“Şiir gibi” bir yıl değildi!”
01 February 2010 Yazan Yönetici
Kategori Haberler, Star Kitap, Söyleşi
Dergiler, şiir kitapları ve yeniden basımlar açısından verimli bir yıldı 2009. Ama ölümler, şiiri utandıran sözler de duyduk. O yüzden “2009 hiç de şiir gibi yaşanmadı” demek yanlış olmuyor

HAYDAR ERGÜLEN
haydaree@yahoo.com
Yazının başlığını hiç düşünmeden yazdım. Demek ki ben de şiir hususunda hafiften kararmaya başlamışım. Oysa daha 3-4 ay önce, yine bu sayfalarda şiirimizin pek iyi yolda olduğundan dem vuran da bendim. Belli ki bazen, ne kadar sabırlı ve iyimser olursa olsun, insanı aktan karaya çevirmeye iki söz, üç cümle yetiyormuş! Artık şiirimizin ‘hal-i pür melal’i mi demeli yoksa işbu yazıyı kaleme alan ‘fakir-i pür taksir’in hoşnutsuzluğu mu, her neyse, sözün özü şiirimizin bu yıl pek tadı yoktu, küresel kriz Türkiye’de galiba önce şiiri vurdu.
Tiryakiliğin eski tadı yoktu…
Hiç görmediğim dergiler vardı, yeniden çıkan Ücra gibi. Öte yandan hiç görmek istemediğim dergiler de vardı, onları görmedim, bazılarının kapağını bile çevirmek istemedim. Elbette bir şeyler yitirmişimdir, ama belli ki bunlar pek önemli değildi. Doğrusu sözü edilmeye değer, çıkmasını, gelmesini hasretle beklediğim fazla dergi, o dergilerde de pek dişe dokunur şeyler yoktu.
Bu yılın güzel sürprizlerinden biri YeniYazı dergisi oldu, özellikle Seyhan Erözçelik dosyası iyiydi. Akatalpa, öyküyü de ekleyerek daha dolgun oldu. Fayrap kapağından başlayarak ilgi çekici olmayı sürdürdü, eski şairlerle ilgili yazılar, Hakan Arslanbenzer ve Ahmet Güntan’a doğumgünü armağanı olarak hazırlanan sayılar iyiydi. Karagöz’ün 90 şairleriyle ilgili sayısı, Yedi İklim’de Zafer Acar’ın yazıları dikkat çekiciydi. Artık bir ‘kadro’ dergisi görünümünde süren Heves’in Ocak 2010 sayısında “Heves’te Türk şiirinin yeniden atağa kalktığını duyumsatan, bize tarihin önemli bir anında,önemli bir vazife edindiğimiz bilgisini hatırlatan şiirler, yazılar yayımladık” deniliyordu. Sincan İstasyonu, Hayal, Deliler Teknesi, Karayazı, Eliz, Yazılıkaya, Yasak Meyve, Dergah, Bir Nokta ve merkez dergiler… Varlık’ta Yücel Kayıran’ın hazırladığı ‘bir şiir’ dosyaları kuşatıcıydı, Ahmet Oktay’ın Birahane Longa şiiri üzerine olduğu gibi. Mühür biraz daha derli toplu oldu. Fakat tiryakilik yaratıcı ya da sürdürücü cinsten bir dergi yayımcılığı yoktu bu yıl. Adet yerini bulsun diye çıkılan dergilere de öyle bakıldı.
Şiir kitapları
80 kuşağı şairleri toplu şiirlerini yayımlamayı sürdürdü: Gülseli İnal, Yusuf Alper, Yavuz Özdem, Gültekin Emre, Akif Kurtuluş, Metin Cengiz. Yılın dikkat çeken ilk kitapları, Furkan Çalışkan Kabahatler Kanunu, Kaan Koç Çok Tanrılı Sular, Mahir Karayazı Beş Taş, Nurullah Kuzu Dağınık Kara, Özkan Satılmış Şiir Koy Alnıma, Özcan Erdoğan Horozu Düşen Hayat. Yılın öne çıkan diğer şiir kitapları: Süleyman Çobanoğlu Hüdayinabit , Mustafa Akar Tenezzül, İbrahim Tenekeci Ağır Misafir, Adem Turan Ateşte Yıkanmış Atlar, Betül Tarıman Ağır Tören, Çiğdem Sezer Denizden Geçme Hali, Hulki Aktunç Sönmemiş Dizeler, Levent Yılmaz Afrika, Hüseyin Avni Cinozoğlu Mükafat, İhsan Deniz Baht-ı Siyah, Kenan Yücel Örselenmiş Ruhlar Bandosu,Cevat Çapan Ara Sıcak, Mehmet Can Doğan Attar, Onur Caymaz Yaz Tarifesi, Mehmet Yaşın Kalbi Durmuş Zamanda, Ali Özgür Özkarcı Yamuk, Emrah Altınok 2010, Mustafa Erdem Özler Erdem Devesi, V. B. Bayrıl Arzuda Tenha, Engin Turgut Esrik, Selahattin Yolgiden Unuttuğum Limanlar, Mustafa Ergin Kılıç Yer Yara Kabuğu, Osman Konuk Beyaz Savunma, Nihat Behram Çıkmak İçin Bu Karanlıktan, Mustafa Köz Yazıtlar, Azad Ziya Eren Özenle Unutulmuş Parçalar, Necmi Zeka Kitaba Adını Veren Şiir. Kaybının ardından Kemal Özer’in toplu şiirleri Yanık Karanfil adıyla yayımlandı. Turgut Uyar’ın Dünyanın En Güzel Arabistanı kitabının yayımının 50. yılında ise özel baskı yapılmadı!
Benim için bu yılın şiir sürprizi, Emirhan Oğuz’un efsanevi kitabı Ateş Hırsızları Söylencesi’nin yıllar sonra yeniden basılması oldu. Yeni kuşak şairlerin de okumasında sayısız fayda var, okuyunca anlarlar. Ayrıca Oğuz’un yeni şiir kitabı Myndos Geçidi de yayımlandı. Ahmet Ada’nın Taşa Bağladım Zamanı etkileyici bir toplam olarak Ada şiirinin geldiği yeri de işaretliyordu. Selim İleri’nin Ayışığı adlı tek şiir kitabı ise yıllar sonra bir kez daha bu büyük edebiyatçının şair yanının da önemini gösteriyordu.
Mehmet Can Doğan araştırıp yayına hazırladığı Öncesi de Kalır ile Edip Cansever’in kitaplarına girmeyen şiirlerini kazandırdı şiir tarihimize.
Yılın önemli toplamlarından biri de şair Adem Turan’ın hazırladığı Şairlerin Gazze’si adlı yazı-şiir seçkisi oldu. Çok sayıda şair İsrail’in Gazze’de yaptığı kıyım ve zulümle ilgili olarak bu kitaba özel şiirler ve yazılar yazdılar. Keşke başka bir grup şairin ortaklaşa yazdığı Gazze Avazı şiiri de bu kitapta yer alsaydı!
Şiir üzerine kitaplar
Celal Fedai tartışma yaratan, üzerinde çokça konuşulan yazılarını Spekülatörlere Karşı Şiiri Savunmak kitabında topladı. Gültekin Emre Kardeş Alevler kitabında
şiir ve şair sevgisini göstermeyi sürdürdü. Kuşkusuz Turgut Uyar’ın Korkulu Ustalık, Edip Cansever’in Şiri Şiirle Ölçmek ve Oktay Rifat’ın Şiir Konuşması yılın en iyi hasadıydı. Kemal Özer’in iki ciltlik Günlerle Yolculuk günlükleri ise, bu usta şairimizin tıpkı şiir gibi günce yazmayı da nasıl ciddiye aldığını gösteren değerli bir miras oldu.
Üzerine daha önce de yazdığım Kalp Zamanı’nın yayımlnması ise benim için yılın şiir olayı oldu. Bu sayede Paul Celan ve Ingeborg Bachmann’ın aşklarını da öğrenmiş oldum, hem de bunca yıl sonra! İlknur Özdemir Celan-Bachmann mektuplarını güzel güzel çevirdi de, okuru,yazarı şairi hep beraber ‘kalp zamanı’nın hiç geçmediğini öğrenmiş olduk! Ben de birbirlerini çok sevdikleri için daha bir sevdim Celan ile Bachmann’ı.
Şair ve çizer Metin Üstündağ’ın, Met-Üst, Şiyir Sevişgenleri ise doğrusu iyi bir şiir kitabı gibi defalarca okunacak cinsten.
…ve diğer tatsız şeyler!
2000’li yılların şiiri deyip de adını koyamadığımız, Utku Özmakas’ın “Milenyum Kuşağı” deyip kitabını da yazdığı kuşağın kimi ‘delikanlı’ şairleri basılı ve sanal alemde hayli diklendiler birbirlerine. Serde delikanlılık var ne de olsa! Bu arada bizim kuşaktan, hani şu malum, meşhur, ara, kayıp, mağlup, geçici ve tuhaf kuşaktan bazıları da kendilerini ‘gizli seksen kuşağı’ olarak ilan ettiler, galiba bunda ‘biz onlardan değiliz. Aman karıştırmayın!’ endişesi de etkili oldu, ki sanırım şairlerde kibir biraz da böyle endişe ve kaygılarla başlayıp gelişiyor.
Ocak 2010’da kitap olarak yayımlamak için yazmaya başladığım Aşk Şiirleri Antolojisi’nin şiirlerini kaybettim. Haziran ayında bir uçak yolculuğunda yitirdiğim ve şiirlerin yazılı olduğu siyah defterin öyküsünü Sincan İstasyonu dergisinde uzun uzun anlattım.
Bu arada şiir eleştirisi giderek çirkinleşmeye başladı. Bu eleştirilerden ya da karaçalmalardan ben de nasibimi aldım, bu kadar ‘çirkin’ini hiç görmemiştim!
Yılın ‘şair’ olayı ise İsmet Özel’den geldi! Sanırım şairlikten alimliğe terfi etmiş olan Özel, megalomanisini sivri çıkışlarla da sürdürme peşinde. Alevilerin gavurluğundan ilkelliğine kadar bir yığın zırvayı, üstelik matem ayı olan Muharrem’de, söylemekte beis görmedi. ‘Büyük şair’ olmak bir toplumun değerlerine hakaret etmeyi mazur göstermez. Evet İsyan’dan tek tip insan ve toplum özlemine, çok acıklı bir serüven.
Galiba en tatsız olanı da kayıplarımız. Gençlik arkadaşım, dostum, aykırı şairlerden Süha Tuğtepe’yi 53 yaşında yitirdik, şiir ve anlatı pek çok kitap bıraktı geride. Şair ve çevirmen Gürkal Aylan da reklamcı şairlerle ilgili kitabını yayımlayamadan ayrıldı aramızdan. Usta şair Kemal Özer’i Türkiye toplumsal mücadelelerinin şiirini 15-16 Haziran işçi direnişiyle sürdürmeye hazırlanırken yitirdik. 60’lı ve 70’li yılların ‘protest ozan’ı ve bir dönemin simgelerinden Aşık İhsani de uzun unutuluşunun ardından veda etti dünyaya. Türk hikayesinin öncü ismi ve hep bir şiir muhibi olarak gördüğüm Orhan Duru, şiirin de kaybı sayılır. İyi yürekli şair arkadaşımız Selma Ağabeyoğlu’nu da yılın son günlerinde yitirdik. Ve ‘çocukluğun şairi’ diye de sevdiğim yönetmen Ahmet Uluçay’ın erken ölümü, bizi sinemanın yeni şiirlerinden de mahrum etti.
Velhasıl tatsız bir yıldı, ‘şiir gibi’ yaşanmadı.
Kitap kötüyse tutup yazarını dövebilirsin
01 February 2010 Yazan Yönetici
Kategori Star Kitap, Söyleşi
Şair, yazar, yayıncı ve akademisyen. Bilgi Üniversitesi’nde ders verirken, bir yandan da Helikopter Yayınları’nı uçuruyor. “Kitabın içine kötü bir şey konduğu zaman yazarını tutup dövebilirsin de” diyen Levent Yılmaz ile kitap kokusunun izinden gittik…

• Bir yayın yönetmeni olarak sanırım kitapla okur arasında bir yerde duruyorsunuz. Yayıncılıkla kitapseverlik arasındaki ilgi için neler söylersiniz?
İkisi çok farklı. Yayıncılık nihayetinde ticari bir anlam taşıyor. Ancak yayıncılığın da kuşkusuz bir geleneği oluşmuş. Dünyanın hemen her yerinde 19’uncu yüzyıldan sonra yayıncılığı, özellikle büyük yayınevlerinde iyi şairler ve yazarlar üstlenmiş. Tabii ticari kaygıları olmamış, hiçbirisi pazarlama ya da finans müdürü değil. Ama kitapların seçiminde, kapağından sayfa düzenine ve kağıdın kalitesine kadar yazarların yayın yönetmenliğinin olumlu katkıları var. Örneğin Andre Gide, Paris’ta ünlü Gallimard’da çalışmış. Bugünden örnek verirsek Roberto Calasso, İtalya’nın en önemli yayınevlerinden Adelphi’yi yönetiyor. ‘Ya bizden’ derseniz aklıma gelen ilk isim Enis Batur’dur. Haksızlık etmeyelim, buradan bakınca, o ticari uğraşın içine gönül işi de giriyor.
• İşin mutfağında bulunmanız sizin yazıya bakışınızı etkiledi mi?
Ta başında hayatımı kitaplarla ilgili bir iş yaparak kazanmaya karar vermiştim. Bunun bir yönü beni yayıncılığa itti, bir başka yönü de üniversitede araştırmacılığa götürdü.
• Kitap binlerce yıl neredeyse tek bilgi kaynağıydı. Bilişim imkanları kitabın önemini azalttı mı?
Kitap ilginç bir nesne. Bir kere sahip olunan bir şey. Yani imzası olan, sorgulanabilir, apaçık bir şey. İçine kötü bir şey konduğu zaman yazarını tutup dövebilirsin de. (gülüyor) Ama mesela internette böyle bir şey yok. Tanınamayan, adresi olmayan bir dünya orası. Halbuki kitap böyle tekil bir şey. Yayıncısından yazarına sorumluluk almakla oluşan bir şey.
• Sizin yayıncılık sevdanız nasıl başladı?
Uzun yıllardır yayıncılık yapıyorum. Ankara’da 1989’da Gece Yayınları, ondan önce Büyülü Dağ diye bir deneyimimim vardır. Ankara’da Dost Yayınları’ndan sonra Fransa’da birkaç yayınevine emek verdim. Türkiye’ye dönünce Yapı Kredi’de yayın danışmanlığı yaptım.
• Helikopter Yayınları fikri nasıl oluştu?
Tabii ki sevilen kitapları yayınlama düşüncesi!.. Bir gün bir baktım ki, hayatta bana büyük zevk vermiş kitaplar var, kimileri Türkçede yayınlanmış kimileri ise yayınlanmamış. Bazıları da belki hiç yazılmamış!.. İşte bu özel listeden bir şeyler çıkaralım, çok satma hırsımız olmasın. Adam gibi çevirileri olsun ve düzgün bir kütüphane oluşturalım dedik. Bunu yaparken elbette klasik olmuş kitapları çoğunluk olarak seçtik, ancak risk aldığımız Türk yazarları da oldu. Tarık Günersel ve Esra Yalazan gibi.
• Helikopter adı, kitapların kırmızılı sayfaları, kapakların beyazlığı…
Helikopter’in bir metafor hali var kuşkusuz ama ben öncelikle şunu düşündüm. Kitap yapmak ciddi bir şeydir. Niteliği, çevirisi, hurufatı, tasarımı. Bunları tasarlarken ‘bu da neymiş’ dedirtmek istedim. Arka kapak yazısının ‘sen’li ‘ben’li olmasını isterken ağırbaşlılığını kaybetmesin, bir yandan gülümsetsin ama çok da uçurmasın.
• Okur nasıl karşıladı Helikopter kitaplarını?
Valla bizi şaşırttı! İlk kitabımız Andre Maurois’nın İklimler’iydi, ilk üç ayda 3 bin 500 sattı. Oysa farklı yayınevlerinden defalarca basılmıştı. Diğerleri, istisnalar hariç 600 – 800 arası sattı. Her kitap kendisini kurtardı, hatta biraz para da kazandı.
• Yayınladığınız kitaplarda hazır çeviriler mi kullanıyorsunuz?
Bir kere hazır bir çeviri kullanayım dedim… Geothe’nin Gönül Yakınlıkları’nı yayınlamak istiyordum. Eski iki çevirisi var, birini iyi Almanca bilen arkadaşıma verdim. ‘Şunu bir elden geçirebilir miyiz’ dedim. Arkadaşım kitabın sil baştan çevrilmesi gerektiğini söyledi. Çeviri işlerinde işler sıkıntılıdır biraz.
• Çeviriye kurban giden kitaplar hatırlıyor musunuz?
Galiba Alfa, Borges’in bir-iki kitabını Almancadan çevirterek yayınlamıştı. Tam bir felaketti.
• Büyük yazarlar da demek ki kötü çevirinin hışmına uğruyabiliyor…
Çevirinin çok büyük etkisi var. Borges demişken, ilk kez Tomris Uyar çevirmeseydi Borges yine sevilirdi ama bu kadar etkili olur muydu, bilinmez. Tersi de var tabii. Roberto Calasso’nun kitapları İngilizceden çevrildi ve doğrusu yazık oldu.
• Döne dolaşa okuduğunuz yazarlar?
Yusuf Atılgan var. Bence onun şaheseri, Canistan’dır. Şiir derseniz dönüp dolaşıp Turgut Uyar ve Oktay Rıfat derim.
• Bir şair olarak söyleyin, şiir çevirisi ne kadar mümkündür? Çevrilmiş bir şiir ne kadar kendisi kalır?
Şu kadarını söyleyebilirim. Bir ara Enis Batur ile Rimbaud çevirileri üzerine sohbet ediyorduk. Ona Rimbaud okuduğumu söylediğimde bana ‘Sen Rimbaud değil İlhan Berk çevirisi okuyorsun bence’ demişti. Ancak her dili bilmek mümkün değil. Mesela Kavafis’i de çevirileriyle okuduk ve çok sevdik.
• Düz yazıda da bu kadar büyük riskler var mı?
Sabahattin Eyüboğlu’nun Montaigne çevirilerinin Montaigne ile pek bir alakası kalmamıştır. Ama en çok onun çevirileri okunur. Başkası çevirse bu kadar tutmaz. Zaten zor bir metindir.
• Hayatın akışı içinde yayınevleri de kirlenir mi?
Tabii ki. Birçok yayınevi büyük bir şevkle işe başlar, sonra rutine girer, herkes sıkılmaya başlar. Kurumsallaşmış yayınevleri düzgün bir çizgi tutturur ama zamanla tadı tuzu kalmaz.
Mümkün olanlar… ‘İmkan olsa’lar…
l Dost’ta Borges’in seçkisini, Babil kitaplığını Türk okuruna kazandırmak, Bilge Karasu’nun Göçmüş Kediler Bahçesi’ni düzgün bir baskı ile okura sunmak çok keyifliydi. Milliyet Yayınları’ndan çıkan ilk baskısı bir felaketti.
l Cemal Süreya keşke sağ olsaydı da yarım kalan Pierre Louys’un Afrodit’ini basabilseydik. Çeviriye başlamıştı ki vefat etti.
l Roberto Calasso’nun tamamını Türkçeye kazandırırdım.
l Dost’ta İtalyan çizer Hugo Pratt’ın Corto Maltese’lerini yayınlayalım diye herkesin kafasının etini yemiştim. İlk üç kitabını da çevirmiştim üstelik.
l Şu sıralar 16 yüzyıl kitaplarını, orijinal resimleri ve gravürleriyle basmak ve çok satmak isterdim.
‘Romanın yok olması çok uzun zaman alacaktır’
İngiliz edebiyatının en önemli yazarlarından A.S.Byatt’ın son kitabı The Children’s Book, önümüzdeki dönemde Türkçede yayımlanacak. Byatt’ın ismi her yıl Nobel ödülü kulislerinde geçiyor. Ülkemizde gereğince tanınmayan Booker Ödülü sahibi bu seçkin yazar, Kitap Zamanı’nın sorularını cevapladı. Söyleşinin tamamı ise bugün yayımlanan Kitap Zamanı’nda.
–
A.S. Byatt, günümüz edebiyatının önemli isimlerinden. Özellikle kendisine Booker Ödülü’nü kazandıran Possession (Aidiyet) adlı romanıyla dünyaca üne kavuştu.A.S. Byatt, günümüz edebiyatının önemli isimlerinden. Özellikle kendisine Booker Ödülü’nü kazandıran Possession (Aidiyet) adlı romanıyla dünyaca üne kavuştu.
–
Geçtiğimiz aylarda edebiyat dünyasının gündeminde Amerikalı romancı Philip Roth’un romana 25 yıl ömür biçmesi vardı. Çağımızın önde gelen romancılarından biri olan Roth’un öngörüsünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Romanın 25 yıl mı ömrü kaldı gerçekten?
Ben romanın ölmekte olduğunu düşünmüyorum. Roman, insanlar arasında uzun bir diyalog gibidir, onların kullandığı dildir. Bugüne kadar birbirimizle konuşmak için geliştirilmiş en kapsamlı yöntemdir bir bakıma. Romanın sunuluş biçimi değişebilir, örneğin elektronik olabilir ama yok olması çok uzun zaman alacaktır. Bugün iletişimde kullandığımız bloglar, Facebook gibi internet siteleri aslında okuma-yazma ihtiyacımızın bir göstergesi. Bunlar belki sıradan romanın yerini alabilir ama iyi romana hâlâ ihtiyaç duyuluyor. Tabii, iyi yazarlar da internetteki bu iletişim alanlarına göz atmalılar ki, insanların birbiriyle iletişim kurduğu ortamlarda neler olup bittiğini görebilsinler.
Bir söyleşinizde çocukken başka bir seçeneğiniz olmadığı için kitap okuduğunuzu söylemiştiniz. Bugünün dünyasında bir çocuğun eğlenmek ve öğrenmek için okumak dışında pek çok seçeneği var. Bu bağlamda okumanın ve ‘okurluğun’ geleceğini nasıl görüyorsunuz? Bu gelişim ya da değişim sizi korkutmuyor mu?
Bugün çocukların genel olarak daha az okuduğunu düşünüyorum. Ama okuyanlar internetten her türlü malzemeye ulaşabiliyorlar, böylece dile ve düşünceye ilgileri artıyor. Örneğin, torunlarım kitaplara çok meraklı ve düzenli olarak okuyorlar. Gerçi bir tanesi daha çok popüler olanlara ve görsel dünyaya ilgi duyuyor ama… Bana kalırsa insanın hikâyeye derin bir ihtiyacı var. Romanlar, bu ihtiyacı öteki şeylere göre daha farklı ve kuşatıcı biçimde gideriyor. Elbette filmlerde ve televizyonda dönen hikâyeler de var, mesela kitaplardan yapılan filmler bence kitaba olan ihtiyacı bir ölçüde doyuruyor. Bu anlatı çeşitlerinin hepsinden de zevk alabiliriz kanımca.
Roman yazmanın bir inşa işi olduğunu belirtiyorsunuz; başarılı romanın sırrı sizin deyişinizle araştırmaktan, bilgileri değerlendirmekten yani ödevini iyi yapmaktan geçiyor. Sizce edebiyat, ilhamın bir hediyesi olmaktan çok, bozulması mümkün bir yapının inşasından mı ibaret?
Bence ilham mitolojik bir şey, hatta dinî de denilebilir. Yazarken beynimin nasıl çalıştığını düşündüğümde aklıma hep üç boyutlu bir elektrik devresinde ışıkların yanması geliyor: Nöronlar, diyotlar ve bağlantılar. Bir heyecan hali… Yavan olmayan ama ukala da olmayan bir hal… Tam tersi, vahşi ve kendine yeten bir ruh hali… Oraya şeyler, insanlar, dünyalar ve sözcükler arasındaki bağlantıları görerek varıyorsunuz. İşin başında tekil bağlantılar var, örneğin tek bir masal (”Peau d’Ane” diyelim) ve gelişen olaylar. Ama bunu akla getiren bir ilham perisi değil, akıl ya da belki serbest çağrışım. Pek çok düşünce bilinçte değil, ötede yani karanlıkta doğuyor.
Türk edebiyatından takip ettiğiniz yazarlar var mı?
Cevat Çapan’la uzun süreli dostluğuma çok şey borçlu olduğumu söyleyebilirim. Birlikte öğrencilik yaptık. Onun şiirlerini Fransızca ve İngilizce çevirilerinden okuyabiliyorum. Orhan Pamuk’un tüm yapıtlarının büyük bir hayranıyım. İngiltere’de hemen hemen hiç tanınmadığı zamanlarda, ilk kitaplarından biri olan Beyaz Kale’yi yılın kitabı seçmiştim hatta.
Nazan Bekiroğlu – İnsanın bütün halleri Âdem’de gizli
11 January 2010 Yazan Yönetici
Kategori Benim Kitaplarım, Söyleşi, Söyleşi

Nun Masalları’nın anlatıcısıydı, Yusuf ile Züleyha’nın yazıcısı… Defterin sahifelerine Mor Mürekkep’inden düşürdü harfleri. İsim ile Ateş arasında kalbine sığanları söyledi hep.
Adem ile Havva’nın hikâyesini anlamanın bütün insanlığın hikâyesini anlamak manasına geldiğini öğrendiği gün, Adem’in hikâyesini yazmaya karar verdi.
Çünkü insanın bütün halleri Âdem’de gizliydi. Nazan Bekiroğlu, yeni romanı Lâ’da Âdem ile Havva’yı anlatıyor. Hikâyenin merkezinde Kur’an’daki kıssa ve Hz. Âdem var. Yazar, metninin aynasını dolduran onca anlatının birer “temsil” ve “mecaz” olmaktan öte anlam taşımadığının altını özellikle çiziyor. Nazan Bekiroğlu, coşkulu bir dille söylüyor hikâyesini.
Sizinle yaptığımız son görüşmede,”Bu yıl içinde okurlarınız yeni bir Nazan Bekiroğlu kitabı raflarda görebilecek mi?” sorusuna şu cevabı vermiştiniz: “Yıllardır zihinde gezdirilen, kendisiyle defterler doldurulan, bilek ağrıtan, uyku bölen bir şey var. Şimdi biraz olsun ufkun üzerinden seren direklerinin, en yüksek flamaların görünmeye başladığını söyleyebilirim. Ya kısmet. İnşallah. Ama hâlâ ismini söyleyemem.” Geçtiğimiz günlerde Lâ çıkageldi. Artık biraz daha huzurludur uykularınız. “Uyku bölen” süreçten biraz bahseder misiniz?
İnsan olan, bu ağır emaneti üzerinde taşıyan bir varlık hiçbir zaman huzurlu uykulara kavuşamayacak demektir. Bu metni anlatırken bütün istediğim insan olmanın manasına biraz daha hakkıyla erebilmek, bu doğrultuda anlayabildiğim birkaç şeyi de özellikle gençlerle paylaşmak arzusundan ibaretti. Yoksa Âdem’e, onun gaybî yönüne dair birçok sorunun yakîn cevabı hiç verilemezken bilmenin bize sağlayacağı huzura ermek mümkün değildir. Fakat sadece şu noktada daha huzurlu olduğum söylenebilir ki, bu yazma sürecinde cevabı peşinen verilmiş bir bilgiye farklı bir güzergâhı dolaşarak yeniden vardığım söylenebilir. O da bazı bilginin bize verilmediği, onların üzerindeki örtünün hiç açılmayacağına dair bilgidir. Bunu bilmek bile, yani bilginin bir noktadan sonra bilinmezlikle örtüldüğünü bir kez daha anlamak bile, kurcalamamak, sorgu sual etmemek, verildiği kadarıyla imân ve iktifa etmek, bir çemberin üzerinde aynı yönde ilerleyip de başlangıç noktasına varmak gibi insana bir huzur veriyor. Diğer yandan bu metnin kaleme alınma sürecinde çok şey okuduğumu da sancılı sürecin bir izdüşümü olarak ifade etmeliyim. O kadar ki metin, içimde bir iskelete kavuştuktan yani 2003’ten sonra, bir bakıma metin bittikten sonra okuduklarım bile bir vagon doldurabilecek hacimde. Fakat en fazla Mesnevi, İbn Arabi ve Şeyh Galib’i zikretmeliyim. Hele Şeyh Galip. O kadar ki onu düşünmeden açtığım her paragrafta bile onu hazır buldum. Büyük laflar sarf etmekten korkmasaydım, bütün bir Lâ’nın, Galib’in o meşhur Terci-i Bend’ini, onun da tek bir beytini tefsir için kaleme alındığını, ben fark etmeden bile bunun böyle olduğunu söyleyebilirdim: Hoşça sak zâtına kim zübde-i âlemsin sen / Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen. Lâ’nın cesareti biraz da bu beytin verdiği güçtendir.
Kitabın “Lâ Sahifesi”nde iddialı bir cümle var: “Bir ömür boyu aradığım hece harfinin Lâ olduğunu bildim”. Bu cümleden ne anlamalıyız?
Çok iddialı değil, çünkü buldum, değil bildim, deniyor. Buldum dense idi bence bu iddia olurdu. Fakat bilmek daha kolay. Bulmanın arkadan geldiğine her zaman inandım. “Lâ”nın aranan harf oluşu meselesine gelince. “Lâ” olumsuzluk ekidir. Hiçlik mesabesidir. Bu hece harfini, insan olmayı yaratılmışların en şereflisi kılan “özgür bilinç tercih hakkı” içindeki inkâr gücü potansiyeli olarak yorumluyorum. İnsan, seçebilen bir varlıktır. Onu diğer yaratılmışlardan farklı ve üstün kılan yanı bu yanıdır. Yani o, reddetmeye gücü olduğu halde özgür iradesiyle doğruyu bulabildiği için değerlidir. Yani İllallah lafzı, oluşun ve idrakin üst aşamasıysa, insan bu aşamaya kendiliğinden değil bile isteye, özgür iradesi ile varabildiği için muteberdir. Bu itibarla “Lâ” hece harfi, insan olmanın kıymetini içkin bir bilinç halinin mümkün olumsuzluk aşaması olarak “Lâ” gerçeğini ifade eder.
Romanda anlatılan Âdem ile Havva, Nazan Bekiroğlu’nun Âdem ile Havva’sı mıdır? Kutsal metinlerdeki kıssa ne kadarıyla yer aldı kitapta?
Nazan Bekiroğlu’nun Âdem ile Havva’sı temel mesaj itibarıyla Kur’an’daki Âdem’den hareketle kaleme alınmıştır. Hikâye Tevrat’ta ayrıntılı denebilecek bir biçimde iki yerde anlatılır, İncil’de ise fazla ayrıntıya inmeksizin zikredilir; bunlar beni ilgilendirmedi. İslâmî gelenek ise Kur’anî kıssayı sabit tefsirinin yanı sıra zaman zaman da birçok ayrıntıyla “süsleyerek” anlatmaktan imtina etmez. Bunların bir kısmı doğrudan İsrailiyat nevindendir ve tefsir kitaplarına bile sirayet etmiştir. İsrailiyattan da mümkün mertebe kaçınmaya dikkat ettim. Ve çok dikkate değer bir husus ki, Yusuf ile Züleyha’nın geleneksel edebiyatımız içinde mesnevi geleneğinde pek çok versiyonu olduğu halde, ki bunların bir kısmı Hamdullah Hamdi gibi İslâmî ilimler açısından fevkalade itibarlı zatlar tarafından kaleme alınmıştır, Âdem etrafında oluşmuş bir mesnevi geleneği yoktur. Demek istediğim, Yusuf ile Züleyha yazarken bana kalemimin manevra alanını genişletme cesareti veren bir mesnevi geleneğine yaslanabiliyordum fakat Âdem hikâyesinde böyle bir gelenek alanından da mahrumdum. O zaman, çoğu kez söylediğim gibi, Kur’an’daki temel mesajla çelişmemek kaydıyla kalem oynatmaya cesaret ettim. Bunu söylerken, Kur’an’da anlatılmayan şeylerin anlatılması meselesinin beni çok zorlayacağını biliyordum. Fakat burada da “kıssa üzerinde düşünme” ifadesini bir izin olarak telakki etmeye cesaret ettiğimi söyleyebilirim. Çünkü bu satırları kaleme alırken özellikle de gençleri insan olmanın anlamı üzerinde düşünmeye sevk etmek gibi ahlâki bir gaye taşıdığımı (belki hiçbir kitabımda olmadığı kadar baskın bir ihtiyaçla) her an hissettim. Onların daha kolay anlayabileceği bir formata cesaretim bu gaye ile izah olunabilir ancak.
Kitapta birkaç yer yerde okuru şöyle uyarıyorsunuz: “Bu aynada her şey temsil, her şey mecaz”…
Bir önceki cevapta dile getirdiğim niyet, ama bu niyete rağmen her an ensemde hissettiğim tedirginlik alanıyla ilgili bir açıklama bu. Gaybî kapıların bize kapalı olduğu bir âleme ilişkin her sahne birer temsil olmaktan öte anlam taşıyamaz yeryüzü muhayyilesinde. Bu temsillerin daha yüksek bir gerçeğin kavranması gayesine hizmet ettiğinden emin olabildiğim anlarda ensemdeki soluğun baskısı azaldı. Bu uyarı bu nedenle yapıldı.
Lâ klasik bir roman değil. Romanla mesnevi arası olarak isimlendiriyorsunuz. Biraz açar mısınız? Niye roman diyemiyoruz?
Bu sorunun cevabı Müslüman Şark’ın Batı’daki anlamda romanın teşekkülüne neden izin vermediğinin de cevabıdır aynı zamanda. Âdem’e ilişkin bir hikâye anlatırken en fazla anlatılmış bir hikâyeye yeni bir dil giydirebileceğimi, bir romancı muhayyilesine sahip olarak bundan öteye geçemeyeceğimi hissettim. Tanpınar, Şark’taki mesnevi geleneğini, bütün gayesi kaynağına dönmek olan suyun belli güzergâhının farklı dillerle yeniden yeniden anlatılması olduğuna dikkat çeker. Ehl-i sünnet itikadı ile çelişmemesi için azami özen gösterilmiş bir metinden de roman olması beklenemez. Bu nedenle bu metni yazarken Şark’ın neden bir romanı olmadığını bir kez daha anladım. Araya sokuşturulmuş ve hayalin kışkırttığı birtakım sahneler, tasvirler, öykücüklerin var oluşu bu gerçeği değiştirmez. Romancının, muhayyilesini en başta kendisinin sansürlediği bir metne de her anlamda roman demek mümkün değildir elbet. Bu kapsamda ilâve etmeliyim ki yazma sürecinde hatırı sayılır hacimde mürekkebi de işin teorik kısmını kendime açmak için tükettim. Yazdığım şeyi ne tam roman ne de tam mesnevi olarak adlandırabildim. Hatta roman kategorisinde takdim etmek hususunda bile tereddüt ettim. Bu süreçte en fazla da romanla mesnevi arasında yeni bir türün ihdası ihtiyacını hissettim. Üstelik bu ihtiyacın hissedilmesi noktasında yalnız olmadığımı, benzer metinlerin de varlığını biliyorum. Gördüm ki mesnevinin dünyasından beslenen azımsanmayacak sayıdaki kalemler yeni bir türe emek veriyor. Bana öyle geliyor ki ya gerçekten iki dünya arasında yeni bir türe ihtiyaç duyuyoruz ya da roman içinde bu türe yer açmak zorunluluğu hasıl oluyor. Roman çok baskın bir tür. Fakat mesnevi zihniyeti de roman içinde kendisine bir yer açmaya çalışıyor. Bu, bence romanın da tanımının genişlemesi anlamına geliyor. Yani bizim romanımız. Roman, temel ucu sabit kalmakla birlikte diğer ayağını dolaştıran bir pergel gibi. Neticede belki benim hayalim gerçekleşip de roman ile mesnevi arasında yeni bir tür ihdas edip onun adını koyamayacağız ama ihatalı bir tür olarak romanın, bizim dünyamızda, kendi alanının genişlemesine izin vermek mecburiyetinde kalacağına muhakkak gözüyle bakıyorum.
Daha önce Yusuf ile Züleyha’nın hikâyesini sizin kaleminizden okumuştuk. Şimdi Âdem ile Havva. Kutsal metinlerde geçen bu kıssaları merkeze alarak bir eser ortaya koymak aynı zamanda “riskli” bir tercih. Bu endişeyi yaşadınız mı hiç?
Bu söyleşide başlangıçtan bu yana sizin sorularınızın bir kısmı gibi benim de verdiğim bütün cevaplarda bu riskin farkında olduğumu, bu endişeyi yaşadığımı anlattım. Risk, Kur’an’da zaten anlatılmış bir metni neden bir kez daha anlatmak gereğini hissettiğim sorusunun muhatabı olmamla ilgilidir. Ancak daha evvelki cevaplarıma da yayılmış olan cümleyi bir kez daha tekrarlarsam, temel mesajla çelişmek, endişemin kaynağı. Bu mesajla çelişmemek kaydıyla anlatmak ise endişelerimin izalesi kaynağı. Risk aslında, oynatılan her kalem, sarf edilen her dize her cümle için de geçerli değil mi? Şuarâ Sûresi’ndeki o tüyler ürpertici uyarıyı hatırlarsak ne yazarsak yazalım, kalemimizin hangi ilhamla oynadığını, hangi vadilerde hangi hallerde dolaştığımızı ayırt etmek çok da kolay görünmüyor.
Yusuf ile Züleyha’da, Züleyha’yı her sahifede görüyorduk. Cümlelerin en güzeli onu anlatıyordu. Lâ’da ise Âdem’in gölgesinde bir Havva var…
Doğrudur. Çünkü benim anlatmak dolayısıyla anlamak istediğim şey bir “Âdem ile Havva” hikâyesi değil. Beni insanın hikâyesi ilgilendiriyor. İnsanın bütün hallerini içkin bir hikâyenin kahramanı olarak da Âdem’i gördüm. Yani hikâye Âdem’in. Bunun dışında her şey Âdem’in yani insanın hikâyesinin oluşması sürecinde görüntüye giren tali unsurlar. Havva’nın bir görünüp bir yok olması, Havva’yı merkeze almamışlığım bu nedenledir. Havva üzerinde ısrar, temel meseleyi anlatmak adına bir görmezden gelme içerir. İkisi bir arada ama hikâye Âdem’in.
Âdem ile Havva’nın hikâyesinin ilk sahifesini yazarken Nazan Bekiroğlu’nun muradı neydi? Kitaba son noktayı koyduğunda kalbi mutmain miydi?
Hayır. Böyle bir metin hiçbir zaman tam anlamıyla tamamlanamaz. Dolayısıyla da böyle bir metnin yazarı hiçbir zaman tam anlamıyla mutmain olamaz. Bu metin kuşku yok ki benim içimde genişleyip duracak, yazılması hiç bitmeyecek. Ama buraya kadar, dediğim bir noktaya geldiğimde yaman bir hesabın içine düştüğümü, bütün bir metni ya topyekûn yok edeceğimi ya da artık onu yayımlamam gerektiğini hissettim. Anlattığımı göstermek de istedim yoksa dediğim gibi anladığımı da unutabilirdim. Benimki sadece sınırlar içinde kalarak sınır ötesine ilişkin bir anlama (tahmin değil) çabası. Kadere, ruha, günaha, iyiliğe, kötülüğe, iradeye.. dair “benci” bir okuma (yorum değil).
Sizi Âdem ile Havva’nın hikâyesini yazmaya iten sebepler nelerdi?
Bundan tam yirmi sene evvel Belkıs (İbrahimhakkıoğlu) ile tanıştım. İlk karşılaşmamız onun beni Trabzon’da ziyareti ile gerçekleşti. O ilk tanışma heyecanına, yirmi yıl boyunca akmak isteyen yanlarımın önünde duran bendlerin bir kısmını belki o bile fark etmeden bir bir kaldırmasının etkileri de sirayet etti. O ilk karşılaşma günlerinin birinde bana, Nazan, demişti, bir gün Âdem’in hikâyesini (Âdem ile Havva’nın değil) anlatabilirsem kendimi bütün bir insanlığın hikâyesini de anlamış sayacağım, çünkü insanın bütün halleri Âdem’de gizli, çünkü Âdem cem makamında. “Lâ Sahifesi”nde dile getirdiğim gibi bu cümleyi hiç unutmadım. Yıllarca içimde gezdirdim. Ve yirmi yıldan bu yana farkında ya da farkında değil, yaşadığım her şey gibi okuduğum her şeyi de bir Âdem hikâyesi olarak, insanın bütün gerçeğini içkin bir hikâyenin dipnotları suretinde bir köşede biriktirdim. Zaman içinde bu birikim öncelikle bir Âdem hikâyesi anlatmak gayesine matuf olmasa da sahnelere büründü, cümleler birikti. Ve yeryüzü yalnızlığı elli yıllık bir sürece yaklaştığında bundan daha fazlasını anlayamayacağım ve anlatamayacağım bir raddede geldi durdu. O zaman anlatmaya karar verdim. Çünkü öyle görünüyor ki anlayabileceğim buraya kadar ve anladığımı unutmamak için anlatmak ihtiyacını daha fazla saklayamadım. Bilgisayarda ilk dosya 2003’te açılmış. O tarihte bilgisayarda bir dosya açtıysam metnin çoğu demek öncesinde defterlerde biçimlenmiş demektir. Ondan sonrası fiilî derleyip toplama, kompozisyona nizama sokma sürecidir.
Romanda daha önce öykülerinizden ve Yusuf ile Züleyha’dan, İsimle Ateş Arasında’dan bildiğimiz coşkun bir dil var. Bu dilin “kalp genişliği” ile bir ilgisi olmalı. Bu zor ve sancılı bir seçim değil mi?
Dili, insanın hacmidir. Buradan bakınca genişlik olarak görünen şeyin şu gelip geçici dünya üzerinde ızdıraplarımızın kaynağı ve en azından onun sadakatle yansıtıcı aynası da olduğu çıkar ortaya. Bu nedenle haklı olduğunuz düşünülebilir. Ama ne çare! Başka türlü hissetmek ve düşünmek elimden gelmediği için başka türlü söylemek de elimden gelmez.
Murat Tokay - Kitap Zamanı

Gezgin–Sadık Yalsızuçanlar
18 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Benim Kitaplarım, Söyleşi
Söyleşi: Ender Yılmaz
Günümüz öykücülüğünün başarılı adlarından Sadık Yalsızuçanlar, ilk romanı Yakaza’dan sonra, Gezgin’le tekrar çıktı okur karşısına. Timaş Yayınları’ndan çıkan Gezgin, etki gücü ve alanı çağımıza ulaşan mağribli bilge İbn Arabi’nin sır dolu hayatını konu alıyor. Roman bir sufi romanı olmasına rağmen evrensel bir insan deneyimini öykülüyor. Öyküleri sinematografik nitelik taşıyan Yalsızuçanlar’ın ikinci romanı da film sekansları gibi epizotlardan oluşuyor. Hayatı olağanüstülüklerle bezenmiş olan Endülüslü bilgenin ancak geleneksel bir anlatıyla yansıtılabileceğini söyleyen Sadık Yalsızuçanlar “Gezgin”le çağdaş bir menkıbe üretiyor.
Niçin İbn Arabi, neden Gezgin?
İbn Arabi çünkü, anlatmaya değer bir öyküsü var. Biz, kendi hikayelerimizi anlatmaya değer buluyoruz ama, bizim öykümüzün, insanlara evrensel olarak bir bildiri sunması gerekir. Oysa, modern zamanlarda her kalemi eline alan, kendi hikayesini insanlık için ilginç bulduğuna inanıyor ve ciddi bir seçme yapmaksızın aktarıyor. Oysa, aktarılmaya değer yaşamın, öteki için derin bir anlamı, bir hikmeti olmalı. Bu anlamda İbn Arabi’nin yaşamı, hikmetin bizatihi kendisi olarak karşımıza çıkıyor. Benzeri ariflerin yaşamlarındaki deneyimleri de içeriyor. Gezgin ise, onun aynı zamanda bir seyyah oluşundan kinayedir. Gerçi, seyr-i süluku, insanın kendi ruhunda yaptığı gezi olarak niteliyor ama çeşitli ülkeleri, kentleri de dolaşmış, yaşamı gezilerde geçmiş biri.
Peki, modern insanı niçin ilgilendirsin sekiz yüz yıl önce yaşamış bir sufinin yaşamı?
Sorun tam da burada işte. Modern zamanlarda yitirdiğimiz irfanı bize, bunu tecrübe etmiş olan arifler sunabiliyor. İbn Arabi’nin dili, günümüz insanına da seslenebilme yeteneğine sahip.
Bu yüzyılın ariflerini atlamış olmuyor muyuz?
Ben, sözgelimi Bediüzzaman’la İbn Arabi arasında, temel öğretide herhangi bir fark göremiyorum. İkisi de aynı meclisten geliyor, aynı dilden konuşuyor ve aynı sözlüğü kullanıyor. Onları birbirine tercih etmemiz gereksiz ve yanlış olacaktır; zira, onlar dediğim gibi aynı nurani meclisin sakinleridir.
Gezgin için geleneksel bir anlatı diyorsunuz, bunu açar mısınız?
Tam olarak inisiyatik bir metin diyebilirim Gezgin için. Bu hikayeyi ben yıllar önce yazmayı düşlüyordum. Gecikmesinin en önemli nedeni, bu inisiyatik dili bulmaya çalışmamdı. Metni kısa bir sürede, süratli bir biçimde yazdım. Ama, bu dilin içimde oluşması için birkaç yıl beklemem gerekti. İbn Arabi, tümüyle geleneksel bir arif, bu inisiyatik kişiliği ve konuyu, ancak menakıb diliyle yazmanın doğru olacağına kanaat getirdim. Gezgin böyle doğdu.
Bu dilin, çağdaş roman dillerinden farkı nedir?
Biliyorsun, romanda, seksenli yılların ilk yarısında bir kırılma yaşandı. Bireysel perspektifin kırılmasına özellikle Latin Amerikan yazarları öncülük etti. Marquez vs gibi yazarlar, romanda, yirminci yüzyılın başlarından itibaren güçlenerek gelmiş olan bireysel perspektifi kırdılar. Böylece roman, geleneksel anlatı damarlarına yeniden uzandı. Yani daha anonim bir gönderme alanına doğru yürüdü. Gezgin, ne geleneksel Fransız romanına, ne yeni romana, ne de bu anonim dile herhangi bir atıfta bulunmuyor. Doğrudan bizim menakıp kitaplarımızın diline gönderme yapıyor. Yani oradan yola çıktı.
İbn Arabi’nin vakıaları Gezgin’in kurgusunda ana malzemeyi oluşturuyor, bunu niçin seçtiniz?
Bir arifin yaşamı -gerçi bu herkes için geçerlidir- onun manevi deneyimlerinin toplamından ibarettir. İbn Arabi’nin yaşamı da onun vizyonları ve bu olağanüstü hallerde ulaştığı aydınlanma anlarından oluşuyor. Kitaplarını bu aydınlanma anlarında İlahi bir armağan olarak almış. Onun yaşamının, bir bakıma vizyonlarının tarihi olduğunu farkettim. Metni, bu vakıalar üzerine kurdum.
Romanda zaman zaman ortalama okuru çok zora sokuyorsunuz, bu riski göze alarak yola çıktınız o halde?
Şeyh’in olağanüstü hallerinin herkese açık olabileceğini düşündüm. Sıradan okur bence çok sorunlu bir niteleme. Amacım, İbn Arabi’nin yaşamını doğru aktarabilmekti. Bunun dışında herhangi bir kaygı gütmedim.
Simyacı ve benzeri metinlerden hayli farklı Gezgin. Niçin biraz daha okura daha açık bir dil amaçlamadınız?
Dediğim gibi, amacım, bu büyük bilgenin hayatını gerçek yönleriyle ortaya koymaktı. Doğrusunu isterseniz okur çok da umurumda değildi. Yani sahih bir şey ortaya koyarsanız, bunun her kulağa açık bir yanı olacaktır. Ben, bugünkü sınırlar içerisinde ‘bilgi’ diye nitelenen şeyin, insanın hakikatle ilişkisinde bir engel olduğu düşüncesindeyim. Eğer bu bilgilerimizi ve idrak sınırlarımızı gözden geçirmeden yaklaşırsak İbn Arabi gibi ariflerden istifade edemeyiz. Hakikate hazır hale gelmek, insanın kişisel algısını silmeye başlamasıyla birlikte beliriyor.
Tezgahta şimdi neler var peki?
Yeni bir öykü kitabının hazırlığı içindeyim, bir de tabi uzun süredir çalıştığım Bediüzzaman romanı var.
OKUMAK, YAZMAK KADAR FİYAKALI GÖRÜNMÜYOR!

A. Ali Ural çeşitli yerlerde açılan yazarlık atölyelerinde ve Burç FM’deki programında meraklılarına yazarlığın sırlarını anlatıyor. Anlattıklarını da yazdığı kitaplarla, çıkarttığı dergilerle, Türkiye Yazarlar Birliği çatısı altında gösterdiği faaliyetlerle örnekliyor. Ural, yazar olmak için önce iyi bir okur olmak gerektiğinin de altını çiziyor.
Şairsiniz; öyküler, düzyazılar, denemeler kaleme alıyor, gazetede köşe yazıları yazıyorsunuz. Bir yandan da edebiyatın yürüyebileceği mecralar açmak için dergiler çıkarıyorsunuz. Üç dönemdir TYB İstanbul şube başkanlığı yapıyorsunuz. Çevrenizde kümelenmiş gençler var, onlara yazı yazmanın inceliklerini anlatıyorsunuz. Bunca çaba ne için?
Yaz güneşi altında “Sermayesi eriyen adama yardım edin!”diye bağırarak buz satan adamın hikâyesini bilir misiniz? Bu sözü duyan bir bilge, tükenen ömrünü düşünüp yığılmış yere. Kelimeler yerini bulunca insan da yerini buluyor. Ona düşen ayağa kalkmak, yürümek ve koşmak. Yığıldığı yerde kalmak değil. Bir gölgelenmeden ibaretse de dünya hayatı, bu süreyi gölgede şekerleme yaparak geçiremeyiz. Kıyamet koparken elimizdeki fidanı dikmek, yani donanımlarımız ölçüsünde sorumluluklarımızı yerine getirmek zorundayız. Ben edebiyatı bir fantezi olarak görmüyorum. Yazar olsun ya da olmasın herkesin edebiyata ihtiyacı var. Çünkü hem anlamaya, hem anlatmaya ihtiyacı var. Yüce Allah Hz. Âdem’e isimleri öğreteli kim bilir kaç bin yıl geçti. Bu kadar zamandan sonra işaretlerle mi anlaşacağız! Hem dil yalnız anlaşmaya yaramıyor ki. Düşüncenin elleri o. Medeniyetin temeli. Bilginin penceresi. “ Öyle şiirler vardır ki hikmettir. Öyle sözler vardır ki büyüler,” diyen bir Peygamber neye dikkat çekmek istiyor acaba? Her devinimin arkasındaki sözün gücüne mi? Bu yüzden mi “ Bir âyet bile olsa benden bir şeyler ulaştırın!” diyor?
Bunca etkinliğin bileşke noktasında bulunuyor olmak sanatta / şiirde derinleşmeyi olumsuz etkiliyor mu?
Şiir ya da genel bir ifadeyle sanat, hayattan kopuk bir eylem değildir. Derinlik tam da bileşke noktalarındadır hayatın. Şiir manzara seyredilerek yazılmaz. Şiir yazayım diye masaya oturulup yazılmaz şiir. O bir süreç içinde oluşur, kömür ve petrol yatakları gibi. Vakti geldiğinde yalnızlıkların, kırgınlıkların, kızgınlıkların, özlemlerin ve aşkların oluşturduğu bir iç basınçla gün yüzüne çıkar ve şairin maharetine göre damıtılıp işlenir. Bütün sanatların bir öz olarak hayatın katmanları arasında çıkarılmayı beklediğini söyleyebiliriz. Bütün mesele resimde görünmeyeni fark etmeye çalışmak. Bu da tefekkürle, görme temrinleriyle ve her şeyden önce sezgiyle elde edilebilecek bir şey. Batı’dan gelen bir şair hastalığı bohem hayat. Bakın Peygamber’in şairlerine. Köşelerine çekilip şiir mi yazıyorlar yalnız? Abdullah bin Revâha, Hassan bin Sâbit, Ka’b bin Mâlik…
Günümüz edebiyatının gerçek edebiyat mecraına girmesi için çaba gösteren biri olarak amaçladığınız şey ne kadar gerçekleşiyor?
Hacca giden karıncayla iyi anlaşıyoruz. Sonuçları düşünerek hareket etmiyoruz çünkü. Gücümüz aczimizi bilmemizden kaynaklanıyor. Merkez Efendi gibi her şeyin merkezinde olduğunu bilmek güzel. Mecrasından çıkmış gibi görünen bir şeyin daha geniş bir açıyla baktığımızda tam da mecrasında olduğunu görebiliriz belki. Bazen en dipten yükselir insan su yüzüne bir topuk darbesiyle.
Edebiyatımızın gidişatı nasıl sizce?
İktidar kavgaları ve kamplaşmalar yalnız siyasi hayatını değil, edebî hayatını da tehdit ediyor bu ülkenin. Dünyanın neresine giderseniz gidin, farklı düşüncelere sahip olsalar da o ülkenin edebiyatçıları ortak bir değeri temsil ederler ki o değer ulusal edebiyattır. Zira edebiyatın evrenselliği milli oluşundan geçer. Arjantinli ünlü hikâyeci Borges, “Ben ayda yaşayan bir adamın hikâyesini yazacak olsam, bu bir Arjantin hikâyesi olur.” demiş. Bizim pek çok yazarımız İstanbul’da geçen hikâyelerini bile bir Türk hikâyesi yapmayı başaramıyorlar. Fakat yine de tebessüm etmeliyiz. Çünkü derinden derine, ülkesine âşık, güçlü bir edebiyat kuşağı geliyor.
Çevremizde ‘ünlü bir yazar’ olmak isteyen arkadaşlarımız var. Tanınmış bir yazar olarak size soralım, nasıl ‘ünlü bir yazar’ olunur?
Ün beğeninin peşinden de gelebilir, aykırılığın peşinden de. Araplar “Muhalefet et ki tanınasın!” derler. Bizim büyüklerimiz de “Şöhret âfettir.” demişler. Şiirimizin sultanlarından Şeyh Gâlib’in şu ifadesine bayılırım ben, “Elimdeki kalem her zaman şöyle der: Halkın beğenisi benim için felakettir.” Ben ünlü bir yazar olmak isteyen genç kardeşlerimize “ün”ü değil “yazmayı” hedeflemelerini salık veririm. Yoksa cin olmadan adam çarpmaya, Dostoyevski olmadan “Ecinniler”i yazmaya kalkarlar. Aynaya bakmaktan masaya oturacak vakti bulamazlar. Derin bir okuma sürecini yaşamadan, yazmanın büyülü sularına atarlar kendilerini ve boğulurlar. Edebiyat dünyası geniş bir edebiyat mezarlığını da kapsar. Genç ölüler yatar bu mezarlarda.
‘Ünlü bir okur’ olmak isteyen pek çıkmıyor, neden böyle bu?
Çünkü okumak yazmak kadar fiyakalı görünmüyor. Okurların elleri çenesine dayalı fotoğrafları olmuyor çünkü. Aslında esas olan yazmak değil okumaktır. Yazmak esas olsaydı Kur’an’ın ilk emri “Oku!” değil “Yaz!” olurdu. Okumak esas, yazmak tâlidir. Zira yazmak okuma temelinde yükselebilecek bir binadır. Hem biliyor musunuz her kitap iki kişi tarafından yazılır: Yazar ve okur. Çünkü okur kitaba kendi imgelem dünyasını ve birikimlerini katarak kitabı bir anlamda yeniden yazmış olur. Emerson’un “Kitabı iyi yapan okuyucudur.” sözünü bu bağlamda değerlendirebiliriz.
Kendinde yazar olma potansiyeli olmayanlar bir meslek olarak okur’luğu seçebilir mi?
“Meslek” kelimesine “tutulan yol” anlamı verirsek neden olmasın! Burada bir noktaya dikkatinizi çekmek isterim. Okumak ve okur gibi yapmak aynı şeyler değildir. Yalnız yazmak değil, okumak da bir çalışmayı gerektirir.
Okurlukla yazarlık arasında nasıl bir ilgi var?
İlgi kelimesi zayıf kalıyor. Bunlar aynı bütünün parçaları.
Yazarlık nereden başlıyor?
Okumaktan başlıyor.
İnsan doğuştan yetenekleriyle mi yazar / şair oluyor yoksa çalışarak bu melekeler elde edilebilir mi?
İnsan doğar doğmaz ayağa kalkıp koşan bir tay değildir. Bedensel melekeleri de ruhsal melekeleri de zaman içerisinde olgunlaşır. Genetik faktörleri tamamen dışlamak mümkün olmasa da var olanın hayatiyet kazanması ya da körelmesi, biraz da hayat koşulları, çevre, eğitim ve çalışmaya bağlıdır.
Yazar kimdir sorusunun cevabı ne sizde?
Gerçek bir yazar, gerçek bir büyücüdür, illüzyonist değil.
Siz hem şiirlerinizle hem de yazılarınızla tanınıyorsunuz? Günlük gazete yazıları öyküler… Bu ikisini aynı anda yapmak yani eşit kıratlarda şair / yazar olmak mümkün müdür? Yoksa biri diğerinin yedeği midir?
Eşit kıratlarda ya da birbirine çok yakın kıratlarda şair/yazar olmak mümkündür elbette. Edgar Allan Poe, hem çok iyi bir şair hem de çok iyi bir hikâyecidir mesela. Ahmet Haşim hem Türk şiirinin hem de Türk nesrinin zirvesindedir. Doğrusunu isterseniz, şiirimle nesrimin at başı koştuğunu düşünürüm ben. Şiirin burun farkıyla biraz önde olduğunu bilir, Baudelaire’in, “Şair ol, nesirde bile!” sözüne hak veririm. Valiz şiirimin son mısrasının “En üste koy şiirlerimi” olduğunu da hatırlatayım burada.
Radyo programı var bir de. Burç FM’de yazarlığın sırları’nı anlatıyorsunuz. Nasıl gidiyor?
İstanbul’daki yazı ve şiir atölyelerimize katılma imkânı bulamayanlar için bir imkân olduğunu düşünüyorum Burç FM’deki programın. Her hafta bir yazardan söz ettiğimiz bu program, yazılarının ve şiirlerinin eleştirilmesine tahammül edebilen genç yazarların çalışmalarıyla zenginleşiyor. Her cumartesi gecesi iki saat boyunca canlı yayına telefonla ya da msn aracılığıyla bağlanıp yazma ve okumayla ilgili sorularını ve sorunlarını dile getirme imkânı buluyorlar. Biz de elimizden geldiğince birikimlerimizi paylaşarak bereketlendirmeye çalışıyoruz edebiyat soframızı.
Son kitabınızda ‘Güneşimin önünden çekil’ diyorsunuz. Hikâyeyi biliyoruz, ama siz o hikâye aracılığıyla bir mesaj vermek istiyorsunuz sanırım. Bu hitapta güneş kim/ne, önünden çekilmesi gereken kim?
Kitaba ismini veren “Güneşimin önünden çekil!” cümlesi Diyojen’in Büyük İskender’e söylediği bir söz olsa da, hemen hemen kitaptaki bütün karakterler tavırlarıyla bu sözü söylüyorlar. “Güneşimin önünden çekil!” demek hakikati perdeleyenlere “Penceremizi kapamayın!” demektir. Bunu demek yürek ister, bedel ister çünkü. Nitekim yalnız Diyojen değil, Arşimet ve Attar da farklı cümlelerle “Güneşimin önünden çekil!” diyebildikleri için öldürülmüşlerdir. Bu kitapta Doğu’dan ve Batı’dan onlarca portre var; hakikati arayan onurlu adamların sıra dışı bir üslupla kaleme alınmış öyküleri bunlar. Yaşadığımız sığ hayata gönderilen derinlik davetiyeleri…
Şiir ve nesir alanlarında Ali Ural okurlarına hangi kitapların müjdesini vereceksiniz?
“Mutfakta ne var?” diyorsunuz. Mevlâna’nın romanını yazacağımı vaat etmiştim biliyorsunuz. İki senesi var. Şiir alanında ise poetika eksenli bir kitap çıkacak inşallah 2008’in sonlarına doğru: “Bengal Kaplanları ve Çeçe Sinekleri”.
Önemli olan neyi yazmayacağını bilmektir
Yazmakla ilgili bizlere önerileriniz var mı?
Olmaz mı! Hemen yazmayı bıraksınlar ve okumaya başlasınlar. Okuyacakları kitapları en az yiyecekleri yemeğe gösterdikleri özenle seçsinler. Dahası her kitabı en az iki kere okusunlar. İlkinde haz alarak okumalarında bir mahzur yok, ikincisinde satır satır, paragraf paragraf masaya yatırsınlar eseri, dili, kurguyu, üslubu ve karakterleri incelesinler. İşkenceye dönse de bu okuma, sabretsinler. Notlar alarak içselleştirsinler okuduklarını.
Yazar ne yazar, ne yazmalıdır?
Bir yazarın bilmesi gereken ne yazacağı değil, ne yazmayacağıdır, ne yazmayacağını bildiğinde belirir ne yazacağı. “Ne”likten kastım konu değil. At sahibine göre kişner de konu yazarına göre muhteva kazanıp şekillenmez mi? Robert Frost, “Ormanda yürürken karşıma iki yol çıktı, ben az yürünmüş olanını seçtim,” diyor bir şiirinde. Yani bir yol yürünecek ama o yolun nerelerden geçeceği götüreceği yer kadar önemli. Sunum şekli özü kaybetmemek kaydıyla sunulanı gerçek değerine ulaştırıyor çünkü.
MUSA GÜNER




