‘Romanın yok olması çok uzun zaman alacaktır’

01 February 2010 Yazan Yönetici  
Kategori Söyleşi, Söyleşi

http://medya.zaman.com.tr/2010/02/01/kultur.jpg İngiliz edebiyatının en önemli yazarlarından A.S.Byatt’ın son kitabı The Children’s Book, önümüzdeki dönemde Türkçede yayımlanacak. Byatt’ın ismi her yıl Nobel ödülü kulislerinde geçiyor. Ülkemizde gereğince tanınmayan Booker Ödülü sahibi bu seçkin yazar, Kitap Zamanı’nın sorularını cevapladı. Söyleşinin tamamı ise bugün yayımlanan Kitap Zamanı’nda.

A.S. Byatt, günümüz edebiyatının önemli isimlerinden. Özellikle kendisine Booker Ödülü’nü kazandıran Possession (Aidiyet) adlı romanıyla dünyaca üne kavuştu.A.S. Byatt, günümüz edebiyatının önemli isimlerinden. Özellikle kendisine Booker Ödülü’nü kazandıran Possession (Aidiyet) adlı romanıyla dünyaca üne kavuştu.

Geçtiğimiz aylarda edebiyat dünyasının gündeminde Amerikalı romancı Philip Roth’un romana 25 yıl ömür biçmesi vardı. Çağımızın önde gelen romancılarından biri olan Roth’un öngörüsünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Romanın 25 yıl mı ömrü kaldı gerçekten?

Ben romanın ölmekte olduğunu düşünmüyorum. Roman, insanlar arasında uzun bir diyalog gibidir, onların kullandığı dildir. Bugüne kadar birbirimizle konuşmak için geliştirilmiş en kapsamlı yöntemdir bir bakıma. Romanın sunuluş biçimi değişebilir, örneğin elektronik olabilir ama yok olması çok uzun zaman alacaktır. Bugün iletişimde kullandığımız bloglar, Facebook gibi internet siteleri aslında okuma-yazma ihtiyacımızın bir göstergesi. Bunlar belki sıradan romanın yerini alabilir ama iyi romana hâlâ ihtiyaç duyuluyor. Tabii, iyi yazarlar da internetteki bu iletişim alanlarına göz atmalılar ki, insanların birbiriyle iletişim kurduğu ortamlarda neler olup bittiğini görebilsinler.

Bir söyleşinizde çocukken başka bir seçeneğiniz olmadığı için kitap okuduğunuzu söylemiştiniz. Bugünün dünyasında bir çocuğun eğlenmek ve öğrenmek için okumak dışında pek çok seçeneği var. Bu bağlamda okumanın ve ‘okurluğun’ geleceğini nasıl görüyorsunuz? Bu gelişim ya da değişim sizi korkutmuyor mu?

Bugün çocukların genel olarak daha az okuduğunu düşünüyorum. Ama okuyanlar internetten her türlü malzemeye ulaşabiliyorlar, böylece dile ve düşünceye ilgileri artıyor. Örneğin, torunlarım kitaplara çok meraklı ve düzenli olarak okuyorlar. Gerçi bir tanesi daha çok popüler olanlara ve görsel dünyaya ilgi duyuyor ama… Bana kalırsa insanın hikâyeye derin bir ihtiyacı var. Romanlar, bu ihtiyacı öteki şeylere göre daha farklı ve kuşatıcı biçimde gideriyor. Elbette filmlerde ve televizyonda dönen hikâyeler de var, mesela kitaplardan yapılan filmler bence kitaba olan ihtiyacı bir ölçüde doyuruyor. Bu anlatı çeşitlerinin hepsinden de zevk alabiliriz kanımca.

Roman yazmanın bir inşa işi olduğunu belirtiyorsunuz; başarılı romanın sırrı sizin deyişinizle araştırmaktan, bilgileri değerlendirmekten yani ödevini iyi yapmaktan geçiyor. Sizce edebiyat, ilhamın bir hediyesi olmaktan çok, bozulması mümkün bir yapının inşasından mı ibaret?

Bence ilham mitolojik bir şey, hatta dinî de denilebilir. Yazarken beynimin nasıl çalıştığını düşündüğümde aklıma hep üç boyutlu bir elektrik devresinde ışıkların yanması geliyor: Nöronlar, diyotlar ve bağlantılar. Bir heyecan hali… Yavan olmayan ama ukala da olmayan bir hal… Tam tersi, vahşi ve kendine yeten bir ruh hali… Oraya şeyler, insanlar, dünyalar ve sözcükler arasındaki bağlantıları görerek varıyorsunuz. İşin başında tekil bağlantılar var, örneğin tek bir masal (”Peau d’Ane” diyelim) ve gelişen olaylar. Ama bunu akla getiren bir ilham perisi değil, akıl ya da belki serbest çağrışım. Pek çok düşünce bilinçte değil, ötede yani karanlıkta doğuyor.

Türk edebiyatından takip ettiğiniz yazarlar var mı?

Cevat Çapan’la uzun süreli dostluğuma çok şey borçlu olduğumu söyleyebilirim. Birlikte öğrencilik yaptık. Onun şiirlerini Fransızca ve İngilizce çevirilerinden okuyabiliyorum. Orhan Pamuk’un tüm yapıtlarının büyük bir hayranıyım. İngiltere’de hemen hemen hiç tanınmadığı zamanlarda, ilk kitaplarından biri olan Beyaz Kale’yi yılın kitabı seçmiştim hatta.

Hilmi Yavuz’dan Şakir Eczacıbaşı’na veda yazısı…

27 January 2010 Yazan Yönetici  
Kategori Biyografi, Biyografi, Haberler

http://www.medya73.com/images/contents/sakir-eczacibasi-sali-gunu-topraga-verilecek-94022.jpg George Bernard Shaw, Oscar Wilde, Sigmund Freud, Muhsin Ertuğrul, Sabahattin Eyüboğlu, Abidin Dino… Kuşkusuz, başkaları da var, ama bunlar ilk akla gelenler.

Freud’un ‘Düşlerin Yorumu’, ya da Bernard Shaw’un ‘Androkles ve Aslan’ adlı oyunu, Şakir Eczacıbaşı’nı mesela antibiyotiklerin kimyasal yapısından çok daha fazla ilgilendirmiştir.

Şakir Bey, Londra’da eczacılık okumuştur, ama kimyacılardan çok, sanatçılara yakın durmuştur hep. Bir Sabahattin Eyüboğlu ya da bir Abidin Dino’yla birlikte sinemadan ya da şiirden konuşmanın, bir Ara Güler’le fotoğraf üzerine söyleşmenin ya da Melih Cevdet Anday’la bir içki sofrasında bulunmanın Şakir Eczacıbaşı’nı, Eczacıbaşı Holding’in Yönetim Kurulu toplantılarından çok daha fazla etkilediğine kalıbımı basarım. Ağabeyi Dr. Nejat F.Eczacıbaşı’nın ölümünden sonra, kısa bir süre Holding yönetiminin başına geçmek durumunda kaldıysa da, kısa bir süre sonra, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı Yönetim Kurulu başkanlığını üstlenmiş ve sanıyorum, rahat bir nefes almıştır…

Eczacıbaşı Holding’in yönetim kurulunda bulunmaktan ne kadar hoşlanmadıysa, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın yönetim kurulu başkanlığından da o kadar haz duyar Şakir Bey. Yaklaşık on yıl süreyle Vakfın Yönetim ve İcra Kurulu üyeliğini yaptığım için iyi biliyorum: Yönetim Kurulu toplantılarında, Vakfın özel sorunları kadar (kronik bir finans sorunu vardır Vakfın!), Türkiye’nin genel kültür sorunları üzerinde de görüş ve düşüncelerini en ince ayrıntılarına kadar ve uzun uzun anlatmaktan haz duyar. Vakfın siyasal iktidarlarla da sorunları olmuştur ve bunların başında, Maslak’ta, maalesef yarım kalan Kültür Merkezi inşaatı gelmektedir. Şakir Bey’in, bu projenin gerçekleşememesinden büyük bir hayal kırıklığına uğradığının yakın tanığıyım. Robert Kolej’den ve Londra’daki öğrencilik yıllarından beri tanıdığı ’sanatsever ve şair’ Bülent Ecevit’in Başbakanlığı döneminde (o sırada İsmail Cem de Dışişleri Bakanı ve Şakir Bey’in önayak olmasıyla kurulan ‘Kültür Girişimi’nin de üyesidir), İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’na, özellikle de Maslak Kültür Merkezi’ne ilgi gösterilmemesi, Şakir Eczacıbaşı’nı derinden üzmüş olmalıdır..

Şakir Bey’in sanatla olan ilgisinin Robert Kolej’de başladığı, sanırım söylenebilir: Robert Kolej’de öğrenciler sanatsal etkinlikler konusunda özendirilir;- ama ilgi, daha çok, tiyatro üzerinde yoğunlaşır. Robert Kolej çıkışlı ünlü tiyatrocularımızın sayısı bir hayli fazladır: Nüvit Özüdoğru, Tunç Yalman, Haldun Dormen, Engin Cezzar, Cevat Çapan, Genco Erkal, Ülkü Tamer, Zeki Alasya… Şakir Eczacıbaşı’nın da tiyatroyla ilişkisi olmuştur elbet. Yaşamının kolej sonrası yıllarında tiyatroyla ilgisini sürdürmüş, Muhsin Ertuğrul’un en yakın dostlarından biri olmuştur. Şakir Bey’in ilk eşi de bir tiyatro sanatçısıdır: Nur Sabuncu! Nur Sabuncu, 1950′li yıllarda, belleğim beni yanıltmıyorsa, ‘Küçük Sahne’de Muhsin Ertuğrul’un yönettiği ‘Hamlet’te, Hamlet rolünü oynamış, Türk tiyatro tarihine ‘ilk Kadın Hamlet’ olarak geçmiştir.

Şakir Bey’i yine 1950′li yıllarda ‘Vatan’ gazetesinin Sanat ve Edebiyat Sayfası’nı yönetirken görüyoruz. Eczacıbaşı’nın yayımladığı ‘Tıpta Yenilikler’ Dergisi’ni de! Dergi her ne kadar hekimlikle ilgiliymiş gibi görünüyor idiyse de, ağırlıklı olarak bir sanat ve kültür dergisidir. Yazarları arasında Oktay Akbal, Behçet Necatigil gibi, o yılların ünlü edebiyatçıları bulunmaktadır. Necatigil, ‘Şair Doktorlar’ başlığı altında bir dizi hazırlamaktadır ‘Tıpta Yenilikler’ için…

Şakir Eczacıbaşı, bir sofra ve sohbet adamıdır. 1980′li yıllarda, başta rahmetli karikatürist Ferruh Doğan, Şakir Bey, Metin Deniz, Hıfzı Topuz, Özer Esen ve Ziya Şav’ın bulunduğu bir grup, her hafta, farklı bir lokantada buluşurlardı. Bir keresinde Arnavutköy sırtlarındaki ‘Papazın Bahçesi’ndeki buluşmaya, ben de ‘konuk’ olarak davet edilmiştim. Dikkatimi çeken şey, Şakir Bey’in, vahim bir sigara içicisi olduğuydu;- birini söndürmeden ötekini yakıyordu…

Bundan dokuz yıl önce Şakir Bey, ağır bir kalp krizi geçirdi ve sigarayı bırakmak zorunda kaldı. İftiharla söylüyorum ki, Şakir Bey sigarayı, benim yöntemimle bırakmıştır! Bu yöntem, sigarayı, yakmadan ama sigara içmenin bütün ritüellerini yerine getirip içiyormuş gibi yaparak bırakmaya dayanmaktadır. Şakir Bey bu yöntemi uyguladı ve başarılı oldu. İkinci eşi Sebla Hanım’dan ayrıldıktan sonra aldığı kiloları da vermeye başladı.

İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı Yönetim Kurulu, deyiş yerindeyse, bir ‘Kurucu Meclis’ gibidir. İşadamları, bürokratlar, entelektüeller, sanatçılar… Asım Kocabıyık da oradadır, Gencay Gürün de, Geyvan Macmillen de! Ama Vakfın mali sorunları, son dönemlerde Yönetim Kurulu’na bankacılık ve sanayi kesiminden önemli adların, holding yöneticilerinin alınmasına neden oldu. Bu durum, sorunların aşılmasına olanak tanıdı mı, bilemiyorum. Ama şunu biliyorum: Batılı ülkelerde, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı gibi kurumlar, genellikle sponsorluk katkılarıyla ayakta durur. Bizde ise, henüz bu aşamaya gelinmedi:-burjuvamız henüz bu sorunun bilincinde değil!

Şakir Bey’in sanatsal anlamda asıl uğraşı, fotoğraf’tır.-elbette (Shaw’dan ve Wilde’dan) çeviriler dışında! 1960′lardan başlayarak yurt içinde ve dışında sergiler açtı; belgesel filmler çekti.

Ve Şakir Eczacıbaşı öldü;- İKSV’nin yeni mekânı Haliç’e bakan Deniz Palas’a gidemeden ve özlemle beklediği Başkanlık odasındaki koltuğuna oturamadan…

*Bu yazı, bundan 6 yıl önce, sevgili Şakir ağabey’in 75. yaşdönümü dolayısıyla yazıldı. Onun ölümü dolayısıyla, küçük değişikliklerle yeniden yayımlayarak, aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyorum.

Hilmi Yavuz – Zaman

Nazan Bekiroğlu – İnsanın bütün halleri Âdem’de gizli

11 January 2010 Yazan Yönetici  
Kategori Benim Kitaplarım, Söyleşi, Söyleşi

http://nazanbekiroglu.org/wp-content/uploads/2008/01/nazanbekiroglu.jpg

Nun Masalları’nın anlatıcısıydı, Yusuf ile Züleyha’nın yazıcısı… Defterin sahifelerine Mor Mürekkep’inden düşürdü harfleri. İsim ile Ateş arasında kalbine sığanları söyledi hep.

Adem ile Havva’nın hikâyesini anlamanın bütün insanlığın hikâyesini anlamak manasına geldiğini öğrendiği gün, Adem’in hikâyesini yazmaya karar verdi.

Çünkü insanın bütün halleri Âdem’de gizliydi. Nazan Bekiroğlu, yeni romanı Lâ’da Âdem ile Havva’yı anlatıyor. Hikâyenin merkezinde Kur’an’daki kıssa ve Hz. Âdem var. Yazar, metninin aynasını dolduran onca anlatının birer “temsil” ve “mecaz” olmaktan öte anlam taşımadığının altını özellikle çiziyor. Nazan Bekiroğlu, coşkulu bir dille söylüyor hikâyesini.

Sizinle yaptığımız son görüşmede,”Bu yıl içinde okurlarınız yeni bir Nazan Bekiroğlu kitabı raflarda görebilecek mi?” sorusuna şu cevabı vermiştiniz: “Yıllardır zihinde gezdirilen, kendisiyle defterler doldurulan, bilek ağrıtan, uyku bölen bir şey var. Şimdi biraz olsun ufkun üzerinden seren direklerinin, en yüksek flamaların görünmeye başladığını söyleyebilirim. Ya kısmet. İnşallah. Ama hâlâ ismini söyleyemem.” Geçtiğimiz günlerde Lâ çıkageldi. Artık biraz daha huzurludur uykularınız. “Uyku bölen” süreçten biraz bahseder misiniz?

İnsan olan, bu ağır emaneti üzerinde taşıyan bir varlık hiçbir zaman huzurlu uykulara kavuşamayacak demektir. Bu metni anlatırken bütün istediğim insan olmanın manasına biraz daha hakkıyla erebilmek, bu doğrultuda anlayabildiğim birkaç şeyi de özellikle gençlerle paylaşmak arzusundan ibaretti. Yoksa Âdem’e, onun gaybî yönüne dair birçok sorunun yakîn cevabı hiç verilemezken bilmenin bize sağlayacağı huzura ermek mümkün değildir. Fakat sadece şu noktada daha huzurlu olduğum söylenebilir ki, bu yazma sürecinde cevabı peşinen verilmiş bir bilgiye farklı bir güzergâhı dolaşarak yeniden vardığım söylenebilir. O da bazı bilginin bize verilmediği, onların üzerindeki örtünün hiç açılmayacağına dair bilgidir. Bunu bilmek bile, yani bilginin bir noktadan sonra bilinmezlikle örtüldüğünü bir kez daha anlamak bile, kurcalamamak, sorgu sual etmemek, verildiği kadarıyla imân ve iktifa etmek, bir çemberin üzerinde aynı yönde ilerleyip de başlangıç noktasına varmak gibi insana bir huzur veriyor. Diğer yandan bu metnin kaleme alınma sürecinde çok şey okuduğumu da sancılı sürecin bir izdüşümü olarak ifade etmeliyim. O kadar ki metin, içimde bir iskelete kavuştuktan yani 2003’ten sonra, bir bakıma metin bittikten sonra okuduklarım bile bir vagon doldurabilecek hacimde. Fakat en fazla Mesnevi, İbn Arabi ve Şeyh Galib’i zikretmeliyim. Hele Şeyh Galip. O kadar ki onu düşünmeden açtığım her paragrafta bile onu hazır buldum. Büyük laflar sarf etmekten korkmasaydım, bütün bir Lâ’nın, Galib’in o meşhur Terci-i Bend’ini, onun da tek bir beytini tefsir için kaleme alındığını, ben fark etmeden bile bunun böyle olduğunu söyleyebilirdim: Hoşça sak zâtına kim zübde-i âlemsin sen / Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen. Lâ’nın cesareti biraz da bu beytin verdiği güçtendir.

Kitabın “Lâ Sahifesi”nde iddialı bir cümle var: “Bir ömür boyu aradığım hece harfinin Lâ olduğunu bildim”. Bu cümleden ne anlamalıyız?

Çok iddialı değil, çünkü buldum, değil bildim, deniyor. Buldum dense idi bence bu iddia olurdu. Fakat bilmek daha kolay. Bulmanın arkadan geldiğine her zaman inandım. “Lâ”nın aranan harf oluşu meselesine gelince. “Lâ” olumsuzluk ekidir. Hiçlik mesabesidir. Bu hece harfini, insan olmayı yaratılmışların en şereflisi kılan “özgür bilinç tercih hakkı” içindeki inkâr gücü potansiyeli olarak yorumluyorum. İnsan, seçebilen bir varlıktır. Onu diğer yaratılmışlardan farklı ve üstün kılan yanı bu yanıdır. Yani o, reddetmeye gücü olduğu halde özgür iradesiyle doğruyu bulabildiği için değerlidir. Yani İllallah lafzı, oluşun ve idrakin üst aşamasıysa, insan bu aşamaya kendiliğinden değil bile isteye, özgür iradesi ile varabildiği için muteberdir. Bu itibarla “Lâ” hece harfi, insan olmanın kıymetini içkin bir bilinç halinin mümkün olumsuzluk aşaması olarak “Lâ” gerçeğini ifade eder.

Romanda anlatılan Âdem ile Havva, Nazan Bekiroğlu’nun Âdem ile Havva’sı mıdır? Kutsal metinlerdeki kıssa ne kadarıyla yer aldı kitapta?

Nazan Bekiroğlu’nun Âdem ile Havva’sı temel mesaj itibarıyla Kur’an’daki Âdem’den hareketle kaleme alınmıştır. Hikâye Tevrat’ta ayrıntılı denebilecek bir biçimde iki yerde anlatılır, İncil’de ise fazla ayrıntıya inmeksizin zikredilir; bunlar beni ilgilendirmedi. İslâmî gelenek ise Kur’anî kıssayı sabit tefsirinin yanı sıra zaman zaman da birçok ayrıntıyla “süsleyerek” anlatmaktan imtina etmez. Bunların bir kısmı doğrudan İsrailiyat nevindendir ve tefsir kitaplarına bile sirayet etmiştir. İsrailiyattan da mümkün mertebe kaçınmaya dikkat ettim. Ve çok dikkate değer bir husus ki, Yusuf ile Züleyha’nın geleneksel edebiyatımız içinde mesnevi geleneğinde pek çok versiyonu olduğu halde, ki bunların bir kısmı Hamdullah Hamdi gibi İslâmî ilimler açısından fevkalade itibarlı zatlar tarafından kaleme alınmıştır, Âdem etrafında oluşmuş bir mesnevi geleneği yoktur. Demek istediğim, Yusuf ile Züleyha yazarken bana kalemimin manevra alanını genişletme cesareti veren bir mesnevi geleneğine yaslanabiliyordum fakat Âdem hikâyesinde böyle bir gelenek alanından da mahrumdum. O zaman, çoğu kez söylediğim gibi, Kur’an’daki temel mesajla çelişmemek kaydıyla kalem oynatmaya cesaret ettim. Bunu söylerken, Kur’an’da anlatılmayan şeylerin anlatılması meselesinin beni çok zorlayacağını biliyordum. Fakat burada da “kıssa üzerinde düşünme” ifadesini bir izin olarak telakki etmeye cesaret ettiğimi söyleyebilirim. Çünkü bu satırları kaleme alırken özellikle de gençleri insan olmanın anlamı üzerinde düşünmeye sevk etmek gibi ahlâki bir gaye taşıdığımı (belki hiçbir kitabımda olmadığı kadar baskın bir ihtiyaçla) her an hissettim. Onların daha kolay anlayabileceği bir formata cesaretim bu gaye ile izah olunabilir ancak.

Kitapta birkaç yer yerde okuru şöyle uyarıyorsunuz: “Bu aynada her şey temsil, her şey mecaz”…

Bir önceki cevapta dile getirdiğim niyet, ama bu niyete rağmen her an ensemde hissettiğim tedirginlik alanıyla ilgili bir açıklama bu. Gaybî kapıların bize kapalı olduğu bir âleme ilişkin her sahne birer temsil olmaktan öte anlam taşıyamaz yeryüzü muhayyilesinde. Bu temsillerin daha yüksek bir gerçeğin kavranması gayesine hizmet ettiğinden emin olabildiğim anlarda ensemdeki soluğun baskısı azaldı. Bu uyarı bu nedenle yapıldı.

Lâ klasik bir roman değil. Romanla mesnevi arası olarak isimlendiriyorsunuz. Biraz açar mısınız? Niye roman diyemiyoruz?

Bu sorunun cevabı Müslüman Şark’ın Batı’daki anlamda romanın teşekkülüne neden izin vermediğinin de cevabıdır aynı zamanda. Âdem’e ilişkin bir hikâye anlatırken en fazla anlatılmış bir hikâyeye yeni bir dil giydirebileceğimi, bir romancı muhayyilesine sahip olarak bundan öteye geçemeyeceğimi hissettim. Tanpınar, Şark’taki mesnevi geleneğini, bütün gayesi kaynağına dönmek olan suyun belli güzergâhının farklı dillerle yeniden yeniden anlatılması olduğuna dikkat çeker. Ehl-i sünnet itikadı ile çelişmemesi için azami özen gösterilmiş bir metinden de roman olması beklenemez. Bu nedenle bu metni yazarken Şark’ın neden bir romanı olmadığını bir kez daha anladım. Araya sokuşturulmuş ve hayalin kışkırttığı birtakım sahneler, tasvirler, öykücüklerin var oluşu bu gerçeği değiştirmez. Romancının, muhayyilesini en başta kendisinin sansürlediği bir metne de her anlamda roman demek mümkün değildir elbet. Bu kapsamda ilâve etmeliyim ki yazma sürecinde hatırı sayılır hacimde mürekkebi de işin teorik kısmını kendime açmak için tükettim. Yazdığım şeyi ne tam roman ne de tam mesnevi olarak adlandırabildim. Hatta roman kategorisinde takdim etmek hususunda bile tereddüt ettim. Bu süreçte en fazla da romanla mesnevi arasında yeni bir türün ihdası ihtiyacını hissettim. Üstelik bu ihtiyacın hissedilmesi noktasında yalnız olmadığımı, benzer metinlerin de varlığını biliyorum. Gördüm ki mesnevinin dünyasından beslenen azımsanmayacak sayıdaki kalemler yeni bir türe emek veriyor. Bana öyle geliyor ki ya gerçekten iki dünya arasında yeni bir türe ihtiyaç duyuyoruz ya da roman içinde bu türe yer açmak zorunluluğu hasıl oluyor. Roman çok baskın bir tür. Fakat mesnevi zihniyeti de roman içinde kendisine bir yer açmaya çalışıyor. Bu, bence romanın da tanımının genişlemesi anlamına geliyor. Yani bizim romanımız. Roman, temel ucu sabit kalmakla birlikte diğer ayağını dolaştıran bir pergel gibi. Neticede belki benim hayalim gerçekleşip de roman ile mesnevi arasında yeni bir tür ihdas edip onun adını koyamayacağız ama ihatalı bir tür olarak romanın, bizim dünyamızda, kendi alanının genişlemesine izin vermek mecburiyetinde kalacağına muhakkak gözüyle bakıyorum.

Daha önce Yusuf ile Züleyha’nın hikâyesini sizin kaleminizden okumuştuk. Şimdi Âdem ile Havva. Kutsal metinlerde geçen bu kıssaları merkeze alarak bir eser ortaya koymak aynı zamanda “riskli” bir tercih. Bu endişeyi yaşadınız mı hiç?

Bu söyleşide başlangıçtan bu yana sizin sorularınızın bir kısmı gibi benim de verdiğim bütün cevaplarda bu riskin farkında olduğumu, bu endişeyi yaşadığımı anlattım. Risk, Kur’an’da zaten anlatılmış bir metni neden bir kez daha anlatmak gereğini hissettiğim sorusunun muhatabı olmamla ilgilidir. Ancak daha evvelki cevaplarıma da yayılmış olan cümleyi bir kez daha tekrarlarsam, temel mesajla çelişmek, endişemin kaynağı. Bu mesajla çelişmemek kaydıyla anlatmak ise endişelerimin izalesi kaynağı. Risk aslında, oynatılan her kalem, sarf edilen her dize her cümle için de geçerli değil mi? Şuarâ Sûresi’ndeki o tüyler ürpertici uyarıyı hatırlarsak ne yazarsak yazalım, kalemimizin hangi ilhamla oynadığını, hangi vadilerde hangi hallerde dolaştığımızı ayırt etmek çok da kolay görünmüyor.

Yusuf ile Züleyha’da, Züleyha’yı her sahifede görüyorduk. Cümlelerin en güzeli onu anlatıyordu. Lâ’da ise Âdem’in gölgesinde bir Havva var…

Doğrudur. Çünkü benim anlatmak dolayısıyla anlamak istediğim şey bir “Âdem ile Havva” hikâyesi değil. Beni insanın hikâyesi ilgilendiriyor. İnsanın bütün hallerini içkin bir hikâyenin kahramanı olarak da Âdem’i gördüm. Yani hikâye Âdem’in. Bunun dışında her şey Âdem’in yani insanın hikâyesinin oluşması sürecinde görüntüye giren tali unsurlar. Havva’nın bir görünüp bir yok olması, Havva’yı merkeze almamışlığım bu nedenledir. Havva üzerinde ısrar, temel meseleyi anlatmak adına bir görmezden gelme içerir. İkisi bir arada ama hikâye Âdem’in.

Âdem ile Havva’nın hikâyesinin ilk sahifesini yazarken Nazan Bekiroğlu’nun muradı neydi? Kitaba son noktayı koyduğunda kalbi mutmain miydi?

Hayır. Böyle bir metin hiçbir zaman tam anlamıyla tamamlanamaz. Dolayısıyla da böyle bir metnin yazarı hiçbir zaman tam anlamıyla mutmain olamaz. Bu metin kuşku yok ki benim içimde genişleyip duracak, yazılması hiç bitmeyecek. Ama buraya kadar, dediğim bir noktaya geldiğimde yaman bir hesabın içine düştüğümü, bütün bir metni ya topyekûn yok edeceğimi ya da artık onu yayımlamam gerektiğini hissettim. Anlattığımı göstermek de istedim yoksa dediğim gibi anladığımı da unutabilirdim. Benimki sadece sınırlar içinde kalarak sınır ötesine ilişkin bir anlama (tahmin değil) çabası. Kadere, ruha, günaha, iyiliğe, kötülüğe, iradeye.. dair “benci” bir okuma (yorum değil).

Sizi Âdem ile Havva’nın hikâyesini yazmaya iten sebepler nelerdi?

Bundan tam yirmi sene evvel Belkıs (İbrahimhakkıoğlu) ile tanıştım. İlk karşılaşmamız onun beni Trabzon’da ziyareti ile gerçekleşti. O ilk tanışma heyecanına, yirmi yıl boyunca akmak isteyen yanlarımın önünde duran bendlerin bir kısmını belki o bile fark etmeden bir bir kaldırmasının etkileri de sirayet etti. O ilk karşılaşma günlerinin birinde bana, Nazan, demişti, bir gün Âdem’in hikâyesini (Âdem ile Havva’nın değil) anlatabilirsem kendimi bütün bir insanlığın hikâyesini de anlamış sayacağım, çünkü insanın bütün halleri Âdem’de gizli, çünkü Âdem cem makamında. “Lâ Sahifesi”nde dile getirdiğim gibi bu cümleyi hiç unutmadım. Yıllarca içimde gezdirdim. Ve yirmi yıldan bu yana farkında ya da farkında değil, yaşadığım her şey gibi okuduğum her şeyi de bir Âdem hikâyesi olarak, insanın bütün gerçeğini içkin bir hikâyenin dipnotları suretinde bir köşede biriktirdim. Zaman içinde bu birikim öncelikle bir Âdem hikâyesi anlatmak gayesine matuf olmasa da sahnelere büründü, cümleler birikti. Ve yeryüzü yalnızlığı elli yıllık bir sürece yaklaştığında bundan daha fazlasını anlayamayacağım ve anlatamayacağım bir raddede geldi durdu. O zaman anlatmaya karar verdim. Çünkü öyle görünüyor ki anlayabileceğim buraya kadar ve anladığımı unutmamak için anlatmak ihtiyacını daha fazla saklayamadım. Bilgisayarda ilk dosya 2003’te açılmış. O tarihte bilgisayarda bir dosya açtıysam metnin çoğu demek öncesinde defterlerde biçimlenmiş demektir. Ondan sonrası fiilî derleyip toplama, kompozisyona nizama sokma sürecidir.

Romanda daha önce öykülerinizden ve Yusuf ile Züleyha’dan, İsimle Ateş Arasında’dan bildiğimiz coşkun bir dil var. Bu dilin “kalp genişliği” ile bir ilgisi olmalı. Bu zor ve sancılı bir seçim değil mi?

Dili, insanın hacmidir. Buradan bakınca genişlik olarak görünen şeyin şu gelip geçici dünya üzerinde ızdıraplarımızın kaynağı ve en azından onun sadakatle yansıtıcı aynası da olduğu çıkar ortaya. Bu nedenle haklı olduğunuz düşünülebilir. Ama ne çare! Başka türlü hissetmek ve düşünmek elimden gelmediği için başka türlü söylemek de elimden gelmez.

Murat Tokay -  Kitap Zamanı

http://image.haber7.com/haber/haber7/photos/88759.jpg

2009’un kitapları

08 January 2010 Yazan Yönetici  
Kategori Edebiyat

2009 yılı boyunca Kitap Zamanı’nda tanıtılan kitaplardan bir seçme yaptık.

Geçen yıl ilk kez hazırladığımız “Kitap Zamanı’nın Seçtikleri” bölümünün devamı niteliğindeki bu seçmenin amacı, okura yıl boyunca yayımlanan iyi kitaplardan bazılarını hatırlatmak.

Geçen yıl koyduğumuz ölçütleri hatırlatmakta fayda var: Bu listeyi hangi kitapların ‘daha iyi’ olduğunu ilan etmek için değil, okuyucularımıza ‘iyi’ kitapları bir kez daha hatırlatmak için hazırladık. Yayınevi ismi, yazarın popülerliği gibi ‘metin dışı’ ölçütleri esas almadık. Kitaplar, editöryal kadromuzun tercihleri ve Kitap Zamanı’na yazılarıyla katkıda bulunan yazarlarımızın önerileriyle seçildi. Sevim Burak’ın mektupları ya da Thomas Mann’ın Lotte Weimar’da’sı gibi daha önce yayımlanmış kitapların yeni baskılarını değerlendirme dışında bıraktık. İşte gözden kaçıranlar ya da hatırlamak isteyenler için 2009′da Kitap Zamanı’nda tanıtılan kitaplar arasından seçtiklerimiz…

YERLİ EDEBİYAT

Yüzünde Bir Yer – Sema Kaygusuz (Roman, Doğan)

“Kalp ve akıl bilgisi bu topraklarda çok belirgin. Yazı yazarken her ikisinin de çok önemli olduğunu düşünüyorum. Kurgu, matematik akıldır hep. Ama kalp bilgisi bazen dişil olandır (diğeri daha maskülen bilgi), o olmadan metin yarı ölüdür, şiirsizdir. Bu romanda sarmal düşünmek istedim. Bilinçdışı, olay örgüsü, birbirine sarmalanan temalar, romanı öyle kurguladım.” (“Kalp bilgisi olmadan metin yarı ölüdür”, söyleşi: Musa İğrek, sayı: 45)

Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi – Ayfer TUNÇ (Roman, Can)“Yazdıklarımda ontolojik yalnızlıkla ilgilendim hep. Bireyden topluma bakan bir bakış açım vardı. Şimdi de tam tersini yapmaya çalışıyorum. Toplumdan bireye, Oğuz Atay’ın çizdiği o haritadan içeriye doğru bakmaya çalışıyorum ama bunu yaptığımızda ontolojik yalnızlık yerinde duruyor. Onu bir kabul olarak bir kenara bırakırsak, aslında gördüğümüz sosyal yalnızlık.” (“Öyle bir çağda yaşıyoruz ki sanat hayatla baş edemiyor”, söyleşi: Sadık Yalsızuçanlar, sayı: 37)

İmkânsız Öyküler –

Rasim Özdenören (Öykü, İz)

“Otuzun üzerinde kitabım yayımlandı. En çok bu kitabı merak ettim, nasıl bir sürpriz bekliyor bizi diye. Kitabı elime alınca, bunları ben mi yazmışım, dedim. Kitabı karıştırırken cümlelerimi görünce, bunlar benim mi cümlelerim, diye düşündüm, heyecan duydum. Çünkü bu öyküler benim için de yeni bir denemeydi.” (“Bu öykülerde imkânsızı anlatmayı denedim”, söyleşi: Murat Tokay, sayı: 38)

Susanlar – Bilge Karasu

(Derleme, Metis)

“1950′lerden bugüne Karasu’nun farklı köşelerde kalmış, dergi ve defter aralarına gizlenmiş metinlerinin dikkatle derlenmesi, sınıflandırılması ve yayıma hazırlanması belirli bir hassasiyeti, dikkat ve özeni gerektiriyor. Kitapta bu özeni bulduğumu söylemeliyim. Yazarın genellikle ilk dönem metinlerini içeren bu çalışma ile birlikte Karasu külliyatı iyice kemale ermiş görünüyor.” (“Susmayan bir ‘Bilge’”, Sadık Yalsızuçanlar, sayı: 38)

Tahir Sami Bey’in Özel Hayatı – Mustafa Kutlu (Hikaye, Dergâh)

“Tahir Sami Bey’in Özel Hayatı’nı, Kutlu’nun hikâye poetikası, üsluplaşmış bir tahkiyesi olarak okuyabileceğimiz gibi, kadere, kazaya ve hayatın hakikatine mahsus bir hikâye ya da yitip giden hayatların yazıyla Süreyya yıldızına asılması olarak da okuyabiliriz. Tahir Sami Bey’in Özel Hayatı, iyi bir hikâyedir; iyi hikâyeler iyi okumayı gerektirir, gerisi laf-ı güzaftır.

(“Bir hal vardı Sami Bey’de, gizli bir keder”, Ömer Lekesiz, sayı: 44)

Karameke–Onat Kutlar (Öykü, YKY)

“Vakti olsaydı, bu öyküleri bir kitaba taşır mıydı, yeni bir öykü kitabı yayımlama konusundaki hasisliğine son verir miydi Kutlar, bunu bilemiyoruz. Ama Türk öykücülüğünün en önemli dönemeçlerinden biri olan 50 Kuşağı’nın öncülerinden Onat Kutlar’ın tek bir kitapla da olsa Türk edebiyatının eşik metinlerinden birini yazdığı aşikâr.” (“Öykücülüğümüzün eşiğinde Onat Kutlar”, Kemal Varol, sayı: 45)

Çöplüğün Generali – Oya Baydar (Roman, Can)

“Oya Baydar’ın yeni romanı Çöplüğün Generali, hayalî bir ülkede geçiyor. Ama pek yabancı değil bu ülke aslında. Bu ülkede, günün birinde, çöplüklerde, boş arazilerde gömülüp bırakılmış bombalar, mermiler bulunmaya başlar. Bu durum giderek bir yazarın dikkatini çeker ve yazar bu konu çevresinde bir roman yazmaya koyulur. Ne var ki romanını tamamlayamadan kaybolur.” (“Tanıdık bir hayal ülke”, sayı: 44)

Karanfilli Hikâye – Tarık Dursun K. (Öykü, YKY)

“Tarık Dursun’un öyküleri bize, malzemesi ne olursa olsun, öykülemede, malzemeye yaklaşma ve anlatma biçiminin öncelenmesi gerektiğini de gösterir. En karamsar ve kötücül unsurlardan en iyimser ve umutlu anlatılar çıkarılabilir. “ (“İzmir’in imbat kokulu dili”, Sadık Yalsızuçanlar, sayı: 46)

Kış Uykusu – Ayşegül Devecioğlu (Öykü, Metis)

“Çoğunluğu darbeler sonrası Türkiye’yi ve Kürt sorununu konu edinen beş uzun öykünün bulunduğu Kış Uykusu’nda yazar, kimi zaman bir kentin zengin semtlerinin yanı başındaki bir gecekonduda yaşayan ailenin hikâyesini, kimi zaman gayet etkileyici bir yüzleşmeyi, kimi zaman da bu hayatların kıyısında duran ama bir yanıyla bu durumu içten içe yaşayan bir yazarın hikâyesini konu ediniyor.” (“Susanların lisânı”, Serdar Güven, sayı: 42)

Kusursuz Piknik – Cihan Aktaş (Öykü, İz)

“Cihan Aktaş’ın kitabındaki öykülerin tamamı aslında bu sessizlikten neşet ediyor. Bir isyan sessizliği bu! Bir çığlık. Sürekli kusursuz ve güçlü olması istenen, fedakârlık beklenen kadınların üzerine örtülen tül perdeyi aralıyor yazar. Susarak geçirilen anlara, durumlara seslerini geri veriyor.” (”Kusursuzdu, incecikti, gül dalıydı!”, Murat Tokay, sayı: 43)

EDEBİYAT DIŞI

Kalbin Solukları – M. Fethullah Gülen (Nil)

“Kalbin Solukları’nı okurken, zihnimin yolculuğuna hep o dize eşlik etti. ‘Gözlerinin içine başka hayal girmesin…’ Zira, bütün o yazılar, bize bu dünyanın kirli yüzüne iltifat etmeyen; kalbi ve ruhu daima öte dünyanın yamaçlarında gezinen, sanki burada zoraki duruyormuş izlenimi veren bir insanın portresini çiziyor.” (“Gönül dilinin ince sesi”, Ali Çolak, sayı: 47)

Alafrangalığın Tarihi – Hilmi Yavuz (Timaş)

Orhan Veli’nin ‘Garip’ döneminin, dolayısıyla onun imzasını taşıyan ‘Garip Manifestosu’nun şiirin modernliği ile uzaktan yakından bir ilgisi olmadığı kanısındayım. Ben Orhan Veli ve Garip döneminde yazılan şiirlerin, bir nevi Avangardizm olduğunu yazdım defalarca. Evet, Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’dir şiirde gerçek anlamda ‘modern’ olan! Modern olmak, lirik olmaktır. Tanzimat retoriğine geri dönmüş bir Garip şiirinin modern oluşundan hâlâ nasıl söz edebiliyoruz, anlamıyorum!” (“Orhan Veli şiirinin modernlikle ilgisi yok”, söyleşi: Can Bahadır Yüce, sayı: 47)

Korkulu Ustalık–Turgut Uyar (YKY)

“Turgut Uyar’ın Korkulu Ustalık’ını Alaattin Karaca hazırlamış, sarıp sarmalamış ve hakkını nefasetle kullanarak adını böylece koymuş. Onun emeği aracılığıyla bizler, Uyar’ın zamana maruz kalan bir ‘sıkıntılı’ olarak barındığı hayat ve edebiyat sarmalında yoğrulmuş, çoklarımızın hiç bilmediği yazı emeği ile yüz yüze gelebildik. Hakkı öncelikle teslim edilmesi gereken bir gayretin resmidir bu…” (“Dersimiz acemilik”, Celal Fedai, sayı: 40)

Hurufilik – Fatih USLUER (Kabalcı)

“Hurufilik’in İslam dünyasında ve kültür tarihinde ‘sırlı’ bir konumu olsa da bu alanda ciddi bir boşluk var. Yrd. Doç. Fatih Usluer yedi yılın sonunda Farsça ve Türkçe 14 bin Hurufi yazma eserin tamamını okuyarak evladiyelik bir kitap yayımladı, meraklısı için. Hurufilik adlı çalışmasında Usluer, tüm felsefesini harfler üzerine kurmuş bu inanç sisteminin üzerindeki bulutları bir anlamda dağıtıyor diyebiliriz.” (“Baştan ayağa ‘harf’sin sen”, Musa İğrek, sayı: 44)

Kur’ân Atlası–Ahmet Bedir (Kaynak)

“Kur’ân coğrafyasını masamızın üzerine getirmek üzere akademisyen, harita mühendisi, işadamı ve yayınevi el ele verince bize bir eser kazandırmaktan çok daha fazlasını verdiler. En azından oryantalistleri andıkça iç geçirme devrinin aşılabileceğine dair umut aşıladılar. Kur’ân-ı Kerim Atlası, Kur’ân’ı hissederek okumak isteyenlerin başucundan eksik olmayacak bir eser…” (“Benzersiz bir araştırma: Kur’ân Atlası”, Hamdullah Öztürk, sayı: 45)

40 Semt/40 Kitap (Heyamola)

“2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Edebiyat Yönetmenliği’nin Heyamola Yayınları işbirliğiyle gerçekleştirdiği ve İstanbul’un kırk semtini kırk yazarın anlattığı ‘İstanbul’um’ projesi ete kemiğe büründü ve ortaya kırk kitap çıktı. Orhan Okay’dan Beşir Ayvazoğlu’na, Ömer Erdem’den Ayşe Sarısayın’a, Doğan Hızlan’dan Haydar Ergülen’e, Abdullah Uçman’dan Âlim Kahraman’a kırk yazar Beyazıt, Fatih, Kocamustafapaşa, Beşiktaş, Kasımpaşa, Balat, Cihangir, Fenerbahçe, Fındıkzade gibi semtleri anlatıyor. Her yazar avucunun içi gibi bildiği semtin sokaklarında bir çocuk gibi dolaşıyor.” (“İstanbul’a açılan kırk kapı”, Kenan Karasu, sayı: 47)

İç İçe Girişler: İslam ve Avrupa – Nilüfer Göle (Metis)

“Göle, kitabında artık çatışma eksenli bir ilişkinin yerine diyalog eksenli bir ilişkinin geliştirilmesi gereğine vurgu yaparak, İslam ve Batı’nın birlikte yaşamasının imkânlarını sorguluyor. İslam’ın günümüzde modern dünyanın çağdaşı haline geldiği saptamasından yola çıkan Göle, özellikle Avrupa’da İslam’ın belirleyici bir rol üstlendiğini belirtiyor.” (“Karşıtlıktan karşılıklılığa: İslâm ve Avrupa”, Süreyya Su, sayı: 39)

Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken – Cemal Kafadar (Metis)

“Kafadar, bizi tarih kitaplarında okumadığımız, hiç tanıştırılmadığımız, sıradan bir hayat süren dört kişiyle tanıştırıyor. Ama işte onlar, biz yokken burada olanlar; kalıpları ve alışılagelmiş tarih söylemini sorgulamaya yol açabilecek, hatta yıkabilecek kadar güçlü.” (“Biz yokken burada olanlar”, Başak Oğuz, sayı: 46)

Ana Metne Taşınan Dipnotlar – Laurent Mignon (İletişim)

“Şahsen yeni tarihselciliğin ve sömürge sonrası araştırmaların kuramsal kazanımlarından yararlanarak edebiyata ve onun etrafında üretilen literatüre yaklaşıyorum. Bunun sonucunda resmi edebiyat tarihinde ve araştırmacılığında göz ardı edilen bazı edebiyatçıları ve gerçekleri gün ışığına çıkarmaya çalışıyorum. Ve onları göz önünde tutarak alternatif bir edebiyat tarihinin nasıl yazılabileceği konusunda fikir yürütüyorum.” (“Milliyetçilikten uzak bir edebiyatçılık anlayışı için mücadele etmek gerekli”, söyleşi: Rüya Karlıova, sayı: 40)

Tepedeki Yabancı – Şavkar Altınel (YKY)“Tepedeki Yabancı’nın bir yerinde –“İskoç Oyunu”- Edinburgh yolculuğunu anlatırken birden “Şimdi Avustralya’da olsam!” dediğini görünce, Altınel’in aslında ne Sebald’a, ne Conrad’a, ne Eliot’a, ne de Brodsky’ye; asıl Patricia Highsmith’in sürekli kimlik ve kılık değiştirerek gezen ve ölümü atlatıp duran kahramanı Tom Ripley’e benzediğini anladım: “‘Yanına istediği kadar eşya, bir sürü kitap, pikabını ve plaklarını, boyalarıyla resim defterlerini alıp bir vapur yolculuğu yapabilmeyi çok isterdi.’” (“Tepedeki yabancı: Şavkar Altınel”, Emre Ayvaz, sayı: 38)

ÇEVİRİ

Osmanlı Kadını: Efsane ve Gerçekler – Aslı Sancar, çev. Hanife Öz (Kaynak)

“Durum ilginçtir. Batılı seyyahlar tarafından çizilen yanlış Osmanlı haremi ve kadını resmi çok sonra yine Batılı bir kadın yazar tarafından tashih ediliyor. Osmanlı Kadını: Efsane ve Gerçekler kitabı, çizeni de tashih edeni de Batılı olan bir resmin etrafında dönüyor.” (“Osmanlı kadını: Efsane ve gerçekler”, Nihat Dağlı, sayı: 42)

Çirkinliğin Tarihi – Umberto Eco, çev. Elif Nihan Akbaş (Doğan)

“Çirkinliğin kendine has bir tarihi var mıdır yoksa bu sadece güzel olmayanların oluşturduğu bir kategori midir? Yazar, biraz isteksizce “evet” yanıtını verirken, çirkinlik üzerine başlı başına bir kuramsal çalışma yapılmamış olmasının eksikliğinden yakınıyor. Güzelin betimlenmesi ve kuramı başlı başına bir külliyat oluştururken çirkinlik, geçici imalarla savuşturulup geçilmiş.” (“Çirkinliğin kısa tarihi”, Yelda Eroğlu, sayı: 48)

Kalp Zamanı – Ingeborg Bachmann, Paul Celan, çev. İlknur Özdemir (Turkuvaz)

“Bachmann, çok genç yaşta, (47 yaşında) bir yangının ortasında kalarak ayrıldı dünyadan. Celan intihar ettiğinde ellisindeydi. Ne dememi bekliyorsunuz, Celan’ın yerinde olmak isterdim elbette. İnsan, bu dünyaya, sadece o mektupları alabilmek için gelmiş olmayı ister. Ve son söz: Sevgili Bachmann, senin bir dizenle bitireyim: “Her şey söylenmeden kaldı.” yazık!” (“Ingeborg sevgilim, her şey söylenmeden kaldı!”, Ali Çolak, sayı: 46)

Niteliksiz Adam II – Robert Musil, çev. Ahmet Cemal (YKY)

“Başta, zor ve sıkı bir roman demiştim Niteliksiz Adam için. O nedenle çevrilmesi de öylesine zor bir yapıt. Ahmet Cemal, yıllar önce birinci cildi çevirmişti, yıllar sonra, uzun, yorucu ama övgüye değer bir emekle ikinci cildin çevirisini de tamamladı. Ona bu uzun ve yorucu çalışmalarından sonra, böylesi bir başyapıtı Türk okurlarıyla buluşturduğu için teşekkür borcumuzdur.” (“İmpkralya’da niteliksiz bir adam”, Alâattin Karaca, sayı: 43)

Doğu Batı Divanı – Goethe, çev. Senail Özkan (Ötüken)“Divan, daha önce Türkçeye çevrilmişti; bu iki tercüme arasında kalite ve seviye belirleyecek ölçüde söz söylemeye ehil değilim fakat bu kitabı, her satırıyla yayınlanmadan önce okumuş ve tadını çıkarmış bir kişi olarak Senail Özkan’ın tercümesinden yana sempati izhar etmekte mahzur görmüyorum. Eskiler bu hususta, “Huz ma safa / Da ma keder” derlerdi. Okuyucu da öyle yapsın.” (“Doğu-Batı Divanı, yeniden…”, Ahmet Turan Alkan, sayı: 40)

Bütün Öyküleri – Edgar Allen Poe, çev. Hasan Fehmi Nemli (Dost)

“Geçen haftalarda Türkiye’de, bütün öykülerinin şimdiye dek yapılmış en iyi Türkçe çevirisi yayımlandı. Senin doğumundan ancak 200 yıl sonra da olsa, Türk okuyucular da artık derli toplu bir çeviriyle öykülerinin gizemli dünyasına girecekler.” (“Edgar Allan Poe’ya mektup”, Can Bahadır Yüce, sayı: 46)

Tûtînâme, çev. Behçet Necatigil (Can)

“Tûtînâme’deki hikâyelerin tamamı kıssalar, ibretli masallar, öyküler, efsaneler ve fıkralardan oluşur. Hilmi Yavuz’un da belirttiği gibi, Tûtînâme’nin bu yönü (ibret alınacak hikâyeler dizisi), kitabı Binbir Gece Masalları’ndan önemli ölçüde ayırmaktadır. Gerçekten de, Binbir Gece Masalları birçok masala yaslanmışsa da bu hikâyelerin büyük çoğunluğunun bir ibret hikâyesi olduğunu söylemek zordur. Ama Tûtînâme, bir bütün olarak ibret alınacak hikâyeler dizisi olarak kurgulanmıştır.” (“Otuz gece masalı”, Mehmed Mehmedoğlu, sayı: 41)

Hayatım –Agatha Christie, çev. Azize Bergin (Altın)“Mary Westmacott takma adıyla altı tane de aşk romanı yazan Christie, otobiyografisinde polisiye değil aşk romanı kalemini kullanır. Kitap, eserle yazar arasında tematik bir bağlantı olduğunu düşünen tüm okurlar için gerçek bir hayal kırıklığıdır; yüzden fazla cinayeti ustalıkla tasarlayan ve katilleri gözünü kırpmadan yakalatan yazarımız aslında naif bir Viktorya dönemi kadınıdır.” (“Ölümü nesneleştiren edebiyat: Polisiye”, Yelda Eroğlu, sayı: 41)

Aynalar – Eduardo Galeano, çev. Süleyman Doğru (Sel)

“Anekdotlar da aforizmalara benzer. Bilhassa bilgiçlik yüklü konuşmalarda etkili bir işlev görür. Tarihi anekdot aktarımı haline getirenler için de bol bilgi var Aynalar’da. Ama asıl kendi evrensel bakışını oluşturmak isteyenler için değerli.” (“Aynalar tarih de söyler”, Celal Fedai, sayı: 48)

Başlangıçlar: Niyet ve Yöntem – Edward Said, çev. Ferit Burak Aydar (Metis)“Said; Marx, Lukács, Freud, Nietzsche, Conrad, Valéry, Barthes, Derrida, Swift, Coleridge, Vico ve daha onlarca ismi ve yüz küsur yapıtı, Miller’ın deyişiyle kendisi için bir başlangıç yapmak ve bu başlangıcı bir kitap üretmek, mekânda bir yer edinmek ve dünyevileşmek için kullanır, yargılar, temellük eder, yeniden biçimlendirir.” (“Başlarken”, Emrah Pelvanoğlu, sayı: 48)

“Şiir okumayan Türkiye’yi anlayamaz”

08 January 2010 Yazan Yönetici  
Kategori Söyleşi

MURAT TOKAY

Süleyman Çobanoğlu’nun 1995 yılında yayımladığı ilk kitabı Şiirler Çağla büyük bir heyecanla karşılanmıştı.

Çobanoğlu bu kitapta hece şiirine modern bir içerik kazandırmış, “Hece ile bir şey yapılamaz” diyenlere şiiriyle cevap vermişti. İsmet Özel’in kitap hakkında yazdığı “Süleyman Çobanoğlu Heyhat” başlıklı yazı o dönemde çok tartışıldı. İlk kitabıyla şiir dünyasına parlak bir giriş yapan Çobanoğlu daha sonraki yıllarda -ara ara Dergah’ta şiirleri yayımlansa da- şiiriyle pek gözükmedi. Ama şiiri gönlünden atmamış, şiir yazmayı bırakmamıştı. Çobanoğlu yeni kitabı Hudayinabit’i geçtiğimiz günlerde yayımladı. Kitapta çoğu daha önce yayımlanmamış şiirler yer alıyor. Çobanoğlu ile şiiri ve şiir ortamını konuştuk.

Şiirler Çağla’nın yayımlanışının üzerinden 15 yıl geçmişti ki yeni kitabınız Hudayinabit geldi. Bu arada sizi dergilerde değil de daha çok ekranda gördük. Şiirden kopmuş muydunuz?

Ben şiirden hiç kopmadım. Şiir tembelliği yaşadığım oldu ama şiiri gönlümden hiç atmadım. İlk kitabım yayımlandıktan sonra yaptığım işten dolayı lüzumsuz tartışmalar yapıldı. Sanki bütün şairler Olimpos dağında tanrılara şarap sunarlarmış da bir ben yeryüzünde televizyonculukla uğraşıyormuşum gibi bir hava oluştu. Halbuki kimimiz ticaretle uğraşırız, kimimiz kaymakam, kimimiz de gazeteciyizdir. Kim bana gazeteciliğin tuhafiyecilikten daha aziz meslek olduğunu ispat edebilir? Kim diyebilir ki, doktorluk dokumacılıktan daha üstündür, kaportacılar televizyonculardan daha iyi şairdir? Böyle bir şey yok. Ben yine ekmeğimi kazandığım mesleği icra etmeye devam ettim. Bu arada şiir yazmayı da sürdürdüm.

Hudayinabit bunu ispatlayan bir kitap oldu. Bu kitaptaki şiirlerden çok azı Dergâh dergisinde yayımlandı. Ama bunu insanlar beni unutmasın diye yapmadım. Ya Mustafa Kutlu’yu ya da İbrahim Tenekeci’yi görüp, ben şöyle bir şiir yazdım dediğim için yayımlandı çoğu.

Şairler dergilerde hep gözükmek ister. Siz niye arka planda kalmak istediniz?

Sadece şiirde değil bütün işlerimde arka planda olmaya dikkat ederim. Televizyona çıkan biriyim evet ama “star” olmayı bilinçli olarak reddetmiş bir adamım. İstesem pekala star da olabilirdim; ağzım laf yapar, yüzüne bakılmayacak biri de değilim. Bunları tercih etmedim, çünkü görünmek istemiyorum. Ekran önünde bazı işlerimiz olmuştur onları da istediğimiz için değil yapmamız gerektiği için yapmışızdır. Mesela beni şiir gecelerinde, toplantılarda, festivallerde göremezsiniz, gitmem; çünkü sevmiyorum. Bunu da büyülü bir şey olsun, gizemli kalayım, Sezai Karakoç gibi olayım diye yapmıyorum. Ön plana çıkmak gibi bir gayretim yok. Ama elbet ben de şiirlerimin beğenilmesini istiyorum. “Ne güzel şiir olmuş!” dediklerinde hoşuma gidiyor. Zaten şairler bunu duymak için şiir yazarlar.

İlk kitabınız Şiirler Çağla yayımlandıktan sonra ciddi bir yankı uyandırmıştı. İsmet Özel’in de kitap hakkında yazması ve şiirinizi övmesi bütün gözlerin size çevrilmesine yol açmıştı. Bu beklenti sizde nasıl bir karşılık buldu? Bir baskıya yol açtı mı?

Bu işlerin yönünü değiştirecek bir izi olmadı bende. Artık bahsetmek de istemiyorum. Yazı yazmasaydı ne olurdu, başka türlü yazsaydı ne olurdu, ya da o yazıyı başkası yazsaydı ne olurdu? Bunlar çok da önemli değil. İsmet Özel yazı yazmadan önce ben Şiirler Çağla’yı çıkardım. Yazıdan sonra da İsmet Özel gibi yazmadım. Kendi yolumda ilerledim, devam ediyorum. Anlayacağınız üstünde durduğum bir mesele değil.

Kitaptaki şiirlerin çoğu Şiirler Çağla’dan sonra yazılanlardan mı oluşuyor?

Çoğu öyle tabii, ama bu kitapta 1988′de yazılmış, yirmi yıllık şiirler de var. Hatta birkaç dizesi yazılmış ama bitirilememiş, zaman içinde bitmiş şiirler var. Dolayısıyla Şiirler Çağla da Hudayinabit de kendi içinde değerlendirilmeli. Bunların ikisinde de kronolojik bir sıra yok. İkisi de başka başka kitaplar. Kendi bütünlükleri içinde bakmak lazım.

Hudayinabit isminin bir hikâyesi var mı?

“Huda” Arapça, “nabit” Farsça ama “hudayinabit” Türkçe. “Kendiliğinden biten, ekilmiş olmayan” anlamına geliyor. Ben işin bu tarafını önemsiyorum. Fenni gübre kullanmadan, tarımsal politikalara kurban vermeden bir çiçeğin büyümesi işte. Şiirsel bir şey. Bu isim tek başına bile şiirsel.

Yeni kitabınızda daha dolaysız bir anlatımı tercih ediyorsunuz. Yalınlık, sadelik dikkat çekiyor. Kelime seçimleriniz de öyle…

Çok doğru bir okuma. Yaş kemale erdikçe insanlar sadeliği ararlar. “Sobanın ayrımsız adaleti” dediğim zaman o ısı sana kadar geliyor. Ben öyle hissediyorum. Şiirde “güğüm” dediğim zaman o hışırtı başlı başına şiirdir. Zaten ben meşrep olarak da küçük şiiri; kendini azaltan, fazlalıklarından arınmış, dolaysız şiiri seviyorum. Dolayısıyla, sürekli olarak sadeliği arama, onun içindeki şiiriyeti arama kaçınılmaz bir savaştır. Hudayinabit de biraz o maceranın kitabı.

Hudayinabit’te zengin bir Türkçe ve böceğiyle, çiçeğiyle deyimiyle, deyişiyle geniş Anadolu coğrafyası var. Halka yakın bir dil var bu kitapta…

Evet, halka yakın ama popülizm anlamında değil. Daha doğrusu büyük Türkçeye daha yakın. Hepimiz; bütün mürekkep yalamışlar “Osmanlıca kelimeleri” severiz. Ama Türk dilinin gerçek derinliği, halk söyleyişindeki o muhteşem nüanslar, kelimeler, terkipler çürümeye terk edilmiştir. Elimizde Tarama Sözlüğü diye Derleme Sözlüğü diye bir hazine var. Hiç olmazsa insanlar bunları açıp baksınlar. Pörtlemek fiilinin ya da tepsermek fiilinin karşılığı yok işte. Bu kelimeleri unuttuğunuz anda mezara giriyor. Tepsermek, kurumaya yüz tutmaktır. Ama kullanan var mı bu kelimeyi? Ben tepseren şiiri arıyorum. Yağmur yağmış, ertesi gün güneş açmış, o zaman toprak tepsermeye başlar işte. Kurumaya yüz tutar yani. Dolayısıyla tepseren toprağa iyi bıçak atarsın, iyi mantar ararsın.

Şiirler Çağla’da bir şiire şu alıntıyla başlıyordunuz: “Şair, onun göz kapakları yok gibidir.” İyi bir gözlemci misiniz?

İnsanlık halleri, yaşadığımız dünya, maruz kaldığımız olaylar, bunların tümünde şairin göz kapakları yoktur. Eğer bir konuda İsmet özel, Sezai Karakoç, Attila İlhan, Behçet Necatigil, Cahit Sıtkı, Asaf Hâlet bir şey diyorsa dikkate alırsın, almak zorundasın. Kırk yıl Demirel’i dinledin, daha kimleri kimleri… Esas bunu dinlemelisin. Hiçbir şairin ayakları yere basmak zorunda değildir. Şairlerin baktıklarından ne gördüğü önemli meseledir. Gazeteci gurularının ağzının içine bakıyoruz. Geç bunları. Neler döndüğünü merak ediyorsan şiir oku. Şiir okumayan adamın Türkiye’yi anlama şansı yoktur. Türk şiirinden haberi olmayan Türkiye’yi tanıyamaz. Bu Kürt meselesinde de, kalkınma meselesinde de, tarım politikalarında da böyledir. Türk şiirinden nasibi olmayanın Türkiye hakkında söyleyeceği söz olamaz.

Şiirlerinizde Necatigil’in, Asaf Halet’in, Sezai Karakoç’un, Yunus Emre’nin sesini duyuyoruz…

İftiharla yapıyorum bunu. Benim şiirimde Yahya Kemal’in sesi, Ahmet Haşim’in sesi, Yunus’un sesi duyulsun. Bunun ardından söylenecek her şeye razıyım. Yeter ki büyük ihtişam, o büyük ses yankılansın.

İlk kitaptan farklı olarak bu şiirlerde Süleyman Çobanoğlu şükreden bir şair olarak karşımıza çıkıyor. Yakarış şiirlerini görüyoruz. Şiirler Çağla’da Allah lafzı hiç geçmiyordu. Hudayinabit, Allah’ı anarak başlıyor. Allah kelimesi 12, Tanrı kelimesi 8, Rab 2, Yaratan 1 kez kullanılmış. Bunun yaşla bir ilgisi var mı?

Şüphesiz var. Ama Şiirler Çağla Allah’sız bir kitap değil. Daha dolaysız bir anlatım demiştik ya, o dolaysızlığın bir parçası olarak okumak lazım bu şiirleri. Ben bütün bu gürültünün içinde sade Müslüman’ı arıyorum. O mertebelere gelmiş değilim, sadece onu hatırlamaya çalışıyorum. Anmaya ve hayatıma katmaya çalışıyorum. Bir kargaya Allah’ın ayeti olarak bakan adam nasıl bir adamdı? Ben niye öyle değilim? Niçin kırk türlü şeyle zihnim ve gönlüm parçalanmış? Niçin vahdete uzak düşmüşüm? İslamcı var, sağcı var, solcu var, Ahmetçi var, Mehmetçi var. Müslüman nerde?

Bir derviş edasıyla söylenmiş mısralar var: “Çatalda iki zeytin dünya ahret taamı” diyorsunuz mesela. Bu şiirleri okuyan sizin büyük bir şehirde yaşadığınıza ve televizyonda çalıştığınıza inanmayabilir…

Bu enteresan bir mesele. Eserle müessir arasında makas ilişkisi… O makasın kapalı olduğu mutlu insanlar var. Mesela Yunus hem bir derviş hem de şair. Karacaoğlan o kadar gelini, kızı gördü mü, sevdi mi, sormak lazım. Ya da Necatigil hakikaten küçük evlerin adamı mıydı, sormak lazım. Ama şiir zihnimizin art alanının, gönlümüzün diplerinin nasıl çalıştığını ortaya koyar. Arada bir de olsa tabakta duran iki zeytine baktığımda o şeyi görüyorum. Her zaman öyle bir derviş miyiz, hâşâ! Kırk türlü günahın içinde debelenen insanlarız. Ama bu biraz da gayrettir. Böyle de bir dünya var: “Süleyman aman oradan uzak düşme. Telkindir şiir nihayetinde.”

Hepimiz görsel şiir yazsak ne olacak!

Bir şiirde şöyle diyorsunuz: “öyle konuşurlar ki/ arada birkaç kuğu/ ziyâde kargalardır çığlık çığlığa şuara”. Bir başka dize: “çalsın tulumlar şiir tükendi”. Bugünkü şiir ortamını nasıl değerlendirirsiniz?

Şiirin tükenmesi insanlığın tükenişiyle koşut bir şey, insanlık tükendiği için şiir de tükenir. Ama şairlerin kifayetsiz ihtirasları, tezviratları şiiri tüketen etmenlerden birisi. Somut şiir, epik şiir, klasik şiir, görsel şiir… Bu bunun kankası, bunlar bu dergiyi birlikte çıkardı da ondan birbirine torpil yapar da falan… Böyle bir rezillik sürer gider yıllardır. Biz kendimizi bildik bileli böyledir, geldik gidiyoruz hâlâ da böyle… İyi hoş da senin bir şiirini alıp bir genç sevdiğine okumuyor. Gözünü kapattığında senden bir mısra gelmiyor kimsenin aklına. Birisi mektup, hadi e-posta diyelim, yazarken altına şair de şöyle demiş zaten diye not düşmüyor. Sen neyin tartışmasını yapıyorsun, neyi paylaşamıyorsun? Şiiri tartıştın da ne oldu? İnsanlar zannediyor ki şiir meselelerini, poetik sorunları tartışmak şiirin önünü açar. Hayır! Şiirin önünü şu açar: Bir gün Kastamonu’dan biri kalkar gelir, iki gün orada burada kalır, şiirini yazar, derginin kapısına götürür bırakır. Elazığ’dan, Afyon’dan, Antalya’dan bir çocuk gelir, o şiir ortamının da canına okur. Sen de elindeki o teorinle sap gibi kalırsın. Anlamadıkları tek şey şu, şiir sorununu aşmanın tek yolu iyi şiir yazmaktır. Moda tabirle şiire bir açılım olacaksa, en iyi yolu iyi şiir yazmaktır. Eliot’ın şiir üzerine yazdıklarını düşünün, Çorak Ülke’yi yazmasa dikkate alınır mıydı? Necatigil’in düzyazıları, şiirleri yanında bir cilt olarak durmasaydı benim umurumda olur muydu? Karacaoğlan da şiir üzerine düşünmüştür, Fuzuli de, Nabi de.. Ama mesele, neyi ne kadar yazdığımız ve başarabildiğimiz. Hepimiz epik, hepimiz görsel şiir yazsak ne olacak! Ben bu arkadaşlara kendi uyuzunuzu şiir ortamında kaşımayın, derim. Yazdığın şiir neşv ü nema buluyorsa konuş. Ben Şiirler Çağla’nın ardından çıkan bu bunun adamıdır, bu bunlardandır gibi yazıları toplasam cilt olur. Allah şahit hiçbirine cevap vermedim. Versem kafasını kopartırım, o cevabı da veririm. Ama ben cevabımı şiirimi yazarak verdim.

Son soru “İftitah” şiirinde geçen dize olsun: “Asla namazdan önce şiire bakmayacaksın” Niçin?

Namazın esas vasfına yazılmış bir şeydi. Yoksa camiye giderken şiir okuma gibi bir şey değil. Uluhiyet önünde şiir haddini bilmeli. Ama bu, şiirin dünyanın en büyük şeyi olduğu gerçeğini gölgelemez. Bunu farkında olarak ve bilerek söylüyorum. Neden böyledir? Çünkü şiir kutsal kitaplara benzer. Musevilik dediğin zaman, Neşideler Neşidesi, mezmurlar, İncil dediğiniz zaman bablar, Kur’an dediğiniz zaman sureler, ayetler hatıra gelir. Kutsal, kendini şiirle ifade eder. Hangi dilde okursan oku, dua dediğin şey kafiyelidir. Ninni de öyledir. Bebek senin görsel şiirini dinlemez… Şiir dediğin şey dünyanın temelidir, dünyanın altından geçen ince kırmızı hattır. Ufuktaki çizgidir. Bunları artistlik olsun diye söylemiyorum. Nuri Pakdil aynı kitabı yazsın, aynı yazıyı daha ağır yazarım. Şiirin karşısındaki her şeye şiirle durmaya devam edeceğim. Ben 1990′da bir şiir yayımladım, hece ve vezinle yazılmıştı, sene 2009 şu anda dergilerde şiir yazan çocukların yarısı öyle yazıyor. Bununla iftihar ediyorum. Ben, Melih Cevdet Anday’dan rövanşı aldım, hatta Orhan Veli ile de hesaplaştım. Sen benim milli veznimi depoya kaldıramazsın, yemezler bunu, yemem ben.

El yordamıyla ve yaralar içinde – Ali Çolak

08 January 2010 Yazan Yönetici  
Kategori Benim Kitaplarım

ALİ ÇOLAK

İki cümle arasında olup bitti her şey. Otuz altı yıl arayla okunmuş iki cümle…

Birleştirilmiş sınıflı köy ilkokulunun biricik kütüphanesi camlı dolaptan alınmış o ilk kitap, Küçük Kemancı’ydı ve şöyle başlıyordu: “Küçük ev, dağın yamacındaki ağaçların arasında kalıyordu.” Okumak dediğimiz sonu gelmez maceranın hazzını duyuran elbette bu cümle değil, hikâyenin kendisiydi. Hatırası hâlâ ikindi sıcağında yalanmış bir külah dondurma serinliğiyle durur. Ve şimdi, nice kitaplardan, nice hikâyelerden ve biriktirilmiş sözcüklerden sonra elime aldığım son kitap, Eduardo Galeano’nun Aynalar’ı… “Yaşam, isimsiz ve anısızken yapayalnızdı.” diye başlıyor. Yaşam, kitaplar ve hikâyeler olmadan da yapayalnız değil midir? Bu iki cümle arasında dokunduğum, kokladığım, tarifsiz hazlar devşirdiğim sayısız kitabı hatırlamak ve onlardan söz etmeye durmak, adamakıllı cesaret işi. Selim İleri yazmıştı: “Bu yolculuğa çıkamam!”

İnsan, okuduğu kitaba benzer

Birine kitaplarını anlat demek, ilkgençlik aşklarını sormaya benzer. Yaşattıkları bütün hazlar ve acılar, ruhunuzda kalıcı izler bırakmış, mizacınıza sinmiştir. Ne yazıya ne de söze gelir; siz onlarsınızdır biraz; onlar sizde hüküm sürmektedir. Anlatmaya durduğunuzda, her birinin durup gözlerinize baktığını düşünürsünüz. Bundan sonra ne söyleseniz azaptır. Okumak nedir ki… Bir ömür kelimeler, hikayeler, hatıralar ve hazlar biriktirmek… Bunları birbirine ekleye ekleye yaşlanırız. Geçtiğimiz yollara dökülen kelimeler kalır bizden. Ve insan en çok okuduğu kitaplara benzer. Kütüphaneler, kişisel tarihimizdir, ruhumuzun soy kütüğü…

Şimdi, şunca yılın kitaplarını, bana rengarenk zamanlar, tarifsiz mutluluklar, sınırsız ülkeler armağan edip gitmiş binlerce kitabı hatırlamaya çalışırken, derin bir ürpertiyle dünyanın ilk günlerindeki gibi yapayalnız buluyorum kendimi. Bütün o hikayeler, sözcükler, kahramanlar; dünyanın bilmediğim şehirleri; kardeşim, ağabeyim, dostum bildiğim o romancılar, öykücüler, şairler… Nereye gittiniz?

Bir tek kitabın bile bulunmadığı bir evde doğan çocukların okurluk hayatı tuhaf rastlantılarla başlar. Talihin düşe kalka, insanı hangi kitaplara, hangi yazarlara, hangi bilinmez serüvenlere götüreceği belli değildir. El yordamıyla ilerler, yaralar içinde kalırsınız. Böyledir benim okurluğum. Dünya Nimetleri’nin açtığı yaraları yıllar yıllar sonra mutlu tesadüflerin eseri olarak Lemalar iyileştirecektir. Ne ki, arada çokça heba edilmiş zamanlar, geç kalınmış kitaplar ve bir yığın abur cubur vardır.

Otuz Beş Yaş’la tanışma

Ergenliğin başlarında bir çocuk hatırlıyorum. Okul çıkışı, bir kitapçı vitrininin önünde durmuş, içerideki kitaplara bakıyor. Güneşte kalmaktan rengi solmuş sıra sıra romanlar, şiir kitapları… Nelerdi Yarabbi! Afrikanın Yeşil Tepeleri, Çanlar Kimin İçin Çalıyor, Garp Cephesinde Yeni Birşey Yok, Gazap Üzümleri… Çare bulunmaz çekingenliğiyle içeriye nasıl girdi, Otuz Beş Yaş’ı nasıl aldı, bilmiyorum. O küçük, sarı-yeşil kapaklı şiir kitabı, ilkgençlik yıllarının en sadık yol arkadaşıydı. “Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız / Hatırası bile yabancı gelir…” Bu kitabın arka sayfalarında mıydı, yoksa bir başka gün aynı çekingenlikle satın alınan başka bir kitabın mı, Varlık Yayınları’nın bütün kitaplarının listesi… Büyük macera başlıyordu ve önce adları en kışkırtıcı, en çok macera vaat edenler seçilip işaretleniyordu. Uykuda Sevilen Kızlar, Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde… Sonra Hüseyin Rahmi, Sait Faik… O alaca sabahlarda, kan rengi akşamüstülerde, bol güneşli baharın hayata çağırdığı uzun haftasonlarında dünya adamakıllı güzelleşiyordu artık! Oysa, burası, etrafı dağlarla çevrili küçücük bir köydü. Kim diyebilirdi, o çocuk burada yaşıyordu!

Bütün o romanlar, sonra Çalıkuşu, İnce Memed, Suç ve Ceza, Vadideki Zambak… okurunu kandıracak, yarım kalmış okul defterlerinin boş sayfalarına bir düzine roman adı, konusu hatta kahramanlar listesi yazdıracaktı. Birkaç yaz, bir sürü roman konusu uydurmakla geçip gitti… Talihliydim, çünkü roman yazabilecek bir yeteneğim olmadığını çok erken fark ettim. Yazmaya, kimi dost yazarların yoldan çıkarmasıyla başlarmış insan. Üniversitenin ikinci sınıfında olmalı, bir gün bir arkadaşımın kitaplığını karıştırırken Mağaradakiler çıkıyor karşıma. “Bir mağara düşün dostum…” Galiba, ‘yazmak’ arzusu, bu cümleyi okuduğumda bir sızı gibi gelip yerleşti. Bütün yazı hayatımı kuracak cümleydi bu: “Bir mağara düşün dostum!”… Daha sonra Bu Ülke, Umrandan Uygarlığa… İlla ki Bu Ülke! Cemil Meriç okumak, bir yandan yazmaya kışkırtıyor, bir yandan da büyük bir çaresizliğin kapısında bırakıyordu.Tıpkı Sezai Karakoç’un şiirlerini okuduğumda duyduğum benzersiz acılar gibi… Körfez Şahdamar Sesler, ‘şiire veda etmelisin’ diyecekti; Cemil Meriç, ‘Deneme yazmalısın!’… Ne var ki, Refik Halit’in hikayeleri dışındaki düzyazılarını, Tanpınar’ın Beş Şehir’ini, hele Salah Birsel’i, Nurullah Ataç’ı, Nermi Uygur’u, Eyüboğlu’nu, Rasim Özdenören’i tanımak için daha vakit gelmemişti. Zweig, Henry David Thoreau, Jean Cocteau, Roland Barthes, Manguel ve Duras teyze de henüz el uzatmış değillerdi. Bazı aşklar gibi bazı kitaplar da zamanını bekler. Onları bulursunuz ve dünyanız değişir.

‘Deneme öğretmeni’ Refik Halid

Benim yeni bir dünyaya doğru yol alışım belli ki Sezai Karakoç’un düzyazılarıya olmuştur. Ruhun Dirilişi, Yitik Cennet, Diriliş Muştusu… O güne kadar hiç tatmadığınız bir meyveyi dişliyor gibi tarifsiz, şaşırtıcı, iştahınızı kabartan bir lezzet; benzersiz bir üslup… Sonra Refik Halid’i, Tanpınar’ı, Ataç’ı, Haşim’i, Rasim Özdenören’i, Cahit Zarifoğlu’nu ve Salâh Birsel’i keşfediş… Uzun bir göçebelikten sonra, yerleşik hayata geçmek gibi bir şeydi bu. Nihayet bir su kıyısına varmış, yükümü indirmiş; bir ev kurmaya, bir bahçe çevirip yeşertmeye başlamıştım. Artık bundan sonra ekip biçeceğim biricik ürün denemeydi. Beş Şehir ve Yaşadığım Gibi önümde dağ gibi duruyordu. Ataç’tan Günlerin Getirdiği, Karalama Defteri… Üç Nesil Üç Hayat’tan Tanıdıklarım’a kadar bütün Refik Halid külliyatı… Refik Halid’i ‘deneme öğretmeni’ seçecektim kendime. Hayatın ince yanı, bütün coşkusu ve ironi… Onu okurken kendimi okur gibi oluyordum. Türkçede bir şey yazılacaksa bu dille yazılmalıydı. O geniş ve asfaslt yolun yanıbaşında bir keçiyolu açmalıydım.

Bir deneme okurunun varıp dayanacağı yer, elbette Salâh Birsel olmalıydı ve ben o yolu yine el yordamıyla yürüyecektim. Salâh Bey’in kapısında beni Geceyarısı Mektupları karşıladı. Sonra Aynalar Günlüğü, Hacivat Günlüğü içeri buyur etti. Kurutulmuş Felsefe Bahçesi, “kal burada” dedi. Amerikalı Tolstoy, Halley Kimi Kurtarır, Asansör… Artık Salâh Bey Tarihi’ne dalmanın zamanı gelmişti. İnsanlar, semtler, mekanlar ve sonsuz kitaplar… Bu, bir ‘gör-işit eğlen’ sanatıydı. Türkçe’nin kıyısında bir de ‘Salâhça’ diye bir dil vardı ve ben, şükürler olsun, bu dili sökebilen bahtiyarlardandım. Alberto Manguel’in kütüphaneler için söylediğini pekala kitaplar için de diyebiliriz: Kimi aşklar gibi kitaplara duyulan aşkın da öğrenilmesi gerekir… Salâh Bey bu aşkın yolunu yordamını belletecek, beni dünyanın bütün soylu denemecilerinin kitaplarıyla tanıştıracaktı.

Salah Birsel nasıl sözcüklerle oynaşmayı ve ‘gör- işit -eğlen’ yolunu açtıysa önüme, Stefan Zweig da insanların kederli ruhunda gezinmeyi öğretti bana. Üç Büyük Usta: Balzac, Dostoyevski, Dickens… Kendileri ile Savaşanlar: Kleist, Nietzsche, Hölderlin… Kendi Hayatlarının Şiirini Yazanlar: Casanova, Stendhal, Tolstoy… Sonra denemeler, mektuplar, romanlar… Zweig okulundan mezun olmanın imkanı yoktu. Kederli ruhlar birbirini bulmayagörsün, sanki hiç tanışmamışlar, ezelden beri birbirlerini tanıyormuş gibi olurlar. Zweig’la benimki böyle bir hikâyedir.

Doyumsuz bir yolculuktu

“Kitaplardan yoksun birine dünya çok dar geliyor olmalıydı.” der Zweig, Buluşmalar’da. O ‘darlık’tan ödüm kopardı benim. Bilmiyorum doğru muydu… Kitaplarla ördüğüm korunaklı duvarlar çoğu zaman başka dostlara ihtiyaç duyurmadı. Bu yüzden, insanları lüzumsuz varlıklar gibi gördüm çoğu zaman. Ne de olsa kusursuz sevgililer, aldatmaz dostlar vardı orada. Tarifsiz mutluluklar ve kederler içinde. İşte hepsi gözlerimin içine bakıyorlar şimdi, sevilip hatırası saklanmış kadınlar gibi. Nicesinden söz açmaya yer kalmadı, haklarını helal etsinler. Hepsi, hepsi… Semaver, Eylül, Erenlerin Bağından, Beyaz Geceler, Fahim Bey ve Biz, Dostlukların Son Günü, Çağ ve Nesil, Beyaz Gemi, Dorian Gray’in Portresi, Çavdar Tarlasında Çocuklar, Kalbin Zümrüt Tepeleri, Huzur, Şehir Mektupları, Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi, Yaşama Uğraşı, Milena’ya Mektuplar, Otuz Yaş, Görünmez Kentler, Gül Yetiştiren Adam, Yunus Divanı, Ya Tahammül Ya Sefer, Malte Laudris Brigge’nin Notları, Akşam Şiirleri, Bize Göre, Okumanın Tarihi, Aşk Şiir Bilgelik, Ne Kitapsız Ne Kedisiz, Nun Masalları, Yavaşlık, Altıncı Şehir, Uzun Çarşının Uluları ve Sözler, daima…

Benim için doyumsuz bir yolculuktu, teşekkür ederim.

Bir deniz feneri olarak Füruzan

08 January 2010 Yazan Yönetici  
Kategori Öykü

GONCA ÖZMEN

1960 sonrasında öykünün canlanmasında etkili olan Leyla Erbil, Sevgi Soysal, Sevim Burak, Selçuk Baran, Tomris Uyar gibi yazarlar içinde, bu türe farklı bir soluk ve yeni bir dil getiren Füruzan’ın da oldukça önemli bir yeri vardır. Füruzan, olayları ve kişileri anlatımındaki yalınlık, doğallık ve sıcaklıkla çok okunan bir öykücü olabilmiştir.

Bu yönüyle de bir bakıma diğerlerinden ayrılır. 29 Ekim 1935’te İstanbul’da doğan Füruzan, yedi yaşındayken babası öldüğü için, ailesinin kısıtlı ekonomik olanakları nedeniyle ortaöğrenimini tamamlayamamıştır. Kısa bir süre tiyatro oyunculuğu da yapan yazar, ilk öyküsünü 1956’da Seçilmiş Hikâyeler Dergisi’nde yayımlamıştır. Özellikle 1968’den sonra Dost, Papirüs ve Yeni Dergi’de yayımladığı öyküleriyle geniş bir okur kitlesince sevilmiş ve eleştirmenlerden de övgüler almıştır. Memet Fuat’ın “edebiyatımızda bir olay” olarak nitelediği ilk öykü kitabı Parasız Yatılı (1971) ile 1972 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazanmıştır. Behçet Necatigil, Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü’nde onun için şu değerlendirmeyi yapar: “Kişilerini, olayları insancıl, abartmasız, iyimser bir bakış açısıyla saptayan, çözümleyen kısa, uzun hikâyeleriyle az zamanda geniş ilgi topladı.”

Gözlem zenginliği, ayrıntı ustalığı

Füruzan, toplumsal gerçekleri ele aldığı eserlerinde, tutarlı bir dünya görüşüyle çeşitli sorunlarımıza eleştiriler yöneltmiştir. Yaşadığı döneme tanıklık eden yazarın öyküleri, yaşantısından, özellikle de çocukluğundan izler/izlenimler taşır. Çevresini bir çocuk merakı ve dikkatiyle gözlemleyip en ince ayrıntılarıyla anlatan yazar için Fethi Naci, ilk yazdıklarından başlayarak öykülerinde “bir gözlem zenginliği, bir ayrıntı ustalığı, yaşanmışlıktan gelen inandırıcılık, bir insan sıcaklığı görülür,” dedikten sonra şöyle devam eder: “bir mozaik sanatçısı gibi kullanır ayrıntıları, (…) Füruzan’da hikâye demek ayrıntı demektir, diyebilirim.” (Edebiyat Yazıları, Gerçek Yayınevi, Şubat 1976, s. 110, 122-123) Füruzan, süsten uzak, yalın ve anlaşılır bir dille yazdığı öykülerinde insanımızı ve sorunlarını yepyeni bir duyarlıkla yansıtmıştır. Duygu yüklü ve şiirsel anlatımı aynı zamanda inandırıcıdır da “Yazarlığımda uygulamak istediğim yöntemden ilki diyebilirim ki anlaşılır olmaktır. İkincisi ülkemin sorunlarına doğru bir açıdan bakabilmek” (R. Taner-A. Bezirci, Edebiyatımızda Seçme Hikâyeler, Gözlem Yay., Ocak 1981, s. 256) diyen Füruzan’ın öykülerinde, tek sözcükten oluşan ya da devrik, tamamlanmamış cümlelere sıkça rastlanır. Bazen bir sözcük ya da imgeyle bile oldukça zengin çağrışımlar yaratabilir okurda. İnsan sevgisi, iyimserlik, hüzün ve umut vardır yazdıklarının çoğunda. Genellikle geçmişten söz ettiği, güçlü gözlemlere dayanan, sağlam kuruluşları ve bütünsellikleriyle dikkati çeken öykülerinde; kişilere göre, çoğunlukla bir çocuğun, genç bir kızın ya da kadının ağzından farklı anlatım biçimleri denemiştir. Kahramanlarının ruhsal durumlarını genellikle diyaloglara dayalı olarak ya da betimlemelerle ortaya koyar. Özellikle çocukların bakış açısından, çocuksu bir tarafsızlıkla, bazen yetişkinlerin çocukluğuna geri dönüşlerle; ancak nostaljiye yer vermeden, değerlerin değişmesini ve yaşantılardaki trajik olanı duyumsatır.

Olayları, kahramanlarını, onların düşünce ve davranışlarını toplumsal/ekonomik koşullar ve konumlarına uygun ve ayrıntılı olarak veren Füruzan, mekân olarak da genellikle İstanbul’u seçmiştir. Kendisi bu durumu şöyle açıklar: “Birinci öğretmenim annemdi, ikinci öğretmenim kentimdir. (…) Kanımca ayrıntıların anlatmak istediğim şeyi sağlamlaştırması önemli benim için.” (Dünya Kitap, 10 Ekim 2008, sayı: 204) Kahramanlarının çoğu alt ve orta tabakadan, büyük kentin kenar mahallelerinin yoksul insanlarıdır. Kendilerine “düşmüş” ya da “kötü” denilen, bazıları çocuk sayılabilecek yaşta kızlar ve kadınlar, öksüzler, sokak çocukları, beslemeler/hizmetçiler anlatılır daha çok. Bunlar bastırılmış özlemleri ve düşleri olan, gerçek sevgiye ve insan yerine konmaya gereksinim duyan, daha iyi bir yaşam için sınıf atlamaya çalışan kişilerdir. Öykü kahramanları arasında çocuklar oldukça önemli bir yer tutar ki onların iç dünyalarını ve olaylara bakış açılarını başarıyla yansıtabilmiştir.

Burjuva ikiyüzlülükleri

“Nehir”de ağayla birlikte olan on üç yaşındaki yoksul kızdan, “Benim Sinemalarım”da para karşılığı erkeklerle yatıp yoksul ailesine yardım eden Nesibe’ye; yoksulluk nedeniyle ‘kötü yola’ düşmüş/düşürülmüş kızların, kadınların kişiliklerini tüm ayrıntı ve psikolojik derinlikleriyle ortaya koyarak öykücülüğümüze önemli tipler/karakterler kazandırmıştır. “Günübirlik Adada” öyküsünde zengin bir aileye besleme/hizmetçi olarak verilen bir köylü kızın, Cennet’in uyum sorunlarını; “Seyyid”de köyden kente gelen bir kahveci çırağı çocuğun iç dünyasını; “Temizlik Kolu”nda ise yoksul bir kız öğrencinin daldığı düşler ve temizlik koluna seçilme sevincini ele almıştır. “Haraç” adlı öyküde bir hizmetçi olan Servet’in gözünden çocukluğunda gelip genç kızlık ve olgunluk dönemlerini geçirdiği eski bir İstanbul konağı ve oradaki yaşam tüm değişimleri ve çöküşüyle anlatılır.

Bu arada burjuva ailelerindeki çöküntüye ve bu sınıfın ikiyüzlülüğüne de değinilir. “Sevda Dolu Bir Yaz”da 1950’ler ve sonrasında Türkiye ve İstanbul’da yaşanan tarihsel ve toplumsal değişimler irdelenir. Sevgi ve hüznün iç içe geçtiği “Gül Mevsimidir” adlı uzun öyküsü; bir aşkı anlatmasının yanı sıra usta işi bir kurgu ve geri dönüşlerle toplumumuzun elli yıllık bir döneminin toplumsal ve siyasal yapısını da gözler önüne serer. “Bir Evin Dıştan Görünüşü”nde bir küçük memur ailesine odaklanır Füruzan. “Taşralı”, “Parasız Yatılı”, “Kuşatma”, “İskele Parklarında”, “Sabah Eskimişliği”, “Piyano Çalabilmek” gibi öykülerinde ise ana-kız ilişkilerini derinlemesine irdeler. Küçük yaşta babası öldüğü için annesiyle birlikte kalan Füruzan’ın bireysel tarihi içinde de önemli bir yeri vardır bu konumunda. Parasız Yatılı, Kuşatma ve Benim Sinemalarım kitaplarındaki bazı öykülerinde ise göçmenleri konu alan Füruzan; bu bağlamda, edebiyatımızda çokça işlenmiş olan gurbet ve yurt özlemine, uyum sorunlarına yönelir. Mehmet H. Doğan’ın “doyumsuz güzellikte bir hikâyedir, (…) en küçük bir fazlalık ya da noksanlık hissettirmez insana” (Tekrarın Tekrarı, Dost Yay., Aralık 1972, s. 105) dediği “Edirne’nin Köprüleri”nde; Rumeli’den Edirne’ye, sonra da İstanbul’a göç eden bir aile, amcasının yanında büyüyen yetim bir kızın ağzından anlatılır.

Çok yönlü sanatsal çalışmaları olmakla birlikte Füruzan ismi öncelikle usta bir öykücüyü çağrıştırır bende, ki çoğu kimse için de böyledir bu. Parasız Yatılı ve Benim Sinemalarım gibi öykü kitaplarının yanında Kırk Yedi’liler (1974) adlı romanı da geniş okur kitlelerince sevilmiş ve 1975 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü’ne değer görülmüştür. Kırk Yedi’liler, 12 Mart dönemini, o dönemdeki öğrenci olaylarını, işkence ve ölümleriyle tutuklama ve sorgulamaları anlatır. Roman kahramanlarından Emine’ye yapılan dehşet verici işkenceyi en ince ayrıntılarına kadar sayfalarca anlatan Füruzan, kadının yalnızlığını ve erkek egemen toplumda cinsel açıdan ötekileştirilmesini, bakire olmadığı için işkenceciler tarafından aşağılanmasını ortaya koyar bu romanda. Eserlerinde kadın sorunlarına değinmiş olan Füruzan, Kırk Yedi’liler romanında, Emine ile ablası ve annesi bağlamında üç farklı kuşak ve onların farklı sorunlarına eğilir. A. Ömer Türkeş, Kırk Yedi’liler için, “kadın sorunlarına bugün bile radikal sayılabilecek bir açıdan yaklaşmasıyla ve orta sınıf insanlarının özlemlerini, kıstırılmışlıklarını anlatışıyla, hâlâ güncel sayılabilecek bir yapıt,” (İhsan Işık, Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi, Elvan Yay., 2006, s. 1408) değerlendirmesini yapmıştır. Berlin’in Nar Çiçeği (1988) romanında ise Türkiye’den Almanya’ya işçi olarak giden bir ailenin, yaşlı ve yalnız bir Alman kadınla yakınlığı ve bu insanların farklı dünyaları, kültürleri yansıtılmıştır. Sevginin yüceltildiği, önyargıları yıkan bir romandır bu.

‘Parlayan ve aydınlatan’

Romanlarından başka, oyunlar (Redife’ye Güzelleme-1981, Kış Gelmeden-1997), senaryolar (Benim Sinemalarım, Ah… Güzel İstanbul) ve şiirler (Lodoslar Kenti-1991) de yazmış olan Füruzan’ın 1976’da çağrılı olarak gidip bir yıldan uzun bir süre kaldığı Berlin’de Türk işçileriyle yaptığı röportajları, onların yaşantılarını ve sorunlarını içeren yazılarından oluşan Yeni Konuklar (1977) ve Almanlarla ilgili gözlem ve izlenimlerini, anılarını yazıya geçirdiği Ev Sahipleri (1981) adlı kitapları bulunmaktadır. Dokuz Çağdaş Türk Öykücüsü (1982) adlı antolojisini ve Türkiye Çocukları (1979) adlı çocuk kitabını da Doğu Berlin’de hazırladı. Füruzan’ın İşte Bizim Rumeli (1994), sonradan Balkan Yolcusu (1996) adıyla yayımlanan bir de gezi kitabı vardır. 1982’de yayımlanan Gecenin Öteki Yüzü kitabından sonra, diğer çalışmaları nedeniyle, öykü yazmaya uzun süre ara vermiştir. Sinema dilinden yararlanıp, yer yer o anlatım dilini kullanan Füruzan; yurtdışı festivallerinde çeşitli ödüller alan Benim Sinemalarım adlı filmi Gülsüm Karamustafa ile birlikte yönetmiştir. “Parasız Yatılı” öyküsü de sinemaya uyarlanmıştır. Füruzan’ın yapıtları Almanca, İngilizce, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca, Norveççe, Japonca, Rusça ile Arapça ve Farsça gibi dillere çevrilmiştir. Öykücülüğümüzün deniz fenerlerinden olan Füruzan, bu yıl İstanbul TÜYAP Kitap Fuarı’nın “onur yazarı”. Fuar süresince Füruzan’ın edebi kişiliği ve eserleri üzerine kaçırılmaması gereken çeşitli söyleşi ve paneller gerçekleştirilecek. Farsçada “parlayan ve aydınlatan” anlamına gelen Füruzan ismi edebiyatımızı ışıklandırmaya devam edecek.

Bir çıkış tüneli olarak havaalanı

08 January 2010 Yazan Yönetici  
Kategori Edebiyat

ÖMER ERDEM

Bu kitabın ne demek istediğini çok merak ediyorsanız pratik bir önerim var. Önce resimlerine bakın.

Yazılarla hiç ilgilenmeyin. Gözünüz kaysa bile hemen atın zihninizden. Havaalanı önce resim ve gösteridir çünkü. Fakat resim ve gösteri tek başına nedir ki kelimelerin kılavuzluğu olmadan? Yine minik ama önemli bir öneride bulunayım: Kitabın son metin bölümünü tekrar tekrar okuyun. Yenilenir gibi her gün birbirini tekrar eden döngünün ne olduğunu anlamak için iyi bir yol bu. Alain de Botton bir seyahat dergisi yazarının gözüyle değil, belki de hareket yorumcusu sıfatıyla anlatmaya çalışıyor olup biteni. Yeni dünyanın ikonlarını deşmeye niyetli.

Havaalanında Bir Hafta’yı okumaya başlarken birden Tom Hanks ve Catherina Zeta-Jones’un oynadıkları filmi hatırladım. Victor Navorski, Krakozhia’lı sıradan bir vatandaştır. Vaktiyle müziğe pek düşkün olan babası, Amerikalı bir müzik grubundan imzalı fotoğraflar almıştır. Victor(Tom Hanks) eksik olan imzaları tamamlamak gibi sıradan ancak kendisince vazgeçilemez gerekçeyle Amerika’ya gelmiştir. JFK Havaalanına indiği vakit, ülkesinde darbe olur. Güvenlik gerekçesiyle ne Amerika’ya girebilir ne de ülkesine dönebilir. Havaalanı onun arafına dönüşür. Üstelik güvenlik müdürü Stanley Tucci gibi bürokratik bir anafor tarafından çevrilmiş haldedir. Catherina Zeta-Jones aşk olarak çıkacaktır karşısına. Komedi ile dramın iç içe geçtiği fimde Spielberg havaalanın ruhunun peşindedir.

Yazar, 5. Terminal’de!

Oysa havaalanları insanları ezer. Uluslararası havaalanları insan gelgiti arasında alttan alta devletlerin gösteri alanlarıdır. Şirketler, markalar ve para sonsuz tebessümlerinin içinde en çetin iktidar savaşlarını sergilerler. Havaalanı ülke demek değildir sadece, ülkenin ne demek istediğidir de. Bir kez kapıdan giren çıkıncaya kadar başkalaşır. Çıkınca da kendi kapısına avdet eder. Bir seyahat yazarı olarak Alain de Botton, kendisini uluslararası arenada göstermek isteyen Grupo Ferrovial adına Heathrow havaalanının 5. terminalinde yaşayıp gözlemlerde bulunacaktır. Elbette yanında başka bir sanatçı da vardır ve şirket edebiyata yakın ilgi duymaktadır. Mekân içi bir yolculuktur bu. “Bu çılgın çağımızda edebiyatın, uzmanlık alanı iniş ücretleri ve atık yönetimi olan çokuluslu bir şirketi böylesi yüce sanatsal heveslere yatırım yapmaya sevk edecek kadar itibarının kalmış olması, hayret verici olduğu kadar dokunaklı” görünmüştür yazara. Üstelik Alain de Botton’a telefon eden şahıs müphem bir lirizm içinde dünyanın öyle yönlerinin bulunduğunu ve bu yönleri anlatacak doğru sözcükleri bulabilme konusunda belki de ancak yazarlara güvenebileceklerini söylemiştir. Dahası yazarımız da böylesi bir mekânı yazmaya çok isteklidir ve bu isteğini şu cümlelerle temellendirir: “Bir Marslı medeniyetimizi tanımak için tek bir yeri ziyaret etmek isteseydi onu bir havaalanına götürmek yeterdi. Teknolojiye duyduğumuz sadakatten doğayı tahrip etmemize, karşılıklı iletişimimizden seyahat etmeyi romantikleştirmemize kadar her şey bulunabilirdi burada.”

Eğer böylesi bir kitabı ben yazsaydım, öncelikle valizlerden başlardım. Seyahat edenin elbisesi kadar öndedir valiz. Neredeyse yolcunun kendisidir diyeceğim. Bir tür moda geçididir valiz. Valiz sahibi kendisini orada taşır, orada gösterir. Renk kadar büyüklük, sağlamlık kadar sağına soluna yapıştırılmış parçalar ve daha ötesi geçmiş yolculuk izleri. Valizlerin içinde neler olduğunu bilemeyiz ancak merak kadar hayalimizi de dürterler dıştan. Valiz’den değil otel ve odadan başlar Alain de Botton. Baktığı odanın penceresinden gördüğü uçakların gürültüsünü duyarken The Economist’e göz gezdiren beyleri düşünür. Aslında son derece ilginç bir deneyimin içindedir, otel ve terminal, bekleme moduna alınmış dev bir makine gibi olsa da geceleri gündüzün uğultusu yakındır. Bitimsizdir. Uçaklar, aynı zamanda uykularla bölünmüş insanları birbirinden uzaklaştırıp birleştiriler. İzlenim, bütün dikkatini nesnelere çevirir havaalanında. Dans eder gibi gözüken uçaklarla kargo kasalarını açan havaalanı çalışanları birdir. Yolcular ise mevki ve güzergâhla birleşirler.

Bambaşka bir dünya

Havaalanlarında uçak havayolu şirketleri kadar dünya markaları imaj savaşı veririler. Bir minik iletişim kusuru markanın imajını ebediyen yaralayabilir yolcunun gözünde. Yönetme sanatı en çok burada devreye girer. Seyahat süresince kutsaldır yolcu. Havaalanından ayrılır ayrılmaz hiçleşir. Kendi asıl gücüne döner. Ya ayrılanlar? Terminalde ayrılmak zorunda kalanlar. Keskin bakışlarını onlara çevirir yazar ve belki de kitabın en dokunaklı bölümlerini yazar. Genç ve birbirine tutkulu iki gencin ayrılışlarını anlatır. Odysseus’un sirenleri duyunca takındığı otokontrol aşk olmadan nasıl hatırlanır? ‘Tutkudaki yıkım’dır bu.

“Her yeni gün, zaman duygumu esneten bir dolu hikâye taşınıyordu” diye yorumlar Alain de Botton geçen günlerini. Zaman hızla ağırlaşır. Zaman ışığın değil, çarpıcı şekilde karanlığın içinde akmaya başlar. Ayakkabı boyacıları, “free shop”lar, restoranlar, pist, karşılama salonları, nicedir kendi makyajını temizleyen orta yaş güzeli gibi dünyaya uyanırlar. Havaalanından okunan dünya değildir ama bambaşka bir dünyadır şüphesiz.

Yahya Kemal nasıl bir imla istiyordu?

08 January 2010 Yazan Yönetici  
Kategori Şiir

ALPHAN AKGÜL

2008′in Yahya Kemal yılı ilan edilmesi, şair hakkında onlarca sempozyum ve televizyon programı düzenlenmesine neden oldu.

Ancak, bu onlarca etkinliğin çok azı, Yahya Kemal şiiri hakkında “bilinenlerin tekrarı” dışına çıkabildi. İşin ilginç tarafı, bırakınız “yeni yorumları”, Yahya Kemal ve yakın çevresinin ürettiği birtakım edebî tasarrufların gerekçeleri bile yeterince tartışılmış değil. Örneğin, Nihad Sami Banarlı’nın, Yahya Kemal’in “fonetik imla” yönündeki hassasiyetini dikkate alarak hazırladığı şiir kitapları, günümüzde yeniden basılıyor; ama Banarlı’nın tercih ettiği imlanın nasıl yorumlanacağı konusunda farklı yaklaşımlara rastlayamıyoruz. Öte yandan, bu kitapların yeniden basımlarında, söz konusu imlaya yönelik bir kafa karışıklığı yaşandığı da âşikâr. Yahya Kemal’in Eski Şiirin Rüzgârıyle, Kendi Gök Kubbemiz ve Rubâîler ve Hayyam Rubâîlerini Türkçe Söyleyiş başlıkları altında derlenen şiirlerinin 2009 yılı içinde yapılan “toplu basımı” bu tür sorunsalların tartışılmasını gerektirecek veriler barındırıyor içinde. Neden mi? Şöyle:

Fonetik imla taraftarı

Nihad Sami Banarlı, şairin eski biçimli şiirlerini derlediği Eski Şiirin Rüzgârıyle başlıklı kitabın ilk baskısına yazdığı “arka söz”de, Yahya Kemal’in “fonetik imla” taraftarı olduğunu ve bu kitapta bu imlanın esas alındığını belirtmektedir. Banarlı, Yahya Kemal’in bu imlayı kendi el yazısında da kullandığını ekliyor. Bu imlaya göre, Yahya Kemal, “lisanımızdaki bütün uzun hecelerin, bir uzatma işaretiyle, belirtilmesini kaide say[maktadır]”. Öte yandan, Banarlı, metinlerde “ı” ve “ü” harflerine uzatma işareti konulamadığından, uzatılması zorunlu “ı” ve “ü”lerin italik harflerle dizildiklerini ifade etmektedir. Banarlı, italik a, i ve e’lerden Türkçe sözlerin imalesinde yararlanıldığını da vurguluyor. Dikkat edilecek olursa, Banarlı, Yahya Kemal’in arzu ettiği gibi, “fonetik imla”yı, gündelik konuşma dilinin telaffuz anlayışına tercih etmiştir. Çünkü, gündelik konuşma dilinde uzun okunması mümkün olmayan sözcükler de, “fonetik imla”ya göre yazılmıştır. Bu nokta, Yahya Kemal’in “mana”ya göre, “mihaniki ahenk”e, yani “aruz”a öncelik verdiği argümanını da gündeme getirmektedir. Oysa bu konu, Yahya Kemal’in günümüz baskılarına yazılan “ön söz”lerde, yeterince ele alınmış değildir. Kâzım Yetiş, şairin şiir kitaplarının son yıllardaki baskılarına yazdığı “ön sözler”de (örneğin 2007 ve 2008, İstanbul Fetih Cemiyeti baskıları), Banarlı’nın hassasiyetlerini tedirgin etmeyecek küçük düzeltmeler yapıldığını belirtmiş ve şöyle devam etmişti: “Meselâ o dönemde, çaresizlikten kullanılan çift “a”lardan biri kaldırılıp onun yerine “â” şeklinde bir çizgi ile uzunluk ve kalınlık gösterilmeye çalışıldı”. ‘Gaazi’ değil, ‘gâzi’ tercih edildi”. Yetiş, henüz yayımlanan “toplu basım”da ise, bu konu hakkındaki açıklamaların bir önceki basımlarda yapıldığını ve tekrar etmenin gereksiz olduğunu belirtmiş. Şimdi bu sorunu yeniden irdeleyelim: Yahya Kemal ve Banarlı, “gaazi” örneğinde olduğu gibi, “gündelik konuşma dili fonetiği”ni, “yazı”da aynen korumayı hedeflemiş. Kuşkusuz, bu tür bir imla tercihinde, sözcüğün aruzla uyumu da dikkate alınmış olmalıdır. Dolayısıyla, Banarlı’nın “gündelik konuşma dili fonetiğini”, “yazı”ya aynen aktarma çabası, şairin şiirlerinin “okur”a doğru ulaştırılması bakımından anlamlı. Ancak, asıl tartışılması gereken nokta bu değil! Banarlı, hem “gündelik konuşma dili fonetiği” ile hem de “standart yazı dili imlası”yla herhangi bir şekilde örtüşmeyen farklı bir imlaya da başvurmuş. Bu imla, Banarlı’nın da belirttiği gibi, Yahya Kemal şiirlerindeki “kısa hece” ile biten Türkçe sözcükleri uzun okutan “eğik yazıyla” gösterilmesi olmalıdır.

Bilindiği üzere, imale, bir vezin kusuru olarak “eski yazı”da, ancak Türkçe sözcüklerde gösterilir; örneğin “eyü” sözcüğü “elif”le yazılır, ama bazı müstansihler, eğer bu sözcüğün ilk hecesini vezin gereği uzatmak istediklerinde, “elif”i “med”le yazarlardı. Banarlı’nın benzer bir yöntemi, uzatılması zorunlu harfleri “italik” yazmak suretiyle uygu-lmaya koyduğu anlaşılıyor. Nitekim, “Mahurdan Gazel”de geçen, “dûşuna”, “üstüne”, “atladı”, “iki”, “boyunca”, “gibi” ya da “Şerefâbâd”da geçen, “gülerdi”, “dururdu” şeklindeki sözcüklerin son harflerinde olduğu gibi. Şimdi şu soru gündeme getirilebilir: “Fonetik imla” nasıl yorumlanmalıdır?” Banarlı’nın, “sözcük” ile “vezin” arasındaki uyumsuzluğu “yazı dili” içinde çözmeye çalışması, “fonetik imla”nın, aslında bir tür “şiir dili imlası” olarak değerlendirilmesine olanak tanıyabilir. Çünkü, nasıl bir dilin anlam örgüsünde “gündelik konuşma dil’inden sapma”, Rus Biçimcileri’nden Shklovski’nin öne sürdüğü bir kavram olarak, “şiir dili”nin bir göstergesi olan “yabancılaşma”ya (orj. ostranenie, ing. making strange ya da defamiliarize) karşılık geliyorsa, hem “gündelik konuşma dilinin telaffuzu”ndan hem de “standart yazı imlası’ndan sapma”, “sessel yabancılaşma”yı gündeme getirebilir. Yahya Kemal’in “fonetik imlası”, bu şekilde ele alındığında, şairin “gündelik konuşma Türkçesi” ile şiir yazdığı argümanı da geçersizleşecektir. Çünkü, Yahya Kemal, “gündelik konuşma dili” ile şiir “yazmaz”, aksine, “mihaniki ahenk” temeline dayanan “fonetik imla” ile şiir “söyler”.

‘Toplu basım’ gözden geçirilmeliŞimdi, bu imlanın, Yahya Kemal’in 2009 yılında yayımlanan “toplu basımı”nda nasıl değerlendirilmiş olduğuna bakılabilir: Bu basımda–“rıtl-ı girân” ve “lâf ü güzâf” gibi gözden kaçmış birkaç örnek dışında–şairin “fonetik imla”sından kısmen vazgeçildiği anlaşılıyor. Örneğin, bu basımda, “Mahurdan Gazel”de geçen “dûşuna”, “üstüne”, “atladı”, “iki”, “boyunca”, “gibi” ya da “Şerefâbâd”da geçen “gülerdi”, “dururdu” şeklindeki sözcüklerin son hecelerindeki imaleleri gösteren italiklerin hiçbirine yer verilmemiş. “Fonetik imla”nın, Yahya Kemal şiirinin temel öğelerinden biri olduğu dikkate alınırsa, 2009 “toplu basımı”nın yeniden gözden geçirilmesinde fayda var diye düşünüyorum. Ya da şöyle: Eğer, bundan böyle Yahya Kemal şiirleri, son baskıda olduğu gibi, “fonetik imla” kısmen ihmal edilerek metne aktarılacaksa, bu kararın gerekçelerinin ayrıntılı bir “ön söz”le belirtilmesi gerekiyor: Yahya Kemal şiirleri, ya Banarlı’nın öngördüğü gibi, “imaleleri” gösteren “şiir dili imlası” ile yazılmalı ya da “yazı dili”nin standart imla kurallarına göre! Aksi takdirde, günümüz okurlarının Yahya Kemal şiirlerinde hangi harfin niçin öyle değil de böyle telaffuz edildiğini anlaması mümkün olmayacak!

Ahmet Agâh’tan Yahya Kemal Beyatlı’ya…*

08 January 2010 Yazan Yönetici  
Kategori Dosya

Kültür ve Turizm Bakanlığı 2008’i “Yahya Kemal Yılı” ilan etmişti. 1 Kasım günü 50. ölüm yıldönümünde andığımız şairin hatırası taptaze duruyor. Onun çağdaş şiirimizde meydana getirdiği büyük etki, ölümünden yıllar sonra daha iyi anlaşılıyor. Yahya Kemal’i Beşir Ayvazoğlu, V.B. Bayrıl ve Alphan Akgül’ün kaleminden anmak istedik.

1884 Üsküp’te doğdu. Ahmed Agâh adı konuldu.

1888 Yeni Mektep’e başladı.

1892 Yeni Mektep’ten Mekteb-i Edeb’e geçti.

1895 Mekteb-i Edeb’den mezun olduktan sonra Üsküp İdadisi’ne girdi.

1897 Türk-Yunan Harbi. Ailesi Selanik’e göçtü. Annesi Nakiye Hanım Üsküp’te öldü.

1900 Selanik İdadisi’ne yatılı olarak kaydedildi.

1901 “Hatıra” adlı ilk şiiri Musavver Terakki dergisinin 17 Ekim tarihli 32. sayısında A. Agâh imzasıyla yayımlandı.

1902 Galatasaray’da okumak niyetiyle İstanbul’a geldi. Malumat ve İrtika’da Agâh Kemal imzasıyla şiirleri yayımlandı.

1903 Messagerie Maritime kumpanyasının Memphis adlı vapuruyla Paris’e kaçtı. College de Meaux’ya yatılı öğrenci olarak kaydını yaptırdı.

1904 Ecole Libre des Sciences Politiques’e kaydını yaptırdı.

1906 Londra’ya gitti ve Regents Park civarında bir İngiliz ailesinin yanında pansiyoner olarak kaldı. Bir Türk destanı yazmak üzere çalışmaya başladı.

1908 Meşrutiyet ilân edildi.

1911 Fransa’nın kuzey sahilindeki Roscoff şehrinde ilk defa okyanusu gördü ve “Açık Deniz” adlı ünlü şiirini yazmaya başladı.

1912 Paris’ten döndü.

1913 Darüşşafaka’da muallimliğe başladı. Ali Kemal’in Peyam gazetesinde Süleyman Sadi imzasıyla yazılar yazmaya başladı. Yılın sonlarında Büyükada’ya yerleşti.

1914 Peyam’da “Bir Fikir” başlıklı yazısında ilk defa Yahya Kemal imzasını kullandı.

1915 Darüşşafaka’daki görevinden ayrıldı. Darülfünun’a Garp Edebiyatı Tarihi müderrisi olarak tayin edildi.

1918 Şiirleri Yeni Mecmua’da “Bulunmuş Sahifeler” genel başlığı altında yayımlanmaya başlandı.

1919 Bazı şiirlerini Şair ve Şair Nedim mecmualarında yayımladı.

1921 Kaplıcalardan istifade etmek için Sofya’ya gitti ve iki ay kadar kaldı. Dönüşte Filibe’ye uğradı [yaz ayları].

1922 Darülfünun’dan bazı öğrenci ve hocalarla birlikte Mustafa Kemal’e görüşmek üzere Bursa’ya gitti. Birinci Lozan Konferansı’nda, Türk Murahhas Heyeti’nde basın müşaviri olarak yer aldı.

1923 Dergâh, 42. sayısında kapandı. Türkiye’ye döndü. Urfa milletvekili seçildi.

1924 Darülfünun’daki görevinden istifa etti.

1925 Türkiye-Suriye Hudut Tashihi Komisyonu’nda görev aldı, Fransızlarla yapılan görüşmelerde, Payas istasyonu arkasındaki altı kilometrelik arazi ile bazı Türk köylerinin anavatana ilhakında önemli rol oynadı.

1926 Varşova elçiliğine tayin edildi. Bunun üzerine milletvekilliğinden istifa etti.

1929 Madrid elçiliğine tayin edildi.

1932 Madrid elçiliği görevi sona erdi.

1932-1933 Avrupa’nın değişik şehirlerinde kaldı. Hamdullah Suphi’yle birlikte yurda döndü.

1934 Yozgat milletvekili olarak meclise girdi. Soyadı kanunu yürürlüğe girdi, Beyatlı soyadını aldı.

1935 Tekirdağ milletvekili seçildi. Bu görevi 1943 yılına kadar devam etti.

1946 Kısmi seçimlerde İstanbul milletvekili olarak tekrar TBMM’ye girdi. Bir ara Halkevleri sanat müşavirliği yaptı.

1948 Pakistan büyükelçiliğine tayin edildi.

1949 Pakistan büyükelçisi iken emekliye sevkedildi.

1948 “Hayal Şehir” adlı şiiriyle İnönü Ödülü’nü kazandı.

1956-1957 Bütün şiirlerini Hürriyet gazetesinde düzenli olarak yayımladı.

1957 Tedavi için Paris’e gitti.

1958 Rahatsızlığı arttı ve Cerrahpaşa Hastahanesi’ne yatırıldı. 1 Kasım’da öldü, 2 Kasım’da büyük bir törenle Rumeli Hisarı’nda toprağa verildi.

*Beşir Ayvazoğlu’nun Yahya Kemal Ansiklopedik Biyografi’sinden…


BEŞİR AYVAZOĞLU

‘Kuğu Nağmesi’
Yahya Kemal’in şiir anlayışı üzerine bir deneme

Nurullah Ataç’a Gazel

Bir şi’r mest edince şerâb-ı ezel gibi
Her mısraiyle vehmolunur en güzel gibi

Üstâd elinde ser-te-ser âhenk olur lisân
Mızrâba ses verir kelimâtiyle tel gibi

Elhân duyulmadıkça belâgat girân gelür
Lâf ü güzâftan mütehassıl kesel gibi

Bir tek gazel bıraksa yeter bir gazel-serâ
Her beyti olmalı ancak beytü’l-gazel gibi

Berceste şi’r başka mesel başkadır Kemâl
Pesten teranedir nice sözler mesel gibi

SES

Yârab ne müsâvâtı ne hürriyeti ver
Hattâ ne o yoldan gelecek şöhreti ver
Hep neşve veren aşkı terennüm dilerim
Yârab bana bir ses yaratan kudreti ver


Yahya Kemal’in poetika niteliği taşıyan iki şiiri vardır, ikisi de eski tarzdadır: “Nurullah Ataç’a Gazel” ve “Ses” rubaisi. Paris’ten döndüğü günlerde, öz şiir (poésie pure), tad şiiri ve derunî âhenk (riythme intérieur) kavramlarını Rahip Bremond’dan sekiz yıl önce kullanmaya başladığını, hatta Ahmet Haşim’in bu kavramları ilk defa kendisinden duyduğunu ileri süren Yahya Kemal, Baudelaire, Arthur Rimbaud, Paul Verlaine gibi şairler ortalığı kasıp kavururken, orta sınıfın zevklerini terennüm eden François Coppée gibi ikinci sınıf şairlerin peşinden gitmenin apaçık bir gerilik olduğunu, yani Fikret’in anladığı mânâda yeni şiirin çoktan eskidiğini söylüyordu. Daha ilgi çekici bir iddiası vardı: Avrupa’dan hiçbir şekilde etkilenmemiş, ‘tam şarklı’ bir şair olan Yenişehirli Avni Bey’in şiir anlayışına, mesela Rimbaud’nun şiir anlayışa daha yakındı. Eski şiirden dillerde dolaşan öyle parçalar vardı ki, Fransız şiirinin vardığı noktadan bakıldığında, bizde yeni diye takdim edilen Servet-i Fünun şiirinden daha modern görünüyordu. O halde “Bizim gibi asırlarca kuvvetli bir lirizm idrak etmiş ve hâlâ da onu hatırlayan bir milletin zevkinde gerçek bir değişiklik yaratabilmek için yeni şiirin mahiyeti yalnız başka değil, yüksek ve hâlis de olmak icab ederdi.”

Mükemmeliyetçi şairlere yakındı

XX. yüzyıl başlarında, şiire ilgi duyan bütün Fransız gençleri gibi, Yahya Kemal de, romantizm, parnasizm, sembolizm ve bunların hepsine karşı ciddi bir tepkiyi ifade eden neo-klasisizm cereyanlarından geçmişti. Kendi ifadesiyle, bütün bu akımların iflas ettiği, sadece Paul Verlaine’in etkisini sürdürebildiği bir devirde Quartier Latin’de yaşadı; bir süre Baudealiere hayranı olarak dolaştıktan sonra mizacının ve zevkinin klasik kaynaklardan beslenen mükemmeliyetçi şairlere daha yakın durduğunu fark etti. Sembolizmin kurucusu ve isim babası olduğu halde, daha sonra bu şiir akımından kopan Jean Moréas’a ve onun temsil ettiği Ecole Romana’ya bu sebeple ilgi duymuştu. 1912’de ülkesine dönerken beraberinde getirdiği görüş, yani Nev-Yunanîlik (Neo-Hellenisme), Moréas ve çevresinin görüşleriydi. Jose-Maria de Hérédia’yı da aynı gerekçelerle seven Yahya Kemal, denebilir ki, sıkıntılar ve heyecanlarla dolu on yıllık bir Paris macerasından sonra, İstanbul’a, herhangi bir şiir akımının temsilcisi olarak değil, bu akımların hepsinden beslenmiş, Türk şiir kaynaklarını da az çok keşfedip kendine has bir şiir anlayışı geliştirmiş bir şair olarak döndü.

“Nadir ve müstakil bir cevher” olarak gördüğü şiirin görevi, Yahya Kemal’e göre, nesrin bittiği noktada başlıyordu. Nesirden hareketle şiire ulaşılamaz; nesre vezin ve kafiye eklenirse, sadece vezinli ve kafiyeli nesir elde edilebilirdi. Şiiri nesirden tamamen farklı bir kimya haline getirerek musikiye yaklaştıran hassaya ‘derunî âhenk’ diyordu. Ancak saf musiki de çıplak nesir kadar sakınılması gereken bir tehlike olarak görülmeliydi. Şiir, sadece nesir veya sadece musiki olduğu takdirde varlık sebebini kaybederek kendini inkâr etmiş olurdu. Bir muvazene sanatı olarak gördüğü şiirde anlamsızlığı reddeden Yahya Kemal, yolunu böylece sembolistlerden kesin bir biçimde ayırmıştı; “evet, şiir bir büyü idi; ama mantık dışı bir büyü değil.” Şair de kelimelere yeni hassalar kazandıran, başka bir deyişle mânâ’yı lâfız’a dönüştüren bir büyücüydü; dil o konuştuğu zaman kendini aşarak farklı bir dil haline gelirdi.

Mallarmé gibi, şiirin fikirlerle değil, kelimelerle yazıldığını düşünen Yahya Kemal, ilhamı reddeden şairlerden değildi; bir dostuna tek tek kelimelerin ses ve anlam değerlerini çok önemsediğini, ilhamın ardından ses olarak duyduğu şiiri zaman içinde kelimelere döktüğünü, ancak işin kelimede bitmediğini, kelimenin istifteki en uygun yerini bulması gerektiğini; kelimeler istiflenip kelâma dönüşmedikçe şiirin doğmayacağını söylemiş ve “Şiiri söylemek lâzımdır; asıl şiir o zaman meydana gelir. Kelimelerin ianesi ile bazı mısralar yazılabilir. Fakat daha ileriye gidilemez!” demişti.

Yahya Kemal, hissettiği şiirin böyle yavaş yavaş şekillenişini anlatmak için ‘taazzuv’ kavramını kullanıyordu. İlhamla başlayan taazzuv süreci, “lâfız ve mânâ birliği” gerçekleştiği zaman tamamlanıyor, başka bir deyişle, mısra asıl sesini bulup şiire dönüşüyordu. Frenklerin “kuğu nağmesi” dedikleri o “çok nadir cevher”e, yani halis şiire ulaşabilmek için bu birlik şarttı. Şairin amacı, duyguyu dil haline getirebilmek için en uygun sesi bulmak, başka bir ifadeyle, mısraı duygunun kendisi haline getirmekti. Yahya Kemal’in yazdığı mısralar üzerinde sürekli çalışmasının sebebi, duyduğu, fakat kelimelere dökemediği sesi (elhan, nağme) yakalama çabasıydı; “Şiir duygusunu lisan haline getirinceye kadar yoğurmak ve en çok toplu bir madde haline sokmak, o kadar ki mısra güya hissin ta kendisi imiş gibi karie bir vehim vermek” istiyordu. Nağmeye dönüşmeyen söz şiir olamazdı; bu bakımdan bir şair olarak cevheri buluncaya kadar çalışmayı bir çeşit haysiyet meselesi olarak görüyordu; “Mısra benim haysiyetimdir” derken bunu anlatmak istemişti.

Derûni âhenk…

Bir mısraın şiir katına yükselebilmesi için yüksek bir fikir söylemesi veya güzel teşbih ve istiarelerle bezenmiş olması şart değildi. Nitekim edebiyatımız yüksek fikirlerin söylendiği kötü mısralarla doludur. Teşbih ve istiare de gönülden gelerek bir duygunun ifadesi, anlam ve âhengin bir unsuru olduğu takdirde mısraın güzelliğine yardım edebilirdi. Özetlemek gerekirse, bir mısraın güzelliği, Yahya Kemal’e göre, fikirlerin derinliğinde, yüksekliğinde değil, söyleyiş biçimindeydi. Şiirlerinin üzerinde yıllarca çalışması ve henüz nağmeye dönüşmediğine inandığı mısralar için en uygun kelimeleri ve istifi buluncaya kadar şiirlerini tamamlanmış saymaması bu anlayışının bir sonucudur.

Derunî âhenk yerine zaman zaman ses, nağme, elhan gibi kelimeleri kullanan ve “Ses” adlı rubaisinde “Yârab bana bir ses yaratan kudreti ver” diye dua eden Yahya Kemal’in poetikasında, ses, anlamdan bağımsız değil, tam aksine anlamı ‘içsel’leştirip daha da etkili kılan elektrik akımına benzer bir nitelikti. Nesre çevrildiği zaman anlam bakımından sıradanlaşan şiirlerin nasıl olup da elektrik cereyanına benzer bir etki (“courant poetique”) yaratabildiği ancak derunî âhenk kavramıyla açıklanabilirdi. Bu şekilde vücut bulmuş bir şiirin eskimeyeceğini düşünen Yahya Kemal, bazan filozof Chamberlain’ın “Sanat daima yenidir” bazan da Charles Péguy’nin “Bu sabah Homeros yenidir ve bu sabah gazetesi kadar eski bir şey yoktur.” sözünü zikreder, Homeros, Virgile, Nerval, Hayyam, Hafız, Fuzuli, Baki gibi şairlerin daima yeni kalacaklarını söylerdi.

Geçen asrın başlarında bu fikirler Türk şiiri için hem çok yeniydi hem de çok eski. Yeniydi, çünkü en ‘yeni’ görünen Servet-i Fünun şairleri, Avrupa’da şiirin geldiği noktanın farkında değillerdi. Eskiydi, çünkü modern şiirin özü, Tanzimat’tan sonra reddedilen divan şairleri tarafından ifade edilmişti. Yahya Kemal bunun farkına vardığı için şiirimizde hem modernliğin başlangıç noktasında durmakta hem de modern şiirle koparıldığımız dünyanın şiiri arasında bir çeşit köprü kurduğu için bir sürekliliği temsil etmektedir.


V.B. BAYRIL
Yahya Kemal’i aşmak

Yarım yüzyıl geçti. Yahya Kemal, bir fani olarak sustu. Yaşadığı zaman şairinin ve çevresinin desteğine sahip olan şiiri çok uzun zamandır, kendi başına… Artık belli bir kuşak oluşturan şiddetli hayranları ve karşıtları da hayattan çekiliyorlar. Adına kurulan cemiyet de, müze de zamanın sisleri içinde yitmeye başlamış gibi görünüyor. Fakat tuhaf şey, şiiri, şairinin hayranlarının ve karşıtlarının her türlü olumlu-olumsuz yükünü bunca yıl tevekkülle karşılayan şiiri, bu sisin içinden, beyaz, anıtsal ve ilahi bir yapı gibi ışıldayarak yükseliyor. Abartılı bir ifade mi bu?.. Hiç sanmıyorum. Yahya Kemal’in şiir dünyası, birçok karşı atakla yüzleşti bu sürede. Garip, II. Yeni, Toplumcu Şiir gibi akım veya dönemsel nitelikli birçok hareketle. Üstelik ondan sonra gelen birçok da gerçekten iyi, sıkı şairin şiiriyle…

Bunlardan hiçbiri “işlev” olarak Yahya Kemal şiirini yerinden edemedi. Nedir bu şiiri bu kadar ayrıcalıklı kılan?… Hisar’dan Tanpınar’a, Cahit Tanyol’dan Sermet Sami Uysal’a şiirinin birçok yönünü aktaran, analiz eden kitaplara, Beşir Ayvazoğlu’nun başarılı Eve Dönen Adam’ından Hasan Bülent Kahraman’ın onun şiirinden bir şey anlamadığının açık bir ispatı olan “…Rimbaud’yu Okudu mu?” kitabına kadar üzerinde onca şey yazılmış bir şiirin ve şairin, bu sinir bozucu derecede didik didik edilmiş kalıt’ının, bugün için taşıdığı değer nereden alıyor gücünü?

Yirminci yüzyılın şiir dilini ‘icat etti’

Benim için bu, bir cümleye sığacak bir ifade: Yahya Kemal, yirminci yüzyıl şiirinin Türkçesini bulan ve ‘icat eden’ adamdır… Bu kadar. Her şey bu cümlenin içinde gizli. Bir tohum, bir DNA şifresi gibi. Hepimiz, bugün Türkçede şiir yazan herkes, ama herkes bir biçimde onunla ilişkilidir. Farkında olsak da olmasak da, hoşumuza gitse de gitmese de, bu böyledir. İster karşı duruşumuzla ister ünsiyet ilişkimizi kabul edişimizle, isterse de hiç umurumuzda olmadığını varsaydığımızda, hepimiz, yani bu ülkede adı şaire çıkmış herkes, şiir yazma uğraşının bir noktasında onun şiiriyle karşı karşıya gelmişizdir. Bazen bir edâ’dır bu, bazen bir kelime, bazen bir dize, bazen de bir sözdiziminin ritmik düzeni… Yerine göre bir tür kâbus, bir tür mutlu tesadüf, bir tür lânet gibi… İstediğiniz ilişki biçimini seçin. Fark etmez. Bu şiir ile bir biçimde savaşmadan ve bu uğraştan, yara bere içinde ya da az hasar alarak çıkmadan, Türkçede şair olmak mümkün değildir.

Hilmi Yavuz’un o kısacık ama kavramsal olarak oldukça derin ve zihin açıcı denemesi “Yahya Kemal ve Dil”de belirttiği “ duyuşun deyiş haline” getirilmesini bize bu şiir, adeta bir mucize gibi armağan etti. Hem de çağını aşan bir modernlikte. Keskin bir devrimle… Yahya Kemal’in dilde, Türkçede ne yaptığının anlaşılabilmesi için basit bir alıştırma öneriyorum herkese. Dil İnkılabı’ndan sonra yayımlanmış bir gazeteyi alın, hatta oldukça ileri tarihlerde olsun. Mesela, 1950’lerde yayınlanmış bir gazete olsun bu. Okuyun. En basit dil kullanımı olan, günlük haber dilini, Yahya Kemal’in 1920’lerde yazdığı bir şiirin diliyle karşılaştırın. İşte o zaman Yahya Kemal’in dil dehasıyla apaçık ve çarpıcı bir biçimde karşı karşıya kalırsınız.

Yahya Kemal’in şiirini bir “işlev” olarak aşılamaz kılan işte budur. Bunun için, kimsenin elinden, tarihsel olarak bir şey gelmez. Ancak estetik olarak, duyuş’un deyiş haline getirilmesinde elbette her şairin yolu açıktır. Hüneri, yeteneği, becerisi dairesinde. Her ne kadar bu yolu o açmış olsa da, gidilecek çok vadi, yolları çatallanan birçok bahçe vardır. Yazıyı onun dizeleriyle bitirelim ve ruhunu şad edelim:

Derler: İnsanda derin bir yaradır köksüzlük;
Budur âlemde hudutsuz ve hazin öksüzlük.
Sızlatır bazı saatler dayanılmaz bir acı,
Kökü toprakta kalıp kendi kesilmiş ağacı.


ALPHAN AKGÜL
Yahya Kemal ne yapmak istedi?

Yahya Kemal Beyatlı (1884-1958) şiirini, bugün, her zamankinden daha fazla anlayamaya ihtiyacımız var. Bunun en önemli nedeni, Yahya Kemal’in sadece kendi şiirinden ibaret bir şair olmaması, aksine bütün bir Divan şiiri estetiğine nüfuz edebilmemize olanak tanıyan bir anahtar-şair rolü üstlenmiş olmasıdır. Öte yandan Yahya Kemal’in neredeyse bir kuramcı tavrıyla işlenmiş, desteklenmiş argümanları, Batı şiirinin, 19. yüzyılın ikinci ve 20. yüzyıl ilk yarısında ürettiği kavramlarla değerlendirilmelidir. Yahya Kemal’in her iki medeniyetin ürettiği şiir pratiğini aynı ölçüde kavramış ve uygulamaya koymuş olması, kendisi üzerine çalışan araştırmacıların “sınıflandırma” gayretlerini de bir ölçüde boşa çıkarmıştır. Örneğin, Yahya Kemal’in bir klasik mi (ya da neo-klasik mi), yoksa modern mi olduğu, şair üzerine yapılan çalışmalarda daima sorulagelmiş en temel sorudur.

Bir tür restorasyon

Aslında Yahya Kemal’in modern Türk şiiri içindeki konumu bir tür restorasyon işlemi düzleminde kavranmalıdır. Batı edebiyatı tarihinin 19. yüzyılı, özellikle şiirde, “tema”dan ziyade “form”a ağırlık veren bir yaklaşımı öne çıkarmıştır. Romantizm ve sonrasında gelişen Sembolizm, Parnasçılık gibi şiir akımları da, şiirde formun altını çizme gibi bir eğilim içindeydi. Bunun aksine modernleşme iddiası taşıyan Türk edebiyatı, 19. yüzyılın ikinci yarısında, Divan şiirinin simgeci içeriğine karşı bir tepki olarak düzyazısallığı seçmiş ve tema olarak politik bir programı benimsemişti, Şinasi’nin “Mustafa Reşit Paşa Kasidesi” ile Namık Kemal’in “Hürriyet Kasidesi” bu politik programın ürünleridir. Tanzimat’ın ikinci kuşağı olarak adlandırılabilecek Abdülhâk Hamid ve Recaizade Mahmut Ekrem, içerik bakımından “lirik” öğeler taşısalar dahi, Divan şiirinin tutarlı yapısından vazgeçildikten sonra doğan “şiir dili” sorunsalına geçerli bir çözüm üretemediler. Çünkü her iki şair de şiire bir dil meselesi olarak bakmamışlardı. Servet-i Fünun şairleri, Tevfik Fikret ve Cenap Şehabettin ise ilkinin düzyazısallığı, ikincisinin ise lügatten seçilmiş, gündelik dilde yaşamayan sözcüklerle yazması nedeniyle, Divan şiirinin ortadan kalkmasıyla baş gösteren “şiir hazzı boşluğunu” dolduramadılar. Yahya Kemal’in restore edici etkisi, işte yukarıda özetlediğim tespitlerle başlar ve şair yapılması gerekenleri üç başlık altında toplar. Bunlardan ilki, gündelik konuşma dilini kullanmak, ikincisi, şiiri halis olmayan unsurlardan kurtarmak ve “deruni ahenk” dediği ritmi yakalamak, üçüncüsü ise Divan şiirinde var olmadığını söylediği bir yapı bütünlüğü yakalamak yani bir “sentetik şiir” ortaya koymaktır.

Yahya Kemal’in gerçekleştirmek istediği üçüncü madde yani sentetik şiir meselesi, aslında şairin varsaydığı ölçüde önem arz etmiyordu. Çünkü Divan şiiri içinde, yek ahenk gazellerde olduğu gibi, sentetik şiirler zaten vardı. Şeyh Galib’in “Hoş geldin eyâ berid-i cânân” mısraıyla başlayan bir tardiyesi Yahya Kemal’in tam da sözünü ettiği türden bir sentetik şiirdir. Öte yandan Tanzimat ve Servet-i Fünun şairleri de, kendi içinde bütünlüklü şiirler yazmışlardı. Oysa Yahya Kemal’in yukarıda özetlediğim şiir görüşünün ilk iki maddesi hem Yahya Kemal’in restore edici özgün yaklaşımının bir ürünüdür hem de Divan şiiri ve modern Batı şiiriyle aynı ölçüde ilişkilidir. Gündelik konuşma dili ile yazmak, aslında Yahya Kemal’i, Divan şiiri içinde belirli bir eğilimin modern bir varyasyonu olarak konumlandırmamızı sağlayabilir. Divan şiiri içinde, Necati, Bâki, Şeyhülislam Yahya ve Nedim’in söyleyişi, gündelik konuşma Türkçesine oldukça yakındır. Nitekim Yahya Kemal’in sözdizimi özellikleri, bu şair grubunun kullandığı sözdizimiyle yakından ilişkilidir. Deruni âhenk kavramını da Yahya Kemal, bu şair grubu içinden, özellikle Nedim’den verdiği “Dökülen mey kırılan şişe-i rindan olsun” mısraıyla örneklendirir. Bu mısra, Yahya Kemal’in deruni ahenk ile kastettiği “eda” ile yüklüdür. Öyleyse şu soru geliyor gündeme: Nedir deruni ahenk?

Yahya Kemal, Adile Ayda’ya verdiği bir mülakatta bu kavramı tanımlamak amacıyla Abbe Bremond’a başvurur ve onun yaklaşımını “mısraın içinden geçen bir elektrik cereyanı” olarak özetler. Şair, Adile Ayda’nın “bu biraz metafizik bir izah değil mi” itirazına karşılık ise, “hayır, insan bir kere alıştıktan sonra bunu derhal hisseder” yanıtını verir. Aslında Bremond’un kastettiği “şiirsel etki” ile Yahya Kemal’inki aynı değildir. D. J. Mossop, Pure Poetry (Saf Şiir) adlı kitabında, Bremond’un “saf şiir” tasarımıyla şiiri temsili imlerden, adeta bir müzik parçasıymışçasına koparmayı kastettiği üzerinde durur. “Formun etkisi, mümkün olabildiğinde temsili imlerden soyutlanır, koparılır”. Mossop, bu yaklaşımı felsefeci Suzanne Langer’in “vital import” kavramıyla temellendirir; bu kavramın açılımı şöyledir: Tıpkı müziğin formel, soyut bir sanat olması gibi, formun içerdiği anlam da, formun kendisinden başka bir şey değildir. Yahya Kemal’in “deruni ahenk” kavramı, ilk bakışta, “anlam”ın “form” olması (duyuşun deyiş olması) düşüncesiyle örtüşür görünmesine rağmen, Bremond’unkinden farklıdır, çünkü Yahya Kemal’in şiirinde temsili ilişkilerden bir kopuş söz konusu değildir. Bu nedenle Yahya Kemal’in form-anlam ilişkisi, aslında “Yeni Eleştiri” okulunun görüşleriyle daha uyumludur. Hilmi Yavuz’un T.S. Eliot’ın nesnel karşılıklılık kavramı ile Yahya Kemal’in “duyuşun deyişe dönüşmesi şiirdir” sözü arasında kurduğu ilişkide ısrarcı olmasının anlamı da burada aranabilir. Bununla birlikte, Yahya Kemal’in, bence, T.S. Eliot’la ilişkisi, “zihinle, tecrübe, fikirle obje” arasında uygunluk anlamına da gelen “nesnel karşılıklılık” ile sınırlı değildir. T.S. Eliot’ın edebiyata yaklaşımı, Wimsatt’ın, Frank Kermode’un, John Ransom’ın deyişiyle bir “klasisist” tavrıyladır. Eliot’ın “zihinle, tecrübe, fikirle, obje” arasındaki bağları gördüğü, 17. yüzyıl metafizik şairlerine yönelmesinin nedeni de, onun bu klasisist tavrıyla ilişkilidir; ama bu, Eliot’ın aynı zamanda bir modernist olduğu gerçeğini de değiştirmez. Yahya Kemal’in Divan şiirine yönelme çabası da, aslında, Tanzimat sonrası, şiirde “zihinle, tecrübe, fikirle, obje” arasında koparılan bağların yeniden kurulması şeklinde tanımlanabilir. Öyleyse Yahya Kemal de, tıpkı Eliot gibi, yalnızca “klasik” ya da yalnızca “modern” değil, bir “klasik-modern”dir.

Devasa malzemeyi yeniden işlemek

T. S. Eliot’un bu yaklaşımının Yeni Eleştiri okulunun edebiyata bakış açısını belirlediği de söylenebilir. Nitekim, Yeni Eleştiri, şiirde, anlamın tamamen ortadan kaldırılmasını değil, anlam ile form arasında bir uzlaşının ya da bir dengenin kurulmasını öngörmüştür. Bu denge, Ransom’ın New Criticism adlı yapıtında belirttiği üzere, bir şiirde “hem belirli bir anlamın hem de belirsiz bir anlamın” ya da “hem belirli bir ses örüntüsünün (aruz, hece vb.) hem de belirsiz bir ses örüntüsünün” aynı anda var olduğu savıyla yakından ilişkilidir. Bu kuramsal yaklaşımın Yahya Kemal düzleminde önemi, şairin, mihaniki ahenkle, deruni ahenk arasında yaptığı ayrımdan kaynaklanır. Tıpkı Ransom’ın vurguladığı gibi, Yahya Kemal’in şiirlerinde özetlenebilir, belirli bir anlam vardır, ama bu anlamın ötesinde, şiirin “söylenişinden” gelen bir başka anlam daha vardır ya da daha da önemlisi, Yahya Kemal’in şiirinde, aruzun dışında, bir başka ahenk yani deruni ahenk vardır. Şairin, mihaniki ahenk dediği, metrik ses örüntüleri (aruz, hece vb.) ile deruni ahenk arasında yaptığı keskin ayrımın kaynağı da burada aranmalıdır.

Bilimsel çalışmalar bir işbölümünü gerektirir ve Yahya Kemal şiirinin kuramsal arka planına nüfuz etmemizi kolaylaştıracak devasa malzemeyi, Sermet Sami Uysal ve Beşir Ayvazoğlu sunmuştur. Ancak bu devasa zeminin yeniden işlenmesi gerekiyor; çünkü Yahya Kemal, Türkiye’deki çoğu üniversitenin edebiyat fakültelerinde bile, ilkeleri hâlâ doğru dürüst bilinmeyen modern şiir kuramlarının temel kavramlarını erken bir tarihte kendiliğinden kavramış ve uygulamıştır. Şimdi yapılması gereken, bu uygulamanın bir kuramsal arka planını çizmektir, elbette, yepyeni bir cetvelle.

Çirkinliğin tarihçesi

08 January 2010 Yazan Yönetici  
Kategori Düşünce

YELDA EROĞLU

Zıt anlamlı kavramlar dünyayı iki parçaya böler; bir şey o odur ya da tersi. Birinin tarihi diğerininkini de işaret eder.

Yoksa bu bir yanılsamadan mı ibarettir? Daha önce Güzelliğin Tarihi adlı araştırmayı kaleme alan Umberto Eco, Çirkinliğin Tarihi’ne bu soruyla başlıyor. Çirkinliğin kendine has bir tarihi var mıdır yoksa bu sadece güzel olmayanların oluşturduğu bir kategori midir? Yazar, biraz isteksizce “evet” yanıtını verirken, çirkinlik üzerine başlı başına bir kuramsal çalışma yapılmamış olmasının eksikliğinden yakınıyor. Güzelin betimlenmesi ve kuramı başlı başına bir külliyat oluştururken çirkinlik, geçici imalarla savuşturulup geçilmiş. Bu yüzden de araştırmada, sözü geçen imaların yapıldığı metinlerden uzun alıntılarla destekleniyor.

“Çirkin” kavramının sınırları belli bir kuramın içine yerleştirilememesinin sebebi, belki de kavramın her dönemde bir soru işareti taşımasıdır. Uyum ve oranın en fazla yüceltildiği Helenistik dünyada dahi çirkinliğin net bir tanımı yok. Ahlaki çirkinliğin fiziksel çirkinliğe işaret ettiğini (ya da tersi) söyleyen Helen uygarlığı; kocasına sadakatsiz –yani erdemsiz- bir kadın olan Troyalı Helen’in olağanüstü güzelliğinden bahsederek baştan çelişkiye düşer. İç güzelliği herkes tarafından kabul edilen Sokrates ise enine boyuna çirkin bir dış görünüme sahiptir. Tüm bunların ötesinde, çirkin şeylerin güzel taklitleri, sanatsal görüntüleri de yapılmaktadır. Ki bu paradoks, Picasso’nun alabildiğine deforme kadın tablolarının güzel bulunmasında da karşımıza çıkmaktadır. Çirkin, üstün bir yetenekle sanatsal güzele dönüşebilmektedir.

Bir çirkinlik formu olarak ölüm

Diğer taraftan dünya tamamen güzelden oluşmamaktadır. O takdirde Yaratıcı, sadece güzel değil çirkin şeyleri de yaratmıştır ve onun eserlerinin bir kısmını aşağılamak ne kadar doğrudur? 5. yüzyılda Aziz Augustinus, insanların biçimsiz kabul ettiği nice yaratığın formunun son derece uygun ve doğru oluşundan dem vurarak çirkinliğin evren için gerekli olduğunu iddia eder. Bir vaazında ise çarmıha gerilmiş İsa’nın deforme olmuş, kanayan vücudunu örnek göstererek “İsa’nın şekil bozukluğu sizi güzel hale getirir.” der. Çarmıha gerilmiş beden, diğer insanların güzelliğini oluşturmaktadır. İnsanlığın ruhsal selameti için kendi bedenini deforme eden din şehitlerinin uğradığı fiziksel zulüm, uzun bir dönem tablolarda tüm açıklığıyla resmedilecektir.

Çirkinliğin en bilinen formu ölümdür. Et ve deri lime lime çözülür; geriye korkunç ve şekilsiz iskeletler kalır. Bu, insanoğluna sahip olunan her güzel şeyin fani olduğunu hatırlatmak için elzem bir görüntüdür. Eski çağlarda ölümün görüntüsü bazı karnavallarda baş köşeye oturtulur ve bu “çirkin” görüntü, ruhlara mütevaziliğin güzelliğini taşır. Güzel çirkine dönüşebilmekte, çirkin ise güzele önayak olabilmektedir.

Eco, deforme olmuş bedenin çirkin olarak kabul edilmesinden hareketle, çirkinliğin ırksal ve sınıfsal önyargılarına işaret eder. Üst sınıflara mensup kişiler, alt sınıfların beğenilerini çirkin olarak damgalamaktadır. Öte yandan alt sınıflar, zor yaşam ve çalışma koşullarının ağırlığı altında anatomik olarak da deforme olmaktadırlar. Lombroso, uyumsuz yüz özelliklerine sahip insanların suça eğilimli olduğunu iddia ederek bu uyumsuzluğun çoğunlukla kalıtımsal hastalıklar ya da beslenme eksikliğinden kaynaklandığını görmezden gelir. Öteki ırksal aidiyetlerin mutlaka çirkin olduğu görüşü ise Antik Yunan’ın siyahları, Asyalıları katlanılamaz bir çirkinlikte addetmesinden başlayarak Yahudilerin fiziksel çirkinliği önyargısına ve hatta çizgi romanlarda “kötü”lerin Batılı olmayan ırklardan seçilmesine kadar varır. (Eco kitabın girişinde, araştırmanın Batılı kaynaklara sıkıştığı şerhini düşmektedir.)

Kime göre çirkin?

Neyse ki bir çağın çirkinlik olarak kabul ettiği şeyler, bir sonraki çağda güzel olarak nitelenebilmektedir. Bir zamanlar canavarımsı kabul edilen, doğada olmayan saç renkleri, vücuda geçirilmiş iğne ve metaller, günümüzde gençler için güzellik sembolü olur. Yapılmaya başlanırken estetik kaygılı protestoların hedefi olan Eyfel Kulesi, sonradan bir güzellik referansına dönüşür.

Ne var ki hasta beden daima çirkin bulunur. Hele de veba, cüzzam gibi hastalıklarla doğuştan gelen anomaliler… Hastalığın çirkinliğine ruhsal bir bozulmanın eşlik ettiği fikri sonradan terk edilse dahi, hastalığın fizikî görüntüsü insanlığı tedirgin etmekten geri durmayacaktır. Belki zaman içerisinde hasta insanlara duyulan nefretin merhametle yer değiştirmesiyle avutabiliriz kendimizi… Eco, ağırlığından beklenmeyecek bir rahatlık ve keyifle okunan araştırmasını, hastalara duyduğu merhamet çığlığıyla bitirir. Italo Calvino’nun bir hikâyesine de konu olan gerçek bir deneyimle… Yatağından dahi kalkamayacak kadar hasta, deforme, anomalili insanların kapatıldığı bir koğuşun betimlemesiyle…

Biz yokken burada olanlar

08 January 2010 Yazan Yönetici  
Kategori Tarih

BAŞAK OĞUZ

“Kim var imiş biz burada yoğ iken”… Geçmişi merak eden, tarihî -hatta felsefi- duyarlılığı yüksek, belki insanoğlunun hayattaki çilesine atıfta bulunan, sözü “şu koca dünyadan kimler geçti”ye getiren bu “soru-dize” tarih profesörü Cemal Kafadar’ın son kitabının adı.

Aslında Karacaoğlan’ın bir dizesi. Kafadar’ın kitabı okurunu tam da adındaki soruya yöneltiyor. Üstelik merakla çevrilen sayfalarda soruya şık bir cevap da buluyorsunuz…. Yazar, okuyucuyla pazarlığını daha yolun başında yapıyor zaten: “Bu soru” diyor, “sizde bir merak uyandırmadıysa, hatta tarihçilerin bu tür sorularla uğraşmasını yadırgıyorsanız bu kitabı okumanızı tavsiye etmem.”

Kafadar, bizi tarih kitaplarında okumadığımız, hiç tanıştırılmadığımız, sıradan bir hayat süren dört kişiyle tanıştırıyor. Ama işte onlar, biz yokken burada olanlar; kalıpları ve alışılagelmiş tarih söylemini sorgulamaya yol açabilecek, hatta yıkabilecek kadar güçlü.

Kendi halinde dört kişi

Kitaptaki dört makale, on altıncı ve on yedinci yüzyıllar Osmanlı dünyasından mütevazı dört kişiyi anlatıyor: Babasından kalan arazi üzerindeki haklarını korumak için 1521′de Divan-ı Hümayun’a başvuran Mehmet adlı yeniçeri; 1660-64 yılları arasında İstanbul’da günlük tutan Seyyid Hasan adlı derviş; ticaret için gittiği Venedik’te 1575 yılında ölen Ayaşlı Hüseyin Çelebi ve rüyalarını kaleme alarak şeyhine mektupla gönderen, bu yolla irşat edilmeyi bekleyen Üsküplü Asiye Hatun. Cemal Kafadar, bu dört kişiyle ilgili belgelerin, ampirik malzemenin, arşivlerde ve yazma kütüphanelerinde bulunan kaynakların ışığında ilerleyerek pek çok soruya cevap veriyor.

Kitap dört bilimsel makaleden oluşuyor ama bunlar geniş kitlelerce okunabilecek dört deneme olarak da değerlendirilebilir. Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken, aynı zamanda bir araya getirdiği makaleler, sunduğu kaynaklar, kitaplar, yazmalar, bilimsel dergiler, derinlikli dipnotlar ve zengin dizini ile araştırmacılar için eşsiz bir kaynak niteliğinde. Akıcı dili, zengin üslubu, farklı perspektifi ile de tarih meraklılarına keyifli bir okuma vaat ediyor.

Tarih kahramanlık mıdır? Tarih savaşlar, zaferler, yenilgiler midir? Yükselişlerden, gerilemelerden mi ibarettir? Yükselme topyekûn bir başarı mıdır? Gerileme aniden mi olur? Tarihte her şey birden mi değişir? Arada kalın, kalemle çekilmiş çizgiler mi vardır? Yıllardır “biz”e öğretilen “‘biz’ kazandık ‘onlar’ kaybetti”, “biz”e ne kazandırmıştır?

Günümüz Türkiye’sindeki birinci çoğul şahıs enflasyonuna çare bulmak için bu “bizlerin” atılması gerektiğini düşünüyor Kafadar. Okuyucuya, “aldık, verdik, biz sizi yendik” minvalli tarih anlayışının, ideolojik çarkların dişlilerinin, milli tarih dayatmacılığının dışında yollar olduğunu gösteriyor. “Biz”den “Ben”e, çoğuldan tekile, bireye bir yolculuk yapıyor ve bunu yaparken kullandığı kaynakların çeşitliliği, disiplinlerarası araçlar kitabı zenginleştiriyor.

Osmanlı deyince genel eğilim, bu dünyanın içinde yaşayan bireyleri bir ümmetin parçası olarak görme yönünde olmuştur. Oysa en basitinden kolaycılıkla açıklanabilecek bu yaklaşımın yanlışlığı, Kafadar’ın dört makalesindeki dört kahramana bakınca anlaşılıyor. Günümüzün tarih anlatısında “modern öncesi” diye üzerinden hızla geçilen geleneksel toplumun dört ferdinin ne derece sofistike olabileceğini kavrıyor, Osmanlı şehirlisi karşısında şaşırıyoruz. Bunda elbette Kafadar’ın makalelerin her birinde ele aldığı konuya geniş bir bakış açısıyla yaklaşmasının payı var. Zira sadece makalenin kahramanının başından geçenleri ve ilgili kaynakları aktarmıyor, geniş bir çerçeveye ulaşıyor; o dönem Osmanlı toplum yapısına ilişkin kültürel, sosyal, ekonomik saptamalar yapıyor.

Bu noktada kitabın kahramanlarının öykülerine kısaca göz gezdirmek de yerinde olacaktır:

Mehmet–Yeniçeri: Yeniçeri Mehmet’in şikayeti var: Babasından kalan arazi üzerindeki haklarını istiyor, Kadı’nın gerekli araştırmaları yapıp hakkı olanı geri vermesini talep ediyor. Kafadar’ın toplumsal gerçeklik ile teorik literatürü karşılaştırdığı bu makalesinde Yeniçeri Mehmet’in başından geçenler, o dönemde yeniçerilerin toplumdaki konumu, ticaret hayatındaki yeri, ailevi bağları, mal mülk edinme hakları gibi pek çok konuda fikir veriyor.

Seyyid Hasan–Derviş: “Sohbet-nâme”sinde kendisinden “fâkir”, evinden ise “gamhâne” olarak bahseden Seyyid Hasan, Halvetî-Sümbülî tarikatının Kocamustafapaşa Merkez Dergâhı şeyhinin oğlu… Seyyid Hasan güncesine önemli bulduğu her şeyi not ediyor, gündelik hayatın ayrıntılarını yazarak ilerliyor. “Sohbetnâme”nin önemli tarafı tarikat hayatına ilişkin ipuçları sunması, ihvan topluluğuna, intisap etmeye, tarikat hiyerarşisine, devlet düzeni içinde tarikatların yerine, Osmanlı’da sufi kademelerinin bürokratlaştırılmasına dair fikir ve bilgi veriyor olması. Seyyid Hasan, okuyucuyu zaman zaman gülümsetse de aslında çok insani, çok dokunaklı konulardan bahsediyor. Karısının vebadan ölümünü anlatması gibi.

Ayaşlı Hüseyin Çelebi–Tüccar: 20 Mart 1575′te Venedik’te öldürülen Ayaşlı sof (yün) tüccarı Hüseyin Çelebi, kitaptaki “birey”lerden en bahtsız olanı galiba. Ne de olsa bir cinayete kurban gitmiş. Ama Kafadar’ın onun hakkında edindiği bilgi ve belgeler Osmanlı ticaret hayatı hakkında önemli ufuklar açıyor; Osmanlı’nın fethetmek dururken ticaretle uğraşmayacağı genel geçer yargısını yıkıyor. Ticaretin düşünüldüğü gibi hakir görülmediğini, Akdeniz ticaret ağı içinde Osmanlı Müslümanlarının önemli rol oynadığını ve tarihi farklı bir açıdan anlatmanın mümkün olduğunu gösteriyor.

Üsküplü Asiye Hatun: Kahramanlarımızın belki de en ilginci o. Kadın olması ve 17. yüzyıl Osmanlı dünyasında bir kadının elinden çıkmış mektupları, rüyaları okuma şansını bizlere sunması başlı başına bir tecrübe. Asiye Hatun yazdıklarıyla kadın mutasavvıflara ilişkin önemli bir belge sunuyor. Makale özellikle toplumsal cinsiyet kavramı, kadının toplumdaki yeri hakkında da fikir veriyor.

Eğer siz de yeniçerilerin “bozulma” devrinden önce askerlik dışında hiçbir işle uğraşmadığını, uluslararası ticarette Müslümanların rol oynamadığını, modern Batı değerlerini özümseyene kadar Osmanlı dünyasından kimsenin günce tutmadığını, kişisel tecrübelerini kaleme almadığını sanıyorsanız buyrun bu kitabı okuyun.


Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken

Cemal Kafadar

Metis Kitap

Sözle semâ yapan adam

08 January 2010 Yazan Yönetici  
Kategori Düşünce

AHMET DOĞRU

Dostluk üzerine yapılmış konuşmaların, söylenmiş sözlerin en güzellerinden biri Fethi Gemuhluoğlu’nun 22 Kasım 1975 tarihinde irticalen yaptığı konuşma.

Peygamber-i Ekber’in (sas) ‘Önce selâm, sonra kelâm’ emrine uyarak önce selamla başlar: “Evveli, ahiri, zahiri, batını, selâmlarım. El-Evvelü Allah, el-Ahirü Allah, ez-Zahirü Allah, el-Batınü Allah. Sahib’i selâmlarım. Sahib-i Hakiki’yi selâmlarım. Sağımı, solumu, önümü, ardımı selâmlarım. ‘Levlâke sırrının mazharı’nı selamlarım. Validesini, Hatice Validemi, Fatıma Validemi selâmlarım. Cihar Yâr-ı Güzin’i selâmlarım. Erkân-ı Erbaa’yı: Selman’ı, Mikdat’ı, Ammar’ı, Ebu Zer’i selâmlarım. İmameyn-i Muhteremeyn-i selâmlarım. Taife-i ecinniyi selâmlarım, müminlerini ve müslimlerini. Ve sizi selâmlarım.” Ardından, “Âşık u ma’şuk u aşk bir yâr iken/ Cebrâil ol arada ağyar idi” beytinin anlattığı ezelî aşktan başlayarak kademe kademe dostluğu dillendirir: Sıddîk-ı Ekber’in dostluğu, Şâh-ı Velâyet’in dostluğu, fikre, insana, dünyaya, tarihe, coğrafyaya, ağaca, komşuya, süflî olmayana, kurda, kuşa, görünene, görünmeyene, uzuvlarımıza, mesleklere, vakte, hayata, ölüme dostluk.

‘Gözü olana sabah ışımıştır’

Gemuhluoğlu bir zerre bırakmaz bu halkanın dışında; para, uyku ve politika hariç. Parayı sol eliyle alıp verenlerin destansı hikayelerini anlatır. Türkiye’deki yanlışlığın fikre dost olmamaktan başladığını söyler. Gemuhluoğlu’na göre fikre dost olmak tenkidi mümkün kılmamaktadır. İslâm’da tenkit yoktur, ama Mübelliğ-i Hakiki’ye imtisalen tebliğ vardır. Mümin kişi, yerinmenin ve sevinmenin ötesindedir. Mümin kişi sevinmez ve yerinmez, çünkü gerçekçidir. Yine insanoğlu, Peygamber-i Ekber’e uyarak Hakk’ın ayali olan halka hizmet ile mükelleftir. İ’lâ-yı Kelimatullah vazifesi Osmanlı’ya Allah tarafından verilmiştir, alınmamıştır. Verildiğine dair işaret vardır, alındığına dair işaret yoktur. Şah-ı Velayet ‘Gözü olana sabah ışımıştır’ buyurmuştur; öyleyse gelecek bir mübarek vakte hazırlanmak gerekmektedir.

34 yıl önce dillendirilen, birkaç kez basılan, ancak tazeliğinden hiçbir şey kaybetmeyen bu ifadeler, Sadık Yalsızuçanlar’ın hazırladığı Dostluk Üzerine / Önce Selâm Sonra Kelâm isimli kitapta bir kez daha okuyucuyla buluştu. Timaş Yayınları’ndan çıkan kitapta Fethi Gemuhluoğlu’nun sözlerinden, yazılarından, hakkında yazılanlardan örnekler yer alıyor. Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Kabaklı, Rasim Özdenören, İsmet Özel, Akif İnan, Nabi Avcı, Cahit Zarifoğlu, Abdullah Uçman ile başlayıp devam ediyor imzalar.

Hilmi Yavuz, “Fethi ağabey sözle semâ yapan adamdı.” diyor, Gemuhluoğlu hakkında. Necip Fazıl, “O, harp meydanında görünmeyen, fakat ateş hattındakilere sakalık yapan, nakliye ve levazım kollarına yön veren, hususi çevrelerde mayası halis bir gençlik yoğuran, gönlü tasavvuf kokusuyla ıtırlı ve dili en murassa Osmanlıca zarfı içinde İslâmî zevk mazrufuyla nakışlı, son turfanda bir tipti.”; Cahit Zarifoğlu, “Tek başına adetâ bir okuldu.”; Nabi Avcı, “Sürgünde kurulmuş bir Osmanlı divânı gibiydi.”; Akif İnan, “Kelamın en zarifini, edebin en kâmilini, siyasetin en ferasetlisini, edebiyatın en muhtevalısını onun aziz varlığında erimiş bulurduk. O, bir uygarlığın temsilcisiydi.”; Hekimoğlu İsmail de “Kitap gibi bir adamdı, onu okuyanlar devleşiyordu.” ifadelerini kullanıyor. Erdem Bayazıt onun, “Herkese bir Hazreti Ömer talihi tanıyın.”, Abdullah Uçman ise “Cebinizde kalan son parayla simit alıp da karnınız doyurmayın, gidin onunla bir film yahut bir tiyatro seyredin.” dediğini naklediyor.

Fethi babayı da ekleyelim!

Fethi Gemuhluoğlu (1923-1977), dervişmeşrep bir insan. “Bize gelen irfan olur/ Hayvan iken insan olur/ Sırrı canı canan olur/ Biz Şabanî bülbülüyüz/ Vahdet bağının gülüyüz.” mısralarında manasını bulmuş Şaban-ı Veli hazretlerinden gelen bir irfan mektebinin yolcusu. Fatih Türbedarı Ahmed Amiş Efendi’nin neşesinden istifade etmiş, Maraşlı Tahir Efendi’den feyz almış. Eli kalem tutan, akademik hayatta, bürokraside, siyasette belirli bir yere gelmiş pek çok insanın yolu onun civarından geçmiş. Keşfettiği ya da adı gibi fethettiği kabiliyetlerin elinden tutmuş, onlara maddi-manevî destek olmuş, onları bir kuyumcu titizliğiyle işleyip insanlığın hizmetine vakfetmiş. Uzun lafın kısası Dostluk Üzerine, döne döne okunacak bir metin, Fethi Gemuhluoğlu da Sadettin Ökten’in yazdığı gibi gönülde yer edecek bir isim: “Tarihe doğru bir uzanalım… Nice gerçek adam bugün yaşayanlardan daha güçlü, etkili ve muhabbetli olarak içimizde yaşamıyor mu? Onları sevmiyor muyuz? Sözlerini hayatımıza düstur edinmiyor muyuz? Ve onların hoşnutluğunu kazanmak istemiyor muyuz? Bu silsileye Fethi Baba’yı da ekleyiverin olsun bitsin.”

Evliyâ Çelebi’nin büyüsü

08 January 2010 Yazan Yönetici  
Kategori Edebiyat

NAİM ATABAĞSOY

Şimdiye dek Evliyâ Çelebi’nin Seyahatnâme’si niçin daha ziyade tarihçilerin faydalandığı bir kaynak olmuştur?

Günümüzde Türkoloji bölümleri niçin hâlâ on ciltlik bu eseri âdeta göz ardı etmek gibi bir tavır takınmıştır? Geçtiğimiz yıl nisan ayında Bilkent Üniversitesi’nde “Çağının Sıradışı Yazarı ve Eseri: Evliyâ Çelebi ve Seyahatnâme” adıyla Prof. Talat Halman başkanlığında gerçekleştirilen sempozyumu düzenleyen Doç. Dr. Nuran Tezcan’ın, Türkiye’de ilk defa yapılıyor olmasından dolayı oldukça dikkat çekici bu etkinlikte sunduğu bildirisi, özellikle yukarıda sorduğumuz ikinci soruya yanıt vermekle kalmıyor, meseleye çarpıcı ve bir o kadar da farklı bir yaklaşım getiriyor. Tezcan’la birlikte otuz iki bilim insanının daha bu sempozyumda sunduğu ve Seyahatnâme’yi farklı yönlerden özgün şekillerde ele aldığı bildiriler, geçtiğimiz YKY tarafından Çağının Sıradışı Yazarı Evliyâ Çelebi adıyla kitaplaştırılarak raflardaki yerini aldı.

Kitabın Nuran Tezcan tarafından kaleme alınan “Sunuş” bölümünde, Evliyâ Çelebi üzerine Türkiye için bir ilk olan bu sempozyumda yurtiçinden ve yurtdışından çok sayıda bilim insanı tarafından “Türk tarih, kültür ve yazınının doruk eseri Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi[nin] geniş bir bilimsel yelpazede ele alınmış” olduğuna vurgu yapılıyor. Bunun yanı sıra aynı bölümde bildirilerin, “eserin içeriği ve yapısı[nı]” daha yakından irdelediğine işaret ediliyor.

Açış konuşması İnalcık’tan

Çalışmanın bunu takip eden bölümünde Halil İnalcık, Metin And ve Enis Batur’un açış konuşmaları yer alıyor. Özellikle Halil İnalcık’ın açış konuşmasında, Evliyâ Çelebi’nin Seyahatnâme eserini hangi sebeple kaleme aldığının, döneminde sahip olduğu konumla ilişkilendirilerek açıklanması, oldukça önemli bir arka plana sahip değerli bir girişim. Bunun yanı sıra, Metin And’ın araştırmalarında Evliyâ Çelebi’den hangi noktalarda yararlandığını ifade etmesi, bundan yaklaşık dört yüz yıl önce yaşamış seyahatnâme yazarının önemini bir kez daha gündeme getirmek bakımından okuyucuya yeni ufuklar açıyor.

Kitapta yer alan bildiriler, Evliyâ Çelebi’nin aktardığı 17. yüzyıl dünyasına çok geniş bir yelpazeden çeşitli bakış açıları getiriyor. Söz gelimi Jean-Louis Bacqué-Grammont “Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi’nde Büyü” başlıklı bildirisinde, Seyahatnâme’de büyüyle ilgili ele alınan konulara değinirken, geçtiğimiz aylarda yitirdiğimiz değerli bilim insanı Yücel Dağlı’nın minyatür sanatının örnekleriyle görsel bakımdan da zenginleştirdiği “Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi’ndeki İstanbul Esnaf Alayı” adını taşıyan bildirisi, o dönemin esnaf alaylarına, Evliyâ’nın metinde yansıttığı bakışı üzerinden yaklaşıyor. Evliyâ Çelebi konusunda önemli bir uzman olan Robert Dankoff’un “Ayıp Değil!” başlıklı bildirisi ise Evliyâ’nın “ayıp” sözcüğünü hangi durumlarda ve hangi şekillerde kullandığını ele alırken, bir Osmanlı seçkininin özellikle Avrupa’da karşılaştığı toplumsal manzaralara karşı takındığı tavrı göstermek bakımından şaşırtıcı bilgiler veriyor. Bunların yanı sıra, örneğin, Priscilla Mary Işın’ın “Evliyâ Çelebi’nin Diliyle 17. Yüzyıl Yiyecek Manzaraları” başlığıyla kaleme aldığı bildiri, Evliyâ’nın Osmanlı mutfağına ve gezdiği yerlerde gördüğü veya tadına baktığı yemeklere dair yer yer detaylı bilgiler vermekle kalmıyor, o dönemin yeme içme âdetleri, yiyecek maddesi ticareti ve toplumun farklı kesimlerinin tüketim biçimleriyle ilgili eleştirel bir çerçeveden okuyucuya keyifli bir Seyahatnâme okuması sunuyor.

Yol gösterici bir çalışma

Kitapta ayrıca, Evliyâ’nın Avusturya’da katıldığı bir ameliyata dair sunduğu detaylı gözlemlerden Türkçenin fonetiğine, etimolojik değerlendirmelerden Evliyâ’da Yunan-Roma dünyasının alımlanış biçimine ve hatta Osmanlı müzik kültürüne kadar Seyahatnâme’de üzerinde durulmuş çok farklı noktalardan çeşitli eleştirel yaklaşımlar yer alıyor. Nuran Tezcan’ın “17. Yüzyıl Osmanlı Türk Edebiyatı ve Seyahatnâme” başlığını taşıyan bildirisi ise 17. yüzyıl Divan edebiyatının panoramasını ortaya koyduktan sonra, Evliyâ Çelebi’nin bu oldukça sistematik ve hacimli eserinin, yazıldığı çağın anlayışı içinde taşıdığı anlamı bir kez daha ele alıyor ve eserin göz ardı edilen önemine bu dolayımda vurgu yapıyor. Sempozyumun gerçekleştirilme amacını açıklar nitelikteki bu çarpıcı bildiri özellikle incelenmeli.

Kısacası Çağının Sıradışı Yazarı Evliyâ Çelebi adını taşıyan bu müşterek çalışma, 2007 yılında tamamladığı 10 ciltlik Seyahatnâme yayınının ardından, YKY’nin Evliyâ Çelebi üzerine yürütülecek çalışmalara yol gösterecek nitelikteki ikinci önemli adımı.

Edward Said’den ‘tekinsiz eleştiri’

08 January 2010 Yazan Yönetici  
Kategori Düşünce

EMRAH PELVANOĞLU

Şarkiyatçılık’ı (1978) okumadan evvel, onun bilgisini farklı çalışma alanlarına taşıyan birçok yazı sayesinde kitaba dair olumlu bir önyargı edinmiştim.

Ancak bu olumlu önyargının oluşmasında etkili olan, ilgili yazıları okumamdan da evvel, oryantalizmin (öyle ya da böyle) nesnesi olmuş bir kültürün içinde büyümüş olmam, dahası bu kültüre dair geliştirdiğim farkındalıktır. Hatta bu farkındalığın, içinde büyüdüğüm kültürü anlatısallaştıran özcü / milliyetçi ideolojinin “otoritesi” kadar (ve hatta ondan çok), bu otoritenin beraber var olduğu, “kaçınılmaz olarak ona eşlik eden”, onun için Batılı ya da onun için Doğulu olan çeşitli “tasallut” imkânlarıyla biçimlendiğini söyleyebilirim. Bütün bunlar, kurguladığım bu özne için, benim için oryantalizmin, “bir eleştiri niyeti olarak Şarkiyatçılık’ı okumamdan evvel başladığını belirtir.

Yukarıdaki paragraf, Başlangıçlar: Niyet ve Yöntem (1975) için yazılan bu tanıtım yazısının giriş paragrafı. Paragrafta kurgulanan “ben” ve onun anlatısı, Başlangıçlar’ın kışkırttığı ve onu anlatmak için kullanılmış bir yöntem. Başlangıçlar için niyetlenilmiş bir yazının Şarkiyatçılık’a dair bir anlatı ile başlaması ise, Edward Said’in (1935-2003), (Türkçede ve belki de bütün dünyada) “dünyevî” bir bilgi alanı ve eleştiri imkânı olarak, oryantalizmle başlamış olmasıyla açıklanabilir. Bir diğer sebep Şarkiyatçılık’ın, Başlangıçlar’ı takip eden Said çalışması olması, dolayısıyla Şarkiyatçılık’a dair bilgimizin, Başlangıçlar’ı açıklamak için ihtiyaç duyacağımız tarihselliğe ait bir başlangıç nüvesi taşıyabileceği düşüncesidir. Ancak Başlangıçlar’ın edebiyat eleştirisi, Şarkiyatçılık’ın ise politik eleştiri bağlamında değerlendirildiğini düşünürsek, umduğumuzun aksine bu “başlangıç nüvesi”nin, bir çelişki taşıdığı, iki çalışma arasında bir süreksizlik olduğu da iddia edilebilir.

Hazır kategorilerin dışında

J. Hillis Miller, Diacritics’in 1976 yılında yayımlanan Başlangıçlar özel sayısına yazdığı “Beginning With A Text” (Bir Metinle Başlamak) başlıklı yazısında (ki Başlangıçlar’ın dördüncü bölümünün adıdır), hem Said’in hem de Başlangıçlar’ın, kendisi ve genel olarak (Batılı) okur için herhangi bir bağlama yerleştirilmesi zor ve hazır kategoriler için uyumsuz olduğunu söyler. Said soyadlı bir Filistinlinin Edward adını taşıyor olması, Ortadoğu kökenlerine rağmen Batılı edebiyatların modernist yapıtları üzerine yazması (son kertede Columbia’da ders veriyor oluşu “endişe giderici” olsa da) Batılı bir zihin için kavranması zor şeylerdir. Bir bakıma yapıtın yazarı da kendisi gibi sınıflandırılmaya karşı direnmektedir. Miller, Başlangıçlar’ı takip edecek çalışmanın Şarkiyatçılık olacağını kestirmenin de kendisi için aynı derecede güç olduğunu belirtir. Bu yüzden “süreksizlik”, (hem yazar, hem de yapıt için) Başlangıçlar’ın ana izleklerinden biri olarak değerlendirilebilir. 1994 yılında Şarkiyatçılık’a eklediği sonsözde Said’in, bu yapıtının başlangıcından son haline gelinceye kadar devam eden bir jestle kaleme aldığı tek yapıtı olduğunu belirtmesi, diğer yapıtlarına atfettiği süreksizlik nosyonu açısından ayrıca önemlidir.

Başlangıçlar, düzensiz ya da heterojen olmamakla birlikte, bilinen bütünlük modelleriyle (organik birlik, diyalektik ilerleme, şecere dökümü gibi) de çelişen bir üretim ya da toplama (assemblage) nosyonunun peşinde yüz küsur metnin içinden geçer. Miller’a göre Said, bilinen bütünlük modellerinin yerine; boşluklar, eksiklikler ve tamamlanmamışlıklarla parçalanmış bu ayrıksı toplama nosyonunu koyar. “Çokkatmanlı bir dağılmanın uyumu” olan bu nosyon, Said’in “başlangıç niyeti” ya da “metot” olarak adlandırdığı şey tarafından çok titiz bir şekilde bir arada tutulur. İşte bu alternatif düzen biçimi, Başlangıçlar’ın da konusudur.

Kitabı bir arada tutan parçalanmışlık ve zorluk, bu alternatif düzenle birebir uyum içindedir. Bölümlerin birbirlerini takip etmeyen süreksizlikleri, her bölümün kendi içinde görece tutarlı olsa da gayet atlamalı ilerleyen yapısı ve alışılmış birincil metin – ikincil metin karşıtlığını bozan alıntılama yöntemi bu uyumu aşikâr eder. Said; Marx, Lukács, Freud, Nietzsche, Conrad, Valéry, Barthes, Derrida, Swift, Coleridge, Vico ve daha onlarca ismi ve yüz küsur yapıtı, Miller’ın deyişiyle kendisi için bir başlangıç yapmak ve bu başlangıcı bir kitap üretmek, mekânda bir yer edinmek ve dünyevileşmek için kullanır, yargılar, temellük eder, yeniden biçimlendirir.

Dolambaçlı bir girişim

Başlangıçlar’ın Türkçe çevirisinin de baz alındığı 1985 yılındaki Morningside baskısına yazdığı önsözde Said, Miller’in yukarıda bahsettiğim yazısından ayrı olarak yine 1976 yılında yayımlanan bir başka yazısına değinir. Miller bu yazısında Başlangıçlar’ı “tekinsiz eleştiri” adını verdiği bir türe ait görmektedir. Yani bu kitap, esasen tarihsel ya da filolojik araştırmacılığın geleneklerine, sağduyuya dayalı uzlaşımlarına ve hatta takvalarına dayalı olmayan, “kişiyi genellikle zekâya direnmeyi neredeyse başardığı … mantıkdışı, absürd alanlara” götüren, “sözcüklerin mantığından kaçmaya yönelik dolambaçlı bir girişim”dir. Ancak Said, kısmen onaylasa da bu sınıflandırmanın Başlangıçlar’da yapmaya çalıştığı şeyi nitelemek için yeterli olmayacağını belirtir. Said “Tarih dışı absürdlüklerle ilgilenmek şöyle dursun, şeyleri başlangıçtan itibaren, ‘tarih içinde’ tarif etmeye girişen tarihsel geri bakışın gerektirdiği muazzam çabayı tasvir etmeye çalıştım.” der.

Son olarak Said’in, ilk baskıdan on yıl sonra yazdığı bu önsözde, Başlangıçlar için belirlediği iki ana eleştirel nokta üzerinde duralım. İlki “köken”e karşıt olarak “başlangıç” kavramıdır. “Köken ilahi, mistik ve ayrıcalıklı; başlangıç ise seküler, insan ürünü ve sürekli incelemeye tabi bir şeydir.” Said bu kavramın, tahakküm eleştirisi, bastırılmış tarihin yeniden incelenmesi, geleneklerin analizi gibi çeşitli eleştiri biçimlerinde teşvik edici bir rol oynadığını belirtir. İkincisi ise anlatı ile metinsellik arasında kurulan bağdır. Said, bu bağ sayesinde yazarlık, baba mülkiyeti ve iktidarı birbirine bağlayan bir otorite kuramı geliştirildiğini, bu kuramın “söylemin manipülasyonu ve denetiminden hakikatin ve ‘Öteki’nin temsiline kadar bir dizi entelektüel pratiğin toplumsal tarihini içine alacak şekilde genişletilebilecek” bir kuram olduğunu belirtir.

Popüler romanlar ne anlatır?

31 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Eleştiri, Roman

Roman, başlangıçta kültürümüze sanat olarak değil aktüel bir tür olarak girer. Aktüalite, gücünü ve enerjisini güncel olandan alır.

Roman, bir yandan sokakta hazır bekleyen potansiyeli gözetir, diğer yandan sürekliliğini sağlamak adına kendisini tartışmaktan ısrarla ve bile isteye uzak durur. Literatürümüze ‘Popüler Türk Romanları’ başlığıyla yerleşen ve sonraki türevleri günümüze kadar ulaşan bir türdür popüler romancılık. Doğrusu hem nitelemesi hem de ayrıştırmalı tahlili zor bir konudur bu.

A. Doğan Yıldız’ın Popüler Türk Romanları, Kerime Nadir- Esat Mahmut Karakurt- Muazzez Tahsin Berkand, 1930-1950 isimli çalışması, bir yandan ‘popülerlik’ kavramının teorik çerçevesini ve o çerçeve içerisinde ‘Popüler Türk Romanları’nın görünüşünü ve üç yazar örneğinden de hareketle ‘popüler romanlar’ın dünyasını tahlile çalışır.

Popüler kültürün ne olup ne olmadığı, hayattaki çetrefil bağlantılarının takibi bir yana, öteden beri bizdeki tartışmanın ana ekseni bu örneklerin roman sayılıp sayılmayacağına odaklanmıştır. Bu sebepten yazar, “Niçin Popüler Türk Romanları?” başlıklı girişte, “Edebi seviyesi ne olursa olsun her romanın bir edebiyat ürünü olduğunu inkâr etmek mümkün değildir.” değerlendirmesinde bulunmaktadır. Bu yaklaşımını gerçekliği kadar getirdiği problematiği de bir yana bırakarak söylememiz gerekir ki, kuram- eser çatışması ve ‘estetik’-‘estetik olmayan’ tartışmasını süreç içerisinde yapamamıştır edebiyatımız. Dönem ve veriler hakkında sonradan yapılacak her tür estetik ve kuramsal yaklaşım faydalı olsa bile ne yazık ki sorunludur… Fakat hiçbir yaklaşım söz konusu romanların dönem içindeki yaygınlığının önüne geçemez. Yazar bu durumdan hareketle, “gerek yayımlandıkları gerekse sonraki yıllarda birçok okura ulaşan, aynı dönemde yayımlanan edebi romanlara göre etkileri çok daha fazla olan bu romanlarda okura neler sunulduğunu, hangi tekliflerle okurun karşısına gelindiğini tespit etmek” olarak çerçeveliyor çalışmasının amacını. Ki bu önemli bir çıkış noktasıdır.

Bu noktadan bakıldığında, popüler kültürün batı eksenli macerası ile bizdeki yerli geçmişi kopuk olduğu kadar çelişiktir. Kaldı ki, Popüler Kültür kavramını irdelerken sonuçlarını popüler romanlarımıza indirgemek bilimsel çalışmanın yöntemi bakımından gerekli görülse bile, roman ve yazarlarla kuracağı bağlantılar sorunludur. Bugünkü popüler kültürün sokak yaygınlığı ve gerçeklik katsayısı yüksek olmakla birlikte geçmiş dönemin gerçekliğinden farklıdır. Dünün görüntüsü literatür, hatta kurgusaldır. Sebebi de sosyolojik olduğu kadar tarihseldir. Popüler popülerdir, tamam, ancak kuramsal popülerlik bizim düşünce dünyamızın çeviriyle tanıdığı bir olgudur. Nitekim yazarın kullandığı dipnotlardaki kaynakların tarihinden de bu anlaşılmaktadır. Kaldı ki, kitapta oldukça önemli bir yer tutan ve hayli emek harcandığı da açıkça belli olan bu bölümlerin, böylesi bir çalışma içinde çok da gerekli olduğunu düşünmüyorum.

Roman, diğer edebi türler gibi tarihsel çerçevenin içinden doğar ve tarihsel bağlamdan kopuk düşünülemez. Alpay Doğan Yıldız, “Tarihsel Çerçeve” başlığı altında, “1930-1950 Dönemi Türk Romanının Genel Görünüşü” başlığı altında, söz konusu çerçeveyi doldurmaya çalışır. Ne var ki, belki tam bu noktada pek gerekli olan kuramsal oylumlama es geçilir, dipnotlarla izah edilmeye çalışılır. Bu yirmi yıllık tarihsel sürecin dünya ile koşut kodlarını irdeleyip dökmek sanırım söz konusu romanları anlayıp anlamlandırmamız için daha farklı pencereler açabilirdi. Bu tür bir yaklaşım kadar çalışmanın zorluklarını bilmez değilim. Ancak, değeri ne olursa olsun her tür edebi esere soğukkanlılıkla yaklaşmak gerektiğini düşünen birisi olarak, bazen çevrede dolaşmak yerine öze yoğunlaşmanın uzun vadede daha değerli olduğunu varsayarım.

Köy romanından daha gerçekçi

Popüler romanlar bütünlüklü olarak düşünüldüğünde plastik olmaktan uzak oldukları gibi naif gerçekliklerle de donanmış durumdadırlar. Nitekim kitabın “Moral Değerler” bölümünün bu anlamda çok ciddi veriler içerdiğini düşünüyorum. Hatta, bu halleriyle, köy romancılığı ve sosyal gerçeklik iddialı romanlar karşısında daha gerçekçi ve hayatla uyuşumlu oldukları söylenebilir. Başı sıkıştığında Eyüpsultan’a giden insanlar, toplumun bir damarı değil midir bugün bile? Yasin okumak, yılbaşı kutlaması tartışmaları, Türklük, vatan sevgisi, vesaire vesaire…

Ve çalışma, “Modernlik (Asrilik) ve Kadın” meselesinde kilitlenir. Son iki asırdır döne dolana hayatın merkezine oturan, teorik olduğu kadar güncelliğinden de hiçbir şey yitirmeyen iki konudur onlar. Söz konusu romanlarda konaklamaları bile, değişik bağlamlarda bu romanlara dönüp dönüp bakılmasının gerekçesi sayılmalıdır. Alpay Doğan Yıldız, gelecekte yapılacak bağlamlı okuma ve incelemelerin eşiğinde şüphesiz görmezden gelinemeyecek bir çalışma ortaya koymuştur. Popüler romancılığın, bugün ciddi romancılık görüntüsü altında fakat geçmiştekilerin değerinden uzakta seyrettiği bir dönemde o romanların yazılmış olması da bir sığınaktır. Hem de edebiyat sığınağı. İsmi popüler olsa bile.

ÖMER ERDEM

Yazarların İstanbul’u

31 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Gezi, Gezi, Haberler, Yeni Çıkanlar

Ahmed Midhat Efendi, Ahmet Rasim, Abdülhak Şinasi Hisar, Sait Faik ve Sâmiha Ayverdi’nin eserlerindeki İstanbul ayrı ayrı beş kitap oldu. Kitapların arasında dolaştıkça gözünüzün önünde büyük bir İstanbul rüyası canlanıyor.

‘Her İstanbullu az çok şairdir’ diyen Tanpınar’a öncelikle hak vermek lazım. Zira bu şehir, dünyanın en çok ilham veren mekânlarından biri. Ahmed Midhat Efendi, Ahmet Rasim, Abdülhak Şinasi Hisar, Sait Faik ve Sâmiha Ayverdi için ‘İstanbul yazarları’ listesinin en tepesinde olan isimler diye söz etsek kimse kırılmaz, darılmaz. Bu velut şehirden kaplarınca istifade eden yazarlar, geride okundukça insanın içinde kaybolduğu bir dünya bıraktılar diyebiliriz. Her biri İstanbul’u yaşamış, şehrin gündelik hayatını, mimarisini, geleneklerini, semtlerini, kültürünü, insanlarını tek tek gözlemlemiş, sonrasında buradan devşirdiklerini eserlerine konu etmiş.

Rivayet odur ki; İstanbul ya çok sevilirmiş ya da hiç sevilmezmiş. İstanbul’u çok seven bu beş yazarın eserlerine konu ettiği zenginlikleri bir vakte kadar derli toplu görmek zordu. Ta ki İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ, sessiz sedasız beş kitap yayımlayana kadar. Büyük bir hayalin içine sürükleyecek bu eserlerin isimleri bile kitaplığınızda minik bir yer açmanız için yeter. ‘Türk Edebiyatında İstanbul Serisi’ üst başlığıyla yayımlanan Sait Faik’in İstanbul’u (Yeşim Özdemir), Sâmiha Ayverdi’nin İstanbul’u (Zeynep Uymur), Ahmed Midhat Efendi’nin İstanbul’u (Mehmet Doğanay), Abdülhak Şinasi Hisar’ın İstanbul’u (Şafak Güneş Gökduman), Ahmet Rasim’in İstanbul’u (Çilem Tercüman) adlı kitaplar, İstanbul’u adı geçen usta yazarların eserleri üzerinden anlatıyor.

Danışmanlığını Prof. Dr. Fatih Andı’nın yaptığı bu kitapların bir gazete sayfasına sığmayacak kadar derinlikte olduğunu baştan söyleyelim. Kitapların arasında dolaştıkça gözünüzün önünde hemencecik büyük bir rüya canlanıyor. Hayatın hay u huyu arasında İstanbul’a dair yitip giden veya şimdilerde ıskaladığımız pek çok güzellik kendini açık ediyor. İstanbul’un asıl çehresi, tüm ihtişamıyla kimi zaman siyah beyaz fotoğraflar eşliğinde kitaplarda beliriyor. Dünyanın en yaşlı şehirlerinden olan İstanbul için söylenecek ne çok şey var. Kitapları yan yana dizince büyük bir İstanbul manzarası tamamlanıyor. Her yazar bu şehrin ayrı bir ayrıntısına odaklanmış, İstanbul’u sanatının tükenmez bir malzemesi olarak kullanmış.

Ahmet Rasim’in İstanbul’unda dolaşırken ev ve toplum hayatı; Sâmiha Ayverdi’nin İstanbul’unda halk inançları, merasimler, ev halleri, mahalle hayatı, Ramazanlar, bayramlar; Hisar’ın İstanbul’unda Boğaziçi medeniyeti; Ahmet Midhat Efendi’nin İstanbul’unda şehrin mimari özellikleri, semtler, mevsimler ve konak hayatı; Ahmet Rasim’in İstanbul’unda hayatın devreleri, şehrin eğlence hayatı, adab-ı muaşeret, bayramlar; Sait Faik’in İstanbul’unda ise öyküleri üzerinden bir İstanbul portresi yer alıyor.

Abdülhak Şinasi Hisar (Boğaziçi Mehtapları):
“Bazen biraz sisli görünüşü, mavi ve dalgalı suları, bunlara benzeyen, ufak ufak dalgaları andıran, kesik kesik rüzgârlı, ince, mavi havasiyle, İstanbul’unkinden daha ziyade şimalli tabiatiyle, güzelliği dünyada eşsiz olan Boğaziçi, barındırdığı bu tabiat âşıklarına her mevsimin, her gününün ve her gecesinin ayrı ayrı tatlarını verir.”

Sâmiha Ayverdi (Ne İdik Ne Olduk):
“Artık evlerin saçak altında Ya Hafız levhaları yok. Odalarının duvarlarında ise Kur’an-ı Kerim’lere, cüz keselerine, Hilye-i Şeriflere, evdeki sedirlerin üstünde ise rahlelere, sevahiden minderlere, sırma ve ipek işlemeli yağlıklara pek rastlanmıyor.”

Ahmed Mithat Efendi (Müşâhedât):
“Şu Beyoğlu ne yaman memlekettir. Avrupa romancıları Paris’e gözlerini dikmişlerdir. Ama bizim Beyoğlu birçok cihetlerce Paris’ten yamandır. Hangi tarafına bakılsa bir roman görülür. Hangi adama tesadüf edilse mutlaka bir romana taalluku vardır.”

Ahmet Rasim (Külliyat-ı Say’u Tahrir Makalât ve Musâhabât I):
“Çiçekçinin üzerini arayabilirseniz yerli ıtriyat fabrika ve müstahzarlarımızın şişelerini bulabilirsiniz. Çiçekçi satamadığı, günlerce işportasında taşıdığı o solgun ezhârı bu türlü kokuların sulusuyla ta’tir ederek arada eline bir taze dal veya sap alarak: Misk kokuları diye bağırıp duruyor.”

Sait Faik Abasıyanık (Dolapdere):
“İstanbul’un semt adları yok mu? Bayılırım onlara. Ne güzelleri vardır. Yalan da olsa, yanlış da olsa, bu semt adlarından insanın muhayyilesine bir şeyler üşüşür. Başka yönlerden gelmiş anılar kaynaşıverir içimizde. Bir filmdir başlar dönmeye beynimizin karanlığında.”

Musa İğrek

Bursa’nın bütün geçmişi bu kitapta

Bursa’nın sosyal ve kültürel hafızasını içinde barındıran Bursa Kütüğü, 60 yıl sonra okuyucuyla buluştu.

1930-1950 yılları arasında Kamil Kepecioğlu tarafından kaleme alınan 4 ciltlik eserde şeriyye sicilleri, yazma ve matbu evraklar, şifahi bilgiler, kısacası Bursa’nın maddi ve manevi kültürüyle ilgili her türlü bilgi yer alıyor. Bursa Kütüğü, 1940′larda Uludağ Dergisi’nce fasiküller halinde yayımlanmaya başlanmış, ancak devamı gelmemişti. 1986 yılında Bursa Ticaret Borsası’nın teşvikleriyle yeniden çalışmalara başlandı. Aslı Osmanlıca olarak Bursa Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesi’nde bulunan eser, uzun çalışmalar sonunda Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından kültür dünyasına kazandırıldı.

Bursa Kütüğü, cumartesi günü Ördekli Kültür Merkezi’nde yapılan bir toplantı ile tanıtıldı. Toplantıda konuşan Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, “Şehirlerin hafızası neye kurgulanıyorsa, medeniyetlerin biçimi de ona göre şekillenmektedir. Dolayısıyla şehirlerle ilgili araştırmaların kıymeti de yükselişe geçmiştir. Bursa’nın tarihi, sosyal ve kültürel hafızasını günümüze taşıyan Bursa Kütüğü, geçmişimize ışık tutması ve tarihin gelecek nesillere aktarılması açısından çok önemli bir yapıttır.” dedi. Toplantıda eserin yayına hazırlanmasında katkıları olan Prof. Dr. Mustafa Kara, Prof. Dr. Hüseyin Algül, Prof. Dr. Osman Çetin, Prof. Dr. Mefail Hızlı ve Doç. Dr. Asım Yediyıldız’a plâket verildi. (0224 253 26 46)

60 yıl sonra basıldı

Prof. Dr. Mustafa Kara “Her kitabın bir kaderi vardır. Bu, Bursa Kütüğü için çok doğru bir sözdür. 60 yıldır basılma aşamasındaydı. Biz de 1986′da yeniden başladık. Zaman zaman bunaldığımız anlar oldu. Sonunda kentin geleceğine ışık tutacak bu eseri tarihimize kazandırmış olduk.”

Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu: “Bursa Kütüğü’nü kaleme alan Kamil Kepecioğlu, Osmanlı arşivlerinin ilk tasnifini yapan kişilerden biridir. Bir devletin tarihi ancak geriye bıraktığı belgelerle yazılabilir. Bu gibi eserlerin kültürümüze kazandırılması geleceğimize güvenle bakılması için büyük önem taşıyor.”

Beşir Ayvazoğlu: “Bursa Kütüğü’nü Eski Eserler Kütüphanesi’nde incelemiş ve neden neşredilmediğini düşünmüştüm. Kendi kültürümüzle ilişkimiz, yabancılarınkinden farklı değil. Bu gibi kırılma dönemlerinde toplumlar travmalar yaşarlar. Bu tür eserler travma dönemlerinin aşılması için önemlidir.”

Mustafa Armağan: “Yıllar önce Bursa Eski Eserler Kütüphanesi’nde okuduğum Osmanlıca belgelerin kitap haline getirilmesinden çok mutluyum. Şehri sevmek için o şehri tanımanız gerekir. İnsan tanımadığı bir şehri sevemez. Gelecek nesiller bu eseri okuyarak şehirlerini tanırlar.”

OKUMAK, YAZMAK KADAR FİYAKALI GÖRÜNMÜYOR!

18 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Söyleşi, Söyleşi

http://yenisafak.com.tr/resim/site/ktan19d49963c9d435ae5by.jpg

A. Ali Ural çeşitli yerlerde açılan yazarlık atölyelerinde ve Burç FM’deki programında meraklılarına yazarlığın sırlarını anlatıyor. Anlattıklarını da yazdığı kitaplarla, çıkarttığı dergilerle, Türkiye Yazarlar Birliği çatısı altında gösterdiği faaliyetlerle örnekliyor. Ural, yazar olmak için önce iyi bir okur olmak gerektiğinin de altını çiziyor.

Şairsiniz; öyküler, düzyazılar, denemeler kaleme alıyor, gazetede köşe yazıları yazıyorsunuz. Bir yandan da edebiyatın yürüyebileceği mecralar açmak için dergiler çıkarıyorsunuz. Üç dönemdir TYB İstanbul şube başkanlığı yapıyorsunuz. Çevrenizde kümelenmiş gençler var, onlara yazı yazmanın inceliklerini anlatıyorsunuz. Bunca çaba ne için?

Yaz güneşi altında “Sermayesi eriyen adama yardım edin!”diye bağırarak buz satan adamın hikâyesini bilir misiniz? Bu sözü duyan bir bilge, tükenen ömrünü düşünüp yığılmış yere. Kelimeler yerini bulunca insan da yerini buluyor. Ona düşen ayağa kalkmak, yürümek ve koşmak. Yığıldığı yerde kalmak değil. Bir gölgelenmeden ibaretse de dünya hayatı, bu süreyi gölgede şekerleme yaparak geçiremeyiz. Kıyamet koparken elimizdeki fidanı dikmek, yani donanımlarımız ölçüsünde sorumluluklarımızı yerine getirmek zorundayız. Ben edebiyatı bir fantezi olarak görmüyorum. Yazar olsun ya da olmasın herkesin edebiyata ihtiyacı var. Çünkü hem anlamaya, hem anlatmaya ihtiyacı var. Yüce Allah Hz. Âdem’e isimleri öğreteli kim bilir kaç bin yıl geçti. Bu kadar zamandan sonra işaretlerle mi anlaşacağız! Hem dil yalnız anlaşmaya yaramıyor ki. Düşüncenin elleri o. Medeniyetin temeli. Bilginin penceresi. “ Öyle şiirler vardır ki hikmettir. Öyle sözler vardır ki büyüler,” diyen bir Peygamber neye dikkat çekmek istiyor acaba? Her devinimin arkasındaki sözün gücüne mi? Bu yüzden mi “ Bir âyet bile olsa benden bir şeyler ulaştırın!” diyor?

Bunca etkinliğin bileşke noktasında bulunuyor olmak sanatta / şiirde derinleşmeyi olumsuz etkiliyor mu?

Şiir ya da genel bir ifadeyle sanat, hayattan kopuk bir eylem değildir. Derinlik tam da bileşke noktalarındadır hayatın. Şiir manzara seyredilerek yazılmaz. Şiir yazayım diye masaya oturulup yazılmaz şiir. O bir süreç içinde oluşur, kömür ve petrol yatakları gibi. Vakti geldiğinde yalnızlıkların, kırgınlıkların, kızgınlıkların, özlemlerin ve aşkların oluşturduğu bir iç basınçla gün yüzüne çıkar ve şairin maharetine göre damıtılıp işlenir. Bütün sanatların bir öz olarak hayatın katmanları arasında çıkarılmayı beklediğini söyleyebiliriz. Bütün mesele resimde görünmeyeni fark etmeye çalışmak. Bu da tefekkürle, görme temrinleriyle ve her şeyden önce sezgiyle elde edilebilecek bir şey. Batı’dan gelen bir şair hastalığı bohem hayat. Bakın Peygamber’in şairlerine. Köşelerine çekilip şiir mi yazıyorlar yalnız? Abdullah bin Revâha, Hassan bin Sâbit, Ka’b bin Mâlik…

Günümüz edebiyatının gerçek edebiyat mecraına girmesi için çaba gösteren biri olarak amaçladığınız şey ne kadar gerçekleşiyor?

Hacca giden karıncayla iyi anlaşıyoruz. Sonuçları düşünerek hareket etmiyoruz çünkü. Gücümüz aczimizi bilmemizden kaynaklanıyor. Merkez Efendi gibi her şeyin merkezinde olduğunu bilmek güzel. Mecrasından çıkmış gibi görünen bir şeyin daha geniş bir açıyla baktığımızda tam da mecrasında olduğunu görebiliriz belki. Bazen en dipten yükselir insan su yüzüne bir topuk darbesiyle.

Edebiyatımızın gidişatı nasıl sizce?

İktidar kavgaları ve kamplaşmalar yalnız siyasi hayatını değil, edebî hayatını da tehdit ediyor bu ülkenin. Dünyanın neresine giderseniz gidin, farklı düşüncelere sahip olsalar da o ülkenin edebiyatçıları ortak bir değeri temsil ederler ki o değer ulusal edebiyattır. Zira edebiyatın evrenselliği milli oluşundan geçer. Arjantinli ünlü hikâyeci Borges, “Ben ayda yaşayan bir adamın hikâyesini yazacak olsam, bu bir Arjantin hikâyesi olur.” demiş. Bizim pek çok yazarımız İstanbul’da geçen hikâyelerini bile bir Türk hikâyesi yapmayı başaramıyorlar. Fakat yine de tebessüm etmeliyiz. Çünkü derinden derine, ülkesine âşık, güçlü bir edebiyat kuşağı geliyor.

Çevremizde ‘ünlü bir yazar’ olmak isteyen arkadaşlarımız var. Tanınmış bir yazar olarak size soralım, nasıl ‘ünlü bir yazar’ olunur?

Ün beğeninin peşinden de gelebilir, aykırılığın peşinden de. Araplar “Muhalefet et ki tanınasın!” derler. Bizim büyüklerimiz de “Şöhret âfettir.” demişler. Şiirimizin sultanlarından Şeyh Gâlib’in şu ifadesine bayılırım ben, “Elimdeki kalem her zaman şöyle der: Halkın beğenisi benim için felakettir.” Ben ünlü bir yazar olmak isteyen genç kardeşlerimize “ün”ü değil “yazmayı” hedeflemelerini salık veririm. Yoksa cin olmadan adam çarpmaya, Dostoyevski olmadan “Ecinniler”i yazmaya kalkarlar. Aynaya bakmaktan masaya oturacak vakti bulamazlar. Derin bir okuma sürecini yaşamadan, yazmanın büyülü sularına atarlar kendilerini ve boğulurlar. Edebiyat dünyası geniş bir edebiyat mezarlığını da kapsar. Genç ölüler yatar bu mezarlarda.

‘Ünlü bir okur’ olmak isteyen pek çıkmıyor, neden böyle bu?

Çünkü okumak yazmak kadar fiyakalı görünmüyor. Okurların elleri çenesine dayalı fotoğrafları olmuyor çünkü. Aslında esas olan yazmak değil okumaktır. Yazmak esas olsaydı Kur’an’ın ilk emri “Oku!” değil “Yaz!” olurdu. Okumak esas, yazmak tâlidir. Zira yazmak okuma temelinde yükselebilecek bir binadır. Hem biliyor musunuz her kitap iki kişi tarafından yazılır: Yazar ve okur. Çünkü okur kitaba kendi imgelem dünyasını ve birikimlerini katarak kitabı bir anlamda yeniden yazmış olur. Emerson’un “Kitabı iyi yapan okuyucudur.” sözünü bu bağlamda değerlendirebiliriz.

Kendinde yazar olma potansiyeli olmayanlar bir meslek olarak okur’luğu seçebilir mi?

“Meslek” kelimesine “tutulan yol” anlamı verirsek neden olmasın! Burada bir noktaya dikkatinizi çekmek isterim. Okumak ve okur gibi yapmak aynı şeyler değildir. Yalnız yazmak değil, okumak da bir çalışmayı gerektirir.

Okurlukla yazarlık arasında nasıl bir ilgi var?

İlgi kelimesi zayıf kalıyor. Bunlar aynı bütünün parçaları.

Yazarlık nereden başlıyor?

Okumaktan başlıyor.

İnsan doğuştan yetenekleriyle mi yazar / şair oluyor yoksa çalışarak bu melekeler elde edilebilir mi?

İnsan doğar doğmaz ayağa kalkıp koşan bir tay değildir. Bedensel melekeleri de ruhsal melekeleri de zaman içerisinde olgunlaşır. Genetik faktörleri tamamen dışlamak mümkün olmasa da var olanın hayatiyet kazanması ya da körelmesi, biraz da hayat koşulları, çevre, eğitim ve çalışmaya bağlıdır.

Yazar kimdir sorusunun cevabı ne sizde?

Gerçek bir yazar, gerçek bir büyücüdür, illüzyonist değil.

Siz hem şiirlerinizle hem de yazılarınızla tanınıyorsunuz? Günlük gazete yazıları öyküler… Bu ikisini aynı anda yapmak yani eşit kıratlarda şair / yazar olmak mümkün müdür? Yoksa biri diğerinin yedeği midir?

Eşit kıratlarda ya da birbirine çok yakın kıratlarda şair/yazar olmak mümkündür elbette. Edgar Allan Poe, hem çok iyi bir şair hem de çok iyi bir hikâyecidir mesela. Ahmet Haşim hem Türk şiirinin hem de Türk nesrinin zirvesindedir. Doğrusunu isterseniz, şiirimle nesrimin at başı koştuğunu düşünürüm ben. Şiirin burun farkıyla biraz önde olduğunu bilir, Baudelaire’in, “Şair ol, nesirde bile!” sözüne hak veririm. Valiz şiirimin son mısrasının “En üste koy şiirlerimi” olduğunu da hatırlatayım burada.

Radyo programı var bir de. Burç FM’de yazarlığın sırları’nı anlatıyorsunuz. Nasıl gidiyor?

İstanbul’daki yazı ve şiir atölyelerimize katılma imkânı bulamayanlar için bir imkân olduğunu düşünüyorum Burç FM’deki programın. Her hafta bir yazardan söz ettiğimiz bu program, yazılarının ve şiirlerinin eleştirilmesine tahammül edebilen genç yazarların çalışmalarıyla zenginleşiyor. Her cumartesi gecesi iki saat boyunca canlı yayına telefonla ya da msn aracılığıyla bağlanıp yazma ve okumayla ilgili sorularını ve sorunlarını dile getirme imkânı buluyorlar. Biz de elimizden geldiğince birikimlerimizi paylaşarak bereketlendirmeye çalışıyoruz edebiyat soframızı.

Son kitabınızda ‘Güneşimin önünden çekil’ diyorsunuz. Hikâyeyi biliyoruz, ama siz o hikâye aracılığıyla bir mesaj vermek istiyorsunuz sanırım. Bu hitapta güneş kim/ne, önünden çekilmesi gereken kim?

Kitaba ismini veren “Güneşimin önünden çekil!” cümlesi Diyojen’in Büyük İskender’e söylediği bir söz olsa da, hemen hemen kitaptaki bütün karakterler tavırlarıyla bu sözü söylüyorlar. “Güneşimin önünden çekil!” demek hakikati perdeleyenlere “Penceremizi kapamayın!” demektir. Bunu demek yürek ister, bedel ister çünkü. Nitekim yalnız Diyojen değil, Arşimet ve Attar da farklı cümlelerle “Güneşimin önünden çekil!” diyebildikleri için öldürülmüşlerdir. Bu kitapta Doğu’dan ve Batı’dan onlarca portre var; hakikati arayan onurlu adamların sıra dışı bir üslupla kaleme alınmış öyküleri bunlar. Yaşadığımız sığ hayata gönderilen derinlik davetiyeleri…

Şiir ve nesir alanlarında Ali Ural okurlarına hangi kitapların müjdesini vereceksiniz?

“Mutfakta ne var?” diyorsunuz. Mevlâna’nın romanını yazacağımı vaat etmiştim biliyorsunuz. İki senesi var. Şiir alanında ise poetika eksenli bir kitap çıkacak inşallah 2008’in sonlarına doğru: “Bengal Kaplanları ve Çeçe Sinekleri”.

Önemli olan neyi yazmayacağını bilmektir

Yazmakla ilgili bizlere önerileriniz var mı?

Olmaz mı! Hemen yazmayı bıraksınlar ve okumaya başlasınlar. Okuyacakları kitapları en az yiyecekleri yemeğe gösterdikleri özenle seçsinler. Dahası her kitabı en az iki kere okusunlar. İlkinde haz alarak okumalarında bir mahzur yok, ikincisinde satır satır, paragraf paragraf masaya yatırsınlar eseri, dili, kurguyu, üslubu ve karakterleri incelesinler. İşkenceye dönse de bu okuma, sabretsinler. Notlar alarak içselleştirsinler okuduklarını.

Yazar ne yazar, ne yazmalıdır?

Bir yazarın bilmesi gereken ne yazacağı değil, ne yazmayacağıdır, ne yazmayacağını bildiğinde belirir ne yazacağı. “Ne”likten kastım konu değil. At sahibine göre kişner de konu yazarına göre muhteva kazanıp şekillenmez mi? Robert Frost, “Ormanda yürürken karşıma iki yol çıktı, ben az yürünmüş olanını seçtim,” diyor bir şiirinde. Yani bir yol yürünecek ama o yolun nerelerden geçeceği götüreceği yer kadar önemli. Sunum şekli özü kaybetmemek kaydıyla sunulanı gerçek değerine ulaştırıyor çünkü.

MUSA GÜNER

Necatigil’siz 30 yıl geçti

13 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Kültür Sanat

“Bu benim yazdıklarım/ kendi halim mi sade/ yaşadığım çevreden/ bir ses kalsın istedim şu koskoca dünyada.” Şu koskaca dünyada yaşadığı çevreden bir ses bırakan Behçet Necatigil, aramızdan ayrılalı 30 yıl oldu.

Yaşadıklarını, hepimizin yaşayabileceklerini, insanların sade dünyalarını içtenlikle mısralara döken usta şair, 13 Aralık 1979′da karşılaşmıştı bir ömür aklında tuttuğu ölümle: “Uzayacağa benzer/ Tutuştuğumuz lades/ İşi gücü bırakıp/ Mezarlığa bakan bir ev tuttum/ Ölüm sen beni aldatamazsın/ Aklımda!” Selim İleri’nin tabiriyle ‘kırık inceliklerin şairi’ Necatigil, vefatının 30. yılında anılıyor. Türk Edebiyatı dergisi, aralık sayısında ‘Ölümünün 30. yılında Behçet Necatigil’ başlıklı bir kapakla çıktı. Dergide Mehmet Narlı, “Behçet Necatigil’in poetikası”, Kabil Demirkıran “Necatigil’e göre okur olmak”, Ertan Örgen “Mikrokosmos ve gelenek”, Yusuf Çağlar “Ahmet Caferoğlu ve Behçet Necatigil”, Hülya Bulut “Gündelik eksen ve kadın”, Tamer Kütükçü “Yıldızlara bakmak”, Hüsrev Akın “Behçet Necatigil’de inançsızlık” başlıklı yazılarıyla yer alıyor.

Mehmet Narlı, Necatigil’in, bağıran, azarlayan şiirin, toplumsal işlevini gerçekleştiremediği görüşünde olduğunu söylüyor. “Ona göre, şiirin toplumsal bir işlevi olacaksa bu, şiirin bir yaşantı olması ile ilgilidir. Öncelikle ben’in yaşantısı; ama bu ben, aynı zamanda sen’dir, o’dur.” diyor. Ertan Örgen ise kendi içine dönük küçük ve mutlu bir hayat tasavvurunun ve hatta tesellinin, öğütün onun şiirini belirlediğini söylüyor. Ve bir örnek veriyor Necatigil’den: “Madem küçük dünyamız ölümlerle sınırlı/ Madem kişi bağlı ortak yaşamlara/ Benden sana, senden ona, onlardan bize/ Gitmek gelmek arada başka dünyalara.”

Pendik’te Behçet Necatigil paneli

Pendik Belediyesi, düzenlediği bir etkinlikle Necatigil’i anıyor. Bugün saat 18.00′de Mehmet Akif Ersoy Sanat Merkezi’nde gerçekleşecek panelin açış konuşmasını Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şube Başkanı A. Ali Ural yapacak. Prof. Dr. Nurullah Çetin, Yrd. Doç. Dr. Özlem Fedai, Dr. Evren Karataş, Araş. Gör. Emine Gözde Özgürel panele sunumlarıyla katılacaklar. Panelin ardından Necatigil’in şiirleri okunacak.

Sonraki yazılar »