Popüler romanlar ne anlatır?

31 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Eleştiri, Roman

Roman, başlangıçta kültürümüze sanat olarak değil aktüel bir tür olarak girer. Aktüalite, gücünü ve enerjisini güncel olandan alır.

Roman, bir yandan sokakta hazır bekleyen potansiyeli gözetir, diğer yandan sürekliliğini sağlamak adına kendisini tartışmaktan ısrarla ve bile isteye uzak durur. Literatürümüze ‘Popüler Türk Romanları’ başlığıyla yerleşen ve sonraki türevleri günümüze kadar ulaşan bir türdür popüler romancılık. Doğrusu hem nitelemesi hem de ayrıştırmalı tahlili zor bir konudur bu.

A. Doğan Yıldız’ın Popüler Türk Romanları, Kerime Nadir- Esat Mahmut Karakurt- Muazzez Tahsin Berkand, 1930-1950 isimli çalışması, bir yandan ‘popülerlik’ kavramının teorik çerçevesini ve o çerçeve içerisinde ‘Popüler Türk Romanları’nın görünüşünü ve üç yazar örneğinden de hareketle ‘popüler romanlar’ın dünyasını tahlile çalışır.

Popüler kültürün ne olup ne olmadığı, hayattaki çetrefil bağlantılarının takibi bir yana, öteden beri bizdeki tartışmanın ana ekseni bu örneklerin roman sayılıp sayılmayacağına odaklanmıştır. Bu sebepten yazar, “Niçin Popüler Türk Romanları?” başlıklı girişte, “Edebi seviyesi ne olursa olsun her romanın bir edebiyat ürünü olduğunu inkâr etmek mümkün değildir.” değerlendirmesinde bulunmaktadır. Bu yaklaşımını gerçekliği kadar getirdiği problematiği de bir yana bırakarak söylememiz gerekir ki, kuram- eser çatışması ve ‘estetik’-‘estetik olmayan’ tartışmasını süreç içerisinde yapamamıştır edebiyatımız. Dönem ve veriler hakkında sonradan yapılacak her tür estetik ve kuramsal yaklaşım faydalı olsa bile ne yazık ki sorunludur… Fakat hiçbir yaklaşım söz konusu romanların dönem içindeki yaygınlığının önüne geçemez. Yazar bu durumdan hareketle, “gerek yayımlandıkları gerekse sonraki yıllarda birçok okura ulaşan, aynı dönemde yayımlanan edebi romanlara göre etkileri çok daha fazla olan bu romanlarda okura neler sunulduğunu, hangi tekliflerle okurun karşısına gelindiğini tespit etmek” olarak çerçeveliyor çalışmasının amacını. Ki bu önemli bir çıkış noktasıdır.

Bu noktadan bakıldığında, popüler kültürün batı eksenli macerası ile bizdeki yerli geçmişi kopuk olduğu kadar çelişiktir. Kaldı ki, Popüler Kültür kavramını irdelerken sonuçlarını popüler romanlarımıza indirgemek bilimsel çalışmanın yöntemi bakımından gerekli görülse bile, roman ve yazarlarla kuracağı bağlantılar sorunludur. Bugünkü popüler kültürün sokak yaygınlığı ve gerçeklik katsayısı yüksek olmakla birlikte geçmiş dönemin gerçekliğinden farklıdır. Dünün görüntüsü literatür, hatta kurgusaldır. Sebebi de sosyolojik olduğu kadar tarihseldir. Popüler popülerdir, tamam, ancak kuramsal popülerlik bizim düşünce dünyamızın çeviriyle tanıdığı bir olgudur. Nitekim yazarın kullandığı dipnotlardaki kaynakların tarihinden de bu anlaşılmaktadır. Kaldı ki, kitapta oldukça önemli bir yer tutan ve hayli emek harcandığı da açıkça belli olan bu bölümlerin, böylesi bir çalışma içinde çok da gerekli olduğunu düşünmüyorum.

Roman, diğer edebi türler gibi tarihsel çerçevenin içinden doğar ve tarihsel bağlamdan kopuk düşünülemez. Alpay Doğan Yıldız, “Tarihsel Çerçeve” başlığı altında, “1930-1950 Dönemi Türk Romanının Genel Görünüşü” başlığı altında, söz konusu çerçeveyi doldurmaya çalışır. Ne var ki, belki tam bu noktada pek gerekli olan kuramsal oylumlama es geçilir, dipnotlarla izah edilmeye çalışılır. Bu yirmi yıllık tarihsel sürecin dünya ile koşut kodlarını irdeleyip dökmek sanırım söz konusu romanları anlayıp anlamlandırmamız için daha farklı pencereler açabilirdi. Bu tür bir yaklaşım kadar çalışmanın zorluklarını bilmez değilim. Ancak, değeri ne olursa olsun her tür edebi esere soğukkanlılıkla yaklaşmak gerektiğini düşünen birisi olarak, bazen çevrede dolaşmak yerine öze yoğunlaşmanın uzun vadede daha değerli olduğunu varsayarım.

Köy romanından daha gerçekçi

Popüler romanlar bütünlüklü olarak düşünüldüğünde plastik olmaktan uzak oldukları gibi naif gerçekliklerle de donanmış durumdadırlar. Nitekim kitabın “Moral Değerler” bölümünün bu anlamda çok ciddi veriler içerdiğini düşünüyorum. Hatta, bu halleriyle, köy romancılığı ve sosyal gerçeklik iddialı romanlar karşısında daha gerçekçi ve hayatla uyuşumlu oldukları söylenebilir. Başı sıkıştığında Eyüpsultan’a giden insanlar, toplumun bir damarı değil midir bugün bile? Yasin okumak, yılbaşı kutlaması tartışmaları, Türklük, vatan sevgisi, vesaire vesaire…

Ve çalışma, “Modernlik (Asrilik) ve Kadın” meselesinde kilitlenir. Son iki asırdır döne dolana hayatın merkezine oturan, teorik olduğu kadar güncelliğinden de hiçbir şey yitirmeyen iki konudur onlar. Söz konusu romanlarda konaklamaları bile, değişik bağlamlarda bu romanlara dönüp dönüp bakılmasının gerekçesi sayılmalıdır. Alpay Doğan Yıldız, gelecekte yapılacak bağlamlı okuma ve incelemelerin eşiğinde şüphesiz görmezden gelinemeyecek bir çalışma ortaya koymuştur. Popüler romancılığın, bugün ciddi romancılık görüntüsü altında fakat geçmiştekilerin değerinden uzakta seyrettiği bir dönemde o romanların yazılmış olması da bir sığınaktır. Hem de edebiyat sığınağı. İsmi popüler olsa bile.

ÖMER ERDEM

Göçebe

25 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Roman, Yeni Çıkanlar

http://kitap.antoloji.com/media/erenbooks/k/29/291888_k_8887.jpgKnut Hamsun; Çeviren: Behçet Necatigil Timaş Yayınları;

“Göçebe, üç bölümlük büyük romana yazarın verdiği genel isimdir. İlk kitap Sonbahar Yıldızları altında 1906’da, Hüzünlü Havalar 1909’da, Son Mutluluk 1912’de yazıldı. Üç bölümün üç ayrı adı var, ama aslında üç bölümün üçü de birer “hüzünlü hava”dır; üçünün de kahramanı aynı kişi. Hamsun’un asıl adı olan Knud Pedersen’in ağzından anlatılır olaylar. Artık büyük şehirlerden bezmiş, iç sıkıntılarını kırlarda, ormanlarda, şehirden uzak yerlerde dağıtmaya çalışan, kayıp gençliği peşinde avare, orta yaşlı bir hülya adamıdır kahraman. Şehrin gürültü ve uygarlığından kaçarak tabiatın bağrında, yıldızların altında ruhuna sükûn ve şifa arayan, kanının çağıltısını kırların soluğunda yatıştırmak isteyen, şair ruhlu birisi.”

Behçet Necatigil

İlk aşkın romanı: Cemile

21 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Ahmet Salih SARIKAYA, Roman

http://www.icasbl.k12.tr/newsgfx/Tschingis_Ajtmatow22fd.jpg Cemile, II. Dünya Savaşı sırasında Orta Asya’da yaşanan dramın 15 yaşındaki bir çift gözün penceresinden aktarılması olarak da tarif edilebilir. Savaşın getirdiği zorluklarla karşılaşan Seyit, daha küçük yaşında büyük adamların yaptığı işleri yüklenmek zorunda kalacaktır. Çünkü köyün ‘cigitleri’ ve büyükleri savaşa gitmiştir.

Bu dönemde Seyit, ‘Küçük Ev’deki ‘yenge’ diye hitap ettiği Cemile’ye karşı anlamlandıramadığı bir duygu beslemeye başlar. Bu duygunun adını hikâyenin sonunda koyacaktır. Aşkın sınırsızlığı onu da vuracaktır.

***

“Bu aşk bir bahr-ı ummandır, ona hadd ü kenar olmaz”

Seyit’in aşkı cismani bir aşk değildir. Onunki ‘aşkın’ olanı yakalamış bir duygudur. Bunu Semiha Ayverdi’nin romanlarında da sıkça görmek mümkündür. Çünkü Semiha Ayverdi romanlarında da kişiler içinde yaşadıkları aşkla olgunlaşırlar. Sevdiğine kavuşamama veya zorluklarla karşılaşma kişilere bir olgunluk kazandırır. Böylece artık metafizik olana hazır hale gelirler. Cengiz Aytmatov’un Cemile’sinde bu iki karakteri de birlikte görmek mümkündür.

Aşkın yüceliğini tanımak roman kahramanlarını ölümsüzleştirir. Onu keşfetmek varlığın anlamını keşfetme yeteneği ve tabiattaki varlıklara karşı büyük bir sezgi gücü verir. Bu nedenle hayata karşı daha dik, sızdırmadan yoluna devam eder. Hiçbir şey onu korkutamadığı için de ondaki cesareti görenler kendi dünyaları içinde bunu ancak delilikle açıklayabilirler. Erdem Beyazıt’ın “Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm” ifadesi gerçekten de değerini bulur.

***

Sürüp gelen bir aşk…

Danyar, hiç kimsesi kalmamış bir halde savaştan yaralı olarak döndüğünde ana toprağı olan köyünde de kendini tanıyan kalmayacaktır. Artık burada Cemile ve Seyit’le birlikte savaşa gidenler için yiyecek taşıyacaktır. Bu yolculuklar üçü için de yeniliklerle doludur. Aslında Seyit ve Danyar Cemile’ye âşıktırlar.

Seyit ve Danyar’ın aşklarında kadere olan bağlılık hemen kendini gösterir. Bazı şeylerin kendi ellerinde olmadığını bilen âşıklar kendilerini Yüce Kudret’e teslim ederler. İşte bu yüzden de sırlarına hep sadık kalırlar. Onlar için aşktan dem vurmak sırrı ifşa etmektir, sırrın ifşası ise çoğu zaman gerçek gelişimin durma noktasıdır. Aşkına olan güvenleri onları suskunluğa iter. Bu suskunluk hali onlara görmediklerini gördürür, duymadıklarını duyurur. Böyle bir haldeyken belki yıllar geçer ama her geçen gün ötelerden müjdelerle doludur onlar için. Sabrın pişirdiği bu zihinler büyük bir olgunluk kazanmıştır. Sabırla geçen her gün büyük bir baharı fısıldayıp durmuştur. Geçen her gün kendi içlerinde bir derinlik kazandırır. İçindeki seylâplara rağmen direnme onların hayata olan dirençlerini artırır.

***

Susmak…

Beklemesini bilen bir ruh, yere düşen bir tohumun yeşerme zamanı geldiğinde onu hiç kimsenin durduramayacağını bilir. Ağaç yeşillenip dal budak saldıktan sonra artık engin bir fikir ortaya çıkar. Nitekim romanda köye sonradan yaralı bir asker olarak gelen Danyar’ın aşkı da en sonunda neticesini vermiştir. Köylü onu meczup biri olarak görürken aslında içinde yanan kıvılcım ve hafakanları sezememiştir. Onun içindeki derinliği anlayan ancak aşkı sezmiş bir ruha sahip olan Seyit’tir.

Seyit ve Danyar ve Cemile’nin hali herkesten farklıdır. Sızdırmadan, dimdik ayakta duran ve yıllarca kendi içlerinde kor haline gelen bir ruha sahip olmuşlardır aşklarının nihayetinde. Her haliyle hayret uyandıran ve kalabalıklar arasında hemen fark edilen yüce bir görünüş kazanmışlardır.

Kalabalıkların dünyaya dair söyledikleri artık Seyit’i ilgilendirmez. Kendi aşkınlığı içindeki yüksek tepelerin lezzetini duymak onu dünyaya bağlılıktan kurtarmıştır. Özgürlük adına savaştıklarını zannedenler aşkın’lığı duyumsayabilselerdi ne kadar boş uğraş verdiklerinin farkına varırlardı. Bu özgürlük bir müddet sonra yeryüzündeki her kişi ve olaya karşı iyi bir duyguyla yaklaşmayı beraberinde getirir. Artık dünya üzerindeki hiçbir şey onu üzemez. Çünkü bir şeylerin bizi üzebilmesi için ondan beklentimizin olması gerekir. Beklentisiz olanın ise böyle bir düşüncesi yoktur. Seyit, ancak bu özgür ruhu kazandıktan sonra köyünü terk ederek okuyup ressam olmak için yollara düşebilmiştir.

Aşk insana yıllarca tecrübe edemeyeceklerini yaşama fırsatı verir. Normal zamanda belki bir ömür alacak bir gelişme aşkta birkaç yılda tamamlanır. Aşka kapalı kalma birçok zenginliğin üstünü örter.

Seyit, yıllarca resim çizmek için uğraşırken, ancak aşkın lezzetini hissettikten sonra kopya resimler yapmayı bırakıp orjinal resimlere başlayabilmiştir. Bir hali anlatmak elbette mümkün değildir, kitaplarda anlatılanlar, bunca yazılan kelimeler, çizilen resimler sadece hal’in dışa yansıyanı kadardır. Seyit’in resimleri de bu yansımalardan bir ışıktır sadece. Bunu o da çok iyi biliyordur.

Ahmet Salih Sarıkaya – Edebiyat Konağı

Roman Ne Anlatır Mehmet Narlı

18 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Roman

1920′den 2000′e romanın neyi anlattığına, niçin anlattığına ve hangi siyasal ve kültürel tabana göre anlattığına cevap arayan; bu cevapların buluştuğu noktlarda genel bir fotoğraf çekmek isteyen bir kitap. Başlangıcından özellikle 1980′lere kadarki eleştirinin romanın ne anlattığı ile ilgili olduğu gerçeğine yaslanarak fakat daha kapsamlı bir tematik tasnif yapıyor. 80 yılın romanı şu başlıklara ele alnıyor:
1. Eskinin Eleştirisi – Abdülamit’ten Mütarekeye,
2. Milli Mücadele Romanı,
3. Hedef Anadolu: Öğretmenler,
4. Cumhuriyet’ten Osmanlı’ya,
5. Doğu ile Batı Arasında Yeni Bir Kimlik veya Köklerin İzi,
6. Sosyal Gerçekçiliğin Köylüleri,
7. Sosyal Gerçekçiliğin İşçileri,
8. Göç Kervanı Diziliyor: Almanya Acı Vatan,
9. Turan’dan Türkiye’ye Türkiye’den Turan Ülkelerine,
10. Demokrasi ve Darbeler,
11. Kentli Aydın Bunalıyor,
12. İdeolojilerle Hesaplaşma,
13. Popüler Romanlar Ya da Kitlenin Penceresi,
14. Dini Duyarlığın Yeni Sesi,
15. Biyografik Romanlar,
16. Post-modern Sularda.

Aynalar Koridorunda Aşk – Mustafa Ulusoy

18 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Benim Kitaplarım, Düşünce, Roman

Zehra Tuelna \ haber7.com

Aşk hakkında birçok roman yazıldı. Hatta artık ‘aşkın romanı’ bile yazıldı?

Timaş yayınlarından çıkan, Mustafa Ulusoy’un yazarlığını yaptığı; ‘Aynalar koridorunda aşk’, sıradan aşklara nokta koymak ve hayat sayfasına aşkı simetrik bir boyutta yansıtmak amacında.

İnsanlar sizden bir şeyler istediğinde ‘Hayır’ diyemiyor musunuz? Belirlediğiniz yolda gidemediğinizi hissettiğiniz durumlarda kaygılanıyor, kendi tarzınızın dışındaki yolları hoşgöremiyor, sınırlarınızı kendiniz mi çizmek istiyorsunuz?

Kişilerle iletişim sonrasında, hakkınızda ne düşündüklerini merak mı ediyorsunuz?

İnsan; varoluşunun değerini bir çift gözbebeğindeki yansımasıyla, anlam kazandığını algılamak istiyor. Çünkü anlam bulmadan yapamaz insan. Var oluşunu algılayacak bir kalıp ve anlam arar. Aksi taktirde varoluş anlamsızlığa bürünür. Anlamsız bir varoluşun, varlığıyla yokluğu arasında bir fark kalmaz. Anlamsızlık = yokluk = hiç’ liktir. Yokluk duygusu en ağır yaşanan olgulardan biridir.

Bu duygu girdabının içinde olan insan, yokluğa dayanamadığı için, yokulktan varlığa geçmek, değer bulmak anlam kazanmak, sevilmek, çılgınca sevilmek ister. Ancak varoluşunu bir hiç gibi algılayıp, sonsuz değerli olduğunu, sevildiğini hissedemediğinde, hayatın en derin acısıyla karşı karşıya kalır. Değersizlik hissi insanın yaşayabileceği en büyük acıdır.

Bu acı insanı derinden yaralar, kalbini huzursuz eder, ruhunu daraltır. Koskoca evrene sığamaz. İnsan aşkın bir boyutta sevildiğini, kendisine değer verildiğini hissedememeye katlanamaz. Mutlaka sevilmeli ve değerli olduğunu hissetmelidir. İşte tam burada ‘öteki insan’ karşısına çıkar. Başka insanlar tarafından sevilmek, değer kazanmak, takdir görmek, onların teveccühüne mazhar olmak için çabalar durur. Ancak başka insanların dünyalarında ki ‘biz’ aynadaki görüntümüzden farklı değildir.

Bu, şöyle bir misalle zihinlere yakınlaştırılabilir. İnsan aynaya baktığında kendisini gördüğünü zanneder. Halbuki kendisi yerindedir. (Ayakta veya oturuyor) Eğer aynadaki görüntünün; O kişinin kendisi olduğunu farzedersek, o kişiden iki tane olduğunu kabul etmek gerekir. Bu ise muhaldir. Aynada olan görüntü sadece o kişinin yansımasıdır, kendisi değil. Kişi aynada gördüğüne ‘kendim’ dediğinde varoluşu ile aynada gördüğünü özdeşleştirmiş oluyor.

Varoluşunun gerçek halinden geçip aynadaki görüntüye sığınıyor. İnsan görüntüsünden başka bir oluşumdur. Başkaları tarafından sevilse de sevilmese de, kıymet görse de görmese de, burada değerlendirilen, insanın aynadaki görüntüleridir. Ancak insan kendini aynadaki görüntüden ibaret olmadığını unutur. İnsanın varoluşunun değerini aynada ki görüntüler belirleyemez, başkalarının zihinlerinde oluşan imajlar, görüntüler, düşünceler belirleyemez.

İnsanın kendi varoluşu ile kendisinin, öteki insanın aynasında ki yansımalarını özdeşleştirmesi, öteki insana verdiği gücü gösterir. İşte o zaman öteki insan kendini çok güçlü hisseder. Karşısındaki insanın hayatına hükmetmeye çalışır.

Öteki insan aynasındaki sana ait görüntüleri istediği gibi değiştirerek, senin kendini farklı farklı görmene, farklı farklı algılamana yol açar. Onun aynasındaki görüntülerini kendinle özdeşleştirdiğini ‘bu benim yalnızca görüntüm, kendim değil’ yerine, ‘bu benim’ dediğini anladığında seni evirip çevirmeye başlar. Bazen de aynaları geri çekip seni yok etmeye çalışır. Aynalar yaşamını ele geçirir ve kim olduğunu unutursun.

İşte o zaman, o kişi sana egemen olur ve sen aşkın CEHENNEMİNE girersin.

Terapi tadında, rahatlamanıza yardımcı olacak bu kitapla, iç aleminize doğru keşif yolculuğu yapmaya ne dersiniz?Cevabınız evet ise bu kitap sizler için biçilmiş kaftan.

La: Sonsuzluk Hecesi – Nazan Bekiroğlu

18 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Benim Kitaplarım, Radikal Kitap, Roman

SONER CAN

Nazan Bekiroğlu, roman ile mesnevi arasında seyreden bir üslupla yazdığı son romanı ‘Lâ’da, insanın Adem ile Havva ekseninde, ama illa ki Adem’in yalnızlığı perspektifinde, bireyin ezeli ve ebedi yalnızlıkla örselenen ontolojisine kişisel ama bir o kadar da önemli bir bakış sunuyor. Yalnız gelmişti dünyaya Adem. Dünyanın bir adının da yalnızlık olduğunu bildi. O kadar yalnızdı ki, dünya böylesi bir yalnızlığı son gününe değin görecek değildi. “Nazan Bekiroğlu, son yayınladığı romanı Lâ’da referansını Kur’an’dan aldığı ontolojisini, Adem üzerine bir roman ile kurarken (elbette bilinçli bir biçimde) sonsuz evrene ve sonsuz yaratılmışlara inat, yürek burkan insanoğlu yalnızlığına vurgu yapıyor. Bekiroğlu ‘nun baştan sona odaklandığı yalnızlık hali, ıssız bir dünyada acıklı bir çaresizliği de hatırlatıyor insana. Uzak derinlerden gelen boğuk seslerden başka bir dış evren tahayyül edemeyeceğiniz ana rahmindeki dokuz ayı kavrayabilseydik, Adem’in yalnızlığına hoş bir mecaz olabilirdi belki de. İnanmayanı ürperten, insanı evrim düşüncesine zorlayan da budur: Uçsuz bucaksız bir dünya ve yapayalnız bir ‘tek’ kişi! Böylesi bir acı, böylesi korku katlanılır bir şey midir!

Mümkün müdür sadece bir tek kişi olmak! Her şeyin ilkini öğrenmek, ilkini tatmak, ilk kez korkmak, ilk kez sevmek!.. İlk kez ayrı kalıp, ilk kez suçlanmak. Elbette tüm bunlar o ontolojiye inanmakla doğrudan ilintili. Ne var ki, romanı roman olarak düşündüğünüzde bu sorular, daha da ürpertici karanlıklara doğru yol alıyor. Aslında ademoğlu çoğalsa da ilkinden itibaren ‘Adem’lerin yalnızlığı azalmadı arttı. Çünkü yalnızlık duygusu, insanın yanında yöresinde kendisiyle ilgili birilerinin var olması ile ilgili değil, içine doğru yaptığı yolculuğun kıyıcılığıyla ilgili.

Nazan Bekiroğlu’nun her yeni eserinde geliştirdiği ‘çok özel’ üslubuyla harmanladığı Lâ, diğer romanları gibi geçmişin zenginliğinden besleniyor, ancak bir farkla. Bekiroğlu bizi bu defa, evvelinden de evveline, hikayenin ta başına götürüyor. Adem ile Havva’nın bir insan olarak var oluşunun hikayesine. Yazar bunu yaparken elbette Kur’an’ı referans alıyor. Ontolojisini İslami bir temele oturtan Nazan Bekiroğlu, Adem’in öyküsünü anlatırken tamamen insani duygulara ve anlayışı taşıyor yedeğinde. Yazar, “mutlak olan sadece kalbin zamanı” derken aşkın insan hayatının tam merkezinde hep ve tam belirleyen güdü olduğunu da savunuyor. Bu bakımdan iki kişilik bir dünyada bile aşkın var olabildiğinin de hikayesi Lâ.

Zaten bir sevmeye gör, göz başka birini görür mü ki. Bu bağlamda aşk zaten (en fazla) iki kişilik bir eylem değil midir! Lâ’nın yazarı burada, kimi fundemental tepkilere de göze alarak bir peygamberle bir faninin hayatından son derece insani bir aşk hikayesi kotarıyor. Çünkü o tepkiyi göstereceklerin bir kısmı, bir peygamberin fani bir aşkla meşgul olmayacağını söyleyeceklerdir. Ancak, günümüz ölçülerine karşı oldukça uzun bir ömür sürdükleri tahmin edilen Adem ile Havva ‘nın, onca yılı aşksız nasıl yaşayacaklarını ve çoluk çocuğa karışıp insanlığın her anlamda nüvesini nasıl oluşturabileceklerinin cevabını vermeden!

Aslında böylesi bir konuyu romana taşımak, bir peygamberi roman kişisi haline getirmek neresinden bakarsanız bakın çok riskli. Ancak Nazan Bekiroğlu, bu riski az rastlanır bir güzelliğe tahvil etmeyi başarıyor. Kullandığı dil ve o dilin yarattığı aura, bizim artık unutmaya meyyal olduğumuz (yeğlediğimiz mi demeliydik) dünyaya öylesine sokuyor ki, insan ister istemez, tuhaf bir anakronizmanın da etkisiyle “Adem böyle isimlendirirdi eşyayı ve olayları ” diyor. Zaten yazara tutkunluk

derecesinde bağlı sadık okurları yıllardır bu çok özel dilden haberli. Bekiroğlu, Nun Masalları’nda yetkinlik sahiline ulaştırdığı dilini bu kez çok daha
büyük bir ustalıkla kullanıyor.

Çağrıldığınız yer
Bir yandan da Adem’le, diğer ademoğulları arasındaki farkı da sezdiriyor yazar. Lâ’yı okudukça anlıyoruz ki ademoğlu, cennetten kovulmuşluğunun kompleksini daima yaşıyor. Ve belki de bu yüzden yeryüzü cennetinden kendini yok edemeyip kendi yeryüzü cehennemini yaratıyor. Adem kovulmuşluğunun kefaretinin daima farkında ama oğulları kovulmuşluğu, insan doğasına dair normal sorunlar olarak algılıyor ve ontolojisini buna göre temellendiriyor. Oysa, insan ruhunun derinlerinde ‘hep oraya’ dönmek, adını koyamasa da bir vuslata, ölümün ve kıyımın olmadığı asude bir varoluşa doğru yol alıyor olduğunu ummak yok mudur!..

‘omanla mesnevi’ arasında ilginç bir yol izleyen Lâ, yepyeni bir tarzla bir solukta okunuyor. Yazar, hiçbir şey duymak istemeyenlere hiçbir şeyi söylemiyorsa Adem olmanın zorluğunu, Adem kalmanın zorluğuna da vurgu yaparak anlatıyor. Beni nereye çağırıyorsan oradan geliyorum ben” derken de, sözlerin evreninden gönlün evrenine çağırıyor okuru.

“Masumiyet Müzesi”nin ilham kaynakları

18 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Milliyet Kitap, Roman

“Masumiyet Müzesi”nin ilham kaynakları

ORHAN PAMUK

Orhan Pamuk’un, 2001′den bu yana üzerinde çalıştığı “Masumiyet Müzesi”, okurla 28 Ağustos’ta buluştu.O günden beri de üzerinde konuşulmaya, sorular sorulmaya devam ediliyor.

Orhan Pamuk, “Masumiyet Müzesi”ni yaratırken beslendiği edebi ve gündelik kaynakları Milliyet Kitap için kaleme aldı. Bu yazıyla okur, romanın kulisinde gezme fırsatı bulacak.

Paris Review dergisiyle yaptığı ünlü röportajında, Hemingway kendisini etkileyen edebiyatçıların kimler olduğunu, en çok kimlerden birşeyler öğrendiğini bir listeyle sıralar. Yirmi üç yaşındayken resmi bırakıp yazar olmaya karar verdiğim günlerde, Hemingway’in listesini okurken Flaubert, Stendhal, Tolstoy ve Dostoyevski gibi yazarlar arasında Bach ve Mozart gibi müzisyenlerin, Brueghel ve Cézanne gibi ressamların adlarını görmek beni büyülemişti. İleride bir gün ben de aynı şeyi yapacaktım.
Otuz beş yıl sonra, “Masumiyet Müzesi”ni yazıp bitirince, o günün geldiğini anladım. Çünkü yazdığım bütün kitaplar içinde en çok bu roman, bana şu türden soruların sorulmasına yol açtı: “Bu fikir aklınıza ilk ne zaman geldi!”, “Romanınızın ilham kaynakları nelerdir, bunları nasıl düşündünüz!”, vs.
“Masumiyet Müzesi” yalnızca bir roman değil, aynı zamanda İstanbul’da yıllardır kurmaya çalıştığım bir müze olduğu için de bu sorular bu kadar çok soruluyor. İşte hayattan, edebiyattan ve sanattan yapılmış bir etkiler listesi:

MÜZE MÜDÜRÜ ŞEHZADE
1- 1982 yılında bir aile toplantısında, Şehzade Ali Vâsıb Efendi ile tanıştım. Padişah V. Murat’ın küçük torunu olan şehzadenin, saltanat sürseydi ve Osmanlı hanedanı Türkiye’de ve iktidarda olsaydı, o yıllarda tahtta olması gerekiyordu. Ama Türkiye’ye dönmeye ancak yeni izin alabilmiş olan bu seksenlik yaşlı adamın derdi, ne taht ne de siyasi iktidardı. Yabancı bir pasaportla girebildiği Türkiye’de sürekli kalabilmek istiyordu yalnızca. İskenderiye’de yaşıyor, yazlarını Portekiz’de, Avrupa’nın ve Ortadoğu’nun tahtını ve iktidarını kaybetmiş emekli kral ve prensleriyle ahbaplık edip vakit öldürerek geçiriyordu. (Bana İran Şahı Rıza Pehlevi’nin, ilk karısı Fevziye’den neden ayrıldığını anlatmıştı.)
Ölümünden sonra oğlu Osman Osmanoğlu tarafından düzenlenip “Bir Şehzadenin Hatıratı, Vatan ve Menfâda Gördüklerim ve İşittiklerim” adıyla 2004′te yayımlanan hatıralarından da anlaşılabileceği gibi, Şehzade’nin hayatta sürekli derdi parasızlık olmuştu. Geçinebilmek için uzun yıllar İskenderiye’deki Antoniadis Saray ve Müzesi’nin önce bilet kontrolörlüğünü, sonra da müdürlüğünü yapmıştı. “Sarayın idaresi, temizliği ve eşyalarının muhafazasına memur idim,” diye yazar hatıralarında. “Gümüşler, kristaller, mobilyalar ve saire uhdemde idi.”
HEM REHBER HEM EŞYA
Aile sofrasında meraklı sorularım üzerine, Şehzade, Kral Faruk’un kleptoman olduğunu da anlatmıştı: Kral müzeyi ziyaretinde, çok beğendiği antik bir tabağı, kimseye sormadan camekânı açıp yanına alarak saraya götürmüştü. Başka sorularım üzerine Şehzade, Osmanlı Devleti yıkılıp hanedan İstanbul’u terk etmeden önce Ihlamur Kasrı’nda yaşadığını, Galatasaray Lisesi’nden sonra Atatürk’ün de gittiği Harbiye’deki Harp Okulu’na devam ettiğini anlatmıştı. (Bütün bu yerlerde, ondan kırk-elli yıl sonra, ben çocukluğumu geçirmeye başlayacaktım.)
Şehzade, elli yıllık bir sürgünden sonra Türkiye’ye temelli geri dönme ve para kazanma dertlerine çözüm olacak bir iş aradığını, ama ne yazık ki kimseden yardım görmediğini şikâyetle anlattığı için, aile sofrasındakilerden biri, Şehzade’nin çocukluğunda çok vakit geçirdiği Ihlamur Kasrı’nda müze rehberi olarak belki iş bulabileceğini söyledi. Hem bir müzeye çevrilmiş Ihlamur Kasrı’ndaki hayatı hem de müze-saray yöneticiliğini çok iyi bildiği için, bu iş onun dertlerine mükemmel bir çözüm olmaz mıydı!
Bu öneriyle birlikte, Şehzade dahil sofrada oturan hepimiz bir an Ali Vâsıb Efendi’nin çocukluğunda dinlendiği, ders çalıştığı odaları ziyaretçilere nasıl gezdirebileceğini, hiçbir mizah duygusuna kapılmadan, ciddiyetle hayal ettik.
Daha sonra bu hayalleri kendi başıma geliştirdiğimi de hatırlıyorum: “İşte, efendim,” diyecekti Şehzade, her zamanki aşırı nazik üslubuyla: “Burası yetmiş yıl önce benim yaverimle birlikte oturup matematik çalıştığımız odadır!”
Ve rehberlik ettiği eli biletli müze kalabalığından ayrılacak, müze ziyaretçisinin basabileceği yer ile sergilenen eşyalar arasındaki kadife kordonlu sınır çizgisini geçerek çocukluk ve gençliğinde oturduğu masaya oturacak, o zaman aynı kalemler, cetvel, silgi ve kitaplarla nasıl çalışıyorsa taklit edecek ve oturduğu yerden müzeseverlere “İşte burada böyle matematik çalışırdım, efendim,” diye seslenecekti.
İnsanın rehberi olduğu bir müzenin aynı zamanda bir eşyası olmasının zevklerini ya da insanın yaşamış olduğu bir hayatı yıllar sonra, bütün eşyalarıyla, bir müzede başkalarına anlatmasının heyecanını ilk böyle hissettim.

AŞKIN GÜCÜ
2- Krallardan ve saraylardan söz etmeye devam edelim: Vladimir Nabokov’un ünlü romanı “Solgun Ateş”, adını, yazarının da bir yerde belirttiği gibi, Shakespeare’in “Atinalı Timon”undaki iki mısradan alır:
“Ay berbat bir hırsızdır,
Solgun ateşini güneşten çalan”
Bu mısralar, kaynağını ve ilhamını başka bir yerden alan yaratıcı yazarın durumunu anlatan bir benzetmedir de… Nabokov’un romanı iki parçalıdır. Başta Robert Frost benzeri bir şairin, John Ushade’ın hayat ve dünya hakkında uzun bir şiirini okuruz. Romanın asıl gövdesi, kafadan biraz çatlak olduğunu okudukça anladığımız bir komşunun bu şiiri yayımlarken mısra mısra tuttuğu notlardan, yaptığı tuhaf yorumlardan oluşur. Kinbote adlı tuhaf komşu, kimi yerde bir kelimeden, kimi yerde bir mısradan, ortak bir hatıradan yola çıkarak aslında krallar, saraylar, darbeler ve cinayetlerden oluşan kendi hayatını anlatmaya başlamıştır. Bir şiire mısra mısra yazılmış notlardan oluşan bir roman gibi, eşya eşya bir müzeye yazılmış notlar şeklinde bir roman yazabileceğim aklıma böyle gelmiş olmalı.
Romanım, ilk yıllarda notlandırılmış bir müze kataloğu şeklindeydi. Tıpkı notlandırılmış bir müze kataloğunda olduğu gibi, önce bir eşyayı, mesela bir küpeyi ya da ünlü Jenny Colon marka bir çantayı bir müzegezere tanıtır gibi okura tanıtıyor, sonra bu eşyanın kahramanımızda uyandırdığı hatıralara geçiyordum. Romanı yıllarca böyle yazdıktan sonra, aşk hikâyesinin fırtınası güçle esti; notları, hatıraları ve müzedeki eşyaları bir düzene koyma telaşımı üfürdü ve her şeyi önüne katıp sürüklemeye başladı. Romanımı aşk hikâyesi için okuyan okurlara göz kırparak ekleyeyim: Aşkın beklenmedik gücünün henüz farkında değilmişim!

MISRA MISRA PUŞKİN
3- Aşkın gücünü başta fark etmemek, Rus edebiyatının kalbinde yatan Puşkin’in şiir romanı “Yevgeni Onegin”in aynı adlı baş erkek kahramanı için de kahredici bir sorundur. Balolardan, zengin evlerinden, sosyete eğlencelerinden bıkmış olan kahramanımız, aşk kapısını çaldığı zaman önce aldırış etmeyecek, hatta kendisine âşık olan Tatyana’yı küçümseyecektir. Ama sonra…
Fakat ben Puşkin’in baştan aşağı edebi göndermelerle dolu bu roman şiirinden aşk yüzünden değil, Nabokov bütün bu göndermeleri mısra mısra açıklayan notlandırılmış bir çevirisini hazırladığı için söz edecektim. “Solgun Ateş”in arkasında, elbette Nabokov’un Puşkin çevirisine ayrıntılı, yorumlu notlar yazmaya yıllarını vermiş olması yatar. Ben bu notların kalın cildini gelişigüzel bir yerinden açıp okumayı, şiirin kendisini okumaktan daha çok severim.

PEREC’İN LİSTE ZEVKİ
4- Romanda, bir konudan bahsederken, fark ettirmeden bir başkasına geçme, önemli ayrıntıyla önemsiz ayrıntı farkını ortadan kaldırma, kenarda köşede kalmış ayrıntılardan çok önemli şeylermiş gibi söz etme sanatına fark ettirmeden gelmiş olduk. Sterne, Flaubert, Nabokov, Alain Robbe-Grillet’nin yanı sıra Georges Perec de özellikle arada bir karıştırmaktan çok zevk aldığım romanı “Hayat: Kullanım Kılavuzu”nda, bence konu dışına çıkma ve konunun hemen kenarındaki eşyaları görme sanatının, yeni sorular sormak isteyen ciddi romanın asıl konusu olduğunu hissettirir.
Perec’in liste yapma zevki, Balzac tarzı romanın eşya dökümlerinden sonra, eşyaların, hayatımızın, daha önemlisi manevi dünyamızın merkezinde olduğunu bize şiirsellik içerisinde duyurur. İncelmiş Marksist kuramın bize ‘yabancılaştığımızı’ hatırlattığı eşyalarla, hayatımız boyunca tek tek ne kadar yoğun, kişisel ve duygusal ilişkiler kurduğumuzu hatırlamamız için, romanımın kahramanı Kemal gibi âşık olmamız mı gerekir!
5- Eşyalarla şiirsel ilişki: Hollandalı ressamların natürmortlarını, hayatın geçiciliğini kurukafalarla, saatlerle, eriyen mumlarla şiirselleştirerek ve sembol haline gelmiş eşyalarla hissettiren vanitas tarzı resimleri, 18. yüzyıl Fransız ressamlarının en parlağı Chardin’i, Cézanne’ın ‘natürmort’ resimlerini, Balthus, Duchamp ve otel adlarının gizli şiirini ortaya çıkarmayı bilen Joseph Cornell’i çok severim.

GÜNDE 30 SİGARA
6- “Orhan Bey, bırakın bunları, siz de kitabınızın kahramanı gibi âşık olup sevdiğinizin eşyalarını biriktirdiniz mi!” diyen okurlara, kitabımın hayattan ne kadar çok beslendiğini göstermek istiyorum: Teyzemlerin bir ‘56 Chevrolet’si vardı, şoförünün adı da Çetin’di; Harbiye’de, askeriyenin girişindeki Atatürk heykelinin tam karşısında, yani tam Satsat’ın olduğu yerde, babamın Aygaz’ın genel müdürlüğünü yaptığı yıllarda yazıhanesi vardı; yılbaşı akşamları babaannem, bütün çocuklarını, gelin ve damatlarını Pamuk Apartmanı’nda vereceği yemekte toplayıp biz torunları için tombala oynatır, kazananların hediyelerini de aylar önce seçer, hazırlardı.
1950-70 arasında İstanbul’da pek çok evde ve dükkânda bir kanarya kafesi ya da akvaryum vardı, ama televizyon yayınının başlaması ve yaygınlaşmasıyla bunlar ortadan kalkmış, dahası bu hayvanlarla ilişkimizin gözlerimizi oyalama isteğinden daha derin olmadığını bize bu yeni durum öğretmişti; 1983 yılında, evlendiğim ve biraz paraya ihtiyaç duyduğum günlerde, ilk romanım “Cevdet Bey ve Oğulları”nı beğenen bir film yönetmenimizin teşvikiyle bir senaryo yazmaya başladım, ama film çekilemeden yarıda kaldı; bu dönemde rejisör arkadaşım beni Beyoğlu’ndaki sinemacı barlarına götürür, artist kızların gürültüsünde işittiğim dedikoduların gücünden ve içtiğim iki bardak biradan hemen sarhoş olduğumu görünce bana güler, sevgiyle alay ederdi; mimarlık okumayı ve resim yapmayı bıraktığım 1974′ten 1995′e kadar günde ortalama 30 sigara içtim ve 1995′te sigarayı ilk defa bıraktım. Batılıların “Türk gibi sigara içiyor” sözünün benim için anlamı, fazla tütün tüketmek ya da duman altı olmak değil, sigara paketini açmaktan, sigarayı yeni tanıştığımız, hiç tanışmadığımız birine bir dostluk ve barış hareketi olarak paketiyle uzatmaya, yakmadan önce sigarayı parmakların arasında yuvarlayıp içilecek kıvama getirmekten, parmaklar arasında tutmanın ve dumanını üflemenin yüzlerce özel yoluna varan toplumsal jestler ve onların bireysel yorumları (ve bu yorumları da bilmek, tanımak) demektir.

DİREKSİYON SINAVI
Bir benzerini “Sessiz Ev”de anlattığım Marmara kıyısındaki küçük bir kasaba ve tatil köyünde, 1960′ların sonunda açık hava sinemasına gider, yandaki ahırdan yoğun bir tezek kokusuyla ineklerin böğürtüsü gelirken, Türk filmleri seyrederdik.
1970′lerin başında Beşiktaş’taki ünlü Kamburun Bahçesi’nde, üniversite arkadaşlarım ve çekirdek çıtlatan binlerce kişiyle birlikte film seyrettiğimizi de çok iyi hatırlıyorum. 1960′ların başında, annem ehliyet almaya karar verince, aldığı derslere, sıcak yaz günlerinde evde canı sıkılan benle ağabeyimi de götürür; araba titreye titreye stop ederken, arkada oturan ağabeyimle ben ya gülüşür ya da korkardık. On yıl sonra, on sekiz yaşında, ben de ehliyet almaya karar verip direksiyon sınavında sayısız kere kalınca, annemin sıkıntılarını ancak anlayabildim.
Romanımda anlattığım zenginlerin bir kısmını babamın, amcamların arkadaşlarından, bir kısmını kuzenlerim ve onların arkadaşlarından, bir kısmını da kendi lise arkadaşlarımdan ilhamla yazdım. Kitabımdaki ‘lüks’ lokantaların, Boğaz meyhanelerinin, İstanbul sokaklarının, pek çok dükkânın da kendi özel deneyimlerimden ne kadar beslendiğini anlatmak, kitaplarımın İstanbul’dan ne kadar beslendiğini anlatmaya çalışmak gibi bitmez tükenmez bir iş olacak. Oysa ben bu yazıyı, on yıl düşlediğim, altı yılımı verdiğim bir kitabı yazarken yaşadığım hoş şeyleri hatırlama zevkiyle de yazıyorum.

IVIR ZIVIR DÜKKANLARI
7- 1996 ile 2000 yılları arasında, sabahları kızımı okuluna götürürdüm. Onu Tophane’nin arkalarındaki (Keskin’lerin evinden 300 metre uzakta) okulun kapısına bıraktıktan sonra, Beyoğlu Çukurcuma, Firuzağa ve Cihangir’in arka sokaklarında, o gün yazacağım şeyleri (“Benim Adım Kırmızı”, “Kar”) düşüne düşüne yürüyerek yazıhaneme giderdim. Sabahın serinliğinde, dükkânlar daha yeni yeni açılır, fırınlardan ekmek ve simit kokuları gelir, hızlı hızlı yürüyen öğrenciler okullarına yetişirken, bu sokaklarda yürümekten çok zevk alırdım. Önümde güzel bir gün, yazılacak bir-iki roman sayfası olduğu için belki…
O sokaklarda çocukluğumdan, ilk gençlik yıllarımdan kalma pek çok şeyin tam eskiyip çürümeden ve tam da cilalanıp yapay bir parlaklığa kavuşmadan yaşadığını gördüğüm için de…
Sokakların ve insanların bu zamandışı havasını hiç kaybetmeyeceğini düşünürdüm bazan. O sokaklarda gördüğüm şeyler, mesela fırıncı vitrinindeki taze ekmek ve simitler, eczanenin vitrininde gördüğüm insanın iç organlarını gösteren yıllanmış bir ağrı kesici posteri ya da turşucu dükkânının vitrinine özenle dizilmiş iri kavanozlar içerisinde gördüğüm çeşit çeşit turşunun renkleri, bende yoğun bir görme, seyretme zevki uyandırır; bu görüntülere sahip olmak, onları bir çerçeve içerisine koyup seyretmek, onları hiç kaybetmeyeceğimden emin olmak isterdim.
Çukurcuma sokaklarındaki alçakgönüllü bitpazarı, eski masalardan küllüklere, çatal bıçaktan çocukluğumun yerli malı oyuncaklarına kadar pek çok ıvır zıvırı satan dükkânlar, eski dergi, kitap, harita ve fotoğraf satan yerler de bende gördüklerimi bir çerçeve içine koyup bu eşyaları sonsuza kadar saklama isteğini körüklüyordu. Bu dükkânlardan küçük eşyalar almayı, onlarla bir ev-müze yapmayı bu sıralarda düşündüm. Müzeye çevrilecek eski ve satılık bir ev almak için, bu sokaklarda bir dönem uzun uzun gezindim.

SARI SÜRAHİ
8- Daha sonra müzeye dönüştürebileceğim bir ev satın alınca, içimdeki küçük koleksiyoncu cesaretlendi. Ama bende koleksiyoncu ruhu olmadığını biliyordum. Bir vitrinde gördüğüm eski bir tuzluğu, bir sigara ağızlığını, eski bir taksiden çıkmış bir taksimetreyi ya da bir kolonya şişesini bu eşyalardan bir koleksiyon yapmak için değil, bu eşyaları yazacağım romanın bir parçası yapacağım için satın alırdım. Bazan hiç aklımda olmayan bir eşyayı, sırf onu bir vitrinde görüp heyecanlandığım için satın alır, eve götürürdüm.
Dünya, romanıma ve müzeme konacak eşyalarla kaynaşıyordu. Ama heyecanım bir koleksiyoncunun, bir dizi yapan bir biriktiricinin heyecanı değil, bu eşyayı bir romanın ve bir müzenin parçası yapmayı tasarlayan, bu hayalle başı dönen birinin heyecanıydı.
Bu eşyaları, hayatımdaki pek çok şey gibi, bir hikâyenin, bir kitabın parçası olabilecekleri için severdim. Bazan bunu başarır, yani eşyayı önüme koyar, tıpkı ‘gerçekçi usta’ pozu yapan Flaubert gibi hikâyemin bir parçası olarak anlatırdım. Çoğu zaman bu eşyalardan şöyle bir söz açar, romanımı gerçekliğin yanıltıcı çekiminden korumak için kendimi tutardım.
Bazan da tanıdık eski eşyaları sokardım hikâyeye. Babamın eski kravatlarını Kemal’in babasına ve annemin örgü şişlerini Füsun’un annesine vermek gibi işleri böyle gerçekleştirdim, çünkü kahramanlarımın benim hayatımdan ve ailemden gelen eşyaları kullanmaları hoşuma gidiyordu. Tıpkı romanda, ailenin zengin kanadının kullanılmış eşyalarını, eski elbiselerini ailenin yoksul kanadındaki uzak akrabalara vermesi gibi, ben de kendi hayatımdan bilip tanıdığım, bende iz bırakmış eski eşyaları bulup romanımın kahramanlarına veriyordum.
Bazan da çocukluğumda bende iz bırakmış bir eşyayı, mesela teyzemin yemek sofrasında yıllarca kullanılmış sarı bir sürahiyi hatırlıyor, eşyayı alıp müzemin koleksiyonuna katmadan romanda kahramanlarımın sofrasına koyuyordum. (Daha sonra, çok sevdiğim Türkan Teyzem vefat edince sarı sürahiyi alamadım, kuzenim Mehmet bunu okur da verir inşallah.)

UNUTULAN EŞYALAR
Romanım bitip yayımlandıktan sonra, yazıhanemi toplarken bir kutu buldum; içinden romana koymak için zamanında eskici dükkânlarından aldığım, ama sonra unuttuğum pek çok eşya çıktı: Güngörmüş bir zengin evinin kapısının çanına, Adalar’da hâlâ çalışan eski bir at arabasının paslı gece lambasına bakarken, içinde bu eşyalardan da söz edilen bambaşka bir roman yazmak geldi içimden.
9- Sırf bir dizi eşyaya bakarak bir hikâye, bir roman düşleyebileceğimi, bunun bende bir alışkanlık olabileceğini “Masumiyet Müzesi” romanı çıkmadan önce de keşfetmiştim. Rus formalist edebiyat kuramcısı Viktor Şklovski, olay örgüsü denen şeyin, bir romanda anlatmak, araştırmak istediğimiz noktalardan, temalardan geçen bir çizgi olduğunu söyler.
Bir dizi eşyayı içgüdüyle seçtikten sonra önümüze koyup, onları bir hikâyeyle birleştirip, kahramanların hayatlarına nasıl katabileceğimizi düşlüyorsak, bir roman kurmaya başlamışız demektir. Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”sından ve Edgar Allan Poe’nun hikâyelerinden sonra, modern romanın biçimlenmesinde kalıcı bir etkisi olan polisiye roman da, kahramanı Bay Dedektif’in, bir dizi ipucunu birleştiren bir hikâye hayal etmesiyle kurulur.

PROUST GİBİ…
10- Ama bizi bir olay örgüsüne ve oradan da bir romanın tutarlı, zengin ve insani âlemine götürebilmesi için alıp biriktirdiğimiz eşyalarla duygusal ilişkiler kurabilmemiz gerekir. Bizde duygusal, şiirsel bir etki uyandıran eşyaları bir sıraya dizerek ancak bir romanı düşleyebiliriz.
Şehzade Ali Vâsıb Efendi, Ihlamur Kasrı’na gerçekten müze bekçisi ya da müze rehberi olabilseydi, çocukluk ve gençliğini geçirdiği odalardan, eşyalardan son derece duygusal bir dil ile söz edecekti.
Çocukluğunu geçirdiği sarayın odalarına, yarım yüzyıl sonra ölmek üzereyken ve hayatının bütününü ve anlamını artık kavramışken geri döndüğünde, Şehzade’nin tek tek eşyalara, aynalara, lambalara bakarken nasıl bir dille konuşacağını hayal etmek demek, geçmişten Proust gibi hem duygusal hem de akılcı ve çözümleyici bir şekilde söz eden bir kahramanı ve onun dünyasını düşünmek demektir.

SPOERRİ ‘NİN MÜZESİ
11- Eşyalarla duygusal ilişki fikrini duygusal müze düşüncesine dönüştüren ilk kişi, 1930 doğumlu Romen kökenli İsviçreli sanatçı Daniel Spoerri’dir. Gelişigüzel yenmiş bir yemekten kalan tabakları, bardakları, darmadağınık bir sofrayı masaya yapıştırarak bir sanat eseri yaratmasıyla, yemek sofrasının rastlantısal güzelliğini güzel bir resim düzeyine çıkarmasıyla ünlü olur Spoerri.
1979 yılında, Almanya’nın Köln şehrinde, sıradan günlük hayat eşyalarını öne çıkaran bir sergi açmış, ona “Duygusal Müze” demiştir. Bu geçici sergi, Perec’in de yakın olduğu günlük hayat eşyalarında şiir bulma heyecanının, sıradan eşyalarla edebiyat, müzik ve sanatı birleştirmek isteyen dadacı Fluxus hareketinin ruhunu da taşıyordu.

MARES’E TEŞEKKÜR
12- Spoerri, Köln’deki “Duygusal Müze”nin etki kaynaklarından birinin Barselona’daki Frederic MarEs Müzesi olduğunu söylemiştir. Bu müzenin ‘üst katındaki tokalar, küpeler, oyun kâğıtları, anahtarlar, yelpazeler, parfüm şişeleri, mendiller, broşlar, gerdanlıklar, çantalar, bilezikler’ romanımın kahramanı Kemal Basmacı ve daha sonra benim tarafımdan defalarca ziyaret edilerek incelenmiştir. Hem romanımı hem de müzemi tıpkı Proust, Joseph Cornell, Tolstoy, Nabokov, Borges, Milano’daki Bagatti Valsecchi Müzesi gibi derinden etkileyen Frederic MarËs’e de bu vesileyle teşekkür ediyor, onu saygıyla anıyorum.

“SİZ KEMAL MİSİNİZ!”
13- Flaubert, “Madame Bovary”deki buluşma ve aşk sahnelerine (pencereleri kapalı at arabasında sevişme) örnek olan gençlik sevgilisi Louise Colet’ye 1846 yılının 6 Ağustosu’nda yazdığı bir mektuba, gece saat on birde şu notu eklemiş: “Her şeyin uykuya daldığı gecenin bu saati gelince, içinde hazinelerim olan çekmeceyi açıyorum. Terliklerine, mendiline, saçlarına, resmine bakıyor, mektuplarını yeniden okuyor ve mis gibi kokusunu kokluyorum.”
Bir gece önce ise benzeri bir duyguyu şöyle dile getirmiş: “Bunları yazarken terliklerin tam önümde… Kahverengi küçük terliklerinin görüntüsü, ayaklarının onların içinde sıcacıkken yaptığı hareketleri bana hayal ettiriyor…”
Hâlâ “Orhan Bey, siz de sevgilinizin eşyalarını seyredip hiç onlarla teselli oldunuz mu! Siz Kemal misiniz!” diye soran meraklı okura artık itiraf etmem lazım: Ben Kemal değilim, ben Mösyö Flaubert’im.

Kafdağı – Müge İplikçi

18 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Milliyet Kitap, Roman

Gerçekten 11/9′un romanı mı?

ZEYNEP SIRMA

“Perende” (1998), “Columbus’un Kadınları” (2000), “Arkası Yarın” (2001), “Transit Yolcular” (2002), “Kül ve Yel” (2004) ve “Cemre “(2006), 10 yıllık yazı yaşamına sığdırılmış kitaplar. Son romanı “Kafdağı” da Müge İplikçi okurlarını şaşırtmayacak kıvam ve tatta.

Bugün, yani 10 Eylül 2008′de, CERN’deki (Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi) büyük deney başarıyla sonuçlanır, söylendiği gibi, kazasız belasız atlatırsak, dünya var. Bu satırlar da var. Dahası, yarın da 11 Eylül. Daha da doğrusu, 11 Eylül’ün yedinci sene-i devresi. Evet, şöyle bir hatırlayacak olursak, bundan tam yedi yıl önce, yani 11 Eylül 2001′de, (bir Salı günüydü), iki uçak ikiz kulelere çarpmış, iki binden fazla kişi ölmüştü (İlk elde bu kadar. Yoksa o günden bu yana onlara her geçen gün yeni birileri katılıyor). İşte, Müge İplikçi’nin son romanı, “Kafdağı” için bu trajedinin romanı diyemeyiz.

Bir gazeteci ile eski bir terörist
Hele hele, bunu şu şekilde özetleyemeyiz: İşte, romanda iki kadın var. Biri, Zahide. Amerika’da yaşayan Pakistanlı bir diş doktoru. Kocası terörist. Kendisi de, başında onlardan. Ne var ki, tanık koruma programı altına alınıyor. Ama sonradan Zahide’nin ikili oynayan bir ajan olduğu ortaya çıkıyor. Kadın, bunun üzerine intihara kalkışıyor. Ne çare, kendi ölmüyor, çocukları ölüyor. Zahide, ulus aşırı gezici hapishanelerde (uçaklarda) bir beyin yıkama operasyonuna tabi tutulurken, 17 Ağustos’ta oğluyla kocasını kaybeden gazeteci Emel, burs kazanıyor. Amerika’ya geliyor. Derken efendim, iki kadının yolları kesişiyor.
Aslında Emel’le Zahide, daha eskiden tanışıyorlar. Şöyle ki, vakti zamanında, yani aynı üniversitede okurlarken Zahide, Emel’i son anda havuzda boğulmak üzereyken kurtarıyor. 17 Ağustos’ta enkaz altında kalan Emel, bu vefa borcunun etkisiyle Zahide’nin peşine düşüyor. Bu arada, sahneye Zahide’yle Emel’in ortak bir tanıdıkları çıkıyor: Richard Shelton. Shelton, romanın kötü karakterlerinden. Sonra, bir başka kötü daha var: Karen Blaster Bu ikisi beyin yıkama operatörleri. Böyle böyle gölgeler vücut, vücutlar gölge olurken, Zahide Emel’e, Emel Öznur’a dönüşecektir.
Midir gerçekten!
Bunu söyleyemeyiz. Söyleyemeyiz çünkü, postmodern metinlerde, her şey mümkün. Her şey, hiçbir şeydir. Hiçbir şey de her şey. Düş gerçektir, gerçek düş. Var yoktur, yok vardır. Dünya dünya içindedir. Giz giz içinde. Bu hiçlik ve belirsizlikte, bu dünyalarda ve hayatlarda, doğru ve yanlış, suç ve suçsuzluk nereye evriliyor derseniz. Ses sese, kül küle karışırken, başlangıçla son iç içe geçiyor. Üst üste biniyor. Acıysa hiç kaybolmuyor:

“Artık herkes suçluydu”
“16 Ağustos’u 17 Ağustos’a bağlayan gece, Adapazarı treni yavaş yavaş Haydarpaşa’dan ayrıldı. Yine de vagonları yaladı şu cümle: Per me si varta la Perdua Gente. Sanki Kafdağı stadyumu dile gelmiş konuşuyordu. Kentin cam çatılarının güneşle mırıldandığı bir saatti sanki, oysa hala geceydi. Kentin denizle uzaklardaki kıraç tepeleri arasına kibirli bir ihtişamla kurulmuş karanlık stadyumun renksiz iri hoparlörlerinden bu tuhaf sözcükler ve arkasından boğuk bir müzik yükselmeye başladı. (…)
Mucizevi bir tınısı vardı müziğin, ancak bir o kadar da iticiydi. Sevmekten bahsederken öldüren kara bir büyünün yeniden yeryüzüne salınışıydı sanki. Dokunduğu yerlerde tuhaf bir his çıplak ve çıplak gözle seçilmesi zor bir is bırakarak yoluna devam etti. Müzikte saklı kekremsi bir tat etrafa saçılmıştı sanki; vernik kokusuyla bezir yağı arası bir karışımı andıran bu kokunun asıl nedeninin müzik olduğunu anlayamadı uyuyup gitmiş kentliler; ancak uyurgezer kentliler için de aynıydı durum. Hepsi çok yorgundular, çok meşguldüler.
(…)Tanımını koyamadıkları bu ses denize, dalgalara, öte yandan tepelere doğru yayıldı, sonra kaybolmadı sadece saklandı. Alt tarafı bir ses-müzikti. Ancak iş bununla kalmadı. Korkunç patlama sesi o sırada geldi. Kafdağı stadyumunun sesten inleyen kolonları insanlık ayıplarının üzerine bir nisan yağmuru gibi yağdı, aktı, sızdı. Artık herkes suçluydu.”
Uzun sözün kısası, “Kafdağı”, hem yapısal olarak hem de tematik anlamda Müge İplikçi okurlarını (dolayısıyla postmodern metin okurlarını) fazlasıyla hoşnut edecek bir kıvam ve tatta.