Yahya Kemal’in Rüzgarıyle Düşünceler Ve Duyuşlar – Sadettin Ökten

TYB 2008 Yılı Fikir Ödülü
Gittiğim her yerde -özellikle yurtdışında- ve yaşadığım her iz bırakan anda Yahya Kemal, şiirleri ile bana bir şeyler söylemekteydi. Sonra bir dönem geldi ki, Yahya Kemal’in bana neler söylediğini ve bu söylediklerinden yola çıkarak nerelere vardığımı önce kendime sonra dostlarıma ifade etmek gerektiğini hissettim.
Bu kitap şu anda bulunduğum noktaya göre tespit edebildiğim kadarıyla düşünce ve duygu dünyamda Yahya Kemal’in çağrıştırdıklarını ve yansıttıklarını içermektedir. Şairin özellikle şiirlerinde geçen mahal, şahıs ve kavramlardan yola çıkarak yaptığım yolculukların ve vardığım merhalelerin neticesidir.
Bu kitapta anlatılanlar Yahya Kemal şiirlerinden başlayıp tarihsel ve toplumsal bir ölçekte ele almaya çalıştığım ve yaşadığım zamandan ve maziden gelen değerlendirmelerle ve duygusallıklarla ortaya çıkan tespitler ve tekliflerdir.
Ve yine vardığım noktada gördüm ki düşüncenin ve duygunun sınırları başlangıçta bizim nesillere öğretilen ufkun -daha doğrusu ufuksuzluğun- çok çok ötesinde yer almakta ve o öğretilenlerle kıyas kabul etmeyecek ve zenginlikte bir medeniyet iklimini kucaklamaktadır.
ÖLÜMÜ HAYATA DÖNDÜREN ŞAİR: ERDEM BAYAZIT
18 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Benim Kitaplarım, Yedi İklim, Şiir
Ölüm, ontolojik açıdan hayatın sonlanması, kaçınılmaz olan ve insanlığın başlangıcından beridir önüne geçilememiş bir gerçeklik. Yaşama atılan ilk adımla, kendisiyle beraberliği peşinen kabul ettiğimiz mutlak son, çünkü ” Doğar doğmaz ölmeye başlıyoruz.” Bu denli ölümle birliktelik hissi, onunla mücadele arzusunu da beraberinde getirmiş, eski çağlardan beri ölümsüzlük için formüller araştırılmış ve daha uzun yaşamanın yolları sınanmıştır. Ancak içinde bulunduğumuz post modern çağda dahi, her türlü gelişmeye imza atan insanoğlu, ölüme henüz bir çare bulabilmiş değil.
İnsanı bu denli tedirgin kılan aslında ölümü bilinç sahasında en yoğun şekilde idrak edebilmesi ile ilgili. Çünkü ölümü bilerek yaşayan tek varlık olan insan, kaçınılmaz sona doğru her saniye ilerlemekte:
“Bir gün öleceğim biliyorum
Bunu her an ölür gibi biliyorum.”
Ölüm, bilim ve sanatın hemen her sahasında kendisine bir ifade alanı açmış ve insanların onu idrak kabiliyeti ölçüsünde belirli söylemlere kavuşmuştur. Özellikle içinde bulunulan medeniyetin izlerini taşıması açısından farklı dile gelişler önemlidir. Osmanlı ve divan edebiyatı geleneğinin ardından, özellikle Cumhuriyet Türkiyesi’nde edebiyatın ve özelde şiirin kaynakları ve görüntüleri farklılık göstermiştir. Modernleşmenin, yalnızlık ve bireyselleşme ile kendini belirgin kılması, ölümün daha ürkütücü ve korku verici yanını gündeme taşımıştır: “Hadi tut elimden gök gibi ölü kadar yalnızım.” mısrası ile bu, şair tarafından da ifadesini bulmaktadır.
Her kalem, kendisini tutan elin düşünce ve gönül dünyasını yansıtmaktadır. Öyle ki bir şairin ya da yazarın dünyaya bakışını, hayat felsefesini ve idrak çerçevesini yazdıklarını okuyarak rahatlıkla anlayabiliriz. Kendi edebiyat dünyamızda da millî-manevi değerler ekseninde duruş sergileyen ya da Batı etkisini belirgin şekilde yansıtan yazarlarımız bunun bir göstergesidir. Bu noktada önem arz edilen şey, ele alınan konuların da dünya görüşlerinden etkileniyor ve yazarına göre yeniden forma giriyor oluşudur.
Ölüm gibi hassas bir konunun, kendisini yazan kalemle kurduğu iletişim ise oldukça önemlidir. Tüm yazın alanı için dikkate değer olan bu durum, kelamın sihre büründüğü şiir söz konusu olunca önemini artırmaktadır. Çünkü şair, özünde taşıdığı ölüm çekirdeğinin filizlerini şiirine yansıtma şekline göre, ya ölümü öldürecek ya da ona yeni bir hayat sunacaktır.
Ölüm olgusunun ve şiirin çakıştığı noktada, dönemi itibari ile Erdem Bayazıt, millî – manevi değerlerin etkisi ile kaleme aldığı çalışmalarında; modern zamanların, ölümle arasına kalın perdeler çekmeye çalışan ve ‘o yokmuş’ gibi davranan insanına, büyük bir ustalıkla ölümü anlatmış ve tanıtmıştır. Kendi ölümünü yazan felsefeci Beşir Fuat ve “Sessiz Gemi” şiiri ile ölüme romantik bir açılım getiren Y. K. Beyatlı arasında önemli bir çizgide duran Bayazıt, ölümün intihara dönük yüzü ile mistik bir hüzne bürünen yanı arasındaki dengeyi sağlamıştır. Bunu, ölümü güzellemeden öte, onun ne kadar bizde ve bizden olduğunu okuruna hissettirmekle gerçekleştirmiştir.
Bayazıt’ın şiirlerinde ölüm, yeni bir kimliğe kavuşmuş; “Ölmeden önce ölünüz.” düsturundaki anlam örgüsüne ve manevi arka plâna yeni açılımlarla ulaşmıştır. Şair, bu bağlamda ölümü, en yakın muhatap olan insanoğlundan başlayarak nesneler dünyasındaki izlerine değin çeşitlemiş ve bir manada ölümün anlam haritasını çizmiştir.
Ölümün sularında, Erdem Bayazıt şiirleri ile gezinerek bu ifadeleri bizzat gözlemlemek mümkün. Şairin “Önsöz” şiiri ile son söz olan ölüme yaptığı gönderme, başlığı takip eden mısralarla birlikte ölümle baş başa olma halinin mutlaklığını sergilemekte ve bizleri ölümün kıyılarında yapacağımız gezintiye davet etmekte:
“Damla damla oluşuyor hayat
Ölüm kımıl kımıl
Duymak kolay
Anlatmak değil”
Bir damla sudan varlığa bürünen hayat, can çekişme şeklinde görünür kılınan ölümle varlığından soyunuyor. Nasıllığı, seyredene aşikâr olmayan ölüm, anlatılması sadece bir denemeden öteye geçmeyen ‘Öteki ‘nin tecrübesi olmaya devam ediyor. Çünkü anlatılmayan yaşanan bir hakikat ölüm. Ve aslında insanın, doğduğu andan itibaren ölmeye başlayan bir varlık olduğu:
“Her an
Farkındayım
Az az öldüğümün.”
Mısraları ile şair sözünde ifadesini buluyor. Anlamın ve birçok cümle ile anlatılmaya çalışılan bilgilerin, Bayazıt tarafından gerçek anlamda şiirleştirildiğini göstermekte bu özlü ama derin ifadeler.
“Ölüm muhakkak
Ve ölüm mutlak
Tek kapısıdır ölümsüzlüğün
Ölümle tanıştıktan sonra anladım
Sadece bir kimlik belgesi olduğunu yaşamanın”
Şair “Son söz” ünde yer alan ‘Öldün, bir daha ölmeyeceksin.’ Dizeleri ile anlamın şiirler arası geçişlerde de bütünleneceğine dair bir ipucu veriyor okuruna. Ayrıca bu hayatın da önsöz ve sonsöz arasında yaşanan bir öykü olduğu kanaatimizi güçlendiriyor.
Ölümle ilişkisi bilinç düzeyindeki tek varlık olan insan, doğduğu andan itibaren ölümle nişanını takmıştır. Bayazıt, “Kendi ölümüme ait bir deneme” şiirinde, fikir dünyasında ölümün ne şekilde konumlandığını en açık şekilde göstermektedir. Ölüm onun için “uykudan uyanma”, “sarhoşluktan ayılma” gibi bir anlamı içinde barındıran oruçluluk halinden sıyrılmadır:
“Biliyorum yaklaşıyoruz her an
Biliyorum oruçlu doğar insan
Ölümün iftar sofrasına.”
Ölümün, bir ibadet olan oruçla bu denli özdeş tutulması, ötenin varlığını kabul eden kimselerce, ölümün nasıl algılanması gerektiğinin de bir örneğini sunmaktadır. Ayrıca varlığı (canı- nefsi ) korumanın dahi ibadetle eşdeğer tutulduğu bir inanç örgüsünün içerisinde ölüm, olması gereken yerde, kutsala en yakın noktada durmaktadır ki bu, bir iftarlık mesafedir.
Ölümün varlığı, insanı tek başına meşgul etmemektedir elbette. Ölümle birlikte, onu bizimle buluşturan Azrail; ölümle zorunlu hale gelen cenaze törenleri; ölün/mün ardından tutulan yaslar; yas tutmak ile özdeşleşen kıyafetler ve renkler de hayattaki yerini, ölümün hemen yanında almaktadır. Şair ölüme karşı duyarlılığını, ölümün simgeleri açısından da sürdürmüş ve bu saydığımız öğelere yeni açılımlar getirmiştir:
“Ve ölüm
Bir güvercin
Beyaz
Süzülen masmavi gökten
Berrak sulara.”
“Ölüm bir melek elinde gelir
Ve öper usulca çocuk yüzleri”
Azrail can almaktadır ancak özünde bir melektir. Bu bağlamda öteden gelen en son haberin ulaklığını yapmakta, beyaz bir güvercin olmaktadır. Her ne kadar acı ile ölüm ikiz gibi dursalar da çocuk saflığını koruyan bir kalbin üzerinde, bir buse gibi duracaktır ölümün acıya evirilen yüzü.
İnsanla anlam bulan ölüm yine insanî olan ile ifade edilmiştir çok zaman. Mersiyeler, naatlar, ağıtlar hep ölümün ardından dile düşenlerdir. Şair kaleminde bu:
“Ölümden bir işaret var her şeyde
Ölümün sesini duyuyorum şarkılarda türkülerde”
Dizeleriyle hayat bulmuştur. Öyle ki ölüm, nefes almak kadar hayatın içinde ve bir menzil kadar hayatın ötesindedir. Ölüm durmakta, yansımakta ancak hayat ölümlerin arasında bütün hızıyla akmaktadır. Beyazıt, yaşamın karışık örgüsünü, ötenin girizgâhlığı ile çözmüş bir şair olarak, bizi farkında olmanın sularında gezdirmektedir bu ve benzeri dizeleriyle. Onun öte ile kurduğu sağduyulu ilişki, okuruna da ölüme dair var olan endişelerin dozunun azalacağı yönünde bir güven sunmaktadır.
Yaşamak derin bir uyku, ölüm de o uykudan uyanmak ise ve yaşamak oyalanmak, ölüm gerçekle tanışmak ise, şair tam da bu noktada bam teline dokunmuştur:
“Ey durup durup dalgalanan kalbim
Yorulup yorulup durulduğun gün
Gerçek yorumu bulabilirsin”
Evirilip- çevrilen anlamı ile kalp, hakikatin yansıdığı, açığa çıktığı en önemli delil olarak sunulmuştur. Kalp aynı zamanda hayat ile ölümün ince çizgisini de sunmaktadır. Yaşamın bitmesi ile onun durması eş zamanlıdır çünkü. Bayazıt, bu anlamda girdiği birçok halden azat olan ve hakiki boyuta taşınan kalbin, tüm arayışların cevabına da kavuşacağını ve artık ötede /gerçek âlemde yorumların, manaların aslına ulaşılacağını dile getirmektedir.
Beden ve ruhu ile bir bütün olan insan, aslında en mütemmim haline ölümle ulaşmaktadır. Çünkü ölmek var olmanın ispatıdır ve “ancak yaşayanlar ölebilir.”
Ölüm, her ne kadar yaşayanlara verilmiş bir armağan gibi görünse de varlık âleminde bir şekilde kalıba girmiş her şey, bir çeşit ölüm ile yüzleşmektedir. Erdem Bayazıt şiirlerinde bunu canlı bir şekilde gözlemlemek mümkün. Ölüm konusunda da merceğini, kendinden başlayarak insana ve mahlûkata çeviren şair; nesneler ve kâinat gibi, varlığın diğer alanlarına da duyarsız kalmamıştır:
Mahlûkta devinen
Gürül gürül bir ırmaktır ölüm
İnsan ve onun dışındaki yaratılmışlar kadar, insan tarafından imal edilmişlerin de bir ölümü vardır. Çünkü onlar yaratılmış olan maddenin kendisi ile varlığa büründürülmüşler, biçimlendirilmişlerdir. Öteye dâhil olandan izler taşımaktadırlar kısacası. Şeyler yani ki eşya da ölüme namzet bir öz taşımaktadır derununda. Şair sözüyle:
“Ürpertir tabiat üfleyince rüzgârı derin gök soluğu
Ulu ses dokununca çarka
Düşer ölümün gölgesi eşyaya.
Başlar eşyada hareket kurtulmak için kendinden
Daha öteye geçmek için arınmak gibi elbiseden
Yakalar ölümsüzlüğün sonsuz ipini.”
Bu bağlamda canlı olan ile olmayan arasında yaşam ve ölüm açısından fark, abartılı görünümünden sıyrılıp, ölümün insana aslında yalnızlık değil ikinci bir kalabalıklaşma hali sunduğu yönündeki kanaat, okunan mısralarla pekişmektedir.
Ölüm nesneler dünyasından daha da öteye, zamana dahi bulaşmış bir haldir ki bu;
“Bilincindeyim doğan ayın
Eriyen karın, akan suyun
Ve usul usul tükenen zamanın
Tekrarlayıp duruyor saat
Vakit de mahlûktur
Vakit de mahlûktur.”
Dizeleri ile ispatı sabitlenmiş bir görünüm kazanır Beyazıt’ın kaleminde.
Ve insanları, diğer mahlûkatı, nesneleri içinde taşıyan şehirler de ölümle yüz yüzedir. Ayrıca küçük bir köy haline gelen dünya dahi kıyametle ölüme namzet ise, şehirlerin ölümü şaşırtıcı olmamalıdır. Şair diliyle:
“Şehir bir mahşer gibi içimizde ölür.”
“Altımızda kayan bu ölü şehri durdursana”
Tabiî ki bu ölüm, şehri şehir yapan öz niteliklerin yok olması ile ilişkilidir. Çünkü bir şehri şehir yapan insandır ve insanların benliklerindeki dejenerasyonlar şehrin ruhunda geri dönüşü mümkün olmayan izler bırakır. Bir başka şiirindeki dizelerde bunu daha açık ve daha detaylı görebilmekteyiz:
“Belli bir bozgun yaşamışız
Her şeye ölüm dadanmış sanki
Kadınlar ki anne olmamak için direniyorlar
Erkekler ki savaşmayı tümden unutmuşlar
Çocuklar zaten hiç çocuk olmuyorlar”
Şairin üzerinde durduğu satır arası nokta, varlığın ölümünün doğallığı ile kabul edilebilir oluşunun yanında; ruhun ölümle yüzleşmesinin acısıdır. Şehrin ruhu değerlerdir tıpkı medeniyetlerin ruhunun değerler olduğu gibi. Ve şair, ruhun yitiminin insanın bedenini kaybetmesinden daha ağır bedeller ödettiğini fark ettirme çabasındadır.
Sayfalarca verdiğimiz örnekleri çoğaltmak mümkündür Erdem Bayazıt şiirindeki ince ve nazik ölüm imgesinin yankılarını gösterebilmek için. Ancak sadece kelime olarak bulunan ve okunabilenlerle sınırlı tutulması haksızlık olacaktır bu değerli kaleme. Satırlar kadar satır araları da ölümle yaşamın ince çizgisini okumaya –anlamaya davet etmektedir bizleri.
Bayazıt şiirinin genelinde hissettiğimiz bitmeyecek şiir tadı, ölüm konulu ve ölüm kokulu şiirlerinde de oldukça hissedilir. Ancak onu okudukça ölüme sırt dönmüyor aksine ölümle yakınlaşıyor ve ondan korkmak yerine hayatımıza yakınlığını kabullenerek ölüme selam ediyoruz.
Ve ölüm var oldukça şiir de hep var olacak ve yine şairler en güzel kelimelerle dimdik duracaklar ölümün karşısında. Ancak onlar içinde, ölümü hayata döndüren şairlerin yeri de her daim ayrı olacak tıpkı Erdem Bayazıt gibi. Değil mi ki:
“Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm
Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm”
Hasretinden Prangalar Eskittim – Ahmed Arif
18 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Düşle Edebiyat, Kitap Tanıtımı, Şiir
Açar,
Kan kırmızı yediverenler
Ve kar yağar bir yandan,
Savrulur Karacadağ,
Savrulur zozan…
Bak, bıyığım buz tuttu,
Üşüyorum da
Zemheri de uzadıkça uzadı,
Seni, baharmışın gibi düşünüyorum,
Seni, Diyarbekir gibi,
Nelere, nelere baskın gelmez ki
Seni düşünmenin tadı…
Ahmed Arif ilk şiir kitabı olan “Hasretinden Prangalar Eskittim”i 1968′te Bilgi Yayınevi’yle anlaşarak çıkarttı. Kitap, yazarın yaşarken yayınladığı tek eser olduğundan büyük önem taşımaktadır. Ahmed Arif’in edebiyat dünyasındaki varlığını sürdürmesini, belki de kalıcı olmasını sağlayan bu eser bugüne kadar Türkiye’de en çok baskıya ulaşan şiir kitabı olarak da dikkat çekiyor. Yıllar içinde ulaştığı kitlenin büyüklüğü göz önüne alındığında onun toplumsal şiirinin, toplumun ne kadar içinde ve topluma ait olduğu açığa çıkmaktadır. Kaldı ki onun şiir anlayışının Türk geleneğindeki âşık şekline benzemesi, şiirinin kendi iç sesi halka yakın gelmesi de önemli bir noktadır. Onun doğayla bütünleşen ve bir yandan da isyan eden sesi halkın damarlarına kadar işlemiştir. Halkın aşkı, halka olan aşkıyla bir doğa ve doğa isyanıdır onun şiiri.
O, Anadolu toprağının âşığı ve anlatıcısıdır. Eserlerinde kendi inandığı değerleri ve halkın inançlarını bir araya getirerek müthiş bir sentez oluşturur. Kitap içinde yer alan şiirlerin geneline baktığımızda bir doğa ve bir isyan görürüz. Onun şiirinde isyan, başkaldırı sert bir direnişten çok haykırış ifadesindedir. Oysa bu haykırış bile doğanın, dağların yamacından gelen bir rüzgâr gibidir. Rüzgârın uğultusu toplumsal bir hareketin ifadesi niteliğindedir.
“Hasretinden Prangalar Eskittim” kitabındaki şiirlere birçok farklı toplumsal açıdan bakılabilir. Mesela şiir, toplumun içinden geldiği için topluma yakındır ya da şiir zaten toplumun içinden gelen biri tarafından yazıldığı için toplumdan asla uzaklaşmamıştır. Şiirin doğayla olan buluşması sadece Türkiye’nin Doğusu’ndaki halk için değil, tüm Anadolu için bir akış niteliğindedir. Şiir doğanın içinde doğaya bir özlem olduğu kadar, ülkenin içinde huzura özlemdir de.
Ahmed Arif’in şiirleri halktan ayrı düşünülemediği gibi, doğadan ayrı, Anadolu tabiatından ayrı da düşünülemez. Buna rağmen onun şiirlerinde doğayı ve halkı ikinci plâna bıraktığımız zaman hisler kalır ortaya. İnsani duyguların ön plâna çıktığı bir bileşimle karşılaşırız. Bir saniye durup düşündüğünüzde aklınıza gelen tüm hisler Ahmed Arif şiirinin içinde vardır. Hisler “Hasretinden Prangalar Eskittim” şiir kitabındaki eserlerin sürükleyicisidir, inançla, doğayla, mücadeleyle birlikte sürükleyicisidir…
Türkiye’de baskı sayısına kimsenin takip edemediği tek kitabı olan “Hasretinden Prangalar Eskittim”in yanına son yıllarda bir de Ahmed Arif’in başka kitabı eklendi: “Yurdum Benim Şahdamarım”. Bu kitapla ilgili incelemeyi düşLE Edebiyat Dergisinin 25. sayısında kitaplık bölümünde bulabilirsiniz. Bunun yanında “Hasretinden Prangalar Eskittim” üç yayınevi değiştirdi. Bilgi Yayınevi’nden sonra Cem Yayınevi ve son dönemde de Everest yayınevinden basılan kitabın korsan baskılarıyla birlikte tam olarak kaç kişiye ulaştığını tespit etmek mümkün değil. Ancak milyonlarca kişinin onun şiirlerine ulaştığını ve onun şiirlerini beğenerek okuduğunu söylemek hata olmaz. Ahmed Arif kadar halkıyla birleşen birçok edebiyatçımız var. Buna rağmen onun halka herkesten çok ulaşması, ayrıca incelenmesi gereken bir nokta. Yazı boyunca bahsettiklerimizin yanında çok daha ciddi biçimde incelenmesi gereken bir konu bu. Oysa incelemeler ya da geri kalan hiçbir şey halkın onu sevdiği gerçeğini ve onun halka şiirleriyle ulaştığı gerçeğini değiştiremez.
Kitap: Hasretinden Prangalar Eskittim
Yazar: Ahmed Arif
Yayın: Everest Yayınları
Basım: Ağustos 2004 (52. Basım)
Sayfa: 142 s.






