<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Edebiyat Konağı &#187; Kitap</title>
	<atom:link href="http://www.edebiyatkonagi.net/category/kitap/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.edebiyatkonagi.net</link>
	<description>Mevsimlik Kültür-Sanat ve Edebiyat Dergisi</description>
	<lastBuildDate>Wed, 14 Jul 2010 09:55:52 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8.6</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Şair mezarlığı dergiler</title>
		<link>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/19/sair-mezarligi-dergiler/</link>
		<comments>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/19/sair-mezarligi-dergiler/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 19 Mar 2010 19:48:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Güncel]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>
		<category><![CDATA[Dergi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatkonagi.net/?p=2293</guid>
		<description><![CDATA[Yayın dünyasının önemli bir alanını edebiyat ve özelde şiir doldurmasına rağmen, şiir ve edebiyatın kendisini var ettiği zemin olan dergilerin bu zamana kadar bir kitap bütünlüğünde incelemeye alınmaması bir eksiklik hiç kuşkusuz. 
Geçmiş yıllarda yayımlanan Erdal Doğan’ın Edebiyatımızda Dergiler (Bağlam Yay. 1997) kitabı ve Öteki-siz dergisinin ‘1980’den 2004’e Edebiyat Dergileri’ ve yine Kitap-lık dergisinin “Edebiyat [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span>Yayın dünyasının önemli bir alanını edebiyat ve özelde şiir doldurmasına rağmen, şiir ve edebiyatın kendisini var ettiği zemin olan dergilerin bu zamana kadar bir kitap bütünlüğünde incelemeye alınmaması bir eksiklik hiç kuşkusuz. </span></p>
<p><img src="http://medya.todayszaman.com/kitapzamani/2009/02/02/inceleme.jpg" alt="" width="110" height="130" /><span>Geçmiş yıllarda yayımlanan Erdal Doğan’ın Edebiyatımızda Dergiler (Bağlam Yay. 1997) kitabı ve Öteki-siz dergisinin ‘1980’den 2004’e Edebiyat Dergileri’ ve yine Kitap-lık dergisinin “Edebiyat Dergicileri” özel sayıları bu anlamda nadir çalışmalar olarak öne çıkıyor. Mehmet Can Doğan’ın bir süre evvel yayımladığı Türkiye’de Şiir Dergileri- Şairler Mezarlığı (1909-2008) adlı kitap, bu alanda önemli boşluğu doldurabilecek bir başvuru eseri niteliğine sahip. </span></p>
<p><span> Dergiler yeni fikirlerin, oluşumların, zihnî karşı koyuşların, akımların kendilerini yasallaştırdıkları, yaşama mevzisi açtıkları zeminlerdir bir bakıma. Şiir/edebiyat dergileri de bu anlayıştan çok uzak değillerdir. Bütün poetik hareketler, manifestolar bir dergi yolu ile kendilerini tanıtmışlar ve bir dergi etrafında yapılanmışlardır. Dolayısı ile Garip üzerine, II. Yeni ya da 80 Sonrası şiiri üzerine konuşurken ilk başvuracağımız külliyat, bu dönemleri temsil eden dergiler olacaktır. Hemen bütün şairler /yazarlar ilk ürünlerini mutlaka bir dergide yayımlayarak kendilerine yol aralamış, ürünlerinin dergilerde yer bulup bulmamasına göre edebî yolculukları şekillenmiştir. Ayrıca bazı isimleri değerlendirirken çıkardıkları dergilerden bağımsız ele almak mümkün değildir. Mesela Cemal Süreya’yı Papirüs’ten, Sezai Karakoç’u Diriliş’ten, Hüseyin Cöntürk’ü Yordam’dan, Nuri Pakdil’i Edebiyat’tan, Mustafa Kutlu’yu Dergâh’tan ayrı düşünemeyiz. </span></p>
<p><span> Dergilerin salt edebî anlamda değil, dönemin insan ve toplum algısını anlamamıza imkân verecek sosyolojik bir karşılığı dahi mevcuttur. Çağın dilini temsil edebilen dergiler, bu yüzden toplum bilimcilerin ilgi alanlarından kaçmayacaktır. Bunun yanında Doğan’ın alt başlık olarak verdiği “Şairler Mezarlığı” tanımlamasını da unutmamak gerekli. Çünkü yayımlanmış yüzlerce dergide binlerce şairin ürün yayımladığı, ancak günümüze ulaşan isimlerin çok sınırlı olduğu gözleniyor. Gelişen bazı poetik tavırları içselleştirmeden ve şiire kişisel bir varoluş meselesi olarak bakmadan bu anlayışlara salt artistik nedenlerden dolayı eklemlenmeye çalışan binlerce ismin, niteliksiz ürünlerle dergileri doldurarak buraları gerçekten şairlerin mezarlığı haline getirdikleri de bir vakıa. </span></p>
<p><span> 1980 sonrası her şeyde olduğu gibi şiir/edebiyat dergiciliğinde de bir farklılaşma ortaya çıktı. Geçmiş yıllarda ideolojik kimlik tanımlaması yerine daha birey merkezli bir algı, hem dergilerin estetik yaklaşımını değiştirip yükseltti hem de yayımlanan dergi sayısını arttırdı. Merkez olarak kabul edilen İstanbul, Ankara dışında başka şehirlerde de dergi yoğunlaşması yaşandı ve günümüze doğru geldikçe bu dergilerin niteliğinin önemli aşamalar kaydettiği gözlendi. Mehmet Can Doğan, bu olguyu kitabında sosyolojik bir tartışma olan merkez-çevre çatışmasının bir uzantısı olarak değil, bizatihi merkezin çevreye/taşraya yayılması şeklinde ele alıyor ve “&#8230; taşra, merkezin dilini konuşmaya başlamıştır” diyor. </span></p>
<p><span> Edebiyat dergileri genellikle şiir ve diğer edebi metinleri ayırt etmeksizin sayfalarında yer verirken, sadece bu metinlerden birisine yaslanarak çıkmış dergiler de olagelmiştir. Salt şiir yayımlayan ya da salt öykü yayımlayan dergiler gibi. Mehmet Can Doğan, adından da anlaşılacağı gibi bu kitabında 100 yıllık dergi tarihimiz boyunca yayımlanmış ve logosunda “şiir dergisi” notu düşülmüş dergileri inceliyor. 1909’da 16 sayı çıkan Şiir ve Tefekkür’den 2008’e uzanıp Kuşak edebiyat-şiir dergisine kadar 110 dergiyi künyesi, çıkış amacı, poetik duruşu, ürün yayımlayan isimler ve çıktığı döneme katkısı hususlarında ele alarak bir ilk çalışmaya imza atıyor. Doğan’ın öğrencilik yıllarında Mim ve sonrasında A’raf, Son Duvar, Sonsuzluk ve Bir Gün gibi dergilerin çıkışına öncülük etmiş bir dergici olduğunu da hatırlatmak isterim. </span></p>
<p><span> Türkiye’de Şiir Dergileri-Şairler Mezarlığı (1909-2008) ile kimini sahaflarda gördüğümüz, kimine de yetişebildiğimiz Safahat-ı Şiir ve Fikir, Meşale, Kaynak, Şairler Yaprağı, Papirüs, Şiir Sanatı, Yeni Türkü, Yusufçuk, Cehennemde Bir Mevsim, Üç Çiçek, Yeryüzü Konukları, Poetika, Broy, Şiir Atı, Fanatik, Sombahar, Geniş Zamanlar, Bürde, Kırağı, İki Şiir, Göçebe, İpek Dili, Ludingirra, Ücra, Yasakmeyve, Hayal, Öteki-siz, Budala, Heves, Merdiven Şiir, Şair Çıkmazı, Mühür, Kuyudaki Koro, Şiiri Özlüyorum, Mor Taka, Mahfil, Taflan ve Karagöz’ün de aralarında bulunduğu 110 dergi hakkında böylece tarihe not düşülüyor. Kitap, bu alanda ardından gelebilecek başkaca çalışmalara öncülük etmesi açısından da ayrıca önemli.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/19/sair-mezarligi-dergiler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Recep Şükrü Güngör röportajı</title>
		<link>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/18/recep-sukru-gungor-roportaji/</link>
		<comments>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/18/recep-sukru-gungor-roportaji/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 18 Mar 2010 16:03:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Milli Gazete]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatkonagi.net/?p=2287</guid>
		<description><![CDATA[Sait Faik&#8217;in dostu Oran Veli, Ziya Osman Saba&#8217;nın dostu Cahit Sıtkı,  Rasim Özdenören&#8217;in dostu Cahit Zarifoğlu&#8230; yani hikayeciyi en iyi  anlayacak kimse şairdir. Şairi de en iyi anlayacak olan hikâyecidir.  Hikâyeye özel yayın yapan dergiler var. Bir şiir bir de hikâye için özel  dergiler. Başka türlerin bu şansı yok.



 



Şair ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sait Faik&#8217;in dostu Oran Veli, Ziya Osman Saba&#8217;nın dostu Cahit Sıtkı,  Rasim Özdenören&#8217;in dostu Cahit Zarifoğlu&#8230; yani hikayeciyi en iyi  anlayacak kimse şairdir. Şairi de en iyi anlayacak olan hikâyecidir.  Hikâyeye özel yayın yapan dergiler var. Bir şiir bir de hikâye için özel  dergiler. Başka türlerin bu şansı yok.</p>
<div>
<div>
<ul>
<li><span><img src="http://www.milligazete.com.tr/dosyalar/haberler/2010/03/07/155352/siir-sah-hik%C3%A2ye-vezir-medium-0.jpg" alt="Şiir şah, hikâye vezir - " /> </span></li>
</ul>
</div>
</div>
<p>Şair ve Millî Gazete yazarı Cafer Keklikçi, Recep Şükrü Güngör&#8217;ün 6.  kitabı olan &#8216;Kayıp Ruhlar Kıraathanesi&#8217;ni değerlendirirken şöyle  yazmıştı; &#8220;Recep Şükrü Güngör, kendine özgü üslubunu kurmuş; dili akıcı,  Türk hikâyesinde yeni &#8216;açı&#8217;lar deneyen usta bir yazar.&#8221; Usta bir yazar  cümlesi edebiyat camiasında sanatçıların birbirlerine yapabileceği ender  iltifatlardır. Recep Şükrü Güngör daha önce çıkardığı ve son alarak da  Sütun Yayınları&#8217;ndan okuyucusuna sunduğu &#8216;Kayıp Ruhlar Kıraathanesi&#8217;nde  okuyucusuna yine kaliteli bir üslupla sesleniyor. Kelimelerin özenle  seçildiği, cümlelerin ustalıkla kurulduğu,  hikâyelerin sayfalara nakış  nakış işlendiği kitap, toplam 17 hikâyeden oluşuyor. İmza günlerini,  &#8216;kitabın pazarlanmasında yazarın kullanılması&#8217; olarak gören Güngör, bir  bakıma da &#8216;benim imzam, hayallerimin ve yaşadıklarımın ürünü olan  hikâyelerimdir.&#8217; diyor. Recep Şükrü Güngör&#8217;ün kitabını birçok kitapçıda  bulmak mümkün. Eğer bir ayakkabı tamircisinin, bir dedenin, bir  muhtarın, bir ninenin, bir kameramanın ya da bir temizlik işçisinin  hikâyesini okumak istiyorsanız, &#8216;Kayıp Ruhlar Kıraathanesi&#8217; tam size  göre. Biz de sizin için Recep Şükrü Güngör&#8217;le edebiyatı, hikâyeyi,  kitaplarını ve geleceğe dair palanlarını konuştuk. Sorulara içtenlikle  cevap veren Güngör çarpıcı söylemlerde bulundu.<br />
<strong><span style="color: #222222;">Daha önce 5 kitabınız okuyucuyla buluştu.  &#8216;Kayıp Ruhlar Kıraathanesi&#8217; sizin 6. kitabınız. Son kitabınızın diğer  kitaplarınızdan farkını değerlendirir misiniz?</span></strong><br />
<strong><span style="color: #222222;">Bir de size ait bir okuyucu kitlesinin  oluştuğunu söyleyebilir miyiz?</span></strong><br />
Kayıp Ruhlar Kıraathanesi kitabında toplum meselelerini daha çok ele  aldım. Kıyıda kalmış, görülmemiş yahut görülmek istenmemiş bizim  insanımızın hikâyesini anlattım. Bir ayakkabı tamircisinin, bir dedenin,  bir muhtarın, bir ninenin, bir kameramanın, bir temizlik işçisinin  hikâyesi. Mütevekkil, ârif Anadolu insanını anlattım. Akıcı bir  üslubumun olduğunu söyler eleştirmenler. Bütün kitaplarımda bu üslubu  korudum. Son kitapla diğer kitaplar arasında bu bakımdan fark yok.  Konularda yenilik var. Bireysel konulardan toplum meselelerine doğru  evrilme var. Can Ağrısı ve Kayıp Ruhlar Kıraathanesi&#8217;nde bu değişim daha  açık görülür. Hikâyelerimi ilgiyle okuyan bir topluluk var. Okuyucu  kitlesinden maksadınız bu ise çok nezih bir okuyucu kitlemin olduğunu  söyleyebilirim.<br />
<strong><span style="color: #222222;">Martı, Yitik Düşler, Okuntu, Yedi İklim,  Kuşluk Vakti, Yağmur, Hece Öykü ve Türk Edebiyatı gibi dergilerde  yazılarınız ve hikâyeleriniz yayımlandı / yayımlanıyor. Dergilerle olan  bağınızı nasıl değerlendiriyorsunuz? Edebiyat dergilerimizi nasıl  buluyorsunuz?</span></strong><br />
Yazar, dergide yetişir. Dergi terbiyesinden geçmeyen yazar hep eksiktir.  Çünkü çıraklık terbiyesi görmemiştir. Dergiler hikâyenin, şiirin,  eleştirinin, makalenin, denemenin kalbidir. Necip Fazıl dergi  geleneğinde yetişmiştir. Mustafa Kutlu, Hüseyin Su, Beşir Ayvazoğlu,  Rasim Özdenören, Sezai Karakoç dergide yetişen mihver  şahsiyetlerimizdir. Dergileri yakından takip ederim. Yazdığım,  yazmadığım dergileri okurum, beğendiklerimi sürekli alırım,  beğenmediklerime ise ikinci kez bakmam. Dergide gruplaşmayı doğru  bulmam. Bir yere kadar makul karşılarım bu durumu, çünkü derginin  sürekliliği için bir ekip gereklidir. Ama derginin salt o ekibin  ürünlerine yer vermesine hoş bakmam. Bir dergi sadece kendi şairini,  hikâyecisini öne çıkarıyor, diğer dergilerde yazanı görmüyorsa onu da  listemden çıkarırım.<br />
Özdenören&#8217;den de Kutlu&#8217;dan da besleniyorum<br />
<strong><span style="color: #222222;">Bazı hikâyeleriniz Mustafa Kutlu, bazıları  da Rasim Özdenören&#8217;in hikâyeleriyle kıyaslanıyor. Hatta iki usta  yazarın ortasında bir dil tutturduğunuz söyleniyor. Bunu nasıl  yorumluyorsunuz? </span></strong><br />
Bu iki isim de hikâyede mihver. Onlarla aynı yolda olmaktan rahatsız  olmam ama benim yaptığım kendime ait bir dil. Ne Kutlu&#8217;daki kahve havası  ne de Özdenören&#8217;deki derin kuyu var. Bende büyük bir huzur ülkesinin  türküsü var. Konularım, beslendiğim kaynaklar onlarla kesişiyor. Onlar  gibi ben de Hariri&#8217;nin Makamat&#8217;ından, Mesnevi&#8217;den, Kur&#8217;an&#8217;dan,  Siyer&#8217;den, büyük halk kültüründen, hikâye geleneğimizden besleniyorum.  Kahvehaneleri, karakolları, hastaneleri, okul önlerini, çay bahçelerini  gözlemlerim. Doğu ve Batı klasiklerini okurum. Birincisi Kutlu&#8217;da,  ikincisi Özdenören&#8217;de beliren vasıf. Ben her ikisinden de besleniyorum.<br />
<strong><span style="color: #222222;">Kayıp Ruhlar Kıraathanesi, Cafer  Keklikçi&#8217;nin bir şiirinden alıntıyla başlıyor. Hikâyeci olarak şiirle de  ilgili olduğunuzu görüyoruz. Bu ilgiyi nasıl açıklarsınız? </span></strong><br />
Şiir şah, hikâye vezir. Sait Faik&#8217;in dostu Oran Veli, Ziya Osman  Saba&#8217;nın dostu Cahit Sıtkı, Rasim Özdenören&#8217;in dostu Cahit Zarifoğlu&#8230;  yani hikayeciyi en iyi anlayacak kimse şairdir. Şairi de en iyi  anlayacak olan hikâyecidir. Cafer Keklikçi ile olan dostluğum şiir ve  hikâye ile oluşan bir dostluktur ama bu aynı şehirde kömür kokusunu  hissetmemizden kaynaklanıyor. Sonra sonra hikâye ve şiir dostluğuna  dönüştü.<br />
<strong><span style="color: #222222;">Kayıp Ruhlar Kıraathanesi&#8217;nde kimi  hikâyelerde siyasi söylemlerden ve göndermelerden çekinmiyorsunuz.  Okuyucuya bir şeyi iletmeye çalışıyorsunuz. Şimdinin bazı yazarları  &#8216;mesaj kaygım yok&#8217; gibi laflar ederek toplumun dertlerinden uzak kalmayı  yeğliyor. Sizin bu konudaki tutumunuz nedir? Yazarın gerçekten mesaj  kaygısı olmalı mı?</span></strong><br />
Yazarın mesaj kaygısı olmaz. Onun ruh dünyası, onun dünya algısı  mesajıdır. Yani hikâyede kurduğu dünya ile verir en iyi mesajını. Ben de  sosyal dünyamı hikâyelerimde oluşturduğum atmosferle veriyorum.  Dayattığım bir dünya yok, orada anlattığım benim yaşadığım hayat.  Yaşanmasından huzur duyduğum hayat. Okur ister beğenir, kabul eder;  ister beğenmez, kendine başka hayat kurar. Okuduklarımız bizde yeni  hayatlar kurdurmaz mı? Yazarın hayatını değil de kendimizin hayatını  kurarsak daha sağlıklı bir sonuca varırız. Mesajsız eser olmaz bana  göre. Sait Faik sosyalizm kavramını kullanmadan anlatır sosyalizmi.  Memduh Şevket de Kemalizmi anlatır. Biz onların hikâyelerindeki hayata  bakarak anlarız mesajı. Mustafa Kutlu, Rasim Özdenören, Hüseyin Su da  bizim ruh köklerimizle örtüşen bir dünya anlatır. Adını andığım  hikâyeciler bir mesajı dayatmazlar ama onların hikâyelerindeki hayatı  yaşamaya çalışırsanız anlatmak istedikleri dünyayı anlarsınız.</p>
<h4>Huzursuz hayatta huzur zamanları</h4>
<p><strong><span style="color: #222222;">Kayıp Ruhlar Kıraathanesi&#8217;nde kahramanları  toplum içindeki yönleriyle anlatıyorsunuz. Özel hayatları hakkında pek  bilgi vermiyorsunuz. Buradan hareketle hikâyede ne yapmaya  çalışıyorsunuz?</span></strong><br />
Bireyi anlatırken toplumu dillendirmek istiyorum. Ben Mehmet diyorum ama  okur onu Ahmet anlasın. Hasan&#8217;ın hayatı olarak okuyabilsin. Maksadım  özel hayatları dillendirmek değil, bir sosyal meseleyi güzel pencereden  vaka etmek. Hikayenin atmosferiyle okura huzurlu anlar yaşatmak.  Huzursuz hayatın içinde küçük huzur zamanlarımız olsun istiyorum.<br />
<strong><span style="color: #222222;">Türk edebiyatındaki kutuplaşmayı ve zıt  görüşteki edebiyatçıların dertlerini birbirine anlatamadıklarını  görüyoruz. Bu kısır döngü sizi rahatsız ediyor mu? Siz edebiyattaki  fanatizme nasıl bakıyorsunuz? </span></strong><br />
Bağrıma bıçak sapladınız bu soruyla. İnsan önce yazar, önce sanatçı,  önce şair olmaz. Önce insan olur. Can ve rızık verilene saygıyla başlar  insan olmak. Ama çeteler, ama başka gruptan görmeler, ama kendi adamı  saymamalar&#8230; Bu kayırmacı edebiyat ortamından rahatsız olup da yazar  denen o garip varlıkla tanışmaktan itina ile kaçınan okurları  alkışlamalı.<br />
<strong><span style="color: #222222;">Edebiyat dünyasında kendinize yakın  hissettiğiniz isimler kimlerdir ve bu bağın kopmaması için neler  yapıyorsunuz?</span></strong><br />
Şairlerim, hikâyecilerim, romancılarım, denemecilerim var. Bağın  kopmaması için insan olma gayretimi sürdürüyorum. İnsanlardan bir insan  olabildiğim sürece o bağ kopmaz. Cafer Keklikçi, İbrahim Gökburun, Sait  Türkoğlu, Osman Alagöz, Bünyamin K., Necati Mert. Necati Mert&#8217;le haftada  bir kere görüşürüz. Dükkânında kasanın arkasında beyaz saçlarıyla o  bulutlu bakışlarıyla müşteriden öte insan okuyucuyu bekler. Onu gördü mü  yüzünde sevinç yaylası şenlenir.<br />
<strong><span style="color: #222222;">Hikâyelerinizi yazarken daha çok nelerden  faydalanıyorsunuz?</span></strong><br />
Arka sokakları gezerim. Parklarda, kahvehanelerde, berberlerde,  tamircilerde, pazarda, şehir meydanında, kitapçıda gözlemlerim.  Okuduklarımla gözlemlediklerim içimde sürekli konuşan yaşlı nineyi  harekete geçirir. O anlatır ben de yazarım. İyi metinlerin yazarları iyi  okumalarla yetişmişlerdir. Beni kuşatan metinleri okuma peşindeyim.  Onlar bir hikayeye sürüklüyor zaten. Yazarken defter kullanırım.  İskeleti defterime yazarım. Bazen ağaç çizer, ona bahçe, ona kuş, ona  mevsim, ona hayat oluşturmaya çalışırım. Bazen birkaç cümlesini yazar  sonrasını beklerim. En güzeli içimdeki ninenin anlattığı hikâyelerdir.  Onun anlattıklarını Can Ağrısı, Yas Ayini, Kayıp Ruhlar Kıraathanesi  isimleriyle yayınladım.</p>
<h4>Hikaye anlatıcılarını okurum</h4>
<p><strong><span style="color: #222222;">Türk hikâyeciliğini değerlendirir misiniz?</span></strong><br />
Eleştirmenin işi bu. Ben hikâye yazmayı sürdürüyorum. Hikâyecilerimizi  okuyorum. Mustafa Kutlu, Hüseyin Su, Necip Tosun, Abdullah Harmancı,  Hasan Ali Toptaş, Ethem Baran, Necati Mert, Sadık Yalsızuçanlar, İhsan  Oktay Anar, Rasim Özdenören gibi hikâye anlatıcılarını beğenerek  okuyorum. Yılmaz Yılmaz, Mustafa Oral gibi hikâye anlatıcıları yeni  isimler arasında ümit vaat ediyor. Hikâyeye özel yayın yapan dergiler  var. Bir şiir bir de hikâye için özel dergiler. Başka türlerin bu şansı  yok. Bu anlamda Hece Öykü büyük bir misyon taşıyor. Terazinin hassas  dengesini bozmadan yayın yapıyor. Ayrıca bütün dergilerimizde ihmal  edilmeyen bir tür hikâye. Çok yazılmasından şikâyetçi olunabilir.  Zamanın süzgecinden geçecek ve üslupçular kalacak, diğerleri yaşadıkları  günün ötesine geçemeyecek.<br />
<strong><span style="color: #222222;">Bundan sonraki edebiyat çalışmanız ne  üzerine olacak? </span></strong><br />
Hikâye yolculuğum sürsün isterim. Nasipten ötesi de yok. Uzun, çok uzun  bir roman yazmak, tek roman yazmak isterim. Romanımın da ölümümden sonra  yayınlanmasını arzularım. Her sene elli yüz sayfa yazdığım romanı  varislerim biliyor. Cenaze masrafımı karşılamak üzere bir yayınevine  verebilirler.</p>
<h4>İstanbul benim için aşktır</h4>
<p><strong><span style="color: #222222;">Türkiye&#8217;de yaşamak istediğiniz yer? </span></strong><br />
İstanbul. Bütün güzelliği ve bütün rezilliğiyle İstanbul. Elbette  İstanbul. 2003&#8242;te Maraş&#8217;ta çalışıyordum. Müdür bey çağırdı, nerde  çalışmak istersin, dedi. Yüz bin kere İstanbul, dedim. İstanbul benim  için aşktır, dedim. Zahmeti zor, nazlı bir sevgilidir İstanbul.<br />
<strong><span style="color: #222222;">Mekan olarak nerelerde vakit geçirmekten  hoşlanıyorsunuz?</span></strong><br />
Kıraathanede, çay bahçesinde, kütüphanede, etrafı serviyle çevrelenmiş  güllerle bezenmiş kamelya çiçeklerinin tenhasında bir sundurmada,  çalışma odamda, deniz dalgalarının şakıdığı her yerde, beni tanımayan  insanların içinde&#8230;<br />
<strong><span style="color: #222222;">Edebiyat haricinde ilgilendiğiniz alan var  mı? (Spor, sinema, siyaset vb.)</span></strong><br />
Sinemayı severim ama Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak, Ademin Trenleri,  Dondurmam Gaymak, Yürek Dede, Sessiz Ev, Dabbe gibi filmlerdir  ilgilendiklerim. Ney dersi alıyorum. Ney sesi ruhumu dinlendiriyor.<br />
<strong><span style="color: #222222;">Sizi en çok etkileyen kitap? </span></strong><br />
Hasan Ali Toptaş&#8217;ın Harfler ve Notalar&#8217;ı, Borges&#8217;in Yedi Gece&#8217;si, Ali  Çolak&#8217;ın Bilmem Hatırlar Mısın&#8217;ı, Mustafa Kutlu&#8217;nun Tahir Sami Bey&#8217;in  Özel Hayatı, Dağlarca&#8217;nın Çocuk ve Allah&#8217;ı, Hüseyin Su&#8217;nun Gülşefdeli  Yemeni&#8217;si, Yalsızuçanlar&#8217;ın Ayan Beyan&#8217;ı, Sezai Karakoç&#8217;un  Gündoğmadan&#8217;ı, Ömer Lekesiz&#8217;in Yeni Türk Edebiyatında Öykü&#8217;sü, Necati  Mert&#8217;in Hikâyem Adapazarı&#8230;<br />
<strong><span style="color: #222222;">Bir kitapta okuyup da unutamadığınız bir  cümle? </span></strong><br />
&#8220;Kusur benim imzamdır.&#8221; Suskunlar/İhsan Oktay Anar<br />
<strong><span style="color: #222222;">Yazarken nasıl bir ortam arıyorsunuz? </span></strong><br />
İnsan içinde yalnız. Çay bahçesi, kafeterya, kıraathane, pastane, otobüs  durağı&#8230; Ama selam veren biri olmasın, nasılsın diyen olmasın,  dikkatimi, yoğunluğumu bozan bir tanıdık çıkmasın.<br />
<strong><span style="color: #222222;">Hangi hikâyenizin filme aktarılmasını  isterdiniz? </span></strong><br />
Uzun Bir Secde, Tavukçunun Ölümü, Yangın Yeri, Dönüş, Çekiç Ayranı.<br />
<strong><span style="color: #222222;">İmza günleri size ne ifade ediyor?</span></strong><br />
İmza günü, kitabın pazarlanmasında yazarın kullanılmasıdır. Yazarın  insan olmaktan çıkıp bir mahlûk olduğu gündür imza günü. Böyleyken  gitmiyor değilim. Ama günümüzde o hale geldi ki yazar kitabın arkasında  durmazsa o kitap ilgi görmüyor.<br />
<strong><span style="color: #222222;">Okuyucularınıza Kayıp Ruhlar Kıraathanesi  hakkında ne söylemek istersiniz?</span></strong><br />
Okumasınlar. Çünkü Kayıp Ruhlar Kıraathanesi&#8217;ni bitiren ölüyor.</p>
<p style="text-align: right;">Seyit Çolak  8Mart 2010</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/18/recep-sukru-gungor-roportaji/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Aşk ve fedakarlık dolu bir hikaye!</title>
		<link>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/18/ask-ve-fedakarlik-dolu-bir-hikaye/</link>
		<comments>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/18/ask-ve-fedakarlik-dolu-bir-hikaye/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 18 Mar 2010 15:21:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>
		<category><![CDATA[Milliyet Kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatkonagi.net/?p=2271</guid>
		<description><![CDATA[Isabel Allende’nin usta kaleminden çıkan, belgelere dayalı bu destansı roman Can Yayınları tarafından yayınlandı.
“Herhalde meydanlara benim heykellerimi dikecekler, adımı taşıyan sokaklar ve şehirler olacaktır, aynı Pedro de Valdivia ve diğer fatihler gibi, ama erkekleri dövüşürken kasabalar kuran yüzlerce yiğit kadın unutulup gidecektir.” Bu sözlerin sahibi Inés Suárez, İspanya’nın Extremadura kentinden mütevazı bir terzi kızdır. Çapkın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Isabel Allende’nin usta kaleminden çıkan, belgelere dayalı bu destansı roman Can Yayınları tarafından yayınlandı.</p>
<p><img src="http://i.milliyet.com.tr/HaberAnaResmi/2009/11/10/fft17_mf422129.Jpeg" alt="http://i.milliyet.com.tr/HaberAnaResmi/2009/11/10/fft17_mf422129.Jpeg" />“Herhalde meydanlara benim heykellerimi dikecekler, adımı taşıyan sokaklar ve şehirler olacaktır, aynı Pedro de Valdivia ve diğer fatihler gibi, ama erkekleri dövüşürken kasabalar kuran yüzlerce yiğit kadın unutulup gidecektir.” Bu sözlerin sahibi Inés Suárez, İspanya’nın Extremadura kentinden mütevazı bir terzi kızdır. Çapkın kocası Malagalı Juan, şan ve şeref hayalleriyle Atlantik’in öte yanındaki yeni</p>
<p>İspanyol sömürgelerine gidince, onu bulmak umuduyla o da Yenidünya’ya yelken açan bir gemiyle yola çıkar. Gerçi Amerika’da kocasını bulamaz ama Peru fatihi İspanyol kumandan Pizarro’nun subaylarından Pedro de Valdivia ile tutkulu bir aşk yaşayacak, inanılmaz tehlikeleri cesaretle göğüsleyerek onun yanında Şili’nin fethine katılacaktır.</p>
<p>Isabel Allende’nin usta kaleminden çıkan, belgelere dayalı bu destansı roman, tarihin unutulmaz bir dönemindeki şiddet ve acımasızlığın yanı sıra aşk ve fedakârlık öykülerini harmanlarken, gerçek olayların en başarılı kurgulardan bile daha şaşırtıcı ve bir o kadar da sürükleyici olabileceğini kanıtlıyor.</p>
<p>ISABEL ALLENDE</p>
<p>Isa­bel Al­len­de, 1942 yılında Peru’nun başkenti Li­ma’da doğ­du. Ancak birkaç yıl sonra ailesi Şili’ye göç etti. Isabel Allen­de, amcası, Şili Devlet Başkanı Salva­dor Al­len­de’nin 1973’te öldürülmesinden iki yıl sonra kocası ve çocuklarıyla birlikte Venezuella’ya sığınmak zorunda kaldı. 17 yaşında gazetecili­ğe başlayan Allende, bir süre sonra San Francisco’ya yerleşti, ABD’nin önde gelen üniversitelerinde edebiyat dersleri verdi. 1982’de yayınlanan ilk romanı Ruhlar Evi’ni, 1984’te Aşktan ve Gölgeden, 1985’te Eva Luna adlı romanları, 1989’da Eva Lu­na Anlatıyor adlı öykü kitabı izledi. Sonsuz Düzen adlı ro­manı 1991’de, Paula 1994’te, Kaderin Kızı 1999’da, Sararmış Bir Fotoğraf 2000’de, Yüreğimdeki Ülkem 2003’te yayınlandı. Allende 2002-2004 yılları arasında Canavarlar Kenti, Altın Ejder Krallığı ve Pigmeler Ormanı adlı romanlardan oluşan genç­lik üçlemesini kaleme aldı. Türkiye’de tüm yapıtları Can Ya­yınları arasında yer alan Allende, hemen tüm öykü ve ro­manlarında gerçekçi bir anlatım ve siyasal bir yaklaşım ile bü­yülü gerçekçiliğin gerçeküstücü geleneğini ustaca kaynaş­tırdı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/18/ask-ve-fedakarlik-dolu-bir-hikaye/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bursa’nın tadı, Avrupa’nın damağında kaldı!</title>
		<link>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/18/bursa%e2%80%99nin-tadi-avrupa%e2%80%99nin-damaginda-kaldi/</link>
		<comments>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/18/bursa%e2%80%99nin-tadi-avrupa%e2%80%99nin-damaginda-kaldi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 18 Mar 2010 15:16:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>
		<category><![CDATA[Milliyet Kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatkonagi.net/?p=2267</guid>
		<description><![CDATA[Yemek kitaplarının Nobel’i olarak bilinen “Gourmand World Cookbook Awards”, 2009’un en iyi kitabını “Bursa Mutfağı” olarak belirledi.
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayınlanan, Şef Ömür Akkor’un kaleme aldığı “Bursa Mutfağı” kitabı, dünyanın en prestijli yemek kitabı yarışması “Gourmand World Cookbook Awards”un yerel mutfak kategorisinde 2009’un en iyi kitabı seçildi.
Şef Ömür Akkor’un, beş yıl önce Bursa’yı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yemek kitaplarının Nobel’i olarak bilinen “Gourmand World Cookbook Awards”, 2009’un en iyi kitabını “Bursa Mutfağı” olarak belirledi.<br />
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayınlanan, Şef Ömür Akkor’un kaleme aldığı “Bursa Mutfağı” kitabı, dünyanın en prestijli yemek kitabı yarışması “Gourmand World Cookbook Awards”un yerel mutfak kategorisinde 2009’un en iyi kitabı seçildi.<br />
Şef Ömür Akkor’un, beş yıl önce Bursa’yı karış karış gezerek şehrin zengin yemek kültürüne ait unutulmuş lezzetlerini keşfettiği araştırması sonucu ortaya çıkan ve geçtiğimiz Mart ayında İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayınlanan “Bursa Yemekleri” kitabı, dünyanın en prestijli yemek kitabı yarışması “Gourmand World Cookbook Awards”un yerel mutfak kategorisinde 2009’un en iyi kitabı seçildi. Hamur işlerinden sebze yemeklerine, et yemeklerinden tatlılara zengin ve otantik bir içeriğe yer verilen kitapta, 140 tarifin 120’si ilk kez yemek literatürüne girdi.</p>
<p>Yemek kitaplarının Nobel’i olarak bilinen “Gourmand World Cookbook Awards”a bu yıl 136 ülkeden yaklaşık 5 bin kitap başvurdu. “Bursa Mutfağı” ilk 20’ye kalarak “2009’un En İyi Yemek Kitabı” finalisti olurken yerel mutfak kategorisinde ise 2009’un en iyi kitabı seçildi.</p>
<p>Ömür Akkor’a ödülü, 11 Şubat’ta Paris’te düzenlenen Yemek Kitapları Fuarı’nın açılışı sırasında gerçekleştirilecek törende verilecek.</p>
<p><img src="http://i.milliyet.com.tr/HaberAnaResmi/2010/01/13/bursa-nin-tadi-avrupa-nin-damaginda-kaldi--484409.Jpeg" alt="http://i.milliyet.com.tr/HaberAnaResmi/2010/01/13/bursa-nin-tadi-avrupa-nin-damaginda-kaldi--484409.Jpeg" /></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/18/bursa%e2%80%99nin-tadi-avrupa%e2%80%99nin-damaginda-kaldi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Masumiyet Müzesi” “Anna Karenina”nIn yanına yakışır</title>
		<link>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/18/%e2%80%9cmasumiyet-muzesi%e2%80%9d-%e2%80%9canna-karenina%e2%80%9dnin-yanina-yakisir/</link>
		<comments>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/18/%e2%80%9cmasumiyet-muzesi%e2%80%9d-%e2%80%9canna-karenina%e2%80%9dnin-yanina-yakisir/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 18 Mar 2010 15:15:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>
		<category><![CDATA[Milliyet Kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatkonagi.net/?p=2265</guid>
		<description><![CDATA[İngiliz Financial Times gazetesi, Orhan Pamuk’un “Masumiyet Müzesi” kitabını tanıttığı makalede, Pamuk’un “Lolita”, “Madame Bovary” ve “Anna Karenina” gibi klasiklerin yanında yer almayı hak eden bir eser yarattığını yazdı.
Ian Irvine imzalı makalede, Pamuk’un “Masumiyet Müzesi”nin baş karakteri Kemal’in Füsun’a olan tutkusunun çeşitli evrelerini “dingin ve zarif” bir şekilde anlattığı belirtilerek, “O (Pamuk), Stendhal ya da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İngiliz Financial Times gazetesi, Orhan Pamuk’un “Masumiyet Müzesi” kitabını tanıttığı makalede, Pamuk’un “Lolita”, “Madame Bovary” ve “Anna Karenina” gibi klasiklerin yanında yer almayı hak eden bir eser yarattığını yazdı.</p>
<p>Ian Irvine imzalı makalede, Pamuk’un “Masumiyet Müzesi”nin baş karakteri Kemal’in Füsun’a olan tutkusunun çeşitli evrelerini “dingin ve zarif” bir şekilde anlattığı belirtilerek, “O (Pamuk), Stendhal ya da ‘Liber Amoris’ adlı eserindeki Hazlitt kadar başarılı bir aşk anatomisi uzmanı” denildi. “(James) Joyce için Dublin ne idiyse, Pamuk için de İstanbul odur” diye yazan Irvine, “Masumiyet Müzesi”nde Kemal İstanbul sokaklarını dolaşırken, farklı semtlerin karakterlerinin de detaylı olarak aktarıldığını belirtti.</p>
<p><img src="http://i.milliyet.com.tr/HaberAnaResmi/2009/12/24/-masumiyet-muzesi-anna-karenina-nin-yanina-yakisir-465680.Jpeg" alt="http://i.milliyet.com.tr/HaberAnaResmi/2009/12/24/-masumiyet-muzesi-anna-karenina-nin-yanina-yakisir-465680.Jpeg" /></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/03/18/%e2%80%9cmasumiyet-muzesi%e2%80%9d-%e2%80%9canna-karenina%e2%80%9dnin-yanina-yakisir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kadın öykücülerin gözünden şehirler</title>
		<link>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/02/01/kadin-oykuculerin-gozunden-sehirler/</link>
		<comments>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/02/01/kadin-oykuculerin-gozunden-sehirler/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Feb 2010 15:33:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dosya]]></category>
		<category><![CDATA[Star Kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatkonagi.net/?p=2242</guid>
		<description><![CDATA[Kadın öykücüleri, şehirlerin farklı zamanlarında buluşturan ‘Kadın Öykülerinde&#8230;’ serisi 4 kitaba ulaştı. İstanbul, Ankara, Karadeniz ve İzmir’den sonra seri, Avrupa ve Güneydoğu seçkileriyle devam edecek

Sel Yayıncılık’ın 2008 Şubatı’nda başlattığı ‘Kadın Öykülerinde&#8230;’ serisi 4 kitaba ulaştı. İstanbul’la başlayan seri, Ankara, Karadeniz ve İzmir ile devam etti. Dizinin baş editörü Selma Sancı, İzmir cildine bir öykü ile [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kadın öykücüleri, şehirlerin farklı zamanlarında buluşturan ‘Kadın Öykülerinde&#8230;’ serisi 4 kitaba ulaştı. İstanbul, Ankara, Karadeniz ve İzmir’den sonra seri, Avrupa ve Güneydoğu seçkileriyle devam edecek</strong></p>
<p><img src="http://91.93.103.35/haber/091218-094214-232741-C.jpg" alt="http://91.93.103.35/haber/091218-094214-232741-C.jpg" /></p>
<p>Sel Yayıncılık’ın 2008 Şubatı’nda başlattığı ‘Kadın Öykülerinde&#8230;’ serisi 4 kitaba ulaştı. İstanbul’la başlayan seri, Ankara, Karadeniz ve İzmir ile devam etti. Dizinin baş editörü Selma Sancı, İzmir cildine bir öykü ile katıldığı seçkilerin esin kaynağını İstanbul odaklı şehir kitaplarının oluşturduğunu söyledi.</p>
<p>Şehre kadın odaklı bakışın, farklılık getireceğini düşündüklerini belirten Sancı, star kitap’ın sorularını cevaplandırdı&#8230;</p>
<p>• Önümüzdeki kitaplarda hangi şehirler olacak?</p>
<p>Şu sıralar Kadın Öykülerinde Avrupa ve Kadın Öykülerinde Doğu kitaplarının hazırlığı içindeyiz. Okurlarımızdan gördüğümüz destek, bu dizinin sürmesi konusunda bize cesaret veriyor.</p>
<p>Kadınlara alan açılmış oldu</p>
<p>• Bu seri, Türk edebiyatındaki kadın varlığını anlamamıza da yardımcı olacak mı?</p>
<p>Bu seçkiler, farklı kentlerin dokusunu, sosyal ve fiziki panoramasını sergilerken, öykücülüğümüzdeki kadın sesini belirginleştirmesi bakımından da önemli. Ne Türk ne de dünya edebiyatında kadın yazarlar, hak ettiği noktaya gelebilmiş değil. Ama bu kadın yazar eksikliğinden çok, kadınların genel olarak kültür dünyasında pek görünür olmamalarından kaynaklanıyor.</p>
<p>• Her şehir için yeterince kadın yazar bulunabilecek mi?</p>
<p>Kadın yazar konusunda bir yetersizlik yaşayacağımızı sanmıyorum. Bu anlamda, ‘Kadın Öykülerinde&#8230;’ dizimiz bir misyonu daha yerine getiriyor aslında: Adı pek duyulmamış, okurla buluşma güçlüğü çeken kadın yazarlara alan açmak.</p>
<p>• Şu ana kadar yayınlanan 4 kitap sonrasında bu seri için sizde ne gibi düşünceler oluştu?</p>
<p>Her biri ayrı bir kentin yaşam tarzını, dilini, yöresel yaklaşımlarını da yansıtan öykülerin en önemli cezbedici tarafı, o kente ait farklı dönemsel bilgilere, tarihine ve bugününe tanıklıkları getiriyor olmaları.</p>
<p>Seçkiler bakışımızı derinleştiriyor</p>
<p>• Ya şehirlere kadın bakışının farklılaştırıcı bir yönü var mı?</p>
<p>Elbette!. Öyküleri yazar kadınların kaleme alması, farklı duyarlılıkları yansıtmaları, özgün ve içtenlikli olmalarıyla çok heyecan verici. Öte yandan kadın yazarların öyküleri aracılığıyla okurla buluşan seçkiler, farklı kentlerin dokusunu, sosyal ve fiziki panoramasını sergilerken aynı zamanda öykücülüğümüze yeni duyarlılıklar kazandırmak gibi bir sonuç verdi.</p>
<p>• Okurların tepkisini alabildiniz mi?</p>
<p>Bu seçkiyle okurların tek tek yazarların öykü kitaplarından çok, içinde yaşadıkları veya geçmişte anılarının olduğu kentlerin öykülerinin toplandığı seçkilere daha ilgili olduklarını gözlemleme fırsatımız oldu. Şunu anladık ki, gündelik hayatın ayrıntılarındaki serüvenlerde yazarların öykülerindeki şehirlerin bütün renklerini ve seslerini yansıtmaları hem bu kentleri bilenlerin ve sevenlerin çok iyi tanıdıkları yönlerini dile getiriyor, bilmeyenlerin de öğrenmelerini sağlıyor.</p>
<p>• Son olarak seçkilere dair neler söylemek istersiniz?</p>
<p>Seçkiler, başka yerler, başka duyumsallıklar katarak dünyaya bakışımızı derinleştiriyor. Onların tamamını okursak, adımladığımız sokaklara, her gün önünden geçtiğimiz binalara göz ucuyla baktığımız için içimize oturan pişmanlıktan biraz olsun sıyrılabiliriz.</p>
<p><strong>Kadın Öykülerinde Ankara / Efnan Dervişoğlu</strong></p>
<p>Bu kitaptaki öykülerin yazarları Ankara sokaklarını, baharda tomurcuklanan ağaçları, parkları, meydanları, Zager Çarşısı, Piknik, Büyük Sinema, Mamak Cezaevi gibi her biri, Ankara’nın bir dönemine iz bırakmış, buluşma yeri olmuş mekanlarını anlattılar. 22 öykünün yer aldığı seçkide Selçuk Baran ve Sevgi Soysal’dan birer öyküyü biz seçtik. Adalet Ağaoğlu, İnci Aral, Lütfiye Aydın, Feride Çiçekoğlu, Nazlı Eray, Füruzan ve Suzan Samancı yayımlanmış birer öyküyle katıldı. 13 öykü ise yepyeni.</p>
<p><strong>Kadın Öykülerinde İstanbul / Hande Öğüt</strong></p>
<p>Kimileri İstanbul’u bir kadını benzetir ama benim için İstanbul, bir kadına gitmektir; Bir kadına varmak ve onun kendi ruh iklimini yaratmak. Kadın Öykülerinde İstanbul adlı seçkideki kadın öykücüler bize kendi İstanbullarını, İstanbul ve kadını, İstanbul’da kadın olmayı anlattılar&#8230; Leyla Erbil, Nazlı Eray ve Şebnem İşigüzel’in daha önce yayımlanmış birer öykü ile katıldıkları seçkideki diğer tüm öyküler, gözlerini mahmur bir sabaha ilk kez açıyorlar, martı seslerinin peşi sıra&#8230;</p>
<p><strong>Kadın Öykülerinde İzmir / Yasemin Yazıcı</strong></p>
<p>Seçkimizde yer alan öykücüler, İzmir’in geçmiş zamanlarından, eski yüzlerinden, yakın tarihimizden, günümüze; Doğu’dan aldığı göçlere dek varan tarihsel bir izlekte kentin atmosferini kuruyor. En çok işlenen tema ise aşk! Son dönem edebiyatımızda, İzmir kimlikli kadın yazarlar da usul usul yerin almakta.</p>
<p><strong>Kadın Öykülerinde Karadeniz / Efnan Dervişoğlu</strong></p>
<p>Bu coğrafyanın doğasını ve insanını gözleyen 23 kadın yazarımız, öyküleriyle seçkide buluştu. Her öykü bu yörenin farklı köşelerinden izler taşıyor. Müfide Güzin Anadol’dan bir öyküyü biz seçtik; Dilek Aslaner, Erendiz Atasü, Zerrin Koç, Esra Odman, Leyla Ruhan Okyay, Aysel Özakın Ingham, Semra Özdamar, Sevgi Özel, Kevser Ruhi ve Dilber Saka yayımlanmış birer öyküyle katıldı seçkiye. On iki öykü ise bu seçki için kaleme alındı.</p>
<p style="text-align: right;"><strong>SONER CAN</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/02/01/kadin-oykuculerin-gozunden-sehirler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Büyük yazarların aynası büyük yazar: Stefan Zweig</title>
		<link>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/02/01/buyuk-yazarlarin-aynasi-buyuk-yazar-stefan-zweig/</link>
		<comments>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/02/01/buyuk-yazarlarin-aynasi-buyuk-yazar-stefan-zweig/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Feb 2010 15:31:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Biyografi]]></category>
		<category><![CDATA[Star Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Stefan Zweig]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatkonagi.net/?p=2240</guid>
		<description><![CDATA[Okur, Dostoyevski’nin tüm eserlerini okumuş olsa bile, Stefan Zweig’in Üç Büyük Usta isimli biyografik/edebikuramsal yapıtındaki Dostoyevski bölümünü okumadıysa, ne yazık ki Dostoyevski’yi tam olarak anlayamamıştır. Okur, istediği kadar ‘Dostoyevski’yi anlamak için Dostoyevski’yi okumak yeter’ diye itiraz etsin haklı olarak&#8230; Yine de, haksızlığını yüzüne vurmak zorundayım&#8230;

Bir yazar düşünün ki, büyük ustaların geçtiği kapıdan geçip okuru üslubu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Okur, Dostoyevski’nin tüm eserlerini okumuş olsa bile, Stefan Zweig’in Üç Büyük Usta isimli biyografik/edebikuramsal yapıtındaki Dostoyevski bölümünü okumadıysa, ne yazık ki Dostoyevski’yi tam olarak anlayamamıştır. Okur, istediği kadar ‘Dostoyevski’yi anlamak için Dostoyevski’yi okumak yeter’ diye itiraz etsin haklı olarak&#8230; Yine de, haksızlığını yüzüne vurmak zorundayım&#8230;</strong></p>
<p><img src="http://91.93.103.35/haber/091218-093603-232738-C.jpg" alt="http://91.93.103.35/haber/091218-093603-232738-C.jpg" /></p>
<p>Bir yazar düşünün ki, büyük ustaların geçtiği kapıdan geçip okuru üslubu ve anlatısıyla kendisine sarsıcı bir tutkuyla bağlayabilecek romanlar/öyküler yazabiliyor oluşuna karşın, yazı yeteneğinin tüm gücünü, adını onlarınkiyle birlikte en tepeye yazdırabileceği diğer yazarların yaşamöykülerini yazmak için kullansın&#8230;</p>
<p>Bir yazar düşünün ki, yaşamöykülerini tarihin çekiciliğinin kollarına bırakıp okuru bu yolla metnin içine çekebilecekken, bu gücü kullanmayıp, kendi çağının tahlilini yaşamöyküsünü yazdığı yazarın öyküsüyle anıştırarak yeni bir tarz yaratsın&#8230;</p>
<p>Bir yazar düşünün ki, dünyanın çektiği acılara dayanamayarak canına kıydığına kendinden sonra yaşamış yazar/bilim adamı/düşünür ve tarihi şahsiyetlerin yaşamöykülerini yazmadığı için, onu çok seven okurlarını çok kızdırmış olsun&#8230; Stefan Zweig işte böyle bir yazardı.</p>
<p>Varlıklı bir sanayicinin çocuğu olarak 28 Kasım 1881’de Avusturya Viyana’da doğan Zweig aralarında İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Yunanca ve Latincenin de bulunduğu pek çok dili öğrenme fırsatı buldu. Çok iyi bir eğitim almıştı ve küçük yaştan beri edebiyata ilgisi vardı. Öğrendiği diller sayesinde birçok çeviri yaptı, önemli eserleri ana dillerinden okudu, Yunanca sayesinde felsefenin temellerine inebildi. Yaşam sürdüğü çağ, dünyanın enerji ve güç dengesini kurduğu 1. ve 2. Dünya Savaşı dönemiydi ve o, savaşın tüm acılarını içinde hissetti; öyle ki 22 Şubat 1942’de eşiyle birlikte Rio de Jenario’da intihar etti. Belki de tarihçiler Zweig gibi bir ustanın, yaşadığı dönemin acılarına katlamadığını söyleyerek, onun intiharının yaşam öykülerini çalıştığı ve sonu intihar ile biten pek çok yazarın öyküsünden etkilendiği için gerçekleştirdiği bir intihar olduğunu tarihe not düşmek istemediler. Ama sonuç ne olursa olsun Zweig, erken veda ettiği yaşamından geriye, onlarca biyografı, öykü, roman ve çeviri bıraktı. Eserlerinin arasında başında da yazdığı gibi kendisini çok etkileyen Dostoyevski, Tolstoy ve Balzac’ın yanı sıra dünyanın kaderini değiştiren olayları ve kahramanlarını yaptığı tarihsel araştırmalarla yazdı. Zweig’in hiçbir zaman tarihsel öyküleri objektif olmanın histerik ve kuru anlatımıyla değil, taraf olmanın ama bunu yaparken de hak gözetmenin zarafetiyle yazdı. Onun, Yıldızın Parladığı Anlar isimli, dünyanın kaderini değiştiren önemli tarihsel olayları yazdığı eserindeki İstanbul’un Fethi’ni anlatan bölümü okuyan Türk okur, okulda iyi öğrendiği bu tarihsel olayın Zweig’in terazisinde nasıl tartıldığını ve nasıl edebileştirdiğini daha iyi anlayacaktır zaten&#8230;</p>
<p><strong>Her eseri okunacak yazar</strong></p>
<p>Yaşadığımız çağda, edebiyatın belli bir eser ve yazar birikimi olduğunu düşünürsek, ister iyi okur olarak kendi düşüncelerimize dayanalım, isterse tavsiyeler/kitap listeleri yardımıyla yapalım, eser ve yazar seçmek zorundayız. Maalesef kötü yazarların ve eserlerin en az iyi yazarlar kadar çok okunmasının gerekli ve mümkün olduğu bir zaman bolluğu döneminde yaşamıyoruz. Öyle olsaydı, kötü eser ve yazarları da iyilerin değerini anlamak için, iyiler kadar okumamız gerekirdi. Fakat edebiyatın gelişkenliği ve genişliği düşünüldüğünde yazar ve okur seçimi yapmak şart.</p>
<p>Bazı yazarlar vardır ki eserleri okunmalıdır, bazı yazarlar da vardır ki, eserini seçmeden tüm yazdıkları okunmalıdır. Okur için bu külfet, yazarın sırf kendini yeteneğinin parlaklığından değil, öteki yazarları da anlamamız için açık/gizli işimize yarayacak bilgiler vermesinden kaynaklanır. Stefan Zweig, eseri seçilmeden okunacak yazarların ilk onu arasında yer alır benim için. Roman ve öykü konusunda gösterdiği tevazuu nedeniyle en büyükler listesinde değil, en iyiler listesinde kendine haklı bir yer edinen Zweig’in yaşam öyküleri, okunması gerekenler sepetinin önemli bölümünü haklı olarak işgal eder. Bir defa, kendini edebiyata sadık bir okur ya da okur/yazar olarak vakfeden, mutlaka Zweig’in Üç büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski ve Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar: Cassanova, Sthendal, Tolstoy’u aynı zamanda Amok Koşucusu, Satranç ve Yürek Çöküntüsü’nü, tarihle ilgilenenler, Yıldızın Parladığı Anlar, Yarının Tarihi, Değişim Rüzgârı, Fouche, Bir Politikacının Portresi’ini, psikoloji sevenler Freud ve Öğretisi’ni edebiyat dininin kutsal kitabı gibi okumalı. Geriye kalan eserleri ise okur, kendi ilgi alanı ya da Zweig beğenisine göre sıralayıp okuyabilir.  Ama okur şunu bilmeli ki, alacağı kitap önerisi tavsiyesi ya da listesinde sıkılmadan, pişman olmadan okuyacağı birkaç yazarın öyküsünü Zweig de yazmıştır. Tamam, Tanrı’dan sonra yazmıştır belki ama kalemi kuvvetlidir. Böyle olmasaydı, Zweig’i bilen okur, erken ölümüne üzülerek, Zweig’in vakti olsa ya da tanısa mutlaka yazacağı pek çok yazar, devlet adamı, sanatçı ve bilim adamının yaşamöyküsünü okuyamamanın sıkıntısını duymazdı.</p>
<p><strong>Atatürk’ü neden yazmadı?</strong></p>
<p>Zweig’i tanıdıktan sonra (ve tabii ki çocukluktan beri programlandığım eğitim sistemi ve sonradan gelişen kişisel merak nedeniyle), neden Atatürk’ün yaşamöyküsünü yazmadığını düşündüm. Belki de içinde yaşadığı savaşlar çağı nedeniyle Zweig, kendi ülkesini işgale gelmişleri yenmiş de olsa bir generalin ve devlet adamının öyküsünü yazmak istemedi, diğer birçok çağdaşı  gibi&#8230; Ya da Zweig, her yazarın ama öldürecek ama ölümden de acı olanını yapıp yaşamayı sürdürecek kadar iç bunalımlarıyla meşgul olduğundan, Osmanlı’dan sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ni ve onun kurucusunu, kendi bakış açısıyla tahlil edemedi. Veya en basitinden, canı istemediği için Atatürk’ü yazmadı&#8230;</p>
<p>Neden ne olursa olsun, bugün elimizde Zweig tarafından yazılmış bir Gazi Mustafa Kemal Atatürk biyografisi olsaydı, Atatürk hakkında yürütülen tartışmalara edebi olarak büyük katkısı olacağı kuşkusuzdu. Ama bir gerçek daha var ki, Zweig böyle bir edebi metin hazırlasaydı, Türkiye’de bir kesim tarafından göklere çıkarılıp bir başka kesim tarafından ise yere batırılacaktı. Çünkü Zweig bize, Atatürk’ü bir tarih çalışkanı edebiyatçının tahliliyle sunacaktı; edebiyatçının gerçeği eğip bükmeye hakkı vardı; edebiyatçının iyi ya da kötü adam yaratma hakkı da vardı; ama Türkiye’nin ne Zweig yorumuyla Atatürk’ü anlamaya alt yapısı olacaktı ne de olası bir eleştiriye tahammülü. Belki de Zweig’in intihar etmeden önce aklında ya da çalışma notları arasında bence es geçmeyeceği Atatürk de vardı ama Zweig hazırlığını/düşüncesini yazmadan yaşamına son verdi. İşte bu sorunun yanıtını bir okur ancak kendine verebilir. Böyle bir soruyu kendine sormak için de Zweig’i okumak gerek. Can Yayınları tarafından tüm eserleri yeniden basılan Stefan Zweig’i sahaflarda arama çabasına girişmeden de raflarda bulmak mümkün bundan sonra. Hiç değilse, Can’ın bu çabasıyla Zweig’i bugüne kadar tanımayalar, bu yeni basımı bahane ederek, Zweig ve onun dünyası ile tanışıp, benim gibi “&#8230;’nın neden yaşam öyküsünü yazmadı?” diye kendine sorabilir&#8230; Böylece, bu yanıtsız sorularımda yalnız kalmamış olurum&#8230;</p>
<p style="text-align: right;"><strong>ERDİNÇ AKKOYUNLU</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/02/01/buyuk-yazarlarin-aynasi-buyuk-yazar-stefan-zweig/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kimsenin kimseye gözü değmiyorsa</title>
		<link>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/02/01/kimsenin-kimseye-gozu-degmiyorsa/</link>
		<comments>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/02/01/kimsenin-kimseye-gozu-degmiyorsa/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Feb 2010 15:30:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Star Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Çolak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatkonagi.net/?p=2237</guid>
		<description><![CDATA[TDK, “Herhangi bir konuda yeni ve kişisel görüşlerle bezenmiş bir anlatım içinde sunulan düz yazı türü, “diye tanımlıyor denemeyi. Bu tanımda dikkatimi çeken iki nokta var: herhangi bir konu ve kişisel görüşler. Bu tanıma uymayan bir deneme yazarı olabilir mi? Ben böyle bir yazarı tanıyorum!

Konusu “herhangi” olmayan, görüşleri “kişisel” sıfatını taşımayan bir deneme yazarı. Onun [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>TDK, “Herhangi bir konuda yeni ve kişisel görüşlerle bezenmiş bir anlatım içinde sunulan düz yazı türü, “diye tanımlıyor denemeyi. Bu tanımda dikkatimi çeken iki nokta var: herhangi bir konu ve kişisel görüşler. Bu tanıma uymayan bir deneme yazarı olabilir mi? Ben böyle bir yazarı tanıyorum!</strong></p>
<p><img src="http://91.93.103.35/haber/091218-093146-232736-B.jpg" alt="http://91.93.103.35/haber/091218-093146-232736-B.jpg" /></p>
<p>Konusu “herhangi” olmayan, görüşleri “kişisel” sıfatını taşımayan bir deneme yazarı. Onun tüm denemelerinin tek bir konusu var: hayat. Ve bütün denemeleri kişisel görüşlerle değil insani değerlerle bezenmiş. Son kitabı “Bilmem Hatırlar Mısın?”la okurlarıyla olan üç yıllık özleme son veren Ali Çolak, “hayat”a ve “insan”a dair “farkındalık”lar yaratarak okuru bu kavramlar üzerinde düşünmeye çağırıyor.</p>
<p><strong>Eski bir suskunluktur anneler</strong></p>
<p>Anne, Ali Çolak’ın bütün kitaplarında sonsuz minnettarlıkla anılan bir kişi olarak dikkat çekiyor. Bilmem Hatırlar mısın?’da da anneye dair kurulmuş cümleler okurun kalbine dokunuyor.”Dünya çirkinleştikçe bütün iyiliklerin, bütün hasretlerin kapısı anneye açılıyor.” Yazar, anneyi kirlenmiş dünyada tertemiz ve güvenli bir sığınak olarak görürken annesiz bir dünyada nasıl yaşanılacağını düşünmekten bile imtina ediyor. İletişim çağında yaşadığımız iletişimsizlikten annelerin ayrı tutulmasını istiyor. Çocuklarına “Birbirimizi görmeden yaşlanıyoruz” diyen annelerin çoğaldığı bu çağda hiçbir annenin “bayramlık ve tatillik anne” olmaktan mutlu olmayacağı gerçeğini de sessizce bırakıyor içimize.</p>
<p>Kitapta sosyal hayata dair acı gerçekleri okudukça üzülmemek, düşünmemek elde değil. Sosyal sorumluluklarından her geçen biraz daha uzaklaşan insanoğlu, bencilliğinin bedelini yalnızlığıyla ödüyor. Modern insanın yaşama hızı onun hayata ve insana dair “farlınlalık”larını yitirmesine neden oluyor. Hayatımızı selamsız günler dolduruyor. Yan komşumuzun sesi uzaktan geliyor. Kimse kimseyi dinlemiyor ama herkes bir şeyler söylüyor. Ali Çolak, bu yitip giden insani kıymetlere dikkat çekiyor. Hayatın farkına varmak, onu anlamlandıran her şeyi fark etmek ve ona anlam katmak, denemelerde okurun düşünce yolculuğundaki duraklarından birkaçı.</p>
<p><strong>Unutamamak büyük acılar verir</strong></p>
<p>Hatırla(n)mak ya da unut(ul)mak. İkisi de acı verir bazen. Bazen de mutluluk. İkisi de insan için. Yazar, bu ikisi arasında gidip gelen hayatlara dair notlar düşüyor denemelerinde. Zaman kavramının çağımız insanı için “an”ı ifade etmesi ve bu anın güzellikleri unutturması gerçeğiyle karşı karşıya kalan okur, neleri unuttuğunu fark ediyor: sevgi, samimiyet, muhabbet, merhamet&#8230;</p>
<p>Necati Cumalı, “Niçin yazıyorsunuz?” diye sorduklarında “Öykülerimde, denemelerimde beni yazmaya iten yüreğimin taşmasıdır” cevabını verir. Yüreklerimizden taşan unutamadıklarımızdır belki de. Kitaba adını veren deneme öyle bir gerçeği dile getiriyor ki okurun lugatindeki bütün kelimeler sükûta bürünüyor. “Bir anın, bir hayatın yaşanmamış gibi olması ne kadar ürkütücü; ama gerçek! Ne çok an, ne kadar çok hayat yaşanmamış gibi oluyor!.. Şu bizim yaşayıp durduğumuz küçük hayatlarımız da bir gün elbet yaşanmamış gibi olacak.”</p>
<p>Ali Çolak’ın denemelerinde dikkatten kaçmayan bir özellik de onun doğaya olan tutkusu. Kitap isimleri de bu tutkunun bir yansıması gibi: Mavisini Yitirmiş Yaşamak, Bir Bahçe Düşü, Gün Sarısı, Günlük Güneşlik Şarkılar&#8230; Onun hayat algısı insanlarla sınırlı değil; çiçekler, ağaçlar, gökyüzü, yağmur, bahar, kokular&#8230; Ali Çolak, kâinattaki her şeyi sığdırıyor “hayat”ın içine. Sayfaları çevirdiğinizde bir yandan, ağaç yaprağında gezinirken ruhunuz bir eylül ikindisinde diğer yandan da içiniz acıyor fark ettiğiniz yeni bir gerçeğe: İnsanoğlu her geçen gün daha da uzaklaşır oldu doğadan. Yani kendinden, özünden. Sahi en son en zaman dokunduk bir yaprağa? Ne zaman oldu bir çiçeği sulamayalı, gökyüzüyle konuşmayalı?</p>
<p>Bilmem Hatırlar Mısın?’ı okurken ve okuduktan sonra Haydar Ergülen’in Sis şiirindeki o müthiş mısraı hiç çıkmadı aklımdan: “Kimsenin kimseye gözü değmiyorsa şiir niye?”  Biraz değiştirip sorsak kendimize; kimsenin kimseye gözü değmiyorsa yaşamak niye?</p>
<p style="text-align: right;"><strong>YUSUF ÇOPUR</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/02/01/kimsenin-kimseye-gozu-degmiyorsa/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Şiir gibi” bir yıl değildi!&#8221;</title>
		<link>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/02/01/%e2%80%9csiir-gibi%e2%80%9d-bir-yil-degildi/</link>
		<comments>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/02/01/%e2%80%9csiir-gibi%e2%80%9d-bir-yil-degildi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Feb 2010 15:25:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Star Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Haydar Ergülen]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatkonagi.net/?p=2231</guid>
		<description><![CDATA[Dergiler, şiir kitapları ve yeniden basımlar açısından verimli bir yıldı 2009. Ama ölümler, şiiri utandıran sözler de duyduk. O yüzden “2009 hiç de şiir gibi yaşanmadı” demek yanlış olmuyor

HAYDAR ERGÜLEN 
haydaree@yahoo.com 
Yazının başlığını hiç düşünmeden yazdım. Demek ki ben de şiir hususunda hafiften kararmaya başlamışım. Oysa daha 3-4 ay önce, yine bu sayfalarda şiirimizin pek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dergiler, şiir kitapları ve yeniden basımlar açısından verimli bir yıldı 2009. Ama ölümler, şiiri utandıran sözler de duyduk. O yüzden “2009 hiç de şiir gibi yaşanmadı” demek yanlış olmuyor</strong></p>
<p><img src="http://91.93.103.35/haber/100108-105259-236992-C.jpg" alt="http://91.93.103.35/haber/100108-105259-236992-C.jpg" /></p>
<p><strong>HAYDAR ERGÜLEN </strong></p>
<p><strong>haydaree@yahoo.com </strong></p>
<p>Yazının başlığını hiç düşünmeden yazdım. Demek ki ben de şiir hususunda hafiften kararmaya başlamışım. Oysa daha 3-4 ay önce, yine bu sayfalarda şiirimizin pek iyi yolda olduğundan dem vuran da bendim. Belli ki bazen, ne kadar sabırlı ve iyimser olursa olsun, insanı aktan karaya çevirmeye iki söz, üç cümle yetiyormuş! Artık şiirimizin ‘hal-i pür melal’i mi demeli yoksa işbu yazıyı kaleme alan ‘fakir-i pür taksir’in hoşnutsuzluğu mu, her neyse, sözün özü şiirimizin bu yıl pek tadı yoktu, küresel kriz Türkiye’de galiba önce şiiri vurdu.</p>
<p><strong>Tiryakiliğin eski tadı yoktu&#8230;</strong></p>
<p>Hiç görmediğim dergiler vardı, yeniden çıkan Ücra gibi. Öte yandan hiç görmek istemediğim dergiler de vardı, onları görmedim, bazılarının kapağını bile çevirmek istemedim. Elbette bir şeyler yitirmişimdir, ama belli ki bunlar pek önemli değildi. Doğrusu sözü edilmeye değer, çıkmasını, gelmesini hasretle beklediğim fazla dergi, o dergilerde de pek dişe dokunur şeyler yoktu.</p>
<p>Bu yılın güzel sürprizlerinden biri YeniYazı dergisi oldu, özellikle Seyhan Erözçelik dosyası iyiydi. Akatalpa, öyküyü de ekleyerek daha dolgun oldu. Fayrap kapağından başlayarak ilgi çekici olmayı sürdürdü, eski şairlerle ilgili yazılar, Hakan Arslanbenzer ve Ahmet Güntan’a doğumgünü armağanı olarak hazırlanan sayılar iyiydi. Karagöz’ün 90 şairleriyle ilgili sayısı, Yedi İklim’de Zafer Acar’ın yazıları dikkat çekiciydi. Artık bir ‘kadro’ dergisi görünümünde süren Heves’in Ocak 2010 sayısında “Heves’te Türk şiirinin yeniden atağa kalktığını duyumsatan, bize tarihin önemli bir anında,önemli bir vazife edindiğimiz bilgisini hatırlatan şiirler, yazılar yayımladık” deniliyordu. Sincan İstasyonu, Hayal, Deliler Teknesi, Karayazı, Eliz, Yazılıkaya, Yasak Meyve, Dergah, Bir Nokta ve merkez dergiler&#8230; Varlık’ta Yücel Kayıran’ın hazırladığı  ‘bir şiir’ dosyaları kuşatıcıydı, Ahmet Oktay’ın Birahane Longa şiiri üzerine olduğu gibi. Mühür biraz daha derli toplu oldu. Fakat tiryakilik yaratıcı ya da sürdürücü cinsten bir dergi yayımcılığı yoktu bu yıl. Adet yerini bulsun diye çıkılan dergilere de öyle bakıldı.</p>
<p><strong>Şiir kitapları </strong></p>
<p>80 kuşağı şairleri toplu şiirlerini yayımlamayı sürdürdü: Gülseli İnal, Yusuf Alper, Yavuz Özdem, Gültekin Emre, Akif Kurtuluş, Metin Cengiz. Yılın dikkat çeken ilk kitapları, Furkan Çalışkan Kabahatler Kanunu, Kaan Koç Çok Tanrılı Sular, Mahir Karayazı Beş Taş, Nurullah Kuzu Dağınık Kara, Özkan Satılmış Şiir Koy Alnıma, Özcan Erdoğan Horozu Düşen Hayat. Yılın öne çıkan diğer şiir kitapları: Süleyman Çobanoğlu Hüdayinabit , Mustafa Akar Tenezzül, İbrahim Tenekeci Ağır Misafir, Adem Turan Ateşte Yıkanmış Atlar, Betül Tarıman Ağır Tören, Çiğdem Sezer Denizden Geçme Hali, Hulki Aktunç Sönmemiş Dizeler, Levent Yılmaz Afrika, Hüseyin Avni Cinozoğlu Mükafat, İhsan Deniz Baht-ı Siyah, Kenan Yücel Örselenmiş Ruhlar Bandosu,Cevat Çapan Ara Sıcak, Mehmet Can Doğan Attar, Onur Caymaz Yaz Tarifesi, Mehmet Yaşın Kalbi Durmuş Zamanda, Ali Özgür Özkarcı Yamuk, Emrah Altınok 2010, Mustafa Erdem Özler Erdem Devesi, V. B. Bayrıl Arzuda Tenha, Engin Turgut Esrik, Selahattin Yolgiden Unuttuğum Limanlar, Mustafa Ergin Kılıç Yer Yara Kabuğu, Osman Konuk Beyaz Savunma, Nihat Behram Çıkmak İçin Bu Karanlıktan, Mustafa Köz Yazıtlar, Azad Ziya Eren Özenle Unutulmuş Parçalar, Necmi Zeka Kitaba Adını Veren Şiir. Kaybının ardından Kemal Özer’in toplu şiirleri Yanık Karanfil adıyla yayımlandı. Turgut Uyar’ın Dünyanın En Güzel Arabistanı kitabının yayımının 50. yılında ise özel baskı yapılmadı!</p>
<p>Benim için bu yılın şiir sürprizi, Emirhan Oğuz’un efsanevi kitabı Ateş Hırsızları Söylencesi’nin yıllar sonra yeniden basılması oldu. Yeni kuşak şairlerin de okumasında sayısız fayda var, okuyunca anlarlar. Ayrıca Oğuz’un yeni şiir kitabı Myndos Geçidi de yayımlandı. Ahmet Ada’nın Taşa Bağladım Zamanı etkileyici bir toplam olarak Ada şiirinin geldiği yeri de işaretliyordu. Selim İleri’nin Ayışığı adlı tek şiir kitabı ise yıllar sonra bir kez daha bu büyük edebiyatçının şair yanının da önemini gösteriyordu.</p>
<p>Mehmet Can Doğan araştırıp yayına hazırladığı Öncesi de Kalır ile Edip Cansever’in kitaplarına girmeyen şiirlerini kazandırdı şiir tarihimize.</p>
<p>Yılın önemli toplamlarından biri de şair Adem Turan’ın hazırladığı Şairlerin Gazze’si adlı yazı-şiir seçkisi oldu. Çok sayıda şair İsrail’in Gazze’de yaptığı kıyım ve zulümle ilgili olarak bu kitaba özel şiirler ve yazılar yazdılar. Keşke başka bir grup şairin ortaklaşa yazdığı Gazze Avazı şiiri de bu kitapta yer alsaydı!</p>
<p><strong>Şiir üzerine kitaplar </strong></p>
<p>Celal Fedai tartışma yaratan, üzerinde çokça konuşulan yazılarını Spekülatörlere Karşı Şiiri Savunmak kitabında topladı. Gültekin Emre Kardeş Alevler kitabında</p>
<p>şiir ve şair sevgisini göstermeyi sürdürdü. Kuşkusuz Turgut Uyar’ın Korkulu Ustalık, Edip Cansever’in Şiri Şiirle Ölçmek ve Oktay Rifat’ın Şiir Konuşması yılın en iyi hasadıydı. Kemal Özer’in iki ciltlik Günlerle Yolculuk günlükleri ise, bu usta şairimizin tıpkı şiir gibi günce yazmayı da nasıl ciddiye aldığını gösteren değerli bir miras oldu.</p>
<p>Üzerine daha önce de yazdığım Kalp Zamanı’nın yayımlnması ise benim için yılın şiir olayı oldu. Bu sayede Paul Celan ve Ingeborg Bachmann’ın aşklarını da öğrenmiş oldum, hem de bunca yıl sonra! İlknur Özdemir Celan-Bachmann mektuplarını güzel güzel çevirdi de, okuru,yazarı şairi hep beraber ‘kalp zamanı’nın hiç geçmediğini öğrenmiş olduk! Ben de birbirlerini çok sevdikleri için daha bir sevdim Celan ile Bachmann’ı.</p>
<p>Şair ve çizer Metin Üstündağ’ın, Met-Üst, Şiyir Sevişgenleri ise doğrusu iyi bir şiir kitabı gibi defalarca okunacak cinsten.</p>
<p><strong>&#8230;ve diğer tatsız şeyler!</strong></p>
<p>2000’li yılların şiiri deyip de adını koyamadığımız, Utku Özmakas’ın “Milenyum Kuşağı” deyip kitabını da yazdığı kuşağın kimi ‘delikanlı’ şairleri basılı ve sanal alemde hayli diklendiler birbirlerine. Serde delikanlılık var ne de olsa! Bu arada bizim kuşaktan, hani şu malum, meşhur, ara, kayıp, mağlup, geçici ve tuhaf kuşaktan bazıları da kendilerini ‘gizli seksen kuşağı’ olarak ilan ettiler, galiba bunda ‘biz onlardan değiliz. Aman karıştırmayın!’ endişesi de etkili oldu, ki sanırım şairlerde kibir biraz da böyle endişe ve kaygılarla başlayıp gelişiyor.</p>
<p>Ocak 2010’da kitap olarak yayımlamak için yazmaya başladığım Aşk Şiirleri Antolojisi’nin şiirlerini kaybettim. Haziran ayında bir uçak yolculuğunda yitirdiğim ve şiirlerin yazılı olduğu siyah defterin öyküsünü Sincan İstasyonu dergisinde uzun uzun anlattım.</p>
<p>Bu arada şiir eleştirisi giderek çirkinleşmeye başladı. Bu eleştirilerden ya da karaçalmalardan ben de nasibimi aldım, bu  kadar ‘çirkin’ini hiç görmemiştim!</p>
<p>Yılın ‘şair’ olayı ise İsmet Özel’den geldi! Sanırım şairlikten alimliğe terfi etmiş olan Özel, megalomanisini sivri çıkışlarla da sürdürme peşinde. Alevilerin gavurluğundan ilkelliğine kadar bir yığın zırvayı, üstelik matem ayı olan Muharrem’de, söylemekte beis görmedi. ‘Büyük şair’ olmak bir toplumun değerlerine hakaret etmeyi mazur göstermez. Evet İsyan’dan tek tip insan ve toplum özlemine, çok acıklı bir serüven.</p>
<p>Galiba en tatsız olanı da kayıplarımız. Gençlik arkadaşım, dostum, aykırı şairlerden Süha Tuğtepe’yi 53 yaşında yitirdik, şiir ve anlatı pek çok kitap bıraktı geride. Şair ve çevirmen Gürkal Aylan da reklamcı şairlerle ilgili kitabını yayımlayamadan ayrıldı aramızdan. Usta şair Kemal Özer’i Türkiye toplumsal mücadelelerinin şiirini 15-16 Haziran işçi direnişiyle sürdürmeye hazırlanırken yitirdik. 60’lı ve 70’li yılların ‘protest ozan’ı ve bir dönemin simgelerinden Aşık İhsani de uzun unutuluşunun ardından veda etti dünyaya. Türk hikayesinin öncü ismi ve hep bir şiir muhibi olarak gördüğüm Orhan Duru, şiirin de kaybı sayılır. İyi yürekli şair arkadaşımız Selma Ağabeyoğlu’nu da yılın son günlerinde yitirdik. Ve ‘çocukluğun şairi’ diye de sevdiğim yönetmen Ahmet Uluçay’ın erken ölümü, bizi sinemanın yeni şiirlerinden de mahrum etti.</p>
<p>Velhasıl tatsız bir yıldı, ‘şiir gibi’ yaşanmadı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/02/01/%e2%80%9csiir-gibi%e2%80%9d-bir-yil-degildi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kitap kötüyse tutup yazarını dövebilirsin</title>
		<link>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/02/01/kitap-kotuyse-tutup-yazarini-dovebilirsin/</link>
		<comments>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/02/01/kitap-kotuyse-tutup-yazarini-dovebilirsin/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Feb 2010 15:24:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yönetici</dc:creator>
				<category><![CDATA[Star Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Levent Yılmaz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.edebiyatkonagi.net/?p=2229</guid>
		<description><![CDATA[Şair, yazar, yayıncı ve akademisyen. Bilgi Üniversitesi’nde ders verirken, bir yandan da Helikopter Yayınları’nı uçuruyor. “Kitabın içine kötü bir şey konduğu zaman yazarını tutup dövebilirsin de” diyen Levent Yılmaz ile kitap kokusunun izinden gittik&#8230;

• Bir yayın yönetmeni olarak sanırım kitapla okur arasında bir yerde duruyorsunuz. Yayıncılıkla kitapseverlik arasındaki ilgi için neler söylersiniz?
İkisi çok farklı. Yayıncılık [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Şair, yazar, yayıncı ve akademisyen. Bilgi Üniversitesi’nde ders verirken, bir yandan da Helikopter Yayınları’nı uçuruyor. “Kitabın içine kötü bir şey konduğu zaman yazarını tutup dövebilirsin de” diyen Levent Yılmaz ile kitap kokusunun izinden gittik&#8230;</strong></p>
<p><img src="http://91.93.103.35/haber/100108-103839-236985-B.jpg" alt="http://91.93.103.35/haber/100108-103839-236985-B.jpg" /></p>
<p>• Bir yayın yönetmeni olarak sanırım kitapla okur arasında bir yerde duruyorsunuz. Yayıncılıkla kitapseverlik arasındaki ilgi için neler söylersiniz?</p>
<p>İkisi çok farklı. Yayıncılık nihayetinde ticari bir anlam taşıyor. Ancak yayıncılığın da kuşkusuz bir geleneği oluşmuş. Dünyanın hemen her yerinde 19’uncu yüzyıldan sonra yayıncılığı, özellikle büyük yayınevlerinde iyi şairler ve yazarlar üstlenmiş. Tabii ticari kaygıları olmamış, hiçbirisi pazarlama ya da finans müdürü değil. Ama kitapların seçiminde, kapağından sayfa düzenine ve kağıdın kalitesine kadar yazarların yayın yönetmenliğinin olumlu katkıları var. Örneğin Andre Gide, Paris’ta ünlü Gallimard’da çalışmış. Bugünden örnek verirsek Roberto Calasso, İtalya’nın en önemli yayınevlerinden Adelphi’yi yönetiyor. ‘Ya bizden’ derseniz aklıma gelen ilk isim Enis Batur’dur. Haksızlık etmeyelim, buradan bakınca, o ticari uğraşın içine gönül işi de giriyor.</p>
<p>• İşin mutfağında bulunmanız sizin yazıya bakışınızı etkiledi mi?</p>
<p>Ta başında hayatımı kitaplarla ilgili bir iş yaparak kazanmaya karar vermiştim. Bunun bir yönü beni yayıncılığa itti, bir başka yönü de üniversitede araştırmacılığa götürdü.</p>
<p>• Kitap binlerce yıl neredeyse tek bilgi kaynağıydı. Bilişim imkanları kitabın önemini azalttı mı?</p>
<p>Kitap ilginç bir nesne. Bir kere sahip olunan bir şey. Yani imzası olan, sorgulanabilir, apaçık bir şey. İçine kötü bir şey konduğu zaman yazarını tutup dövebilirsin de. (gülüyor) Ama mesela internette böyle bir şey yok. Tanınamayan, adresi olmayan bir dünya orası. Halbuki kitap böyle tekil bir şey. Yayıncısından yazarına sorumluluk almakla oluşan bir şey.</p>
<p>• Sizin yayıncılık sevdanız nasıl başladı?</p>
<p>Uzun yıllardır yayıncılık yapıyorum. Ankara’da 1989’da Gece Yayınları, ondan önce Büyülü Dağ diye bir deneyimimim vardır. Ankara’da Dost Yayınları’ndan sonra Fransa’da birkaç yayınevine emek verdim. Türkiye’ye dönünce Yapı Kredi’de yayın danışmanlığı yaptım.</p>
<p>• Helikopter Yayınları fikri nasıl oluştu?</p>
<p>Tabii ki sevilen kitapları yayınlama düşüncesi!.. Bir gün bir baktım ki, hayatta bana büyük zevk vermiş kitaplar var, kimileri Türkçede yayınlanmış kimileri ise yayınlanmamış. Bazıları da belki hiç yazılmamış!.. İşte bu özel listeden bir şeyler çıkaralım, çok satma hırsımız olmasın. Adam gibi çevirileri olsun ve düzgün bir kütüphane oluşturalım dedik. Bunu yaparken elbette klasik olmuş kitapları çoğunluk olarak seçtik, ancak risk aldığımız Türk yazarları da oldu. Tarık Günersel ve Esra Yalazan gibi.</p>
<p>• Helikopter adı, kitapların kırmızılı sayfaları, kapakların beyazlığı&#8230;</p>
<p>Helikopter’in bir metafor hali var kuşkusuz ama ben öncelikle şunu düşündüm. Kitap yapmak ciddi bir şeydir. Niteliği, çevirisi, hurufatı, tasarımı. Bunları tasarlarken ‘bu da neymiş’ dedirtmek istedim. Arka kapak yazısının ‘sen’li ‘ben’li olmasını isterken ağırbaşlılığını kaybetmesin, bir yandan gülümsetsin ama çok da uçurmasın.</p>
<p>• Okur nasıl karşıladı Helikopter kitaplarını?</p>
<p>Valla bizi şaşırttı! İlk kitabımız Andre Maurois’nın İklimler’iydi, ilk üç ayda 3 bin 500 sattı. Oysa farklı yayınevlerinden defalarca basılmıştı. Diğerleri, istisnalar hariç 600 &#8211; 800 arası sattı. Her kitap kendisini kurtardı, hatta biraz para da kazandı.</p>
<p>• Yayınladığınız kitaplarda hazır çeviriler mi kullanıyorsunuz?</p>
<p>Bir kere hazır bir çeviri kullanayım dedim&#8230; Geothe’nin Gönül Yakınlıkları’nı yayınlamak istiyordum. Eski iki çevirisi var, birini iyi Almanca bilen arkadaşıma verdim. ‘Şunu bir elden geçirebilir miyiz’ dedim. Arkadaşım kitabın sil baştan çevrilmesi gerektiğini söyledi. Çeviri işlerinde işler sıkıntılıdır biraz.</p>
<p>• Çeviriye kurban giden kitaplar hatırlıyor musunuz?</p>
<p>Galiba Alfa, Borges’in bir-iki kitabını Almancadan çevirterek yayınlamıştı. Tam bir felaketti.</p>
<p>• Büyük yazarlar da demek ki kötü çevirinin hışmına uğruyabiliyor&#8230;</p>
<p>Çevirinin çok büyük etkisi var. Borges demişken, ilk kez Tomris Uyar çevirmeseydi Borges yine sevilirdi ama bu kadar etkili olur muydu, bilinmez. Tersi de var tabii. Roberto Calasso’nun kitapları İngilizceden çevrildi ve doğrusu yazık oldu.</p>
<p>• Döne dolaşa okuduğunuz yazarlar?</p>
<p>Yusuf Atılgan var. Bence onun şaheseri, Canistan’dır. Şiir derseniz dönüp dolaşıp Turgut Uyar ve Oktay Rıfat derim.</p>
<p>• Bir şair olarak söyleyin, şiir çevirisi ne kadar mümkündür? Çevrilmiş bir şiir ne kadar kendisi kalır?</p>
<p>Şu kadarını söyleyebilirim. Bir ara Enis Batur ile Rimbaud çevirileri üzerine sohbet ediyorduk.  Ona Rimbaud okuduğumu söylediğimde bana ‘Sen Rimbaud değil İlhan Berk çevirisi okuyorsun bence’ demişti. Ancak her dili bilmek mümkün değil. Mesela Kavafis’i de çevirileriyle okuduk ve çok sevdik.</p>
<p>• Düz yazıda da bu kadar büyük riskler var mı?</p>
<p>Sabahattin Eyüboğlu’nun Montaigne çevirilerinin Montaigne ile pek bir alakası kalmamıştır. Ama en çok onun çevirileri okunur. Başkası çevirse bu kadar tutmaz. Zaten zor bir metindir.</p>
<p>• Hayatın akışı içinde yayınevleri de kirlenir mi?</p>
<p>Tabii ki. Birçok yayınevi büyük bir şevkle işe başlar, sonra rutine girer, herkes sıkılmaya başlar. Kurumsallaşmış yayınevleri düzgün bir çizgi tutturur ama zamanla tadı tuzu kalmaz.</p>
<p><strong>Mümkün olanlar&#8230; ‘İmkan olsa’lar&#8230; </strong></p>
<p>l Dost’ta Borges’in seçkisini, Babil kitaplığını Türk okuruna kazandırmak, Bilge Karasu’nun Göçmüş Kediler Bahçesi’ni düzgün bir baskı ile okura sunmak çok keyifliydi. Milliyet Yayınları’ndan çıkan ilk baskısı bir felaketti.</p>
<p>l Cemal Süreya keşke sağ olsaydı da yarım kalan Pierre Louys’un Afrodit’ini basabilseydik. Çeviriye başlamıştı ki vefat etti.</p>
<p>l Roberto Calasso’nun tamamını Türkçeye kazandırırdım.</p>
<p>l Dost’ta İtalyan çizer Hugo Pratt’ın Corto Maltese’lerini yayınlayalım diye herkesin kafasının etini yemiştim. İlk üç kitabını da çevirmiştim üstelik.</p>
<p>l Şu sıralar 16 yüzyıl kitaplarını, orijinal resimleri ve gravürleriyle basmak ve çok satmak isterdim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.edebiyatkonagi.net/2010/02/01/kitap-kotuyse-tutup-yazarini-dovebilirsin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
