Cahit Zarifoğlu Okuyucularla

18 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori DünyaBizim, Kitap Tanıtımı

Modern Türk şiirinin ileri karakolu Cahit Zarifoğlu’nun Mavera Dergisi’nde okuyucuların mektuplarına verdiği cevaplar Beyan Yayınları tarafından kitaplaştırıldı.

Uzun süredir zarif okurun hararetle ve merakla beklediği “Okuyucularla” Ahmet Zarifoğlu ve Selçuk Azmanoğlu’nun çalışmalarıyla derlenmiş bir kitap. Öncelikle kendilerine teşekkür edip kitaba geçelim.

Her mektuba cevap

Bir yönüyle sahici bir savrukluğunu bildiğimiz Zarifoğlu’nun onlarca sayıda yüzlerce mektuba düzenli olarak cevaplar vermesi onun aynı zamanda savrukluğunun da kendine has bir savrukluk hali olduğunu gösteriyor bu kitapta. Kafamızdaki Cahit Zarifoğlu portesinde çokça yer almayan bir durum bu. Zarifoğlu yüzlerce mektuba üşenmeden kimi zaman bir küçük paragrafla kimi zaman ise sayfalarca cevap veriyor. Ve bu cevapları okuduğumuzda bunların okuru oyalamak ya da okuru sadece bir abonman olarak kullanmak maksadının olmadığını görebiliyoruz. Zarifoğlu bir derdi paylaşıyor bu mektuplarda. Bir mesajın (belki de tebliğ kelimesi daha uygun düşerdi) yerine ulaşıp ulaşmadığının sağlamasını yapıyor.

“Müslümanları düşünelim!”

Mesela İbrahim Balcı’nın mektubuna verdiği cevapta onun gönderdiği ürünle ilgili değerlendirme yapmakla birlikte ona verdiği nasihatlerden Zarifoğlu derdinin sadece gelen birkaç şiiri veya hikâyeyi değerlendirmek olmadığını anlıyoruz. Burada “kurtuluşu bütün dünya Müslümanları için düşünelim” ifadesi oldukça temelli bir manifestodur bana kalırsa. Ve bu ana fikir etrafında Zarifoğlu nasihatlerini bir abi-kardeş diyaloğu içerisinde sürdürüyor. O zaman diyor, İslam’a hizmet için kümelenmiş grupların, değişik tarzda yürümelerine rağmen, yan yana olduklarını göreceğiz.

Bizim bağlılığımız

Benim bu kitapta dikkatimi çeken en önemli şey günümüz genç kuşağının Zarifoğlu’yla kurduğu biricik ve ayrıcalıklı irtibatın aslında bir tür Zarifoğlu geleneği olduğudur. Bugün birçok genç arkadaşımın Zarifoğlu ve sanatıyla kurduğu biricik ilişkinin temelinde geçmişte Cahit Zarifoğlu’nun gençlerle kurduğu biricik ilişkinin bir bilinçaltı öğesi gibi yattığını sanıyorum. Nasıl Zarifoğlu yaşamı boyunca kalabalık grupların karşısına çıkarak mesajını iletmemiş ve hususi olarak bire bir irtibatlarla gençlerle ilişki kurmuşsa bugünün gençleri de benzer bir karşılıkla Cahit abileriyle irtibat kurmaktadır. Cahit Zarifoğlu Müslüman şair ve yazarların zarif prensidir. (Aklı başındaları hariç Sol ve liberal çevre (kendilerine) ne yazık ki sağ ve sol gözünü birlikte yumarak Cahit Zarifoğlu’nu görmemezlikten gelmeye devam etmektedir ve edecektir de.)

Mektuplar, poetik metinler mi!

Birçok yazar bu mektuplarda Zarifoğlu poetikasına dair sahici izlerin olduğunu söylemektedir. Teknik olarak bu yargı doğru olmakla birlikte bu mektuplar Zarifoğlu poetikasından ziyade Zarifoğlu portresini ortaya koymaktadır. Biz bu mektuplar sayesinde Zarifoğlu’yla ilgili genel birçok kanaatin aslında öyle olmadığını bizatihi Zarifoğlu’nun kendi ağzından öğrenmekteyiz. Buna göre onun sadece kendi içsel varlığı ve yaşantısıyla sınırlı bir dünyası yoktur.

Mesela Zarifoğlu bir okuyucu mektubuna verdiği cevapta ondan Mavera’ya üye ve Akabe Yayınları’nın satışı için bir kitapçı bulmasını istemektedir. Gerekçesi ise açıktır: “Unutmayın ki bizim türde faaliyet gösteren Müslümanların para babası dostları yoktur.” Alın bu ifadeyi bugünün şartları içerisinde ne kadar canlı bir ifade, ne kadar aktüalitesini koruyan bir ifade onu mütalaa edin. İfadenin devamı ise şöyle: “Yalnız baskısı milyonlarca lira tutan duvar afişlerini, el ilanlarını bastıracak paraları bulmak hatta günlük gazete çıkarmak için banka ve tekel deposu işçi maaşlarını gasp eden silahlı hırsız şebekemiz de yok.” Ama Zarifoğlu gibi birinin ne kadar umurundadır bu: “Allah’ın izniyle kendi gayretimize bakıyoruz.” Bunun şerhi şudur: Zarifoğlu gününün meselelerine karşı duyarsız, tepkisiz ve savunmasız değildir. Yani bir yazı ayaklarında botla bir sandalcının yanında geçiren Zarifoğlu fotoğrafından farklı bir Zarifoğlu fotoğrafı çıkmaktadır bu mektuplarda.

Yaşamaktan farkı var mı!

Yine bu mektuplarda Zarifoğlu’nun o eşsiz kitabı Yaşamak’ın tadını duymak da mümkün. Bakın şu ifadeye: “Mutlak güzelliğe az meyleden gönlünüzü kınarken, gizli bir gurur eline düşmeyin.” Şimdi bu ifadeyi Yaşamak’ın herhangi bir yerine iliştirsek bir ayrıklık görebilecek miyiz! Bunun gibi altı çizilecek yüzlerce ifade var Okuyucularla kitabında…

Zarifoğlu eserleri arasında kendine has bir yeri olacağı şüphesiz olan Okuyucularla kitabıyla ilgili aslında söylenecek daha birçok şey var. Zarifoğlu’yla birlikte bir dönemin önemli edebiyat yayınlarından biri olan Mavera’yı dolayısıyla o dönemin edebiyat ortamını da bu kitaptan görebilmek mümkün. Hem Cahit Zarifoğlu fotoğrafını netleştirmek hem de dönemin havasını teneffüs etmek isteyenler bu kitabı bir an evvel okusunlar…

Kitabı yayına hazırlayan ve yayınlayanlara borçluyuz. Ve bu borç bir teşekkürle ödenemeyecek bir borçtur güzel okuyucu…

Abdüssamed Bilgili \ Dünyabizim

YİTİK HÜZÜN – Ali Çolak

11 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori DünyaBizim

Ali Çolak’ın denemeleri
Ne yalan söylemeli, daha önce Bir Bahçe Düşü ismiyle bir araya getirdiği denemelerde de bir güzellik, letafet vardı; ancak kimi yerlerde Ali Çolak’ın alıştığımız akıcı anlatımını bulmakta zorlanmıştım.
11 Aralık 2009 Cuma 13:28

Öteden beri deneme konusu dile gelince, akla ilk gelen denemenin yetim kalmış bir yazı türü ya da “edebiyatın üvey evladı” olduğudur. Kısmen doğrudur bu yargı. Fakat deneme son on yıl içerisinde –belki on beş yıl da denilebilir- göstermiş olduğu atılımla yetimliğini unutturmaya okur kitlesini genişletmeye başladı. Şimdilerde daha çok ilk gençlik yıllarını geride bırakanların ya da yetişkinlik yaşlarını sürenlerin ilgi gösterdiği deneme, her geçen yıl genç okuyucu safından da kendine talip bulmaya devam ediyor. Hemen her konun gediklisi olduğu için de okur bulmakta zorlanmıyor. Kimi zaman ilgi duymadığımız bir konu hakkında bile olsa okuyoruz yazılanları; çünkü yazan başarabilmiştir bunu. Öyle ki, Füsun Akatlı “kalem ehli denemecinin insanların sevmedikleri ilgilenmedikleri bir konuyu bile okuttuğunu” söyler bir yazısında. Yani, evet; denemecinin elinde kelimeler bakir toprak parçası gibidir, rengârenk çiçekler ekilmeye hazırdır. Kelime toprağında bir birinden güzel çiçekler, işte bu mahir deneme üstatlarının elinde boy verir, boy atar…

Ali Çolak, Yitik HüzünDenemenin bu yükselişinde tabiî ki en büyük emek nitelikli deneme kitaplarına imza atan yazarların ve hangi kitabı yayınlayacağına özenle karar veren yayınevi editörlerinin, ama önce yazarlar…

Deneme durağında beklemek

İlk kitabından son kitabına değin deneme sevdasından vazgeçmeyen Ali Çolak, Zaman’da yazdığı denemeleri kitaplaştırmış, Yitik Hüzün adıyla. İyi de etmiş… Zaman gazetesinde, her hafta farklı bir konuda okuruyla sohbet ediyor gibi tatlı bir üslupla yer verdiği yazılar toplamı, bu yıl önümüze bu adla düştü: Yitik Hüzün. Ne ince bir isim… Ne yalan söylemeli, daha önce Bir Bahçe Düşü ismiyle bir araya getirdiği denemelerde de bir güzellik, letafet vardı; ancak kimi yerlerde Ali Çolak’ın alıştığımız akıcı anlatımını bulmakta zorlanmıştım. Şimdi, Yitik Hüzün şifa gibi geldi.

Denemeden hiç vazgeçmeyen bir yazar Ali Çolak, farklı türler arasında kalem oynatmayı denemiş olsa da o yazılarda bile deneme tadı vardı denilebilir. Yitik Hüzün’de yazmak isteyip de yazamadığı, daha doğrusu çalışmalarına başladığı ancak çeşitli sebeplerden dolayı sürekli ara vermek zorunda kaldığı tematik kitaplar olmuş. Bir yazarın bildiği şeyleri, güzel anlattığı şeyleri yazmaya devam etmesi kadar okuyucuya iyi gelen ne vardır ki?

Ali ÇolakDenemenin yazara sunduğu imkânları en güzel şekilde, dahası ustaca kullanmış Ali Çolak. Her telden her sözden ortaya okunası denemeler çıkarmış. Meselâ kitabın ilk denemesinde gazetede okuduğu bir haber üzerine yazmış, Piyano Adam’ı. Hemen hiç konuşmadan sadece piyano çalan bir adam ile beraber kol kola Çinli şair Han Fook ‘u öğreniriz, dahası yaşamak isteriz. Kimi zaman tanımak istediğimiz, karşına geçip iki çift laf etmek istediğimiz dostlara, şairlere, yazarlara uzar gider sözün ucu. Kimi zaman, kaybettiğimiz her erdem gibi ucunu dışarıda arayarak teselli bulmaya çalıştığımız değer yitiminin ardından, hüznün ardından sebepsiz bir çaresizliğin deva olmaz merheminin peşine düşeriz. “İçimize kaçmayı” salık veren yazarın sesine kulak verirken bir burkuntu kaplar içimizi, bir hüzün rüzgârı ıslatır saçlarımızı… Daha neler neler; el yazısından sözlüğe, şairden şiire, alışkanlıklarımızdan yaşlılık ve verim çağına, ustalığa, her dilde farklı bir ifadesi olsa da evrensel olduğu için anlaşılır olan sevgiye, ucu ateşe tutulmuş güllü mektuplardan Türkçe üzerine bir yazarın içli dertli söylenmelerine, bizden olmayan, Türkçenin can düşmanı yanlış kullanımlardan mecazın güzelliğine, yabancı diyarlarda sahip çıkılan onca şairi görüp de kendi memleketinde şaire ve şiire verilen kıymetin azlığına ya da hiçliğine üzülen bir canın derdine… Denemedir bu, değinmediği konu ya da kişi var mı?

Ali Çolak, Eski Günler
Eski Günler

Hüzne ihtiyacımız var

Toplum olarak Necatigil ’in ifadesiyle, ince şeyleri düşünmeye vakit bulamama sorununa reçeteler sunma derdinde değil zaten yazar; ancak bu sıkıntıları dile getirmesi bile pek farkında olmadığımız ya da zamanın baş döndürücü süratinden dolayı alıştığımız, gayet sıradan, normal karşıladığımız değer yitimine, Hilmi Yavuz’un pek yerinde ifadesiyle, bellek yitimine dikkatleri çekiyor. İtirazım var yapılanlara, diyebiliyor…

Ali ÇolakBelki de kitabın bir birinden güzel denemeleri içinde dura düşüne okunması gereken denemeler sıralaması okurdan okura farklılık arz edecektir; ancak benim en beğendiğim denemeler şunlar: Yitik Hüzün, Piyano adam ve şair, Ah neden öldünüz, Şiirin kadını, Mektuptur yakar, Bana kelimeni söyle, Şairin evi, Şairin cenazesi, El yazısına dair, Dergi evet eski bir aşk, Bir zarif insan, Yaşlılık Hilmi Yavuz ve Dağlarca üstüne, Alıştığımız Şeydi yaşamak…

Bu arada Ali Çolak’ın Mavisini Yitirmiş Yaşamak, Günlük Güneşlik Şarkılar, İnce Sözler kitaplarını da okumak bu tadına doyum olmaz deneme yolculuğunda uğraması farz duraklardır emin olun… Hele ki Periyi Uyandırmak… Sanırım Ali Çolak ismi ileride –şimdilik- bu üç kitap ile anılacak: Mavisini Yitirmiş Yaşamak, Periyi Uyandırmak, Yitik Hüzün…

Yitik Hüzün, Ali Çolak – Zaman Kitap Yay. Kasım 2006

Hay Bin Yakzan – İbn Sina, İbn Tufeyl

11 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori DünyaBizim

Yazan: Zeki Bulduk
Yazı Kaynağı: Dünyabizim.com

Robinson Crouse’yi neredeyse tanımayan yoktur. Mübarek sanki bizim Bozcaada’da mahzur kalmıştır. Cuma adlı bir gariban çocuk sayesinde de hayatı güllük gülistanlık olmuştur. Bir güzel efendi-köle sistemini adasında uygularken; geri kalmış milletleri de hoş karikatürize etmiş hatta yetmemiş Cuma’nın şahsında bizleri adam etmiş, alem içre salmıştır.

Buraya kadar anlatılanlar bazen dudak büksek de bildiğimiz bir trajedinin zafere dönüşmesinden başka bir şey değildir.

Oysa, kazın ayağı farklı! Salaman ile Absal adlı iki kahraman vardır. Zamanın bir yerlerinde Robenson gibi mahsur bırakılmışlardır! Oysa, Robenson’un ataları olan bu zatlar öncelikle Latin edebiyatının “ada romans”ının atası kabuledilen kahramanlarıdırlar. Hem Yahudi hem de Latin geleneğinde olan adasal anlatı, zamanla İslamî metinlerde alegorik-benzeşimci bir değişimle köklü bir yer almışlardır.

İslamî metinlerde Salaman ve Absal ilk olarak İbn-i Sina’nın Hay bin Yekzan’ıyla karşımıza çıkar. Huneyn bin İshak’ın Yunanca’dan çevirdiği Salaman ve Absal adlı yapıtı İbn-i Sina’yı etkiler. İbn-i Sina’nın alegoriye açık yapıtı ise bizde yeni bir mesnevi yolu açar. Bu yol her ne kadar Leyla vü Mecnun, Hüsn-ü Aşk benzeri tasavvufi aşkın yolundan gitmese de insanın “kemal”e ermesinde alacağı yolun menzili hakkında önemli bir kilometre taşıdır. Bu menzil üzerinde belki de en kalıcı ve etkili yapıtı ise İbn-i Tufeyl vermiştir ki o’nun eserinin adı da Hay bin Yekzan’dır.

Dünya Bir Mağaradır…

Tek olanın diri evladı ya da tek olanın dirilttiği olarakta düşünülebilecek-çevrilebilecek olan Hay bir bakıma “düşünce yoluyla” Hakkı bulma, hakikate erme savaşını anlatır.

İnsanın yalnız iken dahi, bir peygamber, irşad eden olmadan da “tek ilah”ı bulabileceğinin anlatıldığı Hay bin Yakzan’lar içerisinde en alegorik ve en anlaşılır olanı İbn-i Tufeyl’in eseridir. İnsanoğlunun “adem nasıl dünyaya geldi!” sorusuna felsefi ve dini cevaplarını öykü diliyle anlattığı eser, bir bakıma Eflatun’un mağarasını hatırlatmaktadır:

İnsanlar bir mağaradadırlar ve mağaradaki ateşin kutlu olduğuna inanır, o ateşe taparlarmış. Ne zaman ki bir adem dışarı çıkıp güneşi görür, bu mağara için bir kıyamet, bir milat, bir devrimdir. Tabi, güneşi gören adam geri dönüp mağara halkını “aydınlatmak” ister. Ancak, mukavemet güçlü olur ve adamın “delirdiğine” hükmedilir. O adam mağara halkından uzaklaştırılır.

Hay’ı Dirilten Adam

Bu arada Hay, daha önce çizgi film olarak da piyasaya sunuldu ve başarılı bir çalışma olmuştu. Ama ben yine de N. Ahmet Özalp’in hazırladığı Hay bin Yakzan’ı daha çok sevdim. Önce İnsan Yayınlarında daha sonra da İbn-i Sina’nın Hay bin Yakzan’ıyla birlikte-karşılaştırmalı olarak YKY’de yayınlandı.

Soğuk, itici, sert bir metin değil Hay bin Yakzan. 7 yaşındaki bir çocuğun, 70 yaşındaki bir ihtiyarın rahatlıkla okuyabileceği bir sadelik ve tatlılık var kitapta.

Yazının başına dönersek; Adasal Roman türü Robinson Crouse ile başlamaz, Salaman ve Absal ile başlar ve Hay bin Yakzan ile kemale ermiştir. Robinson Crouse ile ancak “emperyalizmin” acındırık bir anlatımı olmaktan öteye gidememiştir. Yine de soralım; kim istemez böyle bir çağda bir adada, hele ki Robinson’un adasında mahsur kalmayı!

Not: N. Ahmet Özalp Ağabey, kıymetli çalışmalara imza atmış, köşe yazılarının her biri bir kitap değerinde olan bir ağabeyimizdir. Ancak uzun bir süredir çalışmalarını göremediğimizden ilim ve irfanımızdan bir kandilin kenara çekildiğini düşünmekteyiz. Bu kandil kıymetli ve yokluğu hissedilen bir kandildir.

Tahrir Vazifeleri – İsmet Özel

11 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori DünyaBizim

Yazan: Melih Koşucu
Yazı Kaynağı: Dünyabizim.com

Oldum olası İsmet Özel’in denemeleri ve şiirleri bana hep heyecan ve daha üst bir bilinç düzeyi ilka etmiştir. Gerek nesirleri gerekse şiirleri olsun birer aşkın düşünce ürünleridir benim kanaatime göre. Kitaplarını okumaya başladığımda pek anlayamamıştım açıkçası. Özel bana biraz fazla girift gelmişti. Ama okudukça anlaşılır kıldım kafamda. Ve yine okudukça keyif almaya başladım yazılarından. Bu durum beni bir kitabından diğerine sürükledi. İnsanlar bana artık İsmet Özel okuma, başka şeyler oku diyorlardı. Fakat ben ondan aldığım tadı başkalarından kolayca alamıyordum. 20′ye yakın kitabını okumuştum ve tabiri caizse “daha yok mu daha” diyordum. Sonunda kader İsmet Özel’in en ilginç nesir yapıtlarından birine, Tahrir Vazifeleri’ne götürdü beni…

Baskısı yok!

Kitabı okumaya karar verdiğimde 2008 yılının Temmuz ayıydı. Her yerde o kitabı arıyordum fakat yok idi. Ağustos ayında Rasim Baba’nın evini ziyaret ettiğimde orda görmüştüm o kitabı. Biraz incelemiştim ve kitabın barındırdığı konular ve yazı başlıkları ilgimi çekmişti (İsmet Özel’in başlık atma tarzından olsa gerek). Kitaba şöyle bir göz atmam daha da büyük istek uyandırdı içimde okumaya dair. Ama bulamıyordum kitabı. Şule Yayınları’nda Ercan abi bir sürü dağdağalı işleri arasında benim için bulmaya çalıştı Tahrir Vazifeleri’ni. Nihayet buldu bir tane. Kitabı kargoya verdi evime yollanmak üzere. Oysa büyük (!) kargo şirketinin akıllı (!) elemanları kitabı Anadolu’da bir kente yollamışlar. Uzun süren çıldırtıcı kitap arayışından sonra kitaba ulaşmanın mesruriyyeti içindeydim. Aman Allah’ım bu nasıl olurdu da Tahrir Vazifeleri’ne kavuşmuştum…

Tekrar tekrar okudum!

Finallerimin bitmesiyle birlikte Tahrir Vazifeleri’ni okumaya başladım. Değişik bir şeyler vardı bu kitapta. Tahrir Vazifeleri derinden etkilemişti beni. Kitabı bitirdikten sonra da dönüp dönüp bazı kısımlarını tekrar okumak zihni melekelerime önemli bir yarar sağlıyor. Vazifeler’de İslami prensipler temeli oluşturuyor öncelikle. Bir Müslüman olarak hayatı nasıl daha iyi anlamlandırabiliriz!, mekanizmanın çarklarına yaklaşımlarımız nasıl olmalı! dünyanın katılığına karşı nasıl tavırlar üretmeliyiz! gibi hayatımızın akışı içinde pek farketmediğimiz ve aldırmadığımız soruların cevaplarını bulmaya yönelik bir arayış var kitapta. Esenlik Bildirisinde “Ez bütün çiçekleri kendine canavar dedir” diyen Özel, Tahrir Vazifeleri’nde de “Bilgece yap. Yani koruyarak, yani için titreyerek, yani yıkılmasın diye. Tutkuyla yap. Sana verilen yaşama gücünü kullan. Yılmadan, bilgece ve tutkuyla. Önce yap sonra açıklarsın” diyor. Yani bir inşa’dan sözediyor. İnsan La İlahe İllallah diyerek tevhid dairesine giriyor.

Sorumluluğun dışa vurumu!

Ben Esenlik Bildirisi’ni İsmet Özel’in “La İlahe”’si, Tahrir Vazifeleri’ni ise “İllallah”ı olarak görüyorum. Biri nesir diğeri şiir olmasına rağmen her ikisi de müslümanca düşünme sonucu edinilmiş birer sorumluluğun dışa vurumudur. “Femen yekfur bittağuti ve yü’min billahi fekad istemseke bil urvetül vüska” denilerek Kur’an’da güzelce açıklanır bu durum. Yani “Kim tağut’u inkar eder ve Allah’a iman ederse sapasağlam kulba tutunmuştur”. Esenlik Bildirisi ve Tahrir Vazifeleri’ni bu ayetin ışığında inceleyecek olursak önemli bir kulluk görevinin ifa edildiğini farkederiz. Çağın tağutları olan gazeteler, “kent”ler, kapitalizmler ve kapitalistler, sahte şiirler/şairler Esenlik Bildirisi’nde ayaklar altına alınırken, Allah’a iman etmenin sonucu olarak ortaya çıkan inşa etme düşüncesi de Tahrir Vazifeleri’nde somutlaşıyor.

Şahsen benim zevk alarak okuduğum bu kitabın Müslümanlarca da önemsenmesini kalbimden geçiriyorum. İsmet Özel’in genel olarak türkçü, eski sosyalist gibi kireçleşmiş anlayışlarla da anılmasını pek doğru bulmuyorum açıkçası. Her ne kadar Onun düşünce alanında bazı aksayan yönleri varsa da bilincimizi inşa etmeye yönelik tavrının öne çıkarılması gerektiğini düşünüyorum.

Rize Müftülerinden Yusuf Karali Hoca – İsmail Kara

11 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori DünyaBizim

Yazan: Zeki Dursun
Yazı Kaynağı: Dünyabizim.com

İsmail Kara, daha önce bir yazı ile hayatından haberdar ettiği (İsmail Kara, “Kaybolmuş bir al tercümesi, Dergah, sayı: 33, Kasım 1992, s.23) Rize Müftülerinden Yusuf Karali Hocayla ilgili bir kitap yayımladı. (Temmuz, 2009) Diyanet İşleri Başkanlığı Rize’deki Eğitim Merkezi’ne Yusuf Karali hocanın adını verdi. Bu çalışma da kendisine yakın olmak adına eğitim merkezinin açılışında dağıtılmak üzere hazırlanmış.

Kimdir Yusuf Karali Hoca! Hususiyetleri nelerdir! Ne veya neler yapmıştır!, gibi sorular halihazırda cevaplamayı bekleyeduruyor. Karali Hoca için bir kriz dönemi hocası desek yeridir. Her iki devri de görmüş bir insandır. Her iki devrin zorluklarına, çilesine bazen üzüntü bazen sevinçle karşılık vermiş, sessizce ve bilgece yaşamaktan geri durmamış bir isimdir. Nedir bu iki devir! Biri genel olarak Osmanlı ve Cumhuriyet devirleridir. Genel ifade ile söylediğimiz Osmanlı devrini Meşrutiyet olarak okumak gerekir. Yani yaşamak krizinin hızlandığı bir dönem. Kadim anlayışın yerini “ben” merkezli bir hayata terk ettiği bir dönem.

10 ayda hafızlık!

Yusuf Karali Hoca, 1886′da dünyaya gelmiş, 1895′te 10 ayda hafızlığını tamamlamış, Rize’nin medreseli hocalarından dersler okumuş, her devirde olduğu gibi, o devirde de ilmin merkezi sayılan İstanbul’a “merhaba” diyerek Fatih Medresesi’nde tahsiline devam etmiş, Arap ve Fars edebiyatında vukufunu geliştirmiş. (Kitaptan öğrendiğimize göre, bu durum daha sonra onun tanıdığı hocaların ilmini kontrol etmesine sebep olacak. Karali hoca, yeni tanıştığı birine Arapça bir beyit yazar ve o zatın eline tutuşturuverirmiş. O zat, eline tutuşturulan parçayı anlamaya çalışırken Karali hoca zatın ilmi seviyesine anlamaya çalışır ve parça üzerinde bereketli bir sohbete kapı aralarmış. Bu “ele Arapça bir beyit tutuşturma” eylemini maleyani şeylerden hoşlanmayan bir mizacın, anlayışın devrin maleyani hale karşı bir duruşu olarak okumak gerekir. Sohbet bile hayırlı bir amaca hizmet etmelidir.)

Karali Hoca ve siyaset!

Her şeyden evvel hassas ve dikkatli bir insandır Yusuf Karali hoca. İsmail Kara’dan öğrendiğimize göre, Ebulula Mardin’in Huzur dersleri çalışması için yazdığı yedi Rizeli müderrisin hal tercümeleri, tamamlanmamış iki kitap çalışması ve kitap kenarlarına alınan notlar dışında kendisinden yazılı bir eser kalmamış. 50′li yıllarda çok partili rejimle beraber, din adamlarının siyasi meseleleri minbere taşımaları, cemaat ve tarikatların farklı yollar tutturmaları ve kendi yollarını herkes için genel geçer olarak kabul etmeleri Karali Hoca’yı rahatsız ediyordu.(50′li yıllarda Müslümanlar üzerindeki kısmi normalleşme(!) faaliyetleri bir anlamda Müslümanların zihni daralması olarak okunabilir.) Karali Hoca kış gecelerinin bereketli halkalarında caminin soğuk ortamında ders okuturken, talebelerinin ders faaliyetini daha sıcak bir ortamda yapmak istemelerine-Hocanın hususiyetlerini yansıtması bakımından alıyorum buraya- şöyle cevap verir:

“Evlerde ve kapalı yerlerde Arapça ders okutmak yasaktır biliyor musunuz! Camilerde resmi din görevlilerinin halka açık ders okutmalarına izin verildi, biz de bu izne istinaden ders yapabiliyoruz, sizin gözünüz ise hep yasak yerlerde ders yapmakta…” (Hocanın tavrını nasıl okuyalım! Hoca için, korkuyor, cümlesini cahil cesaretiyle söyleyelim mi yoksa tayin edilen sınırları Hakk’ın bilgisi dahilinde gören bir inançla hareket ediyor mu diyelim! Karali Hoca bu sözleriyle aynı zamanda ders yerinin değil de dersin önemine vurgu yapıyor, desek yanlış mı okuruz Hoca’yı!)

Hoca’dan geriye, görünürde bir şey kalmamış gibi gözükse de bugün açılan eğitim merkezini Hocanın himmetinden ne kadar aynı düşünebiliriz ki! Eğer Hoca vefayla hareket etmeseydi, bugün adına bereketli talebeler yetişmesini umut ettiğimiz bir merkez açılır mıydı! Varsın herkes kendi hesabını yapsın. Karali Hoca, Rize müftüsü olduktan sonra iki grup talebeye ders okutur. Bu talebe gruplarından birinde İsmail Kara hocanın babası Kutuz Hoca da nasibini alır. Bu derslerden daha önce Kutuz Hoca’nın hatıraları aracılığıyla nasip-yab olmuştuk.

Beş Şehir – Ahmet Hamdi Tampınar

11 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori DünyaBizim

Yazan:Mehmet Emre Ayhan
Yazı kaynağı: Dünyabizim.com

Olur ya, size birisi “bana şehrini tarif et, senin şehrin nasıldır, nasıl bir yere şehir dersin” diye sorsa ne cevap verirsiniz! Kimse sormaz ama diyelim ki sordu bana birisi, benim cevabım şöyle olurdu tahminimce: “şehir, muhakkak bir akarsu, dere, çay, ırmak tarafından (ama etrafını yıkan cinsinden değil, sakince akan) ikiye bölünmüş ve yine muhakkak eteğine kurulduğu tepenin başında o şehre göz kulak olan, koruyan bir/kaç evliyanın türbesi, makâmı bulunan bir yerdir” derdim. Tabii bu tarifte bir de orada yerleşik insan unsurunun özelliklerine de değinmek gerek; ne de olsa ‘şerefi’l mekân bi’l-mekîn’, yani bir mekâna asıl şerefini veren oradaki insanlardır.

Şehrin manevî mimarları

Bu, bir şehirde bir/kaç evliya makâmı olması çok önemlidir; o şehri kuran, fetheden askerî ve siyasî dehalar ne kadar maddi mimarlarsa evliyalar da manevî mimarlarıdır o şehrin. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir‘inden aşinasınızdır bu konuya, o ne diyordu ‘Ankara’ bahsinde, bir bakalım:

“Evliya Çelebi’nin Ankara’sı, muasırı olan yahut sonradan gelen seyyahlarınkine pek benzemez. Daha ziyade fantastik bir sergüzeştin etrafında toplanır. Ankara’ya gelen Evliya, vâkıa şehri, kalesi, hisarı, Paşa sarayı, serdarı, hususî kazanç kaynakları, bahçelerinin meyvası, mektep ve medrese, cami sayıları ve âdetleriyle tasvir etmekten geri kalmaz, fakat asıl orkestrasyonunu bugün, yattığı yerin adı bile unutulan bir Türk evliyasında yapar. Evliya’nın Hacı Bayram-ı Veli için bir hatim başladığı halde kendisini unutmasına üzülen Erdede Sultan gece onun rüyasına girmekle kalmaz, aynı zamanda gaipten gönderdiği bir elçiyle sabahleyin ona kendi merkadini gösterir. Evliya Çelebi’nin el ele Ankara sokaklarında yürüdüğü ve sonradan birdenbire fazla tecessüsü yüzünden kaybettiği gaip âlemlerden gelen bu rehberin elleri kemikmiş ve sesi toprak altından gelir gibi derin ve boğukmuş.”

Tanpınar, dediğimiz gibi Beş Şehir‘inin ‘Ankara’ bahsinde bunu aktardıktan sonra kendisi de bu meçhul gönül erinin mezarını aramaya koyuluyor Ankara’da, fakat bulamıyor. Derken bahsin devamında şu tespitte bulunuyor, ya da itirafta: “Seyahatlerine, doğruluğundan şüphe ettirecek derecede lâtif ve mizahî bir rüya ile başlayan Evliya Çelebi’nin rüyalarına ne kadar inanabiliriz! Bunu pek bilemem. Zaten ben Evliya Çelebi’yi tenkit etmek için değil, ona inanmak için okurum.” der ve bu işten hep kârlı çıktığını da ekler.   Yukarıdaki ifadenin altını, size saygısızlık etmek için değil, önemini vurgulamak amacıyla çizdim. Nedense o cümleyi okuduktan sonra zihnimde muhterem Sadettin Ökten Hocamızın bir sohbette söyledikleri geldi; efendim bazı tarihçi akademisyenler Ziya Nur Aksun’un 6 ciltlik Osmanlı Tarihi‘ni, indeksi olmadığı için pek ciddiye almazlarmış. Yahu, demişti Sadettin Hoca aynen Tanpınar gibi, ben onu tenkit etmek için okumam ki, inanmak için okurum. Başka bir sohbette de, arasıra Ziya Nur’un tarihinden rastgele bir sayfa açıp tefeül ettiğini de söylemişti.

Siirtli hikâye anlatıcıları

Bu bir şeylere inanmak, inanma ihtiyacı duymak meselesi önemlidir. “Bana yalanlar söyle, aldanmak istiyorum” diyen şairde de, içerisindeki büyük boşluğu bir şeylere inanarak doldurma ihtiyacı sezilir. Sanıyorum Tarık Tufan’ın Kraliçe’nin Pireleri kitabında okumuştum; eskiden Fatih merkeziyle sanıyorum Fener-Balat arasında, genellikle Siirtlilerin oturduğu bir mahalle varmış. Bu Siirtliler göçle gelip bir şekilde boşalan oradaki büyük ahşap konaklara yerleşmişler. Geniş aileler oldukları için belki üç-dört nesil aynı çatı altında, teyzeler-halalar-amcalar-dayılar hep bir arada kalırlarmış. Tabii onları derleyip toparlayan, bir araya getiren, hep bir arada kalmalarını sağlayan da ailenin en büyüğü olan dedeymiş. Demek ki Doğu’da, Güneydoğu’da ya da belki Siirt özelinde böyle bir gelenek var; bu dede her akşam toplarmış tüm aileyi –belki de onun böyle bir çaba içerisine gerek kalmaksızın doğal bir insiyakla toplanıyorlar-, günlerdir-haftalardır-aylardır anlattığı hikâyeyi kaldığı yerden anlatmaya devam edermiş. Bu hikâyeyi bir yerden bakıp okumuyor, içinden geldiği gibi, içine orada bulunanları da katarak üstelik, anlatıyor da anlatıyor. Bu, kahramanları aile bireyleri olan, konusu hem tarihten hem güncel olaylardan alınan hikâyeyi en olmadık, en heyecanlı yerinde keser, “bu akşam bu kadar yeter” der, milletin dinleme iştiyakının ertesi güne daha da artmış bir şekilde devam etmesini sağlarmış. Hal böyle olunca orada bulunanlar da ertesi gün hikayede kendilerinin ne haltlar karıştıracağını,  ya da neler yapacaklarını merak ederlermiş, falan. Gerçi Meksika Sınırı’nda Şam’da da böyle hikâyecilerin, hikâye anlatılan kahvelerin hâlâ var olduğunu duymuştum. İşte dede burada hem toprağa bağlılığı simgelerken hem de aile bireylerinin birlikteliğini, bağlılığını ve ailenin sürekliliğini de sağlıyor.

Hayâl ve harikuladeden nasiplenmek

Aslında belki de tam öyle de değildir. Hikâye, hikâye anlatıcısı derken ‘hikâye’den ne kastettiğimiz önemli sanırım. Tanpınar’ın Beş Şehir‘ini okumaya devam edelim: (Efendim bu sefer ‘Erzurum’ bahsinde Tanpınar, bir halk ozanını arayışından bahseder, sorar soruşturur, ‘şu kahvede bulursun’ derler, o da güç bela bulur kahveyi…)

“[kahveyi buldum ama] O yok. Onun yerine Türkçe’yi mevlid gibi adeta tecvidle telaffuz eden bir hoca,  beş mumluk bir petrol lambasının ışığında Battal Gazi okuyordu. Yıpranmış kitap ve isli lamba, kahvenin peykesine konmuş üstü mum lekeleriyle dolu, küçük ve tahtadan bir iskemlenin üzerindeydi ve adam bu rahlenin önünde iki diz üstünde durmadan sallana sallana hikâyesini okuyordu. İri burnu üstünde nasıl tutturduğuna hâlâ şaşırdığım kırık gözlükleri, ince, kirli saçı, kır düşmüş hafif sivri sakalı, zayıf yüzü ve perişan kıyafetiyle bir insandan ziyâde hiçbir zaman lâyıkıyle anlayamayacağımız bir takım şartların, içtimaî olarak başlamış, fakat zamanla biyolojik nizam emrine girmiş şartların bir mahsülü gibiydi. Etrafında her cinsten bir kalabalık toplanmıştı. Omuz omuza, yüzlerinde, bilhassa gözlerinde acayip bir parıltı, nadir görülen bir dikkatle onu dinliyorlardı. Öyle ki bu kahvenin yarı aydınlığında ilk seçilen ve görülen şey bu dikkatti diyebilirim. Pek az şey bu kadar acıklı ve güzel olabilirdi. Çünkü harbin, bakımsızlığın, yüklü irsiyetlerin yiyip tükettiği bu çehrelerde, sonradan tanıdığım ve o kadar sevdiğim Goya’nın o zalim fresklerinde eşini görebileceğimiz bir hal vardı; bir hal ki açıktan açığa karikatüre ve hicve gidiyordu. Bununla beraber bu yüzlere biraz dikkat edilince zayıf ışığın, sefaletlerini ve gözlerinin sıtmalı parıltısını daha belirli yaptığı bu insanların, oraya, en fazla muhtaç oldukları şeyden, hayâl ve harîkulâdeden nasiplerini almak için geldikleri görülüyordu. ”

Hayâl ve harikulâdeden nasiplerini almak… Sahi, “hayâl” ve harikulâde”  ile aramız nasıl bizlerin, onlardan nasibimizi almak için ne yapıyoruz, şiir okuyor muyuz mesela, en son hangi söz, cümle, buluş bizi alıp başka yerlere götürdü! Biz hangi hikâyenin içindeyiz, hangi hikâyeye inanıyoruz, bir hikâyemiz var mı! Hayâl ve harikulâdeden nasiplendiren Evliya Çelebi’ler, Ziya Nur Aksun’lar, Siirtli hikâye anlatıcıları, ( zihin nelere çağrışım yapıyor, Cem Karaca’nın “sevda kuşun kanadında” adlı şarkısında geçen ‘dağ başındaki ak sakallı birisi’ ya da ), Battal Gazi okuyucusu…

Yoksa, yine Tanpınar’ın deyişiyle, “hulasa bir yığın ahmaklığa hayran [mı] oluyoruz”!.. Bugün için bunun ayırtına varmamız belki de zor, çünkü ahmaklıklar o kadar güzel süslenip pazara sunuluyor ki, harikulade olan şeylerden ayıramıyoruz.

Mâşerî  vicdan

Biraz önceki mesele dönelim. Sadettin Ökten Ziya Nur ile hayâlî bir konuşmasını aktarır Ziya Nur Aksun’a Armağan kitabında. 30 küsur senelik suskunluk nöbetine girmeden önce Ziya Nur en önemli Marmaratörlerden birisidir, sözü dinlenir, güncel meselelere tarihî bir bakış açısı getirip yorumunu tarihten beslenerek yapan bir Ziya Nur portresi çizer ve sohbetlerinden bahseder. Şimdi yine böyle bir sohbet halkanda bulunsam, der, sen tarihîmizde yaşanan olaylardan bahsetsen, “rüyâ ile hareketin el ele yürüdüğü çağlardan” dem vursan yani, biz de sanki o olay yanı başımızda cereyan ediyormuşçasına, sanki biz de hemen o kahramanların yanındaymışızcasına dinlesek; ben mühendislere has zihin yapımla ‘nereden biliyorsun ağabey, orada mıydın’ diye sorma cüretinde bulunsam sana ve sen desen ki “bunu ben uydurmuyorum, mâşerî tarihimiz böyle söylüyor, tarihi hakikat öyle olmasa dahi biz öyle biliriz, öyle inanırız, yakıştırırız”… Aslında bu hayâlî muhavereyi direkt kitaptan anlatsam daha anlaşılır olurdu fakat aklımda kaldığı kadarıyla aktarmaya çalıştım. Yine de meselenin özünü verebildim sanırım. Tanpınar’ın “hayâl ve harikulâdeden nasibini almak” sözüyle anlatmak istediği şeyle “tarihi hakikat öyle olmasa dahi mâşerî tarihimiz, vicdanımız böyle söylüyor” lafı arasında bir ilişki var.

Bu topraklarda herkesin bir hikâyesi var. Bugün ne kadar fark etmesek de, yer altı ırmakları gibi gürül gürül akan bir serüvenin parçasıyız hepimiz. Çünkü hakikate, güzele ve güzelliğe, harikuladeye aşinayız. Zamanın tüm yıkıcılığına, hoyrat ayakların bahçemizi tarumar etmesine, hep kötülüğün gözümüze sokulmasına rağmen bu hikâye anlatılmaya devam ediyor. Hâlâ derinlerde bir yerde suyun çağıldadığını duyabiliyoruz, hâlâ ufacık şeylere hayranlık duyabiliyoruz, hâlâ hiç beklemediğimiz anlarda bir küçük hareket, bir eda bizi alıp ötelere götürüyor. Hâlâ dört yanımızı saran insan kalabalığına rağmen ansızın bir hüzün bulutu göğümüzü kaplayıverip bizi derin bir daüssıla hissiyle, gurbet hissiyle baş başa bırakabiliyor.

Esma kızın yaptıkları

Geçenlerde hiç  olmadık bir yerde ve zamanda, üstelik biraz da neşeliyken, böyle bir ân yaşadım ben de. Evimin hemen yakınında sürekli alışveriş ettiğim küçük bir bakkal var, akşam eve dönerken bakkala uğradım, baktım küçücük, incecik, “gül dalı” gibi bir kız çocuğu ortalıkta dolaşıyor, ben girince bana da şöyle “sen de kimsin yabancı mahlukat” der gibi baktı. . “Kızınız herhalde” dedim bakkala, “adı ne!” “Esma” dedi. Kıza baktım, o da başını 45 derece kadar yukarı kaldırıp bana bakıyor hâlâ; “inşallah adın kadar güzel bir hayatın olur” dedim ama onun o tatlı bakışıyla sanki çiçekler, böcekler, ırmaklar, dağlar, ağaçlar, tüm kainat vecd halinde zikre durdu, benim de göz pınarlarımın kilidi açıldı, kendimi dışarı zor attım. Onca neşeliyken bunca hüzne boğulmak o akşam beni epey yormuştu.

Tabii hep böyle hüzünle o büyük hikâyeye ortak olmuyorsunuz; bazen o kadar hoş şeylere rast geliyorsunuz ki gönlünüzden şükür kuşları havalanarak sizi de o büyük hikâyeye yetiştiriyor. Haber bültenlerinde rastlamışsınızdır: Amerika’da göl kenarında bir şehir, gölün kıyısında bir cadde, caddenin üzerinde bir banka, tek katlı bankanın çatısına yuva yapmış bir yeşil ördek. Yaklaşık on tane yavrusu olmuş ördeğin ve epey de büyümüşler. Artık anne ördeğin yavrulara suda yüzme derslerini vermesi gerekiyor fakat bir sorun var. Anne uçabiliyor yani rahatça çatıdan yere inebiliyor. Fakat yavrular öyle mi! Daha kanatları tam gelişmemiş bile. Çoktan yere inen annelerine bakıp “ee biz nasıl ineceğiz” diye bir iniş yolu aranıp duruyorlar. En sonunda “ne olursa olsun artık” diye kenara gelip kendilerini boşluğa bırakıyorlar sırayla. Hemen korkmayın yavrulara bir şey oldu diye. Çünkü yoldan geçen ve durumu fark eden bir adam hemen aşağılarında durup bekliyor, yavrular sırayla düştükçe yakalayıp yere bırakıyor her birini, annelerinin yanına. Derken tüm ördek ailesi efradı bir araya gelince artık göle gitmenin vakti geldi. O adam ve çevreden onlarca kişi caddeyi trafiğe kapatıyor, anne ördek önde, yavru ördekler arkada paytak paytak geçiyorlar karşıya, görseniz dünya umurlarında değil. Ardından suya ulaşıyorlar hemen ve atlıyorlar, yüzüyorlar, gölün içlerinde kayboluyor arkalarına –hayâlen de olsa-  beni yani bu çirkin ördek yavrusunu da katarak.

Bir tebessümün peşinde

Hayâl ve harikulâde…  Tanpınar’a dönelim, bakalım o bize neler anlatacak:

Bir an, bu çok sevdiğim şehirde [Bursa'da] kendi hâtıralarımı aramak hülyâsına düştüm. “Acaba Hüdevendigâr Camii’ne gitsem, onun akşam rengi loşluğu içinde, beş yıl önce bu camii beraberce gezdiğimiz güzel çocuğun tebessümünü bulabilir miyim!”

Tanpınar epey hüzünlüdür. Bu hüzünle camiye gitmekten vazgeçer, yanından geçtiği bir kır kahvesinde oturmaya karar verir:

Belki bu karanlık düşünceler oturduğum kır kahvesinde de devam edecekti. Fakat ihtiyar kahvecinin çok zarif bir hareketi onları  olduğu yerde kesti. Bir eliyle bana oturacağım iskemleyi düzelten adam öbürüyle kırmızı ve muhteşem bir gülü önümdeki şadırvanın küçük kurnasına fırlatıvermişti. Gözlerimin önünde saat, manzara hepsi bir anda bir bahar tazeliğine boyandı. Bu ihtiyar ve biçare adam bu sanatkâr hareketi nereden öğrenmişti! Kendi talihine bırakılmış bu biçare adamda hangi asil terbiye, hangi güzellik ananesi devam ediyordu! Onun bu hediyesiyle ben birdenbire yeniden kıymetlerin dünyasına doğmuştum.

Hikâye devam ediyor, en olmadık anda, hiç beklemediğiniz bir adam bir sanatkâr hareketle güzelliği devam ettiriyor, hem de bakın nelere sebep olarak:

“İki güvercin, şadırvanın yalağının kenarında sanki bu kaideyi bir aşk istiaresiyle tamamlamak ister gibi boyun boyuna duruyorlar. Belki onları buraya kahvecinin ben gelir gelmez attığı gül çekti. Suyun hareketiyle o gül sallandıkça onlar da aşk türkülerini söyleyecekler. Hiçbir şey düşünmek istemiyorum. Sadece bu ânı ve bu aydınlığı Bursa ovası denen büyük ve zümrütten yontulmuş kadehten içmekle kalacağım, ‘En iyisi budur, diyorum; eşyayı bırakmalı, güzelliğinin saltanatını içimizde kursun’”

En çok hangi şehri anlatışını sevdin!

Beş Şehir Beş Şehir deyip duruyorsun, e söyle bakalım, bu beş şehir içinde hangisini çok sevdin” diye bir soru sorar mısınız bilmiyorum, ben sordunuz farzedip cevabımı vereyim: Bursa. Bilmiyorum, belki Tanpınar’ın anlatımından, belki bugüne kadar sadece bir kez -o da çok güzel bir geziyle- güzelliğini  görüp bir daha görmek nasip olmamaklığından ileri gelen bir hasretten, belki Bursa’nın Osmanlı’nın kuruluş dönemini temsil ettiği (Tanpınar’ın deyimiyle “Türk ruhunun en halis ölçülerine kendiliğinden sahip olduğu”)  ve bu dönemin nazarımda saflığı, tevazuu ve henüz karmaşıklaşmamış yapısıyla bana daha yakın geldiği içindir, bilemiyorum.

Evliya Çelebi kaç  kez Bursa’ya gitti, gittiğinde ne kadar kaldı bilmiyorum ama seyahatnamesinde Bursa çeşmelerinden uzun uzun bahsettikten sonra, “velhasıl Bursa sudan ibarettir” diye kestirip atmış. Bu Evliya Çelebi film gibi bir adam doğrusu, her ne kadar hakkında çok az şey bilsem de kendisinden bahsedilirken hep bir gülümseme eklenmesi yüzlere, ne bileyim, kendinden yapılan alıntılarda ince, zevkli nükteler olması böyle bir kanaate varmama sebep oldu.

Osmanlı  bir aşk hikâyesi ile mi başladı!
Tanpınar kitapta Osmanlı’nın bir aşk romanıyla başladığını iddia ediyor, Osman Bey’in Mal Hatun’a olan aşkı… Fakat kendi deyimiyle asıl “orkestrasyonu”, kurguyu Orhan Bey ve Nilüfer Hatun ile yaptıktan sonra, kaseti biraz geriye sararak Osman Bey’e geliyor. Zaten Bursa Orhan Bey ile, Orhan Bey ile Nilüfer Hatun’un hatıralarıyla Bursa olmuş.  Fakat bu devirde aşk hikâyesi bir değil, iki değil, üç’tür. Osman Bey-Mal Hatun, Orhan Bey-Nilüfer Hatun veee… “Aydos Kalesi’nin kapılarını Türklere, Orhan’ın akrabasından Abdurrahman Gazi’ye âşık olan bir tekfur kızı açar.”

Orhan Bey ve Nilüfer Hatun ne yapmışlar! “…Bu isimlerin içinde bir tanesi vardır ki Bursa’yı tek başına bütün bir bahar güzelliğiyle doldurur: Bu beyaz zafer ve ganimet çiçeği Nilüfer’dir. Genç Orhan’ın kolları arasına günün birinde güzelliğin kahramanlığa, hayatın istihkara bir mükafatı gibi düeşn bu kadınla beraber kuruluş devrinin sert simasına aşkın tebessümü gelir.” Öyle ki Nilüfer, Bursa’nın boynuna takılan zümrüt, yakut, elmas, bilumum mücevheratla süslenmiş bir kolyeymiş. Peki dışarıdan görüntü güzelleşti, içerdeki güzelliği kim kemale erdiriyor: Orhan Bey. “Yaptırdığı camilerin kandillerini kendi elleriyle yakan, imaretlerinde pişirttiği ilk yemeği kendi eliyle fakirlere ve gariplere dağıtan Orhan Gazi’nin yarı evliya çehresi bu destanın asıl merkezidir.”

Gelgelelim sonra ne olur! Bursa sanki ikinci plana itilir, kendi kabuğuna çekilir (belki o halis ruhu bu yüzden korur). “Bu kuruluş asrından sonra Bursa, sevdiği ve büyük işlerinde o kadar yardım ettiği erkeği tarafından unutulmuş, boş sarayının odalarında tek başına dolaşıp içlenen, gümüş kaplı küçük el aynalarında saçlarına düşmeye başlayan akları seyrede ede ihtiyarlayan eski masal ustalarına benzer.”

Ah zaman…

“Şiiri hayatına sindirmiş ince ve zarif ruhlu rüya adamlarının ön safında” yer alan Tanpınar’ın bu ince, zarif sözleri yanında benimkiler boş gevezelikten öteye geçmiyor, farkındayım, zaten sözü fazla yormamaya gayret ediyorum. Şiiri hayatına sindirmiş ince ve zarif ruhlu rüya adamlar… tüm bu tırnak içinde anlatılanlar… neden bunları yazma, aktarma ihtiyacı duyuyorum bilemiyorum. Fakat şu var, baktım okuya okuya bir numara yok, ne kadar istesem de böyle zarif, ince ruhlu olamıyorum, belki yazarsam daha çok aklımda kalır da bazen hatıra geldikçe içlene içlene yontulur muyum, diye bunları yazıyorum sanırım…

Âh zaman, neden böylesin!

Masal anlatan nineler
Size küçüklüğünüzde masal anlatanlar oldu mu bilmiyorum ama Beş Şehir‘in Erzurum bahsinde Tanpınar da kendisine masal anlatan ninesinden bahseder. Babasının Erzurum’a tayin edilişinden sonra Erzurum’a doğru günlerce sürecek bir yolculuk yaparlar ailecek. Bu yolculuktan uzun uzun bahseden Tanpınar, hâlâ Âşık Kerem hikâyelerinin anlatıldığı coğrafyalardan geçtikçe, küçüklüğünde kendisi de bu ve buna benzer hikâyelerden nasiplenen ninesinin kendisine o dağlarda, ırmaklarda, ovalarda aslında neler olduğunu anlattığını söyler ve ekler:
“bu dağlardan sonra Âşık Kerem benim için bir hayalet yolcu gibi kervanımıza takılmıştı. Zaten sık sık hatırlayışları yüzünden bu yolculuk biraz da onun namına yapılıyor gibiydi. Bu Trabzonlu kadının bütün coğrafya bilgisi memleketiyle, gençliğinde gittiği Yemen, Mekke bir yana bırakılırsa, bu hikâyeden (Âşık Kerem hikâyesi) gelirdi. Bu, bilgiden ziyade dine benzeyen bir coğrafya idi. Bütün akarsulara, dağlara, canlı, ebedî varlıklar gibi bakardı. Sanki şiir, din, gurbet duygusu, hayat tecrübesi, birbiri ardınca yaşanmış hayatların rüyalarımızda birbirine karışmasına çok benzeyen bir yığın inanış artığı, bu dağları, dereleri, ninem için ilâhî varlıklar yahut veliler hâline getirmişlerdi. İkide bir beni mahfesinin yanına çağırarak biraz sonra uzağından geçeceğimiz veya huzuruna varacağımız ebediyetin adını, varsa hikâyesini söyler, Yunus’tan, Âşık Kerem’den beyitler okurdu.”

Savaşlar, fetihler, dökülen kanlar, alınan kaleler, yapılan siyasi anlaşmalar, imar faaliyetleri, şu bu… Anadolu’nun vatan olmasında, bu vatan ufkunda sırayla dizilmiş mücevherler gibi şehirlerin kurulmasında biraz da âşıkların, gariplerin, abdalların, hikaye anlatıcılarının yani bize ötelerden haber verenlerin, harikulâdeden, ‘güzel’den nasiplendirenlerin ve onların hikâyesini torunlara anlatarak nesilden nesile aktaran kadınların -şüphesiz büyük- rolü var. Belki de en büyük pay onların.

Ve o damar hâlâ devam ediyor; bu kadınlar, bu insanlar o güzel masalı anlatmaya, en sıradan gündelik işlerinde bile aslında ‘harikulâde’ şeyler yapmaya devam ediyorlar. Geçenlerde yine TRT 2′de yayınlanan “El Yapımı” diye bir programda Safranbolu’nun Yörük Köyü’nde düğünlerde gelinlerin ellerine yakılan ip kınasını tanıttılar yerinde. 5-6 yaşlı teyze toplandı, gelinin elini ince bir sicimle doladı, tabii elin hepsini kapatmadılar, arada irili ufaklı boşluklar kaldı ve kınayı o sicim dolalı ellerin üzerine sürdüler. Kına yakılmasının teferruatını biliyorsunuz zaten ama benim dikkatimi orada başka bir şey çekti, o 70-80 yaşındaki teyzeler kınayı yakarken ne söylüyorlardı hep bir ağızdan: “Kâbe’nin yolları bölük bölüktür/ Benim yüreciğim delik deşiktir/ Dünya dedikleri bir gölgeliktir” diyen Yûnus Emre’nin bir ilahisini…

Geldiğimiz yer belli

Tam da burada yine Tanpınar’a dönelim. Bu sefer mütareke yıllarından bahseden Tanpınar, “pencere önünde senelerce bekleyen ihtiyarlar[ın], her kapı çalınışında yitiğinin dönmesi umuduyla heyecanla açılan kapılar[ın], 5-10 sene öncesinde ayrıldığı yurduna hasbelkader dönen savaş artığı insanların hikâyeleri”ni anlatırken, meseleyi daha da somut hale getirmek için, bir dostunun anlattıklarına dikkatini çevirir:

“Daha şehre girmeden, Aşkale’de yattığım hanın kahvesinde, esirlikten yeni dönen yanık yüzlü, tek kollu bir biçâre bana, giderken bıraktığı oğlu, karısı ve anasından hiç birini, hatta evinin yerini bile bulamadığı için, girdiği günün akşamında şehri terk ettiğini söyledi.

-peki şimdi nereye gidiyorsun, diye sordum.

Bir müddet düşündü. Yüzü alt üst olmuştu. Nihayet:

-efendi, dedi; nereye gittiğimi ne sorarsın! Geldiğim yeri sana söyledim, yetmez mi!”

‘Güzel’den geldik, yine O’na dönüyoruz. Bu hikâyeler, masallar, şiirler, ağıtlar, sanatkârane hareketler, sözler, her şey ama her şey ince şeylerden, edepten, zarafetten, güzelliklerden, harikuladeliklerden nasiplenebilmek için… ve dünya, yaşadığımız çevre, atmosfer, şehir sadece bir gölgelik… şehrin tüm esprisi bu… ve bundan önce tüm yaptığımız, insanıyla ve çevresiyle bu gölgeliği daha da güzelleştirmek üzerine kurulu, sanırım.

Yani öyle hissediyor ve düşünüyorum.

20. Yüzyılda Bir Veli – Martin Lings

11 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori DünyaBizim

Yazan: Mehmet Erken
Yazı Kaynağı: Dünyabizim.com

Yirminci yüzyılda etkili olmuş müslümanlar kimdir diye sorulduğunda ismi ön sıralarda zikredilebilecek fakat bizim pek tanımadığımız bir isim Ahmed el Alevi.

19. yüzyılın sonlarına doğru Cezayir’de doğmuş ve 1934 de vefat etmiş. Vefatının ardından kimilerinin söylediğine göre 200 bine yakın mürid bırakmış. Şazeliyye tarikatının Derkaviyye koluna mensup Ahmed el Alevi, Derkaviyye’nin Aleviyye kolunu açmış ve yaşamı boyunca Sadece Ortadoğuda değil birçok Avrupa şehrinde de zaviyeleri açılmış. Hatta şeyh, 1920′li yıllarda Paris Camii’nin açılışını yapmak üzere buraya davet edilmiş ve Cami’de ilk hutbeyi verip ilk namazı kıldırmış.

Nasıl tanırız!

Türkiyede de müridleri bulunan el Alevi kolunun müridanları (kendi aralarında “Fukara” diyorlar müridlere) Kuzey Afrika, Avrupa ve Malezya’da ciddi bir potansiyele ve büyük öneme sahip. Ahmed el Alevi hakkında yazılmış en kapsamlı çalışma, hiç şüphe yok ki Martin Lings’in doktora tezi olarak yaptığı sonrasında da kitap olarak yayınladığı The sufi saint of the twentieth century: Shaikh Ahmad al-Alawi isimli kitabı. Bu kitap 1982 yılında, Rene Guenon, Seyyid Hüseyin Nasr gibi tradisyonalist (gelenekselci) akıma bağlı isimlerin kitaplarını Türkiye’de ilk kez okuyucularla buluşturan Yeryüzü Yayınları tarafından tercüme edilmiş. Ama gelin görün ki, yayınevinin kapanmasının akabinde, Yeryüzü yayınlarından çıkan birçok eser tekrar basılmış olsa da bu kitap ancak özel gayretler neticesinde bulunabilir hale gelmiş.

Şeyh el Alevi ile tanışma imkanı bulmamasına rağmen, vefatından kısa süre sonra onun müritleri ile tanışan ve bu vesile ile müslüman olup Ebubekir Siraceddin ismini alan Martin Lings, el Alevi hakkındaki müridlerinden duyduğu bilgilerin etkisiyle bu ismin kapsamlı bir biyografisini yapmaya girişmiş ve yabancı kaynaklar, şeyhin kendi eserleri ve müridlerinin tuttuğu notlardan yararlanarak şeyhin biyografisinin, temel öğretilerinin ve şiirlerinden bazı örneklerin bulunduğu bu güzel kitabı hazırlamış.

Nasıl bir kitap!

Yirminci Yüzyılda Bir Veli kitabı üç bölümden oluşuyor. Şeyhin biyografisi, o dönem Cezayir’de bulunan bir Fransız doktoru olan ve el Alevi’ye de doktorluk yapan Marcel Carret’in şeyh ile ilgili izlenimleri ile başlıyor. Sonrasında ise Şeyhin bağlı bulunduğu tarikat ile ilgili bilgiler ve içinde bulunduğu çevrenin bir tasviri yapılıyor. Ardından şeyhin kendi aktarımları ve müridlerinin gözlemleri neticesinde biyografisi nihayete erdiriliyor.

Biyografi kısmının ardından gelen “Öğreti” başlıklı kısım, şeyhin; “varlığın birliği”, “harflerin simgeciliği”, “namaz”, “marifet”… gibi konularda görüşlerine ayrılmış. Bu kısımlarda Şeyh’in kendi kitaplarında, derslerinde ve bağlı bulunduğu silsile içindeki hocalarının eserlerinde konular hakkında anlattıkları aktarılmış.

Kitabın son kısmının başlığı ise “Diğer yönleri” şeklinde. Bu başlık altında Şeyhin müridleri tarafından tutulan notlar ve şiirlerinden bazı parçalar yer alıyor (şiirleri kısmı Yeryüzü yayınları tarafından yapılan tercüme’de yer almıyor). Bunların ardından ise şeyh’in kitaplarına dair özet bilgiler ve Şeyh’in bağlı bulunduğu silsilenin bir tablosu yer alıyor.

20 yüzyılın başlarında yaşamış ve birçok insanın müslüman olmasına vesile olmuş, çağdaş dünyada dini değerleri hakkıyla yaşamaya çalışan önemli bir ismin kapsamlı bir portresi olan kitap, 21. yüzyılda yaşayan bizler için birçok noktada ufuk açacak nitelikte.

E peki nerden bulacağız bu kitabı!
Yeryüzü yayınlarının bastığı kitaplar tükenmiş olsa da, bu kitaplara çok büyük zorlamalarla erişilebileceğini belirtelim.(“Aramakla bulunmaz fakat bulanlar arayanlardır!” sözünü hatırlayalım Bayazıd-ı Bistami’nin) Bu kadar zorlamaya gücü olmayanlar ise birkaç ay sabredebilirse, son zamanlarda tasavvuf hakkında nitelikli yayınlara imza atan Sufi Yayınları’nın kendilerine yapması muhtemel süprizi bekleyebilir…

Son olarak, Aleviyye’ye bağlı zaviyelerin açtığı İngilizce ve Arapça internet sitelerinden birkaçını sizlere sunalım;

15 Ağustos 2009

Şefik Can: Mevlana ile Bir Ömür – Sezai Küçük

11 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori DünyaBizim

Yazan: Mehmet Erken
Yazı kaynağı: Dünyabizim.com

Bir kitabı okumadan önce, bana göre, aşmamız gereken üç aşama vardır; yazarı tanıma, eser hakkındaki yorumları dinleme ve kitabı satın alma/edinme. Son aşama görece en kolayıdır, ikinci aşama ise internetin hayatımıza girdiğinden beri pek dert olmuyor artık, ilk aşama ise yine internet vesilesi ile aşılmış durumda kısmen. Kısmen diyorum çünkü hala kendini saklayan ve sadece yaptıkları işlerle ortaya çıkan insanlar var. Kendisinden bahsetmeyen, neler yaptığından nasıl yaşadığından hiç söz etmeyen, söz edilmeyen insanlar mevcut. Bu halin yaşayan en büyük örneklerinden biri İhsan Oktay Anar’dır muhtemelen ama biz yakın geçmişteki örneklerinden birini; Şefik Can’ı konu alacağız ve bir asra yaklaşan ömrü boyunca kendinden sadece eserleri ile söz ettiren bu ismin yaşamı hakkında yazılmış bir kitaptan sizleri haberdar etmeye çalışacağız. Sezai Küçük’ün Şefik Can-Mevlana ile Bir Ömür kitabından

Kısaca kimdir!

“1909 yılında doğmuş ve 2005 yılında hakkın rahmetine kavuşmuş bir zat ı muhteremdir Şefik Can. Ömrünü Mevlana ve Mesnevi’ye adamış büyük bir isim. Yüz yıla yaklaşan ömründe 2 dünya savaşına şahit olmuş, bir imparatorluğun çöküşüne şahit olmuş bir isim. En önemlisi ise bizim isimlerini sadece kitaplarda gördüğümüz birçok kişi ile tanışma ve konuşma fırsatı bulmuş bir isim.

Bir Hz. Mevlana aşığı, bir Mesnevi aşığı, bir kitap aşığı; nam-ı diğer son Mesnevihanlardan biri.

Kimlerle tanışmış!

Bu soruya cevaben söylenecek ilk isim Tahir’ul Mevlevi’dir. Son yüzyılda Mesnevi şerhi yazan iki büyük isimden biri, diğer ise Ahmed Avni Konuk. Şefik Can 30′lu yıllardan vefatına kadar Tahir’ul Mevlevi’nin yanında bulunmuş derslerini dinlemiş, icazet almış. Hatta Tahir’ul Mevlevi’nin Mesnevi Şerhinin son iki cildi Şefik Can’a ait. Tahir’ul Mevlevi bu kitabı bitiremeden vefat edince, civarındaki insanların da desteklemesi ile son iki cildi şerh etmiş.

Tahir’ul Mevlevi’nin yanına tanıştığı görüştüğü isimleri detaylarına girmeden bile zikretsek yeter herhalde; Mehmet Akif Ersoy, Muzaffer Özak, Mahmut Sami Ramazanoğlu, Münevver Ayaşlı, Hasan Âli Yücel… ilh.

Hazretin hayatının son demlerinde uzun bir söyleşinin kayda geçirilmesi neticesinde oluşan kitap, Şefik Can’ın Mevlevilik ve Hz.Mevlana ile ilgili fikirlerini düşüncelerini uğraşlarını anlamak isteyenlerin oldukça istifade edebileceği bir kitap. Bu noktaları merak etmeyenler ise sadece, ömrü bir asıra dayanmış son mesnevihanlardan birini tanımak için, yüzyılın başlarına dair birinci ağızdan tasvirler dinlemek için kitabı edinebilir.

Kitapları nerelerde!

Bir kitap aşığının kitaplarından ayrılamayacağını bilenler, Şefik Can ismini hiç duymamış dahi olsalar “e şimdi onun koca bir kitaplığı vardır ve heder olmuştur” diye düşünmüşlerdir muhtemelen.

Kitabın içinde Tahiru’l Mevlevi’nin kitaplarını Darüşşafaka’ya bağışladığını fakat vefatından sonra kendisinin bu kitapların bir kısmını sahaflarda gördüğünü söylüyor Şefik Can. Bu manzara karşısında oldukça etkileniyor ve kendi kitaplarını vefat etmeden önce emin ellere teslim etmek istiyor. Vefatından kısa bir süre önce birkaç özel kitabı ayırarak tüm kitaplığını Fatih Üniversitesi’ne devrediyor Şefik Can. Kitap içinde bu konuda yazılmış bölümlerle yetinmeyen veya daha fazla bilgi almak isteyenler Keşkül Dergisi’nin 11. Sayısında, Şefik Can’ın manevi evladı Hayat Nur Artıran tarafından yazılmış yazıyı okuyabilirler.

İsmini zikrettiğimiz isimleri ve daha nicesini görmüş, kimisinin sohbetinde bulunmuş kimisiyle arkadaş olmuş bir ismin sohbetinin, insanı nerelere götürebileceğini, kitabı eline alan kişinin rotası belli olmayan bir yola çıkacağını tahmin etmek zor olmasa gerek..

Sezai Küçük, Şefik Can- Mevlana ile Bir Ömür, Sufi Yayınları, İstanbul: 2008

Maturidiyye Akaidi – İmam Maturidi

11 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori DünyaBizim

Yazan: Melih Koşucu
Yazı Kaynağı: Dünyabizim.com

Devlet-i Aliye’nin resmi mezheblerinin itikadda Maturidi, amelde Hanefi olduğunu duyduğumda Hanefi oluşunu pek garip karşılamamıştım ama içimden “Maturidiyye de ne ola ki!” deyu bir soru da sormamış değildim. Sonra bir gün annemin pek geniş kitaplığında ufak bir gezintiye çıkmışken gördüm o kitabı. “Maturidiyye Akaidi” idi ismi. 2-3 yıl önce rastladığım bu kitabı uzun vadede okunacaklar listesine koymuştum ve bu yaz –Allah’a şükür ki- okuma imkanı buldum. Kitabın müellifi ünlü Buhara’lı alim Nureddin es-Sabuni, esas ismi ise “El-Bidayetü fi Usuli’d-Din”. Eseri Türkçe’ye kazandıran Prof. Dr. Bekir Topaloğlu hoca, yayımlayan ise Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları.

Kitabın içeriği

Nureddin es-Sabuni hoca’nın hayatının ve eserlerinin anlatımı ve tanıtımıyla başlıyor kitap. Bu yaklaşık 20 sayfalık kısa başlangıçtan sonra temellerini Türkistan’lı büyük Alim Ebu Mansur Muhammed el-Maturidi’nin attığı Maturidiyye Akaidi anlatılıyor. Üstad Sabuni, evvela bilgi edinme yollarını sıralamış teker teker. Bunları Duyular, Haber-i Sadık ve Akli tefekkür oluşturuyor ve bu bölümde, sayılan bilgi edinme yollarının mahiyeti anlatılıyor. Hemen ardından İlahiyat Bahisleri adını taşıyan 1. Bölüm geliyor. Burada Allah’ın varlığı, zatı, sıfatları, sıfatlarının kadim veya hadis oluşu gibi hayati mevzular anlatılıyor. 2. bölümde ise tahmin edileceği üzere Nübüvvet bahsi var. Peygamberlerin varlığının delilleri, özellikleri, velilerin kerametleri, devlet reisliği ve ona bağlı meseleler 2. bölümü oluşturuyor. 3. bölüm, Kaza ve Kader Bahisleri’ni içeriyor. 4. ve son bölümde ise İmanın Mahiyeti ve Bazı Sem’iyyat Bahisleri yer alıyor. Sem’iyyat bahislerinden kastedilen, Kabiz azabı, Amel defterleri, Sırat Köprüsü, Cennet ve Cehennem gibi konular.

Bize güç veriyor

İmam Sabuni, bu önemli eserde bir yandan doğru itikadın nasıl olacağını açıklarken, bir yandan da gerek diğer itikadi fırkaların görüşlerinin butlanını izah ederek gerek de bu batıl itikad sahiplerinden gelecek muhtemel soruları yanıtlandırarak akidevi alanda bizlere güç kazandırıyor. İtikad, kelime anlamı olarak “bağlama, bağlanış” gibi anlamlara geliyor. Istılahi olaraksa insanın din ile kurduğu bağı ifade ediyor. Öyle inanıyorum ki, din ile kurduğumuz bağların, yani itikadımızın sağlam oluşu bizi ameli açıdan da güvenli bir konuma yaklaştıracak ve Sünnet- Rasulullah’ı (sallallahu aleyhi ve selem) takib etmek konusunda azmimze azim katacak. Bu zaviyeden bakınca Maturidiyye Akaidi’nin, hem Maturidi’ler için benimsemek amacıyla, hem de Eş’ari’ler için bilgi edinmek amacıyla öğrenilmesini, araştırılmasını elzem buluyorum.

Yazar: Akif İnan

11 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori DünyaBizim

Yazan: Besim Bal
Yazı Kaynağı: Dünyabizim.com

Merhum Akif İnan’ın sendikacı yönü onun şiirini gölgeleyen bir şeydir sanki. Akif İnan’ı anarken birçok yönü üzerinde dururuz da şiirlerini/şairliğini ıskalarız gibime geliyor. Mesela onun iki şiir kitabı olduğunu birçoklarımız bilmeyiz belki de…

Akif İnan’ın nesir kitaplarının yanında mütevazı bir yeri vardır şiirlerinin. İki kitabının hacmi de küçüktür. Bir uzun soluk, bir ikindi çayı yeter bu şiirleri okumaya. İnsanın üzerinde öğle uykusu tadı bırakır bu şiirler…

Şiir kitaplarının isimleri arasında iki şiir kitabında da olduğu gibi bir insicam söz konusudur. Tenha Sözler ve Hicret. Hicret ‘tenha bir söz’dür aslında. Konuşmadan çok şeyin ifadesidir. Eylemin konuşmasıdır. Bu yönüyle Akif İnan şiir kitapları aslında tek bir şiir kitabı olabilme özelliği de taşır.

Çokça Yorumlandı Bu Şiirler!

Tenha’daki şiirlerin küçük bir kısmı hariç gazel formatındadır. İkişer dizelik bölümlerden oluşurlar. Hicret’teki şiirlerin ise tamamı ikişer dizelik bölümlerden oluşan, klasik formu çağrıştıran şiirlerdir. Akif İnan’ın şiirinde biçim divan edebiyatına yakın durur ve bir takım tekrarlar ve mısra sonu ses benzerlikleriyle bir müzik yakalanır. Bu yüzden birçok şiiri birçok sanatçımız tarafından bestelenmiştir. Mescid-i Aksa ve El Gazeli şiirlerini buna örnek gösterebiliriz. Ya da Ömer Karaoğlu’nun yorumladığını bildiğim Şehir Gazeli.

Tebliğci Şiir!

Akif İnan şiirlerinin bazıları şahsi dertlerin, duyguların, isteklerin, bir insanın kaotik yanının ortaya koyduğu şiirlerdir. Bazı şiirleri ise bir yol gösterici, tebliğci, uyarıcı şiirlerdir. Uzun yıllar ve hala Akif İnan’ın Mescid-i Aksa şiiri bize Filistin meselemizi hatırlatır: ” Mescid-i Aksa’yı gördüm düşümde / Bir çocuk gibiydi ve ağlıyordu / Varıp eşiğine alnımı koydum / Sanki bir yer altı nehri çağlıyordu”

Mahrem Aşkların Şairi!

Akif İnan’ın tebliğci şiirinin yanında şahsi dertlerin, duyguların, isteklerin, bir insanın kaotik yanını ortaya koyan şiirlerinin olduğunu söylemiştik. Hicret’teki Mahzen şiiri bu savımız için önemli bir şiirdir. Şiirin başlığı bile aşkın o mahcup yanını ortaya koyar niteliktedir. Mahzen başlığı bize bir kuytuluğu, bir saklanmışlığı çağrıştırıyor çünkü. “Çevir gözlerini içimden yana / Sırrını saklayan mahzeninim ben” mısralarıyla başlar bu iç okşayıcı şiir. Burada bir hitap vardır şair tarafından: “Uzat umutlarını düşlerime dek / Hiçbir şeyin değil hep seninim ben” der. Ve şiiriyet açısından oldukça yüksek bir mısrayla bitirir şiiri: “İyi bil neyimsin benim nenim ben”

Akif İnan’ın genel olarak tüm kitapları olmakla birlikte özelde şiir kitapları asla hak ettiği yerde değildir. Sağlıklı şiir okuyucusunun yapması gereken şey en kısa zamanda Akif İnan’ın şiir kitaplarını da kitaplığına katmasıdır.

Bütün bu söylediklerimizden sonra Akif İnan’ın çok sevdiğim şiirlerinden biri olan El Gazeli’ni hep birlikte okuyarak bitirelim haberimizi. Bütün haber yazısı bir yana bu şiir bir yana…

El Gazeli

Ellerine sarın kalbimin içi
O ayla boyanmış nar ellerine
Bahar ellerine giydir düşleri
Göksel şarkıları sar ellerine
O kar ellerine yar ellerine
Deme sabah akşam var ellerine
Rüzgâr mı asker mi biçti yolumu
Önünde kaç engel var ellerine
Bitirip şu kuru kara ekmeği
Göç etsem diyorum yar ellerine

Akif İnan, Hicret, Esra Sanat Yayınları, 3.Baskı

Bostan – Sadi Şirazi

11 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori DünyaBizim

Yazan: Taner Sabancı
Yazı kaynağı: Dünyabizim.com

Kudretiyle can yaratan, hikmetiyle dilde söz yaratan Allah’ın adıyla başlamış söze Sadi-i Şirazi. Yaratılmış olan bizlere, konuşabilmenin ehemmiyetini, konuşmanın aslında bir mucize olduğunu nasıl da hatırlatıyor bu başlangıç! Aklıma Cahit Zarifoğlu’nun, Yaşamak kitabından bir bölüm geliyor hemen; “kendisine bize bir keramet göster denilen bir velinin, peki göstereyim deyip ayağa kalkmasını, işte yürüyorum demesini…” Hayat tüm çekiciliğiyle bizleri misafir eder ama biz, ev sahibi olmaya çok hevesliyizdir.

Arayıştan çıkmak

Hakikat denilen şeyi bilmek ve yahut hissetmek öyle birden olacak bir durum değildir. “Hakikate ulaşmak” ya da “Hakikati bulmak”, bulmak ve ulaşmak fiilleri bizlere devamlılığın daha doğrusu bir çabanın varlığını gösteriyor. Dilimizden bir çift lafın çıkmasının, sizin gözlerinizle şu yazıyı okuyabiliyor olmanızın ilginçliğini fark etmemek, sanırım ev sahibi olmaya başlandığının alametlerini gösteriyor. Yani arayış noktasında tökezlediğimizin, uyanıklıktan uykuya daldığımızın kanıtı!

Kılavuz kitap: Bostan

Sadi-i Şirazi hicri yedinci yüzyılda yaşamış İranlı bir şairdir. Bostan, şairin önemli eserlerinden yalnızca biri. Bu kitap, bir kılavuz niteliği taşır benim gözümde. Sözünü ettiğim o uyku halinden uzak durmamız için sürekli bizi dürter. Kitap, Şirazi’nin, kendisinin bir olay hakkında bizzat ne düşündüğünü belirten yazıları ve bir olaydan yola çıkarak yazılmış hikâyelerden oluşuyor. Hikâyeler, olabildiğince basit. Basit olması üzerimizdeki etkisini sürekli kılıyor. Bu karışıklık içerisinde sadeliğe ihtiyaç her zamankinden daha fazla. İşte bu sayede hayatın tadını almaya başlayabiliriz, hakikat denilenin yolunda karşımıza çıkan engellere takılmanın önüne bu sayede geçebiliriz; bir yolda yürüdüğümüzün bilincinde yaşayarak. Aslında hepimiz biliriz yapmamız gerekenin bu olduğunu. Ama bir kırılma hali vardır üzerimizde. Düzensizlik içerisinde bir halden bir hale geçeriz. Ve bu hallerin birbirinden farklılığı bizi yer bitirir.

Dıştan içe…

Kitap on bölümden meydana geliyor: Adalet ve insaf, ihsan ve cömertlik, aşk ve sarhoşluk, huzu ve huşu, teslim ve rıza, kanaat, terbiye, afiyet şükür, tövbe inabe, münacat ve hatime. Bu bölümler içerisinde daha bir çok konu ile karşılaşmak mümkün: sükut, riya, uzlet, terbiye ve yahut siyaset. Sadi-i Şirazi kendisinin bir seyyah olduğunu söyler. Bunu elimizdeki eserden de rahatlıkla anlayabiliyoruz. Eserde Şam, İsfahan, Basra, Bağdat, Hicaz… gibi birçok şehrin isimleri geçer.

Bu derinlerinize nüfuz edecek kitabı dış özellikleri ile anlatsak nereye kadar anlatabiliriz! Asıl maharet kitabı eline alıp içine dalabilmekte…

Bostan’da Sadi-i Şirazi, O’nun yolunda nasıl yürümemiz gerektiğini göstermekle kalmayıp, o yolda neden yürümemiz gerektiğini de açıklıyor. Şark klasikleri arasında unutulmaz bir yeri olan bu muhteşem eseri okumanızı, o ummana dalmanızı büyük bir şevkle öneririm.

Bir Ruh Macerası – Ayşe Şasa

11 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori DünyaBizim

Yazan: Ümmü Gülsüm Sarıoğlu
Yazı Kaynağı: Dünyabizim.com

“Bundan yedi sekiz yıl önce, bir gün, kendisine derin saygı beslediğim bir Allah dostu bana, hatırlarımı kayda geçirmemi buyurunca, bir an irkilmiş, düşüncelere dalmıştım.

Nasıl olacaktı! Geriye dönüp ağır sıkıntılarla dolu çocukluk ve gençlik yıllarımı hatırlamak bile bunalım ve daralma veriyordu”
Takdim kısmında Ayşe Saşa’nın kitapla ilgili söylediği bu sözler ile başlıyor “Bir Ruh Macerası”.
Hatırat niteliğinde olan kitabı elinize aldığınızda o sıkıntı ve buhranı Ayşe Saşa’dan dinlemek çok daha anlamlı oluyor.
Hatıratında anlatıyor hayatını, ‘hikayet’ ediyor çocukluğunu ve gençliğini geçirdiği o dönemi.
İstanbul’un zengin sosyetesine mensup ailesi Cumhuriyet sonrası alafranga Türk ailesinin bir protitipi. Ve bir insan özelinde bu ülkenin yaşadığı travmanın bir özeti.

TAM BİR BATILI GİBİ İKEN..

‘Tam bir Batılı gibi’ yetiştirilmesi için yabancı mürebbiyelerin eline teslim edilmesi, Amerikan Koleji’nde geçen ilk gençlik yılları, Yahudi ve Alman dadılardan öğrenilen ‘din’ kavramı…
40′lı yıllar Türkiye’sinin batılılaşma ve modernleşme ile verdiği imtihanın bir çocuğun ‘hayat’ına mâl olması adeta!
Kitap ilerledikçe o sıkıntı ve kasvet havası, yerini umuda ve ‘huzur’a bırakıyor. Bir insan özelinde yaşanan bu maceraya siz de ortak oluyorsunuz. Ve sanki her şey bu ‘hikaye’ ibret olsun diye yaşanıyor.
Varoluş sancısı yaşayan genç bir kızın, önce nihilist, sonra sosyalist ve sonra ‘kâmil insan’ oluşunun hikayesi bu…

VE OLUŞ!..

‘Huzur’u ve ‘Hikmet’i bir ‘koz helva satıcısı’ndan devşiren, hakikati keşfetmek için ‘aklı’ bir kenara iten bir meczup’un hikayesi.
Dünyaya ve insanı dünyaya bağlayan her şeye ‘yabancılaşma’nın uzunca bir ömür süren hikayesi.
Sıradan olmayan bir ruhun, kendi sırlarına erişmek için yola düşen, yolda düşse de yola devam eden bir derviş’in hikayesi.
Bu ‘hikaye’ ‘Hikmet’i kelimelerin kalbine koyan’ın, hikmet’inin tecellisi…

Türkiye’de Siyasal Katılım – Mücahit Küçükyılmaz

11 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori DünyaBizim

Yazan: E.Fatih Bilge
Dünyabizim.com

Hukuk, “belirli bir zamanda belirli bir toplumdaki ilişkileri düzenleyen ve uyulması devlet zoruna bağlanmış kurallar bütünüdür” olarak tanımlanmaktadır. Temelinde birey, en üstünde ise devlet vardır. Demokrasi ise halkın idaresi demektir. Bu bakımdan hukuk ve demokrasi kavramlarının birbirinden ayrılmaz bir bütün oluşturduğu açıktır. Hukukun ve demokrasinin bu topraklardaki resmi tarihine baktığımızda ise Sened-i İttifak’a yapılan atıfları görüyoruz. Anayasal gelişimin temeli olan Sened-i İttifak’tan sonra Islahat Fermanı, Tanzimat Fermanı, Birinci Meşrutiyet, İkinci Meşrutiyet gibi deneyimler bu topraklarda hukuk devleti arayışının birer merhalesidir.

Sancılı bir tecrübe

Cumhuriyetin ilanıyla birlikte devletin adı konmuş, hukukun üstünlüğü kabul edilmiştir. Ancak, demokrasinin özünü oluşturan çok partili hayata geçiş Terakkiperver Halk Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkası deneyimleri ile iki defa kesintiye uğramıştır. Bundan dolayı 1923-1946 yılları arasında Cumhuriyet Halk Partisi’nin tek partili iktidarından söz edilmektedir. 1946 yılında çok partili hayata geçişle birlikte 1950 yılında Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi bu topraklarda demokrasinin dönüm noktalarından birisidir. Ancak, demokrasi tecrübemiz 1961, 1971, 1980 darbeleriyle kesintiye uğramıştır. Bütün bunlar da demokrasi tecrübemizin oldukça sancılı olduğunu göstermektedir.

Bir imkan olarak siyasal İslam

Anlayış Dergisi’ndeki “Ankara Havası” köşesiyle tanıdığımız Mücahit Küçükyılmaz, Türkiye’de Siyasal Katılım: Tek Partiden AK Parti’ye Siyasal İslam ve Demokrasi Tartışmaları adlı kitabında Türkiye’nin sancılı bir şekilde devam eden demokrasi tecrübesini siyasal aktörler açısından inceliyor. Tek partiden çok partili hayata geçişle birlikte meydana gelen dönüşümde Refah Partisi’nin siyasal arenada yükselişini demokrasi açısından farklı bir zemine oturtan yazar, 28 Şubat’ın muhalif geçmişi ile iktidar bugünü, toplumsal çevresi ile sistemin merkezi, sivil örgütlenme geleneği ile devletin katı bürokratik gerçekçiliği arasında sıkışan Refah Partisi’nin kendisine yaşam alanı açmak için demokrasi söylemine daha da yaklaştığını vurguluyor. Refah Partisi’nde siyasal katılmayı parti içi örgütlenme hiyerarşisi, yerel yönetimlerde görev alma ve son olarak merkezi iktidar mekanizmalarında yer alma olarak belirtiyor.

Söylemin Demokratikleşmesi

Özellikle 28 Şubat’la birlikte söylemlerde de demokratikleşmeye vurgu yapıldığının altına çizen Küçükyılmaz, Şevket Kazan’ın gerçek demokrasiye, Temel Karamollaoğlu’nun halk vurgusuna, Oğuzhan Asiltürk’ün herkese demokrasi talebine atıflarda bulunuyor. 28 Şubat’tan sonra Milli Görüşçüler’de demokrasi vurgusu bir süre sonra takiyyecilik tartışmalarına da neden oluyor. Ancak, Türkiye’de demokrat olduğunu ileri sürenlere karşı demokrasiyi savunmak Milli Görüşçüler’e kalıyor.

Ezber bozan bir kitap

Kitabın son bölümünü ise RP-FP-SP çizgisinden ayrılarak yeni bir oluşuma giden AK Parti’nin demokrasi tecrübesi oluşturuyor. Bilindiği üzere AK Parti “değişim” kavramıyla ön plana çıkarak yeni bir kimlik inşasına soyunmuştu. Küçükyılmaz’ın demokrasi ve siyasal katılmaya ilişkin temel tezi AK Parti üzerine kurulu. Zira yazar, Milli Görüş geleneğine odaklanan bu çalışmasında, siyasal İslam’ı ve en nihayetinde AK Parti örneğini Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından bir siyasal imkan olarak ciddiye almayı öneriyor. Zira Mücahit Küçükyılmaz, AK Parti eliyle devletin şeffaflaştığını ileri sürüyor. Bu da bir bakıma, Türkiye’de yıllardır varolagelen siyasal İslam’ın demokrasi ile uzlaşamayacağı, ters düştüğü gibi iddiaları çürüterek ezberlerimizi bozuyor. Bilakis, demokrasi anlayışının siyasal İslam ile karşılıklı bir etkileşime girmesi ve birbirini besleyerek dönüştürmesinin toplumsal ve siyasal rüşt açısından Türkiye’ye büyük mesafe aldıracağını savunuyor.

Velhasılı alanında iyi bir kitap Türkiye’de Siyasal Katılım. Yazarından başka siyasal analiz eserleri beklediğimizi de belirtmek isteriz.

Türkiye’de Siyasal Katılım, Mücahit Küçükyılmaz, Birey Yayınları

Batmayan Güneşlerimiz – Zekai Şen

11 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori DünyaBizim

Yazan: Yılmaz Yılmaz
Yazı Kaynağı: Dünyabizim.com

Dünyada söz sahibi devletler/milletler geçmişlerine sahip çıkmada o kadar mahir ki! Onları allayıp pullayıp filmlere mi konu etmiyorlar, haklarında çoksatar olan romanlar mı kaleme almıyorlar, bütün eşyasını – terekesini yaşadığı eve doldurup o evi müze mi yapmıyorlar!

Onlar sahip çıkma noktasında bu kadar cevval iken biz o kişi hakkında nutuklar atmaktan ileri gidememişiz yazık ki!

Bilim deyince, teknik ve teknoloji deyince boynumuzu büküp dilimizi damağımıza yapıştırıp hamuşan olmayı öğretmişler bize.

Prof. Dr. Zekâi Şen, Altınburç Yayınları tarafından yayınlanan Batmayan Güneşler kitabında bize “tanımadığımız” ya da “tanımazlıktan geldiğimiz bizi” anlatıyor.

Kitap kendisiyle iftihar edebileceğimiz yüzlerce ilim erbabından sadece üçünü ele alarak bile büyük bir kültürün, âli bir medeniyetin evlatları olmaklığımıza işaret ediyor.

Yerellikten besleniyor

Prof. Dr. Zekâi Şen hoca; ülkemizde yıllar yılı yazılan bilim kitaplarının neredeyse tamamının, bilimin temellerinin, özellikle, eski Yunan düşüncesi, Roma hukuku ve Hıristiyan ahlakı üzerine oturtularak açıklanmaya çalışıldığı söylemektedir.

Bu tür kitapların ve makalelerin kendi dilimize tercüme edilmesiyle yanlış bilginin öğrenilmesi ve bunun da nesillere aktarılması gibi bir garabet çıkmıştır ortaya.

Aslında Zekâi Hocanın da dediği gibi şöyle bir sonuca varmak mümkün: Türk-İslam kültür ve medeniyeti kendisinden önceki milletlerden aldığı ve geliştirerek başka milletlerin hizmetine sunduğu kültür olmasaydı, bilim ve teknolojinin bugünkü seviyesine ulaşması beklenemezdi.

Cemil Meriç’in ifadesiyle: “Muhteşem bir maziyi daha muhteşem bir istikbale bağlayan bir köprü olmak isterdim.”

Genç kuşaklar için

İşte bu kitap, Cemil Meriç’in arzusunu, isteğini genç kuşaklara tanıtmayı hedeflemiş köprü görevini yerine getirecek eserlerden biridir.

Batmayan Güneşlerimiz ‘de tıp dehası İbn Sina’yı, matematiğin zirve ismi Harezmî’yi ve otomasyonun kurucusu Cezerî’ yi tanıyacaksınız.

Kitabın bir başka güzelliği de kullanılan illüstrasyonlar ve tarihi belgeler.

Batmayan Güneşlerimiz, Zekai Şen, Altınburç Yayınları

04 Aralık 2009

Kale: Ama Sen İnsansın – Saint Exupery

11 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori DünyaBizim

Yazan: Zeki Bulduk
“Kaleyi insanların yüreğine kuracağım!” demişti pilot. Uzun bir zaman küçük bir prensin peşi sıra koştu durmak bilmeden. Minik bir gezegende üç koca ağaç vardı ve tüm gezegeni saracak kadar büyük –haliyle gezegen de küçüktü- ve birbirine geçmiş kökleri vardı ağaçların. Küçük Prens’in yurdu olan bu gezegen dünyadan çok uzaklardaydı. Küçük Prens, tilkiyle, fille, kuzuyla ve bir çiçekle konuşabiliyordu. Ama, Küçük Prens’i bin sayfalık bir zamansız masalda hayal eden adam ne kurtla-kuzuyla ne de bir adem evladıyla konuşabiliyordu. Zira, konuşmak istediği insanlar Katedral deyince taş yığını anlıyorlardı. Oysa, katedral demek sadece taş yığını demek değil; içindeki ruhun aynası da demekti.

Pilot, öldürmemeye yeminliydi. İki dünya savaşını da aklı selim olarak idrak etmiş; idrakini kafatasından bir uru atar gibi atmış, İnsanların Dünyası dediği alemi anlamanın beyhude olduğunu; aklın ve imanın anlaşılması için çaba harcamanın daha insanca bir eylem olduğu kanaatine varmıştı; Güney Postası, Gece Uçuşu ve Savaş Pilotu’yla. İnsanlar ölüyorlardı, birbirleri üzerinde son model silahları denemekten çekinmiyorlar ve bunu ülkeleri adına, milliyetleri adına, toprakları adına yaparken en acımasız savaş naralarını atıyorlar, uçan demirlerle ateş kusuyorlardı savaşın olmaması için dua eden insanlar üzerine. Pilot, bomba atmayan bir uçağa binmenin ilkelerine uygun olduğu kanaatine vardı ve keşif uçağıyla yaptığı ilk uçuştan sonra sırra kadem bastı: Zira, keşif uçuşu sonrası bombalanacak yerleri tespit etmenin bombalayandan daha fazla cürüm işlemek olduğunu fark etmişti.

Modernlerin Vaizi

“Tanrıyı unutup nesnelere dalmak, bir yerde vermenin diğer yerde çalmak olduğu düşüncesine sevk etti bizi” diyen adam unutulanın aslolan olduğunu söyleyecek kadar dünyaya Fransız olmuş, düşüncesini hakikate çevirmiş bir temiz ademdi. Vermekten korkan ama almak için daha yıkıcı olan insanların dünyasında: ” Vermek, yalnızlık uçurumu üstünden bir köprü atmaktır!” diye haykırıyordu. Oysa, tutsakların dünyasında vermekte almakta pek bir şey ifade etmiyordu. Zira; “tutsak kaldıktan sonra, yaşam bağışlansa ne çıkar!” diyen de aynı adamdı. Eşyaya, toprağa, kadına, hırslarına bağlı erkeklerin dünyasında sesi bir vaizin sesinden öte gitmiyor, sanki Pazar vaazı bitince tutkularına dönen insanlar gibi dinliyorlardı onu.

İnsanların yüreklerinde kaleyi kurmak o kadar kolay değildi. Bizde, “yürek devleti” diye addedileni sağlamak için ömrünü, kafasını, kalbini meydana seren pilot, ” Adamlarımız gevşiyorlarsa, içlerinde ateşi sağlayan imparatorluk öldüğü için gevşiyorlar!” gerçeğini bile bile o sönmüş ateşi canlandırmak için Zümrüd-ü anka gayretiyle yakıyordu kendini. Napolyon’un imparatorluğu değildi onun tasavvurundaki. Belki, “Gökteki krallıktı” Hz İsa’nın tasavvurunda olduğu gibi…

“Tapınağa gelmişsen eğer, tanrı seni yargılamaz artık; bağrına basar!” diyordu Halil Cibran gibi, korkularımızla savaşan ermişler gibi, dünyaya çizik atmış tüm kalender insanlar gibi… Umudunu yitirmeyen modernlerdendi. Belki de modernlerin akşamında yanan son kandildi.

Duran, ‘oldum’ diyen, erdiğini varsayan, ‘bundan ötesi yok’, diyen, insanî sınırların içinde değildi! Öyle ki; “İnsanı eyleme geçiren biricik çıkar, sürekli olmaktır, sürmektir.” Tıpkı ibadetin -az da olsa- sürekli olanının makbul olması gibi.

Sözcükleri Alt Eden Bir Bakış

Sözcüklerin dünyasında, sözcüklerle kendini ifade etmeye çalışan, sözcüklerin kavrayamadığı bir aleme inanıyordu. “Sözcüklerin ulaştıramadığı bir gerçeğe saygı gösteriyordu”. Bu yüzden, tüm akılcı varsayımları, tezleri, antitezleri bir kenara bırakmış ve bildiği yolda ilerlemişti.

Bu noktaya kadar Exupery ve Kale adlı eseri hakkında belli bir tasavvur oluşturamamış olabilirim zihninizde. Lakin, eser, bir çocuğun bilge babası ile kentleri, çölü gezmesi ve insanın karşılaşabileceği halleri izlemesi üzerine kurulmuş sıkı bir metin. Belki de en dişli metinlerinden insan düşüncesinin ürettiği. Bir hikayeden, romandan, masaldan, hikmetler kitabından çok öte olmakla birlikte hepsi aynı cilt içerisine cem olunmuş! Muhammed Esed’in o meşhur Mekke’ye Giden Yol’u ile Kale neredeyse amaç ve biçim olarak aynıdır. Ancak, biri imanın yüceldiği yere, diğeri ise düşüncenin iman ettiği yere ulaşır.

Exupery, düşüncesindeki imanî rotayı takip edip kutlu yere ulaştı mı bilmiyorum; ama hala uçağının düştüğü ya da indiği yer bulunamadı aradan neredeyse 70 yıl geçmesine rağmen. Belki de Küçük Prens’in gezegenine gitti. Öyle ya, öyle bir yerin varlığına inanıyordu. İnanıyorsak eğer; mümkündür. İnanmıyorsak reddetmekten ötesi mümkün değildir!

Modern dünyanın absürtlüğünü reddeden pilotu saygıyla anıyorum ama bu kelimeler uzak akrabam Exupery’i yâd etmeye yetmiyor.

İyi ki yazdı.
İyi ki yaşadı.
İyi ki terk etmeyi bildi namussuz bir savaşı.

İyi ki Exupery gibi bir adam geldi geçti dünyadan; yaptıkları, yaşadıkları, yazdıkları ve insanların yüreğine kaleyi kuracak kadar çılgın ve de ülküsüne sadık! İdeallerin poşete konup alışveriş merkezlerinde onur, iman, kaygı karşılığında satıldığı bir çağda kalbimize bir kale kurma fikrini hatırlatan güzel insanlardandı Exupery. İnsana ve imana Fransız kalmayan, dünyanın en güzel Fransız’ı unutmalar çağında unutmayandı.

İyi ki unutmadı Kale’nin varlığını.
Kalbine bir kale kurabilenler kalbini koruyabilecek!

Küçük Prensin Kalp Kalesi

Kale, ülkemizde Tahsin Yücel gibi usta bir romancı, hikayeci; ayrıca hocaların hocası tarafından dilimize kazandırılmış ama tashih hatalarıyla dolu, baskısı basit, özensiz, dağıtımı da neredeyse hiç yapılmadığı için kitap katledilmişti. Belki de kitabın içeriğini zamanla fark eden yayıncılar sahiplenmekten geri durmuşlardı.

Kaknüs Yayınları zaman içerisinde iki baskı yaptı kitabı. Exupery’i Exupery yapan kitap Kale’dir. Eğer kale hakkıyla okunursa, yazar Küçük Prens olmaktan kurtulur ve karşımıza asıl kimliğiyle çıkar; okuyucu da insanın saçını yolduran bir metinle karşılaşır. Hoş, kimseler saçını dökecek kitaba bakmıyor mu ne!

Zeki Bulduk, kalp kalesini yerinde bulamadı ama Kale’yi bulunca kalbi sızladı.

Dünyabizim.com

05 Aralık 2009