“Masumiyet Müzesi”nin ilham kaynakları
18 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Milliyet Kitap, Roman
“Masumiyet Müzesi”nin ilham kaynakları
ORHAN PAMUK
Orhan Pamuk’un, 2001′den bu yana üzerinde çalıştığı “Masumiyet Müzesi”, okurla 28 Ağustos’ta buluştu.O günden beri de üzerinde konuşulmaya, sorular sorulmaya devam ediliyor.
Orhan Pamuk, “Masumiyet Müzesi”ni yaratırken beslendiği edebi ve gündelik kaynakları Milliyet Kitap için kaleme aldı. Bu yazıyla okur, romanın kulisinde gezme fırsatı bulacak.
Paris Review dergisiyle yaptığı ünlü röportajında, Hemingway kendisini etkileyen edebiyatçıların kimler olduğunu, en çok kimlerden birşeyler öğrendiğini bir listeyle sıralar. Yirmi üç yaşındayken resmi bırakıp yazar olmaya karar verdiğim günlerde, Hemingway’in listesini okurken Flaubert, Stendhal, Tolstoy ve Dostoyevski gibi yazarlar arasında Bach ve Mozart gibi müzisyenlerin, Brueghel ve Cézanne gibi ressamların adlarını görmek beni büyülemişti. İleride bir gün ben de aynı şeyi yapacaktım.
Otuz beş yıl sonra, “Masumiyet Müzesi”ni yazıp bitirince, o günün geldiğini anladım. Çünkü yazdığım bütün kitaplar içinde en çok bu roman, bana şu türden soruların sorulmasına yol açtı: “Bu fikir aklınıza ilk ne zaman geldi!”, “Romanınızın ilham kaynakları nelerdir, bunları nasıl düşündünüz!”, vs.
“Masumiyet Müzesi” yalnızca bir roman değil, aynı zamanda İstanbul’da yıllardır kurmaya çalıştığım bir müze olduğu için de bu sorular bu kadar çok soruluyor. İşte hayattan, edebiyattan ve sanattan yapılmış bir etkiler listesi:
MÜZE MÜDÜRÜ ŞEHZADE
1- 1982 yılında bir aile toplantısında, Şehzade Ali Vâsıb Efendi ile tanıştım. Padişah V. Murat’ın küçük torunu olan şehzadenin, saltanat sürseydi ve Osmanlı hanedanı Türkiye’de ve iktidarda olsaydı, o yıllarda tahtta olması gerekiyordu. Ama Türkiye’ye dönmeye ancak yeni izin alabilmiş olan bu seksenlik yaşlı adamın derdi, ne taht ne de siyasi iktidardı. Yabancı bir pasaportla girebildiği Türkiye’de sürekli kalabilmek istiyordu yalnızca. İskenderiye’de yaşıyor, yazlarını Portekiz’de, Avrupa’nın ve Ortadoğu’nun tahtını ve iktidarını kaybetmiş emekli kral ve prensleriyle ahbaplık edip vakit öldürerek geçiriyordu. (Bana İran Şahı Rıza Pehlevi’nin, ilk karısı Fevziye’den neden ayrıldığını anlatmıştı.)
Ölümünden sonra oğlu Osman Osmanoğlu tarafından düzenlenip “Bir Şehzadenin Hatıratı, Vatan ve Menfâda Gördüklerim ve İşittiklerim” adıyla 2004′te yayımlanan hatıralarından da anlaşılabileceği gibi, Şehzade’nin hayatta sürekli derdi parasızlık olmuştu. Geçinebilmek için uzun yıllar İskenderiye’deki Antoniadis Saray ve Müzesi’nin önce bilet kontrolörlüğünü, sonra da müdürlüğünü yapmıştı. “Sarayın idaresi, temizliği ve eşyalarının muhafazasına memur idim,” diye yazar hatıralarında. “Gümüşler, kristaller, mobilyalar ve saire uhdemde idi.”
HEM REHBER HEM EŞYA
Aile sofrasında meraklı sorularım üzerine, Şehzade, Kral Faruk’un kleptoman olduğunu da anlatmıştı: Kral müzeyi ziyaretinde, çok beğendiği antik bir tabağı, kimseye sormadan camekânı açıp yanına alarak saraya götürmüştü. Başka sorularım üzerine Şehzade, Osmanlı Devleti yıkılıp hanedan İstanbul’u terk etmeden önce Ihlamur Kasrı’nda yaşadığını, Galatasaray Lisesi’nden sonra Atatürk’ün de gittiği Harbiye’deki Harp Okulu’na devam ettiğini anlatmıştı. (Bütün bu yerlerde, ondan kırk-elli yıl sonra, ben çocukluğumu geçirmeye başlayacaktım.)
Şehzade, elli yıllık bir sürgünden sonra Türkiye’ye temelli geri dönme ve para kazanma dertlerine çözüm olacak bir iş aradığını, ama ne yazık ki kimseden yardım görmediğini şikâyetle anlattığı için, aile sofrasındakilerden biri, Şehzade’nin çocukluğunda çok vakit geçirdiği Ihlamur Kasrı’nda müze rehberi olarak belki iş bulabileceğini söyledi. Hem bir müzeye çevrilmiş Ihlamur Kasrı’ndaki hayatı hem de müze-saray yöneticiliğini çok iyi bildiği için, bu iş onun dertlerine mükemmel bir çözüm olmaz mıydı!
Bu öneriyle birlikte, Şehzade dahil sofrada oturan hepimiz bir an Ali Vâsıb Efendi’nin çocukluğunda dinlendiği, ders çalıştığı odaları ziyaretçilere nasıl gezdirebileceğini, hiçbir mizah duygusuna kapılmadan, ciddiyetle hayal ettik.
Daha sonra bu hayalleri kendi başıma geliştirdiğimi de hatırlıyorum: “İşte, efendim,” diyecekti Şehzade, her zamanki aşırı nazik üslubuyla: “Burası yetmiş yıl önce benim yaverimle birlikte oturup matematik çalıştığımız odadır!”
Ve rehberlik ettiği eli biletli müze kalabalığından ayrılacak, müze ziyaretçisinin basabileceği yer ile sergilenen eşyalar arasındaki kadife kordonlu sınır çizgisini geçerek çocukluk ve gençliğinde oturduğu masaya oturacak, o zaman aynı kalemler, cetvel, silgi ve kitaplarla nasıl çalışıyorsa taklit edecek ve oturduğu yerden müzeseverlere “İşte burada böyle matematik çalışırdım, efendim,” diye seslenecekti.
İnsanın rehberi olduğu bir müzenin aynı zamanda bir eşyası olmasının zevklerini ya da insanın yaşamış olduğu bir hayatı yıllar sonra, bütün eşyalarıyla, bir müzede başkalarına anlatmasının heyecanını ilk böyle hissettim.
AŞKIN GÜCÜ
2- Krallardan ve saraylardan söz etmeye devam edelim: Vladimir Nabokov’un ünlü romanı “Solgun Ateş”, adını, yazarının da bir yerde belirttiği gibi, Shakespeare’in “Atinalı Timon”undaki iki mısradan alır:
“Ay berbat bir hırsızdır,
Solgun ateşini güneşten çalan”
Bu mısralar, kaynağını ve ilhamını başka bir yerden alan yaratıcı yazarın durumunu anlatan bir benzetmedir de… Nabokov’un romanı iki parçalıdır. Başta Robert Frost benzeri bir şairin, John Ushade’ın hayat ve dünya hakkında uzun bir şiirini okuruz. Romanın asıl gövdesi, kafadan biraz çatlak olduğunu okudukça anladığımız bir komşunun bu şiiri yayımlarken mısra mısra tuttuğu notlardan, yaptığı tuhaf yorumlardan oluşur. Kinbote adlı tuhaf komşu, kimi yerde bir kelimeden, kimi yerde bir mısradan, ortak bir hatıradan yola çıkarak aslında krallar, saraylar, darbeler ve cinayetlerden oluşan kendi hayatını anlatmaya başlamıştır. Bir şiire mısra mısra yazılmış notlardan oluşan bir roman gibi, eşya eşya bir müzeye yazılmış notlar şeklinde bir roman yazabileceğim aklıma böyle gelmiş olmalı.
Romanım, ilk yıllarda notlandırılmış bir müze kataloğu şeklindeydi. Tıpkı notlandırılmış bir müze kataloğunda olduğu gibi, önce bir eşyayı, mesela bir küpeyi ya da ünlü Jenny Colon marka bir çantayı bir müzegezere tanıtır gibi okura tanıtıyor, sonra bu eşyanın kahramanımızda uyandırdığı hatıralara geçiyordum. Romanı yıllarca böyle yazdıktan sonra, aşk hikâyesinin fırtınası güçle esti; notları, hatıraları ve müzedeki eşyaları bir düzene koyma telaşımı üfürdü ve her şeyi önüne katıp sürüklemeye başladı. Romanımı aşk hikâyesi için okuyan okurlara göz kırparak ekleyeyim: Aşkın beklenmedik gücünün henüz farkında değilmişim!
MISRA MISRA PUŞKİN
3- Aşkın gücünü başta fark etmemek, Rus edebiyatının kalbinde yatan Puşkin’in şiir romanı “Yevgeni Onegin”in aynı adlı baş erkek kahramanı için de kahredici bir sorundur. Balolardan, zengin evlerinden, sosyete eğlencelerinden bıkmış olan kahramanımız, aşk kapısını çaldığı zaman önce aldırış etmeyecek, hatta kendisine âşık olan Tatyana’yı küçümseyecektir. Ama sonra…
Fakat ben Puşkin’in baştan aşağı edebi göndermelerle dolu bu roman şiirinden aşk yüzünden değil, Nabokov bütün bu göndermeleri mısra mısra açıklayan notlandırılmış bir çevirisini hazırladığı için söz edecektim. “Solgun Ateş”in arkasında, elbette Nabokov’un Puşkin çevirisine ayrıntılı, yorumlu notlar yazmaya yıllarını vermiş olması yatar. Ben bu notların kalın cildini gelişigüzel bir yerinden açıp okumayı, şiirin kendisini okumaktan daha çok severim.
PEREC’İN LİSTE ZEVKİ
4- Romanda, bir konudan bahsederken, fark ettirmeden bir başkasına geçme, önemli ayrıntıyla önemsiz ayrıntı farkını ortadan kaldırma, kenarda köşede kalmış ayrıntılardan çok önemli şeylermiş gibi söz etme sanatına fark ettirmeden gelmiş olduk. Sterne, Flaubert, Nabokov, Alain Robbe-Grillet’nin yanı sıra Georges Perec de özellikle arada bir karıştırmaktan çok zevk aldığım romanı “Hayat: Kullanım Kılavuzu”nda, bence konu dışına çıkma ve konunun hemen kenarındaki eşyaları görme sanatının, yeni sorular sormak isteyen ciddi romanın asıl konusu olduğunu hissettirir.
Perec’in liste yapma zevki, Balzac tarzı romanın eşya dökümlerinden sonra, eşyaların, hayatımızın, daha önemlisi manevi dünyamızın merkezinde olduğunu bize şiirsellik içerisinde duyurur. İncelmiş Marksist kuramın bize ‘yabancılaştığımızı’ hatırlattığı eşyalarla, hayatımız boyunca tek tek ne kadar yoğun, kişisel ve duygusal ilişkiler kurduğumuzu hatırlamamız için, romanımın kahramanı Kemal gibi âşık olmamız mı gerekir!
5- Eşyalarla şiirsel ilişki: Hollandalı ressamların natürmortlarını, hayatın geçiciliğini kurukafalarla, saatlerle, eriyen mumlarla şiirselleştirerek ve sembol haline gelmiş eşyalarla hissettiren vanitas tarzı resimleri, 18. yüzyıl Fransız ressamlarının en parlağı Chardin’i, Cézanne’ın ‘natürmort’ resimlerini, Balthus, Duchamp ve otel adlarının gizli şiirini ortaya çıkarmayı bilen Joseph Cornell’i çok severim.
GÜNDE 30 SİGARA
6- “Orhan Bey, bırakın bunları, siz de kitabınızın kahramanı gibi âşık olup sevdiğinizin eşyalarını biriktirdiniz mi!” diyen okurlara, kitabımın hayattan ne kadar çok beslendiğini göstermek istiyorum: Teyzemlerin bir ‘56 Chevrolet’si vardı, şoförünün adı da Çetin’di; Harbiye’de, askeriyenin girişindeki Atatürk heykelinin tam karşısında, yani tam Satsat’ın olduğu yerde, babamın Aygaz’ın genel müdürlüğünü yaptığı yıllarda yazıhanesi vardı; yılbaşı akşamları babaannem, bütün çocuklarını, gelin ve damatlarını Pamuk Apartmanı’nda vereceği yemekte toplayıp biz torunları için tombala oynatır, kazananların hediyelerini de aylar önce seçer, hazırlardı.
1950-70 arasında İstanbul’da pek çok evde ve dükkânda bir kanarya kafesi ya da akvaryum vardı, ama televizyon yayınının başlaması ve yaygınlaşmasıyla bunlar ortadan kalkmış, dahası bu hayvanlarla ilişkimizin gözlerimizi oyalama isteğinden daha derin olmadığını bize bu yeni durum öğretmişti; 1983 yılında, evlendiğim ve biraz paraya ihtiyaç duyduğum günlerde, ilk romanım “Cevdet Bey ve Oğulları”nı beğenen bir film yönetmenimizin teşvikiyle bir senaryo yazmaya başladım, ama film çekilemeden yarıda kaldı; bu dönemde rejisör arkadaşım beni Beyoğlu’ndaki sinemacı barlarına götürür, artist kızların gürültüsünde işittiğim dedikoduların gücünden ve içtiğim iki bardak biradan hemen sarhoş olduğumu görünce bana güler, sevgiyle alay ederdi; mimarlık okumayı ve resim yapmayı bıraktığım 1974′ten 1995′e kadar günde ortalama 30 sigara içtim ve 1995′te sigarayı ilk defa bıraktım. Batılıların “Türk gibi sigara içiyor” sözünün benim için anlamı, fazla tütün tüketmek ya da duman altı olmak değil, sigara paketini açmaktan, sigarayı yeni tanıştığımız, hiç tanışmadığımız birine bir dostluk ve barış hareketi olarak paketiyle uzatmaya, yakmadan önce sigarayı parmakların arasında yuvarlayıp içilecek kıvama getirmekten, parmaklar arasında tutmanın ve dumanını üflemenin yüzlerce özel yoluna varan toplumsal jestler ve onların bireysel yorumları (ve bu yorumları da bilmek, tanımak) demektir.
DİREKSİYON SINAVI
Bir benzerini “Sessiz Ev”de anlattığım Marmara kıyısındaki küçük bir kasaba ve tatil köyünde, 1960′ların sonunda açık hava sinemasına gider, yandaki ahırdan yoğun bir tezek kokusuyla ineklerin böğürtüsü gelirken, Türk filmleri seyrederdik.
1970′lerin başında Beşiktaş’taki ünlü Kamburun Bahçesi’nde, üniversite arkadaşlarım ve çekirdek çıtlatan binlerce kişiyle birlikte film seyrettiğimizi de çok iyi hatırlıyorum. 1960′ların başında, annem ehliyet almaya karar verince, aldığı derslere, sıcak yaz günlerinde evde canı sıkılan benle ağabeyimi de götürür; araba titreye titreye stop ederken, arkada oturan ağabeyimle ben ya gülüşür ya da korkardık. On yıl sonra, on sekiz yaşında, ben de ehliyet almaya karar verip direksiyon sınavında sayısız kere kalınca, annemin sıkıntılarını ancak anlayabildim.
Romanımda anlattığım zenginlerin bir kısmını babamın, amcamların arkadaşlarından, bir kısmını kuzenlerim ve onların arkadaşlarından, bir kısmını da kendi lise arkadaşlarımdan ilhamla yazdım. Kitabımdaki ‘lüks’ lokantaların, Boğaz meyhanelerinin, İstanbul sokaklarının, pek çok dükkânın da kendi özel deneyimlerimden ne kadar beslendiğini anlatmak, kitaplarımın İstanbul’dan ne kadar beslendiğini anlatmaya çalışmak gibi bitmez tükenmez bir iş olacak. Oysa ben bu yazıyı, on yıl düşlediğim, altı yılımı verdiğim bir kitabı yazarken yaşadığım hoş şeyleri hatırlama zevkiyle de yazıyorum.
IVIR ZIVIR DÜKKANLARI
7- 1996 ile 2000 yılları arasında, sabahları kızımı okuluna götürürdüm. Onu Tophane’nin arkalarındaki (Keskin’lerin evinden 300 metre uzakta) okulun kapısına bıraktıktan sonra, Beyoğlu Çukurcuma, Firuzağa ve Cihangir’in arka sokaklarında, o gün yazacağım şeyleri (“Benim Adım Kırmızı”, “Kar”) düşüne düşüne yürüyerek yazıhaneme giderdim. Sabahın serinliğinde, dükkânlar daha yeni yeni açılır, fırınlardan ekmek ve simit kokuları gelir, hızlı hızlı yürüyen öğrenciler okullarına yetişirken, bu sokaklarda yürümekten çok zevk alırdım. Önümde güzel bir gün, yazılacak bir-iki roman sayfası olduğu için belki…
O sokaklarda çocukluğumdan, ilk gençlik yıllarımdan kalma pek çok şeyin tam eskiyip çürümeden ve tam da cilalanıp yapay bir parlaklığa kavuşmadan yaşadığını gördüğüm için de…
Sokakların ve insanların bu zamandışı havasını hiç kaybetmeyeceğini düşünürdüm bazan. O sokaklarda gördüğüm şeyler, mesela fırıncı vitrinindeki taze ekmek ve simitler, eczanenin vitrininde gördüğüm insanın iç organlarını gösteren yıllanmış bir ağrı kesici posteri ya da turşucu dükkânının vitrinine özenle dizilmiş iri kavanozlar içerisinde gördüğüm çeşit çeşit turşunun renkleri, bende yoğun bir görme, seyretme zevki uyandırır; bu görüntülere sahip olmak, onları bir çerçeve içerisine koyup seyretmek, onları hiç kaybetmeyeceğimden emin olmak isterdim.
Çukurcuma sokaklarındaki alçakgönüllü bitpazarı, eski masalardan küllüklere, çatal bıçaktan çocukluğumun yerli malı oyuncaklarına kadar pek çok ıvır zıvırı satan dükkânlar, eski dergi, kitap, harita ve fotoğraf satan yerler de bende gördüklerimi bir çerçeve içine koyup bu eşyaları sonsuza kadar saklama isteğini körüklüyordu. Bu dükkânlardan küçük eşyalar almayı, onlarla bir ev-müze yapmayı bu sıralarda düşündüm. Müzeye çevrilecek eski ve satılık bir ev almak için, bu sokaklarda bir dönem uzun uzun gezindim.
SARI SÜRAHİ
8- Daha sonra müzeye dönüştürebileceğim bir ev satın alınca, içimdeki küçük koleksiyoncu cesaretlendi. Ama bende koleksiyoncu ruhu olmadığını biliyordum. Bir vitrinde gördüğüm eski bir tuzluğu, bir sigara ağızlığını, eski bir taksiden çıkmış bir taksimetreyi ya da bir kolonya şişesini bu eşyalardan bir koleksiyon yapmak için değil, bu eşyaları yazacağım romanın bir parçası yapacağım için satın alırdım. Bazan hiç aklımda olmayan bir eşyayı, sırf onu bir vitrinde görüp heyecanlandığım için satın alır, eve götürürdüm.
Dünya, romanıma ve müzeme konacak eşyalarla kaynaşıyordu. Ama heyecanım bir koleksiyoncunun, bir dizi yapan bir biriktiricinin heyecanı değil, bu eşyayı bir romanın ve bir müzenin parçası yapmayı tasarlayan, bu hayalle başı dönen birinin heyecanıydı.
Bu eşyaları, hayatımdaki pek çok şey gibi, bir hikâyenin, bir kitabın parçası olabilecekleri için severdim. Bazan bunu başarır, yani eşyayı önüme koyar, tıpkı ‘gerçekçi usta’ pozu yapan Flaubert gibi hikâyemin bir parçası olarak anlatırdım. Çoğu zaman bu eşyalardan şöyle bir söz açar, romanımı gerçekliğin yanıltıcı çekiminden korumak için kendimi tutardım.
Bazan da tanıdık eski eşyaları sokardım hikâyeye. Babamın eski kravatlarını Kemal’in babasına ve annemin örgü şişlerini Füsun’un annesine vermek gibi işleri böyle gerçekleştirdim, çünkü kahramanlarımın benim hayatımdan ve ailemden gelen eşyaları kullanmaları hoşuma gidiyordu. Tıpkı romanda, ailenin zengin kanadının kullanılmış eşyalarını, eski elbiselerini ailenin yoksul kanadındaki uzak akrabalara vermesi gibi, ben de kendi hayatımdan bilip tanıdığım, bende iz bırakmış eski eşyaları bulup romanımın kahramanlarına veriyordum.
Bazan da çocukluğumda bende iz bırakmış bir eşyayı, mesela teyzemin yemek sofrasında yıllarca kullanılmış sarı bir sürahiyi hatırlıyor, eşyayı alıp müzemin koleksiyonuna katmadan romanda kahramanlarımın sofrasına koyuyordum. (Daha sonra, çok sevdiğim Türkan Teyzem vefat edince sarı sürahiyi alamadım, kuzenim Mehmet bunu okur da verir inşallah.)
UNUTULAN EŞYALAR
Romanım bitip yayımlandıktan sonra, yazıhanemi toplarken bir kutu buldum; içinden romana koymak için zamanında eskici dükkânlarından aldığım, ama sonra unuttuğum pek çok eşya çıktı: Güngörmüş bir zengin evinin kapısının çanına, Adalar’da hâlâ çalışan eski bir at arabasının paslı gece lambasına bakarken, içinde bu eşyalardan da söz edilen bambaşka bir roman yazmak geldi içimden.
9- Sırf bir dizi eşyaya bakarak bir hikâye, bir roman düşleyebileceğimi, bunun bende bir alışkanlık olabileceğini “Masumiyet Müzesi” romanı çıkmadan önce de keşfetmiştim. Rus formalist edebiyat kuramcısı Viktor Şklovski, olay örgüsü denen şeyin, bir romanda anlatmak, araştırmak istediğimiz noktalardan, temalardan geçen bir çizgi olduğunu söyler.
Bir dizi eşyayı içgüdüyle seçtikten sonra önümüze koyup, onları bir hikâyeyle birleştirip, kahramanların hayatlarına nasıl katabileceğimizi düşlüyorsak, bir roman kurmaya başlamışız demektir. Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”sından ve Edgar Allan Poe’nun hikâyelerinden sonra, modern romanın biçimlenmesinde kalıcı bir etkisi olan polisiye roman da, kahramanı Bay Dedektif’in, bir dizi ipucunu birleştiren bir hikâye hayal etmesiyle kurulur.
PROUST GİBİ…
10- Ama bizi bir olay örgüsüne ve oradan da bir romanın tutarlı, zengin ve insani âlemine götürebilmesi için alıp biriktirdiğimiz eşyalarla duygusal ilişkiler kurabilmemiz gerekir. Bizde duygusal, şiirsel bir etki uyandıran eşyaları bir sıraya dizerek ancak bir romanı düşleyebiliriz.
Şehzade Ali Vâsıb Efendi, Ihlamur Kasrı’na gerçekten müze bekçisi ya da müze rehberi olabilseydi, çocukluk ve gençliğini geçirdiği odalardan, eşyalardan son derece duygusal bir dil ile söz edecekti.
Çocukluğunu geçirdiği sarayın odalarına, yarım yüzyıl sonra ölmek üzereyken ve hayatının bütününü ve anlamını artık kavramışken geri döndüğünde, Şehzade’nin tek tek eşyalara, aynalara, lambalara bakarken nasıl bir dille konuşacağını hayal etmek demek, geçmişten Proust gibi hem duygusal hem de akılcı ve çözümleyici bir şekilde söz eden bir kahramanı ve onun dünyasını düşünmek demektir.
SPOERRİ ‘NİN MÜZESİ
11- Eşyalarla duygusal ilişki fikrini duygusal müze düşüncesine dönüştüren ilk kişi, 1930 doğumlu Romen kökenli İsviçreli sanatçı Daniel Spoerri’dir. Gelişigüzel yenmiş bir yemekten kalan tabakları, bardakları, darmadağınık bir sofrayı masaya yapıştırarak bir sanat eseri yaratmasıyla, yemek sofrasının rastlantısal güzelliğini güzel bir resim düzeyine çıkarmasıyla ünlü olur Spoerri.
1979 yılında, Almanya’nın Köln şehrinde, sıradan günlük hayat eşyalarını öne çıkaran bir sergi açmış, ona “Duygusal Müze” demiştir. Bu geçici sergi, Perec’in de yakın olduğu günlük hayat eşyalarında şiir bulma heyecanının, sıradan eşyalarla edebiyat, müzik ve sanatı birleştirmek isteyen dadacı Fluxus hareketinin ruhunu da taşıyordu.
MARES’E TEŞEKKÜR
12- Spoerri, Köln’deki “Duygusal Müze”nin etki kaynaklarından birinin Barselona’daki Frederic MarEs Müzesi olduğunu söylemiştir. Bu müzenin ‘üst katındaki tokalar, küpeler, oyun kâğıtları, anahtarlar, yelpazeler, parfüm şişeleri, mendiller, broşlar, gerdanlıklar, çantalar, bilezikler’ romanımın kahramanı Kemal Basmacı ve daha sonra benim tarafımdan defalarca ziyaret edilerek incelenmiştir. Hem romanımı hem de müzemi tıpkı Proust, Joseph Cornell, Tolstoy, Nabokov, Borges, Milano’daki Bagatti Valsecchi Müzesi gibi derinden etkileyen Frederic MarËs’e de bu vesileyle teşekkür ediyor, onu saygıyla anıyorum.
“SİZ KEMAL MİSİNİZ!”
13- Flaubert, “Madame Bovary”deki buluşma ve aşk sahnelerine (pencereleri kapalı at arabasında sevişme) örnek olan gençlik sevgilisi Louise Colet’ye 1846 yılının 6 Ağustosu’nda yazdığı bir mektuba, gece saat on birde şu notu eklemiş: “Her şeyin uykuya daldığı gecenin bu saati gelince, içinde hazinelerim olan çekmeceyi açıyorum. Terliklerine, mendiline, saçlarına, resmine bakıyor, mektuplarını yeniden okuyor ve mis gibi kokusunu kokluyorum.”
Bir gece önce ise benzeri bir duyguyu şöyle dile getirmiş: “Bunları yazarken terliklerin tam önümde… Kahverengi küçük terliklerinin görüntüsü, ayaklarının onların içinde sıcacıkken yaptığı hareketleri bana hayal ettiriyor…”
Hâlâ “Orhan Bey, siz de sevgilinizin eşyalarını seyredip hiç onlarla teselli oldunuz mu! Siz Kemal misiniz!” diye soran meraklı okura artık itiraf etmem lazım: Ben Kemal değilim, ben Mösyö Flaubert’im.
Kafdağı – Müge İplikçi
18 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Milliyet Kitap, Roman
Gerçekten 11/9′un romanı mı?
ZEYNEP SIRMA
“Perende” (1998), “Columbus’un Kadınları” (2000), “Arkası Yarın” (2001), “Transit Yolcular” (2002), “Kül ve Yel” (2004) ve “Cemre “(2006), 10 yıllık yazı yaşamına sığdırılmış kitaplar. Son romanı “Kafdağı” da Müge İplikçi okurlarını şaşırtmayacak kıvam ve tatta.
Bugün, yani 10 Eylül 2008′de, CERN’deki (Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi) büyük deney başarıyla sonuçlanır, söylendiği gibi, kazasız belasız atlatırsak, dünya var. Bu satırlar da var. Dahası, yarın da 11 Eylül. Daha da doğrusu, 11 Eylül’ün yedinci sene-i devresi. Evet, şöyle bir hatırlayacak olursak, bundan tam yedi yıl önce, yani 11 Eylül 2001′de, (bir Salı günüydü), iki uçak ikiz kulelere çarpmış, iki binden fazla kişi ölmüştü (İlk elde bu kadar. Yoksa o günden bu yana onlara her geçen gün yeni birileri katılıyor). İşte, Müge İplikçi’nin son romanı, “Kafdağı” için bu trajedinin romanı diyemeyiz.
Bir gazeteci ile eski bir terörist
Hele hele, bunu şu şekilde özetleyemeyiz: İşte, romanda iki kadın var. Biri, Zahide. Amerika’da yaşayan Pakistanlı bir diş doktoru. Kocası terörist. Kendisi de, başında onlardan. Ne var ki, tanık koruma programı altına alınıyor. Ama sonradan Zahide’nin ikili oynayan bir ajan olduğu ortaya çıkıyor. Kadın, bunun üzerine intihara kalkışıyor. Ne çare, kendi ölmüyor, çocukları ölüyor. Zahide, ulus aşırı gezici hapishanelerde (uçaklarda) bir beyin yıkama operasyonuna tabi tutulurken, 17 Ağustos’ta oğluyla kocasını kaybeden gazeteci Emel, burs kazanıyor. Amerika’ya geliyor. Derken efendim, iki kadının yolları kesişiyor.
Aslında Emel’le Zahide, daha eskiden tanışıyorlar. Şöyle ki, vakti zamanında, yani aynı üniversitede okurlarken Zahide, Emel’i son anda havuzda boğulmak üzereyken kurtarıyor. 17 Ağustos’ta enkaz altında kalan Emel, bu vefa borcunun etkisiyle Zahide’nin peşine düşüyor. Bu arada, sahneye Zahide’yle Emel’in ortak bir tanıdıkları çıkıyor: Richard Shelton. Shelton, romanın kötü karakterlerinden. Sonra, bir başka kötü daha var: Karen Blaster Bu ikisi beyin yıkama operatörleri. Böyle böyle gölgeler vücut, vücutlar gölge olurken, Zahide Emel’e, Emel Öznur’a dönüşecektir.
Midir gerçekten!
Bunu söyleyemeyiz. Söyleyemeyiz çünkü, postmodern metinlerde, her şey mümkün. Her şey, hiçbir şeydir. Hiçbir şey de her şey. Düş gerçektir, gerçek düş. Var yoktur, yok vardır. Dünya dünya içindedir. Giz giz içinde. Bu hiçlik ve belirsizlikte, bu dünyalarda ve hayatlarda, doğru ve yanlış, suç ve suçsuzluk nereye evriliyor derseniz. Ses sese, kül küle karışırken, başlangıçla son iç içe geçiyor. Üst üste biniyor. Acıysa hiç kaybolmuyor:
“Artık herkes suçluydu”
“16 Ağustos’u 17 Ağustos’a bağlayan gece, Adapazarı treni yavaş yavaş Haydarpaşa’dan ayrıldı. Yine de vagonları yaladı şu cümle: Per me si varta la Perdua Gente. Sanki Kafdağı stadyumu dile gelmiş konuşuyordu. Kentin cam çatılarının güneşle mırıldandığı bir saatti sanki, oysa hala geceydi. Kentin denizle uzaklardaki kıraç tepeleri arasına kibirli bir ihtişamla kurulmuş karanlık stadyumun renksiz iri hoparlörlerinden bu tuhaf sözcükler ve arkasından boğuk bir müzik yükselmeye başladı. (…)
Mucizevi bir tınısı vardı müziğin, ancak bir o kadar da iticiydi. Sevmekten bahsederken öldüren kara bir büyünün yeniden yeryüzüne salınışıydı sanki. Dokunduğu yerlerde tuhaf bir his çıplak ve çıplak gözle seçilmesi zor bir is bırakarak yoluna devam etti. Müzikte saklı kekremsi bir tat etrafa saçılmıştı sanki; vernik kokusuyla bezir yağı arası bir karışımı andıran bu kokunun asıl nedeninin müzik olduğunu anlayamadı uyuyup gitmiş kentliler; ancak uyurgezer kentliler için de aynıydı durum. Hepsi çok yorgundular, çok meşguldüler.
(…)Tanımını koyamadıkları bu ses denize, dalgalara, öte yandan tepelere doğru yayıldı, sonra kaybolmadı sadece saklandı. Alt tarafı bir ses-müzikti. Ancak iş bununla kalmadı. Korkunç patlama sesi o sırada geldi. Kafdağı stadyumunun sesten inleyen kolonları insanlık ayıplarının üzerine bir nisan yağmuru gibi yağdı, aktı, sızdı. Artık herkes suçluydu.”
Uzun sözün kısası, “Kafdağı”, hem yapısal olarak hem de tematik anlamda Müge İplikçi okurlarını (dolayısıyla postmodern metin okurlarını) fazlasıyla hoşnut edecek bir kıvam ve tatta.
İkinci Cumhuriyetin Yol Hikayesi – Mehmet Altan
18 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Düşünce, Milliyet Kitap
Düş ile gerçeğin varlık savaşı
Metin Akyüz
Paul Auster, son romanı “Karanlıktaki Adam” ile “Her yere savaş götüren bir ülke kendi savaşını yaşarsa ne olur!” sorusuna yanıt arıyor.
Paul Auster, neredeyse tüm romanları Türkçeye çevrilmiş bir yazar. Son kitabı “Karanlıktaki Adam”, tüm dünyayla aynı günlerde Türkiye’de de çıktı.
Amerikalı yazar, yeryüzündeki milyonlarca insanın kabusu olan ‘Amerikan rüyası’nın perde arkasını sorgulamanın peşinde bu kez. II. Dünya Savaşı’nın ardından dünyanın süper gücü olan Amerika’nın özetidir anlatılan; Kore Savaşı, Vietnam Savaşı, ırkçı ayaklanmalar ve halen sürmekte olan Irak Savaşı gibi…
Auster, “Karanlıktaki Adam”da gerek politik ve toplumsal düzlemde etkili olan gerekse bireyleri kuşatan hayatın korkunç yönlerini ele alıyor. Her iki durumda da ortaya çıkan tam anlamıyla bir tragedya. Yazar, bu tragedyayı kurmaca ile gerçeklik arasında gidip gelen bir anlatımla sunuyor:
“İşte o olay benim savaşımdı. Belki gerçek bir savaş değildi; ama o ölçekteki şiddete tanık olunca daha beterini tahayyül etmeniz hiç de zor değil; bunu tahayyül edebilecek yeteneğiniz varsa hayal gücünüzün kurgulayabileceği en beter olasılıkların yaşadığınız ülkede olduğunu anlarsınız. Sadece düşünmeniz yeter, kafanızda kurduklarınız büyük bir olasılıkla gerçekleşecektir.”
Yaslı, yaralı insanlar
Her yere savaş götüren bir ülke, kendi savaşını yaşarsa ne olur! Romanda bir bakıma bu sorunun cevabı aranıyor.
Kitap eleştirmeni olan August Brill, eşinin ölümünden sonra bir araba kazasında yaralanır. Kazanın ardından eşinden ayrılan kızı ve sevgilisini Irak’ta kaybeden torunuyla birlikte yaşamaya başlar. Brill, her gece karanlıkta yatıp, geçmişini düşünmemek için başka dünyalarla ilgili hikâyeler uydurur. Romanın bir izleğini yaslı, yaralı insanlar içeren bu ailenin anıları oluştururken diğer yanda Brill’in uydurduğu hikâyeler duruyor.
İlk izlekte, aile bireylerinin yaşadıkları acılar kadar, torunla izlenen filmlerin öyküleri de anlatının bir parçası. Tematik benzerlikler yoluyla başka metinlerden yararlanılması, anlatıyı metinlerarası anlamlandırma düzlemine taşıyor.
Sonra Brill’in kızı Miriam’ın, üzerinde biyografik çalışma yaptığı yazar Nathaniel Hawthorne da kahramanlarımızla aynı kaderi paylaşan mutsuzlar arasında yer alıyor. Bu izlekte her türden mutsuz insan manzaralarına yer veriyor Auster: “İnsanlar kırık kalpleri yüzünden ölürler. Bu her gün olur, sonsuza kadar da böyle olmaya devam edecek.”
İkinci izleğin kahramanı da Brick adlı bir sihirbaz. Brick, kendine geldiğinde bir çukura sıkışmış halde bulur kendini. Kurtarıldığında ise savaş halindeki bir orduda onbaşı olduğunu öğrenir. Amerika bir iç savaşın içindedir ve eyaletler arasında süren bu savaşta binlerce insan ölmektedir. Amerikan rüyasının lüksleri teker teker yok olmuştur. Bu savaşa Brill adlı bir yazarın düşünceleri neden olmaktadır ve buna ancak aynı zamanda hikayenin kahramanı olan Brick son verebilir.
Düşle gerçek iç içe
Brick, Brill’i öldürmekle görevlendirilir. Kendini yaratanı öldürmeye zorlanan bir adamın öyküsüdür anlatılan. Brick, kendi dünyası ile Brill’in kurduğu dünya arasında geçiş yapabilen fantastik bir anlatı kişisine dönüşür bir süre sonra. İki izleğin, iki dünyanın, sonra düşle gerçeğin birbirinin içine girdiği, tek olduğu bir anlatı “Karanlıktaki Adam”: “Gerçekle hayal edilen, bir oluyor. Düşünceler gerçek, gerçek olmayan şeylerin düşüncesi bile gerçeğe dönüşüyor.”
Işık düşünceleri silikleştirir çoğu kez. Karanlık, düşüncelerimizle baş başa kalmamız için en iyi ortamı sunar bize. Karanlıkta kalan adam, vicdanının sesini duyacaktır eninde sonunda. “Karanlıktaki Adam”ın sesi kendi acılarının dışına çıkamayanlara sesleniyor. Duyuyor musunuz!
Felsefenin yokluğu büyük eksiklik, varlığı tedirgin edici…
12 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Milliyet Kitap
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan Kültürlerarası Felsefe yayımlandı
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları Wimmer’ın Kültürlerarası Felsefe kitabını yayımladı. Wimmer evrenselliğe uzanmaya çalışan felsefenin kültürel iklimlerin etkisi altındaki durumunu inceliyor.
Felsefenin ne olduğu ve hayatımızda nasıl bir yer işgal ettiği her zaman tartışılmaya değer bir konu başlığı olmuştur. Yokluğu esnasında duyulan eksiklikle varlığı sırasında duyulan tedirginliğin yarattığı bocalamalar arasındaki gerilimle neredeyse özdeş hale gelmiştir felsefe. Hele kültür söz konusu olunca bu gerilimin giderek artması kaçınılmazdır. Felsefe bir yandan evrenselliğe uzanmaya çalışan bir tavra sahipken, diğer yandan, hemen her şey gibi bir de kültürel iklimin etkisi altındadır.
Franz Martin Wimmer’in Mustafa Tüzel’in çevirisi ile Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan bu önemli çalışması söz konusu kültürel yapıların felsefe üzerindeki etkilerinin bir bilançosunu çıkarıyor. Tekilliklerden ziyade çoklukların geçerli olduğu kültürel bağlamların felsefe kavrayışlarını ne şekilde koşullandığını örneklerle ortaya koyan Kültürlerarası Felsefe, aynı zamanda felsefenin Çin, Hindistan ve İslam’daki başlangıçlarını da ele alarak, “Felsefe Batı’ya özgüdür” yaklaşımını da mercek altına alıyor.
Farklılıklarla birlikte ve farklılıkların arasında felsefe yapmak! Kültürlerarası Felsefe, farklılıklar çağında yeni bir kapıyı aralıyor…
Yazar Hakkında
Prof. Franz Martin Wimmer, Viyana Üniversitesi Felsefe Enstitüsü’nde ders vermektedir. Kültürlerarası felsefenin yanı sıra diğer araştırma alanları, kültür felsefesi, felsefe tarihi ve bilim kuramıdır. Yayımlanmış eserlerinden bazıları: Globalität und Philosophie. Studien zur Interkulturalität (2003); Essays on Intercultural Philosophy (2002); Kulturphilosophische Essays (2002).
Kültürlerarası Felsefe
Yazan: Franz Martin Wimmer
İngilizce’den çeviren: Mustafa Tüzel
280 Sayfa, 18 TL.
İş Bankası Kültür Yayınları, 2009
Arap harflerinde unutulmuş eserler
11 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Milliyet Kitap
SERDAR SOYDAN
28. İstanbul Kitap Fuarı’nın teması “Kültürlerarası Diyalogda Çeviri”… Buradan hareketle, kendi edebiyatımız içinde çeviriye göz atalım dedik. Ortaya harf devriminden önce yazılmış ve henüz Latin alfabesine çevrilmemiş değerli eserlerin uzun bir listesi çıktı.
1 Kasım 1928 tarihi sizin için bir şey ifade ediyor mu? Bu tarih oldukça önemli bir kültürel kırılma noktasını işaret ediyor aslında; harf devrimini.
Arap alfabesi yerine Latin alfabesi esas alınarak oluşturulmuş yeni alfabenin kullanımına 1929 yılbaşında başlanmış. Geçiş sürecinde okuyucusunu kaybetmemek adına iki alfabeli çıkan gazete ve dergiler, kalıp yenileme telaşındaki matbaalar ve yeni alfabenin halka benimsetilmesi için yürütülen kampanyaları bir yana bıraktığımızda; harf devriminin yarattığı kırılmanın esas olarak bugün hissedilmekte olduğunu ayan beyan görüyoruz.
Çünkü o dönem yaşayanlar -zorla ya da isteyerek- kısa sürede bu yeni alfabeyi sökmüş, onunla okumaya, yazmaya başlamış. İki alfabeyle de yazıp okuyabilen bu insanlar, bir süre sonra yaşlanıp ölmüş doğal olarak. Ve Arap alfabesinin yeni nesillere öğretilmediğini de hesaba katarsak; bugün, Arap alfabesi kullanılarak yazılmış Türkçe metinleri okuyabilenlerin sayısının, neredeyse üniversitelerin Tarih, Türkoloji ve Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinin öğrenci, öğretmen ve mezunlarının sayısıyla sınırlı olduğu sonucuna ulaşırız kolaylıkla.
Oysa yaşadığımız ülkenin tarihsel, kültürel ve edebi mirası 1929’dan çok daha önceye uzanmakta ve bu tarihsel, kültürel, edebi mirasın kavranması ya da aktarılması için Arap alfabesiyle yazılmış tüm bu metinleri okuyabiliyor olmamız gerekli. Çünkü pek çok önemli eser halen çevrilmedi.
Çevrilmemiş kimler var?
-Reşat Nuri Güntekin: “Çalıkuşu”, “Yaprak Dökümü”, “Dudaktan Kalbe” gibi halen çok okunan romanların yazarı Reşat Nuri’nin sadece Kelebek dergisinde kalmış öykülerinin sayısı ellinin üzerinde. Ya da “Taş Parçası”, “Eski Rüya” adlı oyunları…
-Halit Ziya Uşaklıgil: Yine bugün popülerliğini koruyan yazarlardan. Halit Ziya’nın ilk romanı olan “Sefile”, yüzyılı aşkın bir süre sonra, iki yıl önce çevrildi. Ancak tek oyunu olan “Kâbus, “Bu Muydu?” başlığı altında topladığı öyküleri, “Garp’tan Şark’a Seyyale-i Edebiye: Fransa Edebiyatının Numune ve Tarihi” adlı ders kitabı yine çevrilmeyi bekleyen eserler arasında.
-Mehmet Rauf: Unutulmaz “Eylül” romanının yazarı. “Son Yıldız”, “Menekşe” ve “Bir Aşkın Tarihi” adlı romanları çevrilmemiş bugüne kadar. “Menekşe” ve “Bir Aşkın Tarihi” hacim olarak tek başlarına basılamayacak kadar küçük eserler ama 650 sayfalık “Son Yıldız” önemli bir eser. Dahası biri Cumhuriyet, diğeri İkdam gazetelerinde yayımlanmış iki romanı daha var ki tefrika olarak kalmış.
-Suat Derviş: Harf devriminden önce kaleme aldığı eserlerin bir kısmı halen çevrilmedi. “Buhran Gecesi”, “Fatma’nın Günahı”, “Gönül Gibi” adlı romanları, sonra “Behire’nin Talipleri”, “Ben mi?” ve “Ahmet Ferdi” adlı öykü kitaplarındaki metinlerin bir kısmı.
-Yedi Meşale: Sabri Esat, Cevdet Kudret, Yaşar Nabi, Vasfı Mahir, Muammer Lütfü, Ziya Osman ve Kenan Hulusi’den oluşan yedi arkadaş harf devriminin yapıldığı yıl bir kitap çıkartarak var olan şiir anlayışına isyan ettikleri manifestolarıyla edebiyat tarihindeki yerlerini almıştır. Bu manifestoyu içeren aynı adlı kitap da henüz çevrilmedi.
-Ahmet Mithat: Çeviri olduğu sanılan, oysa kendisinin yazmış olduğu romanları (Mesela “Şeytan Kaya Tılsımı”), ilk öykü kitaplarımızdan biri olan “Kıssadan Hisse”si ve çok sayıda ilginç eseri kütüphane raflarında çevrilmeyi bekliyor.
-Ahmet Rasim: Ahmet Mithat’ın öğrencisi olan ve “Şehir Mektupları” ile tanınan Ahmet Rasim’in pek çok uzun öykü ve romanı da bu listeye eklenebilir.
Devlet, bu metinlerin çevrilmesi için kapsamlı bir proje geliştirmeli.
Bu eserler çevrilse bile talep görecek mi, satılacak mı? Yoksa depolarda mı çürüyecekler? Sonuç olarak ticaret yapan bir yayıncının soracağı sorular bunlar.
İçlerinden bir kısmı; örneğin aşk romanları, örneğin Meşrutiyet karşıtı oyunlar yahut erotik öyküler bir şekilde pazarlanamaz mı? Bu eserler doğru sunumla bir nebze de olsa satamaz mı?
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, eser seçiminde ve yayına hazırlama sürecinde ‘güncel’ kaygılar güdülmesi olabilir. Eserin konusu ve dilinin uygunluğu önemli bir belirleyici olacaktır. Dilde sadeleştirme yapmaktan, en azından ticari kaygılar güdülüyorsa çekinilmemesi gerektiğini de düşünüyorum.
Kitaplar yıpranıyor
Fakat ticari bir yayınevinin böyle bir külliyatı tümden ele almasını beklemek hayalcilik. Belki devletin bir tür teşviki söz konusu olabilir. Yahut doğrudan devlet bu metinlerin çevrilmesi ve dolaşıma sokulması konusunda kapsamlı bir proje geliştirmeli.
Böyle bir proje olduktan, birileri buna para yatırdıktan sonra emek verecek insan bulmak da çok kolay. Tarih, Türkoloji ve Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinden mezun işsizlerin sayısı azımsanacak gibi değil.
Türkiye’deki kütüphane ve arşivlerin büyük oranda ehil olmayan kişilerin tasarrufunda -yani Allah’a emanet- olduğu, bugün bulabildiğimiz bir kitabı iki hafta sonra bulamayabileceğimiz gerçeği göz önüne alındığında elimizi çabuk tutmamız gerekiyor. Çünkü zaman geçiyor, hem de geri dönüşü olmayan hasarlar bırakarak geçiyor. Kitaplar yıpranıyor, sayfalar açıla kapana okunmaz hale geliyor.
Yapılacak olan çalışma; edebi, kültürel ve tarihi mirasımızı bütünlüklü bir biçimde ortaya koyacaktır.
1910’ların özgürlükçü ve erotik metinleri
İnsan düşünmeden edemiyor; acaba bu cilt cilt eserin arasında hiç mi edebiyat tarihine girecek, okuyucuların beğenisini kazanacak metin yok? Sanmam. Mutlaka vardır. Hatta belki bazı başyapıtlar da saklıdır kütüphane ve arşivlerde.
Örneğin “Şair Evlenmesi”nden sonra edebiyat tarihimizin ikinci ve üçüncü oyunlarını yazan Ali Haydar Bey’in eserleri: “Sergüzeşt-i Perviz” ve “İkinci Ersas”. Sonra 1872-75 tarihleri arasında dört romana imza atan T. Abdi. (“Sergüzeşt-i Kalyopi”, “Seyr-i Servnaz”, “Gizli Sevda” ve “Zavallı Kızcağız”)
Binlerce eser var
Tek tek sayılmayacak kadar çok, aralarında Mustafa Reşit, Mehmet Celal, Manastırlı Mehmet Rifat, Hasan Bedrettin (Son ikisi edebiyat tarihimizde eşine rastlanmayan bir ortaklık yapmış ve yirmiye yakın oyunu birlikte yazmış), Nigar Hanım, Fatma Fahrünnisa, Emine Semiye, Vecihi, Safveti Ziya, Saffet Nezihi, Yenişehirlizade Eyüp Halit, Moralızade Vassaf Kadri’nin de bulunduğu isimler ve eserler söz konusu.
1910’lara gelindiğindeyse adeta bir fenomenle karşılaşıyoruz. II. Meşrutiyet’in ilanı ile yayıncılıkta iki yönlü bir hareketlenme olur; Abdülhamit yönetimini eleştiren özgürlükçü oyunlar ve bu özgürlükçü ortamda filizlenebilen erotik öyküler ortaya çıkar.
İki gruba giren metinlerin sayısı da ellinin üzerindedir ve bu metinler de halen çevrilmeyi bekliyor.
Bu kısa yazıda bile adı geçen eserleri alt alta yazdığımızda korkunç bir yekûnla karşılaşıyoruz. Üzerine çalışılsa, detaylı bir liste hazırlansa, Arap harflerinde kalmış eserlerin sayısının binlerle ifade edileceği görülecek. İnanmazsanız bir kütüphane kataloğuna bakın.
Aydınlık şiirlerin güleryüzlü şairi – Cevat Çapan
11 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Milliyet Kitap
SEMİHA ŞENTÜRK
Şairliğinin uzun yıllar gölgede kalmasından çekinmeden; imgelemini, yaratıcılığını cömertçe dünya şiirinin ustalarını çevirmeye seferber eden Cevat Çapan, bu yıl teması “Kültürlerarası Diyalogda Çeviri” olan 28. İstanbul Kitap Fuarı’nın onur yazarı.
Memet Fuat’ın “yaptığı şiir çevirileriyle şairlik katına çoktan yükseldiğini” söylediği bu usta çevirmen ve şairi; hayatını, şiirlerini ve çevirilerini anlatan bir yazıyla selamlıyoruz.
Cemal Süreya, “Şiir çevirmek sermayeden yemek” demiş. Kuşkusuz sermayesinden en çok yemiş şairlerden biri de Cevat Çapan. Bugüne kadar Sappho, Kavafis ve Octavia Paz’dan Fernando Pessoa, Ezra Pound ve Federico Garcia Lorca’ya kadar başka başka coğrafyalarda yazılan sayısız şiiri Türkçeye çevirip dünya şiirinin sesini “Çin’den Peru’ya” Türkiyeli okura duyurdu Çapan.
İlk şiir kitabını ise 52 yaşında yayımladı. Şairliğinin uzun yıllar gölgede kalmasından çekinmeden; imgelemini, yaratıcılığını cömertçe dünya şiirinin ustalarını çevirmeye seferber eden Cevat Çapan, bu yıl teması “Kültürlerarası Diyalogda Çeviri” olan 28. İstanbul Kitap Fuarı’nın onur yazarı.
ŞİİRİNİN İLK ESİNİ BABASI
Milliyet Kitap olarak Memet Fuat’ın “yaptığı şiir çevirileriyle şairlik katına çoktan yükseldiğini” söylediği bu usta çevirmen ve şairin hayatını, şiirlerini ve çevirilerini yeniden hatırlayalım istedik.
Hepimizin malumudur. Pek çok edebi tür gibi şiirde de, şiirin şairin hayatıyla buluştuğu, sözcüklerin şiiri yazanın anılarından damıtıldığı dizeler mutlaka vardır.
Cevat Çapan’ın şiirlerinde de şiirin ezgiselliği ve yoğunluğuyla yoğrulmuş böyle dizelere çokça rastlanır. Pek çok şiiri çocukluk yıllarından, çevresinden ve ailesinden izler taşır. Fakat en çok babasının 1904 yılında İstanbul’da başlayıp Havana’ya uzanan masalsı yolculuğu şiirlerine sızmıştır.
Cevat Çapan bu serüven dolu yolculuğu, 28. Tüyap İstanbul Kitap Fuarı için hazırlanan ve hayatından kesitler anlattığı “Uzaktan Yakına Cevat Çapan” adlı kitapta ayrıntılarıyla anlatıyor.
Yıl 1884… Anadolu’nun doğusunda, Erzincan Kemah’ın Pekeriç köyünde, yazgısındaki uzun yolculuktan henüz habersiz olan Ethem Bey dünyaya gelir. Osmanlı İmparatorluğu henüz ayakta, II. Abdülhamit tahttadır. Bu köyün sonraları Ethem Bey’in yazgısının ‘yolu’nu çizecek bir geleneği vardır: İstanbul’a ekmek parasını çıkarmaya giden aile büyükleri orada bir iş kurunca, ailenin büyüyen çocukları ya da daha genç olanları da gurbette gider, bir yıl çalıştıktan sonra yine köye döner.
KEMAH’TAN AMERİKA’YA
Köyün gelenekleri gereğince Ethem Bey de yaşı kemale erdiğinde Pekeriçli Ermeni arkadaşlarıyla İstanbul’un yolunu tutar. Önce Erzincan’dan Trabzon’a geçerler, oradan da vapurla İstanbul’a. İstanbul’a gitmek için yola çıkarken niyeti kendisinden önce İstanbul’a giden babasıyla çalışmak sonra da Pekeriç’e dönmektir. Yolculuk uzun, muhabbet boldur. Arkadaşları ona İstanbul’dan bir yolunu bulup Amerika’ya gitme ve zengin olma düşlerini anlatır. Onun ise aslında aklının ucundan bile geçmez Amerika. Ancak evdeki hesap çarşıya uymaz. Babasıyla anlaşamayınca o da Amerika rüyasının peşine düşer.
İşte Cevat Çapan’ın babasının kıtalararası yolculuğunu başlatan bu rüyadır. Yıl 1904 olmuştur artık. 20 yaşındaki köylü genç para biriktirip, kimseye çıtlatmadan yola koyulur. Ne var ki Amerika’ya gidecek ‘en kestirme’ yolu bilmez ve yolunu izini bilmediği Amerika’ya gitmek için kendince bir güzergah çizer.
İlk istikamet Pire’dir, sonra Trablusgarp ve Tunus… Sonra da altı ay kadar kalacağı Cezayir. Ethem Bey’in haritasına göre Afrika’dan Amerika’ya ulaşmak için önce Avrupa’ya gitmek gerekir, o da Marsilya’ya uğrar. Amerika hâlâ koca bir okyanus ötededir.
24 YILLIK MACERA
Kaderin bir cilvesiyle midir bilinmez; Marsilya’dan yola çıkan vapur onu Kuzey Amerika’ya değil, Güney Amerika’ya -Surinam’a- götürür. Burada onu kaybolduğu ormanlarda vahşilerle karşılaşmak gibi, serüvenin binbir çeşidi bekler. Bir sonraki durak ise Santiago’dur. Santiago’da altı yıl bir fabrikada bahçıvan olarak çalışıp İspanyolca öğrenir. Yolculuk burada da sonlanmaz, son durağı Havana’dır. Çapan’ın babası İstanbul’a dönüş yolunu tutacağı 1928’e kadar burada yaşar. Denizleri, ülkeleri arşınlayan Pekeriçli genç, tam 24 yıl sonra memleketine döner.
Cevat Çapan’ın şu dizeleri babasının Doğu Anadolu’nun bir köyünden Küba’ya uzanan bu serüven dolu yolculuğunun anılarıyla yüklüdür: “Bir köylü, imparatorluğun payitahtında./ Bir kaçak, Cezayir zindanlarında. / Bir yolcu, Marsilya’dan. / İkinci Abdülhamit’in padişahlığında / Kalkıp Havana’ya giden babam.”
Çapan’ın babası İstanbul’dan ayrılırken 20 yaşındadır, döndüğünde ise 44. Yola çıktığında Osmanlı İmparatorluğu’nun tahtında II. Abdülhamit oturur, döndüğünde ise Türkiye Cumhuriyeti kurulalı 5 yıl olmuştur. Annesi babası hâlâ Pekeriç’te köydedir, kardeşi ise Darıca’da fırın işletmektedir.
Çapan’ın babası da o fırının başına geçmek için Darıca’ya gider. Girit’ten mübadele ile Darıca’ya gelen, karısı ölünce dört kızı, üç oğluyla Türkiye’ye yerleşen bir ailenin kiracısı olur ve bu ailenin kendisinden otuz yaş küçük kızıyla evlenir Ethem Bey.
Darıca’dan Hüdaverdi motoruyla gidilen Eskihisar, fırının üstündeki gaz lambasıyla aydınlatılan ev ve anneye dair anılar da babanınkilerle iç içe dizelere kaydedilir Cevat Çapan tarafından: “Çok gezdim, az yaşadım / zamanla yarışırken / annen daha çocuktu / Girit’ten bir mübadil / Rumca şarkı söyleyen.”
HAYATININ 8 GÜZEL YILI
18 Ocak 1933’te Cevat Çapan dünyaya geldiğinde Ethem Bey 48 yaşındadır. Oğluna düşkündür, yalnızca anılarıyla düş gücünü beslemekle kalmaz, onu yanından hiç ayırmaz. Ethem Bey’in arkadaşlarıyla rakı sofralarındaki sohbetlerde bile baba-oğul birliktedir.
Yıllar geçer, Cevat Çapan Darıca’da ilkokula başlar. Okuma yazmayı öğrenince kitap okuma sevdası da baş gösterir. En çok Hz. Ali’nin ‘cenk’lerini okur, sonra “Tahir ile Zühre”, “Yusuf ile Züleyha” gibi halk hikayelerini. Bir de anne ve teyzesine okuduğu, dönemin ünlü yazarları olan Kerime Nadir’in, Güzide Sabri’nin, Muazzez Tahsin’in, Esat Mahmut Karakurt’un romanları vardır.
İlkokul bitince aile Cevat Çapan’ın gidebileceği iyi bir okul düşünmeye koyulur. Amcasının aklında Galatasaray vardır, babasının ise Robert Kolej. Robert’te karar kılınır ve aile 1945 yılında İstanbul’a taşınır.
Hayatının sekiz güzel yılını burada geçirecektir Cevat Çapan. Müzikle, tiyaroyla, dünya ve Türk edebiyatının hasıyla bu yıllarda tanışır.
Ortaokulda bir yandan Fuzuli, Nedim, Şeyh Galip’in şiirleriyle haşır neşirdir, aruzu öğrenir. Bir yandan da Yahya Kemal, Ahmet Haşim’in tadına varır. Türk şiirinin Garip akımıyla, Oktay Rifat, Melih Cevdet ve Orhan Veli’yle yeni bir döneme girdiği, Nâzım Hikmet’in yasaklı olsa da şiirlerinin elden ele gezerek okunduğu yıllardır bunlar.
Öykücülükte ise Sait Faik’in yenilikçi etkisi hissedilir. Henüz ortaokul sıralarında olan Cevat Çapan da bu verimli ve yenilikçi dönemin şairlerini yakından takip eder.
PARADOKSAL ŞİİRLER
Dünya şiiriyle kurduğu ilk yakınlık da Kolej yıllarına rastlar: Önce Robert Louis Stevenson, Walter Scott, Charles Dickinson. Sonraki yıllar ise Homeros’un “Odysseia”sı ve “Binbir Gece Masalları”…
Babasının serüvenleri, Darıca’daki çocukluk yılları, ilkokulda okuduğu halk hikayeleri gibi dünya ve Türk edebiyatıyla kurduğu bu yakınlık da hiç kuşkusuz onun şiirine yön verir. Bu nedenle A.S. Byatt, Cevat Çapan’ın şiirinin kişisel olanı, gelenekseli ve moderni bir arada barındırdığı üstünde durur:
“Cevat Çapan’ın şiirleri pek çok açıdan paradoksaldır: Eski ve geleneksel izlenimi verirler, oysa modernizmle belirgin bir bağları vardır. Kökleri Türk hayatında ve geleneklerinde olmasına karşın, aynı zamanda Avrupalıdır da. Bunun ötesinde belirli bir değeri olan bir dünya edebiyatının farkında olan şiirlerin o edebiyat içinde bir yeri de vardır. Bu şiirler hem kişiseldir, Çapan’ın ailesini, babasının hikayesini, çocuklarının adlarını konu alırlar, hem de eski öykü ve masallara özgü kişisellikten arınmışlık niteliğini taşırlar.”
Erdal Alova ise Çapan’ın dizelerindeki tonlamaya ve dramatik sese vurgu yaparak şiire gizlenmiş müziğine değinir:
“Hacı Arif Bey’i, Şevki Bey’i, Sadullah Ağa’yı hiç dinlememiş biri için, neredeyse olanaksızdır Cevat Çapan’ın şiirine girmek. Böyle biri kuşkusuz, bu şiiri anlayabilir, sevebilir, ama havasına tam anlamıyla giremez. Türk musikisinin makamları bir sis gibi gezinir Cevat Çapan’ın şiirlerinin arasında.”
TİYATRO TUTKUSU
Çapan’ın dizeleri arasında duyulan bu müzik boşuna değildir. Çapan’ın tamamına eremese de bir ‘müzisyenlik’ denemesi vardır. Ortaokul yıllarında komşuları olan Hüsnü Tüzüner’den santuri dersleri alır. Belediye Konservatuvarı’nın her salı akşamı Tepebaşı’ndaki komedi kısmında verdiği, Eyyubi Ali Rıza Şengel’in şefliğindeki Klasik Türk müziği konserlerini de hiç kaçırmaz.
Bu arada Talat Artemel’i Timon, İ. Galip Arcan’ı Apemantus, Hadi Hün’ü Alkibiades rolünde izlediği “Atinalı Timon”la tiyatroya düşkünlüğü de başlar. Sonra da Muhsin Ertuğrul’un başında olduğu ve her tiyatro mevsimini “Coriolanus”, “Kral Lear”, “Othello”, “Fırtına” gibi bir Shakespeare oyunuyla açan Şehir Tiyatroları’na sürekli gidecektir.
Bu tiyatronun dram kısmının da müdavimidir. Çapan’ın “İrlanda Tiyatrosunda Gerçekçilik”, “Değişen Tiyatro” kitaplarını yazmasında Şehir Tiyatroları’nda izlenen oyunların olduğu kadar Haldun Dormen, Engin Cezzar, Genco Erkal gibi tiyatrocuların da yetişmesine katkısı olan, Robert Kolej’in tiyatro kulübünün etkisi vardır.
Üstelik Cevat Çapan sadece seyirci olmakla kalmaz, oyunculuk da yapar aynı zamanda.
CAMBRIDGE YILLARI
Çeviriye olan ilgisini okuldaki çeviri dersleri pekiştirir. İlk çevirisini de, ilk şiirini de lise sıralarındayken yapacaktır Cevat Çapan: Carl Sandburg’dan çevirdiği iki kısa şiir 1951 yılında Varlık dergisi sayfalarındadır. Şiirleri ise önce Robert Kolej’in edebiyat dergisi “İzlerimiz”de okuruyla buluşur, sonra da ilk defa 1 Mayıs 1952 tarihli Varlık’ta.
Edebiyatla, tiyatroyla, müzikle yoğrulmuş bu genç zihin, James Joyce üzerine yazdığı bitirme teziyle liseden mezun olur ve evden edebiyat okumak için izin çıkmayacağını düşününce iktisat okumaya Cambridge Üniversitesi’ne gider. Ancak aklında ömrünü edebiyatla uğraşarak geçirmek vardır ve İngiliz Edebiyatı bölümüne kaydolur.
Çok geçmeden ünlü bir yazar olacak Slyvia Plath ve Plath’ın eşi, Çapan’ın şiirlerini çevireceği Ted Hughes ile aynı çatı altındadır; Antonia Byatt da o yıllarda Cambridge’tedir. Cevat Çapan, DNA’nın yapısını keşfeden Francis Crick ve James Watson’la da burada tanışır. Hocalarından biri ise 20.YY’ın en önemli edebiyat eleştirmenlerinden Francis Raymond Leavis’tir.
EN ŞANSLI SEYİRCİ
Fakat belki de Cevat Çapan’ın en büyük şansı, tiyatronun İngiltere’de ‘devrim’ yaptığı yıllarda Cambridge’te bulunmasıdır. 1955 yılında “Godot’yu Beklerken” Londra’da sahne alır, Çapan Cambridge’e gittiği ilk yıl içinde John Whiting’in “Marching Song/ Yürüyüş Türküsü”nü seyreder ve oyunu çevirmeyi aklına koyar. Cambridge yılları aynı zamanda John Osborne ve Arnold Wesker gibi İngiliz tiyatrosuna yön verecek genç oyun yazarlarıyla karşılaşma fırsatıdır da. Türkiye’ye döndüğünde bu öncü yazarlardan Wesker’in “Kökler” oyununu çevirir.
Kendisine ‘sinekeş’ diyen Cevat Çapan gibi bir sinema tutkunu için İngiltere’de bulunmak, aynı zamanda sinema tarihinin canlı tanığı olmaktır. Buster Keaton ve Chaplin’den Visconti, Renoir, Bergman, Kurosawa’nın filmlerine kadar dünya sinemasının temellerini kuracak filmlerin İngiltere’deki en tutkulu seyircisidir bu yıllarda Çapan.
Cevat Çapan, 1956 yılı gelip üniversite diplomasını eline aldığında henüz İngiltere’den gitmeye niyeti yoktur. Bir yıl daha kalır ve BBC Türkçe servisinde çalışmaya başlar. Böylelikle John Osborne gibi genç yazarların İngiliz tiyatrosunda yaptığı sarsıntının ve Lindsay Anderson, Karel Reisz gibi belgesel sinema yönetmenlerinin başlattıkları “Özgür Sinema” hareketinin İngiltere’de yarattığı etkinin havasını solur.
50 YIL BEKLEYEN PİYES
Bir yıl geçmiş ve artık memlekete dönme zamanı gelmiştir. Döndüğünde ise hemen askere gider.
Askerdeyken de boş durmaz Cevat Çapan. İngiltere’deyken “Yürüyüş Türküsü” oyununu seyredip çevirmeye karar verdiği John Whiting için Muhsin Ertuğrul’un Pazar Postası’nda “Onsuz bir İngiliz tiyatrosu düşünülemez” yazdığını okur. Oyunu derhal çevirip Muhsin Ertuğrul’a götürür.
Ertesi gün gazeteyi açıp baktığındaysa Muhsin Ertuğrul’un Devlet Tiyatrosu Genel Müdürlüğü görevinden alındığını okur. Yıl 1959’dur ve o gün bugün Whiting’in bu oyunu Devlet Tiyatrosu repertuvarında oynanmayı bekler.
Askerden dönünce Cevat Çapan’ın iş derdi baş gösterir. Şimdi ne yapacaktır? Sinemayla her zaman içli dışlı olan Çapan’ın aklının bir köşesinde sinemacılık vardır. Yeşilçam’da çalışmayı düşünür.
Hatta bir sinema önünde karşılaştığı, Robert Kolej’den arkadaşı Halit Refiğ’in “Beraber çalışalım, ben yakında bir film çevirmeye başlayacağım, asistanlık yapabilirsin, senaryo yazabilirsin” teklifine sıcak bakar. Ama aynı zamanlarda bir öneri daha gelir. Bu kez askerlik dönüşü tanıştığı Sabahattin Eyüboğlu “Niye üniversiteye girmiyorsun?” diye soracaktır. Ve bu öneri ağır basar, Cevat Çapan İstanbul Üniversitesi’nde hocalık yıllarına ilk adımını atar.
İKİNCİ?EVLİLİK
1960’ta İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde asistanlığa başlar. Böylelikle de İngiltere dönüşünden sonra önünde yepyeni bir hayatın sayfaları açılır.
Engin Cezzar’ın kardeşi Mine Cezzar’la yaptığı, kısa süren ilk evliliğinin ardından ikinci evliliğini asistanlık yaparken tanıştığı öğrencisi Gönül Sipahi ile yapar. 1962 yılında evlenir evlenmez İngiltere’ye bu sefer doktorasını yapmak için giderler. Doktora tezinde “İrlanda Tiyatrosu’nda Gerçekçilik”i ele alır. Tezi “Sağlık Yurdu” adlı oyununu da çevirdiği İrlandalı oyun yazarı Sean O’Casey ve John Millington Synge üzerinedir.
Bu arada bu iki yıl süresince Gönül Çapan da Cambridge Üniversitesi’nde okutmanlık yapar.
KARAGÖZ ADLARI
Çok uzun zaman geçmeden iki kişilik aile büyür; “Yaşarken güzel adlar koydum çocuklarıma/ Nigâr, Leylâ, Alişan”…
Çocukları, bu güzel adları biraz da Cevat Çapan’ın Darıca’daki çocukluk yıllarından aşina olduğu Karagöz oyununun verdiği esine borçludur. Çapan, Darıca’da geçen çocukluk yıllarında, henüz küçücük nahiyenin tiyatroya, sinemaya ve elektriğe sahip olmadığı zamanlarda tanışır bu gölge oyunuyla.
Robert Kolej’de düzenlenen eğlence gecelerinde de Karagöz oynatır. Çok sonraları, 1972-1973 yıllarında ise Nurettin Sevin’in açtığı Karagöz kurslarına katılır.
Bir başka sefer de Londra Islington’da bulunan Angel Küçük Kukla Tiyatrosu’nda Hayali Cevat Bey, Karagöz ile Hacivat’ın gölgelerini perdeye düşürür. İngiliz seyircileri -özellikle de çocukları- Karagöz ve Hacivat’la tanıştırmak için.
İşte Angel Küçük Kukla Tiyatrosu’nun afişindeki adıyla ‘Hayali Cevat Bey’in Karagöz sevgisi, çocuklarının adlarına kadar ulaşır. Cevat Çapan, Nigar’ın Karagöz’deki Kanlı Nigar’dan, Leyla’nın ise Bursalı Leyla’dan mülhem olduğunu söyler “Uzaktan Yakına Cevat Çapan” adlı kitapta ve ekler: “Aslında Alişan’ın adının da Bebe Ruhi ya da Tuzsuz Deli Bekir olması gerekirdi. Alişan da doğudan esinlenmiş bir ad.”
EVDE KALMIŞ AKTÖR
Cevat Çapan’ın geleneksel Türk tiyatrosundan modern tiyatroya, oyunculuğa ve tiyatro çevirilerine yansıyan tiyatro sevdası, tiyatro bölümünde çalışma arzusuna dönüşür. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Bölümü’nde tiyatro bölümü kurulamayınca 1980’de Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ne (şimdiki adıyla Mimar Sinan Üniversitesi) geçer Çapan. Burada Sahne ve Görüntü Sanatları bölümündeki dersleri 1996’ya kadar sürer.
Bu arada Boğaziçi Üniversitesi’nde, Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nde, Marmara Üniversitesi’ndeki öğrenciler de onun güleryüzlülüğünden ve bilgilerinden nasiplerini alır.
1996’dan sonra ise Yeditepe Üniversitesi’nde altı yıl Fen-edebiyat Fakültesi’nde dekanlık, ardından İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde hocalık yapar.
Hocalık büyük bir keyiftir Cevat Çapan için. Kendi deyişiyle ‘evde kalmış oyunculuğunun dışa yansımasıdır’: “Hocalık aktörlüğe benzeyen bir meslek, tek kişilik gösteri yapıyorsunuz. Seyirci rolünde öğrenciler var. Kaçma seçenekleri yok.”
SABIRLI?ÇEVİRMEN
Çevirmenlik ve hocalık ağır bassa da hayatında, şiir yazma tutkusu hep peşindedir. Yayımlanan ilk şiirinden sonra Yeditepe, Yücel, Seçilmiş Hikayeler dergilerinde aralıklı olarak şiirleri çıkar. Ancak özellikle İngiltere’ye gittiği yıllarda şiire pek el sürmez. Şiir yazma tutkusu ancak 1970’lerden sonra yine peşine takılacaktır.
Sabırlı davranarak, belki mükemmeliyetin peşinde koşarak ve çevirdiği ustalardan beslenerek 1985’te ilk şiir kitabı “Dön Güvercin Dön”e kadar bekler Cevat Çapan. İncelikli dilini ve ustalığını uzun yıllar çeviriyle okura ulaştırır.
HAS BİR ŞİİR
Bu ilk kitapla da hemen ertesi yıl Behçet Necatigil Şiir Ödülü’nü alır. 1985’teki ilk şiir kitabının ise arkası kesilmez. 1989’da “Doğal Tarih”, 1994’te “Sevda Yaratan”, 2001’de “Ne Güzel Yolculuktu Aklımdan Çıkmaz”, 2007’de bütün şiirleriyle yenilerini bir araya getiren ve 2008 yılında Altın Portakal Şiir Ödülü’nü alan “Bana Düşlerini Anlat”, 2009’da ise “Ara Sıcak” buluşur okurla.
Cevat Çapan’ın şiirlerinin her bir dizesi şairin şiirsel ve entelektüel birikimiyle aydınlatılmış, hüznü ve umudu şiirin evrensel sesiyle dile getiren dizelerdir. Alaturka şarkılardan türkülere ve Divan edebiyatına, Shakespeare’den Melih Cevdet Anday’a, şairin belleğine kazınmış çocukluk anılarından geniş coğrafyalara uzanan has bir şiirdir Cevat Çapan’ın şiiri.
Erdal Alova “Tinsel kirlenmenin yaydığı küllerin üstüne sessiz bir kar gibi yağıyor Çapan’ın şiirleri” diyerek Çapan şiirinin yaydığı sessiz umudu hatırlatır. Bu yılki teması “Kültürlerarası Diyalogda Çeviri” olan 28. İstanbul Kitap Fuarı’nın Onur Yazarı Cevat Çapan çevirileriyle bu diyaloğa en çok katkıda bulunanlardan biri.
Şiirleri ise her yerdeki “tinsel kirlenmeye” direnen bembeyaz kar taneleri…
VAKİTLİCE ‘EV’LENMİŞ ÇEVİRMEN, ‘EVDE KALMIŞ’ ŞAİR
“Süper Baba” dizisinin ‘bilge şairi’ Cevat Çapan evde kalmış bir oyuncu olduğu gibi, yine kendi deyişiyle ‘evde kalmış bir şairdir’. İlk şiiri Varlık’ta çıktığında 19 yaşında bir gençtir, ilk şiir kitabı yayımlandığında ise 52 yaşında yaşını başını almış usta bir çevirmen. İlk şiir kitabını Edip Cansever’e ‘Yaşlı çevirmenin, genç şairin sevgileriyle’ diye imzalar.
Çeviri şiirin altın dönemi
Cevat Çapan ilk şiirini 1952’de yayımlamıştır yayımlamasına da, çeviri de büyük bir tutkudur onun için. “Başka bir dilde çok beğendiğiniz bir şiirin benzerini kendi dilinizde yeniden yaratmaya kalkmak çeviride ilk adımlar olabilir” diyecektir.
Çapan’ın bu ilk adımı daha ortaokul sıralarında attığını söylemiştik. Robert Kolej’de Carl Sandburg’la başlayan, Cambridge’de Cummings’le ilk filizlerini veren çeviriler 1960’lı yıllarda iyiden iyiye çiçeklenir. Bu arada 1950’li yıllarla birlikte Türkiye’de çeviri şiir altın yıllarını yaşar. Daha çok Fransız şiiri olmakla birlikte İngiliz ve Amerikan şairlerin şiirleri çevrilir. Milli Eğitim Bakanlığı’nın Tercüme dergisi şiir özel sayısı çıkarır. Orhan Veli’nin 16. yüzyıldan çağdaş şairlere uzanan “Fransız Şiir Antolojisi” elden ele dolaşır ve Can Yücel’in çevirileri gündemdedir.
Çapan da 1966’da Sappho’dan Mabeyinci Pavlos’a, Federico Garcia Lorca’dan Ezra Pound’a ve Cesare Pavese’ye uzanan; adını 18. yüzyıl İngiliz şairi Samuel Johnson’ın bir dizesinden alan “Çin’den Peru’ya” kitabı ile çeviride iyiden iyiye adını duyurmaya başlar. “Çin’den Peru’ya”dan sonra Sappho’nun şiirleri gelir. Memet Fuat’ın yönettiği Yeni Dergi’de Cevat Çapan çevirileriyle Seferis şiirleri yerini alır. Bu çevirileri gören Melih Cevdet Anday çok beğenir. Çapan Seferis’in şiirinin tamamını çevirip Memet Fuat’ın yönettiği De Yayınları’ndan “Destansı Öykü” adıyla yayımlar. Ve yıllar içinde arkası gelir kitapların: Yannis Ritsos’tan “Umarsız Penelope” (1974), Odysseus Elitis’ten “Çılgın Nar Ağacı” (1982), Elizabeth Bishop’tan oyun çevirileri… Cumhuriyet Kitap Eki’ndeki “Şiir Atlası” köşesi, antolojiler ve daha niceleri…
“Süper Baba” dizisinde Alim’e yol gösteren bilge şair
Öğrencilik yıllarında sahne tozunu yutmuş, sinemanın büyüsüne kapılmış Cevat Çapan, Cambridge Üniversitesi’ni bitirip İstanbul’a döndüğünde şansını beyazperdede de dener.
Hatta Atilla Tokatlı’nın sonradan yapımcısını batırıp arkadaşlar arasında “Denize İnen Sermaye” adını alacak tek filmi “Denize İnen Sokak”ta Boğaz’da sandalla gezerken fötr şapkasının peşinden denize uçan mirasyedi İstanbul efendisini denizden çıkaran serseri rolündedir Çapan. 1959 tarihli bu filmin başrollerinde ise Ulvi Uraz ve Sadettin Erbil vardır.
Filmin Lale Sineması’ndaki galası yapıldığında Cevat Çapan İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde asistandır. Ve seyirciler arasında öğrencileri de vardır. Onu üstünü çıkarıp denize atlar halde görünce salondan hem yuhalama hem de alkış sesleri duyulur.
“Süper Baba”nın bilge şairi
Çapan’ın oyunculuk deneyimi bu kadarla kalmaz. TRT’nin Mimar Sinan hakkında çektiği belgesel dramada, Kanuni Sultan Süleyman döneminin, öldürülen Şehzade Mustafa için yazdığı mersiyeyle dillere destan olmuş şairi Taşlıcalı Yahya’yı oynar. Kavuğuyla, kaftanıyla, sakalıyla tam bir Osmanlı şairidir. Haluk Kurdoğlu ise Mimar Sinan rolündedir.
Bu filmlerden sonra Çapan’ın ‘aranan bir oyuncu’ olması uzun sürmez. “Kurtuluş” ve “Kuruluş” filmlerinde Meclis başkanıdır. Başrolünü Şevket Altuğ’un oynadığı “Süper Baba” dizisindeki, yazar olmak isteyen Alim’e yol gösteren bilge şair rolüyle ününe ün katar.
Yavuz Turgul’un iki filmini de katar filmografisine. İlki 1992 tarihli “Gölge Oyunu”dur, diğeri ise sokaktaki adam olarak 28 saniye göründüğü 1996 yapımı “Eşkıya”…
Anadolu Ünivesitesi’ndeki görevi sırasında Ege ve Akdeniz’deki Eski Yunan ve Roma tiyatrolarıyla ilgili bir belgesel için senaryo da yazar: “Bir Sahnedir Dünya.” Levend Kılıç’ın yönetmenliği; Ayla-Beklan Algan, Mehmet Ulusoy ve Cevat Çapan’ın öğrencilerinin katkılarıyla Anadolu’nun açıkhava tiyatrolarıyla ilgili nitelikli bir belgesel ortaya çıkar.
‘İyi şeyler’ yayımlamak için kurulan yayınevi
Şair, çevirmen ve hoca Cevat Çapan, ‘iyi şeyler’ yayımlamak için Paul McMillen ile bir yayınevi de kurar: ‘90’lı yılların başında başlayıp sonuna kadar Rimbaud’dan Çuvaş şair Gennadi Aydi’ye, Ömer Hayyam’dan T.S Eliot’a kadar pek çok nitelikli şairi Türkiyeli okurla buluşturur İyi Şeyler Yayıncılık.
Ancak Cevat Çapan İyi Şeyler’den çok daha önce de yayın dünyasının içindedir. 1960’lı yıllarda çevirilerini yayımlayan Memet Fuat’ın De Yayınevi’ne sık sık uğrar. De Yayınevi’nden sonra ise Cengiz Tuncer’le Aydın Emeç’in kurdukları E Yayınevi’nde Türk şiirinin mihenk taşı olmuş şiir kitaplarının yayımlandığı kısa bir dönem editörlük yapar.
‘80’li yıllarda ise Adam Yayınları kurulurken genel yayın yönetmenliği teklifi gelir. Cevat Çapan ise, Fulbright bursuyla bir yıllığına Amerika’ya gider ve bu teklifi kabul edemez. Döndüğünde ise burada çeviri editörlüğü yapmaya başlar. Aklında çeviri şiir kitaplarını çeşitlendirmek vardır. Tam bu sırada Gültekin Emre, Doğu Almanya’da ucuza basılan dünya şiiri dizisini göstererek, ona benzer bir dizi yayımlamayı önerir. Çevirilecek şairlerin listesi de hazırlanır, ancak Adam Yayınevi kabul etmeyince Cevat Çapan şiir meraklısı bir fotoğraf sanatçısı ve reklamcı olan, aynı zamanda yayın dünyasına da girmeyi düşünen Paul Mcmillen’la yayınevini kurar.
ŞİİR SEÇKİSİ
Taş Baskısı
El eleydiler,
yerdeki toz toprağın içinden
seyrediyorlardı gökteki bulutları
külrengi denizi.
Bir yerden vinçlerin gürültüsü
geliyordu, doldurulan, boşaltılan
mavnalara bindirilen vagonların
tekerlekleri arasından
bir çeşmeyi, bir ağacı, bir
kırlangıç yuvasını görüyorlardı sanki.
duruyorlardı.
Bildikleri bütün sözcükleri susarak
yineliyorlar, ezberlerindeki
renklerin birbirlerine akarak
biriktirdiği gölde
bir kayığın yosunlu bir iskeleye
yanaşmasını bekliyorlardı.
Belli belirsiz bir kaval sesi
karışıyordu sokak satıcılarının
bağrışmalarına.
El ele,bitkin,kaygılı bir ezinti içinde
han kahvesine bıraktıkları
tulum peynirini,bulgur,dut kurusu
avluda esans satan kitapçının
cam kutularından yansıyordu
kararan yüreklerine.
Birden taş baskısı kitap
kapaklarının birinden
Hazreti Âli Düldül’üyle çıkıp geliyor
alıp Hayber Geçidinden Kan Kalesi’ne
götürüyordu onları Zülfikâr’la
ikiye böldüğü gecede.
Gecenin bir dilimi soğuk çöl,
öbürü kızaran şafak, kızan kumdu.
El ele bekliyor,beklerken
Kuru bir kan tortusuna dönüyordu
istekleri.
“Doğal Tarih” ten
Pusula
Nicedir uzaklardaydım:
uzak dağlar, uzak kıyılar, uzak-
dillerini bilmediğim yaban
insanlar arasında.
Uzayan bir uykunun karanlığından
Düşlerin aydınlığıyla vardım
yıllardır aradığım bu adaya.
Toprak, demir, şeker kamışı, ipek
Ve elmasla uğraştım yıllarca.
Fotoğrafta gördüğün hasır şapka,
keten giysi, gümüş saplı baston
o yılların yorgunluğunu gizliyor
Ustaca. Sana çocukluğundan anlattığım
Afrika, Amazon, Santiago, Havana
bütün gençliğimdi benim bütün olgunluğum.
Doğduğum dönülmez dağ köyüne döndüm
Sonunda, geceleri sesiyle uyuduğum
derenin kıyısına.
Toprak dama, tandıra, boğma rakıya.
Beni tanıyasın diye bir gün
doğmanı bekledim sabırla.
“Dön Güvercin Dön”den
Yarım asırlık aylaklık – Yusuf Atılgan
11 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Milliyet Kitap
2009, Yusuf Atılgan’ın ölümünün 20. yılı.
SERPİL GÜLGÛN
Yapı Kredi Yayıncılık, Yusuf Atılgan’ın kült romanı “Aylak Adam”ın 50. yaşını hepsi numaralandırılmış özel bir baskıyla kutluyor.
Bugünden bakarak 50 yıl sonraki edebiyatı düşleyebilir misiniz? Daha doğrusu, üç aşağı, beş yukarı kestirebilir misiniz? Hemen evet demek zor. Çünkü insan yaşadığı an’ı bilmiyor. Bilseydi eğer Borges gibi bir edebiyat kurdu ilk okuyuşunda Kafka’yı tarifsiz derecede yavan bulmazdı.
İşte, bu anlamda rahatlıkla diyebiliriz ki, Yusuf Atılgan da İstanbul Üniver- sitesi’nden hocası Ahmet Hamdi Tanpınar’la benzer bir yazgıyı paylaştı, paylaşıyor. Bugün “Huzur” 60. yaşını kutluyor. “Aylak Adam” ise 50. yaşını.
Hocasından daha şanslıydı
Doğruya doğru, her ikisi de edebiyat dünyasının gözlerinin önündeydiler ve uzun yıllar boyunca fark edilmediler. Derken, ‘80’lerin ortasına doğru yeniden keşfedildiler hocayla öğrenci.
Bu arada şu da var: Öğrenci, hocadan daha şanslıydı. Çünkü en azından, kısa ve yetersiz bir zaman dilimi için bile olsa, yapıtlarının yeniden keşfedilişini gördü, yapıtlarının hakkını veren incelemeler, kritikler bir yana “Anayurt Oteli”ni film olarak da izleyebildi.
Özetle, artık bugün “Aylak Adam” deyince akan sular duruyor.
C, aylak bir adamdır. Kendi deyişiyle “zengin olmayan ama paralı bir aylak”.
Romanın ilk 11 sayfası, 1. tekil şahısla aktarılan bir iç döküş. 11. sayfadan sonra 3. tekil şahısa geçip akışkan sıçramalarla yol alır metin.
Sadık, Kemal, arkadaşlar, dilenciler, şaşı gözlü fahişe derken Ayşe çıkar karşımıza. Aylak, Ayşe’yi yolda başkasıyla görür. Kızın kızarmasından kendisini aldattığı fikrine kapılır.
Bu arada, eli paketlilere düşmandır C. Gerçek sevgiyi boğan bütün sınırlamalara, alışkanlıklara da.
Ayşe yeniden çıkar “Yaz” adlı bölümde. Her şey şahanedir. Ta ki, Ayşe’ye arayışının gerçek nedenlerini anlatana dek. Baba, annenin yerine ikame edilen teyze, yitik zaman kokusu, bacaklar…
“Güz” ise, yüzleşmenin sonunda gelen çözülme ve dağılmanın bölümüdür. Susar C. Konuşmak gereksizdir artık. Bundan sonra kimseye aradığı kadından söz etmeyecektir. Çünkü biliyordur artık; anlamayacaklardır.
Farklı bir akım
“Aylak Adam” bugün kült bir kitap. Ama ya dün?
Demirtaş Ceyhun romanın basıldığı yıl Pazar Postası’na “Bakıyorsunuz, Yusuf Atılgan, çok güzel saptamalar yapmış. Yalnız etkisiz kalıyor. Olsa olsa şaşırtıcı oluyor. Ötesi yok” diye yazıyor.
Aynı yılın Mayıs ayında Can Yücel’in Dost dergisinde kaleme aldığı yazısında ise şu sözler yer alıyor:
“Aslında bir nuvel bu, uzun hikaye. O açıdan bakmak lazım tekniğe. Bu uzun hikayenin memleket romanı denen, o biraz da bıktırıcı çeşitten farklı bir akımın başlangıcı da sayılabileceğine işaret etmek gerek.”
Hikaye yarışmasının kayıp yazarı
Tarih, 18 Ekim 1955. Zamanın gazetelerinden Tercüman’ın açtığı, “Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun riyasetinde yapılan” hikaye yarışmasının kazananları şu satırlarla ilan edilir: “1’inciliği 68 numara ile Nevzat Çorum’un “EVDEKİ” adlı hikayesi, 2’inciliği 66 numara ile Erdal Öz’ün ”ACI-BURUK” adlı hikayesi, 3’üncülüğü 58 numara ile Salih N. Taçalan’ın “KARŞI TEPELER” adlı hikayesi kazanmıştır.”
Bir gün sonra ise Tercüman, bu kez “Meçhul aranıyor” manşetiyle çıkar. Meçhul, Nevzat Çorum’dur. Fotoğrafı gazeteye hala ulaşmamıştır. Çorum’un “Evdeki” hikayesi, ertesi gün yayımlanır. Ne var ki, Nevzat Çorum ne ertesi gün, ne de daha ertesi gün ortaya çıkar.
Fotoğrafı hiçbir zaman gazeteye ulaşmaz. 500 liralık para ödülünü almaya gelmez. Tam 4 yıl sonra ise, Varlık dergisinin 15 Haziran 1959 tarihli sayısında, “Aylak Adam” üzerine konuşan Yusuf Atılgan, Nevzat Çorum’un kendisi olduğunu açıklar. İşin ilginç yanı, Yusuf Atılgan, o yarışmaya ikinci bir kimlikle daha katılmıştır. İkinci kimliğin adı Ziya Atılgan’dır.
Ve Ziya Atılgan “Kümesin Ötesi” başlıklı hikayesiyle yarışmanın yedincisi olmuştur.
İki ‘mahalle’yi kitaplar mı buluşturacak?
10 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Milliyet Kitap
SEMİHA ŞENTÜRK
İlber Ortaylı: “Edebiyatta artık sağ-sol işlemez.”Beşir Ayvazoğlu: “Türkiye’de şuurlu okuyucu az.”Elif Şafak: “Hikayeler hepimizin ortak malı.”Hasan Bülent Kahraman: “Yakınlaşma edebiyat üzerinden gelişiyorsa sevinmek gerekir.”Metin Celal: “İslami çevrelerde okuma oranı arttı.”
Duvarları kitaplar mı kaldırıyor?
Son aylarda çok satan kitap listelerinde, muhafazakar olan ve olmayan olarak nitelendirilen iki kesimin okuma tercihlerinde ortak isimler göze çarpıyor. Yayınevi yöneticilerine, yazarlara, kitap eki editörlerine ve toplum bilimcilere sorduk: Muhafazakar olan ve olmayan kesimlerin okuduğu kitaplar arasında bir geçişkenlik mi başladı?
Türkiye’nin son yıllardaki en önemli gündem konularından biri siyasi kutuplaşma. Peki kitap listeleri bu konuda ne söylüyor? Son aylarda muhafazakar olan ve muhafazakar olmayan iki kesimin okuma tercihleri arasında ortak isimler dikkat çekiyor.
Elif Şafak’ın Mevlana’yı merkezine alan romanı “Aşk”, her iki kesimden de yoğun ilgi gördü sözgelimi; Murathan Mungan’ın son kitabı “Eldivenler Hikayeler” de. Yaşar Nuri Öztürk’ün “İmamı Azam” incelemesi ise merkez kitabevlerinde de çok satanlar listesindeydi.
LİSTELER İÇ İÇE
Muhafazakar çizgisiyle bilinen kitabevi NT Kitap’ın Konya Şubesinde “Hz. Aişe” (Reşit Haylamaz), “Katre-i Matem” (İskender Pala), “Kendini Arayan Adam” (Halit Ertuğrul) kitaplarının yanı sıra “Aşk” da en çok satanlar arasında.
Muhafazakar çizgideki yayınevlerinden biri olan Timaş, son yıllarda yayın yelpazesine psikiyatr Nevzat Tarhan ve Kemal Sayar’ın kitaplarını da ekledi. Önümüzdeki günlerde Mehmet Altan’ın “Kent Dindarlığı” kitabını yayımlamaya hazırlanan Timaş’ın “Yazar Odası” kitabının Türkçe baskısına önsözü ise Orhan Pamuk yazdı.
Yayınevi yöneticilerine, yazarlara, kitap eki editörlerine ve toplumbilim uzmanlarına kitap dünyasında bir geçişkenlik gözlemleyip gözlemlediklerini sorduk.
Yazarlar, özellikle edebiyat okurları için böyle bir ayrımın zaten söz konusu olmadığı söyledi, ancak edebiyat okurları arasında çeşitliliğin arttığı üzerinde durdu.
Yayınevleri ve uzmanların görüşleri ise çeşitlilik gösterdi. Durumu; insanların dar kalıplara sıkışmaktan kurtulup daha özgür düşünmeye başlaması, Türkiye’deki keskin ayrımların bitmesi, büyük sınırların, duvarların kalkması olarak değerlendirenler oldu.
İyi yazarların, önemli araştırmacıların, bilim adamlarının farklı kesimler tarafından kabul gördüğü de dile getirildi.
Çok satan listelerindeki ‘ortak isimler’in bir geçişkenliğe işaret edemeyeceğini söyleyenler de çıktı.
Son değerlendirmeyi size bırakıyoruz.
KİTAPLARI ÇOK SATAN YAZARLAR NE DİYOR?
“Artık ülkede çok büyük ayrımlar olduğuna inanmıyorum”
Doç. Dr. Nihat Hatipoğlu
Her kesimin, her türlü felsefi düşünce sahibinin kitaplarıma ilgi gösterdiğini net olarak görüyorum. Okuyucu kitabın yanında sanırım çoğu zaman yazarı da seçiyor. Ancak çok farklı, belki belgesel nitelikli bir konu olursa belki kitapta yoğunlaşır. Ama okur beğendiği, sevdiği, kendisine sadece inanç anlamında değil, felsefi anlamda da yakın bulduğu kişinin kitaplarını gözden geçirmeye çalışıyor.
Türkiye değişiyor, artık Türkiye’de büyük bariyerler, büyük sınırlar, çelik kapılar yok. İnsanlar rahat iletişim kurabiliyor. Kişiliğinizi, fikirlerinizi beğendik- leri zaman kitaplarınızı da merak ediyorlar ve her konudaki görüşlerinizi almaya gayret ediyorlar. Bu da son derece normal bir süreç diye düşünüyorum.
Ben artık ülkede çok büyük ayrımlar olduğuna da inanmıyorum. Daha az dindar olan kesim, daha hassas olan muhafazakar kesim ortak paydalarda buluşabiliyor. Bizim gibi insanlar, her kesime hitap edebiliyor.
Örneğin ben dini anlatırken felsefi boyutunu, psikolojik boyutunu, sosyolojik boyutunu, insani boyutunu ön plana çıkarıyorum. Kuran’dan, Hz. Peygamber’den bahsediyorum. Bahsettiğim değerler herkesin ortak kabul ettiği değerler; üst kimlik, üst değer olduğu için orada herkes kendisine ait bir şey bulabiliyor.
“Hikayeler hepimizin ortak malı, romanlar tüm insanlığın”
Elif Şafak
Kitap dünyasında, özellikle de roman dünyasında çok fazla geçişlilik var. Ben de bunu son derece sağlıklı buluyorum. Esas sağlıksız olan şey, insanları yapay kategorilere ayırmak. Sanki ‘laikler’ ve ‘dinciler’ diye iki mutlak kamp varmış gibi konuşuluyor bazen. Halbuki gerçekte o kadar fazla geçişkenlik, katman ve nüans var ki.
Benim romanlarımı okuyanlara baktığım zaman çok farklı okur profilleriyle karşılaşıyorum. Bambaşka yaş gruplarından kadın ve erkek okurlar. “Aşk”ı liberaller de okudu, solcular da, feministler de, nihilistler de, agnostikler de, dindarlar da, muhafazakarlar da, milliyetçiler de. Bu çeşitlilik ve geçişlilik beni mutlu ediyor. İnanıyorum ki sanat kimseyi dışlamaz. İnsanları kategorilere ayıramaz. Sanatçının ‘öteki’si olamaz. Ben romanlarımla insanları bir araya getirmeyi, buluşturmayı seviyorum. Ve çok farklı okur profilleriyle buluşmaktan mutluluk duyuyorum. Tek bir kesimin yazarı değilim. Benim işim hikaye anlatıcılığı ve hikayeler hepimizin ortak malı. Bir roman tüm insanlığa aittir.
“Edebiyatta artık sağ sol işlemez”
Prof. Dr. İlber Ortaylı
Bence de iki kesimin okurları arasında böyle bir geçişkenlik var. Benim okuyucu kitlem her kesimden. Romancılar her zaman için okunur; sağ sol endişesinin dışındadır. Merak edilen yazar okunur. Ayrım tefekkürle ilgili eserlerde başlarsa iyi değil tabii ki.
Okurlar arasında geçişkenliğin oluşmasında bağnaz tutumdan vazgeçmemizin etkisi var. Fikir bağnazlığı değil de, ‘o takımdan-bu takımdan’, ‘biz onu elimize almayız’ gibi kasabalı tutumlar var. Şehirli ortamda insanlar her şeyi merak ediyor.
Özellikle edebiyatta romanın ve şiirin cazibesini millet pek yargıya tutamıyor. Alıp okuyorlar. Eğer reklam yapılıyorsa merak ediyor, mutlaka okumak istiyorlar. Edebiyatta, artık sağ-sol işlemez.
“Peyami Safa, Samiha Ayverdi, Tarık Buğra… Önemli bir bölümü laik denen kesim tarafından okunuyor”
Doç. Dr. Hasan Bülent Kahraman Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi
Türkiye laiklik ve muhafazakarlık konusunu son dönemde tartışıyor. Bana kalırsa bilgi dışı bir tartışma olarak devam ediyor ve soruna sadece basit hatta ilkel denebilecek bir demokratik kuram veya algılama çerçe- vesinde bakılıyor. Ben Türkiye’de laiklerin de muhafazakarların da olmadığını söylüyorum öteden beri.
Avrupa siyasal ve toplumsal çerçevesi içinde somutlaştırılacak laik ve muhafazakar bilinçten mahrumuz. Ama bir başka düzeyde bizde kabul edildiği kadarıyla bu tipler, tercihler, ve tepkiler arasında bir etkileşim söz konusu. Hala bu iki olguyu basit bir politik mantık içinde birbirine taban tabana zıt karşıtlar olarak gösterenler mevcutsa da laikler muhazafakarlara muhafazakarlar da laiklere kayıyor.
İkincisi Türkiye benim başka hiçbir ülkede görmediğim ölçüde dini referans olarak kullanan bir ülke. Bir yandan nüfusunun yüzde 99’unun müslüman olduğunu adeta bir tehdit unsuru gibi ortaya koyuyor diğer yandan da gece gündüz televizyonlarında dinsel yaşama kodlarını, dine göre hayatı düzenleme standartlarını çok ilkel, yani vulger ve popülist bir biçimde anlatıyor.
Bu çerçevenin tarafları birbirine itmediğini söylemek abes olur. Bu durum ister istemez kitaplara da yansıyor. Bu yakınlaşma edebiyat ve bilgi üstünden gelişiyorsa sevinmek gerekir. Fakat öyle olmaktan ziyade hem vurguladığım gibi tanım sorunları var karşımızda hem de popülist kaymalardan söz etmek gerekir.
Başka nasıl olabilir? Çok satan olmak bazen edebiyatın payına da düşer ama çoğunlukla popülist bir boyuta sahiptir. O nedenle de kuvvetli kitapların değil, başka özellikleriyle öne çıkan yapıtların alanıdır. Bu bakımdan öne çıkardığınız durumu ben fazlasıyla önemli buluyorum, üstünde çalışılması gerektiği kanısını taşıyorum ama bugünkü koşullarıyla henüz yeterince berrak olmadığını varsayıyorum.
Edebiyatın nispeten ve gerçek manasında muhafazakar metinlerinin laikler tarafından okunmasından söz edeceğim bu noktada, ama onun da başka iç çelişkileri var. Kimdir bizde adlarını saydıklarınız dışında kalan muhafazakar yazarlar? Peyami Safa mı, Samiha Ayverdi mi, Tarık Buğra mı? Önemli bir bölümünün zaten laik denen kesim tarafından okunduğu kanısındayım. Muhafazakarların da şimdi kendi aralarında tartıştığı üzere laik kesimin gözdesi birçok yazarı okuduğunu biliyoruz. Sorun daha geniş kapsamlıdır. Nasıl derseniz Ekrem Dumanlı’nın eleştirilerini anımsamak gerekir.
YAYINCILARIN?GÖRÜŞÜ
“Konu kitaplar olduğunda laik – İslami kesim demekten vazgeçmeliyiz”
Deniz Yüce Başarır/ Doğan Kitap Yayın Direktörü
İnanç ve merak insanların doğasında var. İnsanoğlu bir şeylere inanmak istiyor. Hayatın anlamını arıyor, insan olmak hakkında düşünüyor, kendini anlamaya çalışıyor.
Tüm dünyada tasavvuf ilgi görüyor. Çünkü dünyayı şu anda hakim olan inanışın aksine maddiyatçı bir yaklaşımla çözümlemiyor tasavvuf. Laik ya da İslami fark etmez, herkes günümüzün katı gerçekliğinden uzaklaşmak ihtiyacında. İslami kesim de günlük hayatın içinde daha çok yer alıyor artık. Kendi kabuğuna çekilmiş değil. Geçişkenlik biraz da buradan kaynaklanıyor.
Kısaca ben inancı ne olursa olsun, insanların artık günlük yaşamın içindeki maddiyatçılığı ve sertliği yumuşatmaya ihtiyaç duyduğunu, bunu yapamasa bile birilerinin ona hayatta manevi değerler de olduğundan söz etmesinden haz ettiğini düşünüyorum. O yüzden okunan kitaplar da birbirine yaklaşıyor. Aslında belki artık biz de laik kesim, İslami kesim demekten vazgeçmeliyiz konu kitaplar olduğunda. Okurlardan söz etmeliyiz.
“İlber Ortaylı’nın imza kuyruğunda küpeli erkekle tesettürlü kadın yan yana…”
Emine Eroğlu/ Timaş Yayınları Genel Yayın Yönetmeni
İki kesimin okurları arasında bir geçişkenlik var. Örneğin bestseller listesindeki Serdar Özkan’ın “Kayıp Gül” kitabı. Hem muhafazakar kesim okuyor hem de laik kesim. O birleştiriciliği fuarlarda görmek mümkün. Aynı durum yayınevimizin yazarlarında İlber Ortaylı için de geçerli. Ortaylı’nın imza kuyruğunda uzun saçlı, kulağı küpeli erkek bir okurla tesettürlü bir kadın okuru aynı sırada görmek mümkündü.
Bu geçişkenliğin uç örnekleri de var. Mesela daha önce okur kitlesi muhafazakar olan bazı yazarlarda da aynı durum söz konusu. “Çöl/Deniz ”, “Hz. Hatice” gibi kitapların yazarı Sibel Eraslan bunlardan biri. Şimdi merkez medyada yer alıyor sık sık.
“Çöl/Deniz”in okur potansiyeli de kitabı okuyan kitle de çok şaşırtıcı bir çeşitlilik ifade ediyor. Sonuç olarak bu kitap, Peygamber Efendimiz’in aile yaşamını anlatan, Hz. Hatice’nin yaşamı üzerine kurgulanmış bir roman. Satışların mecralarına baktığımız zaman D&R’larda, Remzi’lerde, İnkılap’ta, Ankara Dost’ta da kitabın sattığı, talep edildiği görülüyor.
Aslında yeni değil bu çoğulculuk. Bu bana kalırsa evrimleşen bir süreç. Geçmiş dönemlerde çok net, keskin ayrımlar vardı. Herkes doğru benim bildiğimdir anlayışı içinde hareket ediyordu. Bu kadar keskin sınırlar, ayrımlar doğal değildi, toplumu bölüyordu.
Sonra zamanla o gri renkler, ara renkler ortaya çıkmaya başladı. Örneğin önümüzdeki aylarda yayımlayacağımız kitaplardan biri Mehmet Altan’ın “Kent Dindarlığı”.
EDEBİYAT GAZETECİLERİNİN YAKLAŞIMI?NE?
“Asıl olan, düşünce ve edebiyat dünyasının değerlerine ayrım gözetmeksizin sahip çıkmak…”
Semih Gümüş/ Notos Dergisi Yayın Yönetmeni
Ben geçişkenliğin az sayıdaki örneğin dışına çıkmadığını düşünüyorum. Ya da bu örnekler oluşmaya başlayan geçişkenliği göstermek için doğru örnekler değil. Arada kopukluk olmaması gerektiği düşüncesindeyim, ama insanların kişisel değil de ideolojik duyarlıkları, tam bir geçişkenliği önlüyor.
“Aşk” romanının laik kesimlerin dünyasına ait olduğu düşüncesi doğru değil. Yazarının da böyle bir savı yok. Dolayısıyla NT mağazalarında çok satanlar arasında olması değil, olmaması şaşırtıcı olur. Yaşar Nuri Öztürk medyatik bir kişilik, kitapları da muhafazakârlaşan bir toplumda elbette çok satılır, kitabevleri de çok satılanı öne çıkarır.
Doğan Kitap, Nihat Hatipoğlu’nun kitabını çok sattığı için yayımlıyor. İlber Ortaylı ile Kemal Karpat’ın kitaplarının Timaş Yayınları tarafından yayımlanması da çok doğal. Toplumsal ilişkilerde yeni bir durum oluştuğunu göstermiyor.
Asıl olan, hangi kesim içinden çıkarsa çıksın, düşünce ve edebiyat dünyasının değerlerine ayrım gözetmeksizin sahip çıkmak, onların yazdıklarını okumaktır. Ben de TÜYAP Kitap Fuarı’nda yeni aldığım kitapların çoğunu Kitabevi, Dergâh yayınevlerinden seçtim. İkisi de nitelikli yayınevleri. Timaş’tan da aldığım kitap var. O kitaplara daha önce ulaşamadığım için. Aldığım son kitap da öykücü Mustafa Kutlu’nun “Tahir Sami Bey’in Özel Hayatı”. Bu kitabı alırken de yazarının İslamcı ya da laik kesimden birine ait olup olmadığını düşünmedim.
“Muhafazakar kesimin, sol kesimin ürettiği birikime merakı daha fazla”
Cem Erciyes/ Radikal Kitap Yayın Koordinatörü
Türkiye’de artık siyasi gruplaşmaların ‘entelektüel kabul görme’ bakımından eskisi kadar etkili olmadığı doğru. ‘90’lardan bu yana solcular ve muhafazakarlar tamamen kendilerine ait ve diğerini reddeden alemlerde yaşamıyor. İyi yazarlar, önemli araştırmacılar, bilim adamları, sanatçılar farklı kesimler tarafından da kabul görüyor. Tabii bu ‘okuma tercihlerine’ de yansıyor.
Farklı siyasi eğilimleri olan medyalar, siyasi görüşlerine aldırmadan bu ‘en iyileri’ mutlaka okurlarına duyuruyor. Bunu solun bir kesimiyle İslami görüşün bir kesimi (dikkat, hepsi değil ama) arasındaki çatışmanın azalmasına ve diğerlerini de merak etmesine bağlamak mümkün. Ama tabii bu durumu fazla da abartmamak lazım. Benim sözünü ettiğim bir tür ‘entelektüel barış’.
Cağaloğlu’nda bürosu olan, muhafazakar bir yayıncı bir keresinde hedefinin ‘Beyoğlu kitapçılarına çıkmak’ olduğunu söylemişti, sonra çıktı da. Ama onun esas okuru her zaman muhafazakarlar oldu. ‘Beyoğlu kitapçıları’yla, daha çok Anadolu’da egemen olan ‘dindar kitapçılar’ arasındaki temel fark, karşı kesime daha açık olmak. Sanıyorum muhafazakar kesimin, laik ve sol kesimin ürettiği birikime merakı daha fazla. Ya da bunu önyargıların güçlülüğüne de bağlayabilirsiniz, çok emin değilim.
Tüm bu ‘merak etme, açık olma’ durumlarına rağmen ben çok satan listelerine baktığımda pek bir ortaklık görmüyorum. Yine her yaşam biçimi kendi popüler eğilimleri ve ihtiyaçları doğrultusunda çok satanlarını belirliyor. Birkaç ortak kitap da farklı kesimlere açık olan yazar ve yayıncılara ait ama ‘popüler kültür’ bakımından belirleyici değil bence.
“İslami çevrelerde okuma oranları arttı, gençler daha çok okuyor”
METİN CELAL / Türkiye Yayıncılar Birliği Genel Sekreteri
Laik kesimle muhafazakar kesimin okudukları arasında tam bir homojenlikten bahsedemeyiz. NT, İslami kesimin herhalde en çok satan kitapevlerinden biri. Fakat onlar her kitabı satmıyor, bir sansür sistemi var. Önce kitapları denetliyorlar; sonra kendilerinin beğendiği, uygun gördüğü kitapları alıyorlar. Kendi yayınevlerine öncelik tanıyorlar.
Diğer kitapevlerinde de aynı şekilde bir seçme vardır. Her dini içerikli kitabın kitapevlerinde rahat satıldığını zannetmiyorum. Muhafazakar çizgideki yayınevlerinde artış olabilir. Bunun için TÜYAP kataloğuna ya da Yayıncılar Birliği kataloğuna bakmak yeterli. Bir artma var, çünkü hem İslami tarafa yönelik bir merak var benim anladığım kadarıyla, hem de İslami çevrelerde okuma oranları arttı eskisine göre. Genç kesim
daha çok kitap okuyor, bunun belki etkisi vardır.
Örneğin Doğan Kitap’ın ilahiyat hocası Nihat Hatipoğlu’nun kitaplarını ya da sufilikle ilgili kitapları yayımlamasında okur ilgisinin ve toplumsal gelişmelerin etkisi var. Bu ikisi birbirini belirler. Bir kitap durduk yerde yayımlanmaz. Muhakkak bir talep, gereklilik vardır.
“Türkiye’de okuyacağı kitapları bilerek seçen, şuurlu okuyucu az”
Beşir Ayvazoğlu/ Türk Edebiyatı Dergisi Genel Yayın Yönetmeni
Bu konuda sağlıklı hükümler verebilmek için daha doğru analizlerden hareket etmek gerekir. Türk toplumunu ‘laik kesim’, ‘muhafazakâr kesim’ diye bıçakla keser gibi ikiye bölerseniz, doğru sonuçlara ulaşamazsınız. Muhafazakârlar arasında laikliği benimseyenler bulunduğu gibi, laik olduğunu zannedenler arasında belli bir ideolojiyi din gibi benimseyip diğer dinlere, özellikle bu toplumun mensup olduğu dine nefes aldırmamaya kararlı olanlar da var.
Türkiye’de bazı kitapların niçin çok satıldığı hakkında tam bir kanaate sahip olduğumu söyleyemem. Okuyacağı kitapları bilerek seçen, şuurlu okuyucuların sayısının yüksek olduğunu zannetmiyorum. Medya daha çok hangi kitaplardan söz ediyorsa onları okuyormuş gibi yapan bir kitle var. Buradan hareketle büyük sonuçlara ulaşmaya çalışmak yanıltıcı olabilir.
“Şu ya da bu kesimin yazarı yoktur, Türkçenin iyi ya da kötü yazarı vardır”
Ali Çolak/ Kitap Zamanı Genel Yayın Editörü
Keskin ideolojiler dönemi biteli çok oldu. Artık insanlar duvarlar arkasında yaşamıyor. Her bilgiye, her kitaba ulaşıyor, ulaşmak istiyor. Okurun öyle ‘şu kesim – bu kesim’ diye bir derdi yoktu zaten. Ama kimi kitapevlerinin, dağıtımcı ve yayıncıların kısıtlamaları vardı.
Bazı mağazalar, dindar bir yazarın ya da yayınevinin kitabını bulundurmuyordu mesela. Bunun tersi de olabiliyordu. Şu ya da bu kesimin yazarı yoktur bence; Türkçenin iyi ya da kötü yazarı vardır. İyi yazarlar ve iyi kitaplar bu dilin içine doğmuş herkesçe okunur ve sevilir. İnsanlar arasına örülmüş o yapay ve anlamsız “şucu bucu” duvarları, zamanın gerisinde kaldı.
Geçişkenlik yıllardır vardı. Azınlıktaki kimi bağnazlar dışında bu ülkede gerçek okurlar arasında hiçbir zaman derin bir uçurum olmadı. Herkes her şeyi okudu. Sadece kimileri bunu görmek istemiyordu. Buradaki saçmalık, birilerinin kendilerini sürekli ‘merkez’, kendileri dışında kalanları da ‘filanca kesim’ diye nitelemesiydi. O merkezi oraya kim koydu?
“Aradaki duvar hem ayırıyor hem de iki kesimin ortak noktası haline geliyor”
Murat Yalçın/ Kitap-lık dergisi editörü
Laik kesimle muhafazakar kesimin okudukları arasındaki geçişkenlikte aslında bir yazı-tura durumu söz konusu. Örneğin Kürt açılımıyla ilgili yayın- lar gündemde olduğunda bir bakıyorsunuz Türk sorunu diye bir kitap çıkmış. Bir kesim bir konuda kutuplaşınca öbür kutup da kendiliğinden oluşuyor. Geçişkenlik de aynı konuya farklı yüzlerinden bakmak aslında. Bir duvar var arada, Berlin duvarı gibi bir duvar… Bir taraf bir yüzüne bakıyor aynı duvarın, diğer taraf öbür yüzüne, fakat ikisi aynı duvara bakıyor.
Bu geçişkenlik, aradaki duvarı ortadan kaldıran bir geçişkenlik değil. Duvar hem ayırıyor, hem onların ortak noktası haline geliyor. Dini bir konunun sosyal boyutlarıyla tartışılmasında da etnik bir meselenin tartışılmasında da aynı şey oluyor. Fakat aynı konuya bakması iki kişinin, ortak bir bakış anlamına gelmiyor.
Henüz cereyan etmemiş gerçekler – Murat Menteş
10 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Milliyet Kitap
“Korkma Ben Varım”, kurgu ile edebi dili heyecan verici bir üslupla birleştiren, okuyucusunu bu iki öğenin bombardımanına tutan, insana dair birçok duyguya temas eden bir roman.
Murat Menteş
Tarantino filmlerindeki estetize edilmiş şiddet sahnelerinden kopup gelen, kanın gövdeyi götürdüğü bir çatışma sahnesiyle açılan ilk romanı “Dublörün Dilemması”nda, rastlantılar üzerine kurulu absürd bir hikâye anlatıyordu Murat Menteş.
Karşımızda derinlemesine okumuş, tartışmacı, kavgacı ve en önemlisi kışkırtıcı bir yazar vardı. Okuyucusuyla, aksiyonun hiçbir yerde eksilmediği bir dramatik kurgu çerçevesinde iletişim kuruyordu. Deyim yerindeyse kelimeleri istediği formata sokan, onları hırpalayan, kaostan kaosa sokup tekrar düzene getirmeyi ustaca başaran bir yazar kalibresine sahip Menteş.
Kavgayla başlayan yazar
“Dublörün Dilemması”, renk cümbüşü içinde, canlılığını hiç kaybetmeyen, inceden felsefi anlatımlarla donanmış bir yazarın ayak seslerini duyuruyordu. Edebiyata kavgayla başlayan bir yazarın ayak sesleri.
Okurları, edebiyatın geleneksel-katı kurallarıyla mesafesini korumaya çalışan ve onlarla dalgasını geçen bu uslanmaz yazarın yeni kitabıyla buluştu. “Korkma Ben Varım”, yukarıda “Dublörün Dilemması” ile ilgili söylediğimiz tematikleri içeren ve ne ilginçtir ki yine Michael Mann’ın fimlerindeki aksiyon sahnelerini aratmayacak bir sekansla açılıyor.
Romanda geçen karakterlerin, İhsan Oktay Anar’ın romanlarındaki gibi ismiyle cismi birbirini tamamlıyor ve “İsim kişiye verilen bir ruhtur” klişesine cuk oturuyor. Menteş’in kitabın başında yazdığı “Bu kitapta anlatılan olayların hepsi gerçektir, fakat hiçbiri henüz cereyan etmemiştir” cümlesindeki gibi hepsi gerçek, ama aslında mitsel ve metaforik özelliklere de sahip, yer yer karikatürize edilmiş karakterler.
Kurgu sanatının ona sunduğu tüm nimetlerden yararlanarak ustaca hatları çizilmiş bu karakterlerde yazar bize yaşanmış birçok olayı aksettiriyor. Bazen herkes öylesine maskeli, ketum, gizemli ve öylesine yer değiştiriyorlar ki, kimin kim olduğu birbirine karışabiliyor.
Sıra dışı karakerler
Ana karakterler; Gönül İşleri Bakanlığı’nda (GİB) basın müşaviri olarak çalışan dövüş ustası Fu, başkalarının intikamını alarak hayatını kazanan Müntekim Gıcırbey, Gıcırbey’in paranoyakça âşık olduğu ama gönlü ve gözü başkasında olan tarih öğretmeni dilber Şebnem Şibumi ve padişah yorganları satıcısı, yeraltı dünyasının bir numarası Atom Bombacıyan’ın sağ kolu Enver Paşa; nam-ı diğer Hayati Tehlike. Romanın her sayfası sürprizlerle dolu; aşk, dostluk, intikam, yalnızlık ve şiddetin mahirce harmanlandığı, sıra dışı bir enerji saçan hikâye örgüsüne sahip.
Tabii bu hikâyenin en az başroldekiler kadar başrolde olanları var: Bütünün olmazsa olmazları, absürdlük tarafının tamamlayıcıları olan Mr. Spock, Abdülcabbar, Ruhiye Hanım, papağan Huduni, cin Jajha, Atom Bombacıyan, Uçan Kız, Abidin Dandini ve Leyla Kalahari.
“Korkma Ben Varım”, kurgu ile edebi dili heyecan verici bir üslupla birleştiren, okuyucusunu bu iki öğenin bombardımanına tutan, insana dair birçok duyguya temas eden, enfes bir roman.
On numara postmodern macera
Romanın konusuna gelirsek… Her şey Atom Bombacıyan’ın yerine geçmek için onun veliahdı Hayati Tehlike’yi ortadan kaldırmayı kafasına koyan Abidin Dandini’nin menfur planı ile başlar. Hayati’nin Şebnem’e abayı yaktığını, GİB’e müracaat edip aşkının onaylanmadığını, Şebnem’e âşık olan ve GİB’den tescilli Gıcırbey’in varlığını öğrenen Dandini, Hayati’nin başına çorap örmek için GİB heyetini temizlemeyi planlar.
GİB’in basın müşaviri Fu’yu da ortadan kaldırma işini tetikçisine havale eder. Kendini Şebnem’e padişah yorgancısı Enver Paşa olarak tanıtan Hayati Tehlike, tehlikenin farkındadır. Zira Şebnem’in babası, polis eskisi Şerif Şibumi kandırılan kızının, Fu ise katledilen Bakanlık Heyeti’nin, Gıcırbey de çalınan aşkının intikamı almak için Hayati’nin tepesine üşüşeceklerdir. Neye uğradığını anlayamayacak olan Hayati, intikam üçgeninde sıkışacak, Dandini de şenliğin tadını çıkaracaktır.
Bence gerisini
Murat Uyurkulak’ın betimlemesiyle ‘karnaval sırasında baş gösteren’ bu on numara postmodern maceradan izleyin.
Şiirle yaşamak
10 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Milliyet Kitap
“BİR ŞAİR ÖLÜRSE, ONU HER ŞEYDEN ÖNCE ŞİİRLERİYLE ANMAYA ÇALIŞIRIM…”
Yıllardır ilk kez, eleştirmek, üzerine yazı yazmak için değil; sadece okumak için okuyordum. Bir telefon… ‘Uyur iken uyardılar.’
Mehmet H. Doğan – Şiir
Geçen yıl bu zamanlar Şiir Yıllığı 2004′ün son hazırlıklarını yapıyordum. Yorgundum, bir an önce bitirmek istiyordum. Hem bunun son yıllık olacağını da bildirmiştim sevgili Murat’a.
Dinlenecektim artık. On iki yıldır öyle yorulmuştum ki bu yıllık işinde! Hiçbir şey yapmayacaktım. Ne yıllık, ne antoloji, ne yazı, hiçbir şey… Yalnızca okuyacaktım: Sevdiğim dergileri, sevdiğim şairleri, sevdiğim şiirleri, kendi kendime, kendim için.
Öyle de yapıyor[muy?]dum bir yıldır.
Erinç içinde, çaylar kahveler içerek, ev kılığımla, insan önüne çıkacağım diye tedirginlik duymadan… Yıllardır ilk kez, eleştirmek, üzerine yazı yazmak için değil sadece okumak için okuyordum
Notlarımı alıyordum yine elbet, dizelerin altlarını çiziyor, kimi şiir başlıklarının adını yuvarlak içine alıyordum. Yeni çıkan şiir kitaplarının ama bu kez sadece sevdiklerimin – adını kaydediyor; önemli ödülleri şairlerin kimliklerine ekliyordum. Yeni, genç şairlere mimler koyuyor, ertesi günlerde izlerini yitirmemeye çalışıyordum; eşe dosta soruyordum onlar da görmüş mü diye merak ederek.
Bu nasıl dinlenmektir, diye soranlar çıkabilir. Şiirle içli dışlı bunca yıldan sonra başka türlüsü olabilir miydi? Bekçiye izin vermişler, mahalle arasında dolaşırmış…
Ama rahattım. Yıl sonu hesaplarını tutturma zahmetinden kurtulmuş emekli banka müdürleri gibi (tabii, bilgisayar öncesinden söz ediyorum), geride kalan yıllık hazırlayıcısı dostların, arkadaşların şu anda ne yaptıklarını düşünerek, hazırlayacakları yıllıkları merak ediyordum ki… Bir telefon.
‘Uyur iken uyardılar.’
Mahur şarkı
“Milliyet’in ayda bir çıkacak kitap ekinde şiir üzerine yazı yazar mıydım?” diye soruluyor telefonda.
Her zaman, herkesin yaptığı, ama genellikle işlemeyen bir atlatma çabası:
-Telefonunuzu, adınızı alayım. Biraz düşüneyim, sizi sonra ararım…
-Vaktimiz yok, bu Cuma baskıya giriyor dergi, lütfen olur deyin…
Bir iki engel çıkarma girişimi daha… Ama hepsi başarıyla püskürtülüyor karşı tarafça. Teslim! Eller yukarı! (Halikarnas Balıkçısı’nın bir sözü geliyor aklıma, gülüyorum kendi kendime. İlerde anlatırım, siz de gülersiniz belki.)
‘Evet’ yanıtından sonra telefonu kapatıp da kesin uyandığımda artık bir türkü değil, bir şarkı dolaşıyordu kafamda:
“Senle durmak derd-nâk eyler beni
Senden ayrılmak helâk eyler beni”
Neyse ki, ‘ne seninle ne sensiz’ gibi şiirsiz, kestirmeci, kolaycı bir şarkı dizesine değil de koskoca Hacı Arif Bey’den bir mahur şarkıya tav olmuştum.
Şiirden ayrılmak henüz “helâk” etmemişti beni bu bir yılın sonunda, ama yine onunla birlikte olmanın “derdnâk” edeceği kesindi.
Okuru da kendimi de fazla üzmeden, ‘dertli’ etmeden ne yapabilirim peki bu sayfada?
Kapanan dergilere ağıt
Yıl içinde okuduğum, bir şeyler yazamadığım için içim içimi yiyen, atlanmaması gerektiğini düşündüğüm şiir kitaplarından söz ederim diyorum; örneğin: Akif Kurtuluş’un geçen yıl Necatigil Ödülünü almış olan “Herkes Gitmiş”inden (Adam); Yasakmeyve’nin o güzelim dörtlüsünden: Haydar Ergülen’in “Keder Gibi Ödün甑ü, Mahmut Temizyürek’in “Yeryüzünü Gezen Atlı”’sı, Nilay Özer’in “Ol!..”u ve Deniz Durukan’ın “Şakağına Daya Beni”’sinden; Birhan Keskin’in “Ba”sından (Metis); yıllardır Avustralya’da yitmeden şiir biriktiren İzzet Göldeli’nin “Eksen”inden(YKY); Nazmi Ağıl’ın “Kokarca Aramak”ından(Adam); İbrahim Halil Baran’ın “Sular Divanı” ndan(Yom)… söz ederim; benim gibi sizin de uykularınız kaçsın diye, şiire ölüm ilânları çıkarıp ‘kurtuluş reçeteleri’ hazırlayanlar, şapkalarını önlerine koyup bir kez daha düşünsün diye, günümüzün en genç, en ‘garip’ şairi Şâkir Özüdoğru’nun günlerdir elimden düşmeyen ilk kitabı “Garipsemeler”i tanıtmaya, açmaya çalışırım.
Dergilerden söz eder, aklını ‘Şiiratı’na takmış Seyhan’ın çıkardığı son ‘Bahar Kitabı’nı tanıtırım örneğin. Ya da kapanan dergilere ağıt düzerim…
Ağıt deyince aklıma geldi: bizden uzak olsun, bir şair ölürse, onu her şeyden önce şiirleriyle anmaya çalışırım, yoksa bin dereden su getirip kahramanlığıyla, milliyetçiliğiyle, yurtseverliğiyle göklere çıkarmam.
Söz. Gelecek ay şiirle buluşmak dileğiyle.
Ayan’ı beyan edebilmek – Sadık Yalsızuçanlar
10 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Milliyet Kitap
“Ayan Beyan” / Sadık Yalsızuçanlar / Sel Yayıncılık / Öykü
“Ayan Beyan”da, masal, destan, şiir ve öykü türleri özgün bir biçimde harmanlanıyor.
EBRU KIŞ SELÇUK
Modern öykücülüğümüzün özgün ve üretken seslerinden biri olan Sadık Yalsızuçanlar’ın son kitabı “Ayan Beyan”, Sel Yayıncılık tarafından yayımlandı. “Ayan Beyan”, on dört öyküden oluşan bir kitap. “Ayan Beyan”ı oluşturan öykülerden yedisi tasavvuf kültürüyle besleniyor. Yalsızuçanlar, tasavvuf kökenli öykülerinde, içlerindeki ukdeyi çözmek üzere çetin bir yolculuğa çıkan kişileri konu ediniyor.
Bireysel / maddi aşkın, arınmak için vazgeçilmez bir basamak olduğu felsefesinin altını çizen öykülerde, öykü kişilerinin “ben”i arayışı ve sonunda “öz”e dönüşleri anlatılıyor. Tasavvufta “fenafillah” olarak ifade edilen bu aşama, öykülerde divan şiiri ve tasavvuf imgeleriyle veriliyor.
Sadık Yalsızuçanlar’ın üzerinde durulması gereken en önemli yanı öykülerinde kullandığı dili. Tasavvuftan beslenen ben’i arayış ve öze dönüş temalı öykülerinde oldukça yoğun olan şiirselliğin yanında masalsı ve destansı anlatım da söz konusu. Zaten yazar için öykü, bir söyleşisinde de belirttiği gibi “şiir ve masal arasında bir yerdedir”.
Kutsal metinlerde görülen ilahi havanın da harmanlandığı bu öykülerde birbirini doğuran cümlelerin yarattığı şiirsellik, destanlardaki üslûpla, kısa cümlelerle ve yoğun kullanılan imgelerle sağlanıyor.
Akıcı bir dile sahip olan yazarın dilinde görülen en çarpıcı yan, cümlelerin birbirini doğurması. Kullandığı sözcükler çağrışımlara açık ve doğurgan. Ses uyumunun da göz ardı edilmediği bu metinlerde sözcükler dans halinde. Daha doğrusu öykü kişilerinin vuslata erme arzusu ve coşkusuyla sözcükler de kendinden geçmiş gibi. Yalsızuçanlar, tasavvuf ve divan şiirindeki imgelerin yanında klasik benzetmelerden uzak, orijinal buluşlarla, anlatılamayanı “sözcük”le anlatmayı başarıyor, ayanı beyan edebiliyor, özetle.
‘Kelam’ merkezli öyküler
Kitaptaki ilk öykü olan “Ayan Beyan”da ‘zillet – müzill’ sözcükleriyle somutlanan aşk, “Şathiyye”de ‘gölge, ışık’ ekseninde anlatılıyor. Yazar, kent yaşamına, onu garipseyerek ve sorgulayarak bakarken Bilge Karasu ustalığında kullandığı bilinç akışı ile içinde bulunduğu yoğun duyguları yansıtıyor. Arınma isteğiyle ‘kara sevda’ içinde, varlıkta ‘yok oluyor’. “Akıl Dağı”nda Şeyh Galip’in Hüsn – ü Aşk mesnevisindeki Aşk’ın Hüsn’e kavuşmak için çektiği ‘çile’yi çağrıştıran bir çileyle karşılaşıyoruz. “Terk”te öykü kişisi, insanın var ettiği tüm metaların, insanı beninden uzaklaştırdığı ve oyaladığı düşüncesiyle bunalıyor. “Şeyleri Senin İçin Seni de Kendim İçin” ile “Beni Yaktığın Menzil” adlı öykülerde de ‘ışık’a kavuşma söz konusu. “Çokluktan Kinaye”de mutlakiyete dönme ‘nokta’ ve ‘elif’ imgeleriyle sembolize ediliyor. Sembolik anlatımın egemen olduğu tasavvuf kökenli öykülerin merkezinde ‘kelam’ yani ’söz’ var. Varlığın sırrı, varlıktan önce var olan ‘kelâm’da saklı. O da mutlak güzellik ve mutlak iyilik olan Allah’tır ki bu öykülerde öykü kişisi ondan kopup gelmiş bir gariptir. Acı çeken ve onsuz bir hiç olan öykü kişisi sonunda ‘ışık’ imgesiyle temsil edilen asıl’ a, öz’ e geri dönüyor.
Bu şiirsel yedi öykünün yanında “Ayan Beyan”ı oluşturan diğer öyküler ise klasik olay öyküleri. Bu öykülerde doğal olarak imge ve şiirsellik de azalıyor. Yalsızuçanlar, bütün öykülerde iç yolculukları 1. tekil kişili anlatımla sağlıyor. Yazar, iç yolculuklardaki psikolojileri yansıtmak için divan şiirindeki örneklerini akla getirir biçimde gerektiğinde sözcüklere de somutlayıcı bir işlev yüklüyor, puntolarla da oynuyor.
Bilge Karasu hayranlığı
Kitaptaki klasik olay öykülerinde hayatın bunalttığı insan tipleri sunuluyor. “S ile fare”de -bu öyküye özgü olarak – “e-mail öykü” diyebileceğimiz bir anlatımla, şiir estetiğini de göz ardı etmeden, toplumsal yozlaşmanın ve dedikodu kültürünün eleştirisi yapılıyor. “Sekerat”ta tiyatro üslûbundan yararlanan yazar sevgi-ölüm birlikteliği üzerinde duruyor.
Yazarın geçmiş zamanlı klasik öykülemelere başvurduğu “Yorgun Yankı”da “Senin Aklın İllet” ve “Bir ve Hep”te , öykü kişilerinin acıları veya duyarlılıkları söz konusu. Bu acı ve duyarlılıklar bazen iç konuşmalara başvurularak sunuluyor. “Ölüye Öykü”de ise toplumsal bir yaraya parmak basıyor. Bilge Karasu’ya hayranlığı görülen Yalsızuçanlar, “Ayan Beyan”ın son öyküsü “Issız”ı “en vazgeçilmez görüneni bile yeri gelince” atmak gerekebileceği düşüncesiyle yarım bırakıyor.
Öykülerinde estetik ve temasal bir bütünlük görülmese de masal, destan, şiir ve öykü türleriyle özgün bir biçimde harmanlanan “Ayan Beyan” okura estetik anlamda zevk veren bir öykü kitabı.
İyiye doğru değişim var – Murat Belge
10 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Milliyet Kitap
“ATAÇ’IN EDEBİYATA YAKLAŞIMININ SİSTEMATİK DENEBİLECEK BİR ÖZELLİĞİ YOKTU.”

Sanat eleştirisi Türkiye’de iki tırpan yedi. Birincisi, onunla aynı yıllarda başlayan ve devam eden “sosyalizmin yükselişi” idi. İkinci ve daha büyük tırpan ise 12 Eylül ile onu izleyen Özal ve vahşi kapitalizm düzeniyle geldi.
Murat Belge / Eleştiri
Edebiyatta “İkinci Yeni” diye bilinen şiir akımının da etkisiyle, ‘50′lerin sonuna doğru, “eleştiri” disiplininde bir canlanma görülür. Şiirde daha önceki “Garip” akımının aynı yıllarda Batı ülkelerinde yazılan şiirle, edebiyatla ilişkileri vardır; ama İkinci Yeni dış dünya ile daha sağlam ilişkiler kurmuş bir akımdı. Örneğin Edip Cansever yabancı dil bilmezdi; ama yayımlanan çevirileri izler, yazıları okur, dünya edebiyatında yapılanlardan kopmamaya çalışırdı. Yahya Kemal’in veya Ahmet Haşim’in (hatta çok daha yakın olduğu Nâzım Hikmet’in) ne yaptığından çok, Ezra Pound, T. S. Eliot, Eluard, Max Jacob veya Rilke’yi anlamaya önem verirdi.
İkinci Yeni kendisi Türkiye için yeni, “yeni” olan her şey gibi anlaşılması zor, kapalı bir tarzdı. Türkiye’nin okur çevresinin şiir okumak ve anlamak için o güne kadar geliştirebildiği araçlardan farklı araçlar gerektiriyordu. Bu ortamda yeni bir “eleştiri” anlayışı da şekillenmeye başladı.
Eleştiri ortamı uzun zamandır Nurullah Ataç’ın entelektüel hegemonyası altındaydı. Herhangi bir analitik yönelişi veya metodoloji gibi bir sorunu olmamıştı. Ataç kendisi eski deyimle ‘zevk-i selim’ sahibi bir yazar, bir ‘edebiyat adamı’ idi ama edebiyata yaklaşımının ’sistematik’ denebilecek herhangi bir özelliği yoktu. “Severim x’i,” diye söze girer, niçin sevdiğine dair bir iki söz söyler, daha çok bir örnek vermekle yetinir, sonra başka konulara dalardı.
Memet Fuat’ın köklü özlemi
‘50′lerin sonunda eleştiri alanında iki yazar öne çıktı; bunlar Hüseyin Cöntürk ile Asım Bezirci idi. Ortamın genel özellikleri pek fazla ortak yanı olmayan bu iki kişiyi birçok işlerini birlikte yapar hale getirmişti. Hüseyin Cöntürk, Amerikan Biçimci eleştiri anlayışını benimsemiş bir yazardı. Eseri yazarından ve ortamından mümkün olduğu kadar uzaklaştırarak kendi içsel, organik birliği içinde analiz etmek ve değerlendirmekten yanaydı. Asım Bezirci ise Marksist eleştiriyi uygulamak üzere yola çıkmıştı. Bu tarihlerde Marksist düşünce özellikle edebiyat alanında görece erken temsilcilerini buluyor ve ilk örneklerini veriyordu. Fethi Naci de bu çizginin gittikçe önem kazanacak sözcülerindendi.
Memet Fuat 1960′ta De Yayınevi’ni kurdu. Memet Fuat İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirmiş, kendi edebiyat sevgisini oradan edindiği eleştirel disiplinle takviye etmişti. Yeni uyanan “nesnel eleştiri”, “nesnel estetik yargı” gibi merak ve arayışların kurumsal omurgasını, bu yayınevi ve 1964′te yayına başlayan Yeni Dergi ile kurmuş oldu. Cöntürk ile Bezirci’nin ilk kitaplarını Memet Fuat yayımladı. O da Marksist’ti, ama Amerikan Yeni Eleştiri akımını da biliyor ve beğeniyordu. Marksist dünya görüşünün toplumda özgürlük, eşitlik ve dayanışma, paylaşma üstüne değerlerini ve topluma yönelik analitik yöntemini edebi bilgi ve estetik zevk ile birleştirme ideali Memet Fuat’ın köklü özlemiydi. De Yayınları’nda bu özlemi gerçekleştirmek için elinden geleni yaptı. Dünyada, edebiyatın ve sanatın kendisinde ortaya çıkan akımlar olsun, eleştiri alanında geliştirilen anlayışlar olsun, Türkiye’de en çok De Yayınları ve Yeni Dergi kanalından tanındı.
1972′de Berna Maran’ın “Eleştiri ve Estetik Yazgılar”ı yayımlandı. Bazı bölümleri bundan önce gene Yeni Dergi’de çıkmış olan bu kitap, Türkiye’de eleştiri disiplininin ciddi bir konu olarak kendi başına ve bütün kapsamıyla ele alınıp incelenmesi çabası ve sürecinin bir doruk noktası olarak ortaya çıktı.
Magazinin sarmaşıkları
Bu şekilde bir önem ve bir özerklik alanı kazanmaya başlayan sanat eleştirisi Türkiye’de iki tırpan yedi. Birincisi, onunla aynı yıllarda başlayan ve devam eden “sosyalizmin yükselişi” idi. Birinci aşamada bu yükseliş “Marksist eleştiri” dışında kalan anlayışlara hayat alanı bırakmadı. Milliyetçi sağ, kendi kurduğu yapılar ve kurumlar içinde bundan hemen hemen hiç etkilenmeyerek yoluna devam etti; ama daha orta veya doğrudan doğruya apolitik çizgiler bu iki kamp arasında sıkıştı ve susmak zorunda kaldılar. Hüseyin Cöntürk’ün yayımlanan son kitabının tarihi 1964, ölüm tarihi 2003′tür… Bu yaklaşık kırk yıl boyunca edebiyata ilgisi azalmadı; ama herhangi bir şey yayımlamadı.
İkinci aşamada gerçekleşen olumsuzluk ise, Marksist eleştirinin de, başka çizgileri silmesine rağmen, kendi alanında “vülgarizasyon” düzeyinin ötesine geçen pek bir şey yaratmamasıydı. “Sanat sanat için mi, toplum için mi?” tartışmasının ötesine adım atmakta zorlanan, atacak olursa terminoloji içinde yolunu bulamayan, ayağını sağlam yere basamayan bir sığlaşma ortalığı kapladı.
Ama ikinci ve daha büyük tırpan 12 Eylül ile ve onu izleyen Özal ve vahşi kapitalizm düzeniyle geldi. Bütün değerlerin fiyata tahvil olduğu bu dönemde ‘eleştiri’ tamamen fuzulileşti, çünkü eleştiri ister istemez ‘değer’le, üstelik de ‘estetik değer’le hallihamur olmak zorundadır. 12 Eylül’ün buldozerleri seksenler boyunca toplum üzerinde her yere gidip gelerek ortalığı ‘tesviye’ ettiler. Bu işlemin baş kahramanının sonraki hayatında resimleri satın alınan bir ’sanatçı’ olarak uzun boylu yadırganmadan dolaşabilmesi anlamlıdır. Böylece düzlenen topraklarda, ‘90′larda ve sonrasında, magazinin sarmaşıkları her yeri sardı. Bugün de büyük ölçüde bu ortamda yaşıyoruz.
Eleştiri pek yok!
Gelgelelim, Türkiye’de bugün birçok kitap yayımlanıyor yeniden. Hem de bugünkü yayın, fil hastalığı gibi yalnız bir organın büyümesi şeklinde tecelli etmiyor (’60′larda, ‘70′lerde böyleydi). Her türlü yayın var ve her türlü yayının iyisinin yanında kötüsü de var. ‘İyi’yi, ‘kötü’yü birçok ayrı düzeyde arayabilir, bulabiliriz. Yazanın bilgisinde veya bilgisini düzenlemesinde bulacağımız gibi, çeviriyse, çevirinin niteliğinde de bulabiliriz. Çeviri başlı başına bir sorun ve her nasılsa, ‘bir kanal açma’ işlerinden çok açtığı sanılan şeyi kapatıyor.
Bu yoğun (ve her kitabın çok az sayıda basıldığı) yayın ortamında ‘kitap tanıtma’nın özel bir önem ve işlev kazandığını düşünüyorum. Yirmi küsur yıl önce, 1982′de, “Kitap Tanıtma Kurumu” diye bir yazı yazmıştım. Orada böyle bir ihtiyacın daha çok erken aşamalarında olduğunu söylüyordum: “…biz, ya zaten az kitap olduğu için olanı almak zorundayız, ya da yazarı zaten bir şekilde tanıdığımız için kitabını alıp almamakta, bir aracının yol göstermesine gerek duymuyoruz. Bunun dışında, Türkiyeli okurlar, güven ilişkisini aradaki eleştirici veya tanıtmacıdan çok, yayınevinin kendisiyle kurma eğilimindeler… Bunların ötesinde, kitap alma veya almama kararını, kitabın içeriğine gerçekten eleştirel bir yaklaşımla veren okur sayısı da hâlâ az. Örneğin çevirilerde, çevirinin doğruluğu garanti altına alınmıyor, okur da bu duruma alışık.”
Yirmi küsur yıl sonra bunların bir kısmı artık geçerli değil. Değişim, yavaş da olsa, kötüye değil iyiye doğru (yani ‘60′tan ‘90′a yaşanan değişimle aynı doğrultuda sayılmaz). Şu anda en az üç gazete ‘kitap’ eki çıkarıyor; ama ayrıca bunu yapmak üzere uzmanlaşmış dergiler de var. Alanda duran yayın organlarının ufku siyasi tekeller altında kapanmıyor. Kısacası, daha ciddi bir ihtiyaçtan da, buna daha ciddi cevap verme çabasından da söz etmeye başlayabiliriz artık.
‘Eleştiri’ hâlâ pek yok ve ‘kitap tanıtma’ eleştiri değil. Öte yandan, bunların birbirinden büsbütün kopuk olduklarını da söyleyemeyiz. Bir yerlerde kurulmuş içerikli bir eleştiri geleneği, pratiği varsa, bunun iyi işleyen bir ‘kitap tanıtma’ etkinliğini besleyeceğini, ona zenginlik ve derinlik katacağını düşünürüm. Olsa, doğrusu iyi olurdu; ama yok! O zaman acaba tersini mi beklemeli? Acaba, ciddi bir ihtiyaca dayanan bir kitap tanıtma etkinliği, böyle bir yayın, şüphesiz başka birçok etkenin de yardımıyla, yeniden bir eleştirel etkinliğin filizlenmesine kapı aralayabilir mi?
Kim bilir, belki.
Bundan yirmi küsur yıl sonra nerede olacağımızla bir başkası ilgilensin.
Kitap okumamak!
10 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Milliyet Kitap
“İNADINA ‘CEVAPLAR’ DEĞİL, ‘SORULAR’ YAZACAĞIM BU KÖŞEDE…”

Televizyonda zapping yapıp durmakla kitap okuyamamak aynı sebepten geliyor: Meraksızlık ve soruların olmaması.
Taha Akyol / Deneme
Birçok insan bilirim, okumanın ne kadar gerekli olduğu konusunda tam bir bilince sahiptirler. Kültürlü olmak, kültürlü görünmek isterler. Kültürlü olmanın işlerinde yarar sağlayacağını da bilirler.
Ama okumazlar!
Sık sık duyduğumuz gerekçeleri vardır: “Üç dört sayfa okuyunca uyku basıyor… Başım ağrıyor… Okumayı çok istiyorum ama nereden başlayayım, hangi kitabı okuyayım bilmiyorum.”
Bu sözlerinde samimidirler. Gerçekten birkaç sayfayı okuyunca uyku basar, dikkatleri dağılır, canları sıkılır ve kitabı kaldırıp bir tarafa atarlar.
Televizyon kanallarında ‘zapping’ yapıp dururlar! Aslında televizyonda zapping yapıp durmakla kitap okuyamamak aynı sebepten geliyor: Meraksızlık, zihnimizde bizi peşinden sürükleyecek soruların olmaması!
En önemli, en karmaşık konularla, en girift sorunlarla karşılaşınca da ‘basit’i ararlar:
“Kısaca ne demek yani?”
Ekonomik kalkınma, Kıbrıs meselesi, çağdaşlaşma, din ve bilim tartışmaları, Kürt meselesi… Hayati derecede önemli ve bir o kadar da girift sorunlar, basite indirgenmesi imkansız konular.
“Kısacası…” dediğiniz zaman, hemen başlangıçta merakınızı öldürüyorsunuz, öğrenme iştiyakınızı katlediyorsunuz! Belki daha fenası, anlama imkanını da ortadan kaldırıyorsunuz. Sonra başlıyor, basit, yüzeysel yakıştırmalar: Bizi şunlar geri bıraktırdı! Kıbrıs’ı satıyorlar! Kürt mesesi yok! Din dogmadır… Falan filan…
Bir de ‘dil’ mazeretimiz vardır.
Üniversite öğrencisiyim. “Diyalektik” lafını ilk defa duyuyorum; o zaman ‘aydınlar’ arasında moda, “diyalektik materyalizm…” Benim dahil bulunduğum camiada duygularımız ‘kötü bir şey’ diyor ama bilmiyoruz. Soldaki arkadaşlar da pek bilmiyor, Politzer’in ideolojik eğitim malzemesi olarak parti hücreleri için yazdığı meşhur kitaptan aktarılmış kaba yakıştırmalar. Zamanla bilgimiz biraz arttı. Ben de okudum, Hilmi Ziya’nın “Tarihi Maddeciliğe Reddi Kitabı”nı ders çalışır gibi okudum.
Bir dava arkadaşımla konuşuyorum. Biraz da gençlik işte, ‘bildiğimi’ göstereceğim ya, diyalektik materyalizmi eleştiriyorum. Arkadaşım sözümü kesti:
- Bu ne demek? Türkçesini söylesene kardeşim!
Hilmi Ziya’yı okumuştum ya, “cedel” dedim. Kızdı:
- O ne demek?
Orhan Hançerlioğlu’nun bir ‘felsefenin sefaleti’ örneği olan “Felsefe Sözlüğü”nde ‘öztükçesi’ni görmüştüm:
- Diyalektiğin Türkçesi ‘eytişim’dir!
Arkadaşım bastı kahkayı:
- Ha o mu? Bak anladım. Artık kafamı şişirme!
Benimle alay ediyordu. Kalkıp mitinge gitmiştik! Hiç de yeterli bilgi birikimimiz olmadığı halde, duygularımızı bilgi zannedip herşeyi bildiğimizi sanarak, sağlı sollu, az mı kavga verdik?! Duygularımızı bilgi zannetmek meraklarımızı, zihnimizdeki soru işaretlerini öldürerek bizi okumaktan alıkoyan diğer bir baş belamızdır!
Ve bir Avrupalı, bir Japon Türk’ün on katı okuyor; milli gelirimiz de aşağı yukarı aynı nispette farklı! Azerbaycan’da kişi başına kitap sayısı bizden dört kat yüksek diye duymuştum.
Çağımız “soru”yu seviyor; biz ise hazır “cevap”tan hoşlanıyoruz! İnadına, ben de “cevaplar” değil, “sorular” yazacağım bu köşede.
Mesela bir soru: Piyasa ekonomisi din ve laiklik konularını nasıl etkiler? Bir soru daha: Atatürk Kürtler hakkında neler söylemiştir? Hadi bir soru daha: Tevfik Fikret’le Nâzım Hikmet’in çok benzeyen, az benzeyen, hiç benzemeyen yönleri nelerdir?
Peki bir tane daha: Yahya Kemal’in Atatürk’ten bahseden tek şiir yazmamış olmasını Atatürk nasıl karşılaşmıştı?
Bu tür soruların cevapları kitaplarda. Ben de size onları tanıtacağım.
Roman, önce dildir
10 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Milliyet Kitap
“İYİ BİR OKUR OLMAK HER TÜRLÜ ROMANA İLGİ DUYMAYI GEREKTİRMEZ…”
Romanın varlığı dilin varlığıyla karışır; aksak bir dille yazılmış bir roman benim için roman değildir… Bir romanın tanıtım yazısında “güneşin Tanrı’nın yarasından bir kan damlası gibi denize battığı…” türünden bir şeyler gördüm mü, o roman oracıkta bitiveriyor benim için.
Tahsin Yücel / Roman
İkibindört yılı içinde 260 yerli roman yayımlanmıştı ülkemizde. Böylece, dedikleri gibi, ‘bir rekora imza atmıştık’. Bakarsınız, bu yıl da yenileriz bu rekoru; daha da güzeli, üretimi yılın her gününe bir yerli roman düşecek düzeye yükseltip dostu düşmanı hayran bırakırız. Bu konuda yazarlarımıza da, yayınevlerimize de güvenimiz sonsuz, çıtayı yükseltmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Ama sizler, kendilerini sıkı roman okuru sayanlar, sizler romancı ve romanlarımızın hakkını verdiniz mi bakalım? İsterseniz, şöyle beş on dakika düşündükten, hatta, neden olmasın, kitaplığınızı şöyle bir gözden geçirdikten sonra, şu soruyu yanıtlayın: 2004 ya da 2005 yılında yayımlanmış kaç yerli roman sayabiliyorsunuz? Yirmi mi? On beş mi? On mu? Beş mi? Ben kendim de denedim, nicedir bu işlerin içinde olmama karşın, on beşe ulaşamadım. Ulaşabilmiş olanları gönülden kutlarım. Ama bir terslik yok mu bu işte? Yayımlanmış, tanıtımları yapılmış, çokları dergi ve gazetelerimizde eleştirilere konu olmuş bunca yerli yapıtın en fazla on beş ya da yirmide birini anımsamak bir üstünlük sayılabilir mi? Siz bu denli ilgisiz okurlar mısınız?
Okyanusta bir damla
Elbette hayır, bu denli ilgisiz olsanız, şu sıradan yazarın önerdiği denemeye hiç girişmezdiniz. Ne var ki romanı sevmek, iyi bir roman okuru olmak her türlü romana ilgi duymayı gerektirmez. Bugüne dek yazılıp yayımlanmış tüm romanlar içinde bizim 260 ya da 365 romanımız okyanusta bir damladır yalnızca. Hiçbir okur da kendini ülkesinin romancılarının en yeni yapıtlarını okumakla yükümlü görmez; görüyorsa, iyi bir roman okuru değil demektir. Yeninin belli bir çekimi vardır kuşkusuz, ama zamanımız, özellikle de büyük ölçüde daha önceki okumalarımızın belirlediği beğenimiz sınırlar bizi, seçmeye zorlar. Beğenilerimiz birbirinden ne denli farklı olursa olsun, diyelim ki 300 yeni roman içinde sizin ya da benim okumak isteyeceğimiz romanların sayısı onu, on beşi zor bulur.
Tanıtım yazılarının önemi
Önyargının da bir payı yok mudur bunda? Olabilir, ama her birimiz kendi beğenilerimize, kendi yazınsal ve düşünsel eğilimlerimize, kendimize yakın bulduğumuz eleştirmenlerin yorumlarına göre yaparız seçimimizi. Kendimden örnek vermemde bir sakınca yoksa, bana göre yazın, dolayısıyla da roman her şeyden önce dildir, varlığı dilin varlığıyla karışır; bu anlayışın sonucu olarak, dünyanın en saygın ödülünü de almış olsa, aksak bir dille yazılmış bir roman benim için roman değildir.
Son yıllarda sık sık tanık olduğumuz gibi, ilk elden yüz bin, beş yüz bin basılıp marketlere yığılan kitaplar da yapıntı kişileri, yapıntı oluntuları ve yüzeysel çözümlemeleriyle hep düş kırıklığına uğratmışlardır beni. Bu nedenle, bu tür kitapların uzağından geçmeyi yeğ tutuyorum. Kimilerinin bana göre olmadığını da adından ya da tanıtımından sezer gibi oluyorum, örneğin bir romanın tanıtım yazısında “güneşin Tanrı’nın yarasından bir kan damlası gibi denize battığı…” türünden bir şeyler gördüm mü, o roman oracıkta bitiveriyor benim için. Bunlara ölçüt denilebilirse, sizin ölçütleriniz benimkilerin tam tersi olabilir, ama siz de benim gibi şu ya da bu yönde bir seçme yoluna gidersiniz ister istemez, seçtiklerinizin sayısının benim seçtiklerimin sayısına yakın olması da büyük olasılıktır. Bunu da doğal bulmak gerekir. Ülkemizde her yıl adına yaraşır on, hatta beş yerli roman yayımlansa, romanımın dünya romanları arasında çok saygın bir yerde olurdu.
2005′in romanları
Nasıl olsa, siz de, ben de yılın yerli ya da çeviri romanlarıyla yetinmiyoruz. Tüm dünya yazınlarının romanları var önümüzde, bu alanda da kendi birikimlerimiz doğrultusunda bir seçme yapıyoruz ister istemez, dahası, kapağını bile açmadığımız nice değerli, nice sürükleyici roman varken, bir okuduğumuzu bir daha, bir daha, bir daha okuduğumuz, dönüp dolaşıp Dostoyevski’ye, Balzac’a, Flaubert’e, Kafka’ya, Faulkner’a, Edgü’ye ya da Karasu’ya geldiğimiz çok oluyor.
“Ya 2004′ün ve şu son günlerini yaşadığımız 2005′in romanları?”
Demir Özlü’nün fazla şey anlatmaz gibi görünen, yalın, durgun, ama kendine özgü bir derinliği olan “Amerika 1954″‘ünün tadı hep damağımda. Turgut Özakman’ın öyle tepeden inme bir biçimde değil, yavaş yavaş geniş kitlelere ulaşan “Şu Çılgın Türkler” i öğretici (didactique) anlatının çok özenli ve çok başarılı bir örneği gibi göründü bana. Hasan Ali Toptaş’ın “Uykuların Doğusu”na daha yeni başladım. Dili Türkçemizin bugün bulunduğu yerin yirmi, otuz yıl gerisinde, ama yazarın tün anlatıları gibi ilginç, sonunun başlangıç olmasıyla bile.






