Şair mezarlığı dergiler
19 March 2010 Yazan Yönetici
Kategori Güncel, Kitap Tanıtımı
Yayın dünyasının önemli bir alanını edebiyat ve özelde şiir doldurmasına rağmen, şiir ve edebiyatın kendisini var ettiği zemin olan dergilerin bu zamana kadar bir kitap bütünlüğünde incelemeye alınmaması bir eksiklik hiç kuşkusuz.
Geçmiş yıllarda yayımlanan Erdal Doğan’ın Edebiyatımızda Dergiler (Bağlam Yay. 1997) kitabı ve Öteki-siz dergisinin ‘1980’den 2004’e Edebiyat Dergileri’ ve yine Kitap-lık dergisinin “Edebiyat Dergicileri” özel sayıları bu anlamda nadir çalışmalar olarak öne çıkıyor. Mehmet Can Doğan’ın bir süre evvel yayımladığı Türkiye’de Şiir Dergileri- Şairler Mezarlığı (1909-2008) adlı kitap, bu alanda önemli boşluğu doldurabilecek bir başvuru eseri niteliğine sahip.
Dergiler yeni fikirlerin, oluşumların, zihnî karşı koyuşların, akımların kendilerini yasallaştırdıkları, yaşama mevzisi açtıkları zeminlerdir bir bakıma. Şiir/edebiyat dergileri de bu anlayıştan çok uzak değillerdir. Bütün poetik hareketler, manifestolar bir dergi yolu ile kendilerini tanıtmışlar ve bir dergi etrafında yapılanmışlardır. Dolayısı ile Garip üzerine, II. Yeni ya da 80 Sonrası şiiri üzerine konuşurken ilk başvuracağımız külliyat, bu dönemleri temsil eden dergiler olacaktır. Hemen bütün şairler /yazarlar ilk ürünlerini mutlaka bir dergide yayımlayarak kendilerine yol aralamış, ürünlerinin dergilerde yer bulup bulmamasına göre edebî yolculukları şekillenmiştir. Ayrıca bazı isimleri değerlendirirken çıkardıkları dergilerden bağımsız ele almak mümkün değildir. Mesela Cemal Süreya’yı Papirüs’ten, Sezai Karakoç’u Diriliş’ten, Hüseyin Cöntürk’ü Yordam’dan, Nuri Pakdil’i Edebiyat’tan, Mustafa Kutlu’yu Dergâh’tan ayrı düşünemeyiz.
Dergilerin salt edebî anlamda değil, dönemin insan ve toplum algısını anlamamıza imkân verecek sosyolojik bir karşılığı dahi mevcuttur. Çağın dilini temsil edebilen dergiler, bu yüzden toplum bilimcilerin ilgi alanlarından kaçmayacaktır. Bunun yanında Doğan’ın alt başlık olarak verdiği “Şairler Mezarlığı” tanımlamasını da unutmamak gerekli. Çünkü yayımlanmış yüzlerce dergide binlerce şairin ürün yayımladığı, ancak günümüze ulaşan isimlerin çok sınırlı olduğu gözleniyor. Gelişen bazı poetik tavırları içselleştirmeden ve şiire kişisel bir varoluş meselesi olarak bakmadan bu anlayışlara salt artistik nedenlerden dolayı eklemlenmeye çalışan binlerce ismin, niteliksiz ürünlerle dergileri doldurarak buraları gerçekten şairlerin mezarlığı haline getirdikleri de bir vakıa.
1980 sonrası her şeyde olduğu gibi şiir/edebiyat dergiciliğinde de bir farklılaşma ortaya çıktı. Geçmiş yıllarda ideolojik kimlik tanımlaması yerine daha birey merkezli bir algı, hem dergilerin estetik yaklaşımını değiştirip yükseltti hem de yayımlanan dergi sayısını arttırdı. Merkez olarak kabul edilen İstanbul, Ankara dışında başka şehirlerde de dergi yoğunlaşması yaşandı ve günümüze doğru geldikçe bu dergilerin niteliğinin önemli aşamalar kaydettiği gözlendi. Mehmet Can Doğan, bu olguyu kitabında sosyolojik bir tartışma olan merkez-çevre çatışmasının bir uzantısı olarak değil, bizatihi merkezin çevreye/taşraya yayılması şeklinde ele alıyor ve “… taşra, merkezin dilini konuşmaya başlamıştır” diyor.
Edebiyat dergileri genellikle şiir ve diğer edebi metinleri ayırt etmeksizin sayfalarında yer verirken, sadece bu metinlerden birisine yaslanarak çıkmış dergiler de olagelmiştir. Salt şiir yayımlayan ya da salt öykü yayımlayan dergiler gibi. Mehmet Can Doğan, adından da anlaşılacağı gibi bu kitabında 100 yıllık dergi tarihimiz boyunca yayımlanmış ve logosunda “şiir dergisi” notu düşülmüş dergileri inceliyor. 1909’da 16 sayı çıkan Şiir ve Tefekkür’den 2008’e uzanıp Kuşak edebiyat-şiir dergisine kadar 110 dergiyi künyesi, çıkış amacı, poetik duruşu, ürün yayımlayan isimler ve çıktığı döneme katkısı hususlarında ele alarak bir ilk çalışmaya imza atıyor. Doğan’ın öğrencilik yıllarında Mim ve sonrasında A’raf, Son Duvar, Sonsuzluk ve Bir Gün gibi dergilerin çıkışına öncülük etmiş bir dergici olduğunu da hatırlatmak isterim.
Türkiye’de Şiir Dergileri-Şairler Mezarlığı (1909-2008) ile kimini sahaflarda gördüğümüz, kimine de yetişebildiğimiz Safahat-ı Şiir ve Fikir, Meşale, Kaynak, Şairler Yaprağı, Papirüs, Şiir Sanatı, Yeni Türkü, Yusufçuk, Cehennemde Bir Mevsim, Üç Çiçek, Yeryüzü Konukları, Poetika, Broy, Şiir Atı, Fanatik, Sombahar, Geniş Zamanlar, Bürde, Kırağı, İki Şiir, Göçebe, İpek Dili, Ludingirra, Ücra, Yasakmeyve, Hayal, Öteki-siz, Budala, Heves, Merdiven Şiir, Şair Çıkmazı, Mühür, Kuyudaki Koro, Şiiri Özlüyorum, Mor Taka, Mahfil, Taflan ve Karagöz’ün de aralarında bulunduğu 110 dergi hakkında böylece tarihe not düşülüyor. Kitap, bu alanda ardından gelebilecek başkaca çalışmalara öncülük etmesi açısından da ayrıca önemli.
Aşk ve fedakarlık dolu bir hikaye!
18 March 2010 Yazan Yönetici
Kategori Kitap Tanıtımı, Milliyet Kitap
Isabel Allende’nin usta kaleminden çıkan, belgelere dayalı bu destansı roman Can Yayınları tarafından yayınlandı.
“Herhalde meydanlara benim heykellerimi dikecekler, adımı taşıyan sokaklar ve şehirler olacaktır, aynı Pedro de Valdivia ve diğer fatihler gibi, ama erkekleri dövüşürken kasabalar kuran yüzlerce yiğit kadın unutulup gidecektir.” Bu sözlerin sahibi Inés Suárez, İspanya’nın Extremadura kentinden mütevazı bir terzi kızdır. Çapkın kocası Malagalı Juan, şan ve şeref hayalleriyle Atlantik’in öte yanındaki yeni
İspanyol sömürgelerine gidince, onu bulmak umuduyla o da Yenidünya’ya yelken açan bir gemiyle yola çıkar. Gerçi Amerika’da kocasını bulamaz ama Peru fatihi İspanyol kumandan Pizarro’nun subaylarından Pedro de Valdivia ile tutkulu bir aşk yaşayacak, inanılmaz tehlikeleri cesaretle göğüsleyerek onun yanında Şili’nin fethine katılacaktır.
Isabel Allende’nin usta kaleminden çıkan, belgelere dayalı bu destansı roman, tarihin unutulmaz bir dönemindeki şiddet ve acımasızlığın yanı sıra aşk ve fedakârlık öykülerini harmanlarken, gerçek olayların en başarılı kurgulardan bile daha şaşırtıcı ve bir o kadar da sürükleyici olabileceğini kanıtlıyor.
ISABEL ALLENDE
Isabel Allende, 1942 yılında Peru’nun başkenti Lima’da doğdu. Ancak birkaç yıl sonra ailesi Şili’ye göç etti. Isabel Allende, amcası, Şili Devlet Başkanı Salvador Allende’nin 1973’te öldürülmesinden iki yıl sonra kocası ve çocuklarıyla birlikte Venezuella’ya sığınmak zorunda kaldı. 17 yaşında gazeteciliğe başlayan Allende, bir süre sonra San Francisco’ya yerleşti, ABD’nin önde gelen üniversitelerinde edebiyat dersleri verdi. 1982’de yayınlanan ilk romanı Ruhlar Evi’ni, 1984’te Aşktan ve Gölgeden, 1985’te Eva Luna adlı romanları, 1989’da Eva Luna Anlatıyor adlı öykü kitabı izledi. Sonsuz Düzen adlı romanı 1991’de, Paula 1994’te, Kaderin Kızı 1999’da, Sararmış Bir Fotoğraf 2000’de, Yüreğimdeki Ülkem 2003’te yayınlandı. Allende 2002-2004 yılları arasında Canavarlar Kenti, Altın Ejder Krallığı ve Pigmeler Ormanı adlı romanlardan oluşan gençlik üçlemesini kaleme aldı. Türkiye’de tüm yapıtları Can Yayınları arasında yer alan Allende, hemen tüm öykü ve romanlarında gerçekçi bir anlatım ve siyasal bir yaklaşım ile büyülü gerçekçiliğin gerçeküstücü geleneğini ustaca kaynaştırdı.
Bursa’nın tadı, Avrupa’nın damağında kaldı!
18 March 2010 Yazan Yönetici
Kategori Kitap Tanıtımı, Milliyet Kitap
Yemek kitaplarının Nobel’i olarak bilinen “Gourmand World Cookbook Awards”, 2009’un en iyi kitabını “Bursa Mutfağı” olarak belirledi.
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayınlanan, Şef Ömür Akkor’un kaleme aldığı “Bursa Mutfağı” kitabı, dünyanın en prestijli yemek kitabı yarışması “Gourmand World Cookbook Awards”un yerel mutfak kategorisinde 2009’un en iyi kitabı seçildi.
Şef Ömür Akkor’un, beş yıl önce Bursa’yı karış karış gezerek şehrin zengin yemek kültürüne ait unutulmuş lezzetlerini keşfettiği araştırması sonucu ortaya çıkan ve geçtiğimiz Mart ayında İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayınlanan “Bursa Yemekleri” kitabı, dünyanın en prestijli yemek kitabı yarışması “Gourmand World Cookbook Awards”un yerel mutfak kategorisinde 2009’un en iyi kitabı seçildi. Hamur işlerinden sebze yemeklerine, et yemeklerinden tatlılara zengin ve otantik bir içeriğe yer verilen kitapta, 140 tarifin 120’si ilk kez yemek literatürüne girdi.
Yemek kitaplarının Nobel’i olarak bilinen “Gourmand World Cookbook Awards”a bu yıl 136 ülkeden yaklaşık 5 bin kitap başvurdu. “Bursa Mutfağı” ilk 20’ye kalarak “2009’un En İyi Yemek Kitabı” finalisti olurken yerel mutfak kategorisinde ise 2009’un en iyi kitabı seçildi.
Ömür Akkor’a ödülü, 11 Şubat’ta Paris’te düzenlenen Yemek Kitapları Fuarı’nın açılışı sırasında gerçekleştirilecek törende verilecek.
“Masumiyet Müzesi” “Anna Karenina”nIn yanına yakışır
18 March 2010 Yazan Yönetici
Kategori Kitap Tanıtımı, Milliyet Kitap
İngiliz Financial Times gazetesi, Orhan Pamuk’un “Masumiyet Müzesi” kitabını tanıttığı makalede, Pamuk’un “Lolita”, “Madame Bovary” ve “Anna Karenina” gibi klasiklerin yanında yer almayı hak eden bir eser yarattığını yazdı.
Ian Irvine imzalı makalede, Pamuk’un “Masumiyet Müzesi”nin baş karakteri Kemal’in Füsun’a olan tutkusunun çeşitli evrelerini “dingin ve zarif” bir şekilde anlattığı belirtilerek, “O (Pamuk), Stendhal ya da ‘Liber Amoris’ adlı eserindeki Hazlitt kadar başarılı bir aşk anatomisi uzmanı” denildi. “(James) Joyce için Dublin ne idiyse, Pamuk için de İstanbul odur” diye yazan Irvine, “Masumiyet Müzesi”nde Kemal İstanbul sokaklarını dolaşırken, farklı semtlerin karakterlerinin de detaylı olarak aktarıldığını belirtti.
Katre-i Matem
25 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Kitap Tanıtımı, Çok Satanlar
İskender Pala, Kapı Yayınları;
İstanbul, 2009, 14 x 20 cm, 480 sayfa, Türkçe, Karton Kapak. ISBN No: 9789944486903
Roman, müzayededen alınan elyazması bir kitabın hikâyesi olarak başlıyor. Okurlar, bu elyazması kitabın açtığı kapıdan içeri giriyor, bir devre adını veren lalenin izinde İskender Pala’nın yarattığı etkileyici ve büyüleyici bir atmosferin içinde yol alıyor.
İstanbul bu romanda, karmaşası, heyecanı, isyanları, kalabalığı ile lalelere bürünüyor. Öyle ki lale sadece bir çiçek değil, bir yaşayış tarzı, estetik bir tavır, kültürel ve tarihsel bir birikim olarak İstanbul’u, hatta tüm Osmanlı’yı çevreliyor. İstanbul, doğal tüm güzelliklerinin, mimari şaheserlerinin tarihî debdebesi ile beraber lalezarlara, lale yarışlarına, lale şiirlerine bezeniyor; lalelerin şehri, renklerin şehri, yaprakların şehri haline dönüşüyor.
İskender Pala, Katre-i Matem’de usta kalemiyle lalelere bezediği İstanbul’da kavuşup doyulamayan, kavuşulamayıp yakan aşkların elemli ve Osmanlı hallerini de tüm ıstırap ve coşkularıyla anlatıyor. Sevdiğini, aşklarının ilk gecesinde kaybeden Şahin’in macerasını anlatan roman, bu kaybın ardındaki esrarı çözmek için külhanlara, tomruklara, lalezarlara ve hatta Osmanlı sarayına kadar gidiyor. İşte bu yolculuk, okuru hiç ummadığı yerlerde hiç ummadığı maceralarla karşılaştırıyor.
Cinayetlerin gölgesiyle giderek gizemli bir hal alan olaylar Lale Devrine nihayet veren Patrona Halil İsyanının yakıcı siyasal çalkantılarıyla birlikte çözülmeye başlıyor.
Kalemimi hokkaya bandırdığım şu anda –ki Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’yı canından; Sultan III. Ahmet’i de tahtından eden cehennemden nişan Eylül İhtilali’nin üzerinden henüz iki hafta geçti- şahit olduğum olayları yazıp yazmamakta kararsız sayılırım.
Bilemiyorum. Yazmak gerektiğini düşündüğüm şeyler bir bakıma devlete ait sırları ifşa etmek gibi bir ihanetin ağırlığını da vicdanıma yükleyecek. Öte yandan Şark’ın kutsal çiçeği laleye dair yorumlarda bulunacak ve belki şükufeciyan esnafını gücendirmiş de olacağım.
Ama birisi çıkıp yiğit Şehzade Ahmet’i, aşağılık isyancıların yaptıklarını, cennete benzeyen İstanbul’u ve Sadabat’ın laleye kattığı zarafeti anlatmazsa bu dahi tarihe ve şehre haksızlık sayılır.
Devlet-i Aliyye: Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar – I
25 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Kitap Tanıtımı, Çok Satanlar
Halil İnalcık, T. İş Bankası Kültür Yayınları;
İstanbul, 2009, 1. baskı, 16 x 23 cm, 377 sayfa, Türkçe, Karton Kapak. ISBN No: 9789944884651
Devlet-i ‘Aliyye, Osmanlı tarihçiliğinin çağımızdaki en büyük isimlerinden Halil İnalcık’ın yarım yüzyılı aşan çalışmalarının bir ürünü. Eserin bu ilk cildi, Osmanlı Devleti’nin bir beylikten
Orta-Doğu ve Balkanlar’ı hükmü altına alan güçlü ve köklü bir imparatorluk haline gelişine odaklanıyor.
İnalcık Osmanlı Klasik Dönemi’ni sadece siyasi tarih olarak ele almıyor. Siyasi tarihin toplumsal-ekonomik alt-yapısını, yani nüfus hareketleri, göçler, kitlelerin temel ihtiyaçları, tarım ve ticaretin bu ihtiyaçları karşılama şekilleri ve şehirleşme konularında da analizler yapıyor. Tarihsel sorunları açıklamada geçmişten gelen geleneksel zihniyet ve kurumlar çerçevesinin tespitine girişiyor.
Çivisi Çıkmış Dünya: Uygarlıklarımız Tükendiğinde
25 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Kitap Tanıtımı, Çok Satanlar
Amin Maalouf; Çeviren: Orçun Türkay , Yapı Kredi Yayınları;
İstanbul, 2009, 5. baskı, 14 x 20 cm, 216 sayfa, Türkçe, Karton Kapak. ISBN No: 9789750816185
Türk okurunun daha çok tarihsel romanlarıyla tanıdığı Maalouf, bu kez ‘medeniyetler çatışması’ adı altında kuramsallaşıp yasallaşan ve dünyadaki bütün kültürler ve halklar için felakete yol açacak politikaları eleştiriyor.
Yazar, yaşamın devamlılığının olmazsa olmazı olarak gördüğü hoşgörü çığlığını yeniden duymaya davet ediyor insanlığı…
Çivisi Çıkmış Dünya bir yandan küresel ısınma, enerji kaynakları ve doğal felaketlerle, bir yandan da yanlış ve çıkarcı politikaların doğurduğu ekonomik ve siyasal krizlerle mücadele eden insanlık için bir yol haritası… Kitabın satır aralarında Amerikan politikaları, Avrupa Birliği,20. yüzyıl Arap siyasi tarihi ve Türkiye’den bahsediliyor.
Maalouf’un bu eseri, her şeye rağmen birbirimize saygı duymayı ve birlikte yaşamayı başarmak isteyenler için bir tür pusula.
Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk (Özel Basım)
25 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Kitap Tanıtımı, Çok Satanlar
İskender Pala, Kapı Yayınları;
İstanbul, 2009, 2. baskı, 14 x 20 cm, 416 sayfa, Türkçe, Karton Kapak. ISBN No: 9789944486798
Gök kubbenin altında insanın ruhunu soyan kötülükler ve giyindiren aşklar adına… Doğu ak ejder yılında başladı yirmi üç bin yıllık gizem…
Uzayın sonsuzluğuna açılan kapıyı keşfe çıkmış bilge rahipler, uğruna topluca can verdikleri bir sırrın, binlerce yıl sonra, bir şair tarafından aşkın derin katmanlarına saklanarak korunacağını bilselerdi… Siruş başlıklı murassa hançerin kabzasına parmak izlerini bırakanlar, daha avuçlarının sıcaklığı gitmeden hançer kınında kan biriktiğini bilselerdi…
Bağdat, İstanbul, Roma, Paris ve diğerleri; kıyılarına vuran yeni aşkın, bütün eski tarihlerini dolduracak yoğunlukta olduğunu bilselerdi…
Bilgeler, katiller, asiller ve sevgililer; ellerinde tuttukları kitabın alev almaya hazır bir aşk külçesine dönüşmek üzere olduğunu bilselerdi…
Şair, ipeksi dizeleri arasına hayaller gibi sakladığı şifrelerin hoyrat ellerde ihtirasla parçalandığını, sonsuzluk şarabına kadeh yaptığı gelincik yapraklarının kinle dağıtıldığını bilseydi…
Ve şimdi kim bilebilir neler olacağını, Babil uyandığı zaman? ! ..
Turkish Book Review 5
25 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Kitap Tanıtımı, Yeni Çıkanlar
Plan B. İletişim Yayıncılık;
İstanbul, 2009, 19 x 28 cm, 142 sayfa, Türkçe, Karton Kapak.
Türkiye’nin tek İngilizce kitap tanıtım dergisi Turkish Book Review’un beşinci sayısı çıktı!
Frankfurt Kitap Fuarı’nda ve yurt dışındaki diğer büyük uluslararası kitap fuarlarında sergilenen dergi, edebiyatımızın yurt dışına açılan penceresi olarak tanımlanıyor.
“…Türkçeden çevrilecek kitaplar konusunda arayış içinde olan yayınevlerinin, ajansların ve çevirmenlerin ilk başvuracakları kaynak durumunda. Türk edebiyatında ve kültür hayatında neler olup bitiyor, dikkate değer kitaplar hangileridir, Türk edebiyatının yol haritasındaki belli başlı isimler kimlerdir, hep Turkish Book Review’da cevaplarını buluyor.” Mehmet Kalpaklı, Bilkent Üniversitesi
Beşinci sayıda, Ortadoğu’da edebiyat, kültür ve politika üzerine özel bir dosya hazırladık. Bu dosyada George Messo, Necip Mahfuz, Mahmud Derviş gibi önemli yazarları inceledi; Akif Kireççi ise modern Arap edebiyatını inceledi. Victoria R. Holbrook’la, Şeyh Galip’in Hüsn-ü Aşk adlı eserinin çevirisi üzerine, Doğan Hızlan’la Türk edebiyatının yurtdışında tanıtımı üzerine birer söyleşi yaptık. Ersan Üldes’in Türk romanında postmodernist yaklaşımlarla ilgili incelemesi, Nilüfer Mizanoğlu Reddy’nin “Adalet Ağaoğlu’nu İngilizce’de Okumak” başlıklı makalesi, Yusuf Eradam’ın Oktay Rifat’ın şiiri üzerine incelemesi, Fransızca öyküleri yayınlanan altı genç Türk yazarı üzerine Emma Foulger’ın yazısı, Apollinaria Avrutina’nın Orhon ve Yenisey yazıtlarıyla ilgili incelemesi, Altay Öktem’in “2000’li Yılları Sarsmaya Aday Şairler” başlıklı makalesi, Cudi Genç’in “Türk Halk Müziği” başlıklı yazısı ve Selva Suman’ın “Yüzyıllar Boyunca İstanbul ve Sanat” başlıklı makalesi bu sayıda yer alan yazılardan birkaçı. Beşinci sayıda tanıtılan yazarlardan bazılarıysa şunlar: Mim Kemal Öke, Talat S. Halman, Muazzez İlmiye Çığ, İskender Pala, Mustafa Balbay, Aslı Erdoğan, Özen Yula, Tahir Alangu, Ahmet Davutoğlu, Kemal H. Karpat, Ayşegül Devecioğlu, Şükran Kuyucak Esen, Muammer Kırdök, Mümtaz Mehmet Tütüncü, Ali Özuyar, Aziz Nazmi Şakir-Taş.
25 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Kitap Tanıtımı, Yeni Çıkanlar
Selman Kayabaşı, Timaş Yayınları;
İstanbul, 2009, 14 x 20 cm, 284 sayfa, Türkçe, Karton Kapak. ISBN No: 9786051141374
Türkiye Cumhuriyeti’nden Rumeli ve Mezopotamya Birliği’ne…
Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın mağlup olması için çalışan gizli bir ekip…
J.F Kennedy ve Adnan Menderes’i yetiştiren ortak AKADEMİ…
Avrupa’da Teslis’e karşı Tek Tanrı inancını savunan Protestan Hareketini başlatan M. Luther’in bağlı olduğu İslam Teşkilatı…
Bilinen tarih tezlerini alt üst edecek bir kurgu. Selman Kayabaşı, yeni romanıyla okurlarının karşısında…
ASELSAN’daki gizli projede görev yapan Elektronik Mühendisi Semih Temiz, Sakarya’daki bir arazide intihar etmiş olarak bulunur. Bunun bir suikast olduğunu düşünen MİT, Affan Alkan’ı suikastı çözmekle görevlendirir. Affan Bey cinayetin izini sürerken Turgut Özal’ın bir araya getirdiği ve Rumeli’de bağımsız devletler kurmakla görevlendirdiği gizli bir ekibin varlığından haberdar olur.
*Ak Parti’nin ilk Cumhurbaşkanı adayı Vecdi Gönül’dü. Neden ve nasıl oldu da Cumhurbaşkanlığına Abdullah Gül aday gösterildi? Perde arkasında yaşananlar, ilk kez yazıldı.
*Muhsin Yazıcıoğlu, Makedonya ve Kosova’daki gizli görevleri sebebiyle mi öldürüldü? Kosova Devleti’nin kurulmasıyla Yazıcıoğlu’nun ölümü arasında nasıl bir ilişki var?
*Adnan Menderes, Turgut Özal, Adnan Kahveci, Üzeyir Garih; aynı ekip tarafından yetiştirilmiş özel isimler miydi? Kahveci, Anavatan Partisi’nin başına geçeceği için mi öldürüldü?
*Üzeyir Garih Suikastı’nın perde arkasında, Hilafet’in tekrar tesis edilmesi ve Rumeli ile Asya’daki gizli faaliyetleri mi yatıyor?
*ASELSAN’daki intiharlar, devletin içindeki gizli bir ekibin yaptığı projeyle mi ilgiliydi?
*Kanuni Sultan Süleyman’ın sır gibi saklanan kılıcı KANUN, Protestanlık’ın ortaya çıkışıyla ilgili hangi sırrı barındırıyor? Kılıç, bugün hangi teşkilatın elinde ve nasıl korunuyor?
*ABD ve Türkiye’yi yöneten ortak bir ekip mi var? Türkiye’nin bölgedeki etkisinin artması, bu gizli yapının varlığıyla mı ilgili?
*Osmanlı Devleti’ni idare eden bu gizli yapı,1917′den sonra Almanya’nın mağlup olması için hangi gizli çalışmaları yaptı?
*Mustafa Kemal, bu ekip tarafından yetiştirilip Anadolu’ya yeni bir devlet kurmak üzere mi gönderildi?
*Yazar Selman Kayabaşı, Türkiye’de son yıllarda yaşanan gelişmelerin perde arkasını ve tarihi kaynaklarını ilk kez ortaya koyuyor.
Felsefe Yelken ve Caz
25 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Kitap Tanıtımı, Yeni Çıkanlar
Asiye Koray Bendon, Elma Yayınevi;
İstanbul, 2009, 13,5 x 19,5 cm, 200 sayfa, Türkçe, Karton Kapak. ISBN No: 9789756093597
Yazar olmaya çalışan bir kadının, bir taraftan bu serüveninin seyir defterinin sayfalarını çevirirken, aynı anda “aşk” adına sürdürdüğü “kahraman” arayışındaki sorgulamalarına, çatışmalarına tanık oluyoruz. Yazar bu serüven sırasında, hayatı anlamlandırma çabasına “blues/caz” eşliğinde keyifli bir yelken seyri yaptırıyor. Filozofları, yazarları, roman ya da film kahramanlarını, hatta blues/caz müzisyenlerini teknesinin güvertesine konuk ederken onları bir deniz feneri ya da şamandıra gibi kullanarak okuru düşünmeye davet ediyor.
Fonda caz, elde hayatın anlamını çözmüş bir felsefe kitabı, denizin yumuşak koynunda sıcacık, sessiz, sakin, huzurlu bir yolculuğa çıkıyoruz diye hemen sevinmeyelim… Bu yolculuk çetin geçecek… Kitap, bir kadın kahramanın hatırlamaları -sayıklamaları değil-, düşünce dehlizlerindeki gezintisini ve s(us) uşlarını anlatmaktadır.
Kur’an Nedir?
25 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Kitap Tanıtımı, Yeni Çıkanlar
Ahmet Nedim Serinsu, Şule Yayınları;
İstanbul, 2009, 14 x 20 cm, 200 sayfa, Türkçe, Karton Kapak. ISBN No: 9786054056347
İşlemeli mahfazalar içine koyup, odalarımızın duvarlarına astığımız Kur’ân-ı Kerîm, anlaşılmayı/ hayatı anlamlandırmayı bekliyor… Otomobillerin içini, işyerlerinin duvarlarını, camilerin kubbelerini süsleyen âyet-i kerîmeler, anlaşılmayı / hayatı anlamlandırmayı bekliyor…
O Kitap, insanlığın adresine gönderilen bir mektup; anlaşılmayı/hayatı anlamlandırmayı bekliyor… Elde edemedikleriyle, elde ettikleri arasında sıkışan insan, hayata anlam veremeyişinin bedelini ağır ödüyor. Tarih sürecinde değişse de manzara, çıkmazlar değişmiyor. Bir “insan modeli” aranıyor, “bir hayat şekli” irdeleniyor. Farkında olsun ya da olmasın, insan fıtratını arıyor. Bu anlam arayışının fıtratla kesiştiği noktalar, Kur’ân’ın öngördüğü insanın yalnıza bir yönünü işaret ediyor.
“Kur’ân insanı”nın, bir başka deyişle “kâmil (bütün) insan”ın gerçekleşmesi ise hayattan beklentilerin tümünün fıtratla örtüşmesini gerektiriyor. Bu çalışma, “Kur’ân Nedir? ” sorusunu bu amaçla sormakta, ona insan hayatını anlamlandıran ilâhî cevap olarak yaklaşmaktadır. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, kendini “hidâyet rehberi” olarak tanımlamakta, insan modelinin nasıl olacağını göstermekte, insan-hayat-tabiat-evren bütünlüğünün gerçekleştirilmesi için kurallar koymaktadır.
İnsan-ı Kamil
25 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Kitap Tanıtımı, Yeni Çıkanlar
Azizüddin Nesefi; Çeviren: Ahmed Avni Konuk, Gelenek Yayınları;
İstanbul, 2009, 14 x 20 cm, 255 sayfa, Türkçe, Karton Kapak. ISBN No: 9789758861590
insanın ‘ne’ olduğıı, nereden gelip nereye gittiği, yaratıcısıyla olan münasebeti, diğer varlıklarla ilişkisi gibi meseleler, insanlık tarihinin en esaslı problemleri arasında yer alır. Bütün bir felsefi ve fikri birikimin bu gibi sorulara cevap vermek üzere oluşturulduğu söylense yanlış olmaz. Elinizdeki eser, tasavvuf anlayışına göre insanlığın temel sorularını cevaplamaktadır:
İnsanın mahiyeti, büyük âlem-küçük âlem, bilgi edinme yolları (vahiy, ilham, rüya) , ruh, kader, levh-i mahfuz, melek-şeytan, vahdet-tevhid, yer ve gök tabakaları, Allah-âlem ilişkisi, aşk, hürriyet, seyr-i sülük… gibi meseleler bu eserde yetkin bir tasavvuf üstadının kaleminden, klasik sûfî perspektife göre cevabım buluyor. Bu klasik başyapıt, Üstad Ahmed Avni Konuk’un titiz çevirisi ve zengin diliyle irfana teşne olanlara sunulmaktadır.
Tarihi Değiştiren Suikastler
25 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Kitap Tanıtımı, Yeni Çıkanlar
Fatih Bayhan, Nesil Yayınları;
İstanbul, 2009, 14 x 20 cm, 224 sayfa, Türkçe, Karton Kapak. ISBN No: 9789752697607
Sezar`ın, Brütüs tarafından işlenen suikastle öldürülmesi, Roma İmparatorluğu`nda siyasi sonuçlar doğurmuştu. Brütüs`ü Sezar`ın “kötü adam” olduğuna inandıran suikastçı muhalifler, belki de ilk stratejik suikaste de imza atmış oluyorlardı.
Tarihi belleğimizin “Sen de mi Brütüs? ”ü bir halk özdeyişine dönüştürdüğü bu acı yüklü sözcük, Doğu Roma`dan Batı Roma`ya, Avrupa`dan İslam topraklarına kadar ulaştı.
Hz. Peygamber`in (s.a.v.) bir grup Mekkeli tarafından öldürülmeye kalkışılması İslam tarihindeki ilk suikast planı olarak anılabilir. Ama o suikastın özel bir yanı daha vardır ki o da Mekke`de hâkim olan düşüncenin Arap geleneklerindeki dengeyi gözeterek bu suikastı işlemeye çalışmasıdır.
Ancak İslam tarihindeki suikastler burada kalmadı. Hz. Ömer`i, Hz. Osman`ı suikastlerle kaybetti İslam dünyası.
***
Anadolu`nun güçlü devleti Selçuklu`da da yaşandı, koca Çin İmparatorluğu`nda da.
Osmanlı`nın kaderinde de etkili oldu suikastler. Fatih`i kendi aşçısı zehirleyerek öldürdü. Genç Osman genç yaşında suikastle ortadan kaldırıldı. II. Abdülhamid`e bir cuma selamlığı sonrasında düzenlenen suikast herhalde hâlâ tazeliğini koruyor…
Enver Paşa`ya, Talat Paşa`ya, Cemal Paşa`ya suikastlerin eli değmedi mi?
Tarih, Osmanlı`nın zayıf döneminde suikastlerin ağır ve acımasız yüzünü gösterdi ama suikastçilerin vatanı yoktu. ABD`nin en kudretli Başkanı Lincoln ve ABD`ye büyük emek vermiş Martin Luther King de nasibini aldı suikastlerden Kennedy de…
Ama tarihin en acı suikastlerinden birisi herhalde Gandhi`nin yaşadıklarıdır.
Hayatını Hindistan`a adayan, mütevazılığı ve felsefesiyle hâlâ mesajları etkisini koruyan bir lider nasıl olur da bir Hindu tarafından öldürülür?
Evet, yakın tarihimize de Mumcu, Kışlalı, Üçok, Dink suikastleriyle damgasını vuran olaylar zincirine Pakistan`dan Butto`yu da eklemek lazım…
Neden oldu? Amaçları neydi? Sonuçları ne oldu? Ardında kim vardı?
Bu kitap bir yandan suikast kavramını ele alırken, bir yandan da tarih üzerinde etkili sonuçlar doğuran suikastlerden 12 adetini ele alıyor.
Kayıp Şiir – Beşir Ayvazoğlu
25 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Benim Kitaplarım, Kitap Tanıtımı, Yeni Çıkanlar
Beşir Ayvazoğlu, Everest Yayınları;
İstanbul, 2009, 14 x 20 cm, 105 sayfa, Türkçe, Karton Kapak. ISBN No: 9752896536
Evet, benim şiirim, kayıp bir şiirdi; eski şiirlerimin hepsini yeniden ele alıp bütün molozlarından ayıklayarak asıl şiirime ulaşmayı deneyebilirdim. Bu tecrübeyi bana biraz da Almanların şiir karşılığı olarak kullandıkları dichtung kelimesinin ilham ettiğini söyleyebilirim. Dichtung, sıkıştırmak, sızmaz hâle getirmek anlamına geliyormuş. Şiir tam da böyle bir şey; dile o kadar hâkim olmalı ve fikirlerinizi, duygularınızı öylesine kesif hâle getirmelisiniz ki, tek kelimeyi bile yerinden kımıldatmak mümkün olmasın!
Nostaljinin Geleceği
25 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Kitap Tanıtımı, Yeni Çıkanlar
Svetlana Boym; Çeviren: F. Burak Aydar, Metis Yayınları;
İstanbul, 2009, 13,5 x 19,5 cm, 516 sayfa, Türkçe, Karton Kapak. ISBN No: 9789753427463
Yurtdışında savaşan İsviçreli askerlerin ‘yurt özlemi hastalığı’nın adı olarak teşhis edilen nostalji, zamanla ‘geçmişe duyulan özlem’ hastalığının adı olurken, modernlik bir yandan ilerleme’nin nostaljiyi yeryüzünden sileceğine inandı, bir yandan ise bu şifası olmayan hastalığını ölesiye sevdi. Halen Harvard Üniversitesi Slav Dilleri ve Edebiyatları bölümünde öğretim üyeliğinin yanı sıra çeşitli sergilere imza atarak sanat kariyerini de sürdüren Svetlana Boym, nostaljiyi badireler atlatmış St. Petersburg, Moskova ve Berlin gibi kentlerin tarihsel coğrafyasında ve de Nabokov, Brodski ve Kabakov gibi modern sanatçıların eserlerinde gezinerek keşfe çıkıyor, sıradan göçmenlerin hatıra-eşya koleksiyonlarını mercek altına alıp, onulmaz nostaljikliğimizin köklerine inmeye çalışıyor. Hatırat, felsefi deneme, tarihsel analiz ve edebiyat eleştirisi gibi yazı türlerini özgün bir biçimde harmanlayan kitap, ulusal kimliği kişinin kendi kendini yaratma çabasına bağlayan kolektif nostalji mekânlarına uzanıyor. Kısacası, Boym ‘nostalji incelemeleri’ gibi yepyeni bir araştırma alanı, yeni bir tipoloji veya sınıflandırma ve yeni bir estetik ortaya çıkarmayı başarıyor.
(Tanıtım Bülteninden)
Futbolun Bukalemunları
25 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Kitap Tanıtımı, Yeni Çıkanlar
Tarkan Kaynar, İzgören Yayınları;
Futbolun Bukalemunları, sıradışı bir futbol kitabı.1910’dan bugüne Türk futbolundaki sansasyonel transferler; tutku, ihanet, fedakârlık, zirveye çıkış, dibe vuruş belgesel bir film tadında aktarılıyor.
Refik Osmani’den Talat Paşa’ya, Metin Oktay’dan Lefter’e, Şenol-Birol’dan Baba Recep’e, Rıdvan’dan Tanju’ya, Hasan Vezir’den Sergen’e, Tümer’den Rüştü’ye, Emre’den Mehmet Topuz’a pek çok futbolcunun heyecanlı transfer hikâyesi anlatılıyor.
Bir yandan filmi izlerken diğer yandan futbolcuların kaçırılma öykülerini polisiye roman, taraftarların duygularını hüzünlü bir şiir gibi okuyacaksınız.
* * *
Futbolun derinliğini ve entelektüel dünyamızdaki izini, sevgili meslektaşımın neredeyse sosyolojik bir tespitle bağdaştırdığı “Bukalemunlar” ile hissettim. Böyle bir kitaptan haberdardım, ama bilge bir spor duruşu ve akıcı bir roman diliyle keyifli bir tarih yolculuğu yapacağımı bilmiyordum. […]
Bu kitap okuyanın meşrebine göre değişen bir içeriğe sahip. Spor tarihi meraklısı iseniz “cuk” diye oturduğunu düşünebilirsiniz. Spora entelektüel bir tat diye bakıyorsanız bilgilenirsiniz. Ben bu kitabı “ihanetler tarihi” diye okuyanlardanım. Keşke Tarkan’dan daha iyi cümlelerle aşağıdaki halet-i ruhiyeyi tasvir edebilseydim:
“Gün gelir de onun, artık sizinle aynı cephede yer almadığını; ‘tercih’ kullanarak, ‘profesyonelce’ davranarak, kendince haklı sebepleri ve spor dünyasında kabul gördüğü durumlar üzerinden rakibinizin cephesine geçtiğini duyduğunuz an gökdelenin en üst katından düşmüş gibi hissedersiniz kendinizi…”
[…]
Sevgili tribün kardeşim sizi tarih turuna çağırıyor. Bu “renk cümbüşüne” hazır mısınız?
Türk Adalet Yönetimi
25 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Kitap Tanıtımı, Yeni Çıkanlar
İsmail Aksel, Seçkin Yayınevi;
Türkiye’de Adaletin İşleyişi: Yapılanma ve İşlevler / Yüksek Mahkemeler / Adalet Bakanlığı İle Bağlı ve ilgili Kuruluşları / Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu / Bölge ve İlk Derece Mahkemeleri İle Cumhuriyet Başsavcılıkları / Barolar ve Türkiye Barolar Birliği / Noter Odaları ve Türkiye Noterler Birliği
Hasretinden Prangalar Eskittim – Ahmed Arif
18 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Düşle Edebiyat, Kitap Tanıtımı, Şiir
Açar,
Kan kırmızı yediverenler
Ve kar yağar bir yandan,
Savrulur Karacadağ,
Savrulur zozan…
Bak, bıyığım buz tuttu,
Üşüyorum da
Zemheri de uzadıkça uzadı,
Seni, baharmışın gibi düşünüyorum,
Seni, Diyarbekir gibi,
Nelere, nelere baskın gelmez ki
Seni düşünmenin tadı…
Ahmed Arif ilk şiir kitabı olan “Hasretinden Prangalar Eskittim”i 1968′te Bilgi Yayınevi’yle anlaşarak çıkarttı. Kitap, yazarın yaşarken yayınladığı tek eser olduğundan büyük önem taşımaktadır. Ahmed Arif’in edebiyat dünyasındaki varlığını sürdürmesini, belki de kalıcı olmasını sağlayan bu eser bugüne kadar Türkiye’de en çok baskıya ulaşan şiir kitabı olarak da dikkat çekiyor. Yıllar içinde ulaştığı kitlenin büyüklüğü göz önüne alındığında onun toplumsal şiirinin, toplumun ne kadar içinde ve topluma ait olduğu açığa çıkmaktadır. Kaldı ki onun şiir anlayışının Türk geleneğindeki âşık şekline benzemesi, şiirinin kendi iç sesi halka yakın gelmesi de önemli bir noktadır. Onun doğayla bütünleşen ve bir yandan da isyan eden sesi halkın damarlarına kadar işlemiştir. Halkın aşkı, halka olan aşkıyla bir doğa ve doğa isyanıdır onun şiiri.
O, Anadolu toprağının âşığı ve anlatıcısıdır. Eserlerinde kendi inandığı değerleri ve halkın inançlarını bir araya getirerek müthiş bir sentez oluşturur. Kitap içinde yer alan şiirlerin geneline baktığımızda bir doğa ve bir isyan görürüz. Onun şiirinde isyan, başkaldırı sert bir direnişten çok haykırış ifadesindedir. Oysa bu haykırış bile doğanın, dağların yamacından gelen bir rüzgâr gibidir. Rüzgârın uğultusu toplumsal bir hareketin ifadesi niteliğindedir.
“Hasretinden Prangalar Eskittim” kitabındaki şiirlere birçok farklı toplumsal açıdan bakılabilir. Mesela şiir, toplumun içinden geldiği için topluma yakındır ya da şiir zaten toplumun içinden gelen biri tarafından yazıldığı için toplumdan asla uzaklaşmamıştır. Şiirin doğayla olan buluşması sadece Türkiye’nin Doğusu’ndaki halk için değil, tüm Anadolu için bir akış niteliğindedir. Şiir doğanın içinde doğaya bir özlem olduğu kadar, ülkenin içinde huzura özlemdir de.
Ahmed Arif’in şiirleri halktan ayrı düşünülemediği gibi, doğadan ayrı, Anadolu tabiatından ayrı da düşünülemez. Buna rağmen onun şiirlerinde doğayı ve halkı ikinci plâna bıraktığımız zaman hisler kalır ortaya. İnsani duyguların ön plâna çıktığı bir bileşimle karşılaşırız. Bir saniye durup düşündüğünüzde aklınıza gelen tüm hisler Ahmed Arif şiirinin içinde vardır. Hisler “Hasretinden Prangalar Eskittim” şiir kitabındaki eserlerin sürükleyicisidir, inançla, doğayla, mücadeleyle birlikte sürükleyicisidir…
Türkiye’de baskı sayısına kimsenin takip edemediği tek kitabı olan “Hasretinden Prangalar Eskittim”in yanına son yıllarda bir de Ahmed Arif’in başka kitabı eklendi: “Yurdum Benim Şahdamarım”. Bu kitapla ilgili incelemeyi düşLE Edebiyat Dergisinin 25. sayısında kitaplık bölümünde bulabilirsiniz. Bunun yanında “Hasretinden Prangalar Eskittim” üç yayınevi değiştirdi. Bilgi Yayınevi’nden sonra Cem Yayınevi ve son dönemde de Everest yayınevinden basılan kitabın korsan baskılarıyla birlikte tam olarak kaç kişiye ulaştığını tespit etmek mümkün değil. Ancak milyonlarca kişinin onun şiirlerine ulaştığını ve onun şiirlerini beğenerek okuduğunu söylemek hata olmaz. Ahmed Arif kadar halkıyla birleşen birçok edebiyatçımız var. Buna rağmen onun halka herkesten çok ulaşması, ayrıca incelenmesi gereken bir nokta. Yazı boyunca bahsettiklerimizin yanında çok daha ciddi biçimde incelenmesi gereken bir konu bu. Oysa incelemeler ya da geri kalan hiçbir şey halkın onu sevdiği gerçeğini ve onun halka şiirleriyle ulaştığı gerçeğini değiştiremez.
Kitap: Hasretinden Prangalar Eskittim
Yazar: Ahmed Arif
Yayın: Everest Yayınları
Basım: Ağustos 2004 (52. Basım)
Sayfa: 142 s.
Dem – Sadık Yalsızuçanlar
18 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Biyografi, Kitap Tanıtımı, Metafizik, Milli Gazete
Eserleri farklı dillere tercüme edilen, kırkı aşkın kitabıyla yazmayı bir idame-i hayat bilen, öykücülüğü öne çıkmasına rağmen edebiyatın birçok türünde ürünler veren bir modern zamanlar dervişi Sadık Yalsızuçanlar. Habermas’ tan, Niyâzî Mısrî’ye, Cemil Meriç’ten Aliya İzzetbegoviç’e, Marks’dan Said Nursi’ye uzanan düşünce dünyasında, batının ve doğunun önde gelen fikir ve düşünce insanlarının kitaplarıyla hemhal olan Yalsızuçanlar, hakikat nazarından keşfettiği imgeleriyle yazının her alanında kalem oynatabilen ender yazarlarımızdan. Daha ellisine varmamış yazarın sinema’dan müziğe, felsefeden düşünceye, şiirden tasavvufa, hikâyeden romana kadar birçok kitabı, makalesi, ürünü bulunmakta. Zengin iç dünyasında inşa ettiği bu mozaikte yazar, anlam dünyasında derviş edasıyla bohçasında topladığı çiçeklerden demet demet sunuyor okuyucularına. Yürekten kelimeleriyle, özgün üslubuyla imbik imbik damlatıyor kelimelerini okuyucunun kalbine. Mütedeyyin ve mütevazı şahsiyetiyle okuyucunun kalbiyle köprü kuran bir ağabeyimiz Sadık Yalsızuçanlar.
Yalsızuçanlar’ın Dem adlı romanı, geçtiğimiz hafta Timaş yayınevinden çıktı. 1970′lerin canlı Anadolu kasabalarında öğrenci olarak kâinatı gözlemlemeye başlayan, renkli ama bir yanıyla da yeknesak hayatına devam eden yazarın, hayat karşısında keşf-i kalp mertebesince perdeler birer birer aralanmakta, geride olan görünmeye başlamaktadır. Akordu bozulan keman sesinden kâinatın zikrine, insanın varoluş arayışından hiçliğe kadar, yazarın iç dünyasında artık taşlar yerine oturmaya başlamıştır. Yazarın ifadesiyle hikmetle bir kez karşılaşan can, artık kendi benliğini yok edecektir.
Dem, Sadık Yalsızuçanlar’ın kaleminden bir Bediüzzaman anlatısı. Isparta, Emirdağ, Urfa, Muş, Barla… hangi dağın doruğunda olduğu bilinmeyen sırları, hangi ağacın kovuğunda saklandığı bilinmeyen hikmetleri arayış çabasına giren yazar, yaşadığı hayatın karmaşası içinde Said-i Nursi’nin izini sürüyor. Kimi zaman Barla’nın yüksek dağındaki bir katran ağacının kovuğunda oturarak, kimi zaman hakikat göğünde keşfettiği sırların tanıyarak, kimi zamansa kâinat kitabının en ışıltılı sayfasında yüz katlı bir yükseklikte, yüzüncü makamda insanoğlunun acziyetini ifade ederek…
Bay Muannit Sahtegi’nin Notları’nda geçen “Haksızlık ettiğime, saplantılarımdan kurtulamadığıma, kısaca ermişliği kimseye kaptırmamaya çalıştığıma tam değilse bile yarı inanırken, davranışlar, sözler, yüz çizgilerinin değişimi o denli yanılgılara düşmediğimi göstermiyor mu! Tuzağa mı düşürüyorum kendimi durmadan! Neye tutsağım!” diye sorguladığı hakikat arayışında, şairlerin önceden cenneti gördüklerini ima edişindeki ait olduğu mekânı arayış çabası gibi, kâinatın varlık sebebiyle her an hakikatin başka başka halleriyle yüzleşen bir yolcunun hikâyesini içten üslubuyla kaleme almış yazar. Bediüzzaman Said Nursi’yi okurken karşısına çıkan her perdenin aralanışıyla tattığı huzuru, keşfettiği tılsımı anlatırken, derdi dermanı dermanını derdi edinen karınca misali su taşıyor arayış yangınına, kuyular yüreğine ay ışığını yansıttıkça heybesinde taşıdığı yükü hatırlıyor. Kelimeleri yoğurup varlık sancısıyla ab-ı hayatı demliyor, dünyanın bir değirmen olduğunu öğrendiği efendisinin vesilesiyle keşfettiği nur huzmeleriyle denize açılıyor. Dağdağalı gecenin fırtınalı gecesinde, Aragon’un “Sana büyük bir sır söyleyeceğim zaman sensin” diye başlayan şiirini yazdığı mektubu sevgiliye sunuyor. Sevginin hakikatle ilişkisine doğru yol alırken sözlerle tanışıyor, ‘hu, hu…’ zikriyle aşk acısını tadıyor.
Yazar, çocukluk aşkı Nigar ile yaşadığı duygusal bağıntıdan yola çıkarak, Hıra’ya çekilip tefekkür ederek gençliğinde yaşadığı değişiklerden, algılardan, arayışından, Mustafa Sungur ve Bayram Yüksel hocaların tedrisatından geçerken idrak edebildiği metafizik imgelerden yola çıkarak kendisini sorguluyor, hayatın anlamını merak ederek kâinatın sırlarını anlamaya çalışıyor. O zamanlardan bu zamanlara hatıralarını naklederken, yaşanan gelişmelerle bir Türkiye fotoğrafı çıkartarak üstadı anlatıyor: “Efendim sözlerin kitapta duruyor. Onları yıllardır okuyorum. Ömrümün üçte ikisini onları okuyarak geçirdim. Her defasında ilk kez okuyormuşum gibi hissediyorum. Her seferinde yeni bir kapı açılıyor. Bir perde aralanıyor. Bir tecelli oluyor. Bir güzelliğe boğuluyorum. Bir sır ifşa oluyor. Bir yaram iyileşiyor. Bir hüznüm artıyor. Bir ışık yanıyor. Yıldız gibi yanıp yanıp sönüyor. Bir ağustos böceği ötüyor. Bir kadın ağlıyor. Bir yer yırtılıyor. Bir namaz kılınıyor. Bir insan binası yıkılıyor. Bir ruh arınıyor.
Ne zaman kitabını elime alsam, aklıma hep o söz geliyor. Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakilerin anlayabileceği kadardır. Ne kadar, diyorum, okursan oku, anlayabildiğin yaşadığın kadardır.” (Sayfa 296)
Eşyaya hikmet nazarından bakarak ‘şey’lerin hem Hakka hem halka bakan iki yüzünün olduğuna dikkat çeken yazar, yalnızca dört kelime ile ifade ediyor bu ruh halini: Niyet, nazar, harf ve isim. Kendisinden yalnızca dört kelime öğrendiğini, bu dört kelime ile yürek devletini gerçekleştirip yürek fethini gerçekleştirdiğini, yüreklerin fethi için ilahi marifete doğru yol alınması gerektiğini anlatıyor. Ölümün dilini susturunca, çocukluğundan itibaren en kalbi duygularıyla üstadın ruh halini anlamaya çalışarak o ruh halini anlatan yazar, eski Sadi’in gülmelerinin yeni Said’in ağlamalarına dönüştüğü irfan mertebesindeki dergâha doğru yol alıyor.
Mütevazılığıyla, samimi diliyle okuyucuya bir hatıra kitabından ziyade, bir arayış kitabı; kendini bulma; güneşe çıkıp demlenme; hakikatle yüzleşme gibi insanın kendisiyle, eşyayla ve Rabbiyle olan ilişkisinin ne olması gerektiği hakkında düşünsel eylemler içeren bir kitap Dem. Demlenmek isteyen okurlara duyurulur.






