La: Sonsuzluk Hecesi – Nazan Bekiroğlu

18 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Benim Kitaplarım, Radikal Kitap, Roman

SONER CAN

Nazan Bekiroğlu, roman ile mesnevi arasında seyreden bir üslupla yazdığı son romanı ‘Lâ’da, insanın Adem ile Havva ekseninde, ama illa ki Adem’in yalnızlığı perspektifinde, bireyin ezeli ve ebedi yalnızlıkla örselenen ontolojisine kişisel ama bir o kadar da önemli bir bakış sunuyor. Yalnız gelmişti dünyaya Adem. Dünyanın bir adının da yalnızlık olduğunu bildi. O kadar yalnızdı ki, dünya böylesi bir yalnızlığı son gününe değin görecek değildi. “Nazan Bekiroğlu, son yayınladığı romanı Lâ’da referansını Kur’an’dan aldığı ontolojisini, Adem üzerine bir roman ile kurarken (elbette bilinçli bir biçimde) sonsuz evrene ve sonsuz yaratılmışlara inat, yürek burkan insanoğlu yalnızlığına vurgu yapıyor. Bekiroğlu ‘nun baştan sona odaklandığı yalnızlık hali, ıssız bir dünyada acıklı bir çaresizliği de hatırlatıyor insana. Uzak derinlerden gelen boğuk seslerden başka bir dış evren tahayyül edemeyeceğiniz ana rahmindeki dokuz ayı kavrayabilseydik, Adem’in yalnızlığına hoş bir mecaz olabilirdi belki de. İnanmayanı ürperten, insanı evrim düşüncesine zorlayan da budur: Uçsuz bucaksız bir dünya ve yapayalnız bir ‘tek’ kişi! Böylesi bir acı, böylesi korku katlanılır bir şey midir!

Mümkün müdür sadece bir tek kişi olmak! Her şeyin ilkini öğrenmek, ilkini tatmak, ilk kez korkmak, ilk kez sevmek!.. İlk kez ayrı kalıp, ilk kez suçlanmak. Elbette tüm bunlar o ontolojiye inanmakla doğrudan ilintili. Ne var ki, romanı roman olarak düşündüğünüzde bu sorular, daha da ürpertici karanlıklara doğru yol alıyor. Aslında ademoğlu çoğalsa da ilkinden itibaren ‘Adem’lerin yalnızlığı azalmadı arttı. Çünkü yalnızlık duygusu, insanın yanında yöresinde kendisiyle ilgili birilerinin var olması ile ilgili değil, içine doğru yaptığı yolculuğun kıyıcılığıyla ilgili.

Nazan Bekiroğlu’nun her yeni eserinde geliştirdiği ‘çok özel’ üslubuyla harmanladığı Lâ, diğer romanları gibi geçmişin zenginliğinden besleniyor, ancak bir farkla. Bekiroğlu bizi bu defa, evvelinden de evveline, hikayenin ta başına götürüyor. Adem ile Havva’nın bir insan olarak var oluşunun hikayesine. Yazar bunu yaparken elbette Kur’an’ı referans alıyor. Ontolojisini İslami bir temele oturtan Nazan Bekiroğlu, Adem’in öyküsünü anlatırken tamamen insani duygulara ve anlayışı taşıyor yedeğinde. Yazar, “mutlak olan sadece kalbin zamanı” derken aşkın insan hayatının tam merkezinde hep ve tam belirleyen güdü olduğunu da savunuyor. Bu bakımdan iki kişilik bir dünyada bile aşkın var olabildiğinin de hikayesi Lâ.

Zaten bir sevmeye gör, göz başka birini görür mü ki. Bu bağlamda aşk zaten (en fazla) iki kişilik bir eylem değil midir! Lâ’nın yazarı burada, kimi fundemental tepkilere de göze alarak bir peygamberle bir faninin hayatından son derece insani bir aşk hikayesi kotarıyor. Çünkü o tepkiyi göstereceklerin bir kısmı, bir peygamberin fani bir aşkla meşgul olmayacağını söyleyeceklerdir. Ancak, günümüz ölçülerine karşı oldukça uzun bir ömür sürdükleri tahmin edilen Adem ile Havva ‘nın, onca yılı aşksız nasıl yaşayacaklarını ve çoluk çocuğa karışıp insanlığın her anlamda nüvesini nasıl oluşturabileceklerinin cevabını vermeden!

Aslında böylesi bir konuyu romana taşımak, bir peygamberi roman kişisi haline getirmek neresinden bakarsanız bakın çok riskli. Ancak Nazan Bekiroğlu, bu riski az rastlanır bir güzelliğe tahvil etmeyi başarıyor. Kullandığı dil ve o dilin yarattığı aura, bizim artık unutmaya meyyal olduğumuz (yeğlediğimiz mi demeliydik) dünyaya öylesine sokuyor ki, insan ister istemez, tuhaf bir anakronizmanın da etkisiyle “Adem böyle isimlendirirdi eşyayı ve olayları ” diyor. Zaten yazara tutkunluk

derecesinde bağlı sadık okurları yıllardır bu çok özel dilden haberli. Bekiroğlu, Nun Masalları’nda yetkinlik sahiline ulaştırdığı dilini bu kez çok daha
büyük bir ustalıkla kullanıyor.

Çağrıldığınız yer
Bir yandan da Adem’le, diğer ademoğulları arasındaki farkı da sezdiriyor yazar. Lâ’yı okudukça anlıyoruz ki ademoğlu, cennetten kovulmuşluğunun kompleksini daima yaşıyor. Ve belki de bu yüzden yeryüzü cennetinden kendini yok edemeyip kendi yeryüzü cehennemini yaratıyor. Adem kovulmuşluğunun kefaretinin daima farkında ama oğulları kovulmuşluğu, insan doğasına dair normal sorunlar olarak algılıyor ve ontolojisini buna göre temellendiriyor. Oysa, insan ruhunun derinlerinde ‘hep oraya’ dönmek, adını koyamasa da bir vuslata, ölümün ve kıyımın olmadığı asude bir varoluşa doğru yol alıyor olduğunu ummak yok mudur!..

‘omanla mesnevi’ arasında ilginç bir yol izleyen Lâ, yepyeni bir tarzla bir solukta okunuyor. Yazar, hiçbir şey duymak istemeyenlere hiçbir şeyi söylemiyorsa Adem olmanın zorluğunu, Adem kalmanın zorluğuna da vurgu yaparak anlatıyor. Beni nereye çağırıyorsan oradan geliyorum ben” derken de, sözlerin evreninden gönlün evrenine çağırıyor okuru.

‘Dünyanın en ilham verici’ kentini ‘yeniden keşfetme’ zamanı

11 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Gündem, Radikal Kitap

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı, hem 2010 sürecinin iletişimini yapmayı, hem de 2010′un da ötesinde İstanbul’un sürekli marka yönetimine kalıcı bir katkı sağlamayı amaçlayan yeni reklam kampanyasını, 3 Aralık 2009 Perşembe günü Çırağan Sarayı’nda düzenlenen basın toplantısıyla kamuoyuna tanıttı.

Avrupa’nın kültürünü ve medeniyetini öteden beri en fazla etkilemiş kentlerden biri olan, Avrupa’nın “Doğal” Kültür Başkenti İstanbul, 2010 yılında resmi olarak da Avrupa’nın Kültür Başkenti olacak. Şehri 2010 sürecine hazırlayan İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı, bu yolda en önemli çalışmalarından biri olan reklam kampanyasını 3 Aralık 2009 Perşembe günü, Çırağan Sarayı’nda Ajans Yürütme Kurulu Başkanı Şekib Avdagiç’in evsahipliğinde, kampanyanın kreatif mimarları Paul McMillen ile Hakkı Mısırlıoğlu’nun sunumları ile kamuoyuna tanıttı.
“Dünyanın en ilham verici şehri”
Yurtdışı ve yurtiçi için farklı mesajlar, sloganlar ve görseller içeren kampanya, yurtdışını hedefleyen global bölümü ile bir ilki gerçekleştirerek İstanbul için uzun vadeli ve iddialı bir konumlama öneriyor. ‘Istanbul: the most inspiring city in the world’ sloganı ile İstanbul, ‘dünyanın en ilham verici şehri’ olarak konumlanıyor. Bu kampanya için özel olarak hazırlanan etkileyici İstanbul silüetine İstanbul için özel olarak hazırlanan ‘İstanbul Inspirations’ motto’sunun eşlik ettiği kampanya, İstanbul’u dünyanın önde gelen metropolleri ile aynı kategoride ve kampanya mimarlarının deyişiyle ‘kendinden emin, vakur’ bir duruşla konumlamayı hedefliyor.
Yurtdışı kampanyanın ana taşıyıcısı olarak belirlenen İstanbul tarihi yarım ada silüeti, dünyaca ünlü silüet fotoğrafçısı Rainer Strattman tarafından uzun ve detaylı bir çalışmanın sonucunda hazırlandı. Bu siluet ile, ‘İstanbul’ dendiğinde otomatik olarak hafızalara yerleşecek, görüldüğünde hemen İstanbul’u hatırlatacak bir ‘ikon görsel’ yaratmak amaçlandı. Farklı lokasyonlardan çekilmiş 30’a yakın fotoğrafın özenli bir çalışma ile bir araya getirilmesi ile oluşan bu silüet, şu anda Venedik’teki San Marco’dan Paris’te Gare du Nord tren garına kadar Avrupa’nın en önde gelen noktalarında yer alan devasa boyutlardaki açık hava reklamlarının da ana malzemesini oluşturdu.

“Yeniden Keşfet” ve “Enerjimiz İstanbul’dan”
Kampanya, yurtiçine yönelik kısmında ise, İstanbul’da yaşayanların yaşadıkları şehrin farkına varmaları, İstanbul’un uçsuz bucaksız zenginliklerini, geçmiş ile geleceği bir araya getiren enerjisini bir kez daha hissetmelerini amaçlıyor. ‘Yeniden Keşfet’ sloganının taşıdığı kampanyanın görselleri ve filmlerinde, Ayasofya, Galata Kulesi ve Haydarpaşa gibi şehrin gözde eserleri bulundukları yerlerden farklı yerlerde İstanbulluların karşısına çıkarak bizleri şaşırtıyor. İstanbulluları şaşırtarak içinde yaşadıkları şehrin artık kanıksadıkları olağanüstü güzelliklerinin farkına varmalarını sağlamayı amaçlayan kampanya, ‘şimdi, yeniden keşfetme zamanı’ hatırlatmasıyla İstanbul’un 2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti olduğunun altını çiziyor.
Tüm kampanyaya eşlik eden ‘Enerjimiz İstanbul’dan’ mottosu ise, şehrin kendini sürekli yenileyen dinamik yüzüne dikkat çekiyor; 2010 Avrupa Kültür Başkentliği sürecinde, İstanbulluları şehri yeniden tanımaları ve sahiplenmeleri için harekete geçirmeyi amaçlıyor.

Avdagiç: “İlham alın, yeniden keşfedin”
Basın toplantısının açılış konuşmasını yapan İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekib Avdagiç, İstanbul’un uzun tarihi boyunca hep dünyanın en ilham verici kenti olduğunu, bu gerçeğin bu kampanyanın da ilham kaynağı olduğunu belirtti. Avdagiç, sözlerine şöyle devam etti:
“İstanbul, tarih boyunca dünyanın en ilham verici kenti oldu. Antik dönemden başlayarak bugüne gelinceye kadar, müzikten edebiyata, siyasetten diplomasiye, sinemadan felsefeye kadar, bu şehir, kendisini takip edenlere, kendisine uğrayanlara, kendisini özleyenlere, veya bizzat gelip kendisini tecrübe edenlere hep ve sınırsızca ilham verdi. Bu ilhamın değişik tezahürlerini gerek Avrupa’dan gerek dünyanın başka yerlerinden pek çok sanatçının, entelektüelin, siyaset adamının, düşünürün, fikir önderinin çalışmalarında, eserlerinde, hayat hikayelerinde görebilirsiniz.
Öte yandan, yurtiçinde kullandığımız ‘Yeniden Keşfet’ konseptimizle İstanbulluların günlük yaşamlarının ayrılmaz bir parçası olan şehrin dinamizmine dikkat çekmek, artık kanıksadığımız güzelliklerin farkına varılmasını sağlamak istiyoruz. ‘Enerjimiz İstanbul’dan’ sloganıyla sadece İstanbulluları değil tüm Türkiye’yi bu enerjiye ortak olmaya, İstanbul’u yeniden keşfetmeye çağırıyoruz.”

Türkiye startı 11 Aralık’ta, Ocak 2010’da dünyanın dört yanında
İki aylık bir süre içinde hazırlanan kampanyanın Türkiye bölümü 11 Aralık 2009 Cuma günü start alacak. Televizyon, gazete, radyo, internet, dergi, açıkhava ve sinema mecralarının kullanılacağı yurtiçi kampanyanın ilk etapta Şubat ayına kadar devam etmesi öngörülüyor.
12 Avrupa ülkesinin yanı sıra, aralarında ABD, Rusya, Çin ve Japonya’nın da bulunduğu büyük dünya pazarlarını kapsayan uluslararası kampanyanın açıkhava kısmı Ekim 2009 başında Fransa’da Türkiye Sezonu kapsamında Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın desteğiyle düzenlenen ‘Bizans’dan İstanbul’a’ sergisinin açılışı haftasında start almıştı. Kampanyanın esas büyük bölümünü oluşturan diğer mecralarındaki yayın ise 16 Ocak 2010’da yapılacak resmi lansmanın hemen öncesinde başlayacak.
Etkileyici İstanbul silüetinin bulunduğu devasa boyutlardaki ‘Istanbul Inspirations’ afişleri şu anda Paris, Londra, Roma, Madrid, Berlin gibi Avrupa’nın önde gelen şehirlerinin en işlek meydan ve noktalarında Avrupalılarla buluşuyor.
İstanbul 2010 Avrupa Kültür Ajansı tarafından hazırlatılan kampanya, RPM Radar-Ajans Ultra-Dentsu Brussels Group ortak girişimi tarafından tasarlanarak hayata geçirildi.
Cast araştırması 1 ayda, mekan araştırması 3 haftada, teknik çalışmaları 4 günde, kostüm hazırlıkları ise 2 haftada tamamlanan yurtdışı reklam filmleri, 5 gün boyunca süren toplam 76 saatlik çekimler sonucunda oluşturuldu. Tarihi Yarımada açıkları, Sultanahmet Camii, Ayasofya, İstanbul Modern Sanatlar Müzesi, Kapalı Çarşı, Santral İstanbul, Asmalimescit ve Şişhane’nin yanı sıra, Kanyon Alışveriş Merkezi, Esma Sultan Yalısı ve Boğaziçi’nde yapılan çekimlerin helikopter planları için gece ve gündüz çekimleri gerçekleştirildi. Dünyaca ünlü Chris Hartwill’in yönetmenliğinde gerçekleştirilen çekimler sırasında 100 kutu 35 mm film harcandı. Yönetmen, görüntü yönetmeni ve operatör dışında, çekimler tamamen Türk ekipler tarafından gerçekleştirildi. Post-prodüksiyon işlemleri 1 ayda tamamlanan filmler, İstanbul Sinefekt ve İmaj stüdyoları ile Londra Prime Focus stüdyolarında yapılan çalışmalar sonucunda bugünkü haline getirildi.
Yurtiçi kampanya için ise cast araştırmasının 2 hafta, mekan araştırmasının 2 hafta, teknik çalışmaların 3 gün, kostüm hazırlıklarının ise 1 hafta aldığı ön hazırlık çalışması gerçekleştirildi. Ardından 3 günde 34 saatlik bir çalışmayla, Anadoluhisarı-Küçüksu, Kız Kulesi- Haydarpaşa Garı açıklarında, Ayasofya (dış), Galata Kulesi (dış), Taksim Meydanı ve Metro Levent İstasyonu’nda çekimler yapıldı. Murat Şenöy yönetmenliğinde gerçekleştirilen çekimlerde toplam 49 kutu 35 mm film harcandı. Reklam filmi prodüksiyonun her aşamasında Türk ekipler görev aldı. 30’ar saniyeden oluşan 3 yurtiçi filminin post-prodüksiyonu İstanbul Sinefekt, İmaj ve 1000 Volt stüdyolarında gerçekleştirildi ve toplam 15 günde tamamlandı.
Reklam filmleri için ünlü müzisyen Ömer Ahunbay 5 dakika uzunluğunda “İstanbul müziği” besteledi. Bu müzik reklam filmlerinin yanı sıra İstanbul 2010’un yurtiçi ve yurtdışındaki tüm etkinlik, açılış ve tanıtımlarda kullanılacak ve 2010 iletişim kampanyasının önemli bir unsuru olacak.

Dünyanın vicdanı: Eduardo Galeano

10 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Radikal Kitap

Dünyanın vicdanı: Eduardo GaleanoEduardo Galeano

04/12/2009

‘Aynalar’ kitabında Galeano, olaylara alışıldık tarih kitaplarının, özellikle de ‘resmi’ tarihin baktığından bambaşka gözlerle bakıyor ve gösteriyor. Asık suratlı, neredeyse insansız bir tarihi anlatan kitapların aksine, aşkın, yoksulluğun, kardeşliğin, eşitsizliğin olduğu, insanlı bir tarihi aydınlatıyor Galeano. Bu nedenle de bütün kitaplarının başköşesinde ‘adalet’ ve ‘vicdan’ oturuyor

TÜLİN ER

En son ne zaman birine kitap hediye ettiniz? Bu demode alışkanlık, geçen mayıs ayında Hugo Chavez’in Barack Obama’ya bir kitap hediye etmesiyle yeniden canlandı. Olayın kahramanı, Eduardo Galeano’nun Latin Amerika’nın Kesik Damarları kitabıydı. O günden sonra da kitabın satışlarında hatırı sayılır bir artış gözlendi; sonraki üç hafta boyunca, neredeyse her gün 1500 adet sattı. 1970’lerde yayımlanmış bir kitabın, 2009 yılında bir devlet başkanına hediye edilmesi, güncelliğinin altını da çiziyordu aslında. Latin Amerika’nın halini -tarihini de arkasına alıp- anlatan bir kitabın bunca yıldan sonra hâlâ günümüzün bazı gerçekleriyle paralellikler taşıması düşündürücü değil mi?
Hugo Chavez daha sonra gazetecilere verdiği röportajında şunları söyledi: “Bu kitap, Latin Amerika tarihimiz için bir anıt niteliğinde. Tarihi, nasıl bir tarihten geldiğimizi öğrenmemizi sağlıyor.”
Latin Amerika’ya ‘ABD’nin arka bahçesi’ denmesi boşuna değil. Kuzey Amerika’nın, güneyine ve buradaki maden zenginliklerine göz dikmeyi kendine hak görmesi, Latin Amerika’da bir direnişler tarihi oluşturdu. Bu tarihe ışık tutmaya ve onu en doğru şekilde yansıtmaya kendini adamış olan Eduardo Galeano ise, Latin Amerika topraklarından çıkmış yazarlar ve devrimciler arasında haklı bir ün kazandı. Henüz Che gibi resmini tişörtlerde göremesek de -bunda üzülecek bir şey yok elbette- Latin Amerika ikonları arasında yerini şimdiden almış durumda.
Eduardo Galeano’nun yeni kitabı Aynalar, yurtdışında yayımlanışından kısa bir süre sonra Türkçeye çevrildi ve okurla buluştu. Galeano’nun son zamanlardaki yazınsal üslubunu açıkça yansıtan kitap, kısa öykülerden ve denemelerden oluşuyor. ‘Neredeyse Evrensel Bir Tarih’ altbaşlığı, birazdan sayfalarını çevireceğiniz kitabın alıştığınız tarihten farklı bir okuma vaat ettiğinin ipuçlarını veriyor. Çünkü Aynalar kitabında Galeano, olaylara alışıldık tarih kitaplarının, özellikle de ‘resmi’ tarihin baktığından bambaşka gözlerle bakıyor ve gösteriyor. Asık suratlı, neredeyse insansız bir tarihi anlatan kitapların aksine, aşkın, yoksulluğun, kardeşliğin, eşitsizliğin olduğu, insanlı bir tarihi aydınlatıyor Galeano. Bu nedenle de bütün kitaplarının başköşesinde ‘adalet’ ve ‘vicdan’ oturuyor.
Galeano’nun vicdanı tüm dünyayı kucaklayan türden. Afrika kıtasının talan edilmesine gösterdiği tepkinin aynısını, kadının erkeğin malı haline dönüşmesine ya da çocuklara uygulanan şiddete de gösteriyor. Kapitalizmin doymak bilmezliğine direnmenin onurundan söz ediyor. Dünyadaki tüm olayların nasıl zincirleme bir halde birbirine bağlı olduğunu anlatırken, dünyanın bir ucunda kanat çırpan kelebeğin gerçekten de diğer uçta kasırgalar yaratabileceğini ispatlıyor.

Unutmamak gerek
Aynalar, dünyanın başlangıcına dair efsanelerden 20. yüzyılın olaylarına kadar uzanıyor. Dinlerin ortaya çıkışı, Tanrıların öfkeleri, keşifler, icatlar… Ya hiç bilmediğimiz ya da yanlış bildiğimiz, tarihin pek çok köşe başında duruyor Galeano. Kitabın son başlığı ‘Kaybolan Şeyler’le ise Aynalar’a özlü bir nokta koyuyor:
“Barış ve adalet haykırarak doğan yirminci yüzyıl, kanın içinde boğulmuş olarak öldü ve bulduğundan çok daha adaletsiz bir dünya bıraktı arkasında.
Yine barış ve adalet haykırarak doğan yirmi birinci yüzyıl da önceki yüzyılın izinden gitmekte.
Ben çocukken, dünyada kaybolan her şeyin Ay’a gittiğine inanıyordum.
Ne var ki, Ay’a giden astronotlar orada ne tehlikeli rüyaları, ne tutulmayan vaatleri, ne de kırık umutları buldular.
Eğer bunlar Ay’da değilseler, neredeler o zaman?
Yoksa dünyada kaybolmadılar mı?
Yoksa dünyada saklanıyorlar mı?”
John Berger, Galeano için şunları söylemişti: “Eduardo Galeano yayımlamak, düşmanı yayımlamak gibidir: yalanların, eşitsizliğin, hepsinden önemlisi de unutkanlığın düşmanını. Suçlarımızı unutturmadığı için ona minnettarız. Onun şefkati yıkıcı, hakikati hiddetli.”
Gerçekten de Eduardo Galeano’nun en önemli meselesi unutmamak ve unutturmamak. Verili tarihi olduğu gibi benimsemektense onu irdelemek, farklı kaynaklardan araştırıp bağlantılar kurmak. Yalnızca Latin Amerika halkları değil, dünyanın dört bir yanı unutkanlıktan mustarip ya da unutturulma kurbanı. O nedenle, Eduardo Galeano gibi yazarları okumak, onlarla suç ortaklığı yapmak neredeyse elzem. Türkiyeli yayıncıların da bu suç ortaklığına katılması, biz okurlar açısından çok talihli bir durum.
Aynalar’a yalnızca tarih kitabı ya da yalnızca hikâye kitabı demek, onu tanımlamakta yetersiz kalacaktır. Eduardo Galeano, kalıplara sokmaktan özenle uzak durduğu olaylara yakışır, şiirsel bir üslupta yazmış metinlerini. Okurun bakış açısını, böyle ‘ciddi’ konular hakkında okurken rastlamaya alışkın olmadığımız renkli üslubuyla esnetmeyi amaçlamış sanki. Bunu başarmış da…
Sahi, en son ne zaman birine kitap hediye ettiniz?

Latin Amerika’nın hafızası
1940’ta Uruguay’ın başkenti Montevideo’da doğan Eduardo Galeano, genç yaşlarından itibaren fabrika işçiliğinden banka memurluğuna kadar çok çeşitli işlerde çalıştı. On dört yaşındayken El Sol dergisi için politik bant karikatürler çiziyordu. Çocukluğundan beri en büyük aşkı futboldu ama spordaki başarısızlığı onun sahaları uzaktan izlemesine yol açtı. (Belki de bu güzel kitapları onun futbolcu olamamasına borçluyuz.) 60’ların başlarında başladığı gazetecilik kariyeri Galeano’nun yazarlık yaşamının da dönüm noktası oldu. Kitaplarındaki akıcı üslubunu, tarih denizinde yüzerken az kelimeyle çok şey anlatabilme becerisini de gazetecilik mesleğine borçlu olduğunu söyler. Neredeyse her ülkenin makus talihi olan askeri darbe 1973’te Uruguay’ı sarstığında, bir süre Arjantin ve İspanya gibi farklı ülkelerde yaşamak zorunda kaldı. Latin Amerika’nın Kesik Damarları yazarın dünya çapında en çok satan ve bilinen kitabı olmakla birlikte, Kucaklaşmanın Kitabı, Gölgede ve Güneşte Futbol, Zamanın Ağızları, Ateş Anıları (3 cilt), Tepetaklak, Yürüyen Kelimeler, Söz Mezbahası ve Biz Hayır Diyoruz kitapları da Türkçede yayımlandı.

‘Bu kitap çok deli bir projeydi’
Aynalar  için ‘Neredeyse Evrensel Bir Tarih’ derken neyi kastediyorsunuz?
Bilmiyorum, ‘evrensel bir tarih’ ya da bunun gibi bir şey demek bana fazla vakur ve ciddi geldi. Ben tarihçi değilim. Bu kitap çok deli bir projeydi. Zaman ve harita sınırlarının ötesine geçmeye çalışmak çılgınca bir maceraydı. Görünmeyenler üzerinden insanlık tarihini yeniden keşfetmeye, yeniden inşa etmeye çalışan, ırkçılık ve maçoluk, militarizm, elitizm ve başka bir çok ‘izm’lerin oluşturduğu, yeryüzündeki gökkuşağını yeniden keşfetmeye çalışmak için 600 kısa öyküden toparlandı. Kitabın amacı nihayetinde, hiç kimse olamamışların ağzından hiç kimse olamayanları anlatmaktı.
Son yıllarda neden kısa öyküler ve denemeler tarzına yöneldiniz? Büyük hikâyeleri anlatmak için neden bu biçim?
Enflasyona karşı savaşıyorum; parasal enflasyona değil de sözcüklerin yarattığına. Hiçbir şey anlatmayan bir dolu sözcük… Daha az sözcükle daha çok şey anlatmaya çalışıyorum. Bu bir meydan okuma. Bu yüzden, orada bulunmayı gerçekten hak eden, sessizliğe tercih edeceğim sözcükleri bulana dek, anlattığım hikâyeleri belki on-on beş kez yeni baştan yazıyorum.
Venezüella başkanı Chavez, ABD başkanı Obama’ya Latin Amerika’nın Kesik Damarları’nı hediye ettiğinde ne düşündünüz?
O an bilmiyordum. Kısa süre önce ölen köpeğim Morgan’la rutin yürüyüşümüze çıkmıştık; o olaydan sonra öldü, bu da bizim son yürüyüşlerimizden biriydi. Komşum, “Tebrikler Eduardo. Çok satarsın artık. Çok satan bir yazar olacaksın Eduardo” deyince çok şaşırdım. Dehşete düşmüştüm. Çok satmak mı? Satmak istemiyordum. Neydi bu şimdi? Korkunç bir şey olmuştu herhalde. “Tebrikler, çok başarılı oldun” da ne demekti? Başarılı olmak istemiyordum. “Ne? Piyasada mı başarılı oldum yani?”
“Evet, dünyanın en çok satan adamı sensin şimdi. Dünya seninle gurur duyacak.”
Ama bu benim için kötü bir haberdi. Piyasanın en iyisi olmak istemiyordum. Sadece yazarak insanlarla iletişim kurmak istiyordum.
Eh, Chavez de yeni Oprah oldu sayılır. Bildiğiniz gibi bunu Noam Chomsky için yaptığında, o da çok satanlar listesine girdi. Şimdi de size aynı şeyi yaptı…
Aslında, çok cömert bir davranış. Gerçekten de kitap sembolik bir anlam kazandı.
Ama o kitaptan bu yana üslubum çok değişti. Artık çok farklı bir şekilde yazıyorum, tekrara düşmeyi sevmem, ‘no estoy arrepentido’, hiç sevmem, tek bir virgülde dahi.
Aslında, zenginlikle yoksulluğun, özgürlükle köleliğin birbirine nasıl sıkı sıkıya bağlı olduğunu göstermesi açısından önemli bir kitaptır. Yani, herhangi türden bir yoksulluk karşısında masum sayılabilecek hiçbir zenginlik yok; aynı şekilde, kölelikle ilgisi olmayan hiçbir özgürlük yok.
Latin Amerika’nın Kesik Damarları’nın amacı buydu, daha önce ayrı ayrı anlatılan tarihler ve tarihçilerin, ekonomistlerin ve sosyologların kullandıkları kodlanmış anlatımlar arasında bağlantılar kurmaya çalışmaktı. Bu nedenle, herkesin okuyup keyif alabileceği bir türde yazmaya çalıştım. Casa de las Americas Ödülü’nü de bu yüzden alamadı zaten, jüri kitabın ciddi olmadığına hükmetti. O zamanlar solcu entelektüeller bir şeyin ciddi sayılması için sıkıcı olması gerektiğine inanıyorlardı. Bu yüzden, sıkıcı değilse ciddi de değildi. Daha sonra, talihime bakın ki, askeri diktatörlük kitabı çok ciddi bulup yaktı. Benim en iyi reklamım ve pazarlamam da bu oldu.
Latin Amerika’nın Kesik Damarları kitabından Obama’nın ne öğrenmesini istersiniz?
Kimseye bir şey öğretmek istemiyorum. Asla. Aslında, Obama ve ABD hükümeti, ya da halkı, ‘liderlik’ sözcüğünü ‘dostluk’ sözcüğüyle değiştirirlerse çok memnun olacağım. Çünkü liderlik, birinin başkaları üstündeki tahakkümünü ifade ediyor. Gerçek insan ilişkileri yataydır, dikey değil; yardımseverlik yerine dayanışma vardır ve başkalarının dayattığı hiçbir sınır ya da sınıf yoktur. Dünyanın kuzeyi, Tanrı onları güneyin öğretmenleri olsun diye yaratmışlar gibi davranıyor ve sürekli sınava çekme halindeler. Mesela, Venezüella demokratik bir ülke mi? Biz karar vereceğiz, çünkü demokrasi öğretmenleri biziz. Bu demokrasi öğretmenleri de askeri diktatörlüğün fabrikaları aslında. Yani ABD, -aslında sadece ABD de değil, bazı Avrupa ülkeleri de- askeri diktatörlük yönetimini tüm dünyaya yayıyorlar. Demokrasi öğretmeye muktedir olduklarını sanıyorlar. Bu yüzden kimseye hiçbir şey öğretmek istemiyorum. Tek istediğim, anlatılma- yı hak eden hikâyeleri anlatmak. Hepsi bu.

Büyük hoca Dumezil anlatıyor, altın kuşağın kızı not tutuyor

10 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Radikal Kitap

http://i.radikal.com.tr/644x385/2009/12/03/fft5_mf303203.Jpeg

04/12/2009

George Dumezil İstanbul Üniversitesi’nde beş yıl ders verdi. Belkıs Halim Vassaf 1928-29 döneminin derslerini kaybetmeden mirasçılarına ulaştırmayı başarmış. Gündüz Vassaf ve arkadaşları notları kitap haline getirdi. Böylece Pertev Naili Boratav’ın, Niyazi Berkes’in, Muzaffer Şerif’in oturduğu sıralarda anlatılan derslere biz de ‘girme’ imkânı bulduk!

EVİNDAR A. DURAN

George Dumezil, Türkçe okur yazarların adına aşina olduğu, ama çağının diğer Fransız kalem erbaplarının aksine Türkiye’de modalaşamamış bir isim; son derece üretken olmasına ve ürünlerinin önce Fransa’da, ardından diğer Batı ülkelerinde ciddi yankılar yaratmasına rağmen Türkiye’de eserlerine yönelik bir rağbet nedense oluşmamıştır. Örneğin, yapısalcılığın kurucu babası (Evet, Ferdinand Saussure’den, Claude-Lévy Strauss’tan evvel) sayılan bu çok yönlü sosyal bilimcinin temel yapıtları çevrilmemiştir.
Bu ilgisizliği ya da yarım ilgiyi tuhaflaştıran bir şey daha var: Dumezil buralara o kadar ‘yabancı’ da sayılmayacak bir isim, Türkiye’de beş yıl ders vermiş… Kafkas dillerine ilişkin araştırmaları için defalarca gelip gitmiş, bir Türkiye vatandaşıyla, Ubıhçayı konuşabilen son insan olan Tevfik Esenç’le uzun yıllar teşriki mesaide bulunarak bu dilin en azından kayıtlarda yaşamasını sağlayan çalışmalara imza atmıştır. Dilbilimci, sosyolog, dinbilimci-din tarihçisi (kendisine metatarihçi dermiş) gibi sıfatlarla anılan bu ünlü ve çalışkan, Ali Akay’ın bu yazıda tanıtılan kitaptaki makalesinde ‘bilim sanatçısı’ diye tanımladığı Dumezil’in eserlerinin çevirisini beklerken çok hoş bir sürprizle karşılaştık: Dumezil’in ilk defa Türkçede çıkan bir kitabı var elimizde artık, Fransızcası olmayan, yazarın kendisinin de uzun ömrü içinde, 1986’da 88 yaşında öldüğü zaman haberdar olmadığı, olamayacağı bir kitap: Belkıs Halim Vassaf’ın Defterinden Dumezil’in Sosyoloji Dersi Notları…
Elbette ders notlarına kitap demek birçok sakıncayı içinde taşır; örneğin o şekilde oluşmuş bir kitaptan yazarını sorumlu tutmak mümkün değildir; üstelik haberi bile yokken, üstelik hocayla öğrencileri arasında dil, dolayısıyla da çeviri sorunu varken; Belkıs Halim Vassaf anlatıyor: “Dumezil’in odada aşağı yukarı dolaşarak Fransızca verdiği din tarihi dersinin genç bir tercümanı vardı: Orhan bey. Öyle muallak bir şekilde anlatırdı ki hiçbir şey anlaşılmazdı.” (Gündüz Vassaf’ın, Annem Belkıs kitabından) Dolayısıyla ‘Elimizde bir Dumezil kitabı var’ demenin hayli abartılı bir ifade olduğu haklı biçimde ileri sürülebilir, ama buna rağmen elimizdeki notların toplamının, cumhuriyet Türkiyesinin ilk yıllarında (notlar 1928-1929 ders yılına ait) İstanbul Üniversitesi’nden geçen Dumezil’in çok güçlü bir izini taşıdığını, bu anlamıyla bir Dumezil eseri olduğunu rahatlıkla dile getirebiliriz. Belkıs Halim Vassaf’ın, çevirmenden kaynaklanan sorunlara işaret edip, “…hiçbir şey anlaşılmazdı” demesine pek takılmamak gerekir, çünkü notlar bize bir dönemin Türkiyesinin genç akademisyenlerinin zihinlerine hangi kavramların, hangi isimler üzerinden, hangi fikirler çevrçevesinde, hangi yöntemlerle girdiğine dair bir araştırmada çok işe yarayacak mükemmel bir kayıt getiriyor. Hatta çeviriye dair kaygıların, notları tutan öğrencinin titizliğini artırdığını bile düşünebiliriz; çünkü notlar neredeyse yayımlama fikriyle, hayli ayrıntılı bir biçimde tutulmuş.

Devletleri kadirlerini bilmese de…
Söze başlarken Dumezil’in ders notlarının bugüne ulaşmasının hoş bir sürpriz olduğundan dem vurmuş, sürprizin bir yanı İstanbul Üniversitesi’ndeki Dumezil’den çok güçlü bir izin günümüze taşınmış olmasıdır demiştik, ama bununla bitmiyor. Defterin sahibinin kendi kuşağının çalışkan, üretken, titiz ve vefalı -sadece notların bugüne kadar gelebilmesi bile bu dört sıfatın hak edilmesi için yeterli- isimlerinden biri oluşu, bugünden baktığımızda sürprizin tadını daha da artırıyor. Kitaptaki notlarda hem Belkıs Halim Vassaf’ın izleyip kaydettiği Dumezil var, hem de Dumezil’i izleyip kaydeden Belkıs Halim Vassaf… Bu nedenle kitap sadece konunun öğretmen tarafıyla ilgilenenler için değil, öğrenci tarafı açısından da çekici; öğrenci tarafında, Belkıs Halim Vassaf’ın oturduğu sıralarda, tıpkı onun gibi kendi alanında ülkelerinde ve dünyada haklı şöhretler edinmiş Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes ve Muzaffer Şerif oturuyor. Devletleri kadirlerini bilmemiş olsa da bir tür altın kuşak bu, yeni kurulmuş bir yönetim yapısının, yeni arzuların, ufukların peşindeki bir ülkenin sancılı değişim yılları içinde var güçleriyle bilimin, sanatın peşine düşmüş bir kuşak. Bir tür tarih tünelinden geçiyoruz Belkıs Halim Vassaf’ın notlarına bakarken. ‘Bakarken’ diyorum, çünkü bugün ezici çoğunluğumuz sadece bakabiliriz bu notlara, çünkü bugün artık kullanmadığımız bir alfabeyle tutulmuşlar… Alfabe tam da o yıl, 1 Kasım 1928’de değişti. Dolayısıyla cumhuriyetin ilk yıllarının üniversite tarihinin, o üniversite sıralarında oturan öğrencilerin kullandıkları alfabenin ve konuştukları dilin peşine düşenler için notlar gerçekten yetmiş yılı aradan kaldıran bir tür tarih tüneli.
Yayımlama işi kotarılırken (notlardan yola çıkarak kitabı hazırlayan Gündüz Vassaf’ın vurguladığı gibi) sahih bir tarih bilinciyle hareket edilmiş: Notların fotokopisi basılmış, çeviriyazısı verilmiş ve günümüz diline çevrilmiş. Fotokopide bir dönemin akademisinin altın çocuklarından birinin elini seçebiliyoruz. Çeviriyazıda o kuşağın dillerindeki, akıllarındaki kelimeleri, sesleri işitiyor, kavramları algılıyoruz. Gündüz Vassaf’ın kitaptaki önsözü Belkıs Halim Vassaf’la temas kurma işlevini Annem Belkıs kitabına göndererek yerine getiriyor. Dumezil’le temas işini de Ali Akay’ın ‘Bir Bilim Sanatçısı İstanbul’daydı’ ve A. Sumru Öszoy’un ‘George Dumezil ve Kafkas Dilleri Çalışmaları’ adlı makaleleri yapıyor. İki makale de kısa olmaların rağmen isimlerinin hakkın veriyor.

Zekâmız, sosyal gerçeklik konu olunca ancak felsefe yapar, diğer kuramlar…. En önemli olan bu kuram çeşitli açılardan önemlidir. Bu düşünce, düşünce hayatında rol oynayan bilimsel sosyalizmdir. Tanımı; maddeciliğin esası “toplumsal olaylar ekonomik kuvvetlerin yansımasından oluşmuştur” der. Bu kuram ilk defa olmak üzere felsefe ve bilim ilişkilerini bizim bakış açımıza yakın bir biçimde çözmeye çalışmıştır.
İdeoloji: Bu sözcük Marx tarafından icat edilmemiştir. Ondan önce Condillac okuluna bağlı Destutt de Tracy denilen bir Fransız tarafından ortaya atılmıştır. İdeoloji, düşüncelerin bilimsel anlamını ve örgütlerini, yapılarını, gelişim alanlarını saptayan bir bilgi dalı idi ve bu kelime hızla Napolyon tarafından çözümleme ile üretim anlamında kullanılmıştır ve “ideolog” denmiştir. Gerçekle, olayla ilgilenmeyen, zihninde bileşim yapan insanlar anlamına gelmiştir. Marx bu ifadede görülen ince alay anlamından yararlanmaya kalkmıştır. Çünkü ona göre bunun anlamı “bir olayın yansımasından ibarettir” demektir. Yani bilginin zihinde başkalaşıma uğramış olan fakat bilgimiz olmayan bir yansımasından ibarettir. Sosyal olayların bu olaylar üzerine [...] ekonomik ilişkilerden birini ve en önemlilerini de üretim haklarına ayırırız. Fakat bunun üstünde değerler dünyası vardır ki, altyapı üstyapıyı kurar. Marks ve Engels’in düşünceleri işte bunlardır. O halde felsefe ekonomik ilişkilerin yansıması oluyor: örtülü-açık. Bazı yansımalar vücut bulduğu zihin içinde ya örtülüdür veya açıktır.

Fakir Baykurt testi

10 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Radikal Kitap

http://i.radikal.com.tr/644x385/2009/12/03/fft5_mf303239.Jpeg

04/12/2009

Çiftçi çocuğu olarak doğdu, öğretmen oldu. Yıllarca köylerde çalıştı. Romanlar yazdı. Yazdıkları hoşa gitmediğinden sürüldü, açığa alındı. ‘Ben edebiyatta yaşamı öne aldığım için amacım köy romanı değil, köydeki yaşamın romanını yazmaktı’ diyen Fakir Baykurt hakkında minik bir test hazırladık. Haydi buyurun…

1- Fakir Baykurt ‘Fakir’ adını mahkeme kararıyla almıştır. Gerçek adını biliyor musunuz?
a- Bayram
b- Ahmet
c- Tahir
d- Haceli

2- Fakir Baykurt’un roman kahramanları genellikle dürüst, çalışkan, yiğit ve cömert olurlar. Kır Abbas da bunlardan biridir. Hangi romanının kahramanıdır Kır Abbas?
a- Keklik
b- Kaplumbağalar
c- Köygöçüren
d- Tırpan

3- Fakir Baykurt, Yılanların Öcü ve Irazca’nın Dirliği romanlarını hangi romanla devam ettirmiştir?
a- Onuncu Köy
b- Amerikan Sargısı
c- Keklik
d- Kara Ahmet Destanı

4- Yılanların Öcü iki kez sinemaya uyarlanmıştır. 1985’te, ikinci kez sinemaya uyarlayan Şerif Gören’di. İlkini hatırlayabildiniz mi?
a- Metin Erksan
b- Ö. Lütfi Akad
c- Atıf Yılmaz
d- Halit Refiğ

5- Fakir Baykurt’un romanlarından biri iki edebiyat ödülü birden kazanmıştır. Hangisi olabilir?
a- Yılanların Öcü
b- Kara Ahmet Destanı
c- Tırpan
d- Onuncu Köy

6- Fakir Baykurt, üç roman yazarak yurt dışındaki Türk işçilerin yaşamlarını ele almıştır. Bu üçleminin adını bildiniz mi?
a- Duisburg Üçlemesi
b- Kölelerin Senfonisi
c- Kanlı Emek
d- Yazık Hayatlar

7- Fakir Baykurt’u üne kavuşturan ilk romanı Yılanların Öcü 1958’de hangi gazetede tefrika edilmişti?
a- Vatan
b- Ulus
c- Yeni İstanbul
d- Cumhuriyet

8- Aynı yıl Yılanların Öcü’yle hangi ödülü kazanmıştı?
a- TDK Roman Ödülü
b- Yunus Nadi Roman Ödülü
c- Orhan Kemal Roman Ödülü
d- TRT Roman Ödülü

9- Sansür kurulu tarafından yasaklanan Yılanların Öcü filmi, zamanın Cumhurreisinin “Ne varmış bu filmi yasaklayacak, çözümün ilk adımı gerçeğin gösterilmesidir. Millet bu filmi görmelidir” demesi üzerine gösterime girmiştir. Kimdi bu Cumhurreisi?a- İsmet İnönü
b- Cemal Gürsel
c- Celal Bayar
d- Cevdet Sunay

10- 1965’te hangi sendikanın kurucu başkanı olmuştu?a- KESK
b- MTTB
c- TÖS
d- TİP

Cevap anahtarı: 1c, 2b, 3d, 4a, 5c, 6a, 7d, 8b, 9b, 10c
0-3 doğrum var: Fakir Baykurt testinden zayıf almak size hiç yakışmadı. 4-7 doğrum var: Sonuç güzel ama daha iyi olabilirdi. 8-10 doğrum var: Tebrikler! İşte bu. Yaşasaydı, Fakir Baykurt sizinle iftihar ederdi.

Bir kez daha Henry James

10 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Radikal Kitap

Bir kez daha Henry James

04/12/2009

‘Vahşi Geceler!’ yıpratıcı bir eser. Poe, Emily Dickinson, Twain, Henry James, Hemingway filan derken, Joyce Carol Oates birer ikişer atıyor tokatları. Hele Henry James, yani Aziz Bartholomew Hastanesi’ndeki Büyük Usta yürek yakıyor, can yakıyor

SELİM İLERİ

Henry James karşıma ilk kez 1960’larda çıktı. Varlık Yayınları’nın cep kitaplarından birinde, Büyük Yazarlar’da. On beş yaşımda bile değildim, ‘büyük’ yazar olmak istiyordum.
Henry James ‘bildiğim’ büyük yazarlar arasında değildi. Benim için, varsa yoksa, Balzac, Flaubert, Zola, Proust -Proust’tan tek satır ukumamıştım-; ucundan kıyısından Goethe, Dostoyevski, Tolstoy, okul kitabımdaki Daudet (Değirmenimden Mektuplar)…
Derken bu Henry James. “Henry” duygulu ve sessiz bir çocukmuş. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısındaki New York eski mahalleleri, taşra kasabasını çağrıştıran dünyasıyla ona hüzünlü bir dekor sunmuş. Fonda o dekor, Henry hayaller kurup duruyormuş, günün birinde yazar olacağı düşleri… Kendime benzetmiştim; ben de yazmak, romancı olmak istiyordum.
Sonra Avrupa uygarlığına hayranlık: “Babasının söylediğine göre, Henry, daha küçük yaştan itibaren tam bir ‘kütüphane faresi’ idi…” Ben de! Henry romanlar ve piyesler yazıyordu. Ben piyes yazmıyordum ama, Tepebaşı Dram’daki, Yeni Komedi’deki oyunları asla kaçırmıyordum. Henry Amerika’da Avrupa’nın enginlerini düşleyip duruyormuş. Ben de, bizim eve her hafta giren Hayat mecmuasında, yıllar yılı, Paris’i, Roma’yı, Venedik’i ‘yaşamaya’ çalışırdım.  Daha tek satırını okumamışken, bu Henry James’i kendime çok yakın bulmuştum. Ama o kadar. Henry James’i Necla Aytür’ün çevirisinden Daisy Miller’la tanıyıncaya kadar çok uzun yıllar geçti. Daisy Miller olağanüstü güzellikte bir novelladır. Görkemli Avrupa’nın görkemli bir katil olabileceğini de söyler. Belleğim aldatmıyorsa, Daisy Miller on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde kaleme alınmıştır. Henry James’e iyi bir başlangıç. Yine de, bu eserin sislerle kuşanmışlığını söylemek gerekir. Bir cümleyi, bir paragrafı defalarca okuduğumu hatırlarım, hemen hemen her cümleyi, her paragrafı.
Sis dağılmazdı. Zaten Henry James de sis hiç dağılmaz.
Ama çarpılıp kalırsınız. Siste, sisin el verdiğince görebildiğiniz her şey, sizi büyüler. Şunu da eklemek isterim: Bir gün Venedik’te Ölüm’ü okuyunca, nedense, Daisy Miller… Thomas Mann da okumuş muydu novellelayı. Ölümler birbirini çağrıştırır. Gencecik Daisy ve yaşını başını almış von Asenbach…
Büyük Yazarlar’da Henry James bölümü şöyle biter: “Birinci Dünya Savaşı’nın başlayacağını öğrenince şaşkına döndü.” (Peki ama niye? Estetik açıdan kusursuz üslubunun savaşları ortadan kaldıracağını mı sanmıştı?) “Öyle büyük bir cesaretsizliğe kapıldı ki, yazmak üzere olduğu Fildişi Kule ve Geçmişin Anlamı romanlarını yüzüstü bıraktı.” (Fildişi Kule… Yetkinliğin peşinde gidişe bir ad olarak ne kadar yaraşıyor!) “Savaş boyunca birtakım hayır kurumlarında çalıştı, 1915’te İngiliz vatandaşlığına geçmek istedi (Neden?!) ve bu isteği kabul edildi. Bir yıl sonra da öldü.” (Savaş sürdü.) Yüzü gözü bana hep Joan Crawford’u hatırlatan Joyce Carol Oates buradan başlıyor Henry James’in öyküsüne. Birinci Dünya Savaşı’ndan, hastanelerde gönüllü çalışmaktan.
Vahşi Geceler! (Everest Yayınları) yıpratıcı bir eser. Poe, Emily Dickinson, Twain, Henry James, Hemingway filan derken, Joyce Carol Oates birer ikişer atıyor tokatları. Hele Henry James, yani ‘Aziz Bartholomew Hastanesi’ndeki Büyük Usta’ yürek yakıyor, can yakıyor. Büyük Usta’nın bunları yaşayıp yaşamadığı elbette bilinemez; elbette özgürdür hikâyeci, yalan söyleyebilir. Ama öylesine küstah bir gerçeklik okuru sarıp sarmalıyor ki; yok, zehirliyor! Thomas Mann Daisy Miller’ı okudu mu, bilmiyorum. Oates, Venedik’te Ölüm’ü muhakkak ki okudu. Öykünün sonunda Henry, o duygulu çocuk, yetmişlerinde, akıllara durgunluk verici bir Venedik’te ölüme sürükleniyor. Daha müthişi, Oates, Mann’ı aşmanın kıvancı içinde…
Zeynep Çiftçi Kanburoğlu’nun dilimize kazandırdığı Vahşi Geceler! bir öykü şöleni!

GÜNDEŞ ÖNERİLER
Azıcık Cihangir, Haydar Ergülen, Heyamola Yayınları, 2009. (Usta şairin kaleminden ‘değişen’ Cihangir…)

Yazarın denemeci olarak kimliği

10 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Radikal Kitap

Yazarın denemeci olarak kimliği04/12/2009

‘Pervasız Pertavsız’ da Enis Batur’un diğer kitapları gibi: Okur, bilmediklerinden söz ediliyor olsa bile, hiçbir zaman ulaşamadığı bir derinlikte kalmaz: boğulma tehlikesi hissetmeden, okudukça kışkırtılmış bir merak içinde kulaç atmayı sürdürür

SEMİH GÜMÜŞ

Yazarın yazıyla kurduğu ilişkinin çokyönlülüğü üstüne düşünmek, edebiyatın niçin öteki bütün düşünce ve yazı alanlarından farklı ve onların tümünün üstünde bulunduğunu adım adım gösterir. Edebiyat bu ilişki biçimi içinde insanın hayatının vazgeçilmez parçası olur. Okuduklarımız yalnızca yazarın yarattığı dünyalardan değil de, aynı zamanda kendi verdiğimiz anlamlarla yanı başımızda, imgelem dünyamızda yeniden oluşuyorsa, onunla bir ömür boyunca birlikte yaşayacağımız kuşkusuzdur. Dahası, edebiyatı niçin sevmiyoruz, diye zaman zaman sorulan sorunun karşılığı da burada: Onu yeniden anlamlandırabilecek biçimde okumayı bilmediğimiz için.
Yazınsal bir metni, bir şiiri, öyküyü, romanı, verilmiş anlamlarının içinden çıkarıp bir de kendi verdiğimiz anlamlarla okumanın yazınsal-düşünsel bir yetişkinlik gerektirdiği kuşkusuz. Bu yetişkinlik olmadıkça, edebiyatı sevmek kolay değil. Okur ile yazınsal metin arasındaki bu ilişki, bir yazarın okuduklarıyla kurduğu ilişkiyle aynı olmayabilir. Evet, her okuma aynı zamanda bir eleştiridir, bunu her zaman belirtiyorum, ama sözgelimi Enis Batur’un Pervasız Pertavsız kitabındaki denemeler de böyle bir okumanın sonucu mu, yalnızca?
Enis Batur, “Belli bir yaş dilimine eriştiğinde, yazı adamının, kendi serüvenini ‘benzer’leriyle kıyaslama, karşılaştırma olanağı doğuyor,” diyor. Yazarın kendi yazdıklarını başkalarının deneyiminde sorguladığı başlangıç dönemlerinden, yazdıklarını aynı yerde gördüğü öteki yazarların yazdıklarıyla karşılaştırma aşaması arasına gerilen uzaklığı ölçmek olanaksız. Yazarın yaratıcılık düzeyiyle ilgili bir uzaklık bu, her yazara göre değişir. Yazdıklarının olgunluğunu kendisiyle aynı hizada gördükleriyle karşılaştırmak, bana kalırsa yazarı hizanın bir adım önüne geçiren, kesinkes doğru bir tutumdur ve okuma biçiminin ulaştığı yüksek düzeyden alır gücünü.
Enis Batur’un son yıllarda belli ki daha taşkın bir tutkuyla yazdığı, bana kalırsa deneysel roman bağlamında alınabilecek metinlerinin (en son örneği Sır) birbirinden farklı olduğu kuşkusuz; demek ki kendine özgü bir roman anlayışı oluşturmakla ilgili değildir o; yazınsal yazının sınırlarının nereye gidebileceğini keşfetme yolculuğunda, kendini dilin akarsuyuna bırakmak gibidir tutumu.
Ne ki, sonunda bir dizi metin geliyor önümüze ve sanıyorum ki Enis Batur bunların yalnızca yazınsal birer metin gibi okunmasını bekliyor, bundan ötesini beklemiyor. Onu bir romancı olarak okuyanlar olduğunu da sanmıyorum. Elbette ve her şeyden önce onun için de şair olarak alınmaktır asıl olan, ama yazdığı denemeleri üst üste koymayı seçenler bu yanının ağır bastığını düşünebilir.

Geniş bir ufuk
Bizim edebiyatımızda ufku Enis Batur kadar geniş açılmış bir başka deneme yazarı olduğunu söyleyemeyiz. Deneme yazarlığı elbette derin bilgiyi gerektirir ve bilginin alabildiğine zengin olması da denemenin aradığı özelliktir, ama hem derinleşip hem zenginleşmenin zorluğu da apaçık. Bizde deneme yazarlarının sayısının azlığı önce bu zor bulunur niteliğe yaklaşabilme güçlüğünden geliyor, ama oraya yaklaşanların aynı zamanda dışarıdan gelen etkiler altında büzüldüğüne de rastlanır. Enis Batur kendi dışından etkilenmemeyi en iyi başaranlardan. Yazdıklarında edebiyatın ağırlığı azalmaz, ama bütünüyle sanata açılan kapıların çokluğu da şaşırtıcı.
Enis Batur’un deneme kitaplarını üst üste de koyabilirsiniz, yan yana da. Böylece iki ayrı düzeyde okumaya başlayabilirsiniz. Yazdığı denemelerin tamamına yakınını okumuş biri olarak, onu nasıl okuduğumu düşünüyorum: sanırım bazılarını hiç duymadığım, bazılarını iyi bilmediğim, bazılarını bilsem de kendi bildiğimden bambaşka biçimde bilinebileceğini gördüğüm bilgilere ulaştıkça süren ve hızlanan bir okuma biçimiyle. Kendi bulunduğum kıyıdan başlayarak dizilmiş taşlara basıp sonrakine sıçrayarak Enis Batur adasına ulaşmak gibi bir okuma. O birinden öbürüne sıçrayarak yazıyor, biz de aynı yoldan okuyoruz.
Pervasız Pertavsız’da da var aynı durum, bütün Enis Batur kitaplarında olduğu gibi: Okur, bilmediklerinden söz ediliyor olsa bile, hiçbir zaman ulaşamadığı bir derinlikte kalmaz: boğulma tehlikesi hissetmeden, okudukça kışkırtılmış bir merak içinde kulaç atmayı sürdürür.
Bir yerde, “Bugün Türk şiiri, egemen dünya dillerinin şiirlerinde ulaşılan derinliğin uzağında görülmez,” diyor; Enis Batur da dünya edebiyatında yazılan denemenin uzağında değildir. Adı, Türk edebiyatı söz konusu edildiğinde, Nobel Edebiyat Ödülü’nün yanında niçin anılmamıştır? Şiirin yanı sıra deneysel romanlar, eleştirinin derin suları, bin bir deneme dünyası… Evliya Çelebi ya da Şeker Ahmet Paşa’yı anlama biçimlerini sorgulamaktan edebiyatımızda iki ayrı “cephe”nin birbirine sağır kalışına yönelttiği eleştiriye, İlhan Berk şiirinin fütursuzluğuna, art arda gelen iki yazıda Vüs’at O. Bener ile Bilge Karasu soyundan yazarların duruşuna, Orhan Pamuk fenonemine… haftalık yazıların boyutları içinde yapılmış yorumlar, değiniler.
Enis Batur’un Pervasız Pertavsız’daki haftalık yazılarını okurken, bu yazıların sözgelimi aylık olduğunda başka türlü olabileceğini düşünmedim hiç. Has bir yazar her yazdığında aynı kalır. Arada çalakalem yazmaya gönül indiren yazarlardan söz etmediğimize göre, yazının oylumu niteliğini belirleyecek bir kerte olmaz hiçbir zaman. Enis Batur küçük kitaba övgü’süyle de karşılık verir bu düşünceye.
Yazdıklarının öte dünyada yakasını bırakmayacağını bilen bu yazar kimliği, edebiyatı her zaman bir terbiye sorunu olarak görmüş, öyle yaşamış, bu arada sürekli talim etmeyi hiç savsaklamamıştır. Bunun bizim kuşağımızı da belirleyen bir davranış biçimi olduğu kuşkusuz. Yazarın piyasanın gereklerince kendini bir yazar olarak kurgulayabileceğinin ortaya çıkması da bu kimliği ürkütmüştür elbette. Popüler ilgiler kendiliğinden yazara yönelmişse, orada bekleyebilir yazar, daha çoğunu ayarlamaya çalışmadan. Kendisi bizatihi popüler bir kişilik olmaya çalıştığında incelir ip, koparan da olmuştur, pamuk ipliğine bağlı yaşamayı sürdüren de.
Enis Batur yazar kimliğinden ödün vermemiştir, kendi kimliğini nasıl tanımlamışsa, orada durarak. Bakış açımıza girmeyen yanları da vardır elbette, ama ona aittir onlar da.

Topkapı’nın depolarından tarih fışkırıyor

10 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Radikal Kitap

Topkapı'nın depolarından tarih fışkırıyor

Topkapı Sarayı Müzesi’nde saklanan çini ve japon porselenleri, hazine, saray işlemeleri gibi birçok tarihi eser gün yüzüne çıktı.

Fatih Sultan Mehmet tarafından 1478’de yaptırılan ve Osmanlı Devleti’nin 380 yıl idare merkezi ve resmi ikametgahı olarak kullandığı Topkapı Sarayı Müzesi’ndeki eserlerin muhafaza
altına alındığı bazı depoların kapıları AA’ya açıldı.

Tek binadan oluşmayan yapılar topluluğu olan Topkapı Sarayı’nın 80 bine yakın koleksiyonu, sarayın daha çok güzergah dahilinde olmayan değişik yapılarındaki 50 depoda muhafaza ediliyor. Müzede, çini ve Japon porselenleri, hazine, saray işlemeleri, padişah elbiseleri, kaftanlar, kıymetli örtüler, arabalar gibi her eser topluluğunun ayrı bir deposu bulunuyor.

Silah koleksiyonu sarayın mutfak kısmında çalışanların kaldığı koğuşların bir bölümünde saklanıyor. Sarayın restorasyonda olan ve 2010 yılının sonbaharında tamamlanması planlanan mutfak bölümü ise, yemeklerin pişirildiği kısım, aşçılar camisi, helvahane, hamam ve koğuşlardan oluşuyor. Mutfak Koğuşu’nda 7. yüzyıldan
başlayarak 20. yüzyıla kadar tarihlenen çeşitli silahlar, kılıçlar, miğferler,
kalkanlar, topuzlar ve giysilerden oluşan 10 bini aşkın eser bulunuyor.

İklimlendirmesi ve yangın söndürme sistemi bulunmayan, duvarları yer yer nemlenmiş, tavanının bazı bölümleri akmış durumda bulunan silah koleksiyonu deposundaki eserler, restorasyonun ardından birinci avluda bulunan ve Milli Eğitim Bakanlığı’ndan geri alınan Matbaa-ı Amire binası ile Matbaa Anadolu Meslek Lisesi’ne taşınacak.

Silahların seçkin olan bölümü ise sarayın ikinci avlusunda bulunan ve şu anda restorasyonu devam eden dış hazine binasındaki salonda sergilenecek. Sarayın
‘Silah Seksiyonu’nun 2010 yılının ilk aylarında açılması planlanıyor.

Sarayın teşkilatında görevli bir grup görevli olan “avadancılar” adına kayıtlı 2273 eserin bulunduğu depo ise, sıkışıklığı ile dikkat çekiyor. Depoda iklimlendirme ve yangın söndürme sistemi bulunmasına rağmen eserler, korunması için bezle sarılmış ve üst üste konulmuş durumda. Burada bulunan ve aralarında
Kabe, Mekke ve Medine’ye gönderilen kutsal örtüler, muhallefat yoluyla gelen bohçalar, kutsal topraklara ait eserler de Matbaa-ı Amire binasına taşınacak.

Bakanlık çalışmaları

Kültür ve Turizm Bakanlığı, eserlerini teşhir etmede de, depolamada da sıkıntısı bulunan Topkayı Sarayı MÜzesi’ne yeni mekanlar açmak amacıyla saraya ait olan, ancak yıllar içinde kullanımı diğer bakanlıklara geçen binaları geri almak için bir çalışma başlattı.
Bu doğrultuda Sağlık Bakanlığından Deri ve Zührevi Hastalıklar Hastanesi, Milli Eğitim Bakanlığından Matbaa-ı Amire ve Matbaa Anadolu Meslek Lisesi ve Ulaştırma Bakanlığından eski telgrafhanenin eklentileri alındı. Bakanlık, Milli Savunma Bakanlığından ise Marmara Denizi cephesinde, Milli Savunma Bakanlığı İç Tedarik Komutanlığının depo olarak kullandığı tarihi tescilli dört yapıyı istiyor.

Bu mekanların bir bölümü depo olarak kullanılacak. Böylece Topkapı Sarayı Müzesi’nde korunma koşulları iyi olmayan veya sıkışık durumda bulunan eserler, muhafaza altına alınacakları yeni depolara kavuşacak.

Topkapı Sarayı Müzesi yetkilileri, depolardaki eserlerin bakımı için sürekli bir “bakım onarım kadrosuna” da ihtiyaç bulunduğunu vurguladılar. Yeni restoratörlerin temini ile eserlerin sürekli bakımının sağlanabileceğini ifade
eden yetkililer, sadece yeni depolama sistemlerinin yeterli olmayacağını, bakım ve onarımın da önemli olduğuna dikkati çektiler.

Şu anda da bakım ve onarımın yapıldığını, ancak istenilen düzeyde
olmadığını dile getiren yetkililer, yeni depoların hazırlanması kadar atölyelerin de güçlendirilmesinin önemine işaret ettiler.

İlber Ortaylı’nın görüşü

Topkapı Sarayı Müzesi Başkanı Prof. Dr. İlber Ortaylı, AA muhabirine yaptığı açıklamada, sarayın kumaş, kuyumcu, Avrupa porselenleri, bakır ve gümüş eşya, 12 bine yakın Çin porseleni, 17 bine yakın el yazması ile arşiv ve vesikaları muhafaza eden 50 depoda 80 bine yakın esere ev sahipliği yaptığını bildirdi.

Ortaylı, eserler arasında 19. yüzyıl saraylılarına ait eşyalar, silah koleksiyonu, arabalar da bulunduğunu dile getirerek, “Bunların muhafaza edildiğini söyleyelim. Versaille veya Kremlin gibi saraylar yağmalanmış, bizde öyle bir şey yok. Topkapı’da çok şey bulunur. Çoğu burada kayıtlıdır. İyi korunanlar vardır, zamanla tahribe uğrayanlar vardır. Sergiler yaptıkça bunları
çıkarıp, tamir de ediyoruz, öyle bir özelliğimiz de var” diye konuştu.

Bilhassa çini eserler için depo şartlarının uygun olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Ortaylı, “Devletten bir şey göremiyoruz. Çünkü Kültür ve Turizm Bakanlığının bütçesi çok küçüktür. Topkapı da müstakil bir idareye sahip değildir. Sponsorlara başvuruyoruz, onlar da bizi çok oyaladılar. Hatta vereceği miktarı çekenler de oldu” dedi. Ortaylı, her dönem Topkapı Sarayı Müzesi’nin idari yapısınındeğiştirilmesini talep ettiklerini, ama bir değişiklik olmadığını söyledi.

Darphane-i Amire binasının Topkapı Sarayı Müzesi’ne devri için yıllardır uğraşıldığını anımsatan Prof. Dr. İlber Ortaylı, şöyle konuştu:

‘Darphane-i Amire binası, 14 senedir onun bunun elinde kaldı, alamadık. tölyelerimiz orada çalışacaktı. Yeni bölümler yapılıyor ve her yerde depo olmaz. arphane’deki durumun 2010 yılında çözümleneceğini hiç zannetmiyorum. 4 yıl beni urada kanser ettiler, oradan adam atmak için. Sarayın asıl bölümü orası. TarihVakfı da gitsin başka yere. Zaten onlara gayet güzel bina vermişler.’

’Sur-u Sultani’ projesi kapsamında demir yolunun sökülmesi ve Sirkeci stasyonunun tahrip ettiği bölümün açılması gerekiyor. Gülhane Parkına inşa dilen bazı binaların yıkılması lazım. Ama Anıtlar Kurulu izin vermiyor. Bunlar 0’lerde yapılmış çirkin binalar. Bunların yıkılması ve surların açığa çıkmasıönemli. Darphane-i Amire de daha çıkmadı. Orada kıymetli kağıt ve damga matbaası var. Onların da bir yere gittikleri yok, gitmeleri lazım. Bu şekilde ortalık bir arça düzelebilir. Burası yeterli değil, bazı şeyleri düşünmek lazım.’