Kayıp Ruhlar Kıraathanesi

22 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Benim Kitaplarım, Diğer, Yeni Çıkanlar, Öykü

http://img03.blogcu.com/v2/images/editor/e/d/e/edebiyatresim/909347570317201_1261504886.bmp Recep Şükrü Güngör’ün yeni hikaye kitabı ‘Kayıp Ruhlar Kıraathanesi’  Ocak’ta yayınlanıyor…

Kayıp Ruhlar Kıraathanesi, geniş bir yelpazedeki sosyal meseleleri, akıcı bir dille ve gerçekçi şekilde ele alıyor. Sıkıyönetim döneminde başına olmadık işler gelen bir muhtarın ibretlik hikâyesi, insanı alıp o günlere götürüyor.

Aynı mahallede doğup büyümüş, çoluk çocuğa karışmış, her gün yüz yüzü bakan insanların nasıl birbirlerine düşman edildiklerini yazar, insanın içini burkan bir dille anlatıyor.

Kayıp Ruhlar Kıraathanesi kendinizi bir anda vakanın içinde bulacağınız metinlerden oluşuyor. Olay akışındaki doğallık, sağlam kurgusu ve oturmuş üslubu ile hikâyeler, sizi gerçek dünyadan alıp kahramanın yaşadığı zamana götürüyor.

Hikâyeleri okurken insan aynı şeylerin bu gün yeniden  tezgahlanması için birilerinin durup dinlenmeden nasıl sinsi planlar içinde olduğunu da hatırlamadan edemiyor.

Edebiyat Konağı 2009

Bilgi Neyi Bilmektir? – Ali Bulaç

18 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Diğer, Düşünce

Ali Bulaç’ın Bilgi Neyi Bilmektir! isimli kitabı Çıra Yayınları’ndan çıktı.

Sosyolog Ali Bulaç’ın “Göçün ve Kentin Siyaseti / MNP’den SP’ye Milli Görüş Partileri” ile “İslam’dan Korkmalı mıyız! / Fanatizm-Fundamentalizm-İslamofobia” isimli kitaplarından sonra “Bilgi Neyi Bilmektir!” isimli üçüncü kitabı da Çıra Yayınları arasında çıktı.

19. yüzyıl, bilimin mutlak hakimiyetini ilan ettiği bir yüzyıl oldu. 20. yüzyıl, bilimin her şeye gücünün yetmediği ve insanın anlam haritası konularında dikkate değer şeyler söylemediği anlaşıldı. İnsanın süren anlam arayışları ve teknolojinin tahripkar amaçlarla kullanılması olguları da eklenince modern bilime daha eleştirel bakılmasını kolaylaştırdı.

21. yüzyılın insanın anlam arayışının süreceği bir yüzyıl olacağı anlaşılıyor. Bu arayış, bilimsel yöntem ve modern bilim çerçevesinde değil, fakat onun verilerinden yararlanmakla beraber onu aşan farklı bir “bilgi” ve “bilgilenme” temelinde sürecektir. Sorun “bilmek” veya “bilimle açıklamak” tan çok, bilginin kendisi ve insan için taşıdığı “aşkın (müteal)”, “bâtın” ve “öte” anlam bütününde yatmaktadır.

Bu konuda İslam güçlü bir iddiaya sahiptir. Bu iddiayı bir “dava ve davet” olmaktan çıkaran şey, Hakikat’in Bilgisi’ni ve ona duyulan sevgiyi önemsizleştirip insanın bütün dikkatinin bu dünya üzerinde toplanması ve “modern bilim”in de bundan başka bir şeyi dikkate değer bulmamasıdır. Bunun yol açtığı beşeri durum ve sonuçlar derinlemesine ele alınmasını gerektiren önemli konulardır.

Tarihlerin açıkça gösterdiği gibi, ilk dönemlerinde Arap yarımadasında çıkıp çok kısa zaman diliminde Kuzey Afrika’dan Cava adalarına, Yemen’den Azerbaycan’a kadar hızla yayılan, Balkanları ve İber yarımadasını (İspanya) sınırları dahiline katan İslam da özellikle Abbasiler döneminde felsefe, sanat, edebiyat ve ilim alanında büyük bir sıçrama yaptı, Bağdat’ta Halifeler tarafından desteklenen Beytü’l-Hikme aracılığıyla çevre kültürlerden külliyetli miktarda tercümeler yapıldı. Öyle ki, savaş anlaşmalarında Müslüman halifeler, savaş tazminatı olarak kitap istiyorlardı. Daha sonraları Kahire, Şam, Semerkant, Buhara, Kurtuba, Gırnata, İstanbul vb. büyük ilim ve kültür merkezlerinde bu süreç daha da ilerletildi ve üç kıta üzerinde büyük medeniyetlerin kurulmasına yardımcı oldu. İslam dünyası, sadece kendisi için değil, Batı için de büyük katkılar sağladı.

Şüphesiz İslam dünyasında neşvünema bulan ilmi gelişme ve faaliyetin algılanışı, ondan beklenen yarar ve fonksiyonların niteliği ile, sonraları Aydınlanma ile birlikte Batı’da ortaya çıkan bilimsel hareket arasında önemli farklar var. Bugün araştırmacılar maalesef yeterince buna dikkat çekmiyorlar.

Oysa İslam’ın tarih içinde ilme yaptığı katkılar, tabiat bilimlerinin gelişmesinde oynadığı hayati rol ve felsefenin İslam dünyasına girişiyle ortaya çıkan zihni problem, Aydınlanma’nın ana ilham kaynakları arasında yer almaktadır. Bunun yanında İslam dünyasında gelişen felsefi tartışma, fikri açılım ve ilmi hareketin Rönesans öncesinde ve sonrasında Avrupa üzerinde bıraktığı derin etki ancak son yıllarda kavranabilmiştir. İslam’da “din ve felsefe” ya da “vahy ve akıl” arasındaki ilişki ile Hıristiyan Avrupası’nın özel şartlarında “din ve bilim” ya da “iman ve akıl” arasında yaşanan şiddetli çatışma sırasında teşekkül etmiş bulunan anahtar terimler ve formüle edilen düşünceler insanlık tarihinde yepyeni bir tefekkür alanının ortaya çıkmasına yardım etmiştir.

Konunun yeterince farkında olanlar, bu tartışmanın hala etkisini ve canlılığını devam ettirdiğini bilmektedirler. Çünkü Batı’da gelişen “bilimsel hareket” ve onu mümkün kılan “bilimsel yöntem” bugün çok yönlü tartışma ve eleştirilere konu olmakta; çok sayıda seçkin zihin, bu türden bir bilimin insana son tahlilde yarar mı, yoksa zarar mı getirdiği sorusunu sormaktadır.

Bu önemli konu daha kapsamlı bir çerçevede ele alınmayı gerektirir; nitekim biz bu konuyu “İslam Düşüncesinde Din-Felsefe, Vahy-Akıl İlişkisi” adlı kitabımızda tarihi seyri ve bugünkü durumu göz önüne alarak ele aldık. Ancak daha geniş bir okuyucu kitlesini bilgilendirmeyi amaçlayan bu çalışmanın yeterli olacağını düşünüyoruz. Bu mütevazi çalışmanın geçmişin aydınlanması ve bugünkü sorunlarımıza bir ışık tutması bizim en büyük temennimizdir.