Türkiye’nin ilk devlet kütüphanesi 125 yaşında
10 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Cumhuriyet Kitap
Dönemin padişahı 2. Abdülhamit’in özel bütçesinden ayrılan kaynakla Beyazıt Camisi’nin imaret kısmındaki ahırda ”milli kütüphane” olarak kurulan Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nin 125. yaşı törenle kutlanacak.
Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nin Müdür Vekili Süheyla Şentürk, Osmanlı döneminde kütüphanelerin daha çok vakıflar, padişah veya eşleri tarafından kurulduğunu belirterek, 1880′li yıllarda vakıfların elindeki kitapların dağıldığını gören yetkililerin, kitapları bir araya toplamak için kütüphane kurmaya karar verdiğini anlattı.
Kuruluşu ile yakından ilgilenen Sultan 2. Abdülhamit‘in kütüphaneye özel bütçesinden para aktardığını kaydeden Şentürk, ”milli kütüphane” olarak düşünülen Beyazıt Devlet Kütüphanesinin devlet eliyle kurulan ilk kütüphane olduğunu söyledi. Bina olarak Beyazıt Camisi’nin imaret kısmındaki ahırın seçildiğini ifade eden Şentürk, ”Ahır onarıma başlanıldığında epey konuşmalar oluyor. ‘Ahırdan da kütüphane olur mu?’ diye. Onarıma 1882 yılında başlanıyor ve kütüphane 1884 yılında açılıyor” diye konuştu.
Hiç kitabı bulunmayan kütüphanenin raflarına, açılışa gelenlerin getirdiği ”naima tarihlerinin” konulduğunu belirten Şentürk, şu bilgileri aktardı: ”Kütüphane, saray mobilyası olan kadife koltuklar, cilalı masalar ve dolaplarla donatılmış. Bunu görenler hemen bağış yapmaya başlamış. Kütüphanenin üçüncü yılında kitap sayısı 4 bine ulaşmış. Ondan sonra da giderek kitap sayısı artmış. Bugün kütüphanede 600 bine yakın kitap var. Bunların 11 bin 120’si el yazması eserler, 27 bin 357’si harf inkılabı öncesi matbu, 70 bini yabancı dilde kitaplar, diğerleri de Türkçe kitaplar. Çok değerli el yazması kitaplarımız var. Bunlardan bazıları, 1850-1854 yılları arasında hazırlanan ve Osmanlı zamanında derlenen ilk yazma eserlerin toplu kataloğu olan ‘Al-Asar al-Aliyye fi Hazain-al-Kütüb al-Osmaniyye’, 893 yılında yazılan ve Türkiye’de Kur’an-ı Kerimlerin haricinde en eski yazma kitap olarak bilinen ‘Kitab al-Ma’şür min al-lügat’, serlevha, cetveller ve tezhiplerle süslü bir eser olan 1556 tarihli ‘Abu’l-Fath al-Tabrizi’, Suudi Muhammed Amir Hasan’ın 1581 yılında yazdığı tezhipli ve minyatürlü ‘Kitab-ı İklim-i Cedid’ adlı coğrafya kitabının dünyadaki beş nüshasından biri, Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın 1756 tarihli ‘Marifetname’ adlı eseri, Mevlana Celaleddin Rumi’nin 1609 tarihli ‘Mesnevi’ adlı eseri.”
‘Bir dönem kitap koyacak yer kalmadı’
Şentürk, kütüphanenin yıllar içinde kitap sayısı arttıkça genişlediğini, 1948 ve 1953 yıllarında külliyenin diğer bölümlerinin de kütüphaneye tahsis edildiğini anlatarak, kütüphanede bir dönem kitapları koyacak yer kalmadığını ve kitapların depolarda tutulduğunu kaydetti. Kütüphanenin yanındaki, İstanbul’un işgal döneminde Fransız karakolu, daha sonra da sırasıyla eczacılık okulu ve dişçilik mektebi olarak kullanılan binanın, dönemin kütüphane Müdürü Muzaffer Gökman‘ın üstün gayretiyle kütüphaneye kazandırıldığını anlatan Şentürk, yeni binanın da 1988 yılında hizmete açıldığını bildirdi.
Beyazıt Devlet Kütüphanesi Müdür Vekili Süheyla Şentürk, şöyle devam etti: ”Böylece modern sistemle döşenmiş ve modern imkanların sahip olduğu bir kütüphane olduk. Sonra pek yenilenemedik. Kütüphanenin bilgisayar sisteminin çökmesi ve ardından 1999 yılında meydana gelen Marmara depremi, okuyucu sayısını azalttı, okuyucuyu kütüphaneden kopardı. Depremden önce kütüphane önünde kuyruklar oluşurdu. Okuyucu sayısı, kaliteli imkanlar sunulduğu zaman artar. Şu anda okuyucu sayısı amaçladığımız kadar değil. Kütüphanenin yılda okuyucu sayısı 40-50 bin değil, 500 bin olmalı. Umarım 2010 yılı kütüphanemize uğur getirecek. Bizim okuyucumuzu İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM) çekti. Çünkü okuyucu oraya gidince sıcak çayını içebiliyor, yemeğini yiyor.”
‘Kütüphaneler önemsenmiyor’
Kütüphanelerin Türkiye’de çok önemsenmediğine dikkati çeken Şentürk, depremden sonra kütüphanenin büyük okuma salonu ve gazete bölümünün kullanılamaz hale geldiğini söyledi. Şentürk, depremde, depoda bulunan 500 kitabın da yerle bir olduğunu ve bir süre kapalı kaldıklarını anlattı. Şentürk, depremin ardından sadece 2001 yılında kısmi bir onarım yapıldığını ifade ederek, bu yıl martta başlayan kapsamlı restorasyonun ve güçlendirmenin gelecek martta biteceğini bildirdi.
Süheyla Şentürk, çalışmaların ardından restore edilen binada tarihi yapısına uygun olarak nadir eserlerin yer alacağını belirtti. Herkesin kitabını kütüphaneye bağışlamak istediğini ifade eden Şentürk, kütüphanede personel yetersizliği nedeniyle gönüllü çalışanlar olduğunu, bunların görme engelliler için kitap okuduğunu ya da bağış eserlerin kaydını yaptığını anlattı. Yeterli ödenek verilmediğini ve personel sayısının da yeterli olmadığını belirten Şentürk, ”30 kişi ile hizmet veriyoruz. Bu sayı iki katına çıkarsa hizmetimiz ona göre değişecek” dedi.
‘El yazması eserler dijital ortama aktarıldı’
El yazması eserleri dijital ortama aktardıklarını bildiren Şentürk, ”Şimdi onların kontrolleri yapılıyor. Önümüzdeki aylarda faaliyete geçecek. Bundan sonra kitaplar okuyucuya çıkmayacak. Yazma eserlere en büyük zararı elin teri veriyor. Bundan sonra okuyucu dijital ortamda bu eserlerden yararlanacak” diye konuştu. El yazması eserlerin kütüphanede şifreli kapıları bulunan çelik kapılı depolarda saklandığını belirten Şentürk, güvenlik açısından sorunları olmadığını ancak onarımı yapılan binanın daha güvenli olacağını söyledi. Süheyla Şentürk, ”Türkiye’nin hazinesi” olarak tanımladığı kütüphanenin, bir an önce daha modern sistemlere ulaşması gerektiğini söyledi.
Tuluyhan Uğurlu konser verecek
Müdür Vekili Şentürk, kütüphanenin 125. kuruluş yıl dönümünün 18-19 ve 20 Kasım’da düzenlenecek törenlerle kutlanacağını belirterek, kutlamalar kapsamında ”Dünden bugüne Beyazıt Devlet Kütüphanesinin kültür hayatımıza ve kütüphaneciliğe katkıları”, ”Bugünden yarına Türk kütüphaneciliğinin Beyazıt Devlet Kütüphanesinden beklentileri” konulu paneller düzenleneceğini bildirdi. Şentürk, kutlamaların piyano virtüözü Tuluyhan Uğurlu‘nun kütüphane bahçesinde ”Beyazıt’ta Zaman” adlı albümü kapsamında vereceği konserle sona ereceğini söyledi.
Sıcakkanlı İzmir’den kadınların dünyası – Yasemin Yazıcı
10 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Cumhuriyet Kitap
Kadın Öykülerinde İstanbul, Ankara ve Karadeniz’den sonra, şimdi de İzmir. Yirmi iki kadın yazarın Ege’nin incisi ‘Aşk İzmir’e ilişkin öyküleri yer alıyor bu son kitapta. Kadınların içten bakışıyla oluşan öykülerde aşk, sevgi ağırlıkta bu kez. İzmir, her haliyle öykülerin omurgasına sımsıkı ağmış. Kadın Öykülerinde İzmir, kentin belleğine, geçmişine, bugününe, yerlisine, yabancısına, sokaklarına, yaşamına, düşlerine, anılarına, kadınına-erkeğine, çocuğuna yol alan hikâyelerle örülü.
‘Kordonboyu’nda Ferzan Gürel, İzmir’in güzel akşamlarından birinde İlhami Beyin dünyasına sokuluyor. Çok kalabalıktır Kordonboyu. ‘Yörede oturanlar, yazdan kalma bir alışkanlıkla akşam gezisine çıkmışlardı. Bu alışkanlığın nedenlerinden biri de, kıyıyı boydan boya kaplayan yüksek yapılar yüzünden akşamları esen meltemin arka sokakları pek soluklandıramamasıydı.’ Geçmişine dalıp giden İlhami Beyi evinde bir sürpriz beklemektedir. Eşinden ayrılan oğlu Oğuz hava gazıyla intihar etmek istemiş ama annesi tarafından kurtarılmış ve ambulansla hastaneye kaldırılmıştır. Yeğeni amcasını hastaneye götürürken kaza yapar. Hastane yolunda düşüncelere dalar İlhami Bey: ‘yaşamla, ölümün kıl inceliğinde bir sınırla ayrılmış olmasının gerçeği, soğuk esintiyle, bir kez daha değip geçmişti ona. Böyle bir gerçeği algılamak, oğlunun durumundan ötürü çektiği acılara da merhem oluyor gibiydi o an…
Kirlisarı’da İnci Aral, Bir tren yolculuğunu ele alıyor. Annesiyle dargın karısıyla değil de yalnız gider İzmir’e Ziya. Bayramın son günü annesinin elini öper. Sıkıntılıdır. Kasabadan İzmir’e göçüşleri aklına gelir. ‘Kentin kıyısında, eski bir ev’ edinişlerini düşünür. El arabasıyla sokaklarda sebze satarak ailesini geçindirir babası. Aynı kompartımandaki Çiğli’deki ayakkabı fabrikasında çalışan çocukla konuşmaya başlar. Evden kaçıp barlarda çalışan kız kardeşinin peşine düşen Ziya, başarısız olur, geri getiremez onu eve. Yoksul kesimin büyük kentteki sıkıntı, tedirginlik ve özlemlerine ışık düşürüyor, İnci Aral.
‘Tren hayat yönünüde gider’
‘Hüznün Buruk Tadı‘nda Gülseren Engin, yaşlılar yurdundaki Sakine Teyze’nin geçmişini ağdırıyor öyküsüne. Kocası şoför Adil Amcanın huysuzluğuna, sertliğine, başka kadınlara gidişine göğüs geren Sakine Teyzenin suskun yaşamından acı kesitler çıkıyor önümüze bu öyküde: ‘Yaz aylarında bazen Adil Amcalara konuk gideriz. İzmir’in tutuşup kavrulduğu aylardır. Terasta uzun bir masa kurulur, çeşit çeşit yemeklerle donanır. Adil Amca rakısını açar. Bir yudum alır, derin bir ‘oh!’ çeker. Ardından bir tutam maydanoz. Adil Amca, biraz yaşlanmış… Hacı Teyze ölmüş birkaç yıl önce. Sakine Teyzenin yüzü gülmüş biraz.’ Zaman geçer, kent de insanlar da değişir, pek çok şey tarih olur, geçmişte kalır: ‘Yıllar sonra aynı evdeyiz… Sinema yıkılmış yerine büyük bir alışveriş merkezi yapılmış. Evin pencerelerinde körfez yok artık. İzmir’in hanımeli kokan geceleri yok…’
‘Denizin Canı’nda Zeynep Avcı, İzmir’deki Rumları konu ediniyor. ‘antika bir mücevher’e benzeyen eski bir Rum evindeki bir adamın elinden kayıp gidenlerin öyküsü, bu: ‘Çalı gibi kalın kaşları, kalın dudakları, kemerli burnu, yelken kulakları başkasından ödünç alınmış da onun kafasına eklenmiş gibi. Bakışları da şaşırtıcı. Koyu mavi gözleri dümdüz, ısrarcı, dünyayı bir çırpıda yutacakmış gibi bakıyor.’
‘Yaşlı Deniz Tanrısı’nda Feyza Hepçilingirler, kaptan olamamış, ancak ikinci kaptanlığa kadar yükselmiş bir adamın dramını seriyor gözler önüne. Halil Kaptan, evde karısına ve iki kızına göz açtırmaz. ‘Köyün öteki kızları kapı önlerinde, taraçalarda türkü söyleyip çeyiz işlerken Kaptan’ işe koşar kızlarını: ‘Börülce toplamaya bahçeye, karpuz bakmaya bostana, soğan dikmeye tarlaya; analarını artlarına tak’ar gözcü olarak. Bir yanlışlık, eksiklik görünce de eşek sudan gelene kadar döver kızlarını, karısını. Böyle sert bir adamın kızları da gönülden geçirdikleriyle değil de babalarının isteğiyle evlenirler. Hem kendine, hem de ailesine çektiren Halil’in denizde, karısının gözü önünde ölüşüyle son buluyor ekmeğini denizden çıkaran bu gaddar, zalim insanın öyküsü.
‘Özlemin Acı Tadı’nda Lütfiye Aydın, düşünde gördüğü İzmir’e vurulan, oğlu uyuşturucudan içerde yatan ve uzaklardan oğlunun ziyaretine gelen bir kadının monologunu ele alıyor: ‘Bir zamanlar avcumun içi gibi bildiğim İzmir artık ürkütüyordu beni. Yeni Otogar’dan kalkan servis minibüsü, sonradan oluşmuş semtlerden birinde beni bırakıp gidiverecekmiş ürküntüsü ile titriyordum.’ Kendi halinde ailelerin çocuklarının gençliği ‘Yokluklarla, yoksunluklarla, parasız yatılı okulların yasakları ile boğuşa boğuşa’ geçip gider. Yoktan var edilir her şey. Yoksun kalınan şeylerden çocuklar nasiplerini almasınlar diye çabalanır. İzmir’de mimarlık okumaya gelen Deniz, Buca Yarıaçık Cezaevi’nde uyuşturucudan yatan oğlunu görmeye gelen, dertli, yüreği yanık bir annenin iç sesi, iç paralayıcı.
‘Bir Evlilikten Sahneler’de Raşel Rakella Asal, birbirlerine çok bağlı karıkocanın evliliklerinin zaman içinde tükenişini, kocasının başka bir kadınla birlikte oluşunu anlatıyor şaşarak, hazmedemeyerek. Öyküsüne İzmir’i de katık ediyor. Gemileri olmayan bir İzmir’i kim düşleyebilir ki? ‘Susuz bir ev, palyaçosuz bir sirk, ya da gizemli olmayan bir labirent gibi olurdu, denizsiz İzmir.’
‘Surlarda’da Ferda İzbudak Akıncı, İzmir’e dışardan gelenlerin öyküsünü anlatıyor ironik bir biçimde. Aslında bir saatçi dükkânında uyuyakalan bir kadının düşlerinden oluşuyor öykü. İzmir’den içeri girmeye uğraşan kadın, kentin her kapısında geri çevrilir ve bunun nedenini bir türlü anlayamaz. İzmir de ‘düşleri olan bir şehirdir. Sokaklarında güpegündüz düş gören insanlar gezinir.’
‘İzmirli Yabancı’da Şükran Yücel, Kanada’dan babasının ölüsü için İzmir’e gelen kızın öyküsü yer alıyor. İzmir’den ayrı kalmaya dayanamayan bir Rum’un karısını, kızını, işini on beş yıl önce bırakıp İzmir’e gelmesinin nedenleri kentin çekiciliği ve çocukluğunu geçtiği yerlere dönme özlemidir elbette. Kızı babasını bağışlamaz ve neden kendilerini bırakıp gittiğini anlayamaz. Babasının ölümü üzerine İzmir’e gelir ve babasının kenti onun da yaşayacağı yer olur: ‘Nefret ettiğimiz şehir, belki de en sevdiğimiz yerdir.’ Babasının kendilerini bırakıp giderkenki sesi hâlâ kulaklarındadır: ‘Beni istemeyen Fransa mı vatanım, yoksa hiç benimsemediğim Kanada mı? Hollandalı annemin vatanına mı dönsem? Babaannem, Sakız adasından göçmüş. Dedemin biri, İtalyan. Atalarımın kimi İngiliz, kimi Fransız. Hangisini vatan bilmeliyim?‘ O, İzmir’i seçer ve orada da ölür.
‘Karım Öle’de Ayşe Kilimci, şoför Niyazi’nin evlilikte başına gelenleri anlatıyor. Niyazi, her türlü işi yapar ama evlenmeye fırsat bulamaz. Evlilik simsarı birisi ona Türkçeyi konuşamayan bir Kürt kızı bulur ve evlendirir. Niyazi’nin feleği şaşar! Kadının kardeşleri Niyazi’ye huzur vermezler. Karısı kocasıyla ilgilenmez. Çocuğunu alıp ailesinin yanına, gösterilere gider. Evine gelmiyor, ailesine bakmıyor diye kocasını polise şikâyet eder. Niyazi’nin başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmez! Kentin nüfusunun giderek nasıl karıştığını, bozulduğunu alaysamalı bir dille anlatıyor Ayşe Kilimci.
‘Aşkizmir’de Gönül Çatalcalı, Salih’le Nedret’in ayrılmanın eşiğinde yeniden birleşmelerini öyküleştirmiş. Salih, İzmirli değil, Doğulu. Geleneklerine bağlı bir aileden geliyor. Nedret ise ‘birkaç göbek öteden İzmirli, modern bir ailenin kızı’dır. Salih, Nedret’i tanıdığında memleketlisi bir kızla nişanlıdır. Nişanı bozması ise geleneklere aykırıdır. Bir trafik kazasında nişanlısının ölmesiyle Salih yeniden sevdiğine döner. Nedret, İzmirlilerin hoşgörülülüğünü gösterir ve sevdiği adamı bağışlar: ‘Küllerinden doğan aşkların, küllerinde boğulan sevdaların kenti’dir İzmir.
‘Tren Hangi Yöne’de Hülya Soyşekerci geçmişinin tünellerinde yol alan birinin dünyasını yansıtıyor hüzünlü bir biçimde. Değişen yaşamın, çevreye bakıştan geride kalanların öyküsünün son cümlesi ne kadar içe işleyici! ‘Tren Hayat yönüne gider. ‘
Kuytu köşelerde birbirini öpen gölgeler
‘İzmir’in Gözlerinde Hüzün, Ege’nin Kalbinde Aşk’ta Yasemin Yazıcı, Ege’yle İzmir’in aşkını öyküleştiriyor. Ne Ege İzmir’den, ne de İzmir Ege’den kopabilmiştir yüzyıllardır. Aralarındaki masalsı, mitolojik aşkı kim yadsıyabilir? ‘İzmir ve Ege, gül, hanımeli, yasemin, ful kokan sokaklarda birbirine tatlı sözler fısıldayarak imbat esintilerinde sarmaş dolaş’ıp gezip duruyorlar. ‘Kuytu köşelerde birbirini öpen gölgelerini’ bırakırlar. ‘Kemeraltı çarşısının kalabalığında bile baş başa’ kalırlar. ‘Kabataş’ın arka bahçelerinde gazozlarına nohut atıp, incir ağaçlarının kaygan dallarında şeytana inat saklambaç’ oynarlar. ‘Güzelyalı’nın kıyılarından İnciraltı’na… Klizman’a… Urla’ya… Ege gelip geçen rüzgârlardan çaldığı düşlerini‘ anlatır, ‘İzmir gülümseyerek’ dinler sevgilisinin anlattıklarını. Kaybolan güzelliklere, değerlere, değişen yaşam biçimlerine, sokaklara bir hayıflanmayı dile getiriyor Yasemin Yazıcı.
‘Güzelyalı‘daki Bahçe’de Jale Sancak, geçmişteki iyi ve güzel şeyleri anımsayınca insanın yüreği kanar ya bu öyküde de o var: ‘Peki neydi hatırladığım: Çamların tümüyle üstünü örttüğü, iğne yapraklarının tüm zemini kuşattığı serin bir bahçe, bahçenin ortasında üç katlı, boz renkli, yeşil tahta kepenkli, yüksek pencereli, geniş bir ev. Denize inen uzun, ince bir yol. Yolun bitiminde, evin önünde küçük bir çakıllık, hasır bir çardak ve bir iskele. İskeleye bağlı bir kayık.’ ‘Kaybolmuş güzel zamanlardan kalan bu görüntüler dinginliği, erinci’ çağrıştırır hep. Peki imgelemde boy veren bu ‘bahçede yaşanmış, bahçenin her yanını kuşatmış, bahçeden haz almış, bahçeyle sarmaşmış, bahçeye sevinçler, güzel telaşlar getirmiş o aşk da düş müydü acaba?’
‘Kaybedilen‘de Selma Sancı, yazlıkçı ailenin gidişiyle yalnız kalan bir köpeğin ve Alaçatı’dan ayrılıp büyük kente giden bir kadının dünyasını ele alıyor. Yalnızlık ve burukluk öykünün omurgasına ağmış: ‘Akşam oluyordu. Can çekişen ışığın titrek gölgeleri arasında günün bitmesi nerede olursa olsun dokunaklıydı. Alaçatı’da günlerin adı yoktu, boşlukta birbiri ardına sıralanışı vardı. Bu saatlerde çocuklar oyundan yorgun düşerdi, büyükler yemek telaşında olurdu, denizdekiler toplanırlardı. Verandalarda masalar donatılır, mutfaklardan kızartma kokuları gelirdi. Sanki herkese düşen bir rol vardı da o kendininkini bilmiyordu. Orada kaç çeşit yalnızlığın tanığı olmuştu. Ama bu gidişinden aklında tüylerinin arasından bakan kederlerle gölgelenmiş bir çift göz kalmıştı.’
‘Bir Deli Heves’de Birsen Ferahlı, bir ailenin içinden bakıyor İzmir ve kentin yaşamına. Varlıklı ailelerin günlük yaşamı ve dünyaları, aşkları özgün bir biçimde yansıyor öyküye.
‘Pantolon Ütüsü’nde Oya Uslu, boşanmak üzere olan bir çiftin yeniden barışmasını ve ‘yeni bir hayatın sancısını’ ele alıyor. ‘İzmir’in ilk kurulan yeri olan Bayraklı, tepeden şehre bakıyor, mağrur gözlerle körfezi’ seyrediyordur. Deniz boylu boyunca uzanıyor; mavi, dantelli, elbise giymiş cilveli bir kadın gibi kıyıya sokuluyor, bir çekiliyor, özgürlüğün tadını’ çıkarıyordur. Meltem rüzgârlarını soluyan eski evler ise yoksulluğun ve modern yaşamın sarsıntısından çatırdıyor, bazıları dayanamıyor’dur. Yıkıntıların altında ise kadınlar ve çocuklar kalıyordur en çok.
‘Deniz Kabuğu’nda Loren Edizel, 1941 yılı İzmir’inden bir kesit sunuyor. Kendisinden oldukça yaşlı, zengin biriyle evli bir kadının yasak aşkı bizi çok gerilere götürüyor. Savaş sırasında deniz ticaretiyle uğraşan bir ailenin yaşamı tümüyle gözler önüne seriliyor.
‘Pamuk Düşler Satıcısı’nda Vicdan Efe, balonların içine yazılan umut veren sözcülerin bir kadındaki etkisini kurgulamış öyküsünde. Mutsuzluğa umut, umutsuzluğa bahar düşlerle yaşama farklı ve umutlu bakmayı öneren iyimser bir balon satıcısının dünyasından yansıyanlar.
‘Işık, Sır ve Düş İzmir’de Emel Kayın, bir zamanlar azınlıklarla iç içe yaşayan İzmir’in sokaklarına dikkat çekiyor: ‘Geçim derdi, anne-baba kavgası, kocaları savaşa gitmiş ve bir daha hiç dönmemiş kadınların gözyaşları, yaşlıların sonu gelmeyen sızıldanmaları, benim gözümde hep bizim yokuş sokağımıza özgü meselelerdi. Onlar Şükriye Teyze’nin, Nurettin Amca’nın, Hatice Abla’nın, küçük Ahmet ile Halit’in sıcak, sevgi dolu, bir o kadar da sıkıcı ve boğucu hayatlarıydı. Öteki İzmir’de ise Mari’nun, Livia’nın, Niko’nun renkli yaşantıları vardı.’ İşte bu sokağın yer aldığı mahallede ‘taşra kasabalarının dingin atmosferi’ vardır. Kentin yerlilerin yaşamıyla dışardan gelenlerin farklı dünyaları iç içe geçmiştir çoğu zaman aralarında sıkı bir bağ olmasa da.
‘Aşkı Hikâye Yapan İmkânsızlıktır Değil mi Anneanne?’de Mine Söğüt, hayıflanarak geçmişine, çevresine bakanların öyküsünü paylaşıyor bizimle. Geçip gidenlerin yerine konamayan iyi şeylerin acıklı öyküsü! Kıyıda yaşayanların, kente iyice sokulamayanların parçalanmış öyküsü!
‘Su Çiçeği’nde Deniz Gezgin, İzmir’e Doğu’dan gelen Azad ile Sosin’in öyküsünü ele alıyor. Ayakta kalabilmek için çalışıp didinen ve aşkla birbirine bağlı bu iki insanın dünyalarına sokuyor bizi yazar. ‘Kadifekale’den aşağı İzmir’e doğru inmeye başladılar. Önce Azad’ın Konak dediği yere gittiler. Kalabalığın arasından ılık rüzgâra karşı yürüdüler ve denizi yakından gördüler.’ ‘Güle oynaşa Alsancak’a vardılar. Her yerde mağazalar, pastaneler, çay salonları ve hepsini dolduracak kadar insan vardı. Tıpkı memleketin damları gibi, burada da sokaklar yaşam doluydu.’
İzmir’in ve kentte yaşayanların acılı, hüzünlü, geçmişle dopdolu öykülerde anılar, gözlemler büyük yer tutuyor. Düşler, günlük yaşamın acımasız çarkı, aileler ve unutulmaz yüzler, unutulması olanaksız aşklar, çokdillilik, çokkültürlülük, masalsı yaşamlar, kırılmalar, gizler öykülerin çatısını oluşturuyor. Deniz, tarih, kentin değişik cepheleri ve aşk bir araya gelmiş Kadın Öykülerinde İzmir’de. Kitabı hazırlayan yasemin Yazıcı ise ‘İzmirli olmaksa, son zamanlarda neredeyse farklı olmakla eşanlamlı; sanki tümden kendine ait bir yurt’ diyor.
Kadın Öykülerinde İzmir/ Yayıma Hazırlayan: Yasemin Yazıcı/ Sel Yayınları/ 184 s.
Türk edebiyatı fotoğraflandı
10 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Cumhuriyet Kitap
Türk edebiyatına damgasını vuran 42 ismin birarada bulunduğu fotoğrafın ve çekim öyküsünün de yer aldığı ”Bir Fotoğrafın Aynasında İstanbul’un Meşhur Edebiyatçıları” adlı kitap okurla buluştu.
Genel yayın yönetmenliğini İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş Genel Müdürü Nevzat Bayhan‘ın, genel yayın danışmanlığını İskender Pala’nın yaptığı kitabı, Yusuf Çağlar yayına hazırladı.
Geçen yıllarda ortaya çıktığında edebiyat dünyasında büyük tartışmalara yol açan ve hakkında ”Bu kadar farklı kesimden insan bir araya gelemez, photoshopla hazırlanmıştır” denilen fotoğrafın hikayesi, ”Bir Fotoğrafın Aynasında İstanbul’un Meşhur Edebiyatçıları” kitabıyla aydınlandı.
Cumhuriyet döneminin ünlü fotoğrafçısı Jean Weinberg’in objektifinden dönemin dergilerine ve fotoğraf albümlerine taşınan ”hatıra-i cemiyet” fotoğrafında Türk edebiyatına damgasını vuran 42 isim yer alıyor.
Halid Ziya Uşaklıgil‘den Halid Fahri Ozansoy’a, Orhan Seyfi Orhon‘dan Suad Derviş‘e, Ziya Osman Saba‘dan Vala Nurettin‘e, Necip Fazıl Kısakürek‘ten Faik Ali Ozansoy‘a, Peyami Safa‘dan Florinalı Nazım‘a kadar pek çok meşhur simayı aynı fotoğraf karesinde buluşturan fotoğraf, Güzel Sanatlar Birliği Edebiyat Şubesi’ni oluşturmak amacıyla 1928 yılı Temmuz ayında Topkapı Sarayı Alay Köşkü önünde çektirildi.
Fotoğrafın hikayesi
Sanayi-i Nefise (Güzel Sanatlar) Birliği, Edebiyat Şubesi’ni oluşturmak için Osmanlıca’nın Latin harfleriyle Türkçe’ye geçilmesine 4 ay kala dönemin meşhur kalemleri Topkapı Sarayı Alay Köşkü’nde 18 Temmuz 1928′de bir toplantıya davet etti.
Birliğin taslak halinde nizamnamesini hazırlayan yetkililer, toplantı öncesi çekilecek ”hatıra-i cemiyet” fotoğrafı için şahısların nerede duracaklarını bile tasarladı.
Güzel Sanatlar Birliği Edebiyat Şubesi’ni oluşturmak için davet edilen edipler, edebiyatçılar ve şairler saat 15.00′te Alay Köşkü’ne geldi.
Cumhuriyet döneminin ünlü fotoğrafçısı Jean Weinberg’in çektiği ve Güzel Sanatlar Birliği’ni temsilen muhtemelen Peyami Safa’nın kurguladığı oturma planı içinde en öne Yedi Meşale’nin 5 genç kalemi Ziya Osman, Cevdet Kudret, Sabri Esat, Kenan Hulusi ve Yaşar Nabi oturma pozisyonu içinde yerleştirildi.
Weinberg’e poz veren edebiyatçılar arasında ikinci sırada Peyami Safa, Orhan Seyfi (Orhon), Mehmed Rauf, Celal Esat (Arseven), Şaziye Berin (Kurt), Hüseyin Siret (Özsever), Hüseyin Rahmi (Gürpınar), Halid Ziya (Uşaklıgil), Necip Asım (Yazıksız), Suad Derviş (Baraner), Mahmud Sadık, Hüseyin Suad (Yalçın), İzzet Melih (Devrim), üçüncü sırada Kamran Şerif (Saru), Faik Ali (Ozansoy), Salih Zeki (Aktay), Selami İzzet (Sedes), Yusuf Ziya (Ortaç), Hüseyin Rıfat (Işıl), Burhan Cahid (Morkaya), İbrahim Necmi (Dilmen), Edhem İzzet (Benice), Reşat Nuri (Darago), Halil Nihad (Boztepe), dördüncü sırada Necip Fazıl (Kısakürek), Ali Haydar Emir (Alpagot), Necmeddin Halil (Onan), Nizameddin Nazif (Tepedelenlioğlu), Ahmet Hidayet (Reel), Halid Fahri (Ozansoy), Florinalı Nazım (Özgüney), İbrahim Alaaddin (Gövsa), Vedad Nedim (Tör), Hıfzı Tevfik (Gönensay), Fahri, Celaleddin (Göktulga), Vala Nurettin (Va-Nu) bulunuyor.
Kitapta yer alan bilgilere göre, topluluk fotoğrafı içinde yer alamayan Ahmet Haşim’in, toplantı sonucunda yapılan Heyet-i idare azaları içinde oy almış görünüyor. Nazım Hikmet Ran‘ın 1952′de Deliorman’da köylülerle çekilen ve hiçbir yerde yayımlanmayan bir fotoğrafı da kitapta yer alıyor.
Kitabın edebiyatçı kartvizitlerinin olduğu bölümde eksik kalan 2 kartvizitlik kısıma ise Nazım Hitmet’in ve Mehmet Akif’in kartvizitleri aranıyor. İkinci baskı için sahaflardan bu kartvizitler bulunduğu anda bu temsili boşluk kapatılacak.
Kitapta, Halife Abdülmecid Efendi’nin Abdülhak Hamid namına verdiği yemek sonrası çekilen fotoğraf ve Ziya Osman Saba’nın ailesiyle çekilmiş bir fotoğrafı ile edebiyatçıların portre fotoğraflarına da yer verildi.
Romancılığımızda bir öykücü: Sema Kaygusuz
10 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Cumhuriyet Kitap
M. Sadık Aslankara
Cumhuriyet / Kitap- Nitekim ilk romanı Yere Düşen Dualar (Doğan, 2006), heyecanla karşılandı yayımlandığında. Hızını kesmedi Kaygusuz, aradan üç yıl geçti geçmedi, yeni bir romanla daha çıktı okurun karşısına: Yüzünde Bir Yer (Doğan, 2009). Yarattığı yankı bağlamında, ‘romancılarımız arasında’ gösterilmeyi hak etmemiş bir yazar değil elbette o’ Değil ama, onun gibi başarılı bir öykücünün, bütün bütüne roman türüne kaymasına gönlüm razı gelemiyor bir türlü. Oysa ne tuhaf’ Baksanıza ben bile öyküleri, öykücülüğü üzerinde duramamışken daha, romanlarını odaklamaya girişiyorum ‘Kitaplar Adası’nda onun’ Yere Düşen Dualar, iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde yazar, klasik bir tragedyayı farklı bir dille, biçemle sanki yeniden yoğurup getiriyor önümüze’ Klasik tragedya örgüsünün, modernize edilip günümüze taşınmasını önemsememek elde değil.
Aşk olsun romancı Sema’ya
Adada kütüphane memuru olarak çalışan Leylan’ın, bir iç dökme, boşalma humması içinde anlattıkları, sayfalar ilerledikçe birbirinin trajik bağlarında boğulmakta olan baba (Kutsi) ile kızının (kendisinin) konumunu irdeliyor denebilir. Söz konusu bu tragedik oluşumu şu adımlarla açımlamak olanaklı görünüyor bana:
1. Kutsi çocukluğunda babasından gerekli ilgiyi görmemiş, ilk gençliğinde ise kandırılmışlık duygusu yaşamıştır. Babasının ölümü sonrasında annesi, küçük kardeşi Mercan’ı yanına alarak onu terk etmiştir; 2. Kutsi bir dağlı olan Ecmel’le evlenir. Ancak sonradan dönecek kardeşi Mercan’la Ecmel arasında duygusal bağ vardır. Kaldı ki Leylan’ın Mercan’dan olması da olasılıktır. Nitekim Leylan’a öyle seslenir ki amca, ‘bu güzel sesin çıktığı ağza hayranlıkla bakar’ (34) hep Leylan; 3. Mercan, denizde boğulur. Ecmel, Leylan’ı, Kutsi’yi bırakıp adayı terk ederek kayıplara karışır. (’Mercan sevilendi, Kutsi’yse bırakılan.’ [121]) Artık baba-kız, birbirinin trajik bukağısına dönüşecektir romanda; 4.Adada aynı evde bir arada yaşayan Baba Kutsi için kızı Leylan, hem kendilerini terk eden karısı Ecmel’dir, hem de onun sevdiği Mercan’ın gölgesidir. Leylan için de Kutsi, onu sevmeyen bir ‘zalim’ (52), belki kardeş katili (134), belki üvey baba (122), annesi Ecmel’i anlamayan bir kocadır.
Bu trajik yazgı, birbirini yok etmenin de dinamiklerini oluşturacaktır kahramanlarımız için. Leylan, babasını yok ederek, Kutsi de kızına kendini yok ettirerek birbirleri için ölümcül tuzak oluştururlar.
İşe bilicinin kehaneti de katılacak, adalıların gözleri önünde bir oyun başlayacak; sonrasında, sanki önceden kaleme alınmış senaryoya göre oyun gerçeğe uydurulacaktır.
Bu çerçevede romanın ana karakteri, anlatıcısından ötürü her ne kadar Leylan görünüyorsa da, Kutsi’nin de ona eşlik ettiği, sonuçta Yere Düşen Dualar’ın, birbirine bukağılanmış, ama birbirinin celladı, bu iki temel karakter üzerinde yani baba-kız odağında yapılandırıldığı söylenebilir.
Yaşar Kemal’in ‘Bir Ada Hikâyesi’nden sonra, unutulmaz, irkiltici bir ada anlatısı daha’ Üstelik bu kez tam içeriden, ada insanlarının adaya kısılıp kalmışlığının ta içinden’ Adalı anlatıcının (Leylan) ağzından yalnız kendi ruhsal yapısını değil, onunla birlikte bütün katmanları, ayrıntıları ile pul pul sökün eden öteki adalıları, hatta adanın yerleşik olmayan konuklarını da bir tamam, eksiksiz tanırız.
Gerçekten de romanda aldıkları yer ne olursa olsun her birinin (Ecmel, Mercan, Latife Keşal, Yorgi, Süha vb.) birer karakter konumu sergilediği, bu yanlarıyla romanda ciddi ağırlık yansıttıkları görülebiliyor. Ancak anlatıcının adı romanda yalnızca iki kez geçtiği halde, adalılar hep adları, soyadlarıyla anılıyor. Güzel bir ayrıntı elbette. Ancak bunun, okurun kafasını karıştırabilecek bir yan taşıyacağı da öngörülebilmeliydi yazar tarafından. Nitekim babasının berber dükkânını kiralayıp burayı minik lokantaya çeviren kadın bir yerde Nevin Ünal’dır (89, 90), bir başka yerde Nevin Ünsal. (125, 126) Bu, yazarın da bunları karıştırmasına yol açtığının kanıtı gibi duruyor.
Adalıların, anlatıcının öyküsüne ulanan kendi minik öyküleriyle romana eklemlendiği söylenebilir. Ancak bunlar, anlatıcı Leylan’ı bütünlemek, bu derin karakteri daha belirgin olarak ortaya çıkarmak için var gözükmekle birlikte hiçbiri çizgisel yan taşımıyor. Bir kezcik görünüp çıksalar dahi yapıtta’ Örneğin ağdacı Necla, otobüs bileti satıcılığı da yapan Ayşegül Yener vb. birer kez görünürler, ama romanın yadsınamayacak canlı dokusu için belirgin yer tutarlar yine.
İşte Yere Düşen Dualar’dan yapılacak kısa bir özetleme için söylenebilecekler’
Öykücülüğümüzün romancılığımıza armağanı…
Kaygusuz, romanın ilk bölümünde müthiş bir ustalıkla anlatıcı Leylan’daki değişimi, gelişimi bir arka alan derinliği olarak yerleştiriyor yapıtına. Sekiz yıldır sürdürdüğü kütüphane memurluğuyla birlikte o da büyük değişim içindedir çünkü, en başta ‘kitap kurdu’ olup çıkmıştır bir kez. Bu yüzden anlatıcı, tıpkı bir romancı gibi hem düzenlilikle hem de büyük ustalıkla birinci bölümü yapılandırır özöyküsel anlatım eşliğinde.
Zaten öyle bir yazınsal tokluk, yoğunlukla, dilsel açıdan öylesine incelmiş seçicilikle giriyor ki Kaygusuz Yere Düşen Dualar’a, lise mezunu, henüz okuma kültürü de olmayan adalı bir kütüphane memurunun ağzından böylesi sözlerin çıkabileceği olasılığını bir tarafa atıyorsunuz hemence. Çünkü süreci öylesine ustalıkla yansıtıyor ki, adada Leylan’ın yerine siz geçiyor, davranışlarına katılıyor, onun bir başka türlü olamayacağına hükmediyorsunuz.
Bu çerçevede ilk bölüm, Leylan’ın ağzından kendi yaşadıklarının, düşüncelerinin, duygularının aktarımı, ikinci bölüm ise, anlatıcının dönüştürümü olarak alınabilir. İlk bölümde Leylan, yaşantısından kalkarak özöyküsel aktarımla anlatısını kurarken ikinci bölümde anlatıcının görece devreden çıktığı başka bir anlatı geliyor. Yine olaylara dayalı bir anlatım olmakla birlikte bu kez adanın yerli dili Mirigyelce konuşan bir anne (Ecmel)-Oğul (Yâşur) dönüştürümü çıkıyor karşımıza. Kutsi’nin atına benzer at söyleniyle birlikte’
Bu kez elöyküsel aktarımla kurulan anlatıda, bir bilicinin özöyküsel anlatımı da işe karışmış görünüyor. Ne var ki bu iki bölümdeki anlatının birbirini karşılayıp bakışımlı biçimde birbirini bütünlediğini düşünmek zor. Hayır, ayrılmıyorlar, ama tümleşmiyorlar da’ İlk bölümde Leylan’ın anlattıkları öylesine güçlü tortu bırakıyor ki, sonradan kendisinin ‘tek kitap’ olarak var etmeye çabaladığı anlatı, kök boya kazanındaki renk salkımı gibi apayrı duruyor yazık ki. Bunun özsel değil, ilineksel bir aks (ana damar) yarılmasına yol açtığı öne sürülebilir kuşkusuz’
Bu dönüştürülmüş anlatıda Leylan’ın kendisinin, aile bireylerinin tüm iç korkuları eşlik ediyor romana. Sevgisizlik, terk edilme, güvensizlik, geleceksizlik gibi konular yerli yerine oturtuluyor böylece.
‘Üzüm’ başlığını taşıyan ilk bölüm, diyelim olgusal olsun, ‘Altın’ başlıklı öteki bölüm söylenseldir. Bu doğrultuda Kaygusuz, ilk bölümü ’sözlü anlatı’ düzleminde, ikinci bölümü ise ‘yazılı metin’ düzleminde kaleme aldığını, ancak bunları sıklıkla karıştırıp birbirinin içine kattığını da gösteriyor bize. Ancak şunu da eklemeliyiz; başka bir yazarın elinde alıp başını farklı yerlere gidebilecek bu iki bölümün uyumluluğu, yazarın ciddi emek ürünü işçiliğini ortaya koyuyor aynı zamanda’
Yere düşen dualar’dan yeryüzünde bir yer’e…
Kaygusuz, ilk bölümde belki klasik anlatı kalıbını kullanıyor, ancak ikinci bölümde gerçeküstücü bir yaklaşıma da yakın duruyor. Özellikle bir söyleni yeniden yapılandırıp kaleme alırcasına, gerçeküstüne dayalı, odak kaydırmalı anlatım da, metni kuran anlatıcının bunları nasıl bir ruh haliyle ayağa kaldırdığını gösteriyor. ‘Güliver’in Yolculukları’ da anımsanabilir elbette burada.
Bilinen bir söylenin, bilinmez bir muskayla yeniden yapılandırılışı olarak da alınabilir ikinci bölüm. Büyüsünü, gücünü sözcüklerinden alan’ Sonuçta her iki bölümün de hep iç içe girmelerle örüntülendiği ya da birbirinin içinden çıkılarak yol alındığı söylenebilir. Bu da hep öykü üretildiği, hep öykülerden geçilerek ana omurgaya varıldığı anlamına geliyor elbette.
Kimileyin romanın sayfaları arasında yolumuzu kesen bilgilerin biraz uzun tutulmuş olabileceği kaygısı duymuyor değil insan. O zaman bu fazlalıklar, dolgu / yığma izlenimi bırakabiliyor bir ölçüde’ Sözgelimi ‘ileride yazacakları kitaplara, çekecekleri filmlere malzeme toplamak’ (88) için gelen adalı konuklardan söz ettiği gibi yazar da zaman zaman dolgu gereçleri bağlamında ‘malzeme’leştirebiliyor anlatısını.
Kaygusuz, bu yanıyla fazladan anlatan yazar izlenimi bırakıyor ister istemez. Oysa onun hiçbir öyküsünden böyle bir izlenime varılamaz bana göre. Demek ki Sema Kaygusuz’un kendi öykücü deneyiminden yararlanmasını dilediğiniz bölümcelerle karşılaşıyorsunuz romanda. Bu ölçüde doluluk yansıtan metnin, enikonu ansiklopedik denebilecek farklı bilgilere yataklık yapmasının, roman için çekilmez yük oluşturacağı göz ardı edilebilir mi? Kendini bir türlü anlatımcılıktan kurtaramayan bir romancı yaklaşımı değil mi bu? Nitekim yağlı güreşler için ayrılan altı sayfanın (267-272) pehlivan tefrikalarını anımsatırcasına duruş sergilediği vurgulanabilir burada.
Bu arada kullanma sıklığı açısından dikkati çeken sözcükleri de var yazarın; ufunet, kadim, tekinsiz, medcezir vb. gibi. Sonra Sema Kaygusuz, fazla sözcükle yazan bir yazar izlenimi bırakıyor insanda. Bu çerçevede ‘kenevir urgan’, ‘yabani ahlat’ vb. söyleyişleri, tümceleri fazla sözcük kullanarak örgülemeye dönük bir yazar iştahının küçük ipuçları olarak alınabilir pekâlâ.
Bütün bu kusurları yazar da sezmiş olmalı ki, Yüzünde Bir Yer’de bunlardan arındırmaya çalışıyor yapıtını. Nitekim olay-olgu örgüsüyle dönüştürümünü birbirinin içinde, birbiriyle harmanlayarak ele alıyor. Aralarında kaç bin yıllık bir zaman aralığı olduğu bilinemeyecek iki olayı, yine eşit iki bölüm halinde kendi söylen değerleriyle birlikte ele alırken yazar, bu kez bunları, üstelik ‘incir’ eğretilemesiyle tam bir bütünlemeye götürüyor. Bir ucunda söylenden, meselden gelen Eliha kadın, öteki ucunda yaşantıdan, gerçekliğin dönüştürümünden gelen Bese kadın’ Meselin ucunda Hızır, Zülkarneyn, yaşantının ucunda Dersim, Munzur, pepuk kuşu vb. (’Belki de Munzur ile Hızır aynı kişiydi. Hızır dünyayı dolaşan ebedi bir varlık, Munzur ise sadece Dersim’e ait gençliğiydi.’ [101])
Yazarın yine büyüyle karılı anlatısında, Yere Düşen Dualar’da gözlendiğince bakışımsız değil bu kez, bakışımlı bir kurgu egemen. Evet, çok düz, klasik bir anlatım belki, ama ilkindeki kusurların giderildiği doygun, olgun bir anlatım bu.
Yazınımızda bizi böylesi derin burkuntulara salan anlatımı, uçurumların başına mıhlayan karakterleriyle Yere Düşen Dualar, Yüzünde Bir Yer saygıyla karşılanması gereken, örneğine sık rastlanamayacak, ustalık yansıtan romanlar!
Sema Kaygusuz, hiç kuşkusuz öykücülüğümüzün romancılığımıza bir armağanı’
Ağca’dan mektup almadım – Dan Brown
10 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Cumhuriyet Kitap
Da Vinci Şifresi isimli romanın yazarı Dan Brown, ”Hristiyan tarihini değiştirip değiştirmediğimi bilmiyorum, ama sanıyorum ki Hristiyanları İncil, kutsal yazıların doğruluğu ve tarihi konusunda tartışmaya teşvik ettim” dedi.
Türkiye’de ”Kayıp Sembol” adıyla yayımlanan yeni kitabının tanıtımı için İstanbul’da bulunan yazar Brown, Swissotel The Bosphorus’ta düzenlenen sohbet toplantısında basın mensuplarıyla bir araya geldi.
Bir gazetecinin ”Yazdığınız kitaplar yüzünden Vakitan sizi kara listeye almıştı. Bununla ilgili ne düşünüyor sunuz?” sorusu üzerine Brown, ”Hiç şaşırmadım. Bu çok fazla düşündüğüm bir şey değil. Bence bu tür tartışmalar iyidir. Neye inanıyoruz, neden inanıyoruz, bunları tartışmaya açar” dedi.
”Yakında tahliye olacak Mehmet Ali Ağca’dan, Vakitan’ın şifresiyle ilgili bir mektup aldınız mı?” sorusuna Brown, ”Çok fazla mail geliyor bana. Bunu daha önce duymamıştım. Sanıyorum bu bir masal. Kim olursa olsun, ben kimseden fikir almıyorum. Yeterince fikrim var. İster başkan olsun isterse başka birisi olsun. Ben kimseyle konuşup kitaplarım için fikir almıyorum. Çok fazla kişi bana fikirler yolluyor maillerle, ama ben bunları görmüyorum. Direkt olarak yayıncıma veriyorum. Ben kendim bakmıyorum” yanıtını verdi.
”Vatikan’ın kitaplarınıza olan tepkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?” sorusuna şu yanıtı verdi:
”Hiç şaşırmadım bu tepkilere. Tartışma açmak her zaman iyidir. Şunu da unutmamak gerekir; Tarih her zaman kazananlar tarafından yazılmaktadır. Bence kilisenin tek bir düşmanı var. Bu düşman ben değilim, kayıtsızlık, insanların dine olan, kiliseye olan ilgilerini kaybetmeleri. Bu kitaplar da ister beğenilsin ister beğenilmesin kilise konusunu, din konusunu yeniden gündeme getiriyor ve insanların o konulara ilgisini çekiyor.”
Brown, yazdığı kitapların sinemaya uyarlanmasının karmaşık ve çok zor olduğunu belirterek, ”Ancak ‘Melekler ve Şeytanlar’, ‘Da Vinci Şifresi’ne göre sinemaya daha uygun bir kitap. Bu nedenle filmin eğlenceli olduğunu düşünüyorum” diye konuştu.
Brown, yeni kitabı ”Kayıp Sembol”ün filminin yapılacağı, filmde yönetmen Ron Howard ile aktör Tom Hanks’in yer alacağı bilgisini verdi. ”Tom Hanks ile Ron Howard’ın söylediklerine göre, ‘Kayıp Sembol’ en sinematik olan kitabım. Dolayısıyla çok iyi bir film olacağını söylüyorlar. Ben de sonucu sabırsızlıkla bekliyorum” diyen Brown, bir gazetecinin ”Tom Hanks, iki filmde Robert Langdon’u oynadı. Artık yazarken gözlerinizin önüne onu mu getiriyorsunuz?” şeklindeki sorusuna şu yanıtı verdi:
”Cevabım hayır. Çünkü ben zamanımın yüzde 99.9′unu kitap yazarak geçiriyorum, yüzde 1′ini film setlerinde geçiriyorum. Yani daha çok zamanımı kendi kafamın içindeki Langdon ile geçiriyorum. Robert Langdon, 10 yıl önce oluşturduğum bir karakter. Ben onunla yazıyorum.”
Dün akşam Türkiye’deki yayıncısı ”Altın Kitaplar”ın 50. yıl galasında pek çok okuruyla tanışma fırsatı bulduğunu belirten Brown, ”Keşke kitapçılarda da okurlarımla tanışma fırsatım olsaydı, ama Türkiye çok büyük bir ülke, dünya çok büyük bir dünya. Bütün okurlarıma teşekkür ediyorum” dedi.
Heyecanlı kitaplar yapmanın püf noktası
Kitaplarını yazmadan önce uzun bir araştırma dönemi geçirdiğini, çok okuyup çok seyahat ettiğini, yazı yazma sürecinde 2-3 kez o yerlere gittiğini anlatan Brown, ”Kayıp Sembol’ü yazmadan önce Washington’a gittim. Her türlü ayrıntıya dikkat ettim. Kayıp Sembol’ün hazırlanması altı yıl sürdü. Kitabı okuduğunuzda anlayacaksınız. İnsanın tanrıyla ilişkisini, bilimin, dinin geleceği konularını görünce neden bu kadar uzun sürdüğünü anlayacaksınız. Kitabın giriş sayfasını okuduğunuzda, burada gerçek bir ritüel var. Hepsi birebir doğru” dedi.
”Heyecanlı kitaplar yapmanın püf noktası, yazdıklarınız değil, yazmadıklarınız, çıkarıp attıklarınızdır. Yazdığım her bir sayfaya karşılık 10 sayfayı beğenmiyorum ve atıyorum” diye konuşan Brown, sözlerini şöyle sürdürdü:
”Yazarlarla, müzisyenlerin ve aktörlerin şöyle bir farkı vardır: Müzisyenler ve aktörler, sizin için sanatlarını icra ediyorlar. Yazarlar ise kendi başına masasında oturup çalışıyorlar. Bizler ünlü değiliz, ünlü olan bizim eserlerimiz. Dolayısıyla ben de hiçbir zaman kendimi bir ünlü olarak görmedim. CIA’da çalışmadım, bunu da yeni duyuyorum. Belki bir gün çalışmak isterim. Beni tanıyanlar, Robert Langdon’un benim çok daha ileri bir versiyonum olduğunu söylerler. Onda da bende olduğu gibi sembollere, şifrelere ve tarihe olan bir merak var. Benim çok daha akıllı bir versiyonum olduğunu söyleyebilirim.”
”Kayıp Sembol, yazılması en zor kitabımdı”
Bir gazetecinin ”Hangi eserinizi daha çok seviyorsunuz?” sorusu üzerine Brown, ”Bu soru, anne babalara ‘Hangi çocuğunu daha çok seviyorsun?’ diye sormaya benziyor. Çok zor bir soru. Son kitabım, aslında yazılması en zor olan kitabımdı. Çok fazla araştırma yapmam gerekti. Kitapta anlatılan yepyeni bir bilim dalı söz konusu. Sözü geçen bütün deneyler, her şey doğru aslında. Geçmiş tarihle ilgili çok çarpıcı bilgiler var. Bunları benim de anlayıp sindirmem için epey bir zaman gerekti” dedi.
Matematikçi ve yazar babasının şifrelere çok düşkün olduğunu anlatan Brown, sözlerini şöyle sürdürdü:
”Amerika’da Noel günü ağacın dibinden herkes hediyelerini alır. Biz ağacın altına giderdik bir şifre bulurduk, şifreye bakardık, ‘Buzdolabına git’ diyor; buzdolabına giderdik, içinden bir başka şifre çıkardı; ‘Yatak odasına git’. Yatak odasına giderdik, zaman içinde evi dört döndükten sonra hediyelerimizi bulurduk.”
Dan Brown, yazarların her zaman kitaplarının başarılı olacağı umudunu taşıdıklarını, ama ”Da Vinci Şifresi”nin elde edeceği başarıyı hiç kimsenin daha önce hayal etmediğini, bunun için gurur duyduğunu ifade etti.
”Türkiye’ye ilgimi anlamak için İstanbul’un siluetine bakmak yeterli”
Dan Brown, Kayıp Sembol’de ziyaret etmediği tek yerin kitabında yer verdiği Türk hapishanesi olduğunu belirtti.
Türkiye’nin ilgi duyduğu bir ülke olduğunu ve bir gün Türkiye hakkında yazmayı da düşündüğünü anlatan Brown, kitabındaki hapishanenin, kitaptaki karakteri için iyi bir değişim mekanı olduğunu söyledi.
”Türkiye’ye bir ilginiz var mı?” sorusuna Brown, şu yanıtı verdi: ”Türkiye’ye ilgimi anlamak için İstanbul’un siluetine bakmak yeterli. Bu bölgede son derece zengin ve karmaşık bir tarih söz konusu. Ben de her zaman bu çatışmalara, dine, eski sırlara ilgi duyan bir insanım. Burada da bunlardan bol bol bulunduğunu hissediyorum.”
”Kayıp Sembol”den sonraki kitabını henüz geliştirme aşamasında olduğunu anlatan Brown, tam olarak konunun nerede olduğunu bilmediğini, ancak içinde Robert Langdon’un yer alacağını belirtti.
”Doğu tarihi hakkında yazmaya ilgi duyuyor musunuz?’‘ şeklindeki soru üzerine Brown, şunları söyledi: ”Çok ilgi duyuyorum ve şunu da görüyorum; Zamanda ne kadar geriye giderseniz, doğu fikirlerinin, doğu düşüncelerinin o kadar evrensel olduğunu görüyorsunuz. O yüzden ben de şu anda doğu felsefesini öğrenmeye çalışıyorum ki bir gün hakkında yazabileyim.”
İnsan zihninin temelde soru sormak için yaratıldığını ve evrim geçirmedikçe bu sorulan soruların daha da karmaşıklaştığını dile getiren Brown, ”İnsanların, mağara adamıyken sorduğu soru ‘Bir dahaki yemeğimi nereden bulacağım?’ şeklindeydi. Ama artık çok geliştik. Gündemde olan sorular ‘Ben nereden geliyorum, nereye gidiyorum, öldükten sonra ne olacağım?’ gibi sorular. Günümüzde bilim ile dinler bu sorunun cevabını arıyorlar. Yani insan zihni bunlarla meşgul” diye konuştu.
”HZ. İsa Çarmıha gerilmemiştir demedim, bunun bir olaslık olduğunu söyledim”
Robert Langdon gibi her zaman doğruyu aradığını ifade eden Dan Brown, gizli tarikatlara duyduğu merakla ilgili ”Hepimiz bilmediğimiz şeylere ilgi duyarız. Bu da özünde bütün dinlerin aradığı şeydir” dedi.
Dün bir gazeteyle yaptığı röportajda Hazreti İsa’nın çarmıha gerilip gerilmediği konusunun gündeme geldiğini anlatan Brown, ”Bu konuda pek çok iddia olduğunu, bunu Da Vinci Şifresi kitabıma koymadığımı söyledim. ‘Hazreti İsa çarmıha gerilmemiştir’ demedim. Bunun bir olasılık olduğunu söyledim. Kitabım için araştırma yaparken de pek çok kaynakta bunun böyle olabileceğini gördüm. Da Vinci Şifresi ile ilgili bir şey değildi, o yüzden kitaba eklemedim” diye konuştu.
Zamanının büyük bir bölümünde, kurgu olmayan araştırma kitapları okuduğunu belirten Brown, en çok Shakespeare, John Steinbeck ve Robert Ludlum’un eserlerini sevdiğini dile getirdi. Brown, çok yakın bir zamanda tanıştığı Türk yazarları da okumak istediğini ifade etti.
”Sizce Hristiyanlığın tarihini değiştirdiniz mi?” sorusuna Brown, ”Hristiyan tarihini değiştirip değiştirmediğimi bilmiyorum, ama sanıyorum ki Hristiyanları İncil, kutsal yazıların doğruluğu ve tarihi konusunda tartışmaya teşvik ettim” yanıtını verdi.
Birkaç gün daha İstanbul’da bulunacağını, bazı mekanlarda araştırmalar yapacağını ifade eden Brown, Türk sanatı ve mimarisiyle çok ilgilendiğini söyledi.
Brown da gazetecilere hitaben, ”Eğer siz Türkiye hakkında gizli tarih konusunda bir kitap yazıyor olsaydınız, bu kitaba kesinlikle dahil edeceğiniz tek konu ne olurdu?” sorusunu sordu.
Gazeteciler de Brown’a, Ayasofya ve Topkapı yanıtını verdi. Brown, Topkapı Sarayı ile ilgili, ”Hepimiz hükümdarların nasıl yaşadığına çok ilgi duyuyoruz. İlginç bir konu gerçekten” dedi.
Dan Brown, basın toplantısının ardından yeni kitabı ”Kayıp Sembol”ü gazeteciler için imzaladı.



