğün, <strong>“bir yaz akşamı   gibi ağır ağır” </strong>geldiğini söyler. Şikâyet edilecek bir şey  değildir. Zamanla alışır. Meriç de körlüğe alışmıştır bir bakıma. Kızı  Ümit Meriç ona kitap okuyarak hayatla arasında bir köprü kurmaya  çalışır. Kitap okumayı nefes almak gibi gören Cemil Meriç’in oksijen  çadırıdır adeta. Ümit Meriç, “Bilgiye aç bir fırına kürekle kömür atmak”  diye niteler bu okuma seanslarını. Doymak bilmeyen bir zihindir  Meriç’inki. Beklediği, özlediği, aradığı entelijansiya da böyledir.  Günlüklerinde şikâyet ettikleri genelde bu konuda yoğunlaşır; merak  etmemek, fikir üretmemek, ezberden öteye geçememek. Dergileri bu nedenle  önemsiyor Meriç. Toplumu harekete geçirecek, insanları fikirler  etrafında toplayacak, fikir işçiliğini ön plana çıkaracak bir ütopya  onunki.</p>
<p style="text-align: justify;">Dergilerin muhakkak toplumsal işlevleri  tartışılabilir; neticede okurla ilişkiye girdiği andan itibaren her  metin sosyalleşir. Ancak eninde sonunda her toplum, bireylerle birlikte  tarihe hizmet eder. Tarihi şekillendiren söylemleri belirler,  kelimelerin etrafında kümelenir, ürettiği fikirler kadar var olur.  Meriç’in “dergi okuldur” sözünün anlamı altında, okulların sürüklediği  bir tarih anlayışı yatar bu nedenle. Bilgi de devletler gibi doğar,  büyür ve zamanı gelince ölür. Söylemlere ömür biçmek mümkündür.  Dergiler, bilgiyi doğuran insanların (Sokrates’in dediği gibi ebelerin)  mekânıdır. Meriç’in bezginliğini azaltan, ona ve onun gibi düşünenlere  nefes aldıran bir mekân. Ortaya konan her ürün, tarihsel olarak bir  söylemin üzerine oturur ve/ya onu genişleten bir etkiye sahiptir.  Okulların bir tarafı gelenekle bağları kurarken, bir yanı da büsbütün  ‘ilerlemeci’ politikaların ürünüdür. Meriç’in şikâyet ettiği zihinsel  körlüğü aşmanın da bir yoludur…</p>
<p style="text-align: justify;">Hazır lafı gelmişken, ‘körlük’ olgusuna  derinlikli bir bakış getiren Jose Saramago’nun (toprağı bol olsun!) bir  söyleşide değindiği şu satırlara bakmakta fayda var: “<strong>Ne  düşündüğümü merak ediyorsanız, bu kitapla [Körlük, 1995] anlatmak  istediğim hepimizin körleşmeye başladığı değildi. Bence körleşmiyoruz.  Hepimiz körüz. Körüz ama bakıyoruz. Bakabilen ama görmeyen kör  insanlar.”</strong> Ne dersiniz, körlüğü aşmanın bir yolu da ‘okullaşan  dergiler’ olabilir mi?</p>
<p style="text-align: justify;">Bu sayımızda Dostoyevski’nin Suç ve  Ceza’sı, Franz Kafka’nın Dava’sı ve Albert Camus’nün Düşüş’ü üzerinden,  insan-toplum-hukuk-kurumsal yargı gibi konuları işledik. <strong>Enver  Gülşen</strong>’in “Suç ve Ceza” yazısı, Dostoyevski’nin en önemli  eserlerinden “Suç ve Ceza”yı hem sinema bağlamında, hem de suçla bireyin  ve vicdanın bağlantısı içinde inceliyor. <strong>Cemil Üzen</strong>’in  “Suçun Bilinmezliği ve Aklanmanın İmkânsızlığı” yazısında Kafka’nın  Dava’sı üzerinden suç meselesine felsefî bir yaklaşım irdelenirken,  mahkeme ve yargılama süreçlerinin insanları sürüklediği ‘hiyerarşik’  durumlar romanla birlikte açık ediliyor. <strong>Abdullah Yavuz Altun</strong>’un  “Modern Varoluş: Masumiyeti İspat Etme Zorunluluğu”, Albert Camus’nün  en felsefî yapıtlarından olan Düşüş’ü baz alarak, modern dönemde  masumiyet ve suç kavramlarının hangi söylemler içinde yer bulduğunu, bu  söylemlerin hukuk içindeki yerlerini araştırıyor. <strong>Kemal Suskun</strong>’un  “The Godfather” üçlemesini incelediği yazısı, “Bir Varoluş Mücadelesi  Olarak ‘Suç Mekanizması’”, suçun bir varoluş mücadelesine dönüştüğü  modern toplumlarda, yasayla toplum arasındaki boşluklara sızan suç  mekanizmalarını anlatıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu sayıda iki röportajımız var. İlk  röportajımızı şiirlerinde doğup büyüdüğü coğrafyanın binlerce yıllık  geçmişini barındıran o tarihsel derinlik içinde büyük anlamlar yakalayan  bir şairle, <strong>Bejan Matur</strong> ile yaptık. İkinci  röportajımızı da Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı  Şekip Avdagiç ile yaptık. Keyifle okuyacağınızı umuyoruz. Değerli  yazarlarımız <strong>Mukadder Erkan</strong> ve <strong>Ali Utku</strong>’nun  birlikte tercüme ettikleri Antony Easthope’ın “Postmodernizm ve  Eleştirel ve Kültürel Teori” yazısı da bu sayıda yayınladığımız  çevirimiz.</p>
<p style="text-align: justify;">9. sayımızla birlikte bir müjde vermek  istiyoruz. <strong>İbrahim Tenekeci</strong>, “Söz Hakkı” köşesiyle bu  sayıdan itibaren her sayı Ayraç okurlarıyla buluşacak. <strong>İbrahim  Tenekeci</strong>, “Haydar Ergülen ve Nar” başlıklı ilk yazısında, <strong>Haydar  Ergülen</strong> şiirindeki “nar” imgesinin taşıdığı anlamları ve  şairin hayata karşı duruşunu, şiirine dair ses, müzik ve ahengin imgelem  dünyasında neleri çağrıştırdığını yazdı. <strong>Feridun Andaç</strong>,  yoğun bakımda bulunan babasının rahatsızlığı sebebiyle bu sayımıza  yazısını yetiştiremedi. Yazarımızın babasına Allah’tan acil şifalar  diliyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İbrahim Tüzer</strong>, Ceyhun  Emre Teoman’ın “Dalaksız Nikola” adlı trajikomik bencilik hikâyesini, <strong>Kibar  Ayaydın</strong> Beşir Avazoğlu’nun “Tanrıdağı’ndan Hıra Dağı’na”  kitabını tahlil etti. <strong>Mukadder Erkan</strong> “Kavram, İmge,  Metafor” başlıklı yazısı, <strong>Ahmet Bozkurt</strong>’un “Tragedya ve  Trajik Zaman Çevrimi” yazısı ve <strong>Mehmet E. Şimşek</strong>’in  “Felsefe üzerine ne söylenebilir, yeni başlayanlar için nasıl bir yöntem  gerekir” gibi sorularla hazırladığı inceleme yazısı bu sayının dikkat  çekici yazılarından. <strong>Yunus Emre Tozal</strong>, “aydın” üzerine,   Oğuzhan İlhan Nihan Kaya’nın “Disparöni” kitabını yazdı.</p>
<p style="text-align: justify;">Ağustos sayımızda görüşmek üzere,</p>
<p style="text-align: justify;">İyi okumalar…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Not:</strong> Derginin Genel  Yayın Yönetmeni Şahin Torun, dergiden ayrılmış bulunmaktadır. Şimdiye  kadarki katkılarından dolayı teşekkür eder, bundan sonraki  çalışmalarında başarılar dileriz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/07/14/ayracdergi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ali Osman Dönmez&#8217;le Şiirin İzinde</title>
		<link>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/06/19/ali-osman-donmezle-siirin-izinde/</link>
		<comments>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/06/19/ali-osman-donmezle-siirin-izinde/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 19 Jun 2010 14:37:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Yağmur]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatkonagi.net/?p=2600</guid>
		<description><![CDATA[ Konuşan: Hasan Çağlayan
Yazar ve şair Ali Osman Dönmez, çeşitli dergilerde yayımlanan şiirlerini “Adına Islanıyor Saçlarım” adıyla kitaplaştırdı. O, duygu yüklü, heyecan dolu bir şair. Şiirlerinde gür bir söyleyiş hâkim. İçinde acılar, ayrılıklar var. Dünyada olup bitenlere bîgâne değil. Şiiri dert edinmiş kendine. Bunun yanı sıra şiir ve roman incelemeleri 2007’nin ilk aylarında Sütun Yayınları’nca “Mısraların [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img src="http://www.dunyabizim.com/images/news/13128.jpg" alt="" width="134" height="157" /> </strong><strong>Konuşan: Hasan Çağlayan</strong><br />
Yazar ve şair Ali Osman Dönmez, çeşitli dergilerde yayımlanan şiirlerini “Adına Islanıyor Saçlarım” adıyla kitaplaştırdı. O, duygu yüklü, heyecan dolu bir şair. Şiirlerinde gür bir söyleyiş hâkim. İçinde acılar, ayrılıklar var. Dünyada olup bitenlere bîgâne değil. Şiiri dert edinmiş kendine. Bunun yanı sıra şiir ve roman incelemeleri 2007’nin ilk aylarında Sütun Yayınları’nca “Mısraların İzinde” ismiyle kitaplaştırıldı. 2006 Tanpınar inceleme ödülünü alması çalışmalarındaki kaliteyi yansıtıyor. Onunla şiir, ödül ve inceleme üzerine konuştuk.</p>
<p><strong>Kimi şairler şiir yazmadıkları zaman eksik olacaklarını ve şiirin kendilerine bir sığınak olduğunu söylüyorlar, sizin için şiir bir sığınak mıdır?</strong></p>
<p>Anladığımız mânâdaki şiirin muhterisi değilim. İnsan elinden çıkan şiirden ziyade, kozmostaki hakiki şiirdir beni alâkadar eden. İnsanın da, içine doğduğumuz hayatın da haddizatında bir şiir, dahası şiirin bir parçası olduğunu düşünüyorum. Kâinattaki işleyişe, âhenge, insanın yaratılıştan itibaren dâhil edildiği serüvene baktığımızda, insan elinden çıkan şiirin, bu muhteşem işleyiş ve şiir karşısında çok zayıf kaldığını görürüz. İnsanın şairliği bir taklit konumundadır. O, muhtaç olduğu sonsuzluğu arayan ve bu yolda ağıtlar yakan; türküler, şarkılar söyleyen bir yolcudur. İçine doğduğu, fakat ülfetin perdelediği şiir ummanına kavuşmak için kabiliyeti nispetinde derecikler, arklar açmaya çalışan biridir o. Şairin içinde ve dışında, bu şiir ummanına ezelden beri akıp duran hâl ve durum ırmakları vardır. Yüreği ihtizaza getiren bir hâdisenin basıncıyla şairin iç ırmağı, bu dış ırmaklardan biriyle, bağlantı kurma teşebbüsüne geçer. İnsan, âlem-i sağîr (küçük âlem) olarak tarif edilir. Şairlerin içlerindeki ırmaklarla, dışlarındaki ırmaklar arasında bağlantılar kurması, insanın neden âlem-i sağîr olduğunu çok iyi gösterir. Şairler kelimeleri vasıta yaparak dâhil oldukları o ırmaklarda yıkanırlar. Ama sürekli akıp gidemezler aynı his ve durum ırmağında. Hâdiselerin değişmesine paralel olarak devamlı yeni hâl ve durum ırmaklarına atlarlar. Bu durum sürer gider şairin hayatı boyunca.</p>
<p>Şiir benim için bir sığınaktan ziyade, kâinattaki hakiki şiir ummanıyla bağlantı kurma, onunla münasebete geçme yolu ve yolculuğu… Kâinatta bir plân dâhilinde sürüp giden bu hakiki şiire götürmeyen yolculukların ‘şiir özü’nden mahrum olduğunu düşünüyorum.</p>
<p><strong>Şiiri yazılandan ziyade yapılan bir şey, dilden ziyade söz olarak gören ve iyi şiirin lirik şiir olduğu görüşünü dile getiren poetikalar mevcut. Sizin için şiir nedir?</strong></p>
<p>Bahsettiğiniz hususların tedaisi oldukça geniş… Şiirin sadece şairin tekelinde bir şey olmadığını, asıl şiirin kâinatta ve insanın özünde bir süreklilik içinde akıp gittiğini, şairin yazdığı şiirin bu hakiki şiirle bağlantı kurma yolu ve yolculuğu olduğunu bir önceki soruya verdiğim cevapta söylemiştim. ‘Yazılan şiir’le birlikte ‘yapılan şiir’e de dikkat çekilmesi aslında biraz da kâinattaki bu şiire nazarları çeviriyor. H. Yavuz’un ifadesiyle: “Şiire Doğa’yla ve Hakikat’le ilişkilendirilme imkânını veriyor.” Şiiri sadece dile ve onun unsurlarına ait olmaktan kurtarıyor.</p>
<p>Kelimeler birer semboldür; asıl ise, kelimelerin işaret ettiği dünyadır. Şiirin vasfını, o dünyayla kurduğu bağlantının sahihliği belirler. Bu bağlantı noktasında kelimeler birer unsur olarak çıkar karşımıza. Kelimelerin şiirde kullanımı, onlara yüklediğimiz yeni mânâlar ve bu mânânın kuşatıcılığı da çoğu zaman yazılan şiirin akıbetini belirler. Günlük hayatta belirli bir mânâsı ve kullanımı olan kelimeleri, sanatkârın kendine has bir şekilde kullanması, ‘dil’i, ‘söz’ seviyesine yükseltir. “Adına Islanıyor Saçlarım” ifadesi ‘dil’in ‘söz’e dönüşmesine bir örnek olabilir. Şiirin dil değil söz olduğunu kabul edersek, şiir dilinin, günlük dilin daha ilerisinde bir ‘üst dil’ olduğunu söylemiş oluruz. Hakiki şiirin de, insanın içiyle, kâinatta akıp giden şiir olduğunu kabul edersek, anladığımız mânâdaki şiirin de, bu iki dünya arasındaki bağlantıyı, uyumu, ahengi, tezadı kendine has bir dille anlatan/yansıtan unsurlar bütünü olduğunu söyleyebiliriz. Kâinattaki bu hakiki şiirle bağlantıyı İngiliz bir şair İngilizceyle, Arap şair Arapçayla, Türk şair de Türkçeyle sağlar.<br />
Lirik şiir meselesinde ise doğru bir açıklama yapabilmek için sözünü ettiğiniz şairimizin ‘lirik şiir’e getirdiği; ‘sözü, kendisinden öte bir gayeye vasıta kılmayan şiir’ tanımını gözden ırak tutmamalıyız. Bu lirik şiir tanımlamasında dilin sadece kendini gaye edindiğini, sözün bir fikrin vasıtası olmadığını görüyoruz. Meseleye Yahya Kemal penceresinden bakarsak: “Şiirin tekâmül ede ede sazını bırakması ve yalnız nağme kesilmesidir.” Bu yaklaşımlar ışığında bazı fikirler ihtiva ettiğini düşündüğümüz “Süleymaniye’de Bayram Sabahı”nı veya normal şartlarda ‘epik’ bir şiir olarak vasıflandırabileceğimiz “Çanakkale Şehitleri”ni ‘iyi şiir’ sınıfının neresinde değerlendireceğiz? Bunlarda bazı fikirler var, bu sebeple bunlar lirik değil, dolayısıyla da iyi şiir değildir mi diyeceğiz? Öyle zannediyorum ki bunu söylemeye kimse cesaret edemez. Öyleyse yukarıdaki lirik şiir tariflerinin altını çizdiği şey, lirik şiirin gücünü konusundan değil, bizzat dilin işlenişinden alacağı yönündedir. Bu bakış açısında fikir veya konudan ziyade, fikrin hitabet tarzında ele alınışının reddi söz konusudur.</p>
<p>Meseleye yaygın olarak anlaşılan ‘lirik şiir’ penceresinden (yani sadece duygulara hitap eden şiir) bakarsak, elbette lirik şiirlerin ilk başta insanı çarpan ve zamanla derinleşen bir tarafı var; fakat zekâya ve akla hitap eden oldukça güzel şiirler de mevcut. İnsan sadece duygulardan ibaret değilse, duyguyla beraber akıl, vicdan ve daha birçok latifeyle münasebeti varsa, bütün bunların uygun dairede doyurulması gerekir. Bence iyi şiir, şiire dair hususiyetleri reddetmeden insandaki latifelere hitap edebilen şiirdir.</p>
<p><strong>Bir millet mevcut dil güzelliklerini edîp ve şairlerine borçludur. Günümüz şair ve yazarlarının da hem birbirlerine hem de kendinden öncekilere borçlu olduklarını düşünüyorum. Şiirleriniz geleneğin neresinde duruyor?</strong></p>
<p>Şairler dili işlerler, güzelleştirirler ve ona yeni ifade imkânları kazandırırlar. Şair, içinden çıktığı cemiyetin dilini kullanmakla zaten toplum ve gelenekle bir noktada buluşur. Fakat bu yeterli değildir. Gelenekten faydalanmak denince, sanatkârın kendinden önceki kültür ve sanat birikiminden şuurlu olarak istifadesi akla gelir. Üzerinde yükseldiği temelin güzelliklerinden, zenginliklerinden ve sağladığı imkânlardan azamî derecede istifade etmelidir sanatkâr. Böylelikle geçmişin ışığında geleceğe daha şuurlu yürür. Kendi yürüyüşünü daha mânâlı hâle getirir. Çok önemli ifade imkânları yakalar.</p>
<p>Gelenekle elbette bir bağım var ve bu bağı önemsiyorum. Ancak bu bağın, geleneğin hangi noktasında durduğunu benim ortaya koymamın pek sağlıklı olmayacağı kanaatindeyim.</p>
<p><strong>Şiirde kapalılık yahut ‘örtülü söyleme’ hususunu düşünüyorum epeydir. Şiirde örtünün ölçüsü ne olmalıdır?</strong><br />
Bu mesele üzerinde edebiyat tarihinin belki de en ciddi tartışmaları yapılmıştır. Tartışmaların temelinde ise genelde, okuyucuya verilecek bir fikrî mesajın olup olmaması yatar. Fakat bu noktada genelde gözden kaçırılan bir husus vardır. Okuyucuya fikrî bir mesaj veriyor diye, bir şiir iyi veya kötü değildir. Bir şiirin ‘iyi’liği, metnin ne kadar şiir sanatına yakın durduğuyla alâkalıdır. Fakat bir eserin estetik mânâda şiire has bütün özellikleri bünyesinde bulundurması, onun büyük bir eser olduğunu göstermeyebilir. Klâsik saydığımız eserlerin genelinde semantikle estetik atbaşıdır. Valery’nin: “Şiirin içinde fikir, elmanın içindeki gıda kadar saklı olmalıdır.” sözü belki de bu husustaki meselelerin çözümüne ışık tutacak mahiyettedir. Elma yerken ilk başta ondaki gıda değerini pek düşünmeyiz; fakat elmayı yediğimizde onun birçok güzelliğiyle birlikte gıda değerinden de istifade etmiş oluruz. Şiirde yalnız fikrî mesajı önemsemek, elmayı sadece gıda hususiyetiyle değerlendirmek gibi bir şeydir. Şiirde bir fikir propaganda hâlinde değil de, telkinle verilebilirse daha tesirli olur diye düşünüyorum. Zaten bir dünya görüşü şiirle öğretilemez. Efendimiz’in (sas) hayatını öğrenmek isteyen bir kişi siyer kitaplarına başvurmalıdır, na’tlara değil. Fakat şiirlerin, edebî eserlerin; dünya görüşlerine, insanların gönlünü ısındırdığı muhakkaktır.</p>
<p>Şiirde örtülü söyleme meselesine gelirsek, şair bazen fâş eder, yani örtülü olanın üstünü açar; bazen de açık olana gece misâli bir esrar perdesi çeker. Ancak örtülü söylemekle; muğlâklığı ve ne olduğu belli olmayan şuuraltı ifrazatını karıştırmamak lazım. Şiirdeki örtünün ölçüsünün ne olacağı konusu, biraz da okuyucunun anlayış seviyesi ve birikimiyle bağlantılı olduğu için müphemiyet arz eder. Şair hangi zekâ veya kültür seviyesine göre fâş edecektir. Var mıdır bunun sınırı veya belirli bir ölçüsü? Zannetmiyorum. O zaman şair, gece yolculuğuna benzeyen bu faaliyetine, hiç iz bırakmadan değil de, çeşitli işaret veya işaretçiler koyarak devam etmelidir. Şairin izini sürenler de kendi anlayışları ve birikimleri nispetinde bunları değerlendirebilsinler. Bu durum şiire çeşitli mânâ tabakaları kazandırır. Her seviyeden okuyucu da kendi seviyesine göre onlardan istifade eder.</p>
<p><strong>“İnsan kendi doğrularını dış dünyanın gerçekliği içinde bulursa, şiire yüz vermez.” şeklinde bir anlayış var. İnsanda şiir damarının kabarması için, kendi doğruları ile dış dünyanın gerçekleri arasında bir uyumsuzluk, bir basınç farkı olması mı gerekir?</strong></p>
<p>İçimizdeki ebediyet arzusu, dünyayı sığlaştırıp, eşyayı fânîleştiriyor. Buradan hareketle dünyayı bir bozkır olarak algılayan insanın/şairin elbette içindekilerle dışındakiler bir tezat oluşturur. Asıl memleketi onun en çok özlemini çektiği yerdir. Soruda altını çizdiğiniz hususta zannediyorum, daha çok içtimaî hayatla şairin iç dünyası arasındaki paralellik veya tezat işaretleniyor. Ama hayat, sadece içtimaî hayattan ibaret değil. Sosyal hayatta yüksek refaha, hedeflenen bütün gayelere ulaşılsa bile, içimizde dalgalanıp duran o ‘yitik cennet’ bize bu dünyayı hep gurbet gösterecektir.</p>
<p>Dolayısıyla sadece şair değil, aslî vazifesini unutmamış her gönül, burada, bahsettiğiniz uyumsuzluğu ve basınç farkını yaşayacaktır. Bu basınç farkı da şair mizaçlı insanlarda meyvesini şiir olarak verecektir. Fakat şiir damarının kabarmasını sadece basınç farkına bağlamak kısmî bir izahtır. Kâinatta insanı cûş u hurûşa getiren nice hâdise ve nakış var. Eski şiirimizdeki bahariyeler, tabiattaki uyanışın insan ruhunda meydana getirdiği yankının bir ifadesi değil midir? Ya Nailî’nin: “Mestâne nukuş-i suver-i âleme baktık/Her birini bir özge temâşâ ile geçtik.” beytini nasıl izah etmeli?</p>
<p><strong>Şiir bir yoğunlaşma işi midir?</strong></p>
<p>Şiirin yoğunlaşma ile elbette bağlantısı var; ama şiiri sadece buna indirmek insanı yanılgıya götürür. Şiir sadece dil, sadece his olmadığı gibi sadece yoğunlaşma da değildir. Elbette yoğunlaşma meselesi şiire bir derinlik, bütünlük ve olgunluk kazandırır.<br />
<strong>Kimi şairlerde; “Gece şiire, gündüz yazıya aittir” şeklinde bir anlayış söz konusu. Sizde de bu böyle mi?</strong><br />
Böyle bir tasnifim ve kalıplaşmış fikirlerim yok. Türler bende iç içe kendi mecrasını tayin ediyor. Hangi havuzcuk doluyorsa, o arkını oluşturuyor. Bazen gece yarısında bir fikrin peşinde koşarken, bazen seherde, ikindinin hüznünde kalbime damlayan duygu pırıltılarına şahit oluyorum.</p>
<p>“Adına Islanıyor Saçlarım” piyasaya çıkalı bir yıl olmadı ve tazeliğini de yitirmedi henüz. Gerçi şiir kitapları tazeliğini kolay kolay yitirmezler. Kitabınızda gurbet, hasret, hüzün, acı ve ölüm temaları ağırlıkta ve hissî bir dil hâkim. Sizin için, hayata kırılma noktalarından, acıtan yanlarından bakan bir şair diyebilir miyiz?</p>
<p>Mevlâna Mesnevi’sine; “Dinle ney’den kim hikâyet etmede/Ayrılıklardan şikâyet etmede” mısralarıyla başlıyor. Önceki sorulardan birinin cevabında söylediğim gibi, dünya bozkırına düşmüş, hakiki kaynaktan uzaklarda gurbet havası soluyan birinin başka ne derdi olabilir. Dünyaya dâir olduğunu düşündüğümüz bütün dert ve ızdıraplar bu dertle bağlantısı nispetinde mânâ kazanıyor aslında. ‘Elest Bezmi’nde verdiğimiz sözün neresinde sürdürüyoruz dünya sahnesindeki rolümüzü? Ne kadar sâdık kalabildik özümüze? Asıl önemli olan bu. Dünyevî dertler, ızdıraplar ve sevinçler haddizatında birer unsurdur; birer perdedir. Soruda altını çizdiğiniz ‘hayatın kırılma noktası’ ifadesini, ‘insan kaderi’nin kırılma noktası olarak değiştirmek istiyorum. İnsan kaderinin kırılma noktası, ana kaynağından koptuğu anda başlamıştır. Hz. Âdem Aleyhi’s-selâm’ın dünya serüveni aynı anda hepimizin serüveni… O’nun (as) yeryüzünde yaşadığı ayrılık acısını, vuslat arzusunu, gurbet, hasret, heyecan ve üzüntülerini birer nüve olarak hepimiz taşıyoruz.</p>
<p><strong>Ali Osman Dönmez seçici bir şair-yazar mıdır?</strong></p>
<p>Başıboş bırakılmamışız. Mümin olarak bize uyan ve uymayan hususlar, yakışan ve yakışmayan bazı renk ve duruşlar var. Mümin olmanın getirdiği mesuliyet, duygu, düşünce ve tavırlarımız hayattaki duruşumuza yön veriyor. Bütün bu hususiyetlerin imbiğinden geçen seçiciliğimiz sayesinde, bir şahsiyet olduğumuzu ifade edebiliyor/gösterebiliyoruz. Ondan sonra dostlarımızı, arkadaşımızı, eşimizi seçiyoruz. Hayatın kendi de zaten bir seçmeler antolojisi değil mi? Cüz’î iradenin insana ihsan edilmesinin hikmetlerinden biridir aslında seçicilik. Seçeceksin ki mesuliyeti üstlendiğin anlaşılsın. Seçiciliğimizin teşekkülünde, mizaç ve karakterimize dâir hususiyetlerin de büyük önemi var. Hayata, kâinata ve eşyaya bakarken kişiliğimizle kaynaşmış olan bu hususiyet dürbününü kullandığımızdan seçicilik kendiliğinden ortaya çıkıyor. Bazen iyiler arasında da seçim söz konusu oluyor. Böyle durumlarda bazen yapılan tercih, bir kaybedişi de ihtiva edebiliyor. Önemli olan yollar çiftleştiğinde, vicdanın sesine uyabilmek.</p>
<p>Şiirde seçicilik ise, bahsedilen kişilik özelliklerinden ayrı veya kopuk bir şey değil. Orada da bir kişilik sergileniyor neticede. Edebiyatta bu kişiliğe üslûp deniyor. Mısra yapısı, kullanılan kelimeler hep bu edebî kişilikten haber veriyor. Seçiyorsunuz, tercih ediyorsunuz ve bir edebî şahsiyetin teşekkülüne zemin hazırlıyorsunuz.</p>
<p><strong>Şairin ne yaptığını bilebilmesi için kalb ayaklarının mazi ve hâlin kesişme noktasında, şuur ayaklarınınsa birinin mazide birinin ‘hâl’de bulunması gerekir. Bu bir anlamda farkında olmak ve geleneğe eklenmek değil midir?</strong></p>
<p>Elbette. Dil ve kültürün kalıcı/sürekli olmasını sağlayan bazı unsurlar vardır. Geçmiş ve şimdinin şuurunda olmak; sağlıklı ve kalıcı eserler ortaya koymanın önemli ayaklarından biridir. Geleneği, edebiyatımıza damgasını vurmuş mühim isimlerin hemen hemen tamamı önemser. Bunu Tanpınar; “değişerek devam etmek, devam ederek değişmek” şeklinde ifade eder; Yahya Kemal: “Kökü mazide olan âtiyim.” der. Sanat statik değil, sürekli değişme hâlindedir. Fakat bu değişme maziyi, kendinden önceki birikimi reddederek değil de, ondan beslenerek olursa çok daha nitelikli ve sağlıklı olur. Şair, her sanatkârda olduğu gibi, geçmişin birikimlerini, hâlin imkânlarıyla mezcederek ruh süzgecinden geçirirse, kalıcılığın damarlarından birini bulmuş olur ve süreklilik ırmağında bir helezon oluşturur.</p>
<p><strong>“Yankısız Çığlık” adlı şiiriniz iki defa başkaları tarafından sahiplenildi; yani kendi şiirleriymiş gibi sunuldu ve ödüller aldı. Neler hissettiniz?</strong></p>
<p>İlk başta şaşırmakla birlikte sonradan mutlu oldum. Fakat bu mutluluk, başkasının eseri üzerinden, eser sahibinin izni olmadan, itibar veya maddî bir şeyler kazanmayı meşrulaştırmıyor. Kısa zaman öncesine kadar şiir üzerinde şairin sadece isim hakkının vazgeçilmez olduğunu düşünüyordum. Bahsettiğiniz bu hâdiselerden sonra bu hususta bazı tereddütlerim oluştu. Bu hâdiseler bana samimiyetin bütün insanlığı birleştiren ortak bir dil olduğunu bir defa daha gösterdi. Bahsettiğiniz kişiler, haksızlığa karşı haykırışı benim kırık dökük hissiyatımla, sözlerimle yapmışlar. Sözlerim onların duygularının tercümanı olmuş. Zannediyorum burada sanatta samimiyetin ne kadar mühim olduğu hususu da ortaya çıkıyor. Samimiyet; ırkı, cinsi ve kültürü farklı şahsiyetleri aynı şemsiye altında birleştirebiliyor. Türkiye’de yaşayan bir insan olarak savaş çocuklarının dramını dile getirdiğim şiiri, Iraklı bir çocuk o kadar benimsemiş ki, uluslararası bir organizasyonda ‘kendi şiiri olarak’ ülkesi adına okuyor. Bu benim için hoş bir duygu. Ben bu insanlara isim hakkımı da helâl ettim.</p>
<p><strong>Bursa Osmangazi Belediyesi tarafından organize edilen “Tanpınar Edebiyat Ödülü”nü, Tanpınar üzerine yaptığınız bir incelemeyle 2006’da siz aldınız. Daha önce şairler için şiirden sonra en uygun türün deneme olduğunu düşünürdüm, şimdiyse şiir incelemelerinin de şaire o ölçüde yakıştığını düşünüyorum. Bu konuda neler söylemek istersiniz?</strong></p>
<p>Ödüle lâyık görülmek güzel bir şey. Bu tür ödüller, insana ciddi mesuliyetler yükler. Ancak ben yaptığım işin, şiir incelemesi veya tahlili olmadığını belirtmek istiyorum. Böyle bir hevesim ve niyetim de olmadı. Edebî eserlerde bir anlamın peşine düşüyorum ve mânâ tabakalarını şahsî diyebileceğimiz bir tarzda yoruma tâbi tutuyorum. Şiir eleştirmeninin ve inceleme yapanların genelde belirli kaidelerden hareket etme mecburiyeti vardır. Ben ise bu mecburiyeti hissetmiyorum. Ele aldığım eserin daha çok bende yaptığı çağrışımları ifade etmeye çalışıyorum. Şiir eleştirmenleri eserin mânâsını ortaya çıkarmaya, metnin niyetini çözmeye çalışırlar; benim yaptığım ise eserin ilk mânâsının yanında başka mânâlarının da olabileceğini göstererek onu daha da zenginleştirme gayreti. Bunları yaparken şairin ve şiirin dünyasından tamamen koptuğum anlaşılmasın. Bunları elbette önemsiyorum; fakat sadece bunlara bağlanıp kalmıyorum. Okuduğum bir eserin, ruh ve zihnimdeki tedailerinin dile getirilmesidir yaptığım iş. Bir nevi ‘çağrışımlı şiir okuma denemesi’ de denebilir buna.</p>
<p><strong>Çeşitli dergilerde yayımlanan incelemeleriniz “Mısraların İzinde” adıyla Sütun Yayınları’nca basıldı. Roman incelemelerine de yer vermişsiniz bu kitapta. Bundan sonrası için, bu tür çalışmalar konusunda bir yol haritası belirlediniz mi?</strong></p>
<p>Allah nasip ederse, içimde yankı bırakan eserler üzerine konuşmaya, yankıların gönlümdeki ve beynimdeki izdüşümlerini ifadelendirmeye, bende iz bırakan eserleri kendimce yorumlamaya devam edeceğim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/06/19/ali-osman-donmezle-siirin-izinde/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Şair mezarlığı dergiler</title>
		<link>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/19/sair-mezarligi-dergiler/</link>
		<comments>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/19/sair-mezarligi-dergiler/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 19 Mar 2010 19:48:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Güncel]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>
		<category><![CDATA[Dergi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatkonagi.net/?p=2293</guid>
		<description><![CDATA[Yayın dünyasının önemli bir alanını edebiyat ve özelde şiir doldurmasına rağmen, şiir ve edebiyatın kendisini var ettiği zemin olan dergilerin bu zamana kadar bir kitap bütünlüğünde incelemeye alınmaması bir eksiklik hiç kuşkusuz. 
Geçmiş yıllarda yayımlanan Erdal Doğan’ın Edebiyatımızda Dergiler (Bağlam Yay. 1997) kitabı ve Öteki-siz dergisinin ‘1980’den 2004’e Edebiyat Dergileri’ ve yine Kitap-lık dergisinin “Edebiyat [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span>Yayın dünyasının önemli bir alanını edebiyat ve özelde şiir doldurmasına rağmen, şiir ve edebiyatın kendisini var ettiği zemin olan dergilerin bu zamana kadar bir kitap bütünlüğünde incelemeye alınmaması bir eksiklik hiç kuşkusuz. </span></p>
<p><img src="http://medya.todayszaman.com/kitapzamani/2009/02/02/inceleme.jpg" alt="" width="110" height="130" /><span>Geçmiş yıllarda yayımlanan Erdal Doğan’ın Edebiyatımızda Dergiler (Bağlam Yay. 1997) kitabı ve Öteki-siz dergisinin ‘1980’den 2004’e Edebiyat Dergileri’ ve yine Kitap-lık dergisinin “Edebiyat Dergicileri” özel sayıları bu anlamda nadir çalışmalar olarak öne çıkıyor. Mehmet Can Doğan’ın bir süre evvel yayımladığı Türkiye’de Şiir Dergileri- Şairler Mezarlığı (1909-2008) adlı kitap, bu alanda önemli boşluğu doldurabilecek bir başvuru eseri niteliğine sahip. </span></p>
<p><span> Dergiler yeni fikirlerin, oluşumların, zihnî karşı koyuşların, akımların kendilerini yasallaştırdıkları, yaşama mevzisi açtıkları zeminlerdir bir bakıma. Şiir/edebiyat dergileri de bu anlayıştan çok uzak değillerdir. Bütün poetik hareketler, manifestolar bir dergi yolu ile kendilerini tanıtmışlar ve bir dergi etrafında yapılanmışlardır. Dolayısı ile Garip üzerine, II. Yeni ya da 80 Sonrası şiiri üzerine konuşurken ilk başvuracağımız külliyat, bu dönemleri temsil eden dergiler olacaktır. Hemen bütün şairler /yazarlar ilk ürünlerini mutlaka bir dergide yayımlayarak kendilerine yol aralamış, ürünlerinin dergilerde yer bulup bulmamasına göre edebî yolculukları şekillenmiştir. Ayrıca bazı isimleri değerlendirirken çıkardıkları dergilerden bağımsız ele almak mümkün değildir. Mesela Cemal Süreya’yı Papirüs’ten, Sezai Karakoç’u Diriliş’ten, Hüseyin Cöntürk’ü Yordam’dan, Nuri Pakdil’i Edebiyat’tan, Mustafa Kutlu’yu Dergâh’tan ayrı düşünemeyiz. </span></p>
<p><span> Dergilerin salt edebî anlamda değil, dönemin insan ve toplum algısını anlamamıza imkân verecek sosyolojik bir karşılığı dahi mevcuttur. Çağın dilini temsil edebilen dergiler, bu yüzden toplum bilimcilerin ilgi alanlarından kaçmayacaktır. Bunun yanında Doğan’ın alt başlık olarak verdiği “Şairler Mezarlığı” tanımlamasını da unutmamak gerekli. Çünkü yayımlanmış yüzlerce dergide binlerce şairin ürün yayımladığı, ancak günümüze ulaşan isimlerin çok sınırlı olduğu gözleniyor. Gelişen bazı poetik tavırları içselleştirmeden ve şiire kişisel bir varoluş meselesi olarak bakmadan bu anlayışlara salt artistik nedenlerden dolayı eklemlenmeye çalışan binlerce ismin, niteliksiz ürünlerle dergileri doldurarak buraları gerçekten şairlerin mezarlığı haline getirdikleri de bir vakıa. </span></p>
<p><span> 1980 sonrası her şeyde olduğu gibi şiir/edebiyat dergiciliğinde de bir farklılaşma ortaya çıktı. Geçmiş yıllarda ideolojik kimlik tanımlaması yerine daha birey merkezli bir algı, hem dergilerin estetik yaklaşımını değiştirip yükseltti hem de yayımlanan dergi sayısını arttırdı. Merkez olarak kabul edilen İstanbul, Ankara dışında başka şehirlerde de dergi yoğunlaşması yaşandı ve günümüze doğru geldikçe bu dergilerin niteliğinin önemli aşamalar kaydettiği gözlendi. Mehmet Can Doğan, bu olguyu kitabında sosyolojik bir tartışma olan merkez-çevre çatışmasının bir uzantısı olarak değil, bizatihi merkezin çevreye/taşraya yayılması şeklinde ele alıyor ve “&#8230; taşra, merkezin dilini konuşmaya başlamıştır” diyor. </span></p>
<p><span> Edebiyat dergileri genellikle şiir ve diğer edebi metinleri ayırt etmeksizin sayfalarında yer verirken, sadece bu metinlerden birisine yaslanarak çıkmış dergiler de olagelmiştir. Salt şiir yayımlayan ya da salt öykü yayımlayan dergiler gibi. Mehmet Can Doğan, adından da anlaşılacağı gibi bu kitabında 100 yıllık dergi tarihimiz boyunca yayımlanmış ve logosunda “şiir dergisi” notu düşülmüş dergileri inceliyor. 1909’da 16 sayı çıkan Şiir ve Tefekkür’den 2008’e uzanıp Kuşak edebiyat-şiir dergisine kadar 110 dergiyi künyesi, çıkış amacı, poetik duruşu, ürün yayımlayan isimler ve çıktığı döneme katkısı hususlarında ele alarak bir ilk çalışmaya imza atıyor. Doğan’ın öğrencilik yıllarında Mim ve sonrasında A’raf, Son Duvar, Sonsuzluk ve Bir Gün gibi dergilerin çıkışına öncülük etmiş bir dergici olduğunu da hatırlatmak isterim. </span></p>
<p><span> Türkiye’de Şiir Dergileri-Şairler Mezarlığı (1909-2008) ile kimini sahaflarda gördüğümüz, kimine de yetişebildiğimiz Safahat-ı Şiir ve Fikir, Meşale, Kaynak, Şairler Yaprağı, Papirüs, Şiir Sanatı, Yeni Türkü, Yusufçuk, Cehennemde Bir Mevsim, Üç Çiçek, Yeryüzü Konukları, Poetika, Broy, Şiir Atı, Fanatik, Sombahar, Geniş Zamanlar, Bürde, Kırağı, İki Şiir, Göçebe, İpek Dili, Ludingirra, Ücra, Yasakmeyve, Hayal, Öteki-siz, Budala, Heves, Merdiven Şiir, Şair Çıkmazı, Mühür, Kuyudaki Koro, Şiiri Özlüyorum, Mor Taka, Mahfil, Taflan ve Karagöz’ün de aralarında bulunduğu 110 dergi hakkında böylece tarihe not düşülüyor. Kitap, bu alanda ardından gelebilecek başkaca çalışmalara öncülük etmesi açısından da ayrıca önemli.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/19/sair-mezarligi-dergiler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Recep Şükrü Güngör röportajı</title>
		<link>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/18/recep-sukru-gungor-roportaji/</link>
		<comments>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/18/recep-sukru-gungor-roportaji/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 18 Mar 2010 16:03:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Milli Gazete]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatkonagi.net/?p=2287</guid>
		<description><![CDATA[Sait Faik&#8217;in dostu Oran Veli, Ziya Osman Saba&#8217;nın dostu Cahit Sıtkı,  Rasim Özdenören&#8217;in dostu Cahit Zarifoğlu&#8230; yani hikayeciyi en iyi  anlayacak kimse şairdir. Şairi de en iyi anlayacak olan hikâyecidir.  Hikâyeye özel yayın yapan dergiler var. Bir şiir bir de hikâye için özel  dergiler. Başka türlerin bu şansı yok.



 



Şair ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sait Faik&#8217;in dostu Oran Veli, Ziya Osman Saba&#8217;nın dostu Cahit Sıtkı,  Rasim Özdenören&#8217;in dostu Cahit Zarifoğlu&#8230; yani hikayeciyi en iyi  anlayacak kimse şairdir. Şairi de en iyi anlayacak olan hikâyecidir.  Hikâyeye özel yayın yapan dergiler var. Bir şiir bir de hikâye için özel  dergiler. Başka türlerin bu şansı yok.</p>
<div>
<div>
<ul>
<li><span><img src="http://www.milligazete.com.tr/dosyalar/haberler/2010/03/07/155352/siir-sah-hik%C3%A2ye-vezir-medium-0.jpg" alt="Şiir şah, hikâye vezir - " /> </span></li>
</ul>
</div>
</div>
<p>Şair ve Millî Gazete yazarı Cafer Keklikçi, Recep Şükrü Güngör&#8217;ün 6.  kitabı olan &#8216;Kayıp Ruhlar Kıraathanesi&#8217;ni değerlendirirken şöyle  yazmıştı; &#8220;Recep Şükrü Güngör, kendine özgü üslubunu kurmuş; dili akıcı,  Türk hikâyesinde yeni &#8216;açı&#8217;lar deneyen usta bir yazar.&#8221; Usta bir yazar  cümlesi edebiyat camiasında sanatçıların birbirlerine yapabileceği ender  iltifatlardır. Recep Şükrü Güngör daha önce çıkardığı ve son alarak da  Sütun Yayınları&#8217;ndan okuyucusuna sunduğu &#8216;Kayıp Ruhlar Kıraathanesi&#8217;nde  okuyucusuna yine kaliteli bir üslupla sesleniyor. Kelimelerin özenle  seçildiği, cümlelerin ustalıkla kurulduğu,  hikâyelerin sayfalara nakış  nakış işlendiği kitap, toplam 17 hikâyeden oluşuyor. İmza günlerini,  &#8216;kitabın pazarlanmasında yazarın kullanılması&#8217; olarak gören Güngör, bir  bakıma da &#8216;benim imzam, hayallerimin ve yaşadıklarımın ürünü olan  hikâyelerimdir.&#8217; diyor. Recep Şükrü Güngör&#8217;ün kitabını birçok kitapçıda  bulmak mümkün. Eğer bir ayakkabı tamircisinin, bir dedenin, bir  muhtarın, bir ninenin, bir kameramanın ya da bir temizlik işçisinin  hikâyesini okumak istiyorsanız, &#8216;Kayıp Ruhlar Kıraathanesi&#8217; tam size  göre. Biz de sizin için Recep Şükrü Güngör&#8217;le edebiyatı, hikâyeyi,  kitaplarını ve geleceğe dair palanlarını konuştuk. Sorulara içtenlikle  cevap veren Güngör çarpıcı söylemlerde bulundu.<br />
<strong><span style="color: #222222;">Daha önce 5 kitabınız okuyucuyla buluştu.  &#8216;Kayıp Ruhlar Kıraathanesi&#8217; sizin 6. kitabınız. Son kitabınızın diğer  kitaplarınızdan farkını değerlendirir misiniz?</span></strong><br />
<strong><span style="color: #222222;">Bir de size ait bir okuyucu kitlesinin  oluştuğunu söyleyebilir miyiz?</span></strong><br />
Kayıp Ruhlar Kıraathanesi kitabında toplum meselelerini daha çok ele  aldım. Kıyıda kalmış, görülmemiş yahut görülmek istenmemiş bizim  insanımızın hikâyesini anlattım. Bir ayakkabı tamircisinin, bir dedenin,  bir muhtarın, bir ninenin, bir kameramanın, bir temizlik işçisinin  hikâyesi. Mütevekkil, ârif Anadolu insanını anlattım. Akıcı bir  üslubumun olduğunu söyler eleştirmenler. Bütün kitaplarımda bu üslubu  korudum. Son kitapla diğer kitaplar arasında bu bakımdan fark yok.  Konularda yenilik var. Bireysel konulardan toplum meselelerine doğru  evrilme var. Can Ağrısı ve Kayıp Ruhlar Kıraathanesi&#8217;nde bu değişim daha  açık görülür. Hikâyelerimi ilgiyle okuyan bir topluluk var. Okuyucu  kitlesinden maksadınız bu ise çok nezih bir okuyucu kitlemin olduğunu  söyleyebilirim.<br />
<strong><span style="color: #222222;">Martı, Yitik Düşler, Okuntu, Yedi İklim,  Kuşluk Vakti, Yağmur, Hece Öykü ve Türk Edebiyatı gibi dergilerde  yazılarınız ve hikâyeleriniz yayımlandı / yayımlanıyor. Dergilerle olan  bağınızı nasıl değerlendiriyorsunuz? Edebiyat dergilerimizi nasıl  buluyorsunuz?</span></strong><br />
Yazar, dergide yetişir. Dergi terbiyesinden geçmeyen yazar hep eksiktir.  Çünkü çıraklık terbiyesi görmemiştir. Dergiler hikâyenin, şiirin,  eleştirinin, makalenin, denemenin kalbidir. Necip Fazıl dergi  geleneğinde yetişmiştir. Mustafa Kutlu, Hüseyin Su, Beşir Ayvazoğlu,  Rasim Özdenören, Sezai Karakoç dergide yetişen mihver  şahsiyetlerimizdir. Dergileri yakından takip ederim. Yazdığım,  yazmadığım dergileri okurum, beğendiklerimi sürekli alırım,  beğenmediklerime ise ikinci kez bakmam. Dergide gruplaşmayı doğru  bulmam. Bir yere kadar makul karşılarım bu durumu, çünkü derginin  sürekliliği için bir ekip gereklidir. Ama derginin salt o ekibin  ürünlerine yer vermesine hoş bakmam. Bir dergi sadece kendi şairini,  hikâyecisini öne çıkarıyor, diğer dergilerde yazanı görmüyorsa onu da  listemden çıkarırım.<br />
Özdenören&#8217;den de Kutlu&#8217;dan da besleniyorum<br />
<strong><span style="color: #222222;">Bazı hikâyeleriniz Mustafa Kutlu, bazıları  da Rasim Özdenören&#8217;in hikâyeleriyle kıyaslanıyor. Hatta iki usta  yazarın ortasında bir dil tutturduğunuz söyleniyor. Bunu nasıl  yorumluyorsunuz? </span></strong><br />
Bu iki isim de hikâyede mihver. Onlarla aynı yolda olmaktan rahatsız  olmam ama benim yaptığım kendime ait bir dil. Ne Kutlu&#8217;daki kahve havası  ne de Özdenören&#8217;deki derin kuyu var. Bende büyük bir huzur ülkesinin  türküsü var. Konularım, beslendiğim kaynaklar onlarla kesişiyor. Onlar  gibi ben de Hariri&#8217;nin Makamat&#8217;ından, Mesnevi&#8217;den, Kur&#8217;an&#8217;dan,  Siyer&#8217;den, büyük halk kültüründen, hikâye geleneğimizden besleniyorum.  Kahvehaneleri, karakolları, hastaneleri, okul önlerini, çay bahçelerini  gözlemlerim. Doğu ve Batı klasiklerini okurum. Birincisi Kutlu&#8217;da,  ikincisi Özdenören&#8217;de beliren vasıf. Ben her ikisinden de besleniyorum.<br />
<strong><span style="color: #222222;">Kayıp Ruhlar Kıraathanesi, Cafer  Keklikçi&#8217;nin bir şiirinden alıntıyla başlıyor. Hikâyeci olarak şiirle de  ilgili olduğunuzu görüyoruz. Bu ilgiyi nasıl açıklarsınız? </span></strong><br />
Şiir şah, hikâye vezir. Sait Faik&#8217;in dostu Oran Veli, Ziya Osman  Saba&#8217;nın dostu Cahit Sıtkı, Rasim Özdenören&#8217;in dostu Cahit Zarifoğlu&#8230;  yani hikayeciyi en iyi anlayacak kimse şairdir. Şairi de en iyi  anlayacak olan hikâyecidir. Cafer Keklikçi ile olan dostluğum şiir ve  hikâye ile oluşan bir dostluktur ama bu aynı şehirde kömür kokusunu  hissetmemizden kaynaklanıyor. Sonra sonra hikâye ve şiir dostluğuna  dönüştü.<br />
<strong><span style="color: #222222;">Kayıp Ruhlar Kıraathanesi&#8217;nde kimi  hikâyelerde siyasi söylemlerden ve göndermelerden çekinmiyorsunuz.  Okuyucuya bir şeyi iletmeye çalışıyorsunuz. Şimdinin bazı yazarları  &#8216;mesaj kaygım yok&#8217; gibi laflar ederek toplumun dertlerinden uzak kalmayı  yeğliyor. Sizin bu konudaki tutumunuz nedir? Yazarın gerçekten mesaj  kaygısı olmalı mı?</span></strong><br />
Yazarın mesaj kaygısı olmaz. Onun ruh dünyası, onun dünya algısı  mesajıdır. Yani hikâyede kurduğu dünya ile verir en iyi mesajını. Ben de  sosyal dünyamı hikâyelerimde oluşturduğum atmosferle veriyorum.  Dayattığım bir dünya yok, orada anlattığım benim yaşadığım hayat.  Yaşanmasından huzur duyduğum hayat. Okur ister beğenir, kabul eder;  ister beğenmez, kendine başka hayat kurar. Okuduklarımız bizde yeni  hayatlar kurdurmaz mı? Yazarın hayatını değil de kendimizin hayatını  kurarsak daha sağlıklı bir sonuca varırız. Mesajsız eser olmaz bana  göre. Sait Faik sosyalizm kavramını kullanmadan anlatır sosyalizmi.  Memduh Şevket de Kemalizmi anlatır. Biz onların hikâyelerindeki hayata  bakarak anlarız mesajı. Mustafa Kutlu, Rasim Özdenören, Hüseyin Su da  bizim ruh köklerimizle örtüşen bir dünya anlatır. Adını andığım  hikâyeciler bir mesajı dayatmazlar ama onların hikâyelerindeki hayatı  yaşamaya çalışırsanız anlatmak istedikleri dünyayı anlarsınız.</p>
<h4>Huzursuz hayatta huzur zamanları</h4>
<p><strong><span style="color: #222222;">Kayıp Ruhlar Kıraathanesi&#8217;nde kahramanları  toplum içindeki yönleriyle anlatıyorsunuz. Özel hayatları hakkında pek  bilgi vermiyorsunuz. Buradan hareketle hikâyede ne yapmaya  çalışıyorsunuz?</span></strong><br />
Bireyi anlatırken toplumu dillendirmek istiyorum. Ben Mehmet diyorum ama  okur onu Ahmet anlasın. Hasan&#8217;ın hayatı olarak okuyabilsin. Maksadım  özel hayatları dillendirmek değil, bir sosyal meseleyi güzel pencereden  vaka etmek. Hikayenin atmosferiyle okura huzurlu anlar yaşatmak.  Huzursuz hayatın içinde küçük huzur zamanlarımız olsun istiyorum.<br />
<strong><span style="color: #222222;">Türk edebiyatındaki kutuplaşmayı ve zıt  görüşteki edebiyatçıların dertlerini birbirine anlatamadıklarını  görüyoruz. Bu kısır döngü sizi rahatsız ediyor mu? Siz edebiyattaki  fanatizme nasıl bakıyorsunuz? </span></strong><br />
Bağrıma bıçak sapladınız bu soruyla. İnsan önce yazar, önce sanatçı,  önce şair olmaz. Önce insan olur. Can ve rızık verilene saygıyla başlar  insan olmak. Ama çeteler, ama başka gruptan görmeler, ama kendi adamı  saymamalar&#8230; Bu kayırmacı edebiyat ortamından rahatsız olup da yazar  denen o garip varlıkla tanışmaktan itina ile kaçınan okurları  alkışlamalı.<br />
<strong><span style="color: #222222;">Edebiyat dünyasında kendinize yakın  hissettiğiniz isimler kimlerdir ve bu bağın kopmaması için neler  yapıyorsunuz?</span></strong><br />
Şairlerim, hikâyecilerim, romancılarım, denemecilerim var. Bağın  kopmaması için insan olma gayretimi sürdürüyorum. İnsanlardan bir insan  olabildiğim sürece o bağ kopmaz. Cafer Keklikçi, İbrahim Gökburun, Sait  Türkoğlu, Osman Alagöz, Bünyamin K., Necati Mert. Necati Mert&#8217;le haftada  bir kere görüşürüz. Dükkânında kasanın arkasında beyaz saçlarıyla o  bulutlu bakışlarıyla müşteriden öte insan okuyucuyu bekler. Onu gördü mü  yüzünde sevinç yaylası şenlenir.<br />
<strong><span style="color: #222222;">Hikâyelerinizi yazarken daha çok nelerden  faydalanıyorsunuz?</span></strong><br />
Arka sokakları gezerim. Parklarda, kahvehanelerde, berberlerde,  tamircilerde, pazarda, şehir meydanında, kitapçıda gözlemlerim.  Okuduklarımla gözlemlediklerim içimde sürekli konuşan yaşlı nineyi  harekete geçirir. O anlatır ben de yazarım. İyi metinlerin yazarları iyi  okumalarla yetişmişlerdir. Beni kuşatan metinleri okuma peşindeyim.  Onlar bir hikayeye sürüklüyor zaten. Yazarken defter kullanırım.  İskeleti defterime yazarım. Bazen ağaç çizer, ona bahçe, ona kuş, ona  mevsim, ona hayat oluşturmaya çalışırım. Bazen birkaç cümlesini yazar  sonrasını beklerim. En güzeli içimdeki ninenin anlattığı hikâyelerdir.  Onun anlattıklarını Can Ağrısı, Yas Ayini, Kayıp Ruhlar Kıraathanesi  isimleriyle yayınladım.</p>
<h4>Hikaye anlatıcılarını okurum</h4>
<p><strong><span style="color: #222222;">Türk hikâyeciliğini değerlendirir misiniz?</span></strong><br />
Eleştirmenin işi bu. Ben hikâye yazmayı sürdürüyorum. Hikâyecilerimizi  okuyorum. Mustafa Kutlu, Hüseyin Su, Necip Tosun, Abdullah Harmancı,  Hasan Ali Toptaş, Ethem Baran, Necati Mert, Sadık Yalsızuçanlar, İhsan  Oktay Anar, Rasim Özdenören gibi hikâye anlatıcılarını beğenerek  okuyorum. Yılmaz Yılmaz, Mustafa Oral gibi hikâye anlatıcıları yeni  isimler arasında ümit vaat ediyor. Hikâyeye özel yayın yapan dergiler  var. Bir şiir bir de hikâye için özel dergiler. Başka türlerin bu şansı  yok. Bu anlamda Hece Öykü büyük bir misyon taşıyor. Terazinin hassas  dengesini bozmadan yayın yapıyor. Ayrıca bütün dergilerimizde ihmal  edilmeyen bir tür hikâye. Çok yazılmasından şikâyetçi olunabilir.  Zamanın süzgecinden geçecek ve üslupçular kalacak, diğerleri yaşadıkları  günün ötesine geçemeyecek.<br />
<strong><span style="color: #222222;">Bundan sonraki edebiyat çalışmanız ne  üzerine olacak? </span></strong><br />
Hikâye yolculuğum sürsün isterim. Nasipten ötesi de yok. Uzun, çok uzun  bir roman yazmak, tek roman yazmak isterim. Romanımın da ölümümden sonra  yayınlanmasını arzularım. Her sene elli yüz sayfa yazdığım romanı  varislerim biliyor. Cenaze masrafımı karşılamak üzere bir yayınevine  verebilirler.</p>
<h4>İstanbul benim için aşktır</h4>
<p><strong><span style="color: #222222;">Türkiye&#8217;de yaşamak istediğiniz yer? </span></strong><br />
İstanbul. Bütün güzelliği ve bütün rezilliğiyle İstanbul. Elbette  İstanbul. 2003&#8242;te Maraş&#8217;ta çalışıyordum. Müdür bey çağırdı, nerde  çalışmak istersin, dedi. Yüz bin kere İstanbul, dedim. İstanbul benim  için aşktır, dedim. Zahmeti zor, nazlı bir sevgilidir İstanbul.<br />
<strong><span style="color: #222222;">Mekan olarak nerelerde vakit geçirmekten  hoşlanıyorsunuz?</span></strong><br />
Kıraathanede, çay bahçesinde, kütüphanede, etrafı serviyle çevrelenmiş  güllerle bezenmiş kamelya çiçeklerinin tenhasında bir sundurmada,  çalışma odamda, deniz dalgalarının şakıdığı her yerde, beni tanımayan  insanların içinde&#8230;<br />
<strong><span style="color: #222222;">Edebiyat haricinde ilgilendiğiniz alan var  mı? (Spor, sinema, siyaset vb.)</span></strong><br />
Sinemayı severim ama Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak, Ademin Trenleri,  Dondurmam Gaymak, Yürek Dede, Sessiz Ev, Dabbe gibi filmlerdir  ilgilendiklerim. Ney dersi alıyorum. Ney sesi ruhumu dinlendiriyor.<br />
<strong><span style="color: #222222;">Sizi en çok etkileyen kitap? </span></strong><br />
Hasan Ali Toptaş&#8217;ın Harfler ve Notalar&#8217;ı, Borges&#8217;in Yedi Gece&#8217;si, Ali  Çolak&#8217;ın Bilmem Hatırlar Mısın&#8217;ı, Mustafa Kutlu&#8217;nun Tahir Sami Bey&#8217;in  Özel Hayatı, Dağlarca&#8217;nın Çocuk ve Allah&#8217;ı, Hüseyin Su&#8217;nun Gülşefdeli  Yemeni&#8217;si, Yalsızuçanlar&#8217;ın Ayan Beyan&#8217;ı, Sezai Karakoç&#8217;un  Gündoğmadan&#8217;ı, Ömer Lekesiz&#8217;in Yeni Türk Edebiyatında Öykü&#8217;sü, Necati  Mert&#8217;in Hikâyem Adapazarı&#8230;<br />
<strong><span style="color: #222222;">Bir kitapta okuyup da unutamadığınız bir  cümle? </span></strong><br />
&#8220;Kusur benim imzamdır.&#8221; Suskunlar/İhsan Oktay Anar<br />
<strong><span style="color: #222222;">Yazarken nasıl bir ortam arıyorsunuz? </span></strong><br />
İnsan içinde yalnız. Çay bahçesi, kafeterya, kıraathane, pastane, otobüs  durağı&#8230; Ama selam veren biri olmasın, nasılsın diyen olmasın,  dikkatimi, yoğunluğumu bozan bir tanıdık çıkmasın.<br />
<strong><span style="color: #222222;">Hangi hikâyenizin filme aktarılmasını  isterdiniz? </span></strong><br />
Uzun Bir Secde, Tavukçunun Ölümü, Yangın Yeri, Dönüş, Çekiç Ayranı.<br />
<strong><span style="color: #222222;">İmza günleri size ne ifade ediyor?</span></strong><br />
İmza günü, kitabın pazarlanmasında yazarın kullanılmasıdır. Yazarın  insan olmaktan çıkıp bir mahlûk olduğu gündür imza günü. Böyleyken  gitmiyor değilim. Ama günümüzde o hale geldi ki yazar kitabın arkasında  durmazsa o kitap ilgi görmüyor.<br />
<strong><span style="color: #222222;">Okuyucularınıza Kayıp Ruhlar Kıraathanesi  hakkında ne söylemek istersiniz?</span></strong><br />
Okumasınlar. Çünkü Kayıp Ruhlar Kıraathanesi&#8217;ni bitiren ölüyor.</p>
<p style="text-align: right;">Seyit Çolak  8Mart 2010</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/18/recep-sukru-gungor-roportaji/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>PAYİZ 2. SAYISIYLA ÇIKTI</title>
		<link>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/18/payiz-2-sayisiyla-cikti/</link>
		<comments>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/18/payiz-2-sayisiyla-cikti/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 18 Mar 2010 15:45:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dergi]]></category>
		<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatkonagi.net/?p=2282</guid>
		<description><![CDATA[Payiz Dergisi ikinci sayısını  okurla buluşturmanın mutluluğunu yaşıyor.

 Buruk  vedalardan ihtişamlı dönüşlere sloganıyla yayın hayatına atılan Payiz,  amatör düzeydeki yazınsal çabalara özgün bir alan, iyi bir fırsat ve  esin kaynağı oluyor. Hem yazmak, hem de yazı çevrelerine bu vesileyle de  edebiyat dünyasına yelken açmak isteyenlerin buluştuğu bir platformdur  Payiz. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family: Times New Roman; font-size: small;">Payiz Dergisi ikinci sayısını  okurla buluşturmanın mutluluğunu yaşıyor.</span></p>
<p><img src="http://t0.gstatic.com/images?q=tbn:EWOcFTC1OEiEiM:http://img121.imageshack.us/img121/3433/payizkapak.jpg" alt="http://t0.gstatic.com/images?q=tbn:EWOcFTC1OEiEiM:http://img121.imageshack.us/img121/3433/payizkapak.jpg" /></p>
<p><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Times New Roman;"><span> </span>Buruk  vedalardan ihtişamlı dönüşlere sloganıyla yayın hayatına atılan Payiz,  amatör düzeydeki yazınsal çabalara özgün bir alan, iyi bir fırsat ve  esin kaynağı oluyor. Hem yazmak, hem de yazı çevrelerine bu vesileyle de  edebiyat dünyasına yelken açmak isteyenlerin buluştuğu bir platformdur  Payiz. Adını Kürtçe’den, içerik ve temasını doğal natürel yaşamdan alan  Payiz, erdem ve edebiyatın sentezinden yola çıkarak okurlarına iyi bir  çalışma sunuyor.</span></span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman; font-size: small;"> Yeni sayıda derginin genel  bir portesi şöyle çizilebilir: Yine iyi seçilmiş, edebiyat değeri yüksek  şiirler, lirizm tarzında yazılmış yazılar, toplumsal alana ilişkin  sorunlara yorum ve analizler, içten gelen duyguların düşüncelerin özgün  ve serbest anlatımı, toplumsal problemlerden dem vuran öyküler bu sayıda  dikkatleri çekiyor. Hem sayfa sayısını hem de yazar kadrosunu  genişleten Payiz, bu sayıda bir yenilik yapmış, sinemaya ilişkin de iki  sayfa yer ayırmış.Yazmak, düşünmek, sanat ve kültüre aşinalık, şiir,  analiz, öykü, yorum, itiraflar, serbest söylenceler, isyankar kelimeler  ve edebiyat adına bir çok şey bulabilirsiniz. Payiz Dergisi 2. Sayısıyla  seçkin kitapevi ve kırtasiyelerde.</span></p>
<p><span style="font-family: Times New Roman; font-size: small;">Dergiyi </span><a href="mailto:payizdergisi@gmail.com" target="_blank"><span style="font-family: Times New Roman; font-size: small;">payizdergisi@gmail.com</span></a><span style="font-family: Times New Roman; font-size: small;"> adresinden isteyebilirsiniz…</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/18/payiz-2-sayisiyla-cikti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Medeniyetlerin ve İmparatorlukların Buluştuğu Kent- İstanbul</title>
		<link>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/18/medeniyetlerin-ve-imparatorluklarin-bulustugu-kent-istanbul/</link>
		<comments>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/18/medeniyetlerin-ve-imparatorluklarin-bulustugu-kent-istanbul/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 18 Mar 2010 15:39:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatkonagi.net/?p=2280</guid>
		<description><![CDATA[İstanbul Ümraniye Belediyesi&#8217;nin düzenlediği 6.Geleneksel Şiir
Yarışması için başvurular 8 Mart 2010&#8242;da başladı, yarışmanın bu yılki
konusu &#8221;Medeniyetlerin ve İmparatorlukların Buluştuğu Kent-
İstanbul.&#8221; olarak tesbit edildi.
Yarışma için son başvuru tarihi 23 Nisan 2010; birinciye 4 bin TL,
ikinciye 3 bin TL. üçüncüye 2 bin TL. ve 10 adet mansiyona da 750&#8242;şer
TL. olmak üzere toplam 16 bin 500 TL para [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İstanbul Ümraniye Belediyesi&#8217;nin düzenlediği 6.Geleneksel Şiir<br />
Yarışması için başvurular 8 Mart 2010&#8242;da başladı, yarışmanın bu yılki<br />
konusu &#8221;Medeniyetlerin ve İmparatorlukların Buluştuğu Kent-<br />
İstanbul.&#8221; olarak tesbit edildi.<br />
Yarışma için son başvuru tarihi 23 Nisan 2010; birinciye 4 bin TL,<br />
ikinciye 3 bin TL. üçüncüye 2 bin TL. ve 10 adet mansiyona da 750&#8242;şer<br />
TL. olmak üzere toplam 16 bin 500 TL para ödülü dağıtılacak. Yarışmaya<br />
katılmak isteyen adaylar <a href="http://www.umraniye.bel.tr/" target="_blank">www.umraniye.bel.tr</a> adresini ziyaret<br />
edebilirler.</p>
<p>JÜRİ ÜYELERİ;</p>
<p>-Prof. Dr. İskender PALA<br />
(Edebiyatçı-Şair)<br />
-Prof. Dr. Nurullah GENÇ<br />
(Akademisyen-Şair)<br />
-Prof. Dr. Turan Karataş<br />
(Akademisyen-Edebiyatçı)<br />
-Yrd. Doç. Dr. A. Kerim Dinç<br />
(Akademisyen-Edebiyatçı)<br />
-Yrd. Doç. Dr. Abdülhakim Koçin<br />
(Akademisyen-Şair)<br />
-Beşir Ayvazoğlu<br />
(Şair ve Yazar)<br />
-A.Vahap AKBAŞ<br />
(Şair)<br />
-Hüseyin Erdoğdu<br />
(Ümraniye Belediye Başkan Yardımcısı)<br />
-Tuba Kızıltan<br />
(Ümraniye Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürü)</p>
<p>ÖDÜLLER;</p>
<p>BİRİNCİYE: 4.000 TL<br />
İKİNCİYE : 3.000 TL<br />
ÜÇÜNCÜYE : 2.000 TL<br />
MANSİYON : 750 TL (10 Adet)</p>
<p>Bilgi için;<br />
<a href="http://www.umraniye.bel.tr/" target="_blank">www.umraniye.bel.tr</a><br />
Tel.0-216-4435600(184)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/18/medeniyetlerin-ve-imparatorluklarin-bulustugu-kent-istanbul/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ABD&#8217;de Ebru sanatına yoğun ilgi!</title>
		<link>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/18/abdde-ebru-sanatina-yogun-ilgi/</link>
		<comments>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/18/abdde-ebru-sanatina-yogun-ilgi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 18 Mar 2010 15:25:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sanat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatkonagi.net/?p=2276</guid>
		<description><![CDATA[ABD’de Ebru sanatına ilgi giderek artıyor. Türk Sanatçı Bingül Sevimli, William Paterson Üniversitesi’nde Ebru Sanatı gösterisi gerçekleştirilecek.
ABD’de Ebru sanatına ilgi giderek artıyor. Türk Sanatçı Bingül Sevimli, William Paterson Üniversitesi’nde Ebru Sanatı gösterimi gerçekleştirilecek. Prof. Margater Williams tarafından yönetilecek program çocuklara eğitim ve görsel olarak anlatılacak. Ebru Sanatçısı Bingül Sevimli tarafından geleneksel ve modern ebru motifleri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>ABD’de Ebru sanatına ilgi giderek artıyor. Türk Sanatçı Bingül Sevimli, William Paterson Üniversitesi’nde Ebru Sanatı gösterisi gerçekleştirilecek.<br />
ABD’de Ebru sanatına ilgi giderek artıyor. Türk Sanatçı Bingül Sevimli, William Paterson Üniversitesi’nde Ebru Sanatı gösterimi gerçekleştirilecek. Prof. Margater Williams tarafından yönetilecek program çocuklara eğitim ve görsel olarak anlatılacak. Ebru Sanatçısı Bingül Sevimli tarafından geleneksel ve modern ebru motifleri canlı performans olarak sergilenecek, Türk Ebru Sanatının tarihi ve Orta Asya’dan Amerika’ya kadar uzanan tarihsel yolculuğu video ve fotoğraflar ile öğrencilere aktarılacak.</p>
<p>ABD’nin saygın öğrenim kurumlarından biri olan William Paterson Üniversitesi’nde 23-28 Mart tarihleri arasında her yıl farklı bölgesel kültürlerin tanıtıldığı festivale bu yıl &#8220;Ortadoğu Sanat ve Kültürü&#8221; ev sahipliği yapacak. Altı gün sürecek Festival boyunca Ortadoğu’ya özgün film gösterimleri, dans ve müzik gruplarının showları, yöresel mutfak kültürleri, sanatsal konulardaki panel ve sempozyumlar, sergiler ve Pasaic County ilköğretim çocuklarına yönelik Ebru sanatı gösterimi Türk Sanatçı Bingül Sevimli tarafından gerçekleştirilecek.<br />
Prof. Margater Williams tarafından yönetilecek program çocuklara eğitim ve görsel olarak anlatılacak. Ebru Sanatçısı Bingül Sevimli tarafından geleneksel ve modern ebru motifleri canlı performans olarak sergilenecek, Türk Ebru Sanatının tarihi ve Orta Asya’dan Amerika’ya kadar uzanan tarihsel yolculuğu video ve fotoğraflar ile öğrencilere aktarılacak.</p>
<p>Ebru Sanatı doğallığı, su üzerinde uygulanması, boyalarının doğal yollarla üretilmesi, su üzerinde oluşan desenlerin kontrolsüz olarak boyaların özgürce gelişip birbirlerine karışmaması, kullanılan tüm malzemenin tabiattan elde edilmesi ve kâğıda alınış tarzı ile görsel sanatlar içindeki orijinalliğini ve otantiğini korumakta olup ABD’de olduğu gibi tüm Dünya’da hakkettiği ilgiyi görmektedir.<br />
Ebru Sanatçısı Bingül Sevimli, altı yıldır Amerika Birleşik Devletleri’nde ilkokuldan başlayarak üniversite seviyesindeki öğrencilere yönelik okul programlarında Ebru Sanatı eğitim ve gösterimleri yapıyor. New Jersey eyaletinde, &#8220;Clifton High School&#8221; da kurduğu &#8220;Ebru Club&#8221; sınıfında Amerikalı öğrencileri ile Ebru Sanatını öğreten Sevimli, Türkiye’nin tanıtımı adına gerçekleşen etkinliklerde görev alan sanatçı, Amerika’da düzenlenen birçok Dünya Festivali’ne ve sanatsal etkinliklere katılarak ülkesini başarı ile temsil etti.</p>
<p><img src="http://i.milliyet.com.tr/YeniAnaResim/2010/03/17/abd-de-ebru-sanatina-yogun-ilgi--553685.Jpeg" alt="http://i.milliyet.com.tr/YeniAnaResim/2010/03/17/abd-de-ebru-sanatina-yogun-ilgi--553685.Jpeg" /></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/18/abdde-ebru-sanatina-yogun-ilgi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İstanbul&#8217;un büyüsü caz sanatçılarına ilham oluyor!</title>
		<link>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/18/istanbulun-buyusu-caz-sanatcilarina-ilham-oluyor/</link>
		<comments>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/18/istanbulun-buyusu-caz-sanatcilarina-ilham-oluyor/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 18 Mar 2010 15:23:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Müzik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatkonagi.net/?p=2273</guid>
		<description><![CDATA[Ayten Alpman’la İlham Gencer’in kızı olan Ayşe Gencer, eşi İrem Demirer ve piyanist Serkan Özyılmaz’la Jazz Company’de sevenleriyle buluşuyor.
Cazseverler için yeni alternatif mekan olarak Elite World İstanbul Otel bünyesinde açılan Jazz Company yoluna hızla devam ediyor. Türk caz dünyasının duayenlerinden Emin Fındıkoğlu Trio ile yola çıkan mekan, şimdilerde Ayşe Gencer Trio, Amerikalı caz grubu “ [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ayten Alpman’la İlham Gencer’in kızı olan Ayşe Gencer, eşi İrem Demirer ve piyanist Serkan Özyılmaz’la Jazz Company’de sevenleriyle buluşuyor.</p>
<p>Cazseverler için yeni alternatif mekan olarak Elite World İstanbul Otel bünyesinde açılan Jazz Company yoluna hızla devam ediyor. Türk caz dünyasının duayenlerinden Emin Fındıkoğlu Trio ile yola çıkan mekan, şimdilerde Ayşe Gencer Trio, Amerikalı caz grubu “ Sweet Papa Lowdown”,  Stand Four ve Françoise Trio  ile cazseverlere çeşitli müzik tatları sunmaya hazırlanıyor…</p>
<p>Ayten Alpman’la İlham Gencer’in kızı olan Ayşe Gencer, eşi İrem Demirer ve piyanist Serkan Özyılmaz’la Jazz Company’de sevenleriyle buluşuyor. Müzik hayatına TRT’nin açtığı bir ses yarışmasını kazanarak başlayan Gencer, 19 ve 27 Mart tarihlerinde 22:00 ile 01:00 saatleri arasında caz standartlarından oluşan repertuarıyla dinleyicilerine keyifli saatler yaşatacak.</p>
<p>Sweet Papa Lowdown grubunun kurucusu Jeff Shucard, Amerika’dan gelip İstanbul’un büyüsünden etkilenip İstanbul’a yerleşenlerden. Eşi Françoise’la birlikte kendilerini müziğe adayan bu iki sanatçı kendi gruplarıyla Jazz Company’de sahne almanın heyecanını yaşıyorlar. Grubun kurucusu Jeff, Jazz Company için;  “Buraya önce izleyici olarak geldik eşim François’le ve biz de burada çalmalıyız, söylemeliyiz diye düşünmüştük.. Jazz Company lokasyonu ve hizmet kalitesiyle, kalıcı bir caz klüp olmaya aday bir mekan ve biz grubumuzla birlikte burada çalacağımız için çok mutluyuz” diyor.. Sweet Papa Lowdown 20 Mart cumartesi günü 22:00 de cazseverlerle buluşacak, bluesdan başlayarak caz dünyasının büyülü dünyasında gezinen grup caz standartları ve doğaçlamalarla da dinleyiciye interaktif bir gece vaat ediyor.</p>
<p>Stand Four ise yine Nisan ayı içinde Jazz Company’de çıkacak diğer caz gruplarından biri.. Gitar vokal, Davul, Saksafon ve Bas’tan oluşan Stand Four’un gitaristi Sarp Keskiner, wash-board ve kazu gibi etnik enstrümanlarla dinleyicilere enteresan doğaçlamalar sunuyor.</p>
<p>Türk cazının önemli isimlerinin yanı sıra yurtdışından gruplara da yer veren  Jazz Company’de Atilla Gökçe, Sedat Ergin, Cezmi Ersöz, Özdemir Erdoğan gibi isimler de Jazz Company’nin hoş ambiansında caz yolculuğuna çıkmayı tercih edenlerden.</p>
<p>Elite World İstanbul Otel Genel Müdürü Ünsal Şınık’a neden caz? diye sorduğumuzda “İstanbul’un genelinde ve özelikle  Taksim’de caz severlerin gidebileceği mekanlar çok az sayıda …Her yerde türkü barlar var… Taksim Talimhane’nin tek 5 yıldızlı oteli Elite World İstanbul olarak şehrin merkezinde misafirlerimize ve cazseverlere yeni bir mekan alternatifi sunmak ve bu yeni mekanda kaliteli , uluslararası müzik olmasını istedik böylelikle Jazz Company fikri ortaya çıktı. Bizim hedef kitlemiz kaliteli müziğin izini süren kişiler. &#8220;Caz insan ruhunun zaferinin sembolüdür&#8221; demiş, Archie Shepp.. Ruhun zaferi, “huzura” eş bir duygu hali olsa gerek. İşte Jazz Company bu ve benzeri hoşluklar vaad ediyor konuklarına&#8230; iyi müziğin peşinde olan herkesi Jazz Company’e bekliyoruz.” dedi</p>
<p><img src="http://i.milliyet.com.tr/YeniAnaResim/2010/03/18/istanbul-un-buyusu-caz-sanatcilarina-ilham-oluyor--554971.Jpeg" alt="http://i.milliyet.com.tr/YeniAnaResim/2010/03/18/istanbul-un-buyusu-caz-sanatcilarina-ilham-oluyor--554971.Jpeg" /></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/18/istanbulun-buyusu-caz-sanatcilarina-ilham-oluyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Aşk ve fedakarlık dolu bir hikaye!</title>
		<link>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/18/ask-ve-fedakarlik-dolu-bir-hikaye/</link>
		<comments>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/18/ask-ve-fedakarlik-dolu-bir-hikaye/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 18 Mar 2010 15:21:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>
		<category><![CDATA[Milliyet Kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatkonagi.net/?p=2271</guid>
		<description><![CDATA[Isabel Allende’nin usta kaleminden çıkan, belgelere dayalı bu destansı roman Can Yayınları tarafından yayınlandı.
“Herhalde meydanlara benim heykellerimi dikecekler, adımı taşıyan sokaklar ve şehirler olacaktır, aynı Pedro de Valdivia ve diğer fatihler gibi, ama erkekleri dövüşürken kasabalar kuran yüzlerce yiğit kadın unutulup gidecektir.” Bu sözlerin sahibi Inés Suárez, İspanya’nın Extremadura kentinden mütevazı bir terzi kızdır. Çapkın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Isabel Allende’nin usta kaleminden çıkan, belgelere dayalı bu destansı roman Can Yayınları tarafından yayınlandı.</p>
<p><img src="http://i.milliyet.com.tr/HaberAnaResmi/2009/11/10/fft17_mf422129.Jpeg" alt="http://i.milliyet.com.tr/HaberAnaResmi/2009/11/10/fft17_mf422129.Jpeg" />“Herhalde meydanlara benim heykellerimi dikecekler, adımı taşıyan sokaklar ve şehirler olacaktır, aynı Pedro de Valdivia ve diğer fatihler gibi, ama erkekleri dövüşürken kasabalar kuran yüzlerce yiğit kadın unutulup gidecektir.” Bu sözlerin sahibi Inés Suárez, İspanya’nın Extremadura kentinden mütevazı bir terzi kızdır. Çapkın kocası Malagalı Juan, şan ve şeref hayalleriyle Atlantik’in öte yanındaki yeni</p>
<p>İspanyol sömürgelerine gidince, onu bulmak umuduyla o da Yenidünya’ya yelken açan bir gemiyle yola çıkar. Gerçi Amerika’da kocasını bulamaz ama Peru fatihi İspanyol kumandan Pizarro’nun subaylarından Pedro de Valdivia ile tutkulu bir aşk yaşayacak, inanılmaz tehlikeleri cesaretle göğüsleyerek onun yanında Şili’nin fethine katılacaktır.</p>
<p>Isabel Allende’nin usta kaleminden çıkan, belgelere dayalı bu destansı roman, tarihin unutulmaz bir dönemindeki şiddet ve acımasızlığın yanı sıra aşk ve fedakârlık öykülerini harmanlarken, gerçek olayların en başarılı kurgulardan bile daha şaşırtıcı ve bir o kadar da sürükleyici olabileceğini kanıtlıyor.</p>
<p>ISABEL ALLENDE</p>
<p>Isa­bel Al­len­de, 1942 yılında Peru’nun başkenti Li­ma’da doğ­du. Ancak birkaç yıl sonra ailesi Şili’ye göç etti. Isabel Allen­de, amcası, Şili Devlet Başkanı Salva­dor Al­len­de’nin 1973’te öldürülmesinden iki yıl sonra kocası ve çocuklarıyla birlikte Venezuella’ya sığınmak zorunda kaldı. 17 yaşında gazetecili­ğe başlayan Allende, bir süre sonra San Francisco’ya yerleşti, ABD’nin önde gelen üniversitelerinde edebiyat dersleri verdi. 1982’de yayınlanan ilk romanı Ruhlar Evi’ni, 1984’te Aşktan ve Gölgeden, 1985’te Eva Luna adlı romanları, 1989’da Eva Lu­na Anlatıyor adlı öykü kitabı izledi. Sonsuz Düzen adlı ro­manı 1991’de, Paula 1994’te, Kaderin Kızı 1999’da, Sararmış Bir Fotoğraf 2000’de, Yüreğimdeki Ülkem 2003’te yayınlandı. Allende 2002-2004 yılları arasında Canavarlar Kenti, Altın Ejder Krallığı ve Pigmeler Ormanı adlı romanlardan oluşan genç­lik üçlemesini kaleme aldı. Türkiye’de tüm yapıtları Can Ya­yınları arasında yer alan Allende, hemen tüm öykü ve ro­manlarında gerçekçi bir anlatım ve siyasal bir yaklaşım ile bü­yülü gerçekçiliğin gerçeküstücü geleneğini ustaca kaynaş­tırdı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/18/ask-ve-fedakarlik-dolu-bir-hikaye/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bursa’nın tadı, Avrupa’nın damağında kaldı!</title>
		<link>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/18/bursa%e2%80%99nin-tadi-avrupa%e2%80%99nin-damaginda-kaldi/</link>
		<comments>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/18/bursa%e2%80%99nin-tadi-avrupa%e2%80%99nin-damaginda-kaldi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 18 Mar 2010 15:16:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>
		<category><![CDATA[Milliyet Kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatkonagi.net/?p=2267</guid>
		<description><![CDATA[Yemek kitaplarının Nobel’i olarak bilinen “Gourmand World Cookbook Awards”, 2009’un en iyi kitabını “Bursa Mutfağı” olarak belirledi.
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayınlanan, Şef Ömür Akkor’un kaleme aldığı “Bursa Mutfağı” kitabı, dünyanın en prestijli yemek kitabı yarışması “Gourmand World Cookbook Awards”un yerel mutfak kategorisinde 2009’un en iyi kitabı seçildi.
Şef Ömür Akkor’un, beş yıl önce Bursa’yı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yemek kitaplarının Nobel’i olarak bilinen “Gourmand World Cookbook Awards”, 2009’un en iyi kitabını “Bursa Mutfağı” olarak belirledi.<br />
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayınlanan, Şef Ömür Akkor’un kaleme aldığı “Bursa Mutfağı” kitabı, dünyanın en prestijli yemek kitabı yarışması “Gourmand World Cookbook Awards”un yerel mutfak kategorisinde 2009’un en iyi kitabı seçildi.<br />
Şef Ömür Akkor’un, beş yıl önce Bursa’yı karış karış gezerek şehrin zengin yemek kültürüne ait unutulmuş lezzetlerini keşfettiği araştırması sonucu ortaya çıkan ve geçtiğimiz Mart ayında İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayınlanan “Bursa Yemekleri” kitabı, dünyanın en prestijli yemek kitabı yarışması “Gourmand World Cookbook Awards”un yerel mutfak kategorisinde 2009’un en iyi kitabı seçildi. Hamur işlerinden sebze yemeklerine, et yemeklerinden tatlılara zengin ve otantik bir içeriğe yer verilen kitapta, 140 tarifin 120’si ilk kez yemek literatürüne girdi.</p>
<p>Yemek kitaplarının Nobel’i olarak bilinen “Gourmand World Cookbook Awards”a bu yıl 136 ülkeden yaklaşık 5 bin kitap başvurdu. “Bursa Mutfağı” ilk 20’ye kalarak “2009’un En İyi Yemek Kitabı” finalisti olurken yerel mutfak kategorisinde ise 2009’un en iyi kitabı seçildi.</p>
<p>Ömür Akkor’a ödülü, 11 Şubat’ta Paris’te düzenlenen Yemek Kitapları Fuarı’nın açılışı sırasında gerçekleştirilecek törende verilecek.</p>
<p><img src="http://i.milliyet.com.tr/HaberAnaResmi/2010/01/13/bursa-nin-tadi-avrupa-nin-damaginda-kaldi--484409.Jpeg" alt="http://i.milliyet.com.tr/HaberAnaResmi/2010/01/13/bursa-nin-tadi-avrupa-nin-damaginda-kaldi--484409.Jpeg" /></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/18/bursa%e2%80%99nin-tadi-avrupa%e2%80%99nin-damaginda-kaldi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
