Hasretinden Prangalar Eskittim – Ahmed Arif

18 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Düşle Edebiyat, Kitap Tanıtımı, Şiir

Emine Gürbüz

Açar,
Kan kırmızı yediverenler
Ve kar yağar bir yandan,
Savrulur Karacadağ,
Savrulur zozan…
Bak, bıyığım buz tuttu,
Üşüyorum da
Zemheri de uzadıkça uzadı,
Seni, baharmışın gibi düşünüyorum,
Seni, Diyarbekir gibi,
Nelere, nelere baskın gelmez ki
Seni düşünmenin tadı…

Ahmed Arif ilk şiir kitabı olan “Hasretinden Prangalar Eskittim”i 1968′te Bilgi Yayınevi’yle anlaşarak çıkarttı. Kitap, yazarın yaşarken yayınladığı tek eser olduğundan büyük önem taşımaktadır. Ahmed Arif’in edebiyat dünyasındaki varlığını sürdürmesini, belki de kalıcı olmasını sağlayan bu eser bugüne kadar Türkiye’de en çok baskıya ulaşan şiir kitabı olarak da dikkat çekiyor. Yıllar içinde ulaştığı kitlenin büyüklüğü göz önüne alındığında onun toplumsal şiirinin, toplumun ne kadar içinde ve topluma ait olduğu açığa çıkmaktadır. Kaldı ki onun şiir anlayışının Türk geleneğindeki âşık şekline benzemesi, şiirinin kendi iç sesi halka yakın gelmesi de önemli bir noktadır. Onun doğayla bütünleşen ve bir yandan da isyan eden sesi halkın damarlarına kadar işlemiştir. Halkın aşkı, halka olan aşkıyla bir doğa ve doğa isyanıdır onun şiiri.

O, Anadolu toprağının âşığı ve anlatıcısıdır. Eserlerinde kendi inandığı değerleri ve halkın inançlarını bir araya getirerek müthiş bir sentez oluşturur. Kitap içinde yer alan şiirlerin geneline baktığımızda bir doğa ve bir isyan görürüz. Onun şiirinde isyan, başkaldırı sert bir direnişten çok haykırış ifadesindedir. Oysa bu haykırış bile doğanın, dağların yamacından gelen bir rüzgâr gibidir. Rüzgârın uğultusu toplumsal bir hareketin ifadesi niteliğindedir.

“Hasretinden Prangalar Eskittim” kitabındaki şiirlere birçok farklı toplumsal açıdan bakılabilir. Mesela şiir, toplumun içinden geldiği için topluma yakındır ya da şiir zaten toplumun içinden gelen biri tarafından yazıldığı için toplumdan asla uzaklaşmamıştır. Şiirin doğayla olan buluşması sadece Türkiye’nin Doğusu’ndaki halk için değil, tüm Anadolu için bir akış niteliğindedir. Şiir doğanın içinde doğaya bir özlem olduğu kadar, ülkenin içinde huzura özlemdir de.

Ahmed Arif’in şiirleri halktan ayrı düşünülemediği gibi, doğadan ayrı, Anadolu tabiatından ayrı da düşünülemez. Buna rağmen onun şiirlerinde doğayı ve halkı ikinci plâna bıraktığımız zaman hisler kalır ortaya. İnsani duyguların ön plâna çıktığı bir bileşimle karşılaşırız. Bir saniye durup düşündüğünüzde aklınıza gelen tüm hisler Ahmed Arif şiirinin içinde vardır. Hisler “Hasretinden Prangalar Eskittim” şiir kitabındaki eserlerin sürükleyicisidir, inançla, doğayla, mücadeleyle birlikte sürükleyicisidir…

Türkiye’de baskı sayısına kimsenin takip edemediği tek kitabı olan “Hasretinden Prangalar Eskittim”in yanına son yıllarda bir de Ahmed Arif’in başka kitabı eklendi: “Yurdum Benim Şahdamarım”. Bu kitapla ilgili incelemeyi düşLE Edebiyat Dergisinin 25. sayısında kitaplık bölümünde bulabilirsiniz. Bunun yanında “Hasretinden Prangalar Eskittim” üç yayınevi değiştirdi. Bilgi Yayınevi’nden sonra Cem Yayınevi ve son dönemde de Everest yayınevinden basılan kitabın korsan baskılarıyla birlikte tam olarak kaç kişiye ulaştığını tespit etmek mümkün değil. Ancak milyonlarca kişinin onun şiirlerine ulaştığını ve onun şiirlerini beğenerek okuduğunu söylemek hata olmaz. Ahmed Arif kadar halkıyla birleşen birçok edebiyatçımız var. Buna rağmen onun halka herkesten çok ulaşması, ayrıca incelenmesi gereken bir nokta. Yazı boyunca bahsettiklerimizin yanında çok daha ciddi biçimde incelenmesi gereken bir konu bu. Oysa incelemeler ya da geri kalan hiçbir şey halkın onu sevdiği gerçeğini ve onun halka şiirleriyle ulaştığı gerçeğini değiştiremez.

Kitap: Hasretinden Prangalar Eskittim
Yazar: Ahmed Arif
Yayın: Everest Yayınları
Basım: Ağustos 2004 (52. Basım)
Sayfa: 142 s.

Kodin Bataklıkta Bir Gece Kir Nikola – Panait Istrati

11 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Düşle Edebiyat

Yazan:Barış Kuran
Yazı Kaynağı:Düşle Edebiyat Dergisi

“Sevgili –uzak- düşLE dostu; Ercüment Adalıoğlu’nun kulaklarımda çınlayan P. Istrati söylemlerine ithafen…”

Aylar önce, Ercüment’in adını zihnime kazıdığı yazar Panait Istrati hakkında, küçük çaplı, çok araştırılmamış bir biyografi ile başlamak istiyorum.

Istrati, yaşam öyküsünden çok, ideolojik duruşundaki dalgalanmalar ile zihinde yer ediyor açıkçası… 1884 doğumlu yazar, tüm hayatı boyunca zorluklar içerisinde büyümüş, olgunlaşmış ve başarısız bir intihar girişiminin ardından tanınmaya başlamış. Çocukluk ve gençlik dönemlerinde yaşadığı güçlükler ve yaşadığı çevrede gördüğü sistem bozuklukları ile düşünsel anlamda çalışanın, iyinin, emeğin yanında yer alan Istrati, 16 yaşından sonra, yazıları dışında, kısa süreli hapse değin uzanan aktif bir siyasette yer almış. Bu süre içerisinde yaşadıklarını “Adrien Zograffi’nin Anlatıları” ismiyle, dört ciltte kitaplaştırmış. Birazdan değineceğim Kodin, Batalıkta Bir Gece ve Kir Nikola öyküleri de bu dört ciltlik kitaptan Türkçeye çevrilmiş sınırlı bölümden bir kaçı…Panait Istrati’nin en önemli eserlerinden olarak gösterilen Arkadaş, Akdeniz ve hatta sinemaya bile aktarılmış olan Kira Kiralina yapıtları da aslında bu anlatıların dört cildi içinde yer alan öyküler…

1920′li yıllara kadar, sosyal temalarla beslemekle birlikte ideolojiyi edebiyatına karıştırmayan Istrati’nin 1927′de Rus Ekim Devrimi’nin onuncu yıl törenlerine katılmasının ardından ideolojisinde saplantılar ve edebiyatında eleştirel siyasi bakış ortaya çıkıyor. 1929 yılından sonra yayınladığı Çıplak Rusya ve Öbür Işığa Doğru ile Rus Komünist Rejimi ve Yönetimi’ne karşı ağır eleştirilerde bulunuyor.

Istrati’nin düşünce yapısında ve edebiyatında ortaya çıkan bu kırılımı inceleyebilmek için ayrıca ve detaylı bir araştırma yapmak gerekliliğinin altını çiziyorum. Yukarıda adını yazdığım siyasi eleştiri kitaplarını ve bu bakış açısının değişimine neden olan Rusya Yolculuğu’nun da incelenmesi gerekiyor.

Istrati’nin geniş çaplı biyografisi daha önce Ercüment Adalıoğlu imzasıyla düşLE’nin 36. sayısında yayınlanmıştı.

Ancak, tüm eserlerinde insan sevgisi, dürüstlük gibi insanı değerlerin altını çizen Istrati’nin bazı yapıtlarında, insanlarda ortaya çıkan karşı davranışların (sahtekârlık, yalancılık, hırsızlık vs.) çevre durumlara göre şekillendiği fikrinin aksine; insan özünün aslında değişmediğini ve burjuva ya da yoksul olmasının, bu ekonomik koşullardan kaynaklanan sıkıntı ve zorlukların insanın karakterine etki etmediğini savunuyor. Adrien Zograffi’nin Anlatıları’nda bu tema sıklıkla işleniyor.

Aşağıda kısaca tanıtacağım 3 öyküde de bu ana fikir üzerinde duruluyor. Belirtmek gerekir ki, Adrien Zograffi karakteri, Istrati’nin çocukluğunun izdüşümü, bu yüzden Adrien Zograffi’nin Anlatıları bir anlamda bir otobiyografi özelliği taşıyor.

“Kodin”de çocukluk döneminde, ekonomik zorluklar nedeniyle, Adrien’in ailesiyle birlikte taşınmak zorunda kaldığı mahallenin şartlarını anlattığı bir öykü… Adrien, şehrin en problemli ve “kirli” olarak bilinen mahallesinde, tesadüfler sonucunda tanıştığı kibar ve sıcakkanlı gencin, aslında mahallenin en azılı serserisi, eski bir kürek mahkûmu –katil- olduğunu öğrenince “iyi” ve “kötü” arasında bir bocalamaya girdiğini hissettiriyor. Mahalle tarafından, “cani”, “canavar” gibi sıfatlarla tanınan bu kişi, yani “Kodin” ile Adrien arasında, zaman içerisinde, kan kardeşliğe varacak bir sevgi ve saygı ilişkisi ortaya çıkıyor. Bu sorgulama ile Adrien, yukarıda bahsettiğim Istrati’nin genel görüşüne karşı tezat oluşturmakla birlikte, ikinci öykü Bataklıkta Bir Gece ile dayısı Dimi’nin portresini çizerken benzer noktalara değiniyor. Dimi Dayı, çevresi tarafından sevilen biri olmasına ve çalışkanlığı ile övgü toplayan biri olmasına rağmen evinde eşine sürekli eziyet eden ve an gelince sinirinden, kağnısını çeken beygiri bile öldürebilen bir karakter…

Istrati bu noktada iki farklı paragrafla Kodin’deki tezatı tekrarlıyor:

“Dimi Dayı ile ailesinin hayatı hürlük perdesi altında bir çeşit kölelikti. Ne kadar çalışsalar ve didinseler de ellerine geçen beş-on parayı toprak sahipleriyle devlete ödedikleri için, bitmek tükenmek bilmez borçlarına güç yetişirlerdi. (…) Bu hayat, insanları kötü eder…”

“Gökte ve yerde hayat yeniden yoluna devam eder, yürekten kopma şarkılarını yükseltir ve herkesi mesut olmaya çağırırken insanoğlu geçtiği yerlere ölüm saçar.”

Fakir ve güç koşullarda yaşayan insanların da bencil, kadir-kıymet bilmez ve hain olabileceklerini düşüncesini, Kir Nikola’da da şu paragrafla destekler Istrati:

“İnsanın kaderi, mizacından başka bir şey değildir, ve bu mizaç daha beşikten çıktığı anda kendini belli eder. İnsanın şeklini belirleyenin çevre olduğunu istedikleri kadar iddia etsinler, çevre insanda hiçbir değişiklik yapmaz.”

Kir Nikola, fakir bir mahallede yaşayan, ancak çevre şartlarına göre oldukça rahat ekonomik koşullarda yaşayan bir insandır. Adrien’in dostu olan Kir Nikola, her ne kadar çevresine yardımcı olmak için çırpınan ve pek çok insana da fiilen yardım eden bir insan olmasına rağmen, çevre insanı tarafından aşağılanır, gerçek dışı sebeplerle –ve hatta karısı tarafından bile- suçlanır. Bu durumun, onurlu bir insan için ne kadar ağır bir yük oluşturduğunu öyküsünde açıkça anlatan Adrien, yukarıdaki alıntının tersine bu öyküyü şu sözlerle bitiriyor.

“Herkese kardeş olmak istiyorum. Ama kimse beni istemiyor. İyi yürekli doğmuş bir adamın iyi kalmasına hele iyilikten nasip almayanın sonradan iyi olmasına kimse yardım etmeye çalışmıyor.”

Bana sorarsanız, Istrati, farkında olmadan, insanoğlu’nun en büyük tezatlarından birinin altını, kendi öykülerinde de içine düştüğü tezatla yakalamış…

Son olarak, Kir Nikola öyküsünün bir bölümünü, şu anda yürekleri içtimalarla dolu, “koğuş kalk” sesiyle uyanan düşLE editörlerine adına Okyanus bölümünde yayınladığımızı belirterek yazımı bitiriyorum.

Sevgiyle…

Yazar: Panait Istrati
Kitap: Kodin – Batalıkta Bir Gece – Kir Nikola
Çeviri: Esat Kahraman
Yayın: Karınca Kitabevi
Basım: 2005

(*) Aralık 2005 – Ağrı

Not: Sayfada yer alan kapak fotoğrafı Sosyal Yayınları’na aittir.

100 Aşk Sonesi – Pablo Neruda

11 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Düşle Edebiyat

Yazan:Özgür Uçakçıoğlu
Yazı Kaynağı:Düşle Edebiyat Dergisi

Asıl adı Neftali Ricardo Reyes Basoalto olan ünlü şair Pablo Neruda 1904 yılında Parral’da doğmuştur. Babası demiryollarında memurluk yapmıştır, annesi ise ev kadınıdır.
Çocukluğunda Nobel Edebiyat Ödülünü alan Şilili ünlü şair kadın Gabriel’a Mistral’ın öğrencisi olmuştur. “20 Aşk Şiiri Ve Bir Umutsuz Şarkı” (1924) adlı şiir kitabıyla Avrupa etkisinden uzak, özgür Latin Amerika şiirini müjdelemiştir. Pek çok şiir kitabı bulunan Pablo Neruda’nın önemli yapıtları arasında “Yeryüzü Konukları, Genel Şarkı ve Kara Ada Defteri” bulunmaktadır.
1971 yılında Nobel Edebiyatı Ödülü’nü alan Pablo Neruda, 20 yy’ın bütün dünyada en çok tanınan ve kitapları en çok satan şairdir.
Yeryüzü coşkusu, aşk ve insan haklarının büyük şairi 1974 yılında kansere yenik düşmüştür.

100 Aşk Sonesi Pablo Neruda’nın eşi için yazdığı on dörtlüklerden oluşan soneleridir. Neruda aşkı ve şiirlerini bir yolculuğa benzeterek bu yolculukta rastladığı iyilikleri ve kötülükleri doğanın bir parçası olarak görüyor. Tatlı limon bir davranış sergilediğini belirtmek isterim. Çünkü Neruda aşıktır. Onun için insanın içinde aşk varsa kötülükte yoktur, bu amaçla bunu kabullenmiştir. İyi bir izlenimci olduğunu vurgulamış, aşkın her hangi bir kanunu asla kabul etmediğini ispatlamaya çalışmıştır. Çünkü, bireysel özgürlüğün en uç noktasında yer aldığını gözlemleyebiliriz. İşte bu noktada, toplumun bireye müdahale etmesi devreye giriyor… Ve aşıkların yaşamları farklı bir düzenlemeye koyuluyor. Aşkın serbestçe gelişmesine izin verilmiyor. Hemen katı çerçevelere hapsediliyor, baskılanıyor. Böylece, çağlardan beri töreler ve kurumlar, toplumsal gelenekler ve dinsel kurallar, aşıkları sarıp sarmalayıp duruyor. Her ne kadar, ünlü Latin düşünür Severinus Boethius “Aşıkların yasasını kim yazabilir! Aşkın kendi yasadır.” dese de, dünya yüzündeki birçok şey gibi, bu konuda da olması gereken ile olup biten arasında uçurumlar oluşuyor.

Aşk Geçer Tohumdan Tohuma, Bir Gezegenden Öbürüne,
loş diyarlarıyla rüzgarın ağı,
kanlı çizgileriyle bir savaş;
hem gündüzü hem gecesi başağın.

Adalardan, köprülerden, bayraklardan gelirdik,
iç daraltan güzün uçucu kemanlarından,
mutluluk çoğalırdı, kadehte dudaklarla,
acıysa dondururdu bizi gözyaşı dersleriyle.

Açardı rüzgar bütün cumhuriyetlerde
hiç düşmemiş bayrağını, buzdan saçlarını,
sonra dönerdi o çiçekten işe.

Yine de güz asla küle dönmedi bizde.
Ve aşk, filizlenip büyüdü
çiyin ışıklarıyla kımıltısız ülkemizde.

Çok sevgili kadınım, sana bu kötü söyleyişli soneleri yazmak büyük çile oldu, acılar verdi ve sanki canımdan bir şeyler aldı, fakat sana bunları sunmanın mutluluğu bir çayırdan daha geniş. Bu işe girişirken, her biri için, aklının bir köşesinde şairlerin bunca zamandır titiz ve şık beğeniyle gümüşi çınıltılı, saydam ya da top ateşini andırır dizeler kaleme aldıkları vardı. Bense, olanca alçakgönüllülüğümle ağaçlardan çattım bu soneleri, demem o ki, pek ışıltılı olmayan, gücünü saflığından alan ezgilerdir duyduğun, nitekim senin kulağına da öyle geliyorlardır. Sen ve ben, yürüyerek ormanlar ve kumsallardan, yitik göller, kül enlemlerden, saf ağaç parçalarını devşirdik, suyla ve hava değişimiyle salınan dallardan.

Türküler yaktığım ve tapındığım gözlerini yaşatsınlar diye on dört tahtalı bu küçük evlerin çatısını ve aşk çatılarını o hoş kalıntılardan balta, bıçak ve çakı ile kurdum. İşte sana ait yüze tamamlanmış aşk sonesi: Sana borçlu oldukları yaşamdan başka bir şey olmayan dallardan soneler.

İşte böyle sunuyordu Pablo Neruda on dört dizeli sonelerini eşi Mathilde Urrutia’ya. Büyük şairin Isla Negra’da kaldığı dönemde yazılan bu soneler Antonio Skarmeta’nın ünlü romanı “Ateşli Sabır”ın kahramanı Postacı Mario’nun sevgilisine sunduğu şiirlerdir.
Ekim 1959

Pablo Neruda’nın şiirlerini okurken sanki bir bağ bahçesindeymişim de bir akşamüzeri bu bağ bahçesinde dolaşıyormuşum gibi geliyor. Doğal güzellikleri sevgiliye etkili bir şekilde yakıştırması ve kendince dünyadaki her bir güzelliğin onsuz eksik olacağını anlatır nitelikte. İronik bir hava estirmeden semboller kullanarak oluşturuş 100 Aşk Sonesi adlı eserini. Pablo Neruda Güney Şili köylerini dolaşmaktan büyük bir haz aldığını öncesinde yapılan kimi röportajlarda belirtmiş. Kitaptaki şiirlerini dört bölüme ayırarak düşlerdeki yoğunluğu kuvvetlendirmiş, okuyucuya farklı bir tat vermeye çalışmıştır. Şiirlerini sabah, öğle, akşam ve gece olarak günün zamanlarına göre kadınına sunmuştur.

100 Aşk Sonesi’nden Seçmeler :

Sabah
Aşığım Bir Avuç Toprağa Senden Parçadır Diye,
çünkü başka bir yıldız yok bana
o gezegen çayırlarındakinden. Tekrarı senin dilinde
gittikçe çoğalan evrenin.

Bir ışığım var saçılmış takımyıldızlarından
ve onda senin sesin, iri gözlerin;
yağmurda göktaşının koştuğu
yollar gibi titreşir tenin.

Kalçalarından bana ağan nice aydan,
derin ağzının ve tatlılığının kesintisiz güneşinden,
gölgesinde bal gibi yanan onca ışıktan

Yanık kalbinin, uzun, kızıl ışık yolları boyunca,
işte böyle geçiyorum öpülerek oluşan biçiminden ateşi,
öyle küçüktür, bir gezegen sanki, bir güvercin ve coğrafya.

Öğle
Ah Aşkım, Ah Deli Işık, Tehlikeli Dulavrat Otu,
ziyaret edersin beni ve tırmanırsın teni çatılmış merdiveninle
kalesinde isle taçlanmış zamanın,
kapalı yüreğin solgun duvarlarına.

Kimseler bilmeyecek, yalnız inceliğin vardı
saf camlardan şehirler kuran,
mutsuz tüneller açmıştı kan
kışın devirdiği saltanatından uzak.

Bu yüzden, aşkım, ağzın, ayakların, ışığın, acıların,
yaşamdan miras kaldılar, kutsal armağanları
yağmurun doğallığın;

Buğdayın gebeliğini taşıyıp yükseltiyor onlar,
fırçalarda şarabın gizli iklimini,
yerde parıltıyla yanışını tahılın.

Akşam
Göz Kamaştıran Gerçek, Öğlenin Doğrudan Vuruşuyla,
şeytani berraklığı mutlak üzümlerin,
yolun sonundayız işte, yalnızız yalnızlık olmadan da,
uzak sayıklamaları vahşi şehirlerin…

Saf çizgi döndürdüğünde güvercinini
ve ateş verdiğinde barış nişanını besiniyle,
sen ve ben kutluyoruz demek kikutlu dirliği.
Gerçek ve aşk çıplak yaşar bu evde.

Çılgın düşler, ırmaklar buruk gerçekliğin,
bir çekicin düşünde sert kararlar,
düştüler çift kapısına aşıkların.

Yükseldiler bir hizaya gelinceye,
ikiz oldu gerçek ve aşk, iki kanat gibi.
Böyle oldu… ve kuruldu saydamlık.

Gece
Gecedir Sevdiğim, Düğümle Kalbini Benimkine,
düş görenler dağıtır karanlıkları
ormanda savaşan çift davul gibi
nemli yaprakların sık örgülü duvarı karşısında.

Bir geçit görünür geceden, sanki kara gözü düşlerin
sarılmış filiziyle yeryüzü bağlarının,
karanlığı ve soğuk kayaları durmayan sürükleyen
düğüm olmuş bir trenin dakikliğiyle.

İşte böyle bağlarsın aşkım beni saf harekete,
göğsünde atan dirence,
batık bir kuğunun kanatlarıyla.

Göğün yıldızlı sorularına varsın bu,
yanıtla düşümüzü tek bir anahtarla,
kapalı tek bir kapıyla karanlıkta.

İyi okumalar…

Kitap: 100 Aşk Sonesi
Yazar / Şair Adı: Pablo Neruda
Yayın: Gendaş Yayınları
Birinci Baskı: Şubat 1998
İkinci Baskı: Ekim 1998
Üçüncü Baskı: Mayıs 2000

Tabula Rasa – Özdemir İnce

11 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Düşle Edebiyat

Yazan:C. Alper İlhan
Yazı Kaynağı:Düşle Edebiyat Dergisi

“Gelenek, eğer varsa, yalnızca yazınsal otopsi sayesinde yaşamsal süreklilik kazanır. Anlamak için yazınsal otopsi gereklidir. Anlama, henüz anlamadığı şeyler kaldığını (belki) anlamak ve bilmektir…” (Kitaptan)

Özdemir İnce’nin dergilerde yayınlanan yazılarından oluşan “Tabula Rasa” isimli kitabı eleştirel deneme altbaşlığıyla yayınlanmış . Eleştirel deneme farklı bir yaklaşımla yazıldığını hissettirdi kitabın bana ve okumaya başladığımda da yanılmadığımı fark ettim. Ortada deneme özelliklerini barındıran, öznel görüşlere yer veren ama öbür yandan da dipnotlarıyla, alıntıları ve göndermeleriyle makaleler dizisi havasını taşıyan bir kitap vardı.

İki bölümden oluşan kitapta ilk bölüm “Şiir Üzerine: Yapı, Biçim, Anlam ve Ses” adını taşıyor. Özdemir İnce bu bölümde ilk olarak 1986′da Varlık’ta yayınlanan bir yazısına yer vermiş. Şiiri Adonis’in tanımından alıp da Doğan Hızlan, Fethi Naci eleştirel bakışında değerlendirip Ahmet Hamdi Tanpınar’dan Tevfik Fikret’e çeşitli göndermeler yaparak okuyucu için düşünsel bir genişlik oluşturmayı hedeflemiş. Bilinen ve üzerine söz söylenen düşünceleri tekrar etmektense bunlara sadece değinmelerle yaklaşıp amacının kendi anlatmak istedikleri olduğunu daha ilk satırlarda belli etmiş. Zihninde kurduğu şiir fikri, çeşitli şahsiyetler ve kaynaklardaki ifadelerle özgün bir hal almaya başlamış satırlar ilerledikçe. Daha sonra akımlar, kavramlar, şiirsel bakış, düşünsel ifadenin ortaya konuluş biçimi ve bunların yorumlanması birbiriyle içli dışı olmuş yazılarda. Mallerme’le ilgili bir konudan bahsederken bir de bakmışsınız Türk Edebiyatı’ndan örneklerle bu konuya farklı bir bakış açısı getirmiş. Temel bir bilgiyi aktardıktan hemen sonra aslında amacının temel bilgiyi aktarmak değil, bu bilginin yolunda anlatmak istediklerini ortaya koymak olarak belirmiş, bunu da hissettirmiş okuyucuya. Gereksiz kuramsal bilgiler yığınına dönüştürmektense yazdığı satırları kendi önem atfettiği ayrıntıları örneklendirme yoluna gitmiş. Yaklaşımını kurduğu öznel şiiri başkalarının gözüyle ve genelgeçer olduğu varsayılan kimi kurallarla yeniden yorumlamış. Kitap bu bağlamda deneme ismini fazlaca hak ediyor zaten. Zihne göre, dile geldiği, kaleme aktığı gibi yazmaktan ziyade bunu yorumlayıp bir mantık düzenine oturtmak zaten denemenin temeli. Türk Şiiri’nin sorunlarının geniş kapsamlı ele alınması fikri zaten Özdemir İnce’nin sıkça tekrarladığı bu durum. 1989 tarihli bir yazısında bu durumdan yine söz etmiş İnce. Şairlerin birer birer değil, bütün bir şekilde ele alınması ve sağlam tezlerle irdelenmesi gerektiğini belirtmiş. Gerçekten de dönemi, şairleri, yaklaşımları ve şiirsel kuramları tam olarak yerleştirerek sağlam incelemeler yapılması gerekiyor. Tanzimat Edebiyatçıları ya da Servet-i Fünun Dönemi için yapılan kapsamlı araştırmaları düşünelim. Şairler yaşamlarıyla birlikte şiirleri bağlamında da bir potada toparlanmış durumda bilimsel araştırmalarla. Benzer şeyler neden edebiyatımızın yakın tarihi için de yapılmasın! Geniş hacimli, dönemden, olaylardan, şiirlerden ve isimlerden bahsedip bunları bilimsel bir nitelikte okuyucuya; akademiye sunmak bu denli zor mu! Aslına bakarsanız zor ve yoğun bir uğraş gerektiriyor bu; sebep bu olsa gerek ki herkes birkaç şairi alıp onun hakkında bildiklerini döküyor ortaya ve basılan kitapların pek çoğu kayboluyor bu karmaşanın içerisinde. Yetkin ve kaydadeğer bir kaynak bulmanın güçlüğü de buradan geliyor. Enikonu belirli bir tarih aralığını inceleyecek birileri çıkacak mı, bu tarih aralığındaki şairleri ve yazarları en iyi şekilde, en doğru şekilde ele alıp anlatabilecek birileri çıkacak mı bunu zaman gösterecek. Belki de bunun için gerçekten de zaman ihtiyaç vardır, bunu görebileceğimiz zaman büyük olasılıkla Yeni Türk Edebiyatı’nın başlangıcı olarak kabul edilen Tanzimat Fermanı gibi bir olayın vuku bulmasıyla olacaktır. İşte o zaman belki akademisyenlerimiz için araştırılması gereken bir dönem olarak görülecektir yakın tarihimiz. II. Yeni’yle ilgili çıkmış kitapların, makalelerin, yazıların tamamının taranıp da (artık bu mesele neredeyse kapanmışken) önemli olanlarla ortaya bir ‘görüş’ konması şu dönemde de zor olmasa gerek ya neyse! Biz hayli uzaklaştık konudan, Özdemir İnce’nin “Tabula Rasa” kitabına geri dönelim.

Kitabın ikinci bölümü “Şiirin Dört Atlısı” ismini taşıyor. Bu bölümde Metin Eloğlu, Turgut Uyar, Edip Cansever, Cemal Süreya’yla ilgili görüşleri yer alıyor Özdemir İnce’nin. Bir şairin, başka bir şair konusunda söyledikleri, yazdıkları her zaman için ilgi çekicidir. Aslına bakarsanız söyledikleri her zaman çok daha ilgi çekicidir! Çünkü kayda alınmayan her söz, yani yazıya geçirilmeyen ağızdan çıkan soluk daha bir gerçektir. Konumuzla ilgisi yok, yazdıklarına bakalım biz Özdemir İnce’nin. Bu dört şairler ilgili yazılarında onlarla tanıştığı zamandan, onların kendisiyle ilgili yazdıklarından kısa kısa bahsediyor İnce. Aynı zamanda farklı görüşleri, belki bir yerlere not ettiği fikirleri de yazıların içinde eritmeyi başarıyor. Örneğin Turgut Uyar’la ilgili Erdal Öz’ün tespit ettiği, bir yazısında belirttiği hususları alıp kitabının içine yerleştiriyor. Karşılaştırmalı birkaç örnekle birlikte kendi fikirlerini de koyuyor satırların yanına ve yorum gücüyle şiirsel bağlamda değerlendiriyor onları. Bu bir değerlendirmeden ziyade iç konuşmanın okuyucuya aksettirilmesi gibi bir durum aslına bakarsanız. Kitapta yer alan bütün yazıların daha önce çeşitli dergilerde (Varlık, Adam Sanat, Gösteri vb.) yayınlandığını düşünürseniz bu yazılar arasında gezindiğinizi rahatlıkla hissedersiniz. Dar alanda çok pas yapıp yazdıklarının çokluğundan ziyade anlamını kavratabilmek konusunda bir başarı gösteriyor Özdemir İnce. Yazdıkları da birbirini takip eden ve ifade, anlam olarak tamamlayan yazılar olduğu için kitap bütünlüğünde de okuyucuya sunulabilmiş. Daha önce yayınlanmış yazıların bu şekilde bastırılması dergi çöplüğünden arındırabilir insanı bazen. Çünkü bazı zamanlar hayli zordur dergilerin arasında kaybolmamak… Tabii şunu da belirtmeli ki basılan bu kitapların kimisi sadece eser yığınından öteye gidemiyor. Yazar, sadece yazılarının dergilerde kaybolmaması için bu yönteme başvuruyor. Haksız da sayılmaz hani, kaydadeğer yazılar kayda geçse de bazen kayıtlarda unutuluveriyor yığınla derginin arasında.

Özdemir İnce’nin “Tabula Rasa” isimli kitabı, eleştirisi (olumlu genellikle bu eleştiriler) ve bütünlük arz eden yapısı, bazı ufak ayrıntıları, alıntılarıyla kitaplığınızda bulunması gereken, okuduğunuzdaysa size düşünsel olarak kazanımlar sağlayabilecek bir kitap.

Kitap: Tabula Rasa
Yazar: Özdemir İnce
Yayın: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Basım: Kasım, 2002 (1. Basım)
Sayfa: 149 s.

Ölü Evinden Anılar – Dostoyevski

11 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Düşle Edebiyat

Yazan:C. Alper İlhan
Yazı Kaynağı:Düşle Edebiyat Dergisi

23 Nisan 1849”da Petrochevski’nin (Petroşevski Topluluğu) çevresinde oluşan topluluğun otuz altı üyesi tutuklanır -bunların arasında Dostoyevski’de vardır. Kargaşa yaratmaktan ve Çar’a karşı suikâst plânı yapmaktan gözaltına alınan topluluk üyeleri ‘göstermelik’ bir yargılanışın ardından idâm cezasına çarptırılırlar. Bu ceza ilk olarak, idâmın gerçekleşeceği anda on yıllık kürek mahkumiyetine çevrilir. Hattâ Dostoyevski’ye sıra gelmeden önce birkaç kişinin öldürülmek üzere olduğu, işte tam o anda cezanın hapse çevrildiği bilinmektedir. Daha sonra ise cezanın miktarı sekiz yıla indirilir. 25 Aralık 1849 ve 15 Şubat 1854 tarihleri arası Dostoyevski’nin hapishanede -yani kendi tâbiriyle “Ölü Evi”nde- geçirdiği zaman dilimini kapsamaktadır. Dostoyevski bu kitabında tutukluların; yaşantısını, umutlarını, yaşama bakışlarını, psikolojilerini ve düşlerini anlatmaktadır. Tabii kendininkileri de.

Dostoyevski, ceza kolonisindeki suçluların kitap olarak yalnızca ‘İncil’ bulundurmasına izin verildiği için, bu yıllarda ütopik sosyalizme ilgi duyduğu hâlde, bir anda Hıristiyanlığı incelemeye başlamıştır. Cezaevindeki beş-altı ayın ardından Dostoyevski, 18 Temmuz 1949′da kardeşi Mişel’e bir mektupta şunları yazar:

“Cesaretini yitirme diye yazıyorsun. Cesaretimi yitirmiyorum. Canım sıkılıyor, midem bulanıyor; pek doğal bir şey bu ama ne yapmalı!.. Genellikle günüm günüme uymuyor. Kimi vakit çok tez, kimi vakit çok yavaş akıyor zaman. Hatta öyle anlar oluyor ki, bu yaşama eskiden alışıkmışım gibi geliyor bana. Hiçbir şeye aldırış ettiğim yok… Şimdilerde havalar iyi gidiyor, bu da sevinç veriyor içime. Ama yağmurlu bir gök altında, hücremde yas kaplıyor her yanı. Vaktimi boş geçirmiyorum. Üç öyküyle iki roman tasarladım… İnsan yaratılışında şaşılacak bir canlılık var. Gerçekte bu denli olacağını hiç ummazdım, ama şimdi kendi tecrübemle görüyorum bunu.”

Başka bir yerde de suçlular hakkında şöyle yazar Dostoyevski yazar:

Toplumun alt tabakasındaki dürüst insanların oranı, üst tabakadakilere oranla daha fazladır. Alt tabakadaki insanlar, hırsız, namussuz, kişiliksiz görünseler bile suçlu olduklarını kabul ederler. Oysa üst tabakadakiler pek çok büyük suç işledikleri halde kendilerine toz kondurmazlar. İşte bu noktada alt tabakadakiler daha namuslu ve daha mâsumdurlar.”

Dostoyevski soylu -yazar olmasının getirdiği üst tabaka sınıflandırması diyebiliriz- olarak “Ölü Evi”ne adım attığında diğer tutuklular tarafından savrulan küçümseyici bakışlar ile karşılaşır. Çünkü âdi tutuklular kendilerini Dostoyevski’nin karşısında alçalmış hissetme zorunluluğuna kapılmışlardır. Bu zorunluluk Dostoyevski tarafından küçümsendiklerini sanmalarından ileri gelir. Sürekli olarak onunla dost olmaktan çekinirler, hattâ hiç konuşmayanlar bile olur. Dostoyevski’ye bu durum çok garip gelir. Hapishanede, Dostoyevski gibi soylu (aristokrat diyelim bu defa da) olan insanlar da vardır -yaklaşık otuz kişilik bir kesim. Dostoyevski kimi zaman bu kişilerle bazı şeyleri paylaşır, ama çoğu zaman yalnızlığı tercih eder. Hapishanedeki halk kesiminden insanlarla ise bazen dost olduğunu sanır. Ancak dört yıllık hapishane yaşamı boyuncu halktan hiç kimse ona kendilerinden biriymiş gibi bakmaz.

Sürekli olarak tutuklular için yaşamın ne anlama geldiğini arar Dostoyevski. Onların kimi davranışlarındaki anlamsızlıkları çözmeye çalışır. Mesela, parası olduğu hâlde bir tutuklu neden hırsızlık yapar! Ya da sürekli para biriktiren bir tutuklu neden bunu bir gecede yalnızca içki ve eğlence için tüketir! Onlar için ufak mutluluklar, küçücük özgürlükler nelerdir! Neden kendilerine bırakılan çok gereksiz bir seçim onlar için bir anda çok önemli oluverir! Neden küçük bir başarının tebrik edilmesi ya da onaylanması onlar için büyük bir onur demektir! Cevapları bulmak hiçbir zaman kolay olmaz… Dışardan gördüğü hapishane profilinden çok farklıdır hapishane yaşantısının içinde varolmak. Çünkü o; hep hezeyanlar içinde, dışlanmış, tekdüze bir yaşamı olan insanlar olarak görmüştür tutukluları. Hâlbuki ne kadar farklı yaşamlar vardır onların benliklerinde…

Empatik bakış açısını “harika” -çok soğuk ve itici bir tâbir, üzgünüm- bir deneyimle sunuyor Dostoyevski bizlere. İnsanların içindeki insancıkları tanımlıyor ve bunu çok başarılı bir şekilde aktarıyor yaşantımıza. Sadece bir ön adım bu yazı, çünkü satırlarda benim anlattıklarım ya da başka birinin anlattıkları ne kadar ayrıntılı olursa olsun Dostoyevski’nin her kitabı için geçerli olan ‘hissedebilmek’ kavramı çok daha etkili bir gerçek.

Şunu da belirtmeliyim bambaşka bir kişi ve karakter üzerinden anlatıyor cezaevini Dostoyevski, sürekli olarak Dostoyevski’nin kendi yaşadıklarını anlatıyormuş gibi yazmamın sebebi eserin yaşanmışları lanse ediş şeklinin farklı olmasına rağmen neredeyse tamamen yaşanmış olanlardan (Dostoyevski’nin yaşadıklarından) oluşturulması.

Son olarak kitaptan birkaç alıntı:

…Bu kişi daha önce ne kadar haksızlığa uğramış ezilmişse, kendini gösterme, başkalarının yüreğine korku salma isteği de o kadar güçlü olur.

…Düş kuran tutuklu umutlarının gerçeğin sınırlarını zorladığının bilincindeydi, bunu büyük bir inat ve özenle son derece gizli tutardı ama, bu düşlerini de asla terketmezdi. Kim bilir; Belki de onlardan utanç duyuyordu.

…Bu yalnızlığı bana bahşettiği için bazen kaderime şükrettiğimde oluyordu, eğer bu yalnızlığı yaşamasaydım ne kendimi yargılayabilirdim ne de geçmişi.

…Her yılın bir önceki gibi aynı şekilde yavaş, mutsuz ve berbat geçtiğini anımsıyorum. O uzun sıkıcı günlerin damla damla bir çatıdan damlayan yağmur taneciklerinin sesi kadar yeknesak olduğunu da çok iyi anımsıyorum. Bana bekleme ve umut etme gücünü veren şeyin yeniden doğuş, yeni bir yaşam için duyduğum tutkulu özlem olduğunu anımsıyorum.

Kitap: Ölü(ler) Evinden Anılar
Yazar: Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
Yayın: Oda Yayınları
Çeviri: Tülin Altınova
Basım: Aralık 1997 (2. Baskı)
Sayfa: 421sf.

Ölümün Efendileri (İlk Hesaplaşma) – Osman Şenkul

11 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Düşle Edebiyat

Yazan:Göknil Can
Yazı Kaynağı:Düşle Edebiyat Dergisi

Osman Şenkul, 1959, İzmit doğdu. İlkokulu bu kentte bitirdikten sonra Darüşşafaka Lisesi’ne girdi. Üniversite yaşamına 1979 yılında ODTÜ Mühendislik Fakültesi – Elektrik Mühendisliği bölümünde başladıysa da, ertesi yıl aynı üniversitenin İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü’ne geçti. Ancak 12 Eylül 1980 darbesinin ardından gelen baskılar sonucunda, bu okuldaki eğitimini 1983 yılında bırakmak zorunda kaldı. Aynı yıl İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi – Basın Yayın Yüksek Okulu’na girdi ve bu okuldan 1988 yılında mezun oldu.

Gazetecilik yaşamına 1983 yılında Dünya Gazetesi’nde başladı ve sırasıyla Milliyet, Yeni Asır, İstanbul ve Cumhuriyet gazetelerinde çalıştı. Halen 1993 yılında girdiği Reuters Haber Ajansı’nın Türkiye Bürosu Haber Müdürlüğü görevini yürütmektedir.

Osman Şenkul’un 12 Eylül darbesini anlattığı, kurguyla gerçeğin iç içe geçtiği “Ölümün Efendileri” roman karakterlerinden Okan, demokrasinin hâkim olduğu özgür bir Türkiye’nin hayalinin peşindedir, Seyfi ise vatan haini olarak gördüğü kişilerle savaşan biridir. Romanda bu iki genç ve diğer gençlerin öyküsü ve Türkiye’nin yakın tarihinde gerçekleştirilen 12 Eylül askeri darbesinin yanı sıra, koltuk kapma sevdasına düşenlerden, devlet dairelerindeki adam kayırmalara, faili meçhul cinayetlere kadar Türkiye’nin kanayan yaraları anlatılmaktadır.

Romanda yer alan hesaplaşmadan yazarın ne anlatmak istediğini yazarın kendi sözlerini vererek açıklayacağız. Osman Şenkul, romanın önsözünde “Ölümün Efendileri – İlk Hesaplaşma”yı şöyle değerlendirmektedir:

“Çağdaş uygarlıklarda moral travmalar, bireylerde olduğu gibi toplum katmanlarında da uzun yıllar etkisi silinmeyen kökten sarsıcı izler bırakıyor. Bu travmaları, toplumların yapılarını şiddetleri ölçüsünde etkiliyor, temellerinden sarsıyor ve her şeyden önemlisi, yarattığı çaresizliklerin etkisiyle toplumsal melankoliye yol açıyor. Bu travmalar şiddetlendikçe, derinlemesine yaralar açtığı toplumlarda yaygın ve kahredici uyuşukluklara da yol açıyor ve maalesef toplumsal gelişimleri de köreltiyor ya da çarpık gelişmelere teşvik ediyor.

Türkiye’nin seksenli yılların başından itibaren yaşadığı büyük sarsıntının ardından çıkan manzarada da tüm bu travmatik bulgular yer alıyor. Özgürlük ve insanca yaşam için başkaldıran Türkiye halklarına, bir gecede susturulmasının şokunu yaşatan, yaygın bir kampanya ile kuşakları birbirinden koparan, binlerce, on binlerce insanın cezaevlerinde, kaçakta, dağda, gurbette, hatta kendi evlerinde temerküz kamplarının yılgınlık saçan baskılarını yaşatan işte bu travmadır.

Bir gece darbesiyle başlayıp, yaygın bastırma, yıldırma harekatlarıyla sürdürülen bu kampanya, aynı yöntemlerle halka dayatılan anti-demokratik anayasa ve onun gölgesinde çıkarılan olağanüstü mahkemeler ve terörle mücadele yasası gibi baskı mekanizmalarıyla sürdürüldü.

Toplumun üzerinde yaratılan bu yılgınlık zamanla yerini yavaş da olsa bir toparlanma sürecine bırakmış olsa da, toplum travmanın etkisinden sıyrıldıkça, hesaplaşmamış olmanın yarattığı rahatsızlık öne çıkmaya başladı; zaman, her zaman, her şeyin merhemi olamıyordu.

Travmanın açtığı yaranın daha da derinleşmesini, kangrene dönüşmesini engelleyecek, kısmen de olsa tedavi edebilecek tek merhem, ciddi bir hesaplaşmanın içinde saklıdır bugün. Bu ülkenin insanları, bu ülkenin egemenleriyle, devletleriyle hesaplaşmak istemektedir; bu hesaplaşmayı hak etmektedirler. Bu ülkenin egemenleri, devleti, fütursuzca saldırdığı, derin yaralar açtığı bu ülkenin insanlarına her şeyden önce, kapsamlı bir özür borçludur; kuru kuru değil, nedenleriyle, sonuçlarıyla yaşananları ortaya koyduğu, açık ve net bir özür borçludur.

Bu travmayı yaratanlar ve onların temsil ettiği kurumlar tek tek yaptıklarının hesabını vermeli, cezalarını çekmelidirler. Bu hesaplaşma yaşanmadığı ve bu ülkenin egemenleri, devleti bu ülkenin insanlarına borçlu olduğu özrü dilemedikçe, Anadolu – Trakya halkları ne tam anlamıyla demokratikleşme, ne tam anlamıyla bir sivilleşme ne de toplumsal barış yaşayamayacaklardır.

Bu kitapta da, her türlü sarsıntının, melankolinin, bozukluğun yer aldığı bu engin panoramanın tüm yönlerini yansıtan çok dar bir kesitini göreceksiniz. Okuyana yaşanmışlıkları yansıtma görevini üstlenen bu kesit içinde yer alan bireyler ise yalnızca birer rol kişisi ya da yeni yaygın deyimle sanal kişiliklerdir; hiçbirisi, hiçbir zaman yaşamamış olan bu kişiler, tümü yaşanmış olayları yeniden yaşıyorlar, her okunuşlarında.”

Yazarın, “Ölümün Efendileri” romanında kişiler iki zıt siyasi örgütlenme çevresindedir, romanda 12 Eylül döneminde yaşanan olaylar gerçek ile kurgu iç içe geçerek anlatılmıştır. 12 Eylül döneminde son noktasına ulaşan ideolojik çatışmalar sağ ve sol örgütlerin içine girilerek anlatılmıştır. İki örgüt kişileri anlatılırken yanlı bir tutum izlendiği açıktır. Romanın adında yer alan “İlk Hesaplaşma” ise yine ideolojik nedenlere bağlı bir hesaplaşmadır. Romanın ideolojik temelli bir hesaplaşma amacıyla yazıldığı söylenebilir. Zira romanın arka kapağında şöyle yazmaktadır:

“O dönemin baskı ve işkence ortamından sağ kalan bugünün orta yaş kuşağı Okan ve arkadaşları bu kitapta, yaşadıkları travmanın hesabını soruyor.”

Romanda 12 Eylül döneminde kapalı kapılar ardında alınan kararları ve bu kararları uygulamaya sokan İşkenceci Yaralıyüz, Şef, Halis, İspilli Devran, Doktor, Sadettin Pürçek ve faturanın bedelini ödeyen Okan, Orhan, Zafer, Nedret ve Haydar’ın faturayı kesenlerle savaşımını anlatılır.

Okan ve Orhan illegal komünist parti üyesi, ODTÜ’ de okuyan öğrencilerdir. İkisi otobüsteyken, polis olmadıklarını hallerinden anladıkları iki silahlı kişi otobüste kimlik kontrolü yapmak ister. Kimlik kontrolü yapanlardan birinin yüzünde yara izi vardır. Okan, ona Yaralıyüz adını verir. Okan ve Orhan da silahlıdır…

Okan Yaralıyüz’ün bıyıklarının şeklinden devrimci olduklarını anladığını düşünür. Okan’ın eli ara sıra silahına gider. Yaralıyüz ise ne yapacağını düşünür. Uzun bir sessizlikten sonra otobüstekiler Yaralıyüze tepki gösterir. Otobüsteki tepkiyi başlatan ise devrimcilerin bir yere gideceği sıralarda çıkabilecek sorunlara karşı, onları hiç tanımıyor gibi yapıp yardımcı olan sendika avukatı Haydar’dır. Yaralıyüz otobüsten inerken Okan’ı ve Orhan’ı ölümle tehdit eder.

Okan yıllar sonra işkence tezgâhında gözleri bağlı kendisine işkence yapanın sesinden otobüste onu tehdit eden Yaralıyüz olduğunu anımsıyor. Uzun süredir yakalanma korkusuyla yaşadığı için yakalanınca yapacaklarını düşünmüştür. Okan’ı sorguya çekip döverler. Okan olayların kızıştığı dönemde iyice sivrildiği için Vietnam’a kaçar. Babasının tutuklandığını öğrenince yurda döner ve yakalanır.

Yaralıyüz, esrar kullanmaktadır. İşsiz olduğu dönemlerde hırsızlık yapmıştır. Mahallerinde saygın bir kişi olan Salih ona memleketi için ölmesi ve öldürmesi gerektiğini söyler. Beraber gittikleri bir toplantıda memleketin, dinin elden gittiğinden dem vurulur. ‘Komünistler Moskova’ya sloganları atılır… Yaralıyüz ilk işini grev yapan işçilere karşı yapar. Para kazanmasının yanı sıra ona devletin arkalarında olduğu söylenince kendine güveni artar.

Yaralıyüz emniyetteki işine akşam gidip sabaha eve gelmektedir. Emniyette kadrosuz olarak çalışmaktadır. Eve gidince karısını erkek kardeşiyle yakalar, ikisini de öldürür. Olayları gidip babasına anlatır, babası kol kırılır yen içinde kalır, diyerek cesetlerin gömülmek için hazırlanmasına yardımcı olur. Yaralıyüz kamyonu olan Rıza’ya durumu anlatır, cesetleri gömmek için bir iş adamının onlara tahsis ettiği yere gelirler. Yaralıyüz ve arkadaşları öldürdükleri kişileri bu çiftlik evine gömerler.

Bu arada bir takım faili meçhul cinayetleri aydınlatmak için o bölgede avcı kılığında araştırma yapan sendika avukatı Haydar, bir silah sesi duyar ve Yaralıyüz’ü dürbünle izlemeye başlar. Yaralıyüz çok güvenemediği Rıza’yı da öldürüp gömer. Arabayla oradan uzaklaşır. Haydar ne olduğunu anlamak için oraya gidip bakarken, Yaralıyüz suçlu psikolojisiyle oraya döner ve Haydar’ı orada görünce ateş eder, Haydar ayağından vurur. Haydar avcı silahıyla Yaralıyüzü vurur; ama bu silah çok etkili bir silah değildir. Haydar böylece zaman kazanır ve kaçar. Haydar, Yaralıyüzü otobüsteki olaydan anımsar.

Emniyet’te Birleşmiş Milletler denetlemesi nedeniyle gözleri bağlı olan Okan ve diğerlerinin göz bağı çözülür bir zaman için. Vali ile yapılan denetlemeden sonraysa her şey eski haline döner. Okan’a üç gündür işkence yapılmamaktadır. Müdür gelip onunla dostça konuşmaya çalışır; fakat Okan yine konuşmaz. Yaralıyüz’ün mekânına indirilir; ama Yaralıyüz orada değildir.

“Yaralıyüz başına açtığı bin bir belanın tam ortasında, kabuğunun üstüne ters çevrilmiş kaplumbağa gibi debelenip duruyordu o sıralarda.

Başına öyle bir bela sarmıştı ki, en aşağıdan yukarıya örgütün tamamını alarma geçirmeye yetmişti. Kendisini de merkeze çekmişler, bir yere kımıldamasına izin vermiyorlardı.”

Yaralıyüz olayları Salih’e anlatmıştır. O sırada ise örgütte bir çözülme vardır. Örgüt liderleri örgütün başını belaya sokabilecek kişileri temizleme operasyonu içindedirler.

Ayrıca örgütün içindeki kadrolarda, Halis, Doktor ve Şef arasında iç çekişme vardır. Örgüt içindeki bu operasyonu Şef ve Halis bir tim oluşturarak gerçekleştirecektir. Temizlik operasyonunda kırk yedi kişilik bir liste hazırlanmıştır. Bu arada Yaralıyüz hücrededir. Şef, Yaralıyüze bir işadamını öldürme görevini verir. Yaralıyüz görevini yerine getirir. Görevini yerine getirdikten sonra kendisine işi bitirdikten sonra oraya bırakılması istenen bildiriyi elinden atar. Bildiride ‘Dev-Or’ yazmaktadır. Bu bildiriyle işadamını öldürenlerin devrimciler olduğu sanılacaktır.

Şef, Doktor ve Büyük Şef bir araya gelirler. Doktor, Halis’e güvenmediğini söyler; çünkü Halis kendisine verilen ölüm listesinde silah arkadaşlarının bulunmasından rahatsız olur ve görevlerinde başarı sağlamaz. Şef, Halis’in infaz işini Yaralıyüze verir; fakat başaramaz. Kısa zaman sonra Şef’in arabası bombalanır, şef kurtulur.

Ankara’dan İstanbul’a giden Haydar ve Zafer son olaylarla ve Şef’in arabasının bombalanmasıyla ilgili konuşurlar.

“– Mutlaka bilmediğimiz, daha doğrusu gördüğümüz ama anlayamadığımız olaylar dönüyor ortalıkta ve bu ateş bu bize meçhul olan gelişmeler için yapılıyor. Kısacası, temelde bizleri hedef alsa da, ikinci bir nedeni de var bence bu işlerin.

– Evet, başka nedenler de olmalı ve gerçekten de öyleyse, ki büyük olasılıkla ben de ikincil nedenlerin var olduğuna inanıyorum, o zaman bu suikastlar ve bombalamaların arkası gelecek gibi görünüyor. Bu nedenle sürekli tetikte olmalıyız.

Zafer heyecanla atıldı. Avcı fıkrasındaki gibi, dann dedin de aklıma geldi, örneğine benzese de, kendini konuyu açmaktan alıkoyamadı:

– Evet aynen dediğin gibi tetikte olmalıyız. Elimiz tetikte olmalı senin anlayacağın. Bu yılgınlık beni kahrediyor ve bunlar bastırdıkça inime çekilmek çok ağrıma gidiyor. Ben de göğsümü kabartarak öne çıkmak, bunlara onların anlayacağı dilden yanıtlar vermek istiyorum.” (s. 208 – 209)

Zafer ve Haydar, Haydar’ın Yaralıyüz ile karşılaştığı çiftlik evinin kime ait olduğunu öğrenirler. Zafer arkadaşı Ergun ile görüşür. Zafer’in kafasında sürekli karşı örgüte bir eylem fikri vardır.

Hücrede bulunan Okan’ın durumu ise şöyleydi:

“Kendisiyle epey bir süredir ilgilenmiyorlardı. Kısacası ne sorgu odasına götürülüyor, ne de aşağıya Yaralıyüz’ün mekanına gidiyordu. Hücresinde terk edilmiş gibiydi. Ara sıra o gardiyan da gelmese ölüme terk edildiğini düşünecekti; o gerçek dostu, onu unutmuyordu. Sessizce geliyor, yemeğini bırakıyor, çıkıyordu.” (s. 219 – 220)

Bir süre sonra Okan’a önceden hazırlanmış bir ifade imzalatılır. Sağlık raporu için hastaneye götürülür, gördüğü işkencelere rağmen sağlam raporu verilir. Mahkeme süreci başlamıştır, Okan mahkemede ifadenin önceden hazırlandığını, kendisinin vermediğini söyler. Hâkim onu serbest bırakır; fakat savcı bir üst mahkemeye başvurduğu için tutukluluk hali devam eder.

Büyük Şef, Şef’e tam destek verir. Şef komutayı alarak Doktor’u saf dışı bırakır. Şef, içinde profesör, öğretmen, sendikacı bulunan yeni bir ölüm listesi hazırlar ve uygulamaya sokar.

Okan bir üst mahkeme tarafından serbest bırakılır. Yeniden tutuklanma korkusuyla Ankara’yı terk eder, Eskişehir ve İzmir’de bir süre kaldıktan sonra İstanbul’a gelir. Orhan’ yaşadıklarını ve Yaralıyüz’ü sesinden tanıdığını anlatır.

Gazeteci Nedret, çiftlik evinde bir patlama olduğu haberini alır ve ölenlerin kimliğini araştırmaya başlar. Araştırma sonunda ölenlerin sağcı partiden olduğu ve polis tarafından bir katliam ile ilgili arandıklarını öğrenir.

Şef, Güneydoğu gezisine çıkar, Diyarbakır’daki infazlarda etkili olan Sadettin Pürçek’in yanına gider. Şef ve Sadettin Pürçek uyuşturucu trafiği hakkında anlaşmaya varırlar. İkisinin planı Avrupa’yı besleyen uyuşturucu trafiğinin millileştirilmesi, sevkıyatlarda yerli kaynakların kullanılması sağlamaktır.

Zafer, işadamı Devran İspilli’yi öldürmeye karar verir ve bunun için eğitimli doberman köpeklerini kullanacağı bir plan hazırlar. Ergun öldürme işine karşı çıkar; fakat Zafer’in planını dinledikten sonra o da bu işin içine girmeyi kabul eder.

Çiftlikteki patlamayı Şef, Yaralıyüz’e yaptırmıştır. Bu patlama örgütün temizlik operasyonunun devamıdır. Şef, hakkında mahkeme kararı bulunan ve kaçak durumda olan üyelerini ortadan kaldırmıştır. Bu patlamada polis sol örgütten şüphelenir. Çiftlik evindeki patlamada Yaralıyüz patlayıcıyı fazla kaçırınca çiftlik evine önceden gömülü cesetler de ortaya çıkar. Şef olayları hasıraltı eder…

Okan, yıllardır görüşemediği Fikriye ile buluşur. Fikriye, örgütteki çantalardan biridir. Yanında silahla otobüsle yolculuk ettiği zamanlar şüphe çekmemek için yanında Fikriye’yi de götürür. Fikriye de Okan gibi İzmitli’dir. ODTÜ’de tanışmışlardır.

Şef, Güneydoğu gezisinin ardından geldiği Ankara’da aşiret lideri Sadettin Pürçek’in telkinleri doğrultusunda yeni bir ölüm listesi hazırlar. Bu listede narkotikle ilgili polis ve savcılar vardır…

Şef, Yaralıyüz’ün yanına giderek yeni bir görev için onu Yozgat’a gönderir. Yaralıyüz Yozgat’ta zahire tüccarlığı yapacak ve Urfa’da görev yapan üniformalı birisini bayram tatilinde Kırşehir’deki ailesini ziyarete geldiğinde vuracaktır.

Avukat Haydar, çiftlik evindeki patlama ve faili meçhul cinayetlerle ilgili bir basın açıklaması yapar:

” – Bildiğiniz gibi, size birazdan dağıtacağımız listeden de hafızalarınızı tazeleyeceğini inanıyoruz, ülkemizi karanlıklara sürükleyen darbenin ardından bir çok aydın, işçi, akademisyen, kısacası bir çok yurttaşımızın katledilmesine karşın, bu güne kadar ya failleri bulunamadı ya da olası faillerin üzerine yeterince gidilip kanıt toplanamadığı için, yakalananlar da kısa sürede yeniden aramıza salındılar.” (s. 337)

Ergun ve Zafer İspilli planını düşünürler. Ergun bir insanın öldürülmesine karşı olduğunu söyler. Zafer onu ikna etmeye çalışır ve tartışmaya başlarlar. Zafer yapmak istediği eylemin nedenlerini şöyle anlatır:

“Her şeyden önce, yapmayı düşündüğümüz çıkışın ana teması nedir, neden böyle bir şey istiyoruz, ona bakalım. Yani bir durum tespiti yapalım. Bir yanda darbe sürecinde başlayan geniş çaplı tutuklamalar, işkenceler.. Cezaevlerini dolduran binlerce insan ve her gün çektikleri ağır eziyetler. (…) Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, uyuşturucu çeteleri ve mafya, devletteki egemenliğini giderek pekiştiriyor ve bunun için çok yönlü saldırılarla, yargısız infazlarla geniş bir sindirme harekatı sürdürüyor.” (s. 337)

Zafer, günlerdir düşündüğü Devran İspilli ile ilgili planını Ergun’a anlatır. Plan gizli kalacaktır. Plan için iki dobermanın Pavlov’un köpekleri koşullandırılmasıyla eğitilmesi gerekir. Darbeden sonra Almanya’ya kaçan Bülent’le bağlantıya geçerler, Bülent bu konuyla ilgilenen bir Alman arkadaşını İstanbul’a gönderir ve köpeklerin iki ay sürecek eğitimi başlar.

Çiftlik evindeki patlamanın basında umduklarından çok yer alması ve üzerine gidilmesi Büyük Şef’i kızdırır, bu nedenle Şef’i görevinden alıp komutayı Doktor’a verir. Doktor, aralarındaki özel konuşmada Şef’e Seyfi’yi (Yaralıyüz) de yanına alarak ortadan kaybolmasını söyler. Şef, Yaralıyüz ile birlikte Sadettin Pürçek’in yanına sığınır. Onunla çalışmaya başlar. Yaralıyüz çiftlik evinde cesetleri gömerken karşılaştığı ve avcı sandığı Haydar’ın basın açıklaması yapmasından sonra avukat olduğunu öğrenir. Avukat Haydar’ı yeğeni Seyit’e izlettirmeye başlar. Ve intikam almak için İstanbul’a hareket eder.

Alman köpek eğiticisi köpekleri çürük yumurta kokusuna koşullandırır. Zafer yaptığı denemelerde başarılı olur. Alman eğitici Almanya’ya döner. Nedret, ünlü işadamı Devran İspilli’nin bir açılışa ya da etkinliğe katılması durumunda bunu gazetede yazıp Zafer’e haber verecektir. Artık planı gerçekleştirmek için harekete geçerler. Zafer, Ergun’a protestocu grubun hazırlanmasını ister.

Nedret gazetede İspilli ile ilgili haberi yayınlar. 3 Kasım günü saat 14:00′da İstanbul Astakoz otelde Devran İspilli’ye bir işadamı derneği plaket verecektir. Zafer otelin civarına giderek plana son şeklini verir. Ergun’a köpeklerin bağlanacağı yeri ve yumurtacı protestocuların duracağı yeri anlatır.

Zafer, İspilli’nin İstanbul’a gelmesine iki gün kala planı beraber gerçekleştireceği arkadaşlarıyla son provasını yapar. İspilli dışarı çıkınca protestocular çürük yumurta atacaklardır. Bir kişi köpekleri bağlı olduğu yerden serbest bırakacak, çürük yumurtaya koşullanan patlayıcı yüklü köpekler kokuyu daha iyi duyabilmek için İspilli’nin üzerine çullanacak, bir kişi de elindeki kumandaya basarak bombayı patlatacaktır.

Okan, işkencenin etkisinden kurtulamadığı için uzun süre sevgilisi Fikriye’nin evinden dışarı çıkmaz. Fikriye ona bugün İspilli’ye çürük yumurta atacaklarını bir protesto gösterisine katılacağına söyler. Okan bu düşünceye sıcak bakar. Eğlenceli olmasının yanında, uzun süredir eylem alanına inmediği için kendisi için de iyi olacağını düşünür. Fikriye öğlene kadar dışarıdaki işlerini bitirmek üzere evden çıkar. Okan o gün Fikriye’ye evlenme teklif etmeye karar verir.

“Okan sık sık saatine bakarak buluşma yerine doğru yürüyordu. Çok sevinçliydi. Bir cebinde özenle sarıp koruma altına aldığı iki yumurta, diğerinde ise küçük bir yüzük kutusu.” (s. 281)

Yaralıyüz İspilli’ye eylem yapılacağını öğrenir ve Avukat Haydar’ın oraya gelebileceğini düşünür. Yaralıyüz İspilli’ye plaket verileceği otele doğru gider.

Artık, Zafer’in planı için her şey hazırdır. Protestocular İspilli’nin otelden çıkmasını beklerler.

“Yumurta elde gözünü İspilli’nin geleceği yere odaklayan Okan, birden Yaralıyüz’ü gördü.

Evet bu ta kendisiydi.
Önce yavaş bir sesle, Fikriye’ye “işte bu” dedi.
Okan sesini biraz daha yükseltti:

“İşkencecim!…”

Yakın çevresindekiler bu sesi duymuştu ve Okan’a bakıyorlardı.

Heyecanını yenemeyen Okan, çevresindekilerin bakışlarından da destek alarak avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı.

“işte bu, işte şu karşıda duran işkencecidir!.. işkenceci, işkenceci!..”

Grup da Okan’a katıldı.

“İşte işkenceci!.. İşte işkenceci!..” (s. 398)

Okan elindeki yumurtayı Yaralıyüz’ün başına fırlatır. Yaralıyüz öne çıkan Okan’ı tanır, belindeki silahı ateşlediği anda köpekler Yaralıyüzün yüzünde patlar. Okan ise gözünün üst kısmından vurularak yere yığılır. Şef ve Sadettin Pürçek’in bulunduğu aracın freni boşalır ve kaza yapar.

Romandaki Anlatıcı ve Bakış Açısı

Osman Şenkul’un “Ölümün Efendileri” romanında 3. Tekil, Tanrı Bilici anlatıcı tipi kullanılmıştır. ‘O’ anlatıcı ile yazar, kahramanları içten ve dıştan tanıtmış, ‘o’ anlatıcının esnekliğini kullanmıştır.

“Okan aslında kendisinden kaçıyordu. Çünkü kendisine güvenemiyordu. Eğer mümkün olduğunca başka şeylerle ilgilenebilirse, karşı karşıya gelmeye fırsatı olmayacak, önceden yaşadığı panik havasını mümkün olduğunca kendisinden uzak tutacaktı.” (s. 219)

Romanda bu üç özelliğin de yer yer kullanıldığı görülmektedir. Osman Şenkul, “Ölümün Efendileri” romanında seçtiği anlatıcı tipinin ‘ilahi’ kişiliği ile roman kahramanlarının iç sesini duyabilmekte, geçmişi ve mizacı hakkında bizi haberdar edebilmektedir. Diyalog pasajları ve betimlemelerde ise ‘o’ anlatıcının ‘yansız’ kişiliğinden yararlanılmıştır. Personel anlatıcı ile roman kahramanlarının duygu ve düşüncelerini okuyucusuna açıklamıştır.

Osman Şenkul’un “Ölümün Efendileri” romanında, Tanrısal bakış açısı ve Gözlemci Figürün bakış açısı kullanılmıştır. Tanrısal bakış açısıyla romanın unsurları hakkında geniş bir çerçeve çizilmiştir. Gözlemci Figürün bakış açısı ise Tanrısal bakış açısının çizdiği çerçevede anlam kazanmaktadır.

” – Sözünü ettiğin bu mafya babasını ben de duymuştum, kumarhane işi falan yapıyordu ve kaçakçılık işlerine de bulaşmıştı galiba; özellikle silah kaçakçılığı işlerinden dolayı adı sıkça duyuluyordu. Bu Ömer Kargı da mutlaka bunun adamı olmalı.” (s. 208)

Gözlemci figürün bakış açısına yukarıdaki örneği verebiliriz.

Romanda çok çeşitli anlatım teknikleri kullanılmıştır.

“Ölümün Efendileri” romanında, romanın kompozisyonu içerisine montajlanmış parçalar bulunur. Bu metinler Yunan Mitolojisi’nden alınmış ve romanın bütünlüğü üzerine montajlanarak, romana bir zenginlik katılmak istenmiştir.

Romanda 2700 yıl önce yaşadığı söylenen Ozan Hesiodos’un şiiri:

“Heyhat, demek ki gökyüzünün beni
Alçakça yaşanılan bu kederli zamana atması
gerekiyormuş.
Bu çağ daha önce ya da daha sonra gelemez miydi!
Oysa bugün yeryüzünde bet bereketin kalktığı
Acı ve kederli bir yokluk çağı yaşıyoruz
Zeus’un görevlendirdiği, gece ve gündüz
Çalışan insanlar türlü sıkıntılar içinde bocalıyor.
Bu çağ ki çocukları babadan, babaları çocuklardan
uzaklaştıran
Kimsenin kimseye saygı duymadığı, görevlerin
unutulduğu
Kimsenin dostu ve konuğu kalmadığı bu çağ son bulacak…” (s. 96 – 97)

Romanın birçok yerinde bu türlü montajlar bulunmaktadır. Bunların hepsi de antik Yunan Medeniyeti’nin sanatçılarından alınmıştır.

Karakterizasyon ve Kişiler

Romandaki kişileri asli ve tali olmak üzere iki biçimde incelemekteyiz. Romandaki asli kişiler olayların merkezinde yer alan karakterler olup psikolojik derinlikleri romana yansımaktadır. Romandaki asli kişiler; Okan, İşkenceci (Seyfi-Yaralıyüz), Zafer, Haydar ve Şef’tir.

Okan, ODTÜ’de okumakta olup illegal komünist parti üyesidir. 12 Eylül döneminde işkenceye maruz kalır, daha sonraları işkencecisi ile tekrar karşılaşıp hesaplaşmıştır. Romandaki bu olay romanın adına da yansımıştır.

Zafer, sendikacıdır ve devrimci hareketin içindedir. 12 Eylül’ün intikamı için sağcı bir işadamını hedef alan bir plan hazırlar ve uygulamaya sokar.

Haydar, Sendika’nın avukatıdır, 12 Eylül darbesinden sonra faili meçhul cinayetleri aydınlatmak için çalışır.

İşkenceci, Yaralıyüz de denmektedir. Asıl adı Seyfi’dir. Sağcı örgütün tetikçisidir. Emniyet’te geçici bir süre çalışıp gözaltına alınanlara işkence yapmıştır. Bunlardan biri de Okan’dır.

Şef, Adı Abdurrahman Mutlu’dur, sağcı bir örgüt içinde önemli bir göreve sahiptir, 12 Eylül döneminde ölüm listelerini o hazırlar ve birçok faili meçhul cinayete karışır.

Romandaki Tali Kişileri şöyle sıralayabiliriz:

Orhan, Devrimci hareketin içinde yer alır. ODTÜ’de öğrencidir. Nedret, Gazeteci, Devrimcidir, Zafer’in planını gerçekleştirmesine yardımcı olur. Halis, Sağcı örgütte önemli bir görevdedir, örgütte silahlı bir grubun başındadır, daha sonraları örgütüyle sorun yaşar ve örgütün kendi içindeki ölüm listesinde yer alır.

Sadettin Pürçek, Güneydoğu’da aşiret lideridir, sağcı örgütün kirli işlerindeki yardımına karşılık, o da örgüte yardımda bulunur. Ergun, Devrimcidir, Zaferin’in planına yardım eder ve planını destekler. İspilli Devran, İşadamıdır, Devrimcilere faturayı kesenlerin başında yer aldığı düşülmektedir. Bu nedenle devrimcilerin hedefi olmuştur. Salih Abi, Yaralıyüzü örgüte sokmuştur. Fikriye, Okan’ın sevgilisidir. Rıza, Yaralıyüz’ün arkadaşıdır.Seyit, Yaralıyüzün yeğenidir. Büyük Şef, Sağcı partinin lideridir. Polis Amiri, Okan’ı sorguya çekmiştir.

Osman Şenkul’un “Ölümün Efendileri” romanında karakter yaratma yöntemi açıklamalı ve dramatik yöntemleri kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Açıklamalı yöntemle çizilmek istenen roman kişileri ile ilgili bilgiler yazar tarafından verilmiştir. Dramatik yöntemle romancı tarafından karakteri çizilmiş roman kişisinin kendi davranış biçimi karakterizasyonun başarısını desteklemektedir.

Yazar, romanda işkenceci olarak yer alan Seyfi’yi açıklamalı yöntemle okuyucuya şöyle tanıtır:

“Yüzündeki yarayı da Ulus’taki bu mekânlardan birinde edinmişti; o günlerde yeni içmeye başladığı esrara para yetiştirebilmek için satıcılık yapıyor, bazen de sadece kuryelikle görevlendiriliyordu.” (s. 38)

Romancı genel olarak kahramanı çizmek için tanıtıcı gayeli geriye dönüşlerden yararlanmıştır.

“Ölümün Efendileri” romanında Okan, Zafer, Seyfi (Yaralıyüz), Şef, Haydar diğer kişilere göre daha fazla psikolojik derinliğe sahip boyutlu kişilerdir. Nedret, Orhan, Halis, Salih, İspilli Devran, Doktor, Ergun, Büyük Şef gibi kişiler romanda nispeten daha az psikolojisi yansıtılan düz kişilerdendir. Romanda geniş bir konu işlendiği için ve daha çok bir belgesel gibi anlatılma yoluna gidildiğinden, insan psikolojiden çok harekete önem verilmiştir. Fakat romanın sosyal ilişki ağı yukarıda belirttiğimiz boyutlu kişiler çevresinde oluşmaktadır.

Yazar, romanının kurguyla gerçek iç içe geçerek Türkiye’nin karanlık bir dönemini belgesel gibi yansıttığı savındadır. Romandaki tipolojiyi incelerken roman kurgusunun dışına çıkmadan inceleyeceğiz.

Romanın kişilerini 12 Eylül dönemini yansıttığı ve belirli bir ideoloji kesiminde kümelendiği için toplumsal tip olarak niteleyebilmekteyiz. Romandaki kişiler ideoloji ve hayat görüşünü yansıtan toplumsal tiplerdir. Bu kişilerden bazıları ise para hırsları ve zalim nitelikleriyle psikolojik tip olarak sınıflandırılabilir. Romanda, uyuşturucu kaçakçısı aşiret lideri Sadettin Pürçek, para için ve kötü yaratılışlı olduğu için insanları öldüren, işkence yapan Yaralıyüz (Seyfi), romanda toplumsal amaçlı olarak belirtilse de intikam için bombalı eylem yapan Zafer, yükselme hırsıyla ölüm listeleri hazırlayan Şef, psikolojik tip olarak sayılabilir.

Romanda Zaman

Osman Şenkul’un “Ölümün Efendileri” romanında anlatılan zaman Türkiye’nin intizamsız dönemlerinden biri 12 Eylül 1980 darbesi öncesi ve özellikle sonrasıdır. Romanda zaman düzensizdir. Bu nedenle zaman konusunda kesin bir yargıya varamayız. Yazar, zamanı çoğunlukla sezdirme yoluna gitmiştir.

Romanda sezdirilen zaman hep kronolojik olarak ilerlemez. Kimi yerlerde geriye dönüş tekniği uygulanmıştır. Anlatı kimi yerde eş zamanlı, kimi yerde art zamanlıdır. Geriye dönüşlerle roman kişileri ile ilgili bilgi verilir, bu roman tekniğinden özellikle kişilerin tanıtımında yararlanılmıştır. Romanda birkaç yerde ileri sıçramalar da görülmektedir. Romandaki ileri sıçramaların ardından yapıcı geriye dönüş tekniği ile okuyucu roman kişisi hakkında bilgilenmiştir.

Roman kurgusu içinde, zaman tarihsel gerçekliğe, 1980 darbesi ve sonrasına dayanmaktadır, romanda zamanı belirmek için şu örnekleri verebiliriz:

“Ülkemizi karanlıklara sürükleyen darbenin ardından birçok aydın, işçi, akademisyen, kısacası birçok yurttaşımızın katledilmesine karşın, bu güne kadar ya failleri bulunamadı ya da olası faillerin üzerine yeterince gidilip kanıt toplanamadığı için, yakalananlar da kısa sürede yeniden aramıza salındılar.” (s. 335)

“Okan yıllar sonra, Yaralıyüz ile karşılaştığı günün gecesinde, tamamen unutması gerektiğini iyi bildiği bu olayı, bütün ayrıntılarıyla yeniden yaşıyor gibi anımsamıştı.” (s. 21)

“Ölümün Efendileri” romanında geriye dönüş tekniği önemlidir. Özellikle yapıcı geriye dönüşle roman kişileriyle ilgili karanlıkta kalan noktalar aydınlatılmıştır. Bu türlü geriye dönüşe ihtiyaç duyulmasını sağlayan genellikle romanda ileri sıçramaların bulunmasıdır.

Roman kahramanı Okan, bir otobüste burun buruna gelip ecel terleri döktüğü Yaralıyüz ile yıllar sonra işkencecisi olarak karşılaşır. Aradan geçen süre zarfında neler olduğunu, yapıcı geriye dönüşle öğreniriz. Okan işkence sırasında geçmişini hatırlar. Yarralıyüz’ün de işkenceciliğe nasıl başladığı yapıcı geriye dönüşle öğreniriz.

İleri Sıçrama:

“Okan yıllar sonra, Yaralıyüz ile karşılaştığı günün gecesinde, tamamen unutması gerektiğini iyi bildiği bu olayı, bütün ayrıntılarıyla yeniden yaşıyor gibi anımsamıştı. Yaralıyüz’ü sesinden tanımıştı; çatlak ve boğuk sesi duyduğu anda, karnının çekildiğini, parmakları dahil, tüm eklemlerinin ince ince sızladığını hissetmişti.” (s. 21)

Yapıcı Geriye Dönüş:

“– Bunların dışındaki zamanımı kaçmanın yollarını aramakla geçireceğim. Eğer bir gün buluşmaya gelmezsem merak etme. İkincisine de gelmezsem, bir akşam benzinliğin önünden geçer bakarsın. Yoksam, Nazım’ın deyimiyle mavi pulu Asya damgalı mektubumu beklersin.” (s. 32 – 33, Okan’ın arkadaşıyla konuşması)

Romanda Mekân

Roman hayli hareketlidir, bu nedenle mekân daha çok dış dıştadır. İç mekânın bulunduğu yerlerde, mekân unsuru bazen atmosfer yaratmak için de kullanılmıştır. Benzetmeler ve söz sanatlarıyla yapılmış tasvirler romanda olayların cereyan ettiği çevreyi tanıtmak için yapılmıştır. Romanın geçtiği şehirler; İstanbul, İzmir, Vietnam, Ankara ve Urfa’dır. Roman geniş bir mekân ve zaman yelpazesinde gidip geldiği için mekân fazla belirtilmez. Tasvir edilen mekânların romanda çok sınırlı olduğu göze çarpar.

“Koruma, kilidi çıkarıp zincirin bulunduğu parmaklık aralığından sıyırdığı anda çok büyük bir gürültü koptu. Ortalık toz duman olmuş, havadan tahta, kiremit, tuğla, ağaç dalları yağıyordu. Armut ve söğüt ağaçlarının arasındaki binanın yerinde mantar şeklinde bir toz bulutu oluşmuş yükseliyordu.” (s. 260)

“Alçak, beyaz boyalı teras duvarı boyunca üç tane kamelya benzeri oturma grubu, her oturma grubunun ortasında da birer küçük havuz vardı.” (s. 282)

Dil ve Üslup
Osman Şenkul, “Ölümün Efendileri” romanında kişileri, psiko/sosyal konumlarına, içinde bulundukları psikolojiye, kültür düzeylerine, mizaçlarına göre dile gelmişlerdir. Kişileri konuştururken çizdiği karaktere uygun bakış açısıyla konuşturmuştur.

Avukat Haydar’ın konuşması:

“– Bildiğiniz gibi, size birazdan dağıtacağımız listeden de hafızalarınızı tazeleyeceğini inanıyoruz, ülkemizi karanlıklara sürükleyen darbenin ardından birçok aydın, işçi, akademisyen, kısacası birçok yurttaşımızın katledilmesine karşın, bu güne kadar ya failleri bulunamadı ya da olası faillerin üzerine yeterince gidilip kanıt toplanamadığı için, yakalananlar da kısa sürede yeniden aramıza salındılar.” (s. 335)

Sorgu yapan komiserin konuşması:

“Yani diyorum ki Okan kardeşim, bu işi bitirelim, seni şimdi götürsünler arkadaşlar odana. Önce bir istirahat et. Sonra, sen biraz düşün, şöyle hatırla her şeyi, olan biten, eylemleri falan diyorum yani… silahları külahları falan da, tamam mı! Kendine gel yani biraz. Düşün. Uzun uzun düşün ki, bir şey kalmasın unuttuğun.” (s.119)

Romanda tasvir bulunan yerlerde söz sanatlarından yararlanılarak süslü bir üslup kullanılır. Bazı kişilerin tanıtımında duygusal bir üslup kullanıldığı da görülür. Roman genelinde bir hareketlilik gözlenir, bu nedenle genelde sade, anlaşılır bir anlatım vardır.

Romanda Güneydoğu Anadolu Bölgesi anlatılırken kullanılan sanatlı üslup, romanın nadir bulunan tasvirlerindendir.

Sonuç Yerine

“Ölümün Efendileri – İlk Hesaplaşma” romanında 12 Eylül darbesine öğrencilerin ve gençlerin ekseninde bakılıyor. Yazar, 12 Eylül’ün toplumda bir travmaya neden olduğunu, bu travmanın etkilerinden ancak darbeyi yapanlarla ‘hesaplaşılarak’ atlatılabileceği savındadır.

Kitap: Ölümün Efendileri – İlk Hesaplaşma
Yazar: Osman Şenkul
Yayın: Güncel Yayıncılık
Basım: Nisan 2005 (1. Basım)
Sayfa: 400 s.

Bütün Masallar, Bütün Öyküler – Oscar Wilde

11 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Düşle Edebiyat

Yazan:C. Alper İlhan
Yazı Kaynağı:Düşle Edebiyat Dergisi

19. yüzyılda adı anılmadığında edebiyatın bir yönünün eksik kalacağını tekrar hatırlattı bana Oscar Wilde. Yıllar önce okuduğum “Dorian Gray’in Portresi” büyülü atmosferi içinde sanatsal sinemanın ilk örneği gibi duran görselliği ve gizemiyle beni kendine hayran bırakmıştı. O günden bu yana Oscar Wilde okumayışımın nedenini bilmiyorum. Ancak, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi’nde “Bütün Masallar, Bütün Öyküler”in baskısını görünce kitabı almakta bir an bile tereddüt etmediğimi düşününce, o izin halen içimde bir yerlerde gizli olduğunu fark ettim.

“Mutlu Prens ve Diğer Masallar” başlığını taşıyan ilk bölüm daha çok bizim ülkemizin ve Doğu’nun kültür örgüsüyle oluşturulmuş masallardan oluşuyor. “Mutlu Prens” , “Bülbül ve Gül”, “Bencil Dev” , “Vefalı Dost” ve “Harika Fişek” masalları konuşan çiçekler, hayvanlar, nesnelerle dolu ütopik bir evrenin içinden geçip okuyucuya ulaşıyor. Yalnızca çocuk masalları olmadığınıysa ancak okuduğunuzda anlıyorsunuz. Wilde’in kullandığı ifadeler, yoğun ve temel insani duyguların yanı sıra ortaya koyduğu ruhsal tepkiler gerçekten yaratıcı:

Ve Ağaç, Bülbül’e dikene daha da yaslanmasını söyledi. “Yaslan, daha da yaslan, küçük Bülbül,” diye bağırdı. Ağaç, “yoksa Gül bitmeden gün doğacak.”

Ve Bülbül dikene daha da yaslandı, diken kalbine girdi, keskin bir acı kapladı içini. Keskin, çok keskindi acı, yabanıllaştıkça yabanıllaştı Bülbül’ün şarkısı, çünkü Ölüm’ün kusursuzlaştırdığı Aşk’ın şarkısını söylüyordu, mezara girdiğinde ölmeyen Aşk’ın.

Aşk uğruna anlatılan “Bülbül ve Gül” masalı, doğaüstü atmosferin metafizikle birleştiği yerde bitirilmiş Wilde tarafından. İhanetle birleşen bir felsefi öğreti gibi… yeniden öğrenilesi.

Oscar Wilde o yıllardan bu zamana dek uzanan çeşitli ’sahte edebiyat vurgular’ına da masallarında göndermeler yapmış, “Vefalı Dost” masalı daha yeni başlamıştır:

“Öykünün sonu mu bu!” diye sordu Su Sıçanı.

“Yok canım,” dedi Ketenkuşu, “bu daha başı.”

“Öyleyse siz çağın pek gerisinde kalmışsınız,” dedi Su Sıçanı. “Artık öykü anlatmayı bilen herkes, öykünün sonundan başlayıp, sonra başını anlatıyor, ortasıyla da bitiriyor. Yeni usul bu. Geçen gün gölün etrafında bir delikanlıyla birlikte dolaşan bir eleştirmenden duydum bunu. Bu konuda uzun uzun konuştu; söylediklerinin doğru olduğundan eminim, çünkü mavi gözlüklü ve kel kafalıydı; ayrıca delikanlı ne zaman bir şey söyleyecek olsa ‘hıh!’ diye cevap veriyordu.”

Bugün de şekilci bir şekilde televizyonlara çıkan ve mor fularını boynuna dolayan, estetik el hareketleriyle kendilerince edebiyat kuramları ve eleştirileri oluşturan herkese inanmıyor mu insanlar! Hele ki bu kişiler televizyona çıkıp anlatıyorsa dertlerini ve onları dinleyenler anlatılanlardan hiçbir şey anlamıyorsa durum gerçekten de böyle değil mi! Tabii öte yandan Wilde’in son dönemlerde iyiden iyiye artan (kimi zaman iyi bir tercihtir, kimi zaman kötü) öykünün başıyla sonunu birbirine bağlama düşüncesiyle ilgili yazdıkları gerçekten de çok estetik. Tabii masal anlatılıp bittikten sonra Su Sıçanı’nın verdiği tepki de Wilde’in masalla birleştirdiği sert göndermenin ta kendisi:

“Korkarım siz öykünün ana fikrini anlayamadınız,” dedi Ketenkuşu.

“Neyini, neyini!” diye bağırdı Su Sıçanı.

“Ana fikrini.”

“Yani öykünün bir ana fikri mi var!”

“Gayet tabii,” dedi Ketenkuşu.

“Pes doğrusu!” dedi Su Sıçanı gayet öfkeli bir tavırla.

“Anlatmadan önce söyleseydiniz ya. Söyleseydiniz hayatta dinlemezdim öykünüzü; hatta o eleştirmen gibi ‘hıh’ derdim size. Mamafih, şimdi de diyebilirim: Hıh!” diye bağırıp kuyruğunu şöyle bir savurdu ve deliğine geri döndü.

Oscar Wilde’in anlattığı öyküler ve masallarda kullandığı üslup için eleştirel bir duruş belirlemiş sürekli. Hayatta mevki ya da maddeci zevklerle hareket eden insanlar için yenilgi anlamını taşıyor onun anlattıkları. İçsel hislerle hareket eden insanlar kazanıyor onun öykülerinde; romantikler, acı çekenler, yaşama karşı dik durabilenler… Onun anlattığı hikâyeler acının içinden geçip de insanın zihninde eğlenceli bir şekil kazanan yaşamdan parçalardan başka ne ki! Kaleminin dokunduğu sözcükler bile özenle seçilmiş. Wilde’in bu kusursuzluğu yaşamda bildiğimiz, ama bilmezden geldiğimiz her şeyi karşımıza çıkarıyor. Yeni bir yaşam vaat etmiyor anlattıkları, gözden kaçırılanlar çünkü sözü edilenler. Oscar Wilde kendisi otobiyografik öğelerle dolu öyküler ya da masallar yazmak yerine, toplumda gördüğü çeşitli karakterleri ‘tip’ haline getirip sunuyor okuyucusuna.

‘Masallar’ bölümünde yer alan anlatıların hepsinde gerçeküstü olaylar ve karakterlerle karşılaşıyorsunuz. Devlerden konuşan çiçeklere, düğün için patlatılacağını düşünmek yerine patlatılacağı için düğün olduğunu düşünen kibirli hava fişeklere(!), denizkızlarından cücelere uzanan masallar dünyasının kapılarını açmış Wilde. Masalların çoğunda basit iyi-kötü savaşı olsa da temel yapıyı oluşturan, içten bir düşünce akışı sağlanabilmiş ve kullanılan dil sayesinde aslında her şeyin o kadar basit olmadığı ortaya konabilmiş.

‘Öyküler’ bölümü de sürükleyici olmaktan öteye geçen bir dizi öykü barındırıyor. “Lord Arthur Savile’in Suçu” isimli öykü fazlasıyla dikkate değer. Bir ‘el okuyucu’nun Lord Arthur’a cinayet işleyeceğini söylemesi ve bunun üzerine sevdiği kadının hayatını mahvetmek istemeyen adamın düğünü erteleyip işleyeceği cinayetin zamanını beklemeden onu çağırması ve cinayet işlemek için elinden geleni yapması anlatılıyor öyküde. Tabii ki tasarladığı cinayetlerin birçoğu başarısızlıkla sonuçlanıyor ve gerçek cinayet hiç beklenmedik bir zamanda bambaşka birini etkiliyor… Bu öyküde özellikle beklenmedik anda karşınıza çıkan cinayet ve ‘bombalı saatin’ akıbeti unutulmayacak cinsten. “Canterville Hortlağı”ndysa hayaletlerden korkmayan Amerikalı bir ailenin satın aldığı malikânedeki hayaletle olan mücadelesi fazlasıyla okunaklı bir şekilde anlatılmış.

‘Mensur Öyküler’ bölümündeyse birkaç paragrafta ya da satırda bile Wilde’in anlatmak istediklerini kusursuzca ifade edebildiğini rahatlıkla görüyorsunuz:

Narkissos öldüğünde, zevk pınarı bir tatlı su havuzundan tuzlu gözyaşı havuzuna dönüştü; Oreas’lar pınara şarkılar söyleyip teselli etmek için ağlatarak ormandan çıkıp geldiler.

Pınarın bir tatlı su havuzundan tuzlu gözyaşı havuzuna dönüştüğünü görünce, yeşil saç örgülerini çözüp pınara seslendiler, “Narkissos için böyle yas tutmana şaşırmadık, çünkü o çok güzeldi,” dediler.

“Narkissos güzel miydi!” dedi pınar.

“Bunu senden iyi kim bilebilir!” diye cevap verdi Oreas’lar. “Bizim yanımızdan geçip giderdi hep, ama seni yalnız bırakmazdı, toprağa uzanıp sana bakar, senin sularının aynasında kendi güzelliğinin aksini seyrederdi.”

Pınar şöyle cevap verdi: “Ama ben, Narkissos’u, toprağa uzanıp bana baktığı zaman, onun gözlerinin aynasında hep kendi güzelliğimin aksini gördüğüm için severdim.”

“Bütün Masallar, Bütün Öyküler” için sadece birkaç güzel ifade taşıdıkları düşünüldüğünde bile söylenecek o kadar söz var ki… Yazılanların hepsi anlamsız olsaydı bile, öylesine ifadelerle donatılmış bütün öyküler, öylesine sıcak bir anlatımla okuyucuya sunulmuş ki anlamsızlık dahi anlam kazanabilirdi.

Oscar Wilde’in öykü ve masalları birçok yayınevi tarafından piyasa sunulduysa da, derli toplu olarak bu işi ilk kez yapan İş Bankası Kültür Yayınları oldu. Nicedir okurken büyük keyif aldığım bir kitap yoktu. Roza Hakmen ve Fatih Özgüven’in Türkçe’ye çok başarılı bir şekilde çevirdikleri bu kitap kesinlikle atlanmamalı.

Kitap: Bütün Masallar, Bütün Öyküler
Yazar: Oscar Wilde
Çeviri: Roza Hakmen, Fatih Özgüven
Yayın: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Basım: Mart 2006 (1. Basım)
Sayfa: 257 s.

Karanlık Gecenin Örtüsü – Orhun Tangöze

11 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Düşle Edebiyat

Yazan:C. Alper İlhan
Yazı Kaynağı:Düşle Edebiyat Dergisi

2000′li yıllarda edebiyat dünyamıza adım atmış, ilk kitabını dönemin en büyük yayınevlerinden birinden bastırmış olmasına rağmen uzun yıllardır sesi soluğu çıkmayan ve çok fazla tanınmamasına rağmen okuyucu kitlesi hayli geliş olan Orhun Tangöze’nin dördüncü romanı “Karanlık Gecenin Örtüsü” yılbaşında Kantocu Yayınevi tarafından yayınlandı. Edebiyat sahnesine şöyle bir bakıp azıcık tozunu yuttuktan sonra ya bu tozdan boğulduğundan ya da kendinde yazacak gücü bulamayışından bilinmez ama kendini çektiği köşesinden tekrar ortaya çıkması beni hayli sevindirdi doğrusu.

Onu yıllar önce “Sevilmeyen Romanya” isimli kitabıyla tanımıştım. Gezi izlenimlerinden oluşturduğu bir kitapmış izlenimi verse de bambaşka bir roman ülkesiyle karşılaştırmıştı o zamanlar okuyucusunu. Parlak isimler, cilalı kapaklar ve renkli reklam afişlerinin kitaplar için bugünkü kadar yaygın olmadığı o dönemde hatırı sayılır bir okuyucu kitlesine ulaşmıştı Tangöze. Aradan geçen yıllar onu takip etmeye çalışan insanlar için hayli zor oldu. Okuyucularının neredeyse tamamını kaybetmiş olması onun takip edilemeyişinden kaynaklandı hep. İsmi duyulmamış yayınevlerinden bastırdığı kitapların neredeyse tamamı dizgi hatalarıyla dolu, cümle bozuklukları, eksik sayfalarla bir araya gelmiş kâğıt tomarları gibiydi âdeta. Kantocu Yayınevi bundan sonra yazarın tüm kitaplarını kendi editörlüğünde basacağının müjdesini veriyor okuyuculara kitabın giriş bölümünde. Dilerim ki onun hakkında zamanında fikir sahibi olamamış insanlar için de olanak olur bu. Gerçi ilk kitabından şu güne kadar geçen zaman içerisinde yayınlanan kitaplarının dizgi hataları ve cümle yanlışları düzeltilse bile kurgularının da baştan, üslubununsa sil baştan yazılması gerektiği düşünülürse bu hayli yorucu bir çalışma olacak.

“Karanlık Gecenin Örtüsü”ne dönecek olursak. Kitap on ana bölümden oluşuyor. Bu bölümler: Karanlık, Gecenin, Örtüsü, Yalın, Bir, Yalnızlığın, Tarihi, Ki, Sonuçtur, Bu. Postmodern romanın Türkiye’de Oğuz Atay ile birlikte gelişme gösterdiği düşünülürse aslında henüz yeni bir tür olduğunu söylemek mümkün. Tangöze’nin kitabı da bu türün yetkin örnekleri arasına girmek için çaba gösteriyor. Onun imge dünyasının kapılarından girdiğinizde, tıpkı ilk kitabı “Sevilmeyen Romanya”da olduğu gibi mekân kavramınız dün ile bugün arasında sürekli bir geçiş hali yaşıyor. Siz nereye gitmek isterseniz, roman sizi oraya doğru çekiyor. Bunu hangi bilinçle okuyucusuna yaptırdığınıysa yazınsal üslubunu gördüğünüzde daha iyi anlayacaksınız…

Kitabın en zayıf noktasıysa hemen hemen her bölümde bir önceki bölümlerde tekrarlanıp duran bazı ifadeler. Bunlar kimi vurguları yakalamak için yapılmış yazar tarafından, ancak vurgu yakalamaktan ziyade vurgunun dibe çekilmesine neden olmuş. Sürekli devinip duran bir sözcük sizin zihninize kazınmaktansa bölümler ve sayfalar ilerledikçe alışılagelmiş bir hal alıyor. Bu alışılagelmişlik de onu reddetmenize kadar varıyor… Belirli bir zaman sonra sözcük esas değerini yitirip hecelenişe, oradan da küçük ses ifadelerine yani harflere kadar uzanıyor. Koskoca iki sayfa boyunca, okumayacağını bilerek hiçbir okuyucunun aynı sözcüğü yinelemek -ki bunu birkaç bölümde tekrar etmek- sonra azaltmak hiç mantıklı bir eylem değil doğrusu. En sonunda azalta azalta sayfalardan paragraflara, paragraflardan cümlelere, cümlelerden sadece bir kez sözcüğü kullanmaya ve nihayetinde kitabı ‘BU’ bölümüyle bitirmeye kadar vardırıyor Tangöze işi. Sanki gramerden soyutlanamayacak ‘bu’ gösterisine maruz kalıyorsunuz. Beni en çok rahatsız eden bu oldu kitapta. Somut olarak da bu oldu… Diğer sözcüklerse karanlık, gece ve örtü:

“Karanlık gecenin örtüsünü kaldırıp altına bakıyorum. Hayır, karanlık gece örtüsünü masaya seriyorum. Bir akşam yemeği, karanlık gecede. Örtüsünü alıp üzerinden sandalyeye oturmasını işaret ediyorum. Gece, karanlık örtüsüyle üzerimize seriliyor. Biz de seriliyoruz karanlığın örtüsüyle birlikte yere. Yemek çoktan bitmiş, sevişiyoruz artık gece üzerimizde, altımızda, her yanımızda. Örtünüyor yorgana, gece diyorum, zaten karanlık, görmeyeceğim ki seni, utanıyorum diyor. Karanlık diyorum, gecenin örtüsü benim utancımı gizlemeye yetmez diye sızlanıyor. Ne büyük bir utanç ki bu geceyle bile örtülmezken sen benimle sevişme yürekliğini gösteriyorsun. Kıpkırmızı oluyor yüzü, gece örtüsünü karanlıktan kaldırıp sabahın aydınlığına vermiş olmalı ki görüyorum. Gün doğduğunda utancın nasılsa belli olacak… demeye kalmadan güneş beliriyor. Karanlık gece örtüsünü kaldırıyor ikimiz üzerinden de. Herhangi bir gün artık, o gece geride kaldı. Şimdi giyinip işe gitmeliyiz, biz ne kadar soyut alemlerin elçileri olduğumuza inansak da dipdiri bir somutluk var karşımıza. Bir kez daha sevişelim mi! Hayır! İşe geç kalırız. Kapıyı çarpıp çıkıyoruz, karanlık gecenin örtüsü yatağımızda topluyor kendini, büzülüyor, uymalı ki gün geçmeli. Sakinliğe özlemim var.”

Orhun Tangöze bir düşkırıklığının başlangıcında hayal tacirliği yapmaktansa, yenilgilerinin içinde kendi kuyusunu kazmayı tercih eden bir yazar. ‘Kaybedenler kulübüne üyeyim ben’ havasına girmeden yapıyor üstelik bunu. Bu gevşek ağustosta, böyle ciddi bir yazı yazabildiğime ben inanamıyorum doğrusu. Önemsemeyin, arada oluyor böyle şeyler, yazın / okuyun… keyfinize bakın.

Kitap: Karanlık Gecenin Örtüsü
Yazar: Orhun Tangöze
Yayın: Kantocu Yayınları
Basım: Şubat 2009
Sayfa: 388 s.

Bütün Şiirleri – Orhan Veli

11 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Düşle Edebiyat

Yazan:Emine Gürbüz
Yazı Kaynağı:Düşle Edebiyat Dergisi

Orhan Veli hayattayken beş şiir kitabı basılmıştır. Bunlar 1941 – 1945′te yayınlanan şiirlerini içeren “Garip”, 1945′te yayınlanan “Vazgeçemediğim”, 1946′da yayınlanan “Destan Gibi”, 1947′de yayınlanan “Yenisi” ve 1949′da yayınlanan “Karşı”dır. Fakat bu kitaplarda yer almayan birçok şiiri de vardır. Bu şiirler çeşitli dergilerde ve gazetelerde yayınlanmıştır. Ama hiçbir yerde yayınlanmayan şiirleri de vardır.

Adam Yayınları’ndan çıkan “Orhan Veli – Bütün Şiirleri” isimli eserde Orhan Veli’nin yaşarken yayımladığı kitaplarda yer alan şiirlerini, dergi ve gazetelerde çıkmış olan şiirlerini ve hiçbir yerde yayımlanmayan şiirlerini bir arada bulabilmek mümkün.

Kitap iki yüz on iki sayfadan oluşuyor ve içerisinde yüz yetmiş sekiz şiir barındırıyor. Şiirlerin alt bölümlerinde yayınlandığı tarih ve yer belirtilmiş. Bu belirtme eserin bilimsel bir çalışmanın ürünü olduğunu ortaya bir nebze de olsun koyuyor.

Eser bugüne kadar, ‘Varlık Yayınları’, ‘Bilgi Yayınevi’, ‘Can Yayınları’ tarafından basılmış. Adam Yayınları tarafından yapılan kırk beş baskından sonra Yapı Kredi Yayınları tarafından tekrar basılmış eser. Bu baskının öncekilerden farklı olan yanı, Orhan Veli’nin yaşarken yayınladığı kitapların orijinal kapak örneklerinin de baskıda yer alıyor oluşu.

Eserde yer alan şiirler, kitapların yayınlanış tarihlerine göre şöyle: “Garip”, “Vazgeçemediğim”, “Destan Gibi”, “Yenisi”, “Karşı”, “Kitaplarına Girmeyen Son Şiirleri (Sağlığında Yayınlananlar)”, “Kitaplarına Girmeyen Son Şiirleri (Ölümünden Sonra Yayınlananlar”, “Dergilerde Yayınladığı Ama Kitaplarına Almadığı Eski Biçimli Şiirleri”, “Dergilerde Yayımladığı Ama Kitaplarına Almadığı Yeni Biçimli Şiirleri”, “Sağlığında Yayınladığı Yeni Biçimli Şiirleri” olmak üzere on başlıktan oluşuyor.

“Orhan Veli – Bütün Şiirleri” adlı eser bir şâirin kısacık yaşamında verdiği ürünlerin külliyatını ortaya koyuyor.

Açsam Rüzgara

Ne hoş, ey güzel Tanrım, ne hoş,
Maviliklerde sefer etmek,
Bir sahilden çözülüp gitmek,
Düşünceler gibi başıboş.

Açsam rüzgara yelkenimi,
Dolaşsam ben de deniz, deniz.
Ve bir sabah vakti, kimsesiz
Bir limanda bulsam kendimi.

Bir limanda, büyük ve beyaz
Mercan adalarında bir liman.
Beyaz bulutların ardından
Gelse altın ışıklı bir yaz.

Doldursa içimi orada
Baygın kokusu iğdelerin.
Bilmese tadını kederin
Bu her alemden uzak ada.

Konsa rüya dolu köşkümün
Çiçekli damına serçeler.
Renklerle çözülse geceler,
Nar bahçelerinde geçse gün.

Her gün aheste mavnaların
Görsem açıktan geçişini
Ve her akşam dizilişini
Ufukta mermer adaların.

Ne hoş, ey güzel Tanrım, ne hoş !
İller, göller, kıtalar aşmak.
Ne hoş deniz, deniz dolaşmak
Düşünceler gibi başıboş.

Versem kendimi bütün bütün
Bir yelkenli olup engine.
Kansam bir an güzelliğine
Kuşlar gibi serseri ömrün.

Kitap: Orhan Veli Bütün Şiirleri
Yazar: Orhan Veli
Yayın: Adam Yayınları
Basım: 1. Basım (Şubat 2000)
Sayfa: 217 s.

Kar – Orhan Pamuk

11 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Düşle Edebiyat

Yazan:C. Alper İlhan
Yazı Kaynağı:Düşle Edebiyat Dergisi

“Kitabım yine babadan kalma tanımla ‘postmodern’dir; gülümseyerek söylüyorum bunu, kendi temsiliyet sorununu da sorguya çektiği için. Gerçekçi romanlarda olduğu gibi ‘İşte gerçek, işte bunun aynaya düşmüş izdüşümü’ demiyorum. Aynada gözüken şeyleri ve aynayı dürüstçe, mümkün olduğunca tartışıyorum.” (Radikal Kitap Eki – Orhan Pamuk ile yapılan Söyleşi 18/01/2002)

Ka’nın öyküsünü olabildiğince tâkip etmemeye çalıştım televizyonlardan, gazetelerden ve dergilerden. Çünkü o kadar çok konuşuluyordu ki elbette bir-iki kişi pek de gerekli -okunduğu zaman öğrenilmesi gereken- olmayan açıklamalar yapacaktı öyküyle ilgili. Ka’nın yaşantısından olabildiğince uzak durduktan sonra sadece onun Almanya’da siyasal sürgün olarak on iki yıl yaşadıktan sonra Türkiye’ye (Kars’a) döneceğini öğrenmiş olarak kitabı elime aldım.

Daha ilk sayfalarda Orhan Pamuk’un dil ve anlatım yanlışlarını görmek beni üzdü açıkçası. Çünkü en çok çeviri kitaplarda görülen bir sorun olan öznenin çoğul kullanıldığı bir cümlede yüklemin de çoğul kullanılması gözden kaçmaması gereken basit bir yanlıştı. Bunu kitap boyunca ortalama 40-50 sayfada bir göreceksiniz. Yayına hazırlanmadan önce tahminim iki-üç editörün elinden geçmiş bu kitaptaki dil yanlışlarından bahsetmeyeceğim sürekli. Ama şu da var ki gözle görülür hataların belirgin bir şekilde atlanması rahatsızlık veriyor okuyucuya. Bir de bana en çok rahatsızlık veren kitabın arkasındaki şu paragraf oldu.

On iki yıldır Almanya’da sürgün olan şâir Ka Türkiye’ye dönüşünden dört gün sonra, bir röportaj için Kars şehrinde bulur kendini. Ağır ağır ve hiç durmadan yağan karın altında sokak sokak, dükkân dükkân bu hüzünlü ve güzel şehri ve insanları tanımaya çalışır. Kars’ta ağzına kadar işsizlerle dolu çayhaneler, dışarıdan gelmiş ve kardan mahsur kalmış gezgin bir tiyatro kumpanyası, intihar eden ve türban direnişi yapan kızlar, çeşitli siyasal gruplar, dedikodular, söylentiler, Karpalas Oteli ve sahibi Turgut Bey ile kızları İpek ve Kadife ve Ka için bir aşk ve mutluluk vaadi vardır.

Bu kadar çok “ve” bağlacı kullanmak ne kadar okunaklı ve akıcı bir yazı yaratıyor siz düşünün. Kitabın yalnızca arka kapağında değil, içeriğinde de bir cümlede dört-beş kez “ve” bağlacının kullanıldığı çok fazla satır var. Bunların dışında kitabın anlatımı genel olarak itici değil. Betimlemeler çok fazla değil ve genellikle yerli yerinde. Zaten olay örgüsünün başarısı içerisinde anlatımın eriyip gittiği de bir gerçek. Çünkü olayların sıralanışı ve birbirine bağlanışı çok başarılı. Mesela anlatıcı Orhan’ın kaleme aldığı sahneler çok iyi geçişlerle Ka’nın o olayı yaşadığı âna bağlanmış.

Ka’nın on iki yıl ardından yurduna dönmesi, sonra da Kars’a gitmesinin ardından orada üniversiteden arkadaşı İpek’e âşık olması biraz hayalperestlik olmuş. Belki Kars’ın diğer şehirlere uzanan yollarının kardan dolayı kapanmasının ardından orada yalnızlığının gidericisi olarak İpek’e uzanması kabul edilebilir. Ama şu da var ki Ka ne kadar İpek’e olan aşkın kendini yaşantısını kurtarmak için yaşa da -geçmişi unutmak, bir dost bulmak, sadece mutlu olmak- her şey bu kadar çabuk -üç gün- geçiştirilmemeliydi. Belki Turgut Bey’in Orhan’a Kars’tan ayrılışı sırasında hediye ettiği Turgenyev’in romanı ‘İlk Aşk’ buradaki aşka bir göndermedir. O romanda Turgenyev şöyle der:
“Ey, kısa ömürlü fırtınalar! Gönülden gönüle çağlayan sesler, tertemiz bağlantılar, duygulu, düş dolu ruhlar… İlk sevginin, ilk aşkın benliği saran sevinci! Siz neredesiniz, neredesiniz!”

Tabii İlk ‘Aşk’ın genelini ele aldığımızda Ka’nın aşkının nereye kaybolduğunu sorgulayabilecek ve aşkının kaybolduğunu fark edebilecek gücü olmadığını da anlayabiliriz. İşte bu nedenle belki ‘İlk Aşk’ı daha önce okumuş olan Ka’ya değil de Romancı Orhan’a verilmiştir bu kitap. Bunun yanında Ka’nın geçmişine bir ihanet olarak aldıladığı “Tanrı’ya inanıyorum.” cümlesini içinden defalarca tekrarladığı da bir gerçektir. Hattâ şiirlerinin hiçbirini Romancı Orhan Ka’nın kendisinin yazdığını söylemez. Şiirler ona geliyordu yazar, ama nereden ya da ne şekilde geldiğini söylemez, belki de söyleyemez. Yani Ka’ya şiirler geldiğine göre yaratma kavramı ondan alınmıştır, o yaratıcı değildir!.. Bir inanç söz konusu burada. Ka’nın inanıp inanmadığı ise kesin olarak bir cevap bulmuyor kitapta. Belki bir dergâha gidiyor ve göz yaşları içinde bir şeyhin elini öpüyor ama bunu yaparken bile kendisiyle çelişiyor. Bazen geçmişteki konumunu gözlerinin önüne getiriyor ve yaptığından utanıyor. Bazen de askerin yanında yer alıyor ve eğer İslamcılar gelirse mecburen ordunun eline bakacağını hissediyor. Daha onlarca çelişki var Ka’nın yaşadığı. Ka’yı Ateizm ve İslam arasında gidip gelen biri konumunda kurtaran da kitaptaki siyasal kimlikler, karmaşık sevgiler, tiyatrodaki ihtilâl, Kars’ın geçmişi ile bugünü arasındaki ayrımlar oluyor. Böylece yalnızca Ateist mi olsam -olarak devam mı etsem- yoksa İslâmı mı kabul etsem diyen birinin öyküsünü okumaktan kurtuluyoruz.

Ka’nın Kars’ta yaşadıklarının Kar ile bütünleşmesi ile ilgi çekici. Altıgen bir kar tanesinin çeşitli yerlerine yerleştirilmiş şiirler ve kavramlar bütünü ise nasıl hissedilirse öyle algılanabilecek cinsten. Romancı Orhan bunu biraz açıklıyor, ama tam olarak yapmaktan da bana kalırsa önemle kaçınıyor. Çünkü kitap bittikten sonra Ka’nın Kars’a gelişinden sonra yazdığı şiirleri kendince yaratan birilerinin olabileceği ayrıntısını atlayarak okuyucunun merakını ve kitaba olan ilgisini arttırmanın iyi bir fikir olduğunu biliyor.

Orhan Pamuk, kitabının arkasına New York Times’dan alarak yerleştirdiği cümlede yazdığı gibi büyük bir romancı. Benim Adım Kırmızı’nın Avrupalı okuyucuları geçmişin Türkiye’sine götürmesinin ardından Kar’ın yine Avrupalı okuyucuları bugünün Türkiye’sine getireceğe bir gerçek. “Pamuk, her defasında egzotizm meraklısı Batılı okuyucunun merakını gıdıklayacak konular buluyor.” diyen M. Ertuğrul Yavuz’a -Yeni Şafak yazarı- katılmıyorum elbette. Çünkü sadece konu anlamında değil, konun seçilişi, işlenişi bakımından da çok iyi bir yerde Kar. Zaten, Orhan Pamuk’un sözleriyle anlattığı şu kesime biraz da olsa katılmak gibi bir niyetim kesinlikle yok:
“Hani bana birazcık, milliyetçi, siyasal İslamcı ya da sözüm ona İslamcılığı savunan çevrelerden gelen bir eleştiri var ya: ‘Yabancı gibi… Fazla Türk değil, bizler gibi değil…”

Kimileri elbette rahatsız olacaktı -sağcı, solcu, devrimci, siyasal İslamcı vs. vs.- ve nitekim oldu bu kitaptan. Orhan Pamuk biraz ürkek yazmış olsa da Ka kadar korkmamış hareketlerini ortaya koyarken. Yani “her şeye rağmen” yazmaktan kaçınmamış.
Kitabın türsel karşılığı kesinlikle “Siyasal Roman”. Aşk ne kadar göz ardı edilemeyecek kadar belli edilmiş ve kitabın oldukça fazla bölümüne arka çıkmışsa da sadece bir yan olay olarak kalıyor. Orhan Pamuk pek kabul etmemeye çalışsa da kitap siyasal yönde eğilim göstermekten öte tamamen o yolda ilerliyor.

Orhan Pamuk’un Kar ve diğer kitaplarının kimileri tarafından “piyasa” olduğundan dolayı bir kenara itilmiş, kimileri tarafından da sırf “piyasa” olduğu için okunmuş olduğu aşikâr olsa bile Türk yazınında ender iyi adımlardan olduğu gerçeği asla yadsınamaz.

Kitap: Kar
Yazar: Orhan Pamuk
Yayın: İletişim Yayınları
Basım: Ocak 2002 (1. Baskı)
Sayfa: 428 sf.

Önce Ekmek – Orhan Kemal

11 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Düşle Edebiyat

Yazan:Emre Falay
Yazı Kaynağı:Düşle Edebiyat Dergisi

Bir süredir düşLE’de kitaplarını okurlarımıza tanıttığımız, toplumcu/sosyalist gerçekçi (kendi nitelemesiyle aydınlık gerçekçi) öykü ve romanımızın ustalarından Orhan Kemal’in (Adana 15.09.1914 – Sofya 02.06.1970) bir öykü kitabını daha bu ay sizlere sunmayı yerinde bulduk.

Önce Ekmek (1969 Türk Dil Kurumu ve Sait Faik Öykü Ödülü), Orhan Kemal’in dönemin İstanbul’unda, büyük kentin kıyısında yaşamaya, yaşam kavgası vermeye mahkum emekçi sınıfını, işsizlerini, yoksullarını yansıttığı 17 öyküden oluşmaktadır.

Kitaba adını veren Önce Ekmek, ilkokula devam eden Ayten’in ailesinin yoksulluğu nedeniyle okulu bırakıp çalışmaya karar vermesinin öyküsüdür. Her akşam İstanbul’un şaraphanelerinden fitil gibi sarhoş dönen babası, her akşam şaraphaneden dönüşünde kazanamadığını, geçinemediklerini söyleyip karısına kızıyla birlikte çalışmalarını söylemektedir. Ayten’in babası da, ailesinin geçim derdine, onbeşinde, boynunda işporta, sokaklara düşmüştür, bir meslek sahibi olamamıştır. Ayten de şimdi karar vermiştir; okulu bırakacaktır: “Bir zamanlar ilkokula kuş cıvıltılarını hatırlatarak gidip geldiği mahalle arkadaşlarından pek çoğu gibi, o da artık veda etmeliydi ortaokula. Ortaokula, ardından gelecek liseye, üniversiteye, doktorluğa. Yarı aç yarı yok, birbirini kesen sokaklarda dolmuş, otobüslerin vızır vızır gelip geçtiği caddeleri yaya, beş parasız ama hiçbir şeye imrenmeden, hiçbir şeye benim olsa diye bakmadan, iç geçirmeden gidip gelişlere de elvedaydı artık. İlkokuldan sonra öğrenime sırt dönüp ekmek ardında koşan arkadaşları gibi o da trikolarda çalışacaktı.” Okuldaki biyoloji öğretmeninin aklına sokmasıyla, belki de komşuları varisli Hediye Nine’yi tedavi etmeyi istediği için doktor olmayı isteyen Ayten, okulu bırakmak zorundaydı. Çünkü Ayten’in babasına meyhanedeki emeklinin söylediği gibi “Önce ekmek! (…) sonra başkası. Okumak, bir meslek sahibi olmak, evet ama neyle! Önce ekmek, sonra her şey”. Bir akşam eve yine sarhoş dönen babasının sövüp saymasına, karısına hiç olmazsa “tahtaya git, çamaşıra git, aşçılığa git” diye söylenmesine izin vermeden dizine oturur, sarılır Ayten ve düşüncesini açıklar: “Okulu bırakıyorum babacığım!” Sonraki sabahtan itibaren trikolarda çalışmaya karar vermiştir Ayten. Günlerden beri karısının ve kızının çalışmasını isteyen babasının içinden pişmanlığa ve acımaya dair bir şeyler geçer, ağlayacak gibi olur, bir şey söyleyemez.

Önce Ekmek’te anlatılanlar, Ayten gibilerin, Ayten’in annesiyle babası gibilerin öyküleridir. Düşle gerçek arasında gezinmekte olan, İstiklal Caddesi’nde elinde izmariti çıplak ayaklarıyla dolaşan, kendi gibi sokak çocuğu olan arkadaşlarıyla sinemanın büyüsüne kapılmış, ancak kış gelirken sobanın mayıs ortalarına kadar yandığı, kayıntının bol olduğu, barbutsuz günün geçmediği kodese girmek isteyen Erdal; kışın, ceketini Siirtli’nin kahvesinde kumarda ütüldüğü için kaptıran, soğuktan donmak üzere olan Sırık için yol kesip birinin paltosunu üstünden almayı tasarlayan Sırık, onun kısa-kalın arkadaşı ve bir köşede gizlenmiş avlarını beklerken karşılaştıkları Berduş; kovboy kitaplarının düş dünyasında yaşayan, ama bir yandan da işporta başında para kazanmaya çalışan, komşuları Leman Abla’nın güzelliğine vurgun, dolmuş kahyası Bobi’nin ona iş bulacağı umudunu taşıyan, Bobi’nin evlerine gelip de kız kardeşine sarkıntılık ettiğini öğrenince ise iş bulmaya, geçim derdine boşverip Bobi’ye rest çeken çocuk Tarzan; sinemanın getir götürcüsü, güçsüz, çelimsiz, korkak Coni; genç yaşta verildiği, ama gönlü çırağında olan kasabın, daha sonra çırağıyla birlikte olan, kasabı vuran, mapusaneye, kadınlar koğuşuna düşen, çıkınca ise tek bildiği iş olarak arabacılık yapan Zeliha; oğlu doktor çıkınca kendisini, annesini, hatta yok yoksul, yaşam kavgası içindeki bütün mahalleyi bedava tedavi edeceği günü düşleyen dondurmacı; doktor olmanın hayalini kuran, bir yandan okuyup, diğer yandan mahalle mahalle dolaşıp 50 kuruşa gazete satan, kışın bedeni bütün bunlara dayanmayıp ölen gazeteci çocuk ve diğerleri…

Ülkesinin, toplumun yoksul ezilen kesimlerinin gerçeklerini anlatır Önce Ekmek’te Orhan Kemal. Bunu yaparken hor görmez onları, yerin dibine geçirmez, aksine anlamaya çalışır onları, onların içindeki iyi, insanca yanı göstermeye, insanı insanca yaşamaktan alıkoyanın varolan düzen olduğunu göstermeye çalışır. Ve umut besler insanına, ülkesine, dünyaya Orhan Kemal; her şeye rağmen…

Önce Ekmek yaşam kavgasında ezilenlerin, ancak insanlığını, onurunu korumaya çalışanların öyküsüdür…

Kitabın arka kapağından:

“…Önce Ekmek, Orhan Kemal hikayeciliğinin özelliklerini taşıyan kitaplarından biridir. Bir çok hikayelerinde olduğu gibi burada da yazar, toplumun o geniş alt yapısından gerçekçi gözlemlerini ayırmıyor. Büyük kentin, İstanbul’un bir kıyıcığında yerleşmiş, türlü yoksunluğa, çileye karşı varlığını sürdürmeye savaşan halkımızın yaşamından değişik kesitler yansıtıyor. Orhan Kemal’in hikayelerinde büyük ağırlığı olan ‘ekmek’ sorunu, bütün bir yaşam savaşının simgesi, belkemiği durumundadır.”

Önce Ekmek
Orhan Kemal
Tekin Yayınevi
110 Sf.

72′nci Koğuş – Orhan Kemal

11 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Düşle Edebiyat

Yazan:Emre Falay
Yazı Kaynağı:Düşle Edebiyat Dergisi

Edebiyatımızın gerçekçi damarının ölümsüz ustalarındandır Orhan Kemal. Aydınlık gerçekçi bakıştır onunki. Sanatının amacını anlatırken, “insanlığın, insanlık tarafından, insanlık için yönetilme çabası adına sanat” diye tanımlamıştır yaptığı şeyi.

Sanatını insanlığa adamış, insanlarına, insanlığa asla yüz çevirmemiş, onların daha iyi şartlarda yaşaması için yazmış, kendisi de yazdığı insanları gibi yaşamış, onlara her şeylerine rağmen inanmış bir büyük yazardır Orhan Kemal.

İşte 72′nci Koğuş, Orhan Kemal’in ne olurlarsa olsunlar, ne olursa olsun gerçekten insanca, destansı bir yan bulduğu insanların öyküsüdür.

Bu uzun öykü, İkinci Dünya Savaşı yıllarında cezaevinde geçer ve Adem babalar olarak da anılan, fakir, kimsesiz, hırsızlıktan, adam öldürmekten içeri girmişlerin bulunduğu 72′nci Koğuş’un öyküsüdür.

Olay örgüsü, Berbat’la İzmir’li koğuşta izmaritine zar atarken, babasını yıllar önce bir liman kahvesinde vuranların amca oğlunu vuran Ahmet Kaptan’ın idare tarafından çağrılmasıyla başlar. Varlığını bile unuttuğu anası kendisine yüzelli lira göndermiştir. Haber koğuşta büyük bir sevinç yaratır. Bunca çirkefin içinde umutsuzluk içinde yaşayan, izmaritine zar atan, beton zeminde yatan, kimi zaman birbirlerinin kuyusunu kazan, ancak yolları oldu mu her şeylerini paylaşan “cezaevinin en yoksul, yoksul olduğu için de en pis” 72′nci Koğuşu’nun Adem babaları için umuttur bu bir nebze de olsa. Ahmet Kaptan’a haberi uçuran Kaya Ali, Ahmet “ağasının” meydancısı olacağını düşlemeye başlar hemen. Berbat, yüzelli lirayla oynanacak kumarın, zar tutarsa ne kadar çok getireceğini düşler, kumar oynamayan Ahmet Kaptan’ı zar tutmaya ikna etmeyi ümit eder.

Ahmet Kaptan ise “kardaş malı ortakluk, da” der, ne kendisine ne de koğuştan herhangi birine ayrıcalık kazandırmıştır onun için, neredeyse unuttuğu anasından gelen yüzelli lira. Ağa olmakta da gözü yoktur. Kardaş malı ortakluktur ne de olsa.

İkinci Dünya Savaşı yıllarıdır. Dışarıda olduğu gibi, içeride de ekmek bulmak zordur. “Adem babalar, ekmek ticareti yapan bezirganlara sattıkları ekmeğin kirli beş liralığıyla” kumara otururlar. “Arapları gülerse”, beş lira on, yirmi lira olur belki. Ancak bu gerçekleşmez çoğunlukla. Beş lira on, yirmi, elli lira olmayınca da, bütün sene tek tayın alamazlar artık:

“Hiçbir yerden tek gelirleri olmadığı gibi, umutları da yoktur. Aç acına yaşayacaklardır. Görünüşe göre böyle olması lâzımdır ama, olur mu! Olabilir mi! Canlıdırlar, delinmiş bir boğazları vardır, yaşayacaklardır. Yaşamalarının yurda, ulusa herhangi bir faydası olup olmadığını düşünmeden, yurdu, ulusu hatırlarından geçirmeden, bir bit, bir solucan, bir hamamböceği, herhangi bir tek hücreli gibi, bir yosun gibi yaşayacaklardır yaşayabildikleri yere kadar. Bunun için de, cezaevinin alaca karanlık dehlizlerinde korkak, haysiyetsiz, rezil, kepaze birer gölge, birer insan iskeleti halinde dolaşır, sahipsiz bir tencere, bir kenara bırakılmış bir parça ekmek, süprüntü tenekelerine atılmış zeytin çekirdekleri, kokmuş yiyecekler kollanır. Arada, küçücük maltızlardan biri üzerinde kaynayan bir tencereye usullacık sokulunarak kaşla göz arasında kapak kaldırılır, içleri kir dolu uzun tırnaklı el kaynayan yemeği şöyle bir karıştırır, ya bir avuç fasulye, ya da kocaman bir et parçası kapıldığı gibi, zayıf bacakların olanca gücüyle dehlizin alaca karanlığında silinip gidilir.”

İşte bu Adem babalarla birlikte 72′nci Koğuş’ta kalan Ahmet Kaptan’ın, onlara pek de benzemeyen, sessizliği, yalnızlığı seven ağırbaşlı Ahmet Kaptan’ın, anasından gelen yüzelli lirası vardır artık. “Kardaş malı ortaklık!” der Ahmet Kaptan, “kaynatalum bir tencere fasulye, doyuralım karınlarımızı!” Adeta bayram yapar koğuş. Ahmet Kaptan çay da pişirtir, cıgara aldırtır. “Sebilullah sebil”dir, kardaş malı ortaklıktır önünde sonunda.

Her akşam tencere kaynar bundan sonra, kuru fasulye, yanına soğan, kırmızı biber, fasulyenin içinde et de vardır hem artık, çay pişer her akşam, sigara içilir; “serseri” değildir artık Adem babalar, gardiyana bile kafa tutarlar. Ahmet Kaptan’ın parası vardır çünkü. Hem de sebilullah sebil, kardaş malı ortak malıdır. Yardakçıları da eksik değildir bu arada Kaptan’ın. Tatlı bir de rekabet vardır aralarında hem.

Kaptan’ın has adamı olmayı Kaya Ali’ye kaptırmaya yanaşmayan Berbat, Kaptan’ı kumara oturmaya ikna etme derdindedir bu arada. Müdürün odacısı Bobi Niyazi de yanaşır Kaptan’a; yüzelli lirası vardır Kaptan’ın bugüne bugün, ona da pay düşecektir elbet. Kaldı ki Bobi, müdürden bir izin kâğıdı uydurup onları Kaptan’ı, Berbat’ı çıkarabilir, böylece onlar da birkaç saat için geneleve ya da meyhaneye gidebilirlerdi. Bobi’nin de yüzelli liranın fırtınasının para bitince dineceğine, ancak bu parayı zar atar da Arabı gülerse artırabileceğine dair telkiniyle Kaptan, Sölezli’nin koğuşunda zar atmaya, kumar oynamaya ikna edilir. Zar tutarsa, Arabı gülerse ne âlâ, tutmazsa da “nasıl olsa battı balık yan gider bizim hayatımız.”

Ve Kaptan’ın zarı tutar. “Sadece bir kere” diye oturduğu zara pek çok kereler oturur ve her defasında da Arabı güler Kaptan’ın. Arabı güldükçe de tencereler kaynar, koğuş temizlenir, ampulü değişir, Adem babalara yatak alınır, koğuşun tüm eksikleri giderilir. Beş kuruşluk bir Adem babanın iflâhlarını kestiği ağalar ise durumdan hoşnut değillerdir, ifrit olurlar. Oysa Ahmet Kaptan için “kardaş malu ortaklıktır.” “İnsanlardan yüzde doksan dokuzunun karşılıksız, yaralı parmağa bile işemeyeceği bir dünyada, o…”

Oysa Kaptan’ın yüreğinden bir kadın geçer hep. Köye gidip anasının yanında onu beklese kadın ya da yakınlarda bir yerde ev tutsa Kaptan ona, anasını da aldırsa yanına, kadın ziyaretine gelse onun görüş günlerinde, çamaşırlarını yıkasa, beklese onu, çıkınca hapisten evlenseler, yuva kursalar… Bobi hisseder bu durumu. Kaptan’ı söğüşlemek için fırsat doğmuştur ona. Kadınlar koğuşundan para ile erkeklerin çamaşırlarını yıkayan kadınlara çamaşırları o götürür çünkü. Kaptan’ın, koğuşun camından görüp de kadınlar koğuşundan Fatma’yı beğendiğini de anlar Bobi. Dümeni kurar. Fatma’ya Kaptan’ın çamaşırlarını götürüp getirirken, ikisinden habersiz, Kaptan’a Fatma’nın ağzından aşk mektupları yazar, Fatma’nın hep Kaptan’dan bahsettiğini vs. söyler Kaptan’a. Çocuk gibidir artık kaptan. Aşık olmuştur Kaptan. Bobi ise Kaptan’ın yanına her gidiş gelişinde sözde Fatma’dan bir başka haber ya da mektup getiriyormuşçasına kandırır ve söğüşlemeye devam eder Kaptan’ı; hatta Fatma’nın yakında dolacak ceza süresinin ardından Kaptan nasıl isterse öyle yapacağını bile söyler. Fatma için kesenin ağzını iyice açmış olan Kaptan, düşler dünyasında yaşamaya başlamıştır bile; her ânını Fatma’yı düşünerek, düşleyerek geçirir. Bobi’nin bir yolunu bulup Kaptan’la Fatma’yı birkaç dakikalığına karşılaştırması, Kaptan’ın ümitlerini iyice artırırken, Fatma bu olaydan kısa bir zaman sonra usulcacık çıkıp gider cezaevinden.

Günler, haftalar, aylar boyunca “gelecek” diye bekler Kaptan. Fatma gelmez. Kaptan, iyice kendini kaybeder; güya görüş kapısında gelmiş onu bekleyen Fatma’yla konuşmaya başlar. Gerçeklerden iyice koptuğu bu dönemde Kaptan zar da atmaz hiç. Bu durumdan en kötü etkilenen 72′nci Koğuş olur:

“72′nci Koğuş çabucak eski hâlini aldı. Yataklar, yorganlar, yastıklar, ayakkabılar çıkarılıp çıkarılıp satıldı, ampul satıldı, üst başlar satıldı. Mangal, tencere, sahanlar, çaydanlık, kaşıklar sırasıyla satıldı. Kışa doğru camlar da çıkarılıp satıldıktan sonra, koğuşta dişe dokunur bir şey kalmadı. Yalnız Kaptan’ın yatağı, yorganı, yastığı, sırtındaki elbise, ayakkabıları…”

Ve bir gün Kaptan’ın yatağı, yorganı, yastığı da satılır. Yetmez; kendilerine onca iyiliği dokunan Kaptan’ın, “Fatma geldi, çok üşüyormuş, Kaptan ceketini göndersin, diyor” diyerek ceketini, “Fatma pantolonunu da versin, yıkayayım, dedi” diyerek pantolonunu, kunduralarını da alır üzerinden 72′nci Koğuş’un Adem babaları.

Bir dahaki karakışa, bir sabah gardiyanlar Fatması’nı bekleyen Kaptan’ı pencere demirlerine yapışmış bulurlar. Yarı yarıya donmuştur. Ancak bunu da atlatır. Bir sonraki kış ise, gerçekten zorlu gelir. Kaptan’ın yorgun, ümitsiz yüreği bu kışa dayanamaz. Pencere demirlerine yapışmış bir biçimde ölmüş olan Kaptan’ın soğuk bedenini bulur bir sabah gardiyanlar…

Orhan Kemal, bu uzun öyküsü için şöyle yazmıştır: “Toplumun düzensizliğinden gelen birer itilişle 72′nci Koğuş’a düşmüş insanlar, sefaletin, insan haysiyetsizliğinin uçurumlarına yuvarlanmışlardır. Ama yuvarlanmışlardır ne olursa olsun. Yuvarlanmışlar, insanlıklarından çok şey kaybetmişlerdir. İtilmek, kakılmak, hor görülmek… Ellerine üç beş kuruş sıkıştırıldığı zaman, gözlerini kırpmadan birbirlerini kahpece vurabilirler. Bütün bunlar yalnız 72′nci Koğuş’ta değil, yaşadığımız dünyanın neresinde olursa olsun böyledir. “Aç it fırın yakar…” 72′nci Koğuş, somut olduğu kadar soyut bir dramdır derim. Onda yalnızca Kaptan’ın, Berbat’ın ve ötekilerin değil, insanoğlunun olanca kirliliği yanındaki gururu, direnişi, kafa kaldırışının destanı vardır. Ya da ben böyle bir şey yapmak istedim.”

düşLE okurlarına keyifli okumalar…

Kitap: 72′nci Koğuş
Yazar: Orhan Kemal
Yayın: Tekin Yayınevi
Sayfa: 102 s.

Başlangıcından Bugüne Mutluluk Düşüncesi – Orhan Hançerlioğlu

11 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Düşle Edebiyat

Yazan:Emre Falay
Yazı Kaynağı:Düşle Edebiyat Dergisi

Daha çok “Karanlık Dünya”, “Ekilmemiş Topraklar” gibi kırsal kesimin sorunlarını anlatan ve “Büyük Balıklar”, “Oyun” gibi kent yaşamında insan ilişkilerini, psikolojik açmazları işleyen romanlarından tanıdığımız Orhan Hançerlioğlu (1916 – 1991), aynı zamanda düşünce akımlarını, düşünce tarihini ve düşünce sorunlarını ele alan eserlerin de yazarıdır. “Başlangıcından Bugüne Mutluluk Düşüncesi” adlı eser, Orhan Hançerlioğlu’nun üç ayrı eser halinde düşünmüş olduğu “Başlangıcından Bugüne Düşünce Tarihi”nin ikinci ürünüdür. Hançerlioğlu’nun Düşünce Tarihi üçlemesinin ilk kitabı “Başlangıcından Bugüne Erdem Açısından Düşünce Tarihi”, son kitabı ise “Başlangıcından Bugüne Özgürlük Düşüncesi”dir.

İnsanoğlu, varolduğu günden beri evrende daha mutlu yaşamanın yollarını aramıştır. Önceleri bu mutluluk arayışını gökyüzü ve tanrılarla anlamlandırırken, daha sonra -bilimin ve insan usunun gelişmesiyle- gökyüzü ve tanrıların yerini yeryüzü ölçüleri almıştır. Bu bireysel ölçüler de daha sonra toplumsal ölçülerle karşılanmıştır: Hegel, Engels, Marx ve ütopyalardan söz eder dünya. Bireysel ya da toplumsal, göksel ya da yersel olsun, aranan mutluluktur hep insanın varoluşundan beri. Ve insanlığın birikimidir bizi yarına taşıyacak olan…

Bu yüzden önemlidir zaten “…yaşarken zaman ve mekânla sınırlıyız. Sınırsızlık, sınırlılık içinde kavranamaz.” diyen Askelopis ya da “Tanrıya ibâdetle değil, muhabbetle varılır.” inancındaki Bâtıniler. Göksel vargıları sorgulayan İbni Tufeyl’in şu sözleri de önemlidir insanoğlunun varoluşunun anlamını arayışının tarihinde:

“…Apaçık gerçekler dururken, niçin birtakım gizlemelere gidilmiştir! Örneğin yeryüzünde insanların birbirleriyle dövüşerek asla geçemeyecekleri gerçek köprüler varken, Sırat köprüsü gibi bir ötedünya köprüsünü ortaya atmak neden! Erdemsizlerin birbirlerine verecekleri acı, cehennem ateşinden daha mı ürkütücü!…

Din, mal edinilerek eşitsizliğin doğmasına izin verdiği halde zekât yasasını koyarak, kendi yarattığı kötülükle gene kendisi uğraşmak gibi bir çelişmeye niçin düşmüştür!”

…göksel ölçütlere bağlı kalsa da Tanrıyı ve mutluluğu yüreğinde arayan Yunus Emre’nin sözleri de:

“Allah’ı ararsan gönlünde ara.
Mekke’de, Kudüs’te, Hac’da değildir.”

Genel diyalektik, tabii ki göğün karşısına yeryüzünü ve tanrının karşısına bireyi, insanı çıkarmakta gecikmeyecektir. Hatta eş zamanlı çarpışacaktır insanoğlunun mutluluk ve anlam arayışında düşünceleri. Her şeyin üzerinde bir tanrı inancını boş bulacaktır sözgelimi Bruno: “Tanrısal gücün, sonsuz dünyalar yaratabilecekken, sınırlı bir dünya yaratmakla yetinmiş olduğu düşüncesini gülünç buluyorum.” Epikuros daha o zaman “Bilimin görevi, insanları mutlu kılmak olmalıydı. Bunu sağlamak için de, mutluluğun engelleri olan o iki büyük korkuyu, tanrı ve ölüm korkularıyla, koca bir geleneğe karşı koymayı göze alarak savaşmak gerekiyordu. Şu güzelim dünyanın tadını çıkarmak dururken, şişirilmiş iki kuruntu yüzünden acı çekmek neden!” diye soracaktır. Lactantius daha da ileri gidip suçlayacaktır -eğer varsa- tanrıyı: “Tanrı, dünyamızdan kötüleri ya atmak istiyor ama atamıyor, ya atabilir ama atmak istemiyor, ya ne atabiliyor ne de atmak istiyor. Bu konuda başka bir ihtimal olamaz. Atmak istiyor da atamıyorsa, bu güçsüzlüktür, Tanrının özüne aykırıdır. Atabiliyor da atmak istemiyorsa bu kötülüktür, tanrının özüne aykırıdır. Ne atabiliyor ne de atmak istiyorsa bu hem güçsüzlük, hem de kötülüktür ki, tanrının özüne büsbütün aykırıdır. Hem atabiliyor, hem atmak istiyorsa -Tanrıya yakışan da budur- bütün bu kötülükler dünyaya nereden geldi öyleyse!”

Bütün bunlar çok mu önemlidir! Zaman geçmiştir, bir başka bugünün içindeyizdir belki, doğru. Ancak Leibniz’in de dediği gibi “Elimizdeki tek gerçek, mutluluğumuzu üstünde yaşadığımız şu dünyada kurmak zorunda bulunduğumuzdur.” Ve koskoca bilinç yüküyle insanoğlu, uzun bir hikâyenin öznesidir evrende. Daha nice süreceği henüz belirsiz bir hikâyenin…

Şöyle yazıyor Hançerlioğlu: “Öncesizlik ve sonrasızlık içinde bilincin bilinçle kavranması insan’la başlıyor. Bu, gerçek bir başlangıç değil, başsız ve sonsuz olmakta olan’ın insan maddesince sezilmesidir. Başka bir deyişle, bu hikâye, evrensel diyalektiğin hikâyesi değil, kendi kendini sezen maddenin hikâyesidir. Biz insanlar, henüz bu büyük hikâyenin içindeyiz. Açıklamaya çalıştığımız macera, kendi maceramızdır.”

Bu büyük hikâyeyi bir nebze olsun anlamak, ona bir şeyler katmak ve kendi hikâyesini de yazmak isteyenlere…

Not: Kitabın yeni baskıları artık bulunmamaktadır. Sahaflardan temin edebilirsiniz.

Başlangıcından Bugüne Mutluluk Düşüncesi
Orhan Hançerlioğlu
Yayın Tarihi: 1965
Varlık Yayınları
230 Sf.

Dostoyevski – Orhan Düz

11 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Düşle Edebiyat

Yazan:C. Alper İlhan
Yazı Kaynağı:Düşle Edebiyat Dergisi

“Gerçek dışarıda değil sendedir. Kendini kolla, kendini bul, kendi önünde eğil, kendine üstün ol, gerçeği göreceksin. Bu gerçek ne eşyada, ne senin dışında ne de dışarı ülkelerdedir, ilkin kendi kendine ettiğindir. Kendini yener, kendi önünde eğilebilirsen, düşünde görmediğin kadar hür olacaksın; büyük bir işe başlayacaksın, başkalarını hür kılacaksın, çevrende hep mutluluk göreceksin. Hayatın gerçekten yaşanmış olacak, sonunda da ulusunu, ulusunun kutsal gerçeğini anlayacaksın. İnsanlık sevgisi, kardeşlik ülküsü ne çingenelerde, ne de başka bir yerdedir. Sen ilkin evrensel sevginin adamı olduğunu göster. Kinci ve mağrur olma. Sanma ki hayat sana karşılıksız verilmiş bir armağandır.” (Dostoyevski)

Orhan Düz’ün hazırladığı ve Aralık 2001′de Kaknüs Yayınları tarafından baskısı yapılan “Dostoyevski, Hayatı, Eserleri Üzerine Makaleler ve Aforizmalar” Rus yazarın yaşamıyla ilgili birçok bilgiyi okuyucuya ulaştırıyor. Öncelikle, Henri Troyat’nın Dostoyevski biyografisi üzerinden yola çıkarak kısa bir biyografi (elli altmış sayfalık) derlenmiş. Daha sonra aforizmalarla devam eden kitap, Dostoyevski’nin elyazması örnekleri ve çizimleriyle desteklenerek görsel olarak da artılar kazanmış. Nihayetinde Dostoyevski hakkında yazılmış makaleler kitabı bitirmiş. Açıkçası kitabın en önemli bölümü olarak bu makaleleri düşünebiliriz. Sigmund Freud’un yazdığı ve geçtiğimiz yıllar içerisinde İletişim Yayınları tarafından yayınlanan “Karamazov Kardeşler” kitabının girişinde de kullanılan “Dostoyevski ve Baba Katilliği” makalesi Orhan Düz’ün makalelerle ilgili ilk tercihi olmuş. Walter Kaufman’ın yazdığı “Dostoyevski’den Sartre’a Varoluşçuluk” (Yapı Kredi Yayınları tarafından Türkçe’de yayınlanmıştır) isimli kitaptan yapılan alıntının yanı sıra Pyotr A. Kropotkin ve L. Tolstoy gibi isimlerin yazdığı makalelere de kitapta yer verilmiş.

Kitabın olumsuz yanlarından biri aforizmalardaki tercihler olmuş. Kitabı yayına hazırlayan Orhan Düz kendince seçtiği aforizmalarda önemli noktalar görmüş olsa da, seçilen birçok alıntı Dostoyevski’nin düşünsel ve ruhsal yapısını anlatmakta yetersiz. Tabii ki bir bütün olarak insanı anlatan bir yazarın, bir kitabıyla her şeyi bambaşka şekillerde kurgulayan bir yazarın demeli belki de, algısını birkaç alıntıyla okuyucuya sezdirmek mümkün değil. Yine de öyle anahtar cümleler bulunabilir ki Dostoyevski kitaplarında, bu cümlelerle hem yaşamla ilgili önemli etkiler yaratır, hem de bir başına anlam ifade edebilir. Öte yandan Dostoyevski’nin Türkçe çevirilerinde Şule Yayınları’nın ne kadar profesyonel olduğu, çevirilerin ne kadar başarılı olduğu sorusu da aklıma geliyor, Orhan Düz “Suç ve Ceza” ile “Yeraltından Notlar”dan yapacağı alıntıları özellikle bu yayınevlerinin baskılarından seçmiş. Ergin Altay, Nihal Yalaza Taluy ve Mehmet Özgül çevirilerinden yapılan alıntılarla ilgili benzer bir şey söylemek elbette mümkün değil. Kitabın basıldığı tarihte henüz Türkçe’ye çevrilmemiş olan “Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları” alıntıları da daha önce yayınlanmış başka kitapların içinden seçilen cümlelerle oluşturulmuş. Orhan Düz’ün seçtiği aforizmalardan birkaçını buraya alabiliriz:

“Önemli olan nokta neyin neye yararlı olduğu değil, gerçeğin bilinip bilinmediğidir. Ben gerçeği bulduktan, gerçeğin inandığım şey olduğunu bildikten sonra, âlem gerçeği görmemekte diretirmiş, âlem burun kıvırıp beni alaya alırmış, umurumda mı!” (Puşkin Üzerine Konuşma)

“Hayat aslında ıstırap demektir. Acısı olmasaydı zevk de olmazdı; her şey sonu gelmez bir övgü ayinine dönerdi: Kutsal ama sıkıcı…” (Karamazov Kardeşler)

“Başkasına yargıçlık etmeye hakkın olmadığını asla unutma. Çünkü suçluyu yargılayan yargıç, kendisinin de karşısında duran kadar suçlu olduğunu, o adamın işlediği suçta belki herkesten çok sorumlu olduğunu bilmelidir. Saçma görünmekle birlikte gerçektir bu. Çünkü ben doğru bir insan olmuş olsam karşıma bir suçlu çıkmayacaktı belki.” (Karamazov Kardeşler)

“Güzellik korkunç, dehşet verici bir şey! Tarif edilemediği, tarife sığmadığı için korkunç. Tanrı’nın yarattığı ne varsa muammadır zaten. Burada kıyılar birbirine yaklaşır, zıtlar yan yana yaşar… Şeytanın bile içinden çıkmayacağı bir karışıklık var. Aklın aşağılık saydığında kalp çoğu zaman güzellik buluyor… Feci olan tarafı, güzelliğin yalnız korkunç değil aynı zamanda esrarlı oluşu… Bu, şeytanın Tanrı’yla boy ölçüşmesi; dövüş alanı olarak insan kalbini seçmiş.” (Karamazov Kardeşler)

“Benim için ölümsüzlük kaçınılmaz, çünkü Tanrı, içimde ona karşı tutuşan sevgi ateşini söndürüp haksızlık yapmak istemeyecektir. Sevgiden daha değerli ne vardır! Sevgi varlığın üstündedir, onun tacıdır. Varlığın sevgiye boyun eğmemesi mümkün mü! Eğer ben Tanrı’yı sevdiysem ve bu sevgi nedeniyle mutlu oluyorsam, Tanrı’nın beni ve sevgimi söndürmesi uygun mudur! Nasıl olur da bizi hiçliğe gömer! Eğer Tanrı varsa ben ölümsüzüm. İşte benim inancımın özü budur.” (Ecinniler)

“Gerçek bir olayın yüzde yüz gerçek oluşu yanında akla sığmaz, yalana benzer bir görünüşü de vardır. Hatta doğruluğu arttıkça yalana benzeyişi de artar.” (Budala)

“Çok acı bir şey; yarını kestirememek ve gelecek hakkında en küçük bir düşünceye sahip olmamak.” (İnsancıklar)

“Amacına ulaşmak için hiçbir şeyi küçümseme. Tam ulaşamazsan bile dene; belki başarırsın… Hepimizin güvenini bağladığımız şu ‘belki’ hiç de azımsanmayacak bir umuttur.” (Netoçka Nezvanova)

Aforizmalar konusunda açıkçası çok da net fikir sahibi olamıyor insan. Çünkü, Dostoyevski, hangi ruh haliyle okuyacağınıza bağlı olarak baştan yazar sanki bütün eserlerini gözünüzün önünde. Bir zamanlar hiç dikkatinizi çekmeyen bir cümle, tekrar okuma sırasında derinden yaralayabilir sizi ya da basit bir olay olarak gördüğünüz ufacık bir sahne, üçüncü-dördüncü okumanızda karşınıza koskoca bir kitap olarak döker küllerini.

Dostoyevski’nin bilimsel olarak açıklanabilecek herhangi bir yanı olduğunu düşünmüyorum. Ruhbilim bile onun herhangi bir yanını tutmayı beceremez. Çünkü,

“Büyük fikirler, büyük zekalardan daha çok büyük duygulardan doğar!” diyor Dostoyevski “Ebedi Koca”da.

Onun öyle bir büyüsü, öyle bir yaratıcılığı ve etkisi var ki, okuyanın hissedebildiği ölçüde var ediyor kendini. Makaleler ya da aforizmalar değil… hayatının en ince ayrıntısında, yazdığı bir karakterin en tutkulu yansımasında, ölümcül darbeyi bekleyişte gizli onun sırrı. Orhan Düz’ün hazırladığı bu eser, hacim olarak aforizmalarla kendini gösterse bile hayatıyla ilgili çok fazla ayrıntılı bilgi edinmek istemeyen ve yazar üzerine kaleme alınmış birkaç makale okumak isteyen okuyucu için birkaç hatayla da olsa biçilmiş kaftan.

Kitap: Dostoyevski, Hayatı, Eserleri Üzerine Makaleler
Yayına Hazırlayan: Orhan Düz
Yayın: Kaknüs Yayınları
Basım: Aralık 2001 (1. Basım)
Sayfa: 327 s.

Kırk Küpün Altındaki – Orhan Aydın

11 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Düşle Edebiyat

Yazan:Zehra Çam
Yazı Kaynağı:Düşle Edebiyat Dergisi

İnsan zihni bilgiyi karşılaştırma ve kıyaslama yoluyla öğrenip yansıtabildiğinden, özellikle sanatsal anlatımda: olaylar, kişiler veya durumlar anlatım için olanak olduğu kadar aynı zamanda araçtır. Örneklenen şeyler, gerçek olmakla birlikte sıralanışı ve seçiminde kurgu vardır. Yazılan şey iletilmek istenen şeyle ilgili pek çok anlam üretilebilir. Bir metin, yazarın yargısı kadar, okuyucunun da yargısına açıktır. Biz biliriz hiçbir tilki, hiçbir karganın peynirini konuşarak kapmamıştır. Ancak anlatılandan bir ileti alırız.

Orhan Aydın eserlerinde yalın bir dil kullanmasına karşın, anlatılarında kullandığı gerek karakterler, gerekse durumların simgesel değerleri ve insan tiplemelerinin çözümlemesinin yanı sıra sistem eleştirisi var. Sistem yayıncılıktan çıkan Kırk Küpün Altındaki kitabında birbirine karşıt iki karakter ve grup var. Avludakiler olarak tanımladığı gruptan Zeki: dar kafalı, meraksız, düşünce tembeli, ancak anlamadığı konularda ahkam kesmekten geri durmayan, kıskanç, düzenbaz, sinsi ve ikiyüzlü bir dalkavuktur. Fevzi Usta ise akıllı, meraklarının peşini bırakmayan, tesadüfen gördüğü olaylar üzerinde düşünüp yeni fikirler üretebilen biridir. Fevzi Usta ‘İçerdekiler’ grubundandır.

“Ekmeğin işi buğdayın düşünden geçer” diye bir atasözümüz vardır. Bugün günlük yaşamımızın bir parçası olan teknik ilerleme ve buluşlar daima Fevzi Usta gibi gördüğünden, görünenden daha fazla anlam fark eden insanların işidir. Şüphesiz ki daldan elma defalarca insanların başına düşmüştür. Ancak başına elma düşmesi kimseyi Newton yapamamıştır ya da Arşimet defalarca hamama girdiği halde sadece bir defasında “Evreka! Evreka!” diye bağırarak sokağa fırlayıp buluşunun sevincini haykırabilmiştir.

“Kırk Küpün Altındaki” eserde Fevzi Usta yağmur yağdığında cama düşen damlacıklardan kalan su zerreciklerinden yola çıkarak, önemli bir buluşa imzasını atar. Ancak romanın ilerleyen bölümlerinde parmağı kopar. Orhan Aydın’la yaptığımız bir söyleşi sırasında bu son için “Fevzi Usta’nın hak etmediği bir sonuçtur” diyor Bunun nedenini ise şöyle izah ediyor. “öykü, varoluşun denetlenemeyen alanlarında ‘adalet’ denilen kavramın geçersiz olduğunu, böyle bir beklentinin ancak hayal kırıklığı yaratabileceğine de işaret ediyor.”

Hangimizin pek çok arzusu ve amacı insani kazalardan etkilenmemiştir. Beklenmeyen pek çok şey, hayatımızın yönünü bir anda değiştirebilir. Bu tesadüfler olumlu olursa “şansımız yaver gitti” deriz. Kötü olursa “kem talih, kara bahtın” oyunu olarak görürüz. Fevzi Ustanın yaşamı, doğayı okuyabilmenin, insanı yeni bilgi ve keşiflere ulaşmada, mükemmel bir araç olduğunu anlayabilmemiz için güzel bir örnek.

Orhan Aydın’ın bu eserinde geçen bu olay ve anlatımından sanatta “gerçek ve gerçeklik” kavramlarının anlaşılmasının, yaratıcılıktaki yeri ve önemini de kavramak mümkün. Sistem eleştirisinde bulunan tüm yapıtlarda “varoluş” sorunlarından birine ağırlık verilir. Yabacılaşma, iletişimsizlik, kendini arama ve tanımlama gibi konular işlenir. Yaşamda her zaman kendi yerimizi ararken, etrafın duvarından “içerdekiler” dışarıdakilere “avludakilere” seslerini duyuramazlar.

Kaçımız başımıza elma düşmese de, “evreka, evreka” demesek de kabımızda olanı çıkarabildik ki! Kaçımızın emekleri takdir görmediğinden günler içinde yitip gitmedi ki! Kaçımız yapmak istediklerimiz için destek bulup ortaya bir şey çıkarabildik! Bu da adaletsizliğin kendisi değil midir!

Kitap: Kırk Küpün Altındaki
Yazar: Orhan Aydın
Yayın: Sistem Yayıncılık
Basım: Haziran 2003
Sayfa: 114 s.

Kırk Küpün Altındaki – Orhan Aydın

11 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Düşle Edebiyat

Sensiz Üç Yağmur – Olcay Özmen

11 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Düşle Edebiyat

Yazan:C. Alper İlhan
Yazı Kaynağı:Düşle Edebiyat Dergisi

2006 Yaşar Nabi Nayır Ödülü’nü şiir dalında kazanan Olcay Özmen 1982 Bursa doğumlu. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğrenimine halen devam eden Olcay’ın şiirleri birçok dergide kendine yer bulduktan sonra nihayetinde Yaşar Nabi Nayır’ın anısına düzenlenen ödüle layık görüldü.

“kuşlardan korktuğum
için yazıyorum
adını camlara!”

Edebiyat toplantılarında ve edebiyat çevrelerinde kendine yakın dostluklar kurmuş olan Özmen’in okumalarıyla büyütüp de yeteneğiyle şekillendirdiği ‘yırtarken diktiği, tam kabuk bağlamışken yine kanattığı’ bu şiirler okuyucu için geniş bir zaman diliminde büyük etkilenimlerden yola çıkan genç bir yazıcının şâirliğe uzanan serüvenini gösteriyor âdeta. Alıntılar ve ithaf şiirler bunu işaret ediyor, dahası Varlık (Temmuz 2006) söyleşisinde etkisinden söz ettiği ya da adını bir şekilde andığı birçok kişiye olan vefa borcunu da tek kalemde ödüyor Olcay.

“Şiir yazan birinin önce okumakla varlığını kanıtlayabileceğini hep düşünmüşümdür. Elimden geldiğince de böyle yapıyorum.”

Yukarıda alıntıladığımız bu ifade Olcay’ın şiire olan bakışını açıklar nitelikte. Gerçekten de iyi bir okuyucu olmadan, mümkün olduğunca çok öğrenip onları bir bir öldürdükten sonra yeniden yaratmadan edebiyatın herhangi bir dalında başarılı olunması mümkün değil. Olcay’ın şiirine başta Edip Cansever, Cemal Süreya, Turgut Uyar gibi isimler kaynaklık ediyor ve bu okumalardan eksik bıraktığı herhangi bir yan olmadığını biliyorum. Toplumcu şiir düşüncesiyle açılan ve ardından Edip Cansever şiiriyle tanışmansın ardından bambaşka bir şekle bürünen sanat anlayışını uzun vadede büyütüp geliştirmiş Olcay. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okuyor olması ona ne gibi bir katkı sağlamıştır bilmiyorum. Çünkü aynı üniversitede, aynı fakültede, aynı bölümde ve aynı dönemde benzer sıkıntıları çektik, çekiyoruz da! En azından eski şiir konusunda bilgi sahibi olmak ve belki de Türk Edebiyatı’nın keyfi olarak öğrenmeyi kimsenin pek de istemeyeceği dönemleri hakkında fikir edinebilmek bizim kazancımız olacaktır. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün her zaman eksik bıraktığı ve bırakacağı dönemleri kendi okumalarıyla tamamlayıp da geliştirdiği şiir algısı yeni bir ufku açmış onda.

“zergâhtı kalp üzünçtü güzle gazel yağmur ki zindan
atımızı surundaki mahşere sürdük, üçüncü”

Olcay Özmen şiirlerinde bir imge ve imaj hali da dikkat çekiyor. Mayısın kanlı yelelerine değip de Tanrı’nın dudağını ısırırken akrep yelkovanı öldürüyor şiirlerde ve konuşan her yer kalabalık oluveriyor… Bunun yanında kişi ekleriyle yaratılan ince ayrımlar, anlamı ikileyen ifadeler, daha önce denenmemiş cümle kuruluşları şiirlerde fark yaratmayı hedefliyor. Şiirler yokuşa karşı tırmanılan bir yolda ağır aksak ilerliyor ve sona ulaşıyor; bu yolda sarhoş olup düşen şiire rastlayamıyorsunuz kitapta, hepsi hedefine ulaşıyor. Ulaşılan hedef şiirden şiire farklılık gösteriyor olsa da, kimi zaman düşmek ve tepetaklak olmayı da özlüyor okuyucu. Daha çok şiir içi mısra ve dizelerde vurgu verilmiş, şiir sonlarıysa şiir içi vurgularla kendini toparlıyor.

“Bakıra dikiyorum ağzımı
sustum, hayatı önceleyen sevgiliyi beklerken
boynumda yeni konmuş kırlangıç,
Cebimde sokağı süzen bir şiir…”

Son olarak, ödüller kendini gösterme sürecinde ilk adımda olan bir edebiyatçı için yol açıcı niteliktedir. Olcay’ın kendi için açtığı ve kendi için açılan bu yolda daha iyi şiirler yazarak gelecek yıllarda çok daha iyi yerlere geleceğini söylemeliyim. düşLE Edebiyat ve Kültür Dergisi olarak kendisini tekrar kutluyoruz…

Kitap: Sensiz Üç Yağmur
Yazar: Olcay Özmen
Yayın: Varlık Yayınları
Basım: Kasım 2006 (1. Basım)
Sayfa: 64 s.

Yunan Antologyası ve Latin Ozanlarından Çeviriler – Oktay Rifat

11 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Düşle Edebiyat

Yazan:Emine Gürbüz
Yazı Kaynağı:Düşle Edebiyat Dergisi

O suyu kirletmeye kıçın yetmez.
Kafanı daldır, Zoilus, kafanı.

“Yunan Antologyası” 1964 yılında, “Latin Ozanlarından Çeviriler” 1963 yılında iki ayrı kitap olarak basılmış. Adam Yayınları bu iki kitabı tek bir kitap şeklinde bir araya getirerek okuyucuya kolaylık sağlamış. Batı Şiiri’nin kaynağını inceleme olanağı sunan eser Oktay Rifat seçiminin ve çevirisinin de etkisiyle Batı Şiiri’nin kökenine inme şansınızı yükseltiyor.

Kitabın ilk bölümü ‘Yunan Antologyası Üstüne’ de antologyaların kökeni ve epigramma üzerine genel bir bilgi verilmiş, bununla birlikte İsa’dan önce 1. yüzyılla İsa’dan sonra 14. yüzyıl arasında yayımlanan antologyalar da sıralanmış. Ayrıca burada Yunan Antologyası’nın on altıya ayrıldığı belirtilerek bu bölümlerin bir listesine de yer verilmiş. Kitabın içindeki çevirilerin hangi bölümlere ait olduğu da yine bu bölümde belirtilmiş…

Oktay Rifat’tın kitapta yaptığı çeviriler Yunan Antologyası’nın 5, 7 ve 9 sayılı bölümlerinden alınmış. Yani; Aşk Epigrammaları, Ölüm Epigrammaları ve Tasvir Epigrammaları. Yunan isimlerinin yazılışı okunuşlarına göre düzenlenmiştir, ayrıca şiirlerin Antologya’daki sayıları da şiirlerin başına eklenmiştir.

Üç bölümde ele alınan kitabın Aşk Epigrammaları bölümünde Filodemos, Asklepiades, Rufinus, Dionisios, Krinagoras, Mekius, Meleagros, Posidippos; Mabeyinci Pavlos’un epigrammalarına yer verilmiş. Posidippos’un Gelen isimli epigramması ve Rufinus’sun Mezar isimli epigramması bunlardan yalnızca ikisi:

213. GELEN

Gidiyorum, Pitias yalnız değilse;
Yalnızsa, Zeus aşkına çağır gelsin!
Aşkla yüreklenmiş, yollara düşmüş, de!
Sarhoş, mutsuz, bitkin.

21. MEZAR

“İhtiyarlıyoruz” demez miydim sana!
“Yüz göz buruşur, sevişenler ayrılır!”
Demez miydim! Al işte geldi o günler!
İşte ağardı saçlarımız, kocadık.
Nerde ağzının o eski güzelliği!
Hani türlü diller döken aşıkların!
Bir mezar gibisin sen artık, bakmadan
Geçip gidiyoruz, kibirlim, önünden.

Ölüm Epigrammaları bölümünde Mabeyinci Pavlos, Saydalı Antipatros, Onestes, Menandros, Kallimakos, Diotimos, Simonides, Mnasalkes, Timnes, Hegesippos, Anite’nin epigrammalarına yer verilmiş. Kallimakos’un Denizin Attığı Ölü ve Mabeyinci Pavlos’un Homeros için adlı epigramması dikkat çekici özelliklere sahip.

4. HOMEROS İÇİN

Şurada kıyıda, kayanın üstünde,
Usta ve bilgin sözcüsü Musa’ların,
Tanrısal Homeros yatıyor, yabancı.
Üç karışlık toprağına bu adacık,
Koca ozanı nasıl sığdırmış, deme!
Delos da avuç içi gibiydi ama,
Yüce bir tanrıyı basmıştı bağrına.

277. DENİZİN ATTIĞI ÖLÜ

Dalgalar savurmuş, kim bilir kimin nesi!
Leontikos buldu ölüsünü kumsalda.
Bu mezarı kazarken kendine ağladı.
Kolay m,ı gece gündüz kuşkuda zavallı:
Martı gibi denizlerde dolaşır o da.

Tasvir Epigrammalar bölümündeyse Saydalı Antipatros, Siraguzalı Teokritos, Makedonyalı Antipatros, Alfeios ve Platon’un epigrammalarına yer verilmiş. Platon’un Pan Tanrı Kaval Çalıyor isimli epigramması yanındaki soru işaretine rağmen merak uyandırıyor.

823. PAN TANRI KAVAL ÇALIYOR

Melemesin gebe koyun, sular akmasın!
Çıt çıkmasın kuytu kovuktan!
Halaya kalktı orman ve su Nimfa’ları;
Dağı taşı çın çın öttüren,
Yedi kamışlı kavalını çalıyor Pan.

Oktay Rifat’ın çevirileriyle özünü kaybetmeyen epigrammaları inceledikçe şiiri daha iyi anlayıp yorumlayabileceğinize ve bakış açınızın pencerelerini genişletebileceğinize inanıyorum. ‘Latin Ozanlarından Çeviriler’ bölümü yine aynı titizlik ve anlaşılırlıkla sunulmuş. Bölümün başında ‘Latin Ozanlarından Çeviriler Üstüne’ isimli bir giriş yapılarak şiirlerin daha net anlaşılmasını sağlayacak açıklamalarda bulunmuş Oktay Rifat. Latin Şiiri’nin özelliklerini kısaca özetleyen bu bölümde eleştiriler de dikkat çekiyor. Bunlar biri de özel isimlerin fazlalığı üzerine yapılan eleştiri. Oktay Rifat bu bölümde Latin ozanların uyak düşürmemeye dikkat etmelerini göz önüne alarak uyak düşürmekten kaçınması şiirlerin özüne nasıl bağlı kaldığının açık bir kanıtı olarak çıkıyor karşımıza. Ancak, Rifat Horatius’u çevirirken bu konuda biraz zorlandığını da belirtmeden geçmemiş. Katullus, Vergilius, Horatius ve Martialis gibi ozanların çevirilerinin yer aldığı kitapta bu yüzden Horatius şiirleri benim ilgimi daha çok üzerine topladı. Özellikle ‘Alınyazısı’ isimli şiiri:

ALINYAZISI

Günahtır alınyazısını kurcalamak,
Yıldız fallarına güvenmek, Lekonoe;
Başa ne gelirse katlanmak, en iyisi.
Kayaları kemiriyor Tiren denizi;
Belki yer yüzünde bu sonuncu kışımız,
Belki yaşanacak yıllar var önümüzde;
Bilgeliği elden komamak, en iyisi.
Mademki sonumuz ölüm şarabını süz,
Uzak umutlara bel bağlamaya gelmez;
Konuşurken bile ömürden eksiliyor,
İnan ki gününü gün etmek, en iyisi.

Türk şiirine büyük katkıları olan Garip’in garip şairi Oktay Rifat’ın bizi Batı Şiiri’ne bir adım daha yaklaştıracak bu eserinin mutlaka kütüphanenizde bulundurmanız gerektiğini düşünüyorum. Böylelikle açılması zor kapılardan birinin anahtarına sahip olmuş da olacaksınız.

Kitap: Yunan Antologyası ve Latin Ozanlarından Çeviriler
Yazar/Çeviri: Oktay Rifat
Yayın: Adam Yayınları Birinci Basım Aralık 1986
Basım: Aralık 1986 (1. Basım)
Sayfa: 95 s.

Dostoyevski’nin Mirası – Oğuz Özgül

11 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Düşle Edebiyat

Yazan:C. Alper İlhan
Yazı Kaynağı:Düşle Edebiyat Dergisi

“Thomas Mann’ın Doğu’nun Dante’si ve Maksim Gorki’nin de Rus Shakespeare’i diye nitelediği Fyodor Mihayloviç Dostoyevski genellikle Tolstoy’un yanı sıra, klasik Rus Edebiyatı’nın tipik temsilcisi ve simgesi sayılmaktadır. Dostoyevski’nin sanatsal ustalığı, herkesçe kabul edilmekle kalmayıp dünya edebiyatının önde gelen ünlü yazarlarından birçoğuna esin kaynağı da olmuştur. Kaleme aldığı büyük romanları, içerdikleri gerilimli olaylar, felsefi sorunlar, psikolojik derinlik ve insancıl anlatım nedeniyle bugün de geniş bir okur kitlesini büyülemektedir. Dostoyevski’nin dünya görüşü üzerinde yüzyılı aşkın bir süredir tartışılmaktadır.”

Oğuz Özgül’ün derlediği “Dostoyevski’nin Mirası” isimli kitap Ekim 1994′te basılmış. Dostoyevski hakkında yapılan çalışmaları bir araya getirmeyi amaçlayan kitap iyi niyetli bir çaba olarak ortaya çıktıysa da Pencere Yayınları’nın özensiz baskısı, dizgi hataları ve çevirideki eksiklikler yüzünden öne çıkmayı başaramıyor. Kitapta giriş bölümü hariç altı adet yazı yer alıyor:

1. Klaus Stadtke, Helmut Grosshoff – Giriş
2. Boris S. Meylah – Dostoyevski’nin Sanatsal Düşüncesi
3. Klaus Stadtke – Dünya Edebiyatı Bağlamında Suç ve Ceza
4. Klaus Stadtke – Rus Anarşizmine Yönelik Bir Saldırı: Ecinniler
5. Klaus Stadtke – Bir Döneme Ait Toplumsal Gerçekliklerin ve Ütopyacı Seçeneklerin Ayrıntılarıyla Betimlenişi: Karamazov Kardeşler
6. Mihail M. Bahtin – Dostoyevski’de Karnaval Öğeleri
7. M. B. Krepçenko – Süje ve Sanatsal Yöntem

Oğuz Özgül’ün kitaba herhangi bir giriş ve açıklama katmayarak, sözü başka bir girişe bırakmış olması özensiz bir çalışmanın ilk sinyalini veriyor. “Dostoyevski’nin Mirası” başlıklı bir kitap için o mirasın birikiminden söz etmeden, gelişim süreçlerini üstün körü dahi olsa anlatmadan ve nihayetinde bir araya gelen eserler hakkında bilgi vermeden insanları okumaya başlatmak anlamsız. Birinci yazı olarak seçilen giriş bölümü, aslında Özgül’ün Türkiye için hazırlayıp da yayına vermiş olması gereken giriş’in hemen arkasından gelmeliydi.

Kitabın sunduğu en büyük avantaj Dostoyevski üzerine yapılan çalışmaların birkaç tanesinin dahi olsa Türkçe’ye çevrilmiş olması; metinlerin de yetkin kişiler tarafından ortaya konulduğu açık. Ancak, burada başka bir eksik daha göze çarpıyor ki bu metinleri hazırlayan kişiler hakkında en ufak bir bilgi dahi verilmemesi… Bu metinleri hazırlayanlar Rus Edebiyatı konusunda uzman kişiler midir, nerelidirler, akademisyen midir yazanlar, gazete yazarları mıdır, yoksa sadece yazar mıdır! Bu belirsizlikler içinde bir kitap basmak gerçekten ciddi bir özensizliğin göstergesi.

Metinlerin sunduğu çözümlemeler ve metinlerin kullandığı bibliyografik kaynaklar çalışmaların öznel olduğu kadar da nesnel doğrulara dayandığı konusunda okuyucuya garanti veriyor. Bunun yanında ayrıntılı incelemeler yapılmış her yazıda, birbirinden bağımsız farklı konularda bambaşka yönlerine değinilmiş Dostoyevski’nin. Özellikle eserleri ve sanatsal düşünüsünün ele alındığı yazıların seçilmesi, yazarın yaşamından soyutlanmış bir edebiyat kişiliğinin ortaya çıkmasına olanak tanımış. “Karamazov Kardeşler” ya da “Ecinniler” üzerine Stadtke’nin yaptığı çözümlemeler dikkate değer, Krepçenko’nun süje ve sanatsal yöntem konusunda verdiği örnekler de okuyucunun ilgisini uyandırabilecek kadar iyi şekillendirilmiş.

Kitabın sonunda bu derlemeye kaynak olan dört metnin bibliyografyasını buluyorsunuz. Ancak belirttiğimiz gibi, bu metinleri hazırlayanların kim olduğu konusunda yine herhangi bir bilgiye rastlanmıyor. Bütün sıkıntılarına rağmen Dostoyevski konusunda yazılanların birkaçının bir araya toplandığı “Dostoyevski’nin Mirası” isimli kitap, yazar konusunda fikir sahibi olmak ve onun daha çok yazınsal alandaki düşünceleri üzerine üretilen farklı görüşleri okumak isteyenler tarafından tercih edilebilir.

Kitap: Dostoyevski’nin Mirası
Derleyen: Oğuz Özgül
Yayın: Pencere Yayınları
Basım: Ekim 1994 (1. Basım)
Sayfa: 143 s.

Tutunamayanlar – Oğuz Atay

11 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Düşle Edebiyat

Yazan:Emine Gürbüz
Yazı Kaynağı:Düşle Edebiyat Dergisi

“Şimdi, matematik cüretle
hiç duyulmamış köprülerin kemerlerini inşa edeceksin.
Mucize, yalnız tehlikenin
anlatılmaz sürekliliğinde değildir”

“Tutunamayanlar” yaşamı anlamsız bulan, yabancılaşmış, belki nihilizme bulaşmış, ancak yine de yaşamı yeniden kurmayı deneyen, düşünen ve aydınlığın içinde aydınlığı arayan bireylerin romanıdır…

Dili ve anlatımıyla Türk romanına yeni bir boyut ve çizgi kazandıran “Tutunamayanlar”, 1930′lardan 1960′lara aydınların dünyasını ele alır, roman yazıldığı dönemin izlerini büyük bir açıklıkla taşıması da önemli bir unsurdur. Eser yazıldığı dönemde olumlu olumsuz çok fazla ses getirmiştir. Bu tartışmalara 1970′te TRT Roman Başarı Ödülü’nü alarak son noktayı koymuş, belki de bir yenisini daha eklemiştir! “Tutunamayanlar” toplumun düşünsel gelişimini yansıttığı gibi kendi tekniğini de yakalamıştır ve 1968′lerin siyasallaşma sürecinde kendini ifade edebilmiş bir roman olarak Türk roman tarihine de adını yazmıştır.

“Çarpıcı konusu, değişik biçimi, usta tekniğiyle başarılı bir roman” (Fethi Naci)

“Türk okurunu sarstı.” (Jale Baysal)

“Tutunamayanlar 19. yüzyıl gerçekçiliğine sırtını dönmüş, bir ayağı modernistlerde bir ayağı post-modern bir roman.” (Berna Moran)

“Aydın sınıfı içinde yer alıyordu Oğuz Atay ve o sınıfın derinlemesine tahlilini yapıyordu. Biraz karamsar, biraz acı, çokça güldürücü… aydınsı bir tahlil işte.” (Ömer Madra)

“Cumhuriyet döneminde yetişen aydın kuşaklarının biraz sarsak, daha çok da tutarsız, gamlı, traji-komik tarihini 32 kısım tekmili birden kucaklar Tutunamayanlar.”(Enis Batur)

Dört bölümden oluşan “Tutunamayanlar” üç eksende ele alınmış: Kitap, Selim ve Turgut. Selim’in ve Turgut’un hikâyesinde Türk aydını yansıtılmış. Şarkılarla zenginleştirilmiş eğlenceli yönüyle okuru sıkmayan bir üslup da kullanmış kitapta. Kitap iki ciltten oluşmuş olsa da daha sonra tek ciltte yayınlanmıştır. Tabii basım aşamasından önce Vüs’at O. Bener’e götürdüğünde Oğuz Atay, Bener biraz kısaltmasını istemiştir. Eskizlerin görünüşü ikinci kez geldiğinde de pek değişmemiş, Bener’e yine beş-altı cilt çıkabilecek bir kitap gibi görünmüştür.

Kitap en çok kurgusuyla, anlatımıyla olay yaratmıştır. Milli Eğitim Dergisi’nin 163. (Yaz 2004) sayısında Ruhi İnan “Tutunamayanlar” romanını enine boyuna incelemiş ve çeşitli tespitlerde bulunmuştur. Örnek oluşturması açısından kısa bir bölümü buraya alıyorum:

“Çerçeve anlatı içinde iç içe geçmiş alt anlatılar postmodern romanı diğer romanlardan ayıran bir özelliktir. Tutunamayanlar’da üst-kurmaca “Sonun Başlangıcı” bölümünde Gazeteci’ye gelen mektupla başlar (Atay, 1996, 17). Bu bölümle birlikte romanın yazılış serüveni hikaye edilmeye başlanır. Romanın üst-anlatısını da bu bölüm oluşturur. Bu bölümde Gazeteci, masasının çekmecesinde “büyük bir zarf” bulur. Bu zarf daha önce tanıştığı Turgut isimli kişiden gelmektedir. Zarfın içindeki mektupta Turgut, yazdığı kitabı yayımlatmasını ve ardından şart koştuğu isteklerini yerine getirmesini Gazeteci’den ister. Gazeteci sonunda bu kitabı yayımlatır. Bu kısımda gerçeğe yakınlık göze çarparken, ardından gelen ‘Yayımlayıcının Açıklaması’ bölümünde “romandaki kişilerin ülkemiz insanlarıyla bir benzerliği olmadığını düşündüğümüzün de bilinmesini isteriz. Belki masal havası içinde kişiliklerini daha iyi bulmuş olacak bu kahramanların toplumsal yapımıza uymadığı bir gerçektir” (Atay, 1996, 22) ifadeleri ile kitabın kurmaca olduğu özellikle vurgulanır. Yazar bu yolla sanki “bunun bir kurmaca olduğunu unutma” der. Daha da ileri giderek “kitaptaki olayların bütünüyle hayal ürünü olduğunun ve kişilerin gerçekten yaşamadığının okuyucular tarafından kabulünü özellikle rica ederiz” (Atay, 1996, 21) şeklinde bir uyarı cümlesine ihtiyaç duyar.

Romanın üst anlatısını oluşturan ‘Sonun Başlangıcı’ndan sonra, Turgut Özben’in hikâyesinin anlatıldığı I. alt anlatı başlar. Bu anlatı devam ederken geriye dönüşlerle, II. alt anlatı olarak kurgulanan Selim Işık’ın hikâyesi başlar. Bu iki alt anlatı düzeyi romanda iç içe devam eder ve sırasıyla Selim Işık’ın sonra da Turgut Özben’in hikâyesi biter. Sözü edilen bu tekniği şöyle şemalaştırmak mümkündür:

Romandaki bakış açısı post-modern yapıya uygun farklılıklar arz eder. Geleneksel bakış açısının dışında bir üst anlatıcı ve bunu takip eden alt anlatıcılar yer alır. Tutunamayanlar’da görülen çoğul bakış açısı denilen (Duppoult Optic) bu bakış açısı “Bir romanın, bir kişinin bakış açısından değil de birden fazla kişinin bakış açısından sunulması” dır. (Ecevit, 1996, 24)”

Bu ve bunun gibi yapısal unsurlar aslında “Tutunamayanlar” romanının temelde ürettiği, harekete geçirdiği o olgunun, devrim gibi gelip çattığı o yerin izlerini açığa çıkartmaktadır. Yine de bunlar okuyucuyu ilgilendirmeyen bir alt yapı gizindeki üst anlatı biçimidir! İşte bu nedenle romanı okumaya başladığınızda ve nihayete ulaşıp bitirdiğinizde size kalan sadece hissettikleriniz olacak. Kurgusal olarak ele almak yerine tamamen içinizden geçtiği şekliyle, okuduğunuzda sizi zorlaya ya da zorlamayan yazınsal süreciyle ele alın bu kitabı. Çünkü edebiyat ne kadar üslup ve kurgu üzerine yapılansa da insan odaklı hiçbir yaratının nesnel süreci toplumsallaştıktan sonra öznelleşmeden duramaz… Kısa ömrün tutunamayan hikâyesini okumaya çağırıyor Oğuz Atay okuyucusunu, Selim’in intiharı, Turgut’un kayıplığında bir soluk… ve dahası, hissetmeden olmazmış gibi geliyor bana.

Kitap: Tutunamayanlar
Yazar: Oğuz Atay
Yayın: İletişim Yayınları
Basım: 2002
Sayfa: 724 s.

Sonraki yazılar »