Romanın kadın yılı: 2009
01 February 2010 Yazan Yönetici
Kategori Haberler, Haberler, Star Kitap
Edebiyattaki kadın erkek yazar ayrımına karşı olsam da; söylemek zorundayım ki: 2009 kadın roman yazarlarının yılı oldu. En üretken, en çok satan ve en çok okunan romanlar bu yıl Türk edebiyatının kadın yazarlarının kaleminden çıktı. Elif Şafak, Oya Baydar ve Ayşe Kulin kitapları bu yıl en çok satanlar ve en çok konuşulanlar listesinin başında yer aldı.

Özellikle son 10 yılda yayınlanan ve yazılan kitap bakımından Türkiye edebiyatı sadece romana yönelmiş bir konuma geldi. Öykü, deneme, oyun ve şiir yılda 400’e yaklaşan yayınlanmış roman içinde kendine okuyucu bulmakta zorlanıyor. Çünkü romanın satış ve pazarlama olanakları ile okurun tercihini yaparken edebi türler arasında romana yönelmesi nedeniyle, olması gerekenden de düşük düzeyde seyrediyor öykü, deneme ve oyun yayınları… Bununla birlikte yayınlanan romanların yarısına yakını ilk roman olmasından ötürü, edebiyat vitrinine yılda 200’e yakın yeni yazar; yani yeni romancı çıkıyor. Ve sadece bu yenilerden ancak bir-ikisi okurun dikkatini çekip 500 adet ya da üzerinde satıyor. İlk roman yayınlayıp da baskısı birkaçı geçen yazarlar ise ya medya dünyasından çıkıyor ve tanınırlıkları kendilerine okurla iletişim kurma konusunda basının imkânlarını kullanma fırsatı sunuyor. Ya da fısıltı gazetesi yıldırım baskılar yaparak bir yazarın tanıtımı yapıyor ve romanı hiçbir dış tanıtım yardımı almadan birkaç baskıya erişebiliyor.
Yayınlanan roman sayısı ile satılan roman sayısı arasındaki orantısızlık bir yana, yazdıkları satan bir başka deyişle yazdıkları okurla buluşan romancılar ise “nitelikli okur” bulamamaktan yakınıyor. Nitelikli okur bulamamak ne demek? Nitelikli okur: “Popüler edebiyat eseri olarak tanımlanan eseri, popülerlik niteliğini kazandıran biçimde sadece sahip olmak için değil, popülerlik algılamasına kapılmadan eseri gerçekten okumak için okuyan… Ebedi alt yapısını oluşturmuş: Klasikleri bilen. Modern klasikleri okumayı sürdüren. Ülke edebiyatını tanıyan; edebiyatçılar arasında niteliksel değerlendirmeler yaparak elindeki eseri okuyan. Ayrıca okuduğu eserin yazarına, eserle ilgili görüşlerini çeşitli yollarla ileten” demek. Bu tanımın tamamını veya çoğunluğunu karşılayan okuru bulmakta, ismi edebiyat dünyasına yerleşmiş yazar zorlanıyor; bulamamaktan yakınıyor.
2009 yılında Türk romancılığında da ne yayınlanan roman sayısındaki nicelik artışı, ne okur sayısındaki azalma ne de ilk roman yayınlama hevesinde düşüş son 5 yıla göre değişim göstermedi:
Elif Şafak zirvede ama…
Geride bıraktığımız yılda en çok konuşulan, en çok satan, yazarına en çok telif ücreti kazandıran roman Elif Şafak’ın Doğan Kitap tarafından yayınlanan Aşk’ı oldu. Elif Şafak, git gide romanları çok satan bir yazar oldukça, Türkiye’de her çok satan yazarın üzerine yapıştırılan yaftada yazdığı gibi popüler roman yazarı olarak anılmaya başlandı. Şafak da bu sıfatın hakkını verircesine “üretime geçerek” romanlarının hacmine göre kısa sayılabilecek zaman dilimlerinde kitaplar yayınlatmaya başladı.
Okur tarafından ya çok sevilen ya da hiç sevilmeyen bir yazar olan Şafak’ın Aşk romanı da, okurun genel algısında beğenilip, bu beğeni satış rakamlarına yansısa da, edebiyat eleştirmenlerinin Şafak’ın romancılığı hakkındaki beklentilerinin boyutları, romanın popülerliği konuşmalarının arasında tam anlamıyla duyulmadı.
Şafak için bu konunun bir eksiklik yaratıp yaratmadığını bilmemekle birlikte yazarın para kazanması konusunda Türkiye’deki habis görüşten hoşlanmadığını Habertürk gazetesindeki köşe yazılarında ele aldığı kadarıyla biliyoruz. Aşk romanının tanıtım kampanyası, kitabın önce pembe, daha sonra gri ve pembe olan kapakları ve aşk konusunun her şey ile ilintisi nedeniyle roman hakkında roman ile ilgili ilgisiz çıkan yazılar ve yazarla yapılmış röportajlar 2009 yılında okura: “Elif Şafak yazdıklarından iyi para kazanan bir yazar mı yoksa iyi para kazanmak için neleri yazması gerektiğinin sırrını çözüp, buna uygun davranan bir yazar mı”? sorusunu ık sık sordurdu.
Bu yanıtı okur sorsa bile tek başına kendi yanıt veremeyeceğini,Elif Şafak’ın yazdıkları ile bu soruya cevap oluşturacağını ama 2009’un belki de romancılığının kendisi açısından en iyi yılı olduğunu söylemekte fayda var.
Yazarın en’i olabilecek eser
2009’a damga vuran diğer kadın yazar ise Can Yayınları tarafından yayınlanan Çöplüğün Generali adlı kitabıyla Oya Baydar oldu. Türkiye’nin sıcak siyasi gündemindeki önemli konulara temas ettiği algısını yaratan roman, Baydar’ın okurca en beğenilen ve en çok satın alınan eseri konumuna yı lsonu itibariyle gelmişti. Baydar’ın kendi okurunu yaratan üslubu hem Baydar’ın sadık okuru hem de Baydar’ı tanımayan, okumaya da yeni başlayan okuru kendisine çağıran bir özellik taşıyor.
Bu yıl da Oya Baydar’ın okurunu edebiyata davetini ve eseri ile yıla damgasını vuranlar arasında yer almasını bir dahaki Baydar eserinin ne zaman geleceğini de bekleyerek izledik.
Adeta bir siyasi tepki gibi
Yılın çok konuşulan ve satan bir diğer eseri ise Ayşe Kulin’in Everest Yayınları tarafından yayınlanan Türkan’ı oldu. Sene içinde yaşamını yitiren Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Kurucu Başkanı Prof. Türkan Saylan’ın yaşamöyküsünden yola çıkan ve Saylan’ın Kulin’e emanet ettiği özel yazışmalarından da yararlanılarak kaleme alınan roman, okurun yoğun ilgisi ile karşılandı.
Kulin’in romanını çekici kılan bir başka özelliği de, Türkiye’nin siyasal gündeminde ve yakın tarihte yaşanan olaylara ve bu olayların neticelerine ilişkin bir tepki niteliği taşıdığı algılaması yaratmasıydı. Bu niteliği nedeniyle de, romanın başarısını edebiyat alanından güncel siyasi olaylara karşı bir duruş ve bu duruşu benimseyen okur kitlesinin buna desteği olarak da yorumlamak, eserin edebi niteliğini yorumlamadan da pekâlâ söylenebilir hale geldi.
Ötekiler de var
Bu üç romanın dışında; Murat Menteş Korkma Ben Varım (İletişim Yayınları), Ayfer Tunç Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi (Can Yayınları), Özen Yula Gizli Aşk Bu (Everest Yayınları), Sema Kaygusuz Yer Yüzünde Bir Yer (İletişim Yayınları), İrfan Yalçın Yorgun Sevda (Can Yayınları), Cahide Birgül Eflatun Koza (Everest Yayınları), Önay Sözer Sonradan Yaşamak (Yapı Kredi Yayınları), Muammer Kırdök Ölümsüz Olduğum Zamanlar (Notos Kitap) ile çeşitli özellikleri sebebiyle ön plana çıktı. Özellikle Ayfer Tunç’un Bir Deliler Evinin Yalan Yanış Anlatılan Kısa Tarihi isimli romanı, yazarın alışılmış üslubunun ve konu seçiminin dışındaki unsurlara dayandığı için okur tarafından yazarın yazın çeşitliği anlamında önemli bir deneyim oldu.
Sema Kaygusuz’un Yer Yüzünde Bir Yer isimli romanı da, yıl ortasında yaşanan siyasi bir hadise nedeniyle romanın dayandığı olayın yeniden gündeme gelişi ve yazarın edebi bir tanıklık ile bunu dile getirmiş olması arasındaki bağ sebebiyle dikkat çekiciydi.
Bunun yanında Murat Menteş’in Korma Ben Varım isimli romanı da, Menteş’in kendini okurun yaratmaya başlayan bir romancı olarak tanınması ve anılması bağlamında önemli bir dipnot oldu.
Yine de 2009 yılı en çok konuşulan, satan ve okunan romanlar anlamında kadın yazarların yılı olarak tarihe geçti.
2009 Kültür ve Sanat ödülleri verildi
Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından verilen “2009 yılı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü”, Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda düzenlenen törenle, Neyzen Niyazi Sayın ve Tamburi Necdet Yaşar’a takdim edildi.

Murat Salim Tokaç yönetimindeki İstanbul Devlet Türk Müziği Araştırma ve Uygulama Topluluğu’nun, aralarında ödül alan sanatçıların eserlerinin de bulunduğu şarkılar seslendirdiği törende, Fahri Tanır tarafından hazırlanan ve Neyzen Niyazi Sayın ile Tamburi Necdet Yaşar’ı anlatan “Bir Yaşam Öyküsü” adlı film sunuldu.
Törende konuşan Günay, ödülün, bakanlığın, çeyrek yüzyılı aşkın süredir sürdürmeye çalıştığı bir geleneğin yeni bir adımı olduğunu söyledi.
Günay, 1979′dan bu yana bakanlığın kültür ve sanat yaşamına büyük katkılar yapan, duygu ve düşünce dünyasının zenginleşmesine katkı sağlayan kişi ve kurumlara bir şükran ifadesi olarak tören düzenlediğini ve şükran belgesi takdim ettiğini belirterek, önceki yıllarda ödülün Alaaddin Yavaşça, Çetin Altan ve Metin Sözen’e verildiğini anımsattı.
Bir toprağın vatan olması için sınırlarının savunma güçleri tarafından korunması ve sınırlarının kanla çizilmesinin yetmediğini kaydeden Günay, “Bir toprağın gerçekten vatan olarak hissedilmesi için derinliğindeki zenginliğin geçmişten geleceğe taşınması gerekir” dedi.
Bunu, kültür ve sanat insanlarının yaptığını kaydeden Günay, şöyle devam etti:
“Mimari, musiki ve edebiyat alanında bu toprakların derinliğindeki zenginliği alıp geleceğe taşıyanlara millet olarak çok şey borçluyuz. Bunun için Mimar Sinan’ı, Fuzuli’yi, Namık Kemal’i, Nazım Hikmet’i, Yahya Kemal’i, Necip Fazıl’ı, Mehmet Akif’i ve daha birçok ismi minnetle, rahmetle anmamız ve milletimizin büyük kahramanları olarak karşılamamız gerekiyor.”
“KÖKLÜ VE DERİN MUSİKİYİ BİLMEK”
Günay, popüler musikiyi dünyada temsil eden isimlerin uluslararası başarılarını alkışladıklarını dile getirerek, şöyle konuştu:
“Ama bir de geleneğimiz var, bizi millet yapan öz değerlerimiz var. Onu, bugüne sarsılmaz köprü olarak taşıyan ve yarım yüzyıldan fazla, bitmez tükenmez bir aşkla çalışan büyük ustalarımız var. Biraz eski, kopmaz, geleneksel musiki alanına dönmeyi düşündük. ‘Bazıları anlamaz bizim eski musikimizden/ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden’ diyor ya Yahya Kemal, bizi anlamak için bu köklü ve derin musikiyi bilmemiz gerekiyor.”
Bakan Günay, bu alana hizmet eden iki büyük usta Neyzen Niyazi Sayın ve Tamburi Necdet Yaşar’ın çalışmalarını yarım yüzyıldan bu yana sürdürdüğünü anlatarak, “Sayın ve Yaşar, bu yıl bu şükranı, ülkede yaşayan sanatçılar arasında herkesten fazla hak etti” dedi.
Günay, konuşmasına şöyle devam etti:
“Onlar hakkında konuşmak belki haddimi aşar. Belki şunu söylemek mümkün, eski bir deyişle iki sanatçının icraları, becerileri, gayretleri ve sevdaları için ne söylesem bir eksik, ne söylesem bir fazla olabilir. Onlara nice güzel yıllar diliyorum. Yaptıkları için ülkem, milletim ve medeniyetim adına sonsuz şükran sunuyorum.”
ÖDÜLLER TAKDİM EDİLDİ
Törenin sonunda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “2009 yılı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü”nü Neyzen Niyazi Sayın ve Tamburi Necdet Yaşar’a takdim etti.
Tamburi Necdet Yaşar ödülünü aldıktan sonra duygularını şöyle ifade etti:
“Bizleri onurlandırdınız. Arkadaşım Niyazi Sayın ile sanat hayatımız boyunca hocalarımızın disiplinine son derece riayet ettiğimizi rahatlıkla söyleyebilirim. Prensiplerimize aykırı düşen dünyevi menfaatleri, dayanılmaz teklifleri ayağımızla itelediğimize inanabilirsiniz. Biz sadece ’sanat, onun disiplini ve onuru’ dedik. Bu sözleri içimizden gelen gençlere güzel bir örnek teşkil edeceğini düşündüğüm için ifade ediyorum. Çok teşekkür ediyorum. Bir atasözü vardır, ‘insan ektiğini biçer’ diye. Biz de ektiğimizi biçiyoruz. Eğer bu şekilde hareket etmeseydik, bu kadar sevgi ve takdiri kazanamazdık. Genç kuşaklara güzel bir örnek teşkil edeceğimize inanıyorum.”
Neyzen Niyazi Sayın da Allah’ın verdiği himmetle ellerinden geleni yaptıklarını ifade ederek, “Ney, tambur aynı şeydir, aslında onlar insandır. Biz kendi kasamızı açmaya çalışıp da bu vatana faydalı olmaya çalıştık, biz elimizden geleni yaptık” diye konuştu.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de mesaj gönderdiği törene, Devlet Bakanı Hayati Yazıcı, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Kültür ve
Turizm İl Müdürü Ahmet Emre Bilgili, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekip Avdagiç, TÜRSAB Başkanı Başaran Ulusoy, bazı milletvekilleri ile davetliler katıldı.
Barış Manço’yla daima
Yaşamı süresince herkesi yaptıklarıyla ile kendine hayran bırakan Barış Manço’nun vefatının 11. yılında anılıyor.

“Dönence”, “Kol Düğmeleri”, “Gülpembe”, “Unutamadım”, “Dağlar Dağlar” gibi unutulmaz eserlere imza atmış, sadece kendi kuşağını değil, ardından gelen kuşakların da hayranlığını kazanmış, Türkiye’nin önde gelen sanatçılarından Barış Manço, aramızdan ayrılışının 11. yılında çeşitli etkinliklerle anılacak. Barış ve Sevgi Haftası başlığı altında düzenlenecek etkilenlikler 1-7 Şubat tarihleri arasında gerçekleştirilecek.
Etkinlikler kapsamındaki program 1 Şubat 2010 Pazartesi 20.00′de KURTALAN EKSPRES ve ALPER DİNÇER’in sahne alacağı “Bursa’dan Barış’a Selam” konseri ile başlıyacak. 7 Şubat 2010 Pazar günü düzenlenecek “Barış Manço ile daima” vapur gezisinde ise Kayahan, Ayşegül Aldinç, Eser Taşkıran, Ömer Yüzbaşıgil, Jale Bekaroğlu, Murat Evgin, Tayfun Duygulu gibi usta isimlerin yanı sıra genç Barışseverlerden oluşan Baybora adlı Müzik Grubu yer alacak.
SİYAD Ödülleri Vavien’e gitti
42. SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) ödülleri, dün akşam Beşiktaş Kültür Merkezi’nde (BKM) yapılan bir törenle sahiplerini buldu.
Şovmen Cem Yılmaz’ın sunduğu gecede 5 ödül alan Engin Günaydın’ın senaryosunu yazdığı ve oynadığı, Durul ve Taylan Kardeşlerin yönettiği Vavien geceye damgasını vurdu. Vavien, En İyi Senaryo, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, En İyi Müzik ve En İyi Sanat Yönetmeni ödüllerini aldı. Reha Erdem’in yönettiği Hayat Var ise En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Kurgu dallarında üç ödül aldı.
Cem Yılmaz’ın esprileriyle salondakileri kahkahaya boğduğu gecede kısa bir konuşma yapan ev sahibi ve SİYAD Başkanı Murat Özer, derneğin üyelerinden Alin Taşçıyan ve Esin Küçüktepepınar’ın Uluslararası Film Eleştirmenleri Birliği’nin yönetimine seçilmelerinin SİYAD adına büyük bir onur olduğunu söyledi. Özer, ödül alan bütün senarist, yapımcı, yönetmen ve oyunculara kendilerini yalnız bırakmadıkları için teşekkür etti.
***
42. Siyad Ödülleri
En İyi Film: Hayat Var (Ömer Atay)
En İyi Yönetmen: Reha Erdem (Hayat Var)
En İyi Senaryo: Engin Günaydın (Vavien)
En İyi Kadın Oyuncu: Binnur Kaya (Vavien)
En İyi Erkek Oyuncu: Nadir Sarıbacak (Uzak İhtimal)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Büşra Pekin (Neşeli Hayat)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Settar Tanrıöğen (Vavien)
En İyi Müzik: Atilla Özdemiroğlu (Vavien)
En İyi Kurgu: Reha Erdem (Hayat Var)
En İyi Sanat Yönetmeni: Elif Taşçıoğlu (Vavien)
En İyi Belgesel: 5 No’lu Cezaevi (Çayan Demirel)
En İyi Kısa Film: Savaş Baykal (Cennette Ölüm Var)
SİYAD Onur Ödülleri: Sezer Sezin, Süleyman Turan, Vedat Türkali
Tuncan Okan Emek Ödülü: Atilla Dorsay
YUSUF BÜLBÜL
Türk resminin ‘uç’ beyi göç etti
![]() |
Türk resminin usta ismi Ömer Uluç, bir süredir tedavi gördüğü İstanbul Cerrahi Hastanesi’nde 79 yaşında vefat etti. Türk resminde önemli bir ‘uç’ olan sanatçının cenazesi, yarın Teşvikiye Camii’nde kılınacak öğle namazından sonra Aşiyan Mezarlığı’nda toprağa verilecek. Uluç’un içindeki heves kuşu, hastalığında bile sürekli oraya buraya uçmuştu.
Behçet Necatigil, şair İlhan Berk için ‘Türk şiirinin uç beyi’ derdi. Bu payeyi Türk resminde kime verebiliriz diye düşündüğümüzde akla ilk gelen isimlerden biri kuşkusuz Ömer Uluç’tur. Bu yakıştırmaya kendisinin ne diyeceğini duymayı istesek de maalesef artık mümkün değil. Türk çağdaş sanatının önde gelen sanatçılarından Ömer Uluç, bir süredir tedavi gördüğü İstanbul Cerrahi Hastanesi’nde dün 79 yaşında vefat etti. Sanatçının cenazesi, yarın öğle vakti Teşvikiye Camii’nde kılınacak cenaze namazından sonra Aşiyan Mezarlığı’nda toprağa verilecek.
Uluç, ‘Heves Kuşu Durmaz Döner’ adlı kitabının adını şair Baki’den “Deşt-i fenâda mürg-i hevâ durmayıp döner” (yokluk çölünde heves kuşu durmadan döner) adlı dizesinden almıştı. İçindeki bu heves kuşu, hastalığında bile sürekli oraya buraya uçtu. Yapı Kredi Kazım Taşkent Sanat Galerisi’ndeki “Parçalanmanın Kimyası” ve “Sağ El, Sol El Desenleri” adlı son sergisiyle yine ‘uç’larda yeni işler sunmuştu. Hastalığının ağırlığı üzerine çökmüş olsa da son işlerini anlatırken büründüğü sükûnet ve çocuksu heyecan hemen kendini ele veriyordu.
Ömer Uluç, Robert Koleji bitirdikten sonra ABD’de önce mühendislik, ardından resim eğitimi gördü. 1953′te Nuri İyem’in öncülüğünde kurulan “Tavan arası Ressamları” olarak adlandırılan grupta yer aldı. 1983′ten beri Paris’te yaşayan sanatçı yılın önemli bir bölümünü İstanbul’da geçiriyordu. Başta Paris, Berlin ve İstanbul olmak üzere yurtdışı ve yurtiçinde çok sayıda sergi açtı. Pek çok önemli bienale katıldı. Kendini sadece tuval resmi ile sınırlandırmayan Uluç, değişik malzemeler kullanarak işler üretti. Türk sanatının yanı sıra Uluç’un alamet-i farikası ‘cinler’ de artık yalnız ve hüzünlü.
‘Dünyada da kendini kabul ettiren bir sanatçıydı’
Yahşi Baraz: “Kendi kuşağının en avangard sanatçısıydı. Hep yenilik peşinde koşmuştu. Özellikle hayatının son beş yılında hiçbir ressamın yapamayacağı avangard işler yapmıştır. Sanatta yaşlanınca bir durağanlık oluyor. Onda tam tersi oldu. Umarım ileride büyük bir retrospektif sergi açılır ve işleri görülür.”
Mehmet Güleryüz: “50′lerden bu yana Türk resminin çok önemli bir ucu olarak sürdürdüğü resim, dünya resmi içinde de önemli bir noktadır. Türkiye’de lokal bir ressam kalitesinin üstünde dünyalı bir resimdir Ömer’in yaptığı. Özellikle soyut resimde önemli bir yeri var. Bu çapta bir sanat kalitesi çok kolay rastlanır bir şey değildir. O entelektüel seviyede sanatçı oluşması çok zor artık.”
Ergin İnan: “Kullanılan boyalar, çalışma koşulları bu amansız hastalığa neden. İnsan sıhhati çok önemli, ama sanat uğruna her şeye katlanabiliyor. Boya falan dinlenmeden çalışılabiliyor. Ömer Uluç da sanat uğruna çok şey yaptı.”
Ayşegül Sönmez: “Türk resminin, çağdaş sanatın en önemli kaybı. Hastalığının sanatsal üretimini engellemesine izin vermedi. Müthiş bir zekâ, inanılmaz bir mizah ve üretim duygusu vardı. Hastalığının son dönemlerinde çok önemli iki sergi açtı: Beylerbeyi Cinleri ve Parçalanmanın Kimyası. Bu ikisi de sanat tarihine, müzelerde dondurulmaya meydan okuyan sergilerdi. Pek çok şeye ve daha da önemlisi hastalığına kafa tuttu.”
Ömer Faruk Şerifoğlu: “Cumhuriyet tarihinin yetiştirdiği dünyada da kendini kabul ettirebilen sayıları da üç-beşi geçmeyen önemli sanatçılardan birisidir. Türk sanat camiası Ömer Uluç’un vefatıyla çok büyük bir kayıp vermiştir. Sezer Tansuğ Sanat Vakfı’nın da mütevelli heyetindeydi. Biz vakıf olarak da çok önemli bir değerimizi kaybettik.”
Tasavvuf yeni bir elitizm arayışı mı? Haşmet Babaoğlu ne dedi?
Bu haftaki köşesinde son zamanlarda tasavvufa duyulan ilginin artışıyla ilgili bir değerlendirme yapıyor. İşte bu haftaki Haşmet Babaoğlu’nun bu hafta Sabah Gazetesi’ndeki köşe yazısı…
Tasavvufa ilgi ve yeni elitizm arayışı!
Hani bir veli henüz diktiği gömleği aynı yerden söker tekrar dikmeye başlarmış…
Bir daha, bir daha…
Ne yapıyorsun, diye sormuşlar.
Cevaplamış…
“Nefsim beni meşgul etmeden, ben onu meşgul etmeye bakıyorum.”
***
Yazıma neden böyle girdim?
Çünkü son zamanlarda tasavvufa duyulan ilginin artışıyla medyada da sık sık lafı edilen “nefs muhasebesi ve mücadelesi” kolay şey değildir.
Bu işe girişmek, hakkında kitap okumaya, konferans dinlemeye, hikâyesini öğrenmeye ve hayalini kurmaya benzemez.
Çünkü kadim geleneklerin ve dinlerin “nefs” diye adlandırdığı şey bu dünyadaki varlığımızın orta direğidir; “benlik”tir.
Belki işte böyledir özü…
Veliler bile yenemez de, anca meşgul eder nefsini!
***
Ya o velileri ve hatta bütün bilgelik geleneklerini kendi nefsine süs yapmak isteyenlere ne demeli?
Son zamanlarda…
Tasavvufa ilgi duyan ve böyle mahfillere girip çıkan kimi dostlara bakıyorum.
Bu türden ilgileriyle tanınan, toplumda öne çıkmış bazı kişilere bakıyorum.
Düzenleri hiç bozulmasın istiyorlar, o ayrı da…
Daha sakin ve mütevazı bir duruş yerine sanki daha gösterişli ve göstermeci bir hal içine giriyorlar! O çok tuhaf!
***
Yeni Aktüel dergisinin kapak dosyasını oluşturan “Tasavvufun dönüşü muhteşem oldu” başlıklı yazıyı okurken yukarıda anlattığım düşünceler ve izlenimler yeniden zihnime üşüştü.
Dosyayı hazırlayan Birol Biçer ve konuştuğu kişiler tasavvufa duyulan ilgide modern insanın manevi arayışının büyük rol oynadığını söylüyorlar. Haklılar.
Pozitivist eğitimin kalbimizin derin sesini susturamayışını eklemek gerek buna…
Kuşkusuz İslam’ın siyasi ve selefi yorumlarının son yıllarda insanlarda yarattığı yorgunluğun da bir etkisi var.
***
Tasavvufa yoğun ilgide ben biraz da…
Nasıl desem, dilim de varmıyor ama yeni bir elitizm arayışı seziyorum.
Toplumumuzun üst sınıflarında harıl harıl aile soyağacında bir mutasavvıf bulma çabası var.
Geriye gidip buldukları akrabaları da zamanında bir lokma bir hırka yaşamışlar. Malın mülkün değil, hakikat aşkının peşinden gitmişler.
Oysa şimdiki kuşaklara bakıyorum.
Ortadaki durum şu…
Zenginliklerine, itibar ve güç üstünlüklerine bir de büyük büyük dedemizin “yol”unu katabilir miyiz, çabasındalar!
***
Ah! Bir de tasavvuf çevrelerini kullanarak şu çocukça gösterişe kapılanlar var: “Benim tanıştığım, gidip danıştığım, çevresinden istifade ettiğim büyüklerim var ya… senin var mı?”
Neyse…
Geçilecek herhalde bu aşamalar da…
Yol yürüye yürüye öğrenilecek.
Zaten…
Hani o sufi…
Durmadan tespih çekiyormuş da…
Ne arıyorsun, demişler de, cevaplamış:
“Gafletimi arıyorum.”
Ressam Ömer Uluç vefat etti
Ressam Ömer Uluç, İstanbul’da hayatını kaybetti.KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI GÜNAY, BAŞSAĞLIĞI MESAJI YAYIMLADI
Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, ressam Ömer Uluç’un vefatı nedeniyle başsağlığı mesajı yayımladı. Günay, mesajında Ömer Uluç’un vefatını üzüntüyle öğrendiğini belirterek, şunları kaydetti:
”Türk çağdaş sanatının öncü isimlerinden birisi olan Ömer Uluç, ardında bıraktığı sanat yapıtlarıyla, yurt içi ve yurt dışında açtığı çok sayıda sergiyle Türk resim sanatına çok değerli hizmetlerde bulunmuştur. Bir kültür ve sanat insanının aramızdan ayrılışının üzüntüsünü ailesiyle, sevenleriyle, sanat camiasıyla paylaşıyor, her zaman saygı ve sevgiyle hatırlayacağımız Ömer Uluç’a Allah’tan rahmet diliyorum.’




