Recep Şükrü Güngör röportajı
18 March 2010 Yazan Yönetici
Kategori Milli Gazete, Söyleşi
Sait Faik’in dostu Oran Veli, Ziya Osman Saba’nın dostu Cahit Sıtkı, Rasim Özdenören’in dostu Cahit Zarifoğlu… yani hikayeciyi en iyi anlayacak kimse şairdir. Şairi de en iyi anlayacak olan hikâyecidir. Hikâyeye özel yayın yapan dergiler var. Bir şiir bir de hikâye için özel dergiler. Başka türlerin bu şansı yok.
Şair ve Millî Gazete yazarı Cafer Keklikçi, Recep Şükrü Güngör’ün 6. kitabı olan ‘Kayıp Ruhlar Kıraathanesi’ni değerlendirirken şöyle yazmıştı; “Recep Şükrü Güngör, kendine özgü üslubunu kurmuş; dili akıcı, Türk hikâyesinde yeni ‘açı’lar deneyen usta bir yazar.” Usta bir yazar cümlesi edebiyat camiasında sanatçıların birbirlerine yapabileceği ender iltifatlardır. Recep Şükrü Güngör daha önce çıkardığı ve son alarak da Sütun Yayınları’ndan okuyucusuna sunduğu ‘Kayıp Ruhlar Kıraathanesi’nde okuyucusuna yine kaliteli bir üslupla sesleniyor. Kelimelerin özenle seçildiği, cümlelerin ustalıkla kurulduğu, hikâyelerin sayfalara nakış nakış işlendiği kitap, toplam 17 hikâyeden oluşuyor. İmza günlerini, ‘kitabın pazarlanmasında yazarın kullanılması’ olarak gören Güngör, bir bakıma da ‘benim imzam, hayallerimin ve yaşadıklarımın ürünü olan hikâyelerimdir.’ diyor. Recep Şükrü Güngör’ün kitabını birçok kitapçıda bulmak mümkün. Eğer bir ayakkabı tamircisinin, bir dedenin, bir muhtarın, bir ninenin, bir kameramanın ya da bir temizlik işçisinin hikâyesini okumak istiyorsanız, ‘Kayıp Ruhlar Kıraathanesi’ tam size göre. Biz de sizin için Recep Şükrü Güngör’le edebiyatı, hikâyeyi, kitaplarını ve geleceğe dair palanlarını konuştuk. Sorulara içtenlikle cevap veren Güngör çarpıcı söylemlerde bulundu.
Daha önce 5 kitabınız okuyucuyla buluştu. ‘Kayıp Ruhlar Kıraathanesi’ sizin 6. kitabınız. Son kitabınızın diğer kitaplarınızdan farkını değerlendirir misiniz?
Bir de size ait bir okuyucu kitlesinin oluştuğunu söyleyebilir miyiz?
Kayıp Ruhlar Kıraathanesi kitabında toplum meselelerini daha çok ele aldım. Kıyıda kalmış, görülmemiş yahut görülmek istenmemiş bizim insanımızın hikâyesini anlattım. Bir ayakkabı tamircisinin, bir dedenin, bir muhtarın, bir ninenin, bir kameramanın, bir temizlik işçisinin hikâyesi. Mütevekkil, ârif Anadolu insanını anlattım. Akıcı bir üslubumun olduğunu söyler eleştirmenler. Bütün kitaplarımda bu üslubu korudum. Son kitapla diğer kitaplar arasında bu bakımdan fark yok. Konularda yenilik var. Bireysel konulardan toplum meselelerine doğru evrilme var. Can Ağrısı ve Kayıp Ruhlar Kıraathanesi’nde bu değişim daha açık görülür. Hikâyelerimi ilgiyle okuyan bir topluluk var. Okuyucu kitlesinden maksadınız bu ise çok nezih bir okuyucu kitlemin olduğunu söyleyebilirim.
Martı, Yitik Düşler, Okuntu, Yedi İklim, Kuşluk Vakti, Yağmur, Hece Öykü ve Türk Edebiyatı gibi dergilerde yazılarınız ve hikâyeleriniz yayımlandı / yayımlanıyor. Dergilerle olan bağınızı nasıl değerlendiriyorsunuz? Edebiyat dergilerimizi nasıl buluyorsunuz?
Yazar, dergide yetişir. Dergi terbiyesinden geçmeyen yazar hep eksiktir. Çünkü çıraklık terbiyesi görmemiştir. Dergiler hikâyenin, şiirin, eleştirinin, makalenin, denemenin kalbidir. Necip Fazıl dergi geleneğinde yetişmiştir. Mustafa Kutlu, Hüseyin Su, Beşir Ayvazoğlu, Rasim Özdenören, Sezai Karakoç dergide yetişen mihver şahsiyetlerimizdir. Dergileri yakından takip ederim. Yazdığım, yazmadığım dergileri okurum, beğendiklerimi sürekli alırım, beğenmediklerime ise ikinci kez bakmam. Dergide gruplaşmayı doğru bulmam. Bir yere kadar makul karşılarım bu durumu, çünkü derginin sürekliliği için bir ekip gereklidir. Ama derginin salt o ekibin ürünlerine yer vermesine hoş bakmam. Bir dergi sadece kendi şairini, hikâyecisini öne çıkarıyor, diğer dergilerde yazanı görmüyorsa onu da listemden çıkarırım.
Özdenören’den de Kutlu’dan da besleniyorum
Bazı hikâyeleriniz Mustafa Kutlu, bazıları da Rasim Özdenören’in hikâyeleriyle kıyaslanıyor. Hatta iki usta yazarın ortasında bir dil tutturduğunuz söyleniyor. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?
Bu iki isim de hikâyede mihver. Onlarla aynı yolda olmaktan rahatsız olmam ama benim yaptığım kendime ait bir dil. Ne Kutlu’daki kahve havası ne de Özdenören’deki derin kuyu var. Bende büyük bir huzur ülkesinin türküsü var. Konularım, beslendiğim kaynaklar onlarla kesişiyor. Onlar gibi ben de Hariri’nin Makamat’ından, Mesnevi’den, Kur’an’dan, Siyer’den, büyük halk kültüründen, hikâye geleneğimizden besleniyorum. Kahvehaneleri, karakolları, hastaneleri, okul önlerini, çay bahçelerini gözlemlerim. Doğu ve Batı klasiklerini okurum. Birincisi Kutlu’da, ikincisi Özdenören’de beliren vasıf. Ben her ikisinden de besleniyorum.
Kayıp Ruhlar Kıraathanesi, Cafer Keklikçi’nin bir şiirinden alıntıyla başlıyor. Hikâyeci olarak şiirle de ilgili olduğunuzu görüyoruz. Bu ilgiyi nasıl açıklarsınız?
Şiir şah, hikâye vezir. Sait Faik’in dostu Oran Veli, Ziya Osman Saba’nın dostu Cahit Sıtkı, Rasim Özdenören’in dostu Cahit Zarifoğlu… yani hikayeciyi en iyi anlayacak kimse şairdir. Şairi de en iyi anlayacak olan hikâyecidir. Cafer Keklikçi ile olan dostluğum şiir ve hikâye ile oluşan bir dostluktur ama bu aynı şehirde kömür kokusunu hissetmemizden kaynaklanıyor. Sonra sonra hikâye ve şiir dostluğuna dönüştü.
Kayıp Ruhlar Kıraathanesi’nde kimi hikâyelerde siyasi söylemlerden ve göndermelerden çekinmiyorsunuz. Okuyucuya bir şeyi iletmeye çalışıyorsunuz. Şimdinin bazı yazarları ‘mesaj kaygım yok’ gibi laflar ederek toplumun dertlerinden uzak kalmayı yeğliyor. Sizin bu konudaki tutumunuz nedir? Yazarın gerçekten mesaj kaygısı olmalı mı?
Yazarın mesaj kaygısı olmaz. Onun ruh dünyası, onun dünya algısı mesajıdır. Yani hikâyede kurduğu dünya ile verir en iyi mesajını. Ben de sosyal dünyamı hikâyelerimde oluşturduğum atmosferle veriyorum. Dayattığım bir dünya yok, orada anlattığım benim yaşadığım hayat. Yaşanmasından huzur duyduğum hayat. Okur ister beğenir, kabul eder; ister beğenmez, kendine başka hayat kurar. Okuduklarımız bizde yeni hayatlar kurdurmaz mı? Yazarın hayatını değil de kendimizin hayatını kurarsak daha sağlıklı bir sonuca varırız. Mesajsız eser olmaz bana göre. Sait Faik sosyalizm kavramını kullanmadan anlatır sosyalizmi. Memduh Şevket de Kemalizmi anlatır. Biz onların hikâyelerindeki hayata bakarak anlarız mesajı. Mustafa Kutlu, Rasim Özdenören, Hüseyin Su da bizim ruh köklerimizle örtüşen bir dünya anlatır. Adını andığım hikâyeciler bir mesajı dayatmazlar ama onların hikâyelerindeki hayatı yaşamaya çalışırsanız anlatmak istedikleri dünyayı anlarsınız.
Huzursuz hayatta huzur zamanları
Kayıp Ruhlar Kıraathanesi’nde kahramanları toplum içindeki yönleriyle anlatıyorsunuz. Özel hayatları hakkında pek bilgi vermiyorsunuz. Buradan hareketle hikâyede ne yapmaya çalışıyorsunuz?
Bireyi anlatırken toplumu dillendirmek istiyorum. Ben Mehmet diyorum ama okur onu Ahmet anlasın. Hasan’ın hayatı olarak okuyabilsin. Maksadım özel hayatları dillendirmek değil, bir sosyal meseleyi güzel pencereden vaka etmek. Hikayenin atmosferiyle okura huzurlu anlar yaşatmak. Huzursuz hayatın içinde küçük huzur zamanlarımız olsun istiyorum.
Türk edebiyatındaki kutuplaşmayı ve zıt görüşteki edebiyatçıların dertlerini birbirine anlatamadıklarını görüyoruz. Bu kısır döngü sizi rahatsız ediyor mu? Siz edebiyattaki fanatizme nasıl bakıyorsunuz?
Bağrıma bıçak sapladınız bu soruyla. İnsan önce yazar, önce sanatçı, önce şair olmaz. Önce insan olur. Can ve rızık verilene saygıyla başlar insan olmak. Ama çeteler, ama başka gruptan görmeler, ama kendi adamı saymamalar… Bu kayırmacı edebiyat ortamından rahatsız olup da yazar denen o garip varlıkla tanışmaktan itina ile kaçınan okurları alkışlamalı.
Edebiyat dünyasında kendinize yakın hissettiğiniz isimler kimlerdir ve bu bağın kopmaması için neler yapıyorsunuz?
Şairlerim, hikâyecilerim, romancılarım, denemecilerim var. Bağın kopmaması için insan olma gayretimi sürdürüyorum. İnsanlardan bir insan olabildiğim sürece o bağ kopmaz. Cafer Keklikçi, İbrahim Gökburun, Sait Türkoğlu, Osman Alagöz, Bünyamin K., Necati Mert. Necati Mert’le haftada bir kere görüşürüz. Dükkânında kasanın arkasında beyaz saçlarıyla o bulutlu bakışlarıyla müşteriden öte insan okuyucuyu bekler. Onu gördü mü yüzünde sevinç yaylası şenlenir.
Hikâyelerinizi yazarken daha çok nelerden faydalanıyorsunuz?
Arka sokakları gezerim. Parklarda, kahvehanelerde, berberlerde, tamircilerde, pazarda, şehir meydanında, kitapçıda gözlemlerim. Okuduklarımla gözlemlediklerim içimde sürekli konuşan yaşlı nineyi harekete geçirir. O anlatır ben de yazarım. İyi metinlerin yazarları iyi okumalarla yetişmişlerdir. Beni kuşatan metinleri okuma peşindeyim. Onlar bir hikayeye sürüklüyor zaten. Yazarken defter kullanırım. İskeleti defterime yazarım. Bazen ağaç çizer, ona bahçe, ona kuş, ona mevsim, ona hayat oluşturmaya çalışırım. Bazen birkaç cümlesini yazar sonrasını beklerim. En güzeli içimdeki ninenin anlattığı hikâyelerdir. Onun anlattıklarını Can Ağrısı, Yas Ayini, Kayıp Ruhlar Kıraathanesi isimleriyle yayınladım.
Hikaye anlatıcılarını okurum
Türk hikâyeciliğini değerlendirir misiniz?
Eleştirmenin işi bu. Ben hikâye yazmayı sürdürüyorum. Hikâyecilerimizi okuyorum. Mustafa Kutlu, Hüseyin Su, Necip Tosun, Abdullah Harmancı, Hasan Ali Toptaş, Ethem Baran, Necati Mert, Sadık Yalsızuçanlar, İhsan Oktay Anar, Rasim Özdenören gibi hikâye anlatıcılarını beğenerek okuyorum. Yılmaz Yılmaz, Mustafa Oral gibi hikâye anlatıcıları yeni isimler arasında ümit vaat ediyor. Hikâyeye özel yayın yapan dergiler var. Bir şiir bir de hikâye için özel dergiler. Başka türlerin bu şansı yok. Bu anlamda Hece Öykü büyük bir misyon taşıyor. Terazinin hassas dengesini bozmadan yayın yapıyor. Ayrıca bütün dergilerimizde ihmal edilmeyen bir tür hikâye. Çok yazılmasından şikâyetçi olunabilir. Zamanın süzgecinden geçecek ve üslupçular kalacak, diğerleri yaşadıkları günün ötesine geçemeyecek.
Bundan sonraki edebiyat çalışmanız ne üzerine olacak?
Hikâye yolculuğum sürsün isterim. Nasipten ötesi de yok. Uzun, çok uzun bir roman yazmak, tek roman yazmak isterim. Romanımın da ölümümden sonra yayınlanmasını arzularım. Her sene elli yüz sayfa yazdığım romanı varislerim biliyor. Cenaze masrafımı karşılamak üzere bir yayınevine verebilirler.
İstanbul benim için aşktır
Türkiye’de yaşamak istediğiniz yer?
İstanbul. Bütün güzelliği ve bütün rezilliğiyle İstanbul. Elbette İstanbul. 2003′te Maraş’ta çalışıyordum. Müdür bey çağırdı, nerde çalışmak istersin, dedi. Yüz bin kere İstanbul, dedim. İstanbul benim için aşktır, dedim. Zahmeti zor, nazlı bir sevgilidir İstanbul.
Mekan olarak nerelerde vakit geçirmekten hoşlanıyorsunuz?
Kıraathanede, çay bahçesinde, kütüphanede, etrafı serviyle çevrelenmiş güllerle bezenmiş kamelya çiçeklerinin tenhasında bir sundurmada, çalışma odamda, deniz dalgalarının şakıdığı her yerde, beni tanımayan insanların içinde…
Edebiyat haricinde ilgilendiğiniz alan var mı? (Spor, sinema, siyaset vb.)
Sinemayı severim ama Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak, Ademin Trenleri, Dondurmam Gaymak, Yürek Dede, Sessiz Ev, Dabbe gibi filmlerdir ilgilendiklerim. Ney dersi alıyorum. Ney sesi ruhumu dinlendiriyor.
Sizi en çok etkileyen kitap?
Hasan Ali Toptaş’ın Harfler ve Notalar’ı, Borges’in Yedi Gece’si, Ali Çolak’ın Bilmem Hatırlar Mısın’ı, Mustafa Kutlu’nun Tahir Sami Bey’in Özel Hayatı, Dağlarca’nın Çocuk ve Allah’ı, Hüseyin Su’nun Gülşefdeli Yemeni’si, Yalsızuçanlar’ın Ayan Beyan’ı, Sezai Karakoç’un Gündoğmadan’ı, Ömer Lekesiz’in Yeni Türk Edebiyatında Öykü’sü, Necati Mert’in Hikâyem Adapazarı…
Bir kitapta okuyup da unutamadığınız bir cümle?
“Kusur benim imzamdır.” Suskunlar/İhsan Oktay Anar
Yazarken nasıl bir ortam arıyorsunuz?
İnsan içinde yalnız. Çay bahçesi, kafeterya, kıraathane, pastane, otobüs durağı… Ama selam veren biri olmasın, nasılsın diyen olmasın, dikkatimi, yoğunluğumu bozan bir tanıdık çıkmasın.
Hangi hikâyenizin filme aktarılmasını isterdiniz?
Uzun Bir Secde, Tavukçunun Ölümü, Yangın Yeri, Dönüş, Çekiç Ayranı.
İmza günleri size ne ifade ediyor?
İmza günü, kitabın pazarlanmasında yazarın kullanılmasıdır. Yazarın insan olmaktan çıkıp bir mahlûk olduğu gündür imza günü. Böyleyken gitmiyor değilim. Ama günümüzde o hale geldi ki yazar kitabın arkasında durmazsa o kitap ilgi görmüyor.
Okuyucularınıza Kayıp Ruhlar Kıraathanesi hakkında ne söylemek istersiniz?
Okumasınlar. Çünkü Kayıp Ruhlar Kıraathanesi’ni bitiren ölüyor.
Seyit Çolak 8Mart 2010
Dem – Sadık Yalsızuçanlar
18 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Biyografi, Kitap Tanıtımı, Metafizik, Milli Gazete
Eserleri farklı dillere tercüme edilen, kırkı aşkın kitabıyla yazmayı bir idame-i hayat bilen, öykücülüğü öne çıkmasına rağmen edebiyatın birçok türünde ürünler veren bir modern zamanlar dervişi Sadık Yalsızuçanlar. Habermas’ tan, Niyâzî Mısrî’ye, Cemil Meriç’ten Aliya İzzetbegoviç’e, Marks’dan Said Nursi’ye uzanan düşünce dünyasında, batının ve doğunun önde gelen fikir ve düşünce insanlarının kitaplarıyla hemhal olan Yalsızuçanlar, hakikat nazarından keşfettiği imgeleriyle yazının her alanında kalem oynatabilen ender yazarlarımızdan. Daha ellisine varmamış yazarın sinema’dan müziğe, felsefeden düşünceye, şiirden tasavvufa, hikâyeden romana kadar birçok kitabı, makalesi, ürünü bulunmakta. Zengin iç dünyasında inşa ettiği bu mozaikte yazar, anlam dünyasında derviş edasıyla bohçasında topladığı çiçeklerden demet demet sunuyor okuyucularına. Yürekten kelimeleriyle, özgün üslubuyla imbik imbik damlatıyor kelimelerini okuyucunun kalbine. Mütedeyyin ve mütevazı şahsiyetiyle okuyucunun kalbiyle köprü kuran bir ağabeyimiz Sadık Yalsızuçanlar.
Yalsızuçanlar’ın Dem adlı romanı, geçtiğimiz hafta Timaş yayınevinden çıktı. 1970′lerin canlı Anadolu kasabalarında öğrenci olarak kâinatı gözlemlemeye başlayan, renkli ama bir yanıyla da yeknesak hayatına devam eden yazarın, hayat karşısında keşf-i kalp mertebesince perdeler birer birer aralanmakta, geride olan görünmeye başlamaktadır. Akordu bozulan keman sesinden kâinatın zikrine, insanın varoluş arayışından hiçliğe kadar, yazarın iç dünyasında artık taşlar yerine oturmaya başlamıştır. Yazarın ifadesiyle hikmetle bir kez karşılaşan can, artık kendi benliğini yok edecektir.
Dem, Sadık Yalsızuçanlar’ın kaleminden bir Bediüzzaman anlatısı. Isparta, Emirdağ, Urfa, Muş, Barla… hangi dağın doruğunda olduğu bilinmeyen sırları, hangi ağacın kovuğunda saklandığı bilinmeyen hikmetleri arayış çabasına giren yazar, yaşadığı hayatın karmaşası içinde Said-i Nursi’nin izini sürüyor. Kimi zaman Barla’nın yüksek dağındaki bir katran ağacının kovuğunda oturarak, kimi zaman hakikat göğünde keşfettiği sırların tanıyarak, kimi zamansa kâinat kitabının en ışıltılı sayfasında yüz katlı bir yükseklikte, yüzüncü makamda insanoğlunun acziyetini ifade ederek…
Bay Muannit Sahtegi’nin Notları’nda geçen “Haksızlık ettiğime, saplantılarımdan kurtulamadığıma, kısaca ermişliği kimseye kaptırmamaya çalıştığıma tam değilse bile yarı inanırken, davranışlar, sözler, yüz çizgilerinin değişimi o denli yanılgılara düşmediğimi göstermiyor mu! Tuzağa mı düşürüyorum kendimi durmadan! Neye tutsağım!” diye sorguladığı hakikat arayışında, şairlerin önceden cenneti gördüklerini ima edişindeki ait olduğu mekânı arayış çabası gibi, kâinatın varlık sebebiyle her an hakikatin başka başka halleriyle yüzleşen bir yolcunun hikâyesini içten üslubuyla kaleme almış yazar. Bediüzzaman Said Nursi’yi okurken karşısına çıkan her perdenin aralanışıyla tattığı huzuru, keşfettiği tılsımı anlatırken, derdi dermanı dermanını derdi edinen karınca misali su taşıyor arayış yangınına, kuyular yüreğine ay ışığını yansıttıkça heybesinde taşıdığı yükü hatırlıyor. Kelimeleri yoğurup varlık sancısıyla ab-ı hayatı demliyor, dünyanın bir değirmen olduğunu öğrendiği efendisinin vesilesiyle keşfettiği nur huzmeleriyle denize açılıyor. Dağdağalı gecenin fırtınalı gecesinde, Aragon’un “Sana büyük bir sır söyleyeceğim zaman sensin” diye başlayan şiirini yazdığı mektubu sevgiliye sunuyor. Sevginin hakikatle ilişkisine doğru yol alırken sözlerle tanışıyor, ‘hu, hu…’ zikriyle aşk acısını tadıyor.
Yazar, çocukluk aşkı Nigar ile yaşadığı duygusal bağıntıdan yola çıkarak, Hıra’ya çekilip tefekkür ederek gençliğinde yaşadığı değişiklerden, algılardan, arayışından, Mustafa Sungur ve Bayram Yüksel hocaların tedrisatından geçerken idrak edebildiği metafizik imgelerden yola çıkarak kendisini sorguluyor, hayatın anlamını merak ederek kâinatın sırlarını anlamaya çalışıyor. O zamanlardan bu zamanlara hatıralarını naklederken, yaşanan gelişmelerle bir Türkiye fotoğrafı çıkartarak üstadı anlatıyor: “Efendim sözlerin kitapta duruyor. Onları yıllardır okuyorum. Ömrümün üçte ikisini onları okuyarak geçirdim. Her defasında ilk kez okuyormuşum gibi hissediyorum. Her seferinde yeni bir kapı açılıyor. Bir perde aralanıyor. Bir tecelli oluyor. Bir güzelliğe boğuluyorum. Bir sır ifşa oluyor. Bir yaram iyileşiyor. Bir hüznüm artıyor. Bir ışık yanıyor. Yıldız gibi yanıp yanıp sönüyor. Bir ağustos böceği ötüyor. Bir kadın ağlıyor. Bir yer yırtılıyor. Bir namaz kılınıyor. Bir insan binası yıkılıyor. Bir ruh arınıyor.
Ne zaman kitabını elime alsam, aklıma hep o söz geliyor. Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakilerin anlayabileceği kadardır. Ne kadar, diyorum, okursan oku, anlayabildiğin yaşadığın kadardır.” (Sayfa 296)
Eşyaya hikmet nazarından bakarak ‘şey’lerin hem Hakka hem halka bakan iki yüzünün olduğuna dikkat çeken yazar, yalnızca dört kelime ile ifade ediyor bu ruh halini: Niyet, nazar, harf ve isim. Kendisinden yalnızca dört kelime öğrendiğini, bu dört kelime ile yürek devletini gerçekleştirip yürek fethini gerçekleştirdiğini, yüreklerin fethi için ilahi marifete doğru yol alınması gerektiğini anlatıyor. Ölümün dilini susturunca, çocukluğundan itibaren en kalbi duygularıyla üstadın ruh halini anlamaya çalışarak o ruh halini anlatan yazar, eski Sadi’in gülmelerinin yeni Said’in ağlamalarına dönüştüğü irfan mertebesindeki dergâha doğru yol alıyor.
Mütevazılığıyla, samimi diliyle okuyucuya bir hatıra kitabından ziyade, bir arayış kitabı; kendini bulma; güneşe çıkıp demlenme; hakikatle yüzleşme gibi insanın kendisiyle, eşyayla ve Rabbiyle olan ilişkisinin ne olması gerektiği hakkında düşünsel eylemler içeren bir kitap Dem. Demlenmek isteyen okurlara duyurulur.





