Dünyada en çok bu kitaplar okunuyor

01 February 2010 Yazan Yönetici  
Kategori Benim Kitaplarım

http://91.93.103.35/haber/091218-085725-232729-B.jpg

ABD

1. Going Rogue: An American Life / Sarah Palin / Edward Kennedy

2. The Lost Symbol / Dan Brown

3. Under the Dome: A Novel / Stephen King

4. The Twilight Sağa Collection / Stephanie Meyer

5. The Help /Kathryn Stockett

6. Diary of a Wimpy Kid: Dog Days / Jeff Kinney

7. Eclipse (The Twilight Saga) / Stephanie Meyer

8. Open: An Autobiography /

Andre Agassi

9. Breaking Dawn (The Twilight Saga Book 4) / Stephanie Meyer

10. U is for Undertow (Kinsey Millhone Mystery) / Sue Grafton

İNGİLTERE

1. Eclipse (The Twilight Saga) / Stephanie Meyer

2. Delia’s Happy Christmas / Delia Smith

3. Twilight (The Twilight Saga) /

Stephanie Meyer

4. New Moon (The Twilight Saga) / Stephanie Meyer

5. Breaking Dawn (The Twilight Saga / Stephanie Meyer

6. The Lost Symbol  / Dan Brown

7. Guiness World Records 2010

8. Ooh! What a Lovely

Pair: Our Story (Ant & Dec) /

ant McPartlin

9. My Shit Life so Far / Frankie Boyle

10. The Girl with the Dragon Tatoo / Stieg Larsson

ALMANYA

1. Das Verlorene Symbol / Dan Brown

2. Verblendung: Roman / Von Stieg Larsson

3. Limit: Roman / Frank Schatzing

4. Echo der Hoffnung: Roman / Diana Gabaldon

5. Vergebung: Roman /

Von Stieg Larsson

6. Verdammnis: Roman / Stieg Larsson

7. Bis(s) 1-4 Schuber / Stephanie Meyer

8. Meine Küche der Gewürze / alfons Schuhbeck

9. LEGO Star Wars: Alle Figuren, Raumschiffe und Droiden: Lexikon der Figuren, Raumschiffe und Droiden / Atemschaukel/Herta Müller

10. Bis(s) zum Abendrot: Band 3 / Stephanie Meyer

FRANSA

1. Le Symbole Perdu / Dan Brown

2. La Premiere Nuit / Marc Levy

3. L’echappee Bell / Anna Gavalda Broche

4. Blake et Mortimer, tome 19: La Malediction des Trentes Deniers / Jean Van Hamme, Rene Sterne, Chantal de Spiegeleer

5. Memoires, Chaque Pas Doit Etre Un Bus / Jacques Chirac Broche

6. Rendez-vous en Tere Inconnue / Frederic Lopez

7. Saga Fascination, Tome 3: Hesitation / Stephanie Meyer

8. Trois Femmes Puissantes – Prix Goncourt 2009 / Marie NDiaye

9. La Route / Cormac McCarthy

10. Saga Fascination, Tome 4: Revelation / Stephanie Meyer

Nazan Bekiroğlu – İnsanın bütün halleri Âdem’de gizli

11 January 2010 Yazan Yönetici  
Kategori Benim Kitaplarım, Söyleşi, Söyleşi

http://nazanbekiroglu.org/wp-content/uploads/2008/01/nazanbekiroglu.jpg

Nun Masalları’nın anlatıcısıydı, Yusuf ile Züleyha’nın yazıcısı… Defterin sahifelerine Mor Mürekkep’inden düşürdü harfleri. İsim ile Ateş arasında kalbine sığanları söyledi hep.

Adem ile Havva’nın hikâyesini anlamanın bütün insanlığın hikâyesini anlamak manasına geldiğini öğrendiği gün, Adem’in hikâyesini yazmaya karar verdi.

Çünkü insanın bütün halleri Âdem’de gizliydi. Nazan Bekiroğlu, yeni romanı Lâ’da Âdem ile Havva’yı anlatıyor. Hikâyenin merkezinde Kur’an’daki kıssa ve Hz. Âdem var. Yazar, metninin aynasını dolduran onca anlatının birer “temsil” ve “mecaz” olmaktan öte anlam taşımadığının altını özellikle çiziyor. Nazan Bekiroğlu, coşkulu bir dille söylüyor hikâyesini.

Sizinle yaptığımız son görüşmede,”Bu yıl içinde okurlarınız yeni bir Nazan Bekiroğlu kitabı raflarda görebilecek mi?” sorusuna şu cevabı vermiştiniz: “Yıllardır zihinde gezdirilen, kendisiyle defterler doldurulan, bilek ağrıtan, uyku bölen bir şey var. Şimdi biraz olsun ufkun üzerinden seren direklerinin, en yüksek flamaların görünmeye başladığını söyleyebilirim. Ya kısmet. İnşallah. Ama hâlâ ismini söyleyemem.” Geçtiğimiz günlerde Lâ çıkageldi. Artık biraz daha huzurludur uykularınız. “Uyku bölen” süreçten biraz bahseder misiniz?

İnsan olan, bu ağır emaneti üzerinde taşıyan bir varlık hiçbir zaman huzurlu uykulara kavuşamayacak demektir. Bu metni anlatırken bütün istediğim insan olmanın manasına biraz daha hakkıyla erebilmek, bu doğrultuda anlayabildiğim birkaç şeyi de özellikle gençlerle paylaşmak arzusundan ibaretti. Yoksa Âdem’e, onun gaybî yönüne dair birçok sorunun yakîn cevabı hiç verilemezken bilmenin bize sağlayacağı huzura ermek mümkün değildir. Fakat sadece şu noktada daha huzurlu olduğum söylenebilir ki, bu yazma sürecinde cevabı peşinen verilmiş bir bilgiye farklı bir güzergâhı dolaşarak yeniden vardığım söylenebilir. O da bazı bilginin bize verilmediği, onların üzerindeki örtünün hiç açılmayacağına dair bilgidir. Bunu bilmek bile, yani bilginin bir noktadan sonra bilinmezlikle örtüldüğünü bir kez daha anlamak bile, kurcalamamak, sorgu sual etmemek, verildiği kadarıyla imân ve iktifa etmek, bir çemberin üzerinde aynı yönde ilerleyip de başlangıç noktasına varmak gibi insana bir huzur veriyor. Diğer yandan bu metnin kaleme alınma sürecinde çok şey okuduğumu da sancılı sürecin bir izdüşümü olarak ifade etmeliyim. O kadar ki metin, içimde bir iskelete kavuştuktan yani 2003’ten sonra, bir bakıma metin bittikten sonra okuduklarım bile bir vagon doldurabilecek hacimde. Fakat en fazla Mesnevi, İbn Arabi ve Şeyh Galib’i zikretmeliyim. Hele Şeyh Galip. O kadar ki onu düşünmeden açtığım her paragrafta bile onu hazır buldum. Büyük laflar sarf etmekten korkmasaydım, bütün bir Lâ’nın, Galib’in o meşhur Terci-i Bend’ini, onun da tek bir beytini tefsir için kaleme alındığını, ben fark etmeden bile bunun böyle olduğunu söyleyebilirdim: Hoşça sak zâtına kim zübde-i âlemsin sen / Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen. Lâ’nın cesareti biraz da bu beytin verdiği güçtendir.

Kitabın “Lâ Sahifesi”nde iddialı bir cümle var: “Bir ömür boyu aradığım hece harfinin Lâ olduğunu bildim”. Bu cümleden ne anlamalıyız?

Çok iddialı değil, çünkü buldum, değil bildim, deniyor. Buldum dense idi bence bu iddia olurdu. Fakat bilmek daha kolay. Bulmanın arkadan geldiğine her zaman inandım. “Lâ”nın aranan harf oluşu meselesine gelince. “Lâ” olumsuzluk ekidir. Hiçlik mesabesidir. Bu hece harfini, insan olmayı yaratılmışların en şereflisi kılan “özgür bilinç tercih hakkı” içindeki inkâr gücü potansiyeli olarak yorumluyorum. İnsan, seçebilen bir varlıktır. Onu diğer yaratılmışlardan farklı ve üstün kılan yanı bu yanıdır. Yani o, reddetmeye gücü olduğu halde özgür iradesiyle doğruyu bulabildiği için değerlidir. Yani İllallah lafzı, oluşun ve idrakin üst aşamasıysa, insan bu aşamaya kendiliğinden değil bile isteye, özgür iradesi ile varabildiği için muteberdir. Bu itibarla “Lâ” hece harfi, insan olmanın kıymetini içkin bir bilinç halinin mümkün olumsuzluk aşaması olarak “Lâ” gerçeğini ifade eder.

Romanda anlatılan Âdem ile Havva, Nazan Bekiroğlu’nun Âdem ile Havva’sı mıdır? Kutsal metinlerdeki kıssa ne kadarıyla yer aldı kitapta?

Nazan Bekiroğlu’nun Âdem ile Havva’sı temel mesaj itibarıyla Kur’an’daki Âdem’den hareketle kaleme alınmıştır. Hikâye Tevrat’ta ayrıntılı denebilecek bir biçimde iki yerde anlatılır, İncil’de ise fazla ayrıntıya inmeksizin zikredilir; bunlar beni ilgilendirmedi. İslâmî gelenek ise Kur’anî kıssayı sabit tefsirinin yanı sıra zaman zaman da birçok ayrıntıyla “süsleyerek” anlatmaktan imtina etmez. Bunların bir kısmı doğrudan İsrailiyat nevindendir ve tefsir kitaplarına bile sirayet etmiştir. İsrailiyattan da mümkün mertebe kaçınmaya dikkat ettim. Ve çok dikkate değer bir husus ki, Yusuf ile Züleyha’nın geleneksel edebiyatımız içinde mesnevi geleneğinde pek çok versiyonu olduğu halde, ki bunların bir kısmı Hamdullah Hamdi gibi İslâmî ilimler açısından fevkalade itibarlı zatlar tarafından kaleme alınmıştır, Âdem etrafında oluşmuş bir mesnevi geleneği yoktur. Demek istediğim, Yusuf ile Züleyha yazarken bana kalemimin manevra alanını genişletme cesareti veren bir mesnevi geleneğine yaslanabiliyordum fakat Âdem hikâyesinde böyle bir gelenek alanından da mahrumdum. O zaman, çoğu kez söylediğim gibi, Kur’an’daki temel mesajla çelişmemek kaydıyla kalem oynatmaya cesaret ettim. Bunu söylerken, Kur’an’da anlatılmayan şeylerin anlatılması meselesinin beni çok zorlayacağını biliyordum. Fakat burada da “kıssa üzerinde düşünme” ifadesini bir izin olarak telakki etmeye cesaret ettiğimi söyleyebilirim. Çünkü bu satırları kaleme alırken özellikle de gençleri insan olmanın anlamı üzerinde düşünmeye sevk etmek gibi ahlâki bir gaye taşıdığımı (belki hiçbir kitabımda olmadığı kadar baskın bir ihtiyaçla) her an hissettim. Onların daha kolay anlayabileceği bir formata cesaretim bu gaye ile izah olunabilir ancak.

Kitapta birkaç yer yerde okuru şöyle uyarıyorsunuz: “Bu aynada her şey temsil, her şey mecaz”…

Bir önceki cevapta dile getirdiğim niyet, ama bu niyete rağmen her an ensemde hissettiğim tedirginlik alanıyla ilgili bir açıklama bu. Gaybî kapıların bize kapalı olduğu bir âleme ilişkin her sahne birer temsil olmaktan öte anlam taşıyamaz yeryüzü muhayyilesinde. Bu temsillerin daha yüksek bir gerçeğin kavranması gayesine hizmet ettiğinden emin olabildiğim anlarda ensemdeki soluğun baskısı azaldı. Bu uyarı bu nedenle yapıldı.

Lâ klasik bir roman değil. Romanla mesnevi arası olarak isimlendiriyorsunuz. Biraz açar mısınız? Niye roman diyemiyoruz?

Bu sorunun cevabı Müslüman Şark’ın Batı’daki anlamda romanın teşekkülüne neden izin vermediğinin de cevabıdır aynı zamanda. Âdem’e ilişkin bir hikâye anlatırken en fazla anlatılmış bir hikâyeye yeni bir dil giydirebileceğimi, bir romancı muhayyilesine sahip olarak bundan öteye geçemeyeceğimi hissettim. Tanpınar, Şark’taki mesnevi geleneğini, bütün gayesi kaynağına dönmek olan suyun belli güzergâhının farklı dillerle yeniden yeniden anlatılması olduğuna dikkat çeker. Ehl-i sünnet itikadı ile çelişmemesi için azami özen gösterilmiş bir metinden de roman olması beklenemez. Bu nedenle bu metni yazarken Şark’ın neden bir romanı olmadığını bir kez daha anladım. Araya sokuşturulmuş ve hayalin kışkırttığı birtakım sahneler, tasvirler, öykücüklerin var oluşu bu gerçeği değiştirmez. Romancının, muhayyilesini en başta kendisinin sansürlediği bir metne de her anlamda roman demek mümkün değildir elbet. Bu kapsamda ilâve etmeliyim ki yazma sürecinde hatırı sayılır hacimde mürekkebi de işin teorik kısmını kendime açmak için tükettim. Yazdığım şeyi ne tam roman ne de tam mesnevi olarak adlandırabildim. Hatta roman kategorisinde takdim etmek hususunda bile tereddüt ettim. Bu süreçte en fazla da romanla mesnevi arasında yeni bir türün ihdası ihtiyacını hissettim. Üstelik bu ihtiyacın hissedilmesi noktasında yalnız olmadığımı, benzer metinlerin de varlığını biliyorum. Gördüm ki mesnevinin dünyasından beslenen azımsanmayacak sayıdaki kalemler yeni bir türe emek veriyor. Bana öyle geliyor ki ya gerçekten iki dünya arasında yeni bir türe ihtiyaç duyuyoruz ya da roman içinde bu türe yer açmak zorunluluğu hasıl oluyor. Roman çok baskın bir tür. Fakat mesnevi zihniyeti de roman içinde kendisine bir yer açmaya çalışıyor. Bu, bence romanın da tanımının genişlemesi anlamına geliyor. Yani bizim romanımız. Roman, temel ucu sabit kalmakla birlikte diğer ayağını dolaştıran bir pergel gibi. Neticede belki benim hayalim gerçekleşip de roman ile mesnevi arasında yeni bir tür ihdas edip onun adını koyamayacağız ama ihatalı bir tür olarak romanın, bizim dünyamızda, kendi alanının genişlemesine izin vermek mecburiyetinde kalacağına muhakkak gözüyle bakıyorum.

Daha önce Yusuf ile Züleyha’nın hikâyesini sizin kaleminizden okumuştuk. Şimdi Âdem ile Havva. Kutsal metinlerde geçen bu kıssaları merkeze alarak bir eser ortaya koymak aynı zamanda “riskli” bir tercih. Bu endişeyi yaşadınız mı hiç?

Bu söyleşide başlangıçtan bu yana sizin sorularınızın bir kısmı gibi benim de verdiğim bütün cevaplarda bu riskin farkında olduğumu, bu endişeyi yaşadığımı anlattım. Risk, Kur’an’da zaten anlatılmış bir metni neden bir kez daha anlatmak gereğini hissettiğim sorusunun muhatabı olmamla ilgilidir. Ancak daha evvelki cevaplarıma da yayılmış olan cümleyi bir kez daha tekrarlarsam, temel mesajla çelişmek, endişemin kaynağı. Bu mesajla çelişmemek kaydıyla anlatmak ise endişelerimin izalesi kaynağı. Risk aslında, oynatılan her kalem, sarf edilen her dize her cümle için de geçerli değil mi? Şuarâ Sûresi’ndeki o tüyler ürpertici uyarıyı hatırlarsak ne yazarsak yazalım, kalemimizin hangi ilhamla oynadığını, hangi vadilerde hangi hallerde dolaştığımızı ayırt etmek çok da kolay görünmüyor.

Yusuf ile Züleyha’da, Züleyha’yı her sahifede görüyorduk. Cümlelerin en güzeli onu anlatıyordu. Lâ’da ise Âdem’in gölgesinde bir Havva var…

Doğrudur. Çünkü benim anlatmak dolayısıyla anlamak istediğim şey bir “Âdem ile Havva” hikâyesi değil. Beni insanın hikâyesi ilgilendiriyor. İnsanın bütün hallerini içkin bir hikâyenin kahramanı olarak da Âdem’i gördüm. Yani hikâye Âdem’in. Bunun dışında her şey Âdem’in yani insanın hikâyesinin oluşması sürecinde görüntüye giren tali unsurlar. Havva’nın bir görünüp bir yok olması, Havva’yı merkeze almamışlığım bu nedenledir. Havva üzerinde ısrar, temel meseleyi anlatmak adına bir görmezden gelme içerir. İkisi bir arada ama hikâye Âdem’in.

Âdem ile Havva’nın hikâyesinin ilk sahifesini yazarken Nazan Bekiroğlu’nun muradı neydi? Kitaba son noktayı koyduğunda kalbi mutmain miydi?

Hayır. Böyle bir metin hiçbir zaman tam anlamıyla tamamlanamaz. Dolayısıyla da böyle bir metnin yazarı hiçbir zaman tam anlamıyla mutmain olamaz. Bu metin kuşku yok ki benim içimde genişleyip duracak, yazılması hiç bitmeyecek. Ama buraya kadar, dediğim bir noktaya geldiğimde yaman bir hesabın içine düştüğümü, bütün bir metni ya topyekûn yok edeceğimi ya da artık onu yayımlamam gerektiğini hissettim. Anlattığımı göstermek de istedim yoksa dediğim gibi anladığımı da unutabilirdim. Benimki sadece sınırlar içinde kalarak sınır ötesine ilişkin bir anlama (tahmin değil) çabası. Kadere, ruha, günaha, iyiliğe, kötülüğe, iradeye.. dair “benci” bir okuma (yorum değil).

Sizi Âdem ile Havva’nın hikâyesini yazmaya iten sebepler nelerdi?

Bundan tam yirmi sene evvel Belkıs (İbrahimhakkıoğlu) ile tanıştım. İlk karşılaşmamız onun beni Trabzon’da ziyareti ile gerçekleşti. O ilk tanışma heyecanına, yirmi yıl boyunca akmak isteyen yanlarımın önünde duran bendlerin bir kısmını belki o bile fark etmeden bir bir kaldırmasının etkileri de sirayet etti. O ilk karşılaşma günlerinin birinde bana, Nazan, demişti, bir gün Âdem’in hikâyesini (Âdem ile Havva’nın değil) anlatabilirsem kendimi bütün bir insanlığın hikâyesini de anlamış sayacağım, çünkü insanın bütün halleri Âdem’de gizli, çünkü Âdem cem makamında. “Lâ Sahifesi”nde dile getirdiğim gibi bu cümleyi hiç unutmadım. Yıllarca içimde gezdirdim. Ve yirmi yıldan bu yana farkında ya da farkında değil, yaşadığım her şey gibi okuduğum her şeyi de bir Âdem hikâyesi olarak, insanın bütün gerçeğini içkin bir hikâyenin dipnotları suretinde bir köşede biriktirdim. Zaman içinde bu birikim öncelikle bir Âdem hikâyesi anlatmak gayesine matuf olmasa da sahnelere büründü, cümleler birikti. Ve yeryüzü yalnızlığı elli yıllık bir sürece yaklaştığında bundan daha fazlasını anlayamayacağım ve anlatamayacağım bir raddede geldi durdu. O zaman anlatmaya karar verdim. Çünkü öyle görünüyor ki anlayabileceğim buraya kadar ve anladığımı unutmamak için anlatmak ihtiyacını daha fazla saklayamadım. Bilgisayarda ilk dosya 2003’te açılmış. O tarihte bilgisayarda bir dosya açtıysam metnin çoğu demek öncesinde defterlerde biçimlenmiş demektir. Ondan sonrası fiilî derleyip toplama, kompozisyona nizama sokma sürecidir.

Romanda daha önce öykülerinizden ve Yusuf ile Züleyha’dan, İsimle Ateş Arasında’dan bildiğimiz coşkun bir dil var. Bu dilin “kalp genişliği” ile bir ilgisi olmalı. Bu zor ve sancılı bir seçim değil mi?

Dili, insanın hacmidir. Buradan bakınca genişlik olarak görünen şeyin şu gelip geçici dünya üzerinde ızdıraplarımızın kaynağı ve en azından onun sadakatle yansıtıcı aynası da olduğu çıkar ortaya. Bu nedenle haklı olduğunuz düşünülebilir. Ama ne çare! Başka türlü hissetmek ve düşünmek elimden gelmediği için başka türlü söylemek de elimden gelmez.

Murat Tokay -  Kitap Zamanı

http://image.haber7.com/haber/haber7/photos/88759.jpg

Bursa’nın bütün geçmişi bu kitapta

Bursa’nın sosyal ve kültürel hafızasını içinde barındıran Bursa Kütüğü, 60 yıl sonra okuyucuyla buluştu.

1930-1950 yılları arasında Kamil Kepecioğlu tarafından kaleme alınan 4 ciltlik eserde şeriyye sicilleri, yazma ve matbu evraklar, şifahi bilgiler, kısacası Bursa’nın maddi ve manevi kültürüyle ilgili her türlü bilgi yer alıyor. Bursa Kütüğü, 1940′larda Uludağ Dergisi’nce fasiküller halinde yayımlanmaya başlanmış, ancak devamı gelmemişti. 1986 yılında Bursa Ticaret Borsası’nın teşvikleriyle yeniden çalışmalara başlandı. Aslı Osmanlıca olarak Bursa Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesi’nde bulunan eser, uzun çalışmalar sonunda Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından kültür dünyasına kazandırıldı.

Bursa Kütüğü, cumartesi günü Ördekli Kültür Merkezi’nde yapılan bir toplantı ile tanıtıldı. Toplantıda konuşan Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, “Şehirlerin hafızası neye kurgulanıyorsa, medeniyetlerin biçimi de ona göre şekillenmektedir. Dolayısıyla şehirlerle ilgili araştırmaların kıymeti de yükselişe geçmiştir. Bursa’nın tarihi, sosyal ve kültürel hafızasını günümüze taşıyan Bursa Kütüğü, geçmişimize ışık tutması ve tarihin gelecek nesillere aktarılması açısından çok önemli bir yapıttır.” dedi. Toplantıda eserin yayına hazırlanmasında katkıları olan Prof. Dr. Mustafa Kara, Prof. Dr. Hüseyin Algül, Prof. Dr. Osman Çetin, Prof. Dr. Mefail Hızlı ve Doç. Dr. Asım Yediyıldız’a plâket verildi. (0224 253 26 46)

60 yıl sonra basıldı

Prof. Dr. Mustafa Kara “Her kitabın bir kaderi vardır. Bu, Bursa Kütüğü için çok doğru bir sözdür. 60 yıldır basılma aşamasındaydı. Biz de 1986′da yeniden başladık. Zaman zaman bunaldığımız anlar oldu. Sonunda kentin geleceğine ışık tutacak bu eseri tarihimize kazandırmış olduk.”

Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu: “Bursa Kütüğü’nü kaleme alan Kamil Kepecioğlu, Osmanlı arşivlerinin ilk tasnifini yapan kişilerden biridir. Bir devletin tarihi ancak geriye bıraktığı belgelerle yazılabilir. Bu gibi eserlerin kültürümüze kazandırılması geleceğimize güvenle bakılması için büyük önem taşıyor.”

Beşir Ayvazoğlu: “Bursa Kütüğü’nü Eski Eserler Kütüphanesi’nde incelemiş ve neden neşredilmediğini düşünmüştüm. Kendi kültürümüzle ilişkimiz, yabancılarınkinden farklı değil. Bu gibi kırılma dönemlerinde toplumlar travmalar yaşarlar. Bu tür eserler travma dönemlerinin aşılması için önemlidir.”

Mustafa Armağan: “Yıllar önce Bursa Eski Eserler Kütüphanesi’nde okuduğum Osmanlıca belgelerin kitap haline getirilmesinden çok mutluyum. Şehri sevmek için o şehri tanımanız gerekir. İnsan tanımadığı bir şehri sevemez. Gelecek nesiller bu eseri okuyarak şehirlerini tanırlar.”

Kayıp Şiir – Beşir Ayvazoğlu

Beşir Ayvazoğlu, Everest Yayınları;
İstanbul, 2009, 14 x 20 cm, 105 sayfa, Türkçe, Karton Kapak. ISBN No: 9752896536

Evet, benim şiirim, kayıp bir şiirdi; eski şiirlerimin hepsini yeniden ele alıp bütün molozlarından ayıklayarak asıl şiirime ulaşmayı deneyebilirdim. Bu tecrübeyi bana biraz da Almanların şiir karşılığı olarak kullandıkları dichtung kelimesinin ilham ettiğini söyleyebilirim. Dichtung, sıkıştırmak, sızmaz hâle getirmek anlamına geliyormuş. Şiir tam da böyle bir şey; dile o kadar hâkim olmalı ve fikirlerinizi, duygularınızı öylesine kesif hâle getirmelisiniz ki, tek kelimeyi bile yerinden kımıldatmak mümkün olmasın!

Kayıp Ruhlar Kıraathanesi

22 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Benim Kitaplarım, Diğer, Yeni Çıkanlar, Öykü

http://img03.blogcu.com/v2/images/editor/e/d/e/edebiyatresim/909347570317201_1261504886.bmp Recep Şükrü Güngör’ün yeni hikaye kitabı ‘Kayıp Ruhlar Kıraathanesi’  Ocak’ta yayınlanıyor…

Kayıp Ruhlar Kıraathanesi, geniş bir yelpazedeki sosyal meseleleri, akıcı bir dille ve gerçekçi şekilde ele alıyor. Sıkıyönetim döneminde başına olmadık işler gelen bir muhtarın ibretlik hikâyesi, insanı alıp o günlere götürüyor.

Aynı mahallede doğup büyümüş, çoluk çocuğa karışmış, her gün yüz yüzü bakan insanların nasıl birbirlerine düşman edildiklerini yazar, insanın içini burkan bir dille anlatıyor.

Kayıp Ruhlar Kıraathanesi kendinizi bir anda vakanın içinde bulacağınız metinlerden oluşuyor. Olay akışındaki doğallık, sağlam kurgusu ve oturmuş üslubu ile hikâyeler, sizi gerçek dünyadan alıp kahramanın yaşadığı zamana götürüyor.

Hikâyeleri okurken insan aynı şeylerin bu gün yeniden  tezgahlanması için birilerinin durup dinlenmeden nasıl sinsi planlar içinde olduğunu da hatırlamadan edemiyor.

Edebiyat Konağı 2009

Köpekçe Düşünceler Rasim Özdenören

18 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Benim Kitaplarım, Düşünce

“Başlıktaki tamlamaya bakınca belki birilerinin düşüncesine hakaret etme niyetiyle bu yazıya böyle başladığım düşünülebilir. Hayır. Köpekçe düşünceler’ derken, bir hayvan olarak köpeğe mahsus düşüncelerin portresini çıkarma niyetiyle bu işe girişmiş değilim. Çünkü böyle bir çabanın bizi hangi zorluklarla karşı karşıya bırakacağının farkındayım. Hayvan ve düşünce kelimelerinin yan yana durması bile bu zorlukların neler olduğunu ifşa etmeye yeterli sayılabilir. Kelimelerden birinden bir hareket kokusu alınabilir; ötekinden de yan yana getirilmemesi gereken iki kavramın (köpek ve düşünce) bir arada kullanılmış olmasından doğan bir zorluk ortaya çıkabilir. Fakat hemen söyleyelim: Köpek derken, doğrudan, bir hayvan olarak köpek türünü kastediyorum. Köpekçe düşünceler derken de, bir köpeğin, kendisi olarak, dünyada ihraz ettiği yer açısından dünyaya nasıl baktığını tahayyül etmeye çalışıyorum.”1

Edebiyat ve sanat üzerine kaleme aldığı denemelerini Köpekçe düşünceler isimli kitabında bir araya getiren Rasim Özdenören böyle bir girizgah ile başlıyor eserine. Vücuda getirdiği her ürünü, okurlarının bilinç düzeyine çekilen setleri bir bir deviren yazar bu eserinde, bir taraftan insanların düşünce düzlemlerinde yer alan sanat ve edebiyat açmazlarının izini sürerken; bir taraftan da okurlarına projektör vazifesi gören çözüm önerileri sunuyor. Yazar –her eserinde olduğu gibi- bu eserinde de kralın çıplaklığını ifşa etmekten geri durmuyor.

“Görüyoruz ki, bir şeyi adlandırmak bizim günlük hayatımızı ilgilendirmekte ve onu etkilemektedir. Adlandırma işlemi, her şeye rağmen keyfî olarak yapılmıyor. Bir şeye, bir nesneye, bir olguya veya bir duruma bir ad verilirken, içinde yaşanılan kültürel ortamın isterleri ve değer yargıları işin içine karışıyor. Böylece, bir kültürün adlandırdığı kavramlarla düşünmeye başlamak, o kültürü benimsemeye hazır hale gelmekle eş anlam kazanıyor.”2
Devamını oku

Düşünsel Duruş Rasim Özdenören

18 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Benim Kitaplarım, Düşünce

Ahmet Edip Başaran

Düşünsel Duruş Ya Da Krala Çıplak Demek

Kelimelerin, kavramların, ucu bucağı görünmeyen tanımlamaların insan zihnini iğdiş ettiği bir dönemde yaşadığımız, hepimizin malumudur. Yazarlık serüveni boyunca işte bu varolan zihin karmaşasını çözme yolunda esaslı fikirler ve öneriler getiren Rasim Özdenören, yine kült bir kitapla karşımızda: Düşünsel Duruş. Peki nedir düşünsel duruş! Eğilimlerimiz ve zihinsel altyapımızı bütünleyen temel değerler bakımından biz nerede duruyoruz! Durduğumuz yer durmamız gereken yer midir, yoksa şartların bizi sürükleyerek getirip bıraktığı yer midir! Durduğumuz yerin niteliği, Türkiye’de yaşayan müslümanlar için bir sırat hükmündedir. Çünkü daha yolun başında başkalarının dümen suyunda bir düşünme biçimini sahiplenmişsek o zaman bu duruşta verilen poz gafletten başka bir anlam yüklenmeyecektir. Kullandığımız kavramlardan tutun da bütün bir zihin aritmetiğimiz yanlış kodlarla örülmüş bir bulamaca dönüşecek ve böylece biz hiçbir mesele hakkında sağlıklı bir düşünce yapısına asla kavuşamayacağız. “Peki ya şartlar!” diyenleri duyar gibiyim. Günümüzün sihirli kelimelerinden birisi olan “konjonktür” işe yaramaz birer torbaya çevirdiği insanları da içine katarak meş’um çöplüğüne elbette bir gün dönecek. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın. Ne var ki gündelik dilin sığ ve ucuz komplimanlarına metelik vermeyip, İslâm’ın şaşmaz çizgisi üzerinde bir zihin dünyası kurabilmiş insanlar bu dünyadaki sıratlarını kazasız belasız geçmek için kendilerinde bir umut fehmedecekler. Krala çıplak demenin pek hatırı sayılır bir önemi elbette ki kalmadı. Bunun herkes farkında. Ama bu söz, Türkiye’deki egemen sosyal ve kültürel ortamın dışına çıkılarak söylendiğinde bilinçli bir tavır alışa dönüşüyor. Çünkü durduğumuz yer, durmamız gereken yer ve kullandığımız bütün kavramlar, getirdiğimiz bütün çözüm önerileri işte burada bir ses getiriyor. Nuri Pakdil diliyle söylersek tam da “klas duruş” alanıdır burası.

Türkiye’de yaşayan müslümanların öncelikli sorunu ellerindeki reçetelerle aldıkları ilaçlar arasındaki akıl almaz çelişkiden başka bir şey değildir. Halihazırda sürdürülen yaşama bakılınca bu çelişki, ayan beyan ortaya çıkıyor. Çünkü zihinsel dünyamızı besleyen kelimeler, kavramlar varolan hastalığımıza derman olmayacak ilaçlardan farksız. Daha yolun başında böylesi bir karmaşaya yaslanan zihinlerimizin sağlıklı çözüm önerileri getirmesini ummak safdillik olur. Müslümanca düşünmeyi, bir hayat tarzı olarak benimseyenler için kelimeler bir istikamet ve idrak noktasıdır. Özdenören’in de söylediği gibi sanırım bölmeli bir kafa yapısına sahip olan insanların anlamak istemedikleri can alıcı yer burası. Düşünmenin ilk basamağını teşkil eden kelimeler eğer bizim medeniyet dairemizin dışında, yapıştırma ve ödünç alınmış kelimelerse; bu kelimeleri kullanan zihinlerden, varolan karmaşayı çözebilecek yetkinlikte fikirler sadır olmasını bekleyemeyiz. Ödünç alınmış kelimeler ödünç alınmış yaşamları çoğaltmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Özdenören tam da burada bize günümüz dünyasında karşımıza çıkan hemen hemen bütün sorunlara karşı kendi bakış açımızla kendi kelimelerimizle mukabelede bulunmanın gerekliliğini anlatıyor. Âriyete karşı sahiciliği, profan olana karşı “müslümanca düşünmeyi” savunuyor. Eğer bu ayrım yapılmazsa biz müslümanlar bugüne kadar yaptığımız gibi beyhude bir şekilde keçiboynuzu kemirmek konusunda ısrarcı olmaya devam edeceğiz.

Müslümanca düşünmenin önündeki engeller saymakla bitecek cinsten değil. Hepimiz bunu biliyoruz. Fakat değişim adına bizim genel geçer kalıplara, statükoya, nemelazımcılığa prim vermeyerek, çilesini çekmeye talip olduğumuz kavramlarımızı bulmamız gerekiyor.

Bunun için öncelikli olarak durduğumuz yeri kolaçan etmekle işe başlamalıyız. Durduğumuz yer, durmamız gereken yer ise neden orda durduğumuz sorusuna da verilecek bir cevabımız olmalı. Düşünsel Duruş, işte bu cevapların verildiği bir kitap olarak biz aklı karışıklar için kılavuz olmaya talip bir kitap.

Son olarak, beni olağanüstü bir coşkuya ve bilince götüren kitabın son yazısı “İslam ve Genç Adam” için Rasim Bey’e ayrıca teşekkür ediyorum.

Güneşimin Önünden Çekil–Ali Ural

18 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Benim Kitaplarım, Biyografi

A. Ali Ural, “Güneşimin Önünden Çekil” isimli son kitabında denemeleriyle bu kez portreler çiziyor okurlarına. Biyografi yazarlarının alışılmış ansiklopedi dilini kullanmaktan kaçınan Ural, şair kimliğinin biçimlendirdiği edebî bir üslupla boyuyor Doğu ve Batı’dan seçtiği portreleri. Şiir ve hikaye dilinin imkânlarından yararlanarak derinleştirilen her cümle bir fotoğraf karesi gibi hafızalara kazınıyor.

Yetmiş portre denemesi bulunan kitapta; Cervantes’ten Şeyh Galib’e; Tolstoy’dan Rilke’ye; İkbal’den Tagore’a; Van Gogh’dan Hattat Hafız Osman’a; Beethoven’den Dede Efendi’ye; Arşimet’ten Galilei’ye; Diyojen’den Kierkegaard’a, İmam-ı Gazali’den İmam-ı Rabbânî’ye; Ebu Hanîfe’den İmam Şafiî’ye; İbn Arabî’den Azîz Mahmud Hüdâyî’ye kadar bir çok tanıdık isimle karşılaşacaksınız, gerçekten tanımadığınız. Öte yandan Mevlana’yı sadece üç kelimeyle anlattığı bölümde okuyucularına güzel bir vaadi de var Ali Ural’ın. Yazarın okurlarına verdiği sözü ne zaman gerçekleştireceğini bilemiyoruz ama kitabı elinize alır almaz bir dünya seyahatine çıkacağınızdan emin olabilirsiniz. Üstelik yüzyıllardan yüzyıllara savrulacağınız zamanlar üstü bir yolculuk olacak bu. Kâh Newton’un elması düşecek başınıza, kâh Yahya Efendi’nin nar suyuna dönüşmüş şarabından içeceksiniz, Yunus Emre’yle odun toplarken dergâha, Tolstoy’la üçüncü mevki bir kompartımanda yolculuk yapacaksınız son istasyona.

İnsan hayatı sanatın değişik formlarıyla tasvir edildi tarih boyu; bir resimde, bir heykelde, bir romanda yeni renkler, yeni çizgiler kazandı. A.Ali Ural, Diyojen’in Büyük İskender’e söylediği “Güneşimin Önünden Çekil”cümlesiyle taçlandırdığı kitabında bu kez insan derinliğine şair bakışıyla nüfuz etmeye çalışıyor ve sığ hayatlardan derin hayatlara çağırıyor okurunu.

Gezgin–Sadık Yalsızuçanlar

18 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Benim Kitaplarım, Söyleşi

Söyleşi: Ender Yılmaz

Günümüz öykücülüğünün başarılı adlarından Sadık Yalsızuçanlar, ilk romanı Yakaza’dan sonra, Gezgin’le tekrar çıktı okur karşısına. Timaş Yayınları’ndan çıkan Gezgin, etki gücü ve alanı çağımıza ulaşan mağribli bilge İbn Arabi’nin sır dolu hayatını konu alıyor. Roman bir sufi romanı olmasına rağmen evrensel bir insan deneyimini öykülüyor. Öyküleri sinematografik nitelik taşıyan Yalsızuçanlar’ın ikinci romanı da film sekansları gibi epizotlardan oluşuyor. Hayatı olağanüstülüklerle bezenmiş olan Endülüslü bilgenin ancak geleneksel bir anlatıyla yansıtılabileceğini söyleyen Sadık Yalsızuçanlar “Gezgin”le çağdaş bir menkıbe üretiyor.

Niçin İbn Arabi, neden Gezgin?

İbn Arabi çünkü, anlatmaya değer bir öyküsü var. Biz, kendi hikayelerimizi anlatmaya değer buluyoruz ama, bizim öykümüzün, insanlara evrensel olarak bir bildiri sunması gerekir. Oysa, modern zamanlarda her kalemi eline alan, kendi hikayesini insanlık için ilginç bulduğuna inanıyor ve ciddi bir seçme yapmaksızın aktarıyor. Oysa, aktarılmaya değer yaşamın, öteki için derin bir anlamı, bir hikmeti olmalı. Bu anlamda İbn Arabi’nin yaşamı, hikmetin bizatihi kendisi olarak karşımıza çıkıyor. Benzeri ariflerin yaşamlarındaki deneyimleri de içeriyor. Gezgin ise, onun aynı zamanda bir seyyah oluşundan kinayedir. Gerçi, seyr-i süluku, insanın kendi ruhunda yaptığı gezi olarak niteliyor ama çeşitli ülkeleri, kentleri de dolaşmış, yaşamı gezilerde geçmiş biri.

Peki, modern insanı niçin ilgilendirsin sekiz yüz yıl önce yaşamış bir sufinin yaşamı?

Sorun tam da burada işte. Modern zamanlarda yitirdiğimiz irfanı bize, bunu tecrübe etmiş olan arifler sunabiliyor. İbn Arabi’nin dili, günümüz insanına da seslenebilme yeteneğine sahip.

Bu yüzyılın ariflerini atlamış olmuyor muyuz?

Ben, sözgelimi Bediüzzaman’la İbn Arabi arasında, temel öğretide herhangi bir fark göremiyorum. İkisi de aynı meclisten geliyor, aynı dilden konuşuyor ve aynı sözlüğü kullanıyor. Onları birbirine tercih etmemiz gereksiz ve yanlış olacaktır; zira, onlar dediğim gibi aynı nurani meclisin sakinleridir.

Gezgin için geleneksel bir anlatı diyorsunuz, bunu açar mısınız?

Tam olarak inisiyatik bir metin diyebilirim Gezgin için. Bu hikayeyi ben yıllar önce yazmayı düşlüyordum. Gecikmesinin en önemli nedeni, bu inisiyatik dili bulmaya çalışmamdı. Metni kısa bir sürede, süratli bir biçimde yazdım. Ama, bu dilin içimde oluşması için birkaç yıl beklemem gerekti. İbn Arabi, tümüyle geleneksel bir arif, bu inisiyatik kişiliği ve konuyu, ancak menakıb diliyle yazmanın doğru olacağına kanaat getirdim. Gezgin böyle doğdu.

Bu dilin, çağdaş roman dillerinden farkı nedir?

Biliyorsun, romanda, seksenli yılların ilk yarısında bir kırılma yaşandı. Bireysel perspektifin kırılmasına özellikle Latin Amerikan yazarları öncülük etti. Marquez vs gibi yazarlar, romanda, yirminci yüzyılın başlarından itibaren güçlenerek gelmiş olan bireysel perspektifi kırdılar. Böylece roman, geleneksel anlatı damarlarına yeniden uzandı. Yani daha anonim bir gönderme alanına doğru yürüdü. Gezgin, ne geleneksel Fransız romanına, ne yeni romana, ne de bu anonim dile herhangi bir atıfta bulunmuyor. Doğrudan bizim menakıp kitaplarımızın diline gönderme yapıyor. Yani oradan yola çıktı.

İbn Arabi’nin vakıaları Gezgin’in kurgusunda ana malzemeyi oluşturuyor, bunu niçin seçtiniz?

Bir arifin yaşamı -gerçi bu herkes için geçerlidir- onun manevi deneyimlerinin toplamından ibarettir. İbn Arabi’nin yaşamı da onun vizyonları ve bu olağanüstü hallerde ulaştığı aydınlanma anlarından oluşuyor. Kitaplarını bu aydınlanma anlarında İlahi bir armağan olarak almış. Onun yaşamının, bir bakıma vizyonlarının tarihi olduğunu farkettim. Metni, bu vakıalar üzerine kurdum.

Romanda zaman zaman ortalama okuru çok zora sokuyorsunuz, bu riski göze alarak yola çıktınız o halde?

Şeyh’in olağanüstü hallerinin herkese açık olabileceğini düşündüm. Sıradan okur bence çok sorunlu bir niteleme. Amacım, İbn Arabi’nin yaşamını doğru aktarabilmekti. Bunun dışında herhangi bir kaygı gütmedim.

Simyacı ve benzeri metinlerden hayli farklı Gezgin. Niçin biraz daha okura daha açık bir dil amaçlamadınız?

Dediğim gibi, amacım, bu büyük bilgenin hayatını gerçek yönleriyle ortaya koymaktı. Doğrusunu isterseniz okur çok da umurumda değildi. Yani sahih bir şey ortaya koyarsanız, bunun her kulağa açık bir yanı olacaktır. Ben, bugünkü sınırlar içerisinde ‘bilgi’ diye nitelenen şeyin, insanın hakikatle ilişkisinde bir engel olduğu düşüncesindeyim. Eğer bu bilgilerimizi ve idrak sınırlarımızı gözden geçirmeden yaklaşırsak İbn Arabi gibi ariflerden istifade edemeyiz. Hakikate hazır hale gelmek, insanın kişisel algısını silmeye başlamasıyla birlikte beliriyor.

Tezgahta şimdi neler var peki?

Yeni bir öykü kitabının hazırlığı içindeyim, bir de tabi uzun süredir çalıştığım Bediüzzaman romanı var.

Aynalar Koridorunda Aşk – Mustafa Ulusoy

18 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Benim Kitaplarım, Düşünce, Roman

Zehra Tuelna \ haber7.com

Aşk hakkında birçok roman yazıldı. Hatta artık ‘aşkın romanı’ bile yazıldı?

Timaş yayınlarından çıkan, Mustafa Ulusoy’un yazarlığını yaptığı; ‘Aynalar koridorunda aşk’, sıradan aşklara nokta koymak ve hayat sayfasına aşkı simetrik bir boyutta yansıtmak amacında.

İnsanlar sizden bir şeyler istediğinde ‘Hayır’ diyemiyor musunuz? Belirlediğiniz yolda gidemediğinizi hissettiğiniz durumlarda kaygılanıyor, kendi tarzınızın dışındaki yolları hoşgöremiyor, sınırlarınızı kendiniz mi çizmek istiyorsunuz?

Kişilerle iletişim sonrasında, hakkınızda ne düşündüklerini merak mı ediyorsunuz?

İnsan; varoluşunun değerini bir çift gözbebeğindeki yansımasıyla, anlam kazandığını algılamak istiyor. Çünkü anlam bulmadan yapamaz insan. Var oluşunu algılayacak bir kalıp ve anlam arar. Aksi taktirde varoluş anlamsızlığa bürünür. Anlamsız bir varoluşun, varlığıyla yokluğu arasında bir fark kalmaz. Anlamsızlık = yokluk = hiç’ liktir. Yokluk duygusu en ağır yaşanan olgulardan biridir.

Bu duygu girdabının içinde olan insan, yokluğa dayanamadığı için, yokulktan varlığa geçmek, değer bulmak anlam kazanmak, sevilmek, çılgınca sevilmek ister. Ancak varoluşunu bir hiç gibi algılayıp, sonsuz değerli olduğunu, sevildiğini hissedemediğinde, hayatın en derin acısıyla karşı karşıya kalır. Değersizlik hissi insanın yaşayabileceği en büyük acıdır.

Bu acı insanı derinden yaralar, kalbini huzursuz eder, ruhunu daraltır. Koskoca evrene sığamaz. İnsan aşkın bir boyutta sevildiğini, kendisine değer verildiğini hissedememeye katlanamaz. Mutlaka sevilmeli ve değerli olduğunu hissetmelidir. İşte tam burada ‘öteki insan’ karşısına çıkar. Başka insanlar tarafından sevilmek, değer kazanmak, takdir görmek, onların teveccühüne mazhar olmak için çabalar durur. Ancak başka insanların dünyalarında ki ‘biz’ aynadaki görüntümüzden farklı değildir.

Bu, şöyle bir misalle zihinlere yakınlaştırılabilir. İnsan aynaya baktığında kendisini gördüğünü zanneder. Halbuki kendisi yerindedir. (Ayakta veya oturuyor) Eğer aynadaki görüntünün; O kişinin kendisi olduğunu farzedersek, o kişiden iki tane olduğunu kabul etmek gerekir. Bu ise muhaldir. Aynada olan görüntü sadece o kişinin yansımasıdır, kendisi değil. Kişi aynada gördüğüne ‘kendim’ dediğinde varoluşu ile aynada gördüğünü özdeşleştirmiş oluyor.

Varoluşunun gerçek halinden geçip aynadaki görüntüye sığınıyor. İnsan görüntüsünden başka bir oluşumdur. Başkaları tarafından sevilse de sevilmese de, kıymet görse de görmese de, burada değerlendirilen, insanın aynadaki görüntüleridir. Ancak insan kendini aynadaki görüntüden ibaret olmadığını unutur. İnsanın varoluşunun değerini aynada ki görüntüler belirleyemez, başkalarının zihinlerinde oluşan imajlar, görüntüler, düşünceler belirleyemez.

İnsanın kendi varoluşu ile kendisinin, öteki insanın aynasında ki yansımalarını özdeşleştirmesi, öteki insana verdiği gücü gösterir. İşte o zaman öteki insan kendini çok güçlü hisseder. Karşısındaki insanın hayatına hükmetmeye çalışır.

Öteki insan aynasındaki sana ait görüntüleri istediği gibi değiştirerek, senin kendini farklı farklı görmene, farklı farklı algılamana yol açar. Onun aynasındaki görüntülerini kendinle özdeşleştirdiğini ‘bu benim yalnızca görüntüm, kendim değil’ yerine, ‘bu benim’ dediğini anladığında seni evirip çevirmeye başlar. Bazen de aynaları geri çekip seni yok etmeye çalışır. Aynalar yaşamını ele geçirir ve kim olduğunu unutursun.

İşte o zaman, o kişi sana egemen olur ve sen aşkın CEHENNEMİNE girersin.

Terapi tadında, rahatlamanıza yardımcı olacak bu kitapla, iç aleminize doğru keşif yolculuğu yapmaya ne dersiniz?Cevabınız evet ise bu kitap sizler için biçilmiş kaftan.

Bir Değirmendir Bu Dünya – Cahit Zarifoğlu

18 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Benim Kitaplarım, Düşünce

Ramazan Küçükduman

Bismillah kelamıyla başlamalı yazıya. Kur’an ile yerimizi sağlamlaştırdıktan sonra diğer mevzulara inşirah-ı derun ile girebiliriz. “Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız…” (Al-i İmran/103) Kardeşlik ne özlenen ve yaşanılası bir duygu ki dinimiz bize kardeşliği muhtelif cüzlerinde tavsiye ve emir derecesinde telkin ediyor. Gücümüz kardeşliğimizin yükselişine bağlıdır bu böyle biline. Kardeşlik ise Ümmet-i Muhammed’in bütün dünyaya hakim olabilmesinin sırrıdır. Müminlerin kardeşliği ve birlikteliği. Çünkü bu ihtilafları nihayete erdirir bir kavramdır.

Ümmet ve kardeşlik kelimeleri geçince bir yazıda, ya da kulağıma çalınınca bir mecliste; merhum Cahit Zarifoğlu’nu hatırlamayı isterim. 7 Haziran 1987 tarihinde aramızdan ayrılsa da bize eserlerini ve fikirlerini miras bıraktı bu büyük ve Anadolulu şair. Sadece şairlik diyerek vasıflandırırsak yaptığı işi insafsızlık etmiş ve eksik söz söylemiş oluruz. Şiirlerinin yanında deneme, hikaye, roman, günlük ve şimdi hatırımda olamayan türlerde eserler vermiş bir isim Cahit Zarifoğlu. Doğrusu haddimi aşmak istemem. Amacım kapsayıcı bir Zarifoğlu yazısı yazmak değil. Bu işi başaracak birikime de sahip değilim. Bu yazıda anlatılmak istenenlerin özü başlığımıza da kaynaklık eden Bir Değirmendir Bu Dünya kitabı Zarifoğlu’nun.

Bahse konu olan kitap müstakil bölümlerden oluşuyor. Yazarın vefatından sonra derlenen ve çoğunluğu gazetelerde ve dergilerde yayınlanmış yazılardan oluşan kitap Zarifoğlu’nun diğer düzyazı eserlerine nisbeten sade ve okunması kolay. Bunun sebebini ise şöyle açıklayabiliriz: Gazete yazıları günceldir ve ortalama okuryazar kitlesine hitap eder. Bir de format meselesini ekleyebiliriz. Zarifoğlu bu kitabındaki yazılarının bir kısmını müstear isimlerle yazmıştır: Ahmet Sağlam, Abdurrahman Cem gibi. Yazılar deneme, fıkra türü yazıları okuyanlar için ideal kısalıkta. Usandıracak derecede uzun yazılar kitapta yer almıyor. Bu bir şans diyebiliriz okuyucu açısından.

Cahit Zarifoğlu’nun son dönemlerinde dünya önemli olaylara sahne olmuştur: Rusların Afganistan’ı işgali, İran İslam devriminin gerçekleşmesi, Hama katliamı ve 12 Eylül’deki askeri ve siyasi darbe en önemlileri diyebiliriz. Şiirlerinde Afgan mücahidlerine duasıyla ve kardeşliğiyle destek veren kişi ile Hama katliamına yazılarında gözyaşı döken ve döktüren kişi aynı ismi taşıyor: Cahit Zarifoğlu. Özellikle hama katliamıyla ilgili bölümleri okuyunca sarsıldım diyebilirim. Bilmiyordum bu kadar dehşetli ve acımasız olduklarını.

Eserde özellikle 70-80 li yılların güncel meselelerine değinmiş yazar. O kadar çok konu var ki burada başlıkları sıralamak bile bu kitabı alıp okumaya sevkedebilir insanı. Dikkat çekici mevzular: İslam coğrafyasının durumu, İsrail’in Filistin’i işgali ve kutsalımız Kudüs’e el koyuşu, modern yaşayışlar, Müslümanların yaşayışına yönelik eleştiri ve tavsiyeler v. d. Ayrıca müslümanın siyaset karşısındaki konumu hakkında da yardıma koşan cümleler görüyoruz kitapta. Siyasetin bulaşılmaması gereken bir saha olduğuna ikna edilmiş Müslüman topluluklar var. Siz bu cümleye muhatap olan insanlar Zarifoğlu okuyun. Müslüman tenhaya çekilmeye teşne ediliyor. Buna itirazımız var arkadaş.

“Bizler, İstiklal Harbi’ni birkaç kişinin eseri ve hüneri zanneden dar görüşlü zavallılar. Ne çabuk unuttuk; Hindli, Afganlı, Cezayirli, Libyalı kahramanların Anadolu’da İslam için istiklalimiz için şehid düştüklerini!..” Böyle sesleniyor işte içimizden biri olarak bizlere. Ümmetin önemi kavranmalı. Zarifoğlu’nu ve ümmetten bahseden yazarları, şairleri, siyasetçileri önemsemeliyiz. İnanıyoruz ki Müslümanların huzuru bölünmüşlükten değil İttihad-ı İslam’dan geçer. Bu yolda çaba sarfeden, düşünen, yazı yazan, seyahatlere çıkan insanların sayısı çoğalmalıdır. Bizler modern zamanların zihin kurcalayıcı ve ifsada yönelik faaliyetlerden uzak durmalıyız.

Kitabında Zarifoğlu bizlere bir ölçü de sunuyor aslında. İfrata ve tefrite düşmeden nasıl Müslüman olunur. Bir müslümanın zihni nelere kadirdir, aklından neler geçer, düşmanlarına karşı takınacağı tavır nasıl olmalıdır. Zarifoğlu yaşamıyla ve bu eseriyle bize orta yolun nasıl olacağını da göstermiştir. Sahi kaç tane Müslüman yazar, entelektüel artık ailecek oturup siyer okumayı ve ailevi meselelerimizi konuşmayı tavsiye ediyor yazılarında! Eğilip bükülmeden hangimiz zalimlerin yüzüne zulmünü haykırabiliyoruz ağır kelimeler kullanmaya gerek duymadan!

Kitaba ait bazı bölüm başlıkları: Cihad ve Arınma, Modern Zamanlar, Bir Arpa Boyu Yol, Kanayan Yaralarımız, Çeşitlemeler. Kitabın arka kapağındaki açıklayıcı yazının bahusus bir bölümü çok dikkatimi çekmişti. Deniliyor ki: “O herkesin entel takıldığı bir zamanda çevresindeki meraklı insanlara, dostlarına, okuyucularına ilmihal okumayı tavsiye ediyordu. Namazların tadil-i erkan üzere kılınmasını, gece namazlarına kalkılmasını, hanımlara iyi davranılmasını, çocuklara iyi davranarak karşımıza almamızı, yollarda zikirle yürümemizi telkin ediyordu.”

Bu cümleler bazı Müslümanlara garip ve yabancı gelebilir. Hatta basit görür kimileri. Bu çağda ne önemi var canım, ilmihal okumak da iş mi diyenler yok mu! Var tabiî ki. Bizim açımızdan o kadar önemli ve büyük sözler ki bu sözler; birçoğumuzun yapmadığı ya da eksik eda ettiği eylemlerden bahsediyor yazar. Eğer hayatımıza nakşedebilseydik yukarıdaki alıntı cümlelerini, birileri çıkıp belki de kadın erkek eşitliğinden söz edemeyecekti, kadın hakları savunucuları başımıza bela olmayacaktı, feminist hareketler Müslüman kadınlar arasında bu kadar yayılmayacaktı. Çocuklarımızın sevgilisi anne babalar yerine uyuşturucu satan insanlar olmayacaktı kimbilir. Anadolu’nun küçük bir kazasında yaşayan takva sahibi mümin anne babalar kız çocuklarını okula gönderirken acaba demeyeceklerdi belki. Sadece bu sözlere uymak yeterli mi diye bir soru çıkarsa karşımıza büyük oranda evet cevabını verebiliriz mukabele olarak. Gerisi yöneticilere, toplumsal yapılanmalara ve diğer kurumlara kalmış kısımlar.

Cahit Zarifoğlu Ankara doğumlu olup aslen K. Maraşlıdır. İ. Ü. Alman Dili Ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Bir müddet TRT’de çalıştı. Mavera dergisini hazırlayan ve yayınlayan ekipte yer aldı. 7 Haziran 1987′de aramızdan ayrıldı. Bazı eserleri: İşaret Çocukları, Yedi Güzel Adam, Menziller, Korku ve Yakarış (şiir), Savaş Ritimleri, Anne (roman), Yaşamak (günlük), Yürekdede ile Padişah, Serçekuş, Küçük Şehzade (çocuk hikâyelerinden bazıları).

Cahit Zarifoğlu’nu dikkatle okumalıyız. Bu işlere girişmeye niyetli olan Müslüman gençlerin mutlaka uğraması ve bir müddet istirahat etmesi gereken bir durak Zarifoğlu. Çocuk hikayeleri dahil eserleri alınıp okunmalıdır. Zarifoğlunun çocuk hikâyelerinin tamamını okumuş birisi olarak söyleyebilirim ki sadece çocuk hikâyesi değildi o küçük kitaplar. Yaşı büyük olanların da sıkılmadan okuyabileceği kitaplar hepsi de. Hikâye, masal deyip küçümsememeli bu tür eserleri. Bir zamanlar hepimiz çocuktuk. Belki de bu hikâyeleri küçükken okusaydık şimdi bambaşka insanlar olabilirdik.

“Ve Kudüs şehri. Gökte yapılıp yere indirilen şehir
Tanrı şehri ve bütün insanlığın şehri
Altında bir krater saklayan şehir
Kalbime bir ağırlık gibi çöküyor şimdi
Ne diyor ne diyor Kudüs bana şimdi
Hani Şam’dan bir şamdan getirecektin
Dikecektin Süleyman Peygamber’in kalbine
Ruhları aydınlatan bir lamba…”

(Alınyazısı Saati/Sezai Karakoç)

La: Sonsuzluk Hecesi – Nazan Bekiroğlu

18 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Benim Kitaplarım, Radikal Kitap, Roman

SONER CAN

Nazan Bekiroğlu, roman ile mesnevi arasında seyreden bir üslupla yazdığı son romanı ‘Lâ’da, insanın Adem ile Havva ekseninde, ama illa ki Adem’in yalnızlığı perspektifinde, bireyin ezeli ve ebedi yalnızlıkla örselenen ontolojisine kişisel ama bir o kadar da önemli bir bakış sunuyor. Yalnız gelmişti dünyaya Adem. Dünyanın bir adının da yalnızlık olduğunu bildi. O kadar yalnızdı ki, dünya böylesi bir yalnızlığı son gününe değin görecek değildi. “Nazan Bekiroğlu, son yayınladığı romanı Lâ’da referansını Kur’an’dan aldığı ontolojisini, Adem üzerine bir roman ile kurarken (elbette bilinçli bir biçimde) sonsuz evrene ve sonsuz yaratılmışlara inat, yürek burkan insanoğlu yalnızlığına vurgu yapıyor. Bekiroğlu ‘nun baştan sona odaklandığı yalnızlık hali, ıssız bir dünyada acıklı bir çaresizliği de hatırlatıyor insana. Uzak derinlerden gelen boğuk seslerden başka bir dış evren tahayyül edemeyeceğiniz ana rahmindeki dokuz ayı kavrayabilseydik, Adem’in yalnızlığına hoş bir mecaz olabilirdi belki de. İnanmayanı ürperten, insanı evrim düşüncesine zorlayan da budur: Uçsuz bucaksız bir dünya ve yapayalnız bir ‘tek’ kişi! Böylesi bir acı, böylesi korku katlanılır bir şey midir!

Mümkün müdür sadece bir tek kişi olmak! Her şeyin ilkini öğrenmek, ilkini tatmak, ilk kez korkmak, ilk kez sevmek!.. İlk kez ayrı kalıp, ilk kez suçlanmak. Elbette tüm bunlar o ontolojiye inanmakla doğrudan ilintili. Ne var ki, romanı roman olarak düşündüğünüzde bu sorular, daha da ürpertici karanlıklara doğru yol alıyor. Aslında ademoğlu çoğalsa da ilkinden itibaren ‘Adem’lerin yalnızlığı azalmadı arttı. Çünkü yalnızlık duygusu, insanın yanında yöresinde kendisiyle ilgili birilerinin var olması ile ilgili değil, içine doğru yaptığı yolculuğun kıyıcılığıyla ilgili.

Nazan Bekiroğlu’nun her yeni eserinde geliştirdiği ‘çok özel’ üslubuyla harmanladığı Lâ, diğer romanları gibi geçmişin zenginliğinden besleniyor, ancak bir farkla. Bekiroğlu bizi bu defa, evvelinden de evveline, hikayenin ta başına götürüyor. Adem ile Havva’nın bir insan olarak var oluşunun hikayesine. Yazar bunu yaparken elbette Kur’an’ı referans alıyor. Ontolojisini İslami bir temele oturtan Nazan Bekiroğlu, Adem’in öyküsünü anlatırken tamamen insani duygulara ve anlayışı taşıyor yedeğinde. Yazar, “mutlak olan sadece kalbin zamanı” derken aşkın insan hayatının tam merkezinde hep ve tam belirleyen güdü olduğunu da savunuyor. Bu bakımdan iki kişilik bir dünyada bile aşkın var olabildiğinin de hikayesi Lâ.

Zaten bir sevmeye gör, göz başka birini görür mü ki. Bu bağlamda aşk zaten (en fazla) iki kişilik bir eylem değil midir! Lâ’nın yazarı burada, kimi fundemental tepkilere de göze alarak bir peygamberle bir faninin hayatından son derece insani bir aşk hikayesi kotarıyor. Çünkü o tepkiyi göstereceklerin bir kısmı, bir peygamberin fani bir aşkla meşgul olmayacağını söyleyeceklerdir. Ancak, günümüz ölçülerine karşı oldukça uzun bir ömür sürdükleri tahmin edilen Adem ile Havva ‘nın, onca yılı aşksız nasıl yaşayacaklarını ve çoluk çocuğa karışıp insanlığın her anlamda nüvesini nasıl oluşturabileceklerinin cevabını vermeden!

Aslında böylesi bir konuyu romana taşımak, bir peygamberi roman kişisi haline getirmek neresinden bakarsanız bakın çok riskli. Ancak Nazan Bekiroğlu, bu riski az rastlanır bir güzelliğe tahvil etmeyi başarıyor. Kullandığı dil ve o dilin yarattığı aura, bizim artık unutmaya meyyal olduğumuz (yeğlediğimiz mi demeliydik) dünyaya öylesine sokuyor ki, insan ister istemez, tuhaf bir anakronizmanın da etkisiyle “Adem böyle isimlendirirdi eşyayı ve olayları ” diyor. Zaten yazara tutkunluk

derecesinde bağlı sadık okurları yıllardır bu çok özel dilden haberli. Bekiroğlu, Nun Masalları’nda yetkinlik sahiline ulaştırdığı dilini bu kez çok daha
büyük bir ustalıkla kullanıyor.

Çağrıldığınız yer
Bir yandan da Adem’le, diğer ademoğulları arasındaki farkı da sezdiriyor yazar. Lâ’yı okudukça anlıyoruz ki ademoğlu, cennetten kovulmuşluğunun kompleksini daima yaşıyor. Ve belki de bu yüzden yeryüzü cennetinden kendini yok edemeyip kendi yeryüzü cehennemini yaratıyor. Adem kovulmuşluğunun kefaretinin daima farkında ama oğulları kovulmuşluğu, insan doğasına dair normal sorunlar olarak algılıyor ve ontolojisini buna göre temellendiriyor. Oysa, insan ruhunun derinlerinde ‘hep oraya’ dönmek, adını koyamasa da bir vuslata, ölümün ve kıyımın olmadığı asude bir varoluşa doğru yol alıyor olduğunu ummak yok mudur!..

‘omanla mesnevi’ arasında ilginç bir yol izleyen Lâ, yepyeni bir tarzla bir solukta okunuyor. Yazar, hiçbir şey duymak istemeyenlere hiçbir şeyi söylemiyorsa Adem olmanın zorluğunu, Adem kalmanın zorluğuna da vurgu yaparak anlatıyor. Beni nereye çağırıyorsan oradan geliyorum ben” derken de, sözlerin evreninden gönlün evrenine çağırıyor okuru.

ÖLÜMÜ HAYATA DÖNDÜREN ŞAİR: ERDEM BAYAZIT

18 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Benim Kitaplarım, Yedi İklim, Şiir

Betül Tekin

Ölüm, ontolojik açıdan hayatın sonlanması, kaçınılmaz olan ve insanlığın başlangıcından beridir önüne geçilememiş bir gerçeklik. Yaşama atılan ilk adımla, kendisiyle beraberliği peşinen kabul ettiğimiz mutlak son, çünkü ” Doğar doğmaz ölmeye başlıyoruz.” Bu denli ölümle birliktelik hissi, onunla mücadele arzusunu da beraberinde getirmiş, eski çağlardan beri ölümsüzlük için formüller araştırılmış ve daha uzun yaşamanın yolları sınanmıştır. Ancak içinde bulunduğumuz post modern çağda dahi, her türlü gelişmeye imza atan insanoğlu, ölüme henüz bir çare bulabilmiş değil.

İnsanı bu denli tedirgin kılan aslında ölümü bilinç sahasında en yoğun şekilde idrak edebilmesi ile ilgili. Çünkü ölümü bilerek yaşayan tek varlık olan insan, kaçınılmaz sona doğru her saniye ilerlemekte:

“Bir gün öleceğim biliyorum
Bunu her an ölür gibi biliyorum.”

Ölüm, bilim ve sanatın hemen her sahasında kendisine bir ifade alanı açmış ve insanların onu idrak kabiliyeti ölçüsünde belirli söylemlere kavuşmuştur. Özellikle içinde bulunulan medeniyetin izlerini taşıması açısından farklı dile gelişler önemlidir. Osmanlı ve divan edebiyatı geleneğinin ardından, özellikle Cumhuriyet Türkiyesi’nde edebiyatın ve özelde şiirin kaynakları ve görüntüleri farklılık göstermiştir. Modernleşmenin, yalnızlık ve bireyselleşme ile kendini belirgin kılması, ölümün daha ürkütücü ve korku verici yanını gündeme taşımıştır: “Hadi tut elimden gök gibi ölü kadar yalnızım.” mısrası ile bu, şair tarafından da ifadesini bulmaktadır.

Her kalem, kendisini tutan elin düşünce ve gönül dünyasını yansıtmaktadır. Öyle ki bir şairin ya da yazarın dünyaya bakışını, hayat felsefesini ve idrak çerçevesini yazdıklarını okuyarak rahatlıkla anlayabiliriz. Kendi edebiyat dünyamızda da millî-manevi değerler ekseninde duruş sergileyen ya da Batı etkisini belirgin şekilde yansıtan yazarlarımız bunun bir göstergesidir. Bu noktada önem arz edilen şey, ele alınan konuların da dünya görüşlerinden etkileniyor ve yazarına göre yeniden forma giriyor oluşudur.

Ölüm gibi hassas bir konunun, kendisini yazan kalemle kurduğu iletişim ise oldukça önemlidir. Tüm yazın alanı için dikkate değer olan bu durum, kelamın sihre büründüğü şiir söz konusu olunca önemini artırmaktadır. Çünkü şair, özünde taşıdığı ölüm çekirdeğinin filizlerini şiirine yansıtma şekline göre, ya ölümü öldürecek ya da ona yeni bir hayat sunacaktır.

Ölüm olgusunun ve şiirin çakıştığı noktada, dönemi itibari ile Erdem Bayazıt, millî – manevi değerlerin etkisi ile kaleme aldığı çalışmalarında; modern zamanların, ölümle arasına kalın perdeler çekmeye çalışan ve ‘o yokmuş’ gibi davranan insanına, büyük bir ustalıkla ölümü anlatmış ve tanıtmıştır. Kendi ölümünü yazan felsefeci Beşir Fuat ve “Sessiz Gemi” şiiri ile ölüme romantik bir açılım getiren Y. K. Beyatlı arasında önemli bir çizgide duran Bayazıt, ölümün intihara dönük yüzü ile mistik bir hüzne bürünen yanı arasındaki dengeyi sağlamıştır. Bunu, ölümü güzellemeden öte, onun ne kadar bizde ve bizden olduğunu okuruna hissettirmekle gerçekleştirmiştir.

Bayazıt’ın şiirlerinde ölüm, yeni bir kimliğe kavuşmuş; “Ölmeden önce ölünüz.” düsturundaki anlam örgüsüne ve manevi arka plâna yeni açılımlarla ulaşmıştır. Şair, bu bağlamda ölümü, en yakın muhatap olan insanoğlundan başlayarak nesneler dünyasındaki izlerine değin çeşitlemiş ve bir manada ölümün anlam haritasını çizmiştir.

Ölümün sularında, Erdem Bayazıt şiirleri ile gezinerek bu ifadeleri bizzat gözlemlemek mümkün. Şairin “Önsöz” şiiri ile son söz olan ölüme yaptığı gönderme, başlığı takip eden mısralarla birlikte ölümle baş başa olma halinin mutlaklığını sergilemekte ve bizleri ölümün kıyılarında yapacağımız gezintiye davet etmekte:

“Damla damla oluşuyor hayat
Ölüm kımıl kımıl
Duymak kolay
Anlatmak değil”

Bir damla sudan varlığa bürünen hayat, can çekişme şeklinde görünür kılınan ölümle varlığından soyunuyor. Nasıllığı, seyredene aşikâr olmayan ölüm, anlatılması sadece bir denemeden öteye geçmeyen ‘Öteki ‘nin tecrübesi olmaya devam ediyor. Çünkü anlatılmayan yaşanan bir hakikat ölüm. Ve aslında insanın, doğduğu andan itibaren ölmeye başlayan bir varlık olduğu:

“Her an
Farkındayım
Az az öldüğümün.”

Mısraları ile şair sözünde ifadesini buluyor. Anlamın ve birçok cümle ile anlatılmaya çalışılan bilgilerin, Bayazıt tarafından gerçek anlamda şiirleştirildiğini göstermekte bu özlü ama derin ifadeler.

“Ölüm muhakkak
Ve ölüm mutlak
Tek kapısıdır ölümsüzlüğün

Ölümle tanıştıktan sonra anladım
Sadece bir kimlik belgesi olduğunu yaşamanın”

Şair “Son söz” ünde yer alan ‘Öldün, bir daha ölmeyeceksin.’ Dizeleri ile anlamın şiirler arası geçişlerde de bütünleneceğine dair bir ipucu veriyor okuruna. Ayrıca bu hayatın da önsöz ve sonsöz arasında yaşanan bir öykü olduğu kanaatimizi güçlendiriyor.

Ölümle ilişkisi bilinç düzeyindeki tek varlık olan insan, doğduğu andan itibaren ölümle nişanını takmıştır. Bayazıt, “Kendi ölümüme ait bir deneme” şiirinde, fikir dünyasında ölümün ne şekilde konumlandığını en açık şekilde göstermektedir. Ölüm onun için “uykudan uyanma”, “sarhoşluktan ayılma” gibi bir anlamı içinde barındıran oruçluluk halinden sıyrılmadır:

“Biliyorum yaklaşıyoruz her an
Biliyorum oruçlu doğar insan
Ölümün iftar sofrasına.”

Ölümün, bir ibadet olan oruçla bu denli özdeş tutulması, ötenin varlığını kabul eden kimselerce, ölümün nasıl algılanması gerektiğinin de bir örneğini sunmaktadır. Ayrıca varlığı (canı- nefsi ) korumanın dahi ibadetle eşdeğer tutulduğu bir inanç örgüsünün içerisinde ölüm, olması gereken yerde, kutsala en yakın noktada durmaktadır ki bu, bir iftarlık mesafedir.

Ölümün varlığı, insanı tek başına meşgul etmemektedir elbette. Ölümle birlikte, onu bizimle buluşturan Azrail; ölümle zorunlu hale gelen cenaze törenleri; ölün/mün ardından tutulan yaslar; yas tutmak ile özdeşleşen kıyafetler ve renkler de hayattaki yerini, ölümün hemen yanında almaktadır. Şair ölüme karşı duyarlılığını, ölümün simgeleri açısından da sürdürmüş ve bu saydığımız öğelere yeni açılımlar getirmiştir:

“Ve ölüm
Bir güvercin
Beyaz
Süzülen masmavi gökten
Berrak sulara.”

“Ölüm bir melek elinde gelir
Ve öper usulca çocuk yüzleri”

Azrail can almaktadır ancak özünde bir melektir. Bu bağlamda öteden gelen en son haberin ulaklığını yapmakta, beyaz bir güvercin olmaktadır. Her ne kadar acı ile ölüm ikiz gibi dursalar da çocuk saflığını koruyan bir kalbin üzerinde, bir buse gibi duracaktır ölümün acıya evirilen yüzü.

İnsanla anlam bulan ölüm yine insanî olan ile ifade edilmiştir çok zaman. Mersiyeler, naatlar, ağıtlar hep ölümün ardından dile düşenlerdir. Şair kaleminde bu:

“Ölümden bir işaret var her şeyde
Ölümün sesini duyuyorum şarkılarda türkülerde”

Dizeleriyle hayat bulmuştur. Öyle ki ölüm, nefes almak kadar hayatın içinde ve bir menzil kadar hayatın ötesindedir. Ölüm durmakta, yansımakta ancak hayat ölümlerin arasında bütün hızıyla akmaktadır. Beyazıt, yaşamın karışık örgüsünü, ötenin girizgâhlığı ile çözmüş bir şair olarak, bizi farkında olmanın sularında gezdirmektedir bu ve benzeri dizeleriyle. Onun öte ile kurduğu sağduyulu ilişki, okuruna da ölüme dair var olan endişelerin dozunun azalacağı yönünde bir güven sunmaktadır.

Yaşamak derin bir uyku, ölüm de o uykudan uyanmak ise ve yaşamak oyalanmak, ölüm gerçekle tanışmak ise, şair tam da bu noktada bam teline dokunmuştur:

“Ey durup durup dalgalanan kalbim
Yorulup yorulup durulduğun gün
Gerçek yorumu bulabilirsin”

Evirilip- çevrilen anlamı ile kalp, hakikatin yansıdığı, açığa çıktığı en önemli delil olarak sunulmuştur. Kalp aynı zamanda hayat ile ölümün ince çizgisini de sunmaktadır. Yaşamın bitmesi ile onun durması eş zamanlıdır çünkü. Bayazıt, bu anlamda girdiği birçok halden azat olan ve hakiki boyuta taşınan kalbin, tüm arayışların cevabına da kavuşacağını ve artık ötede /gerçek âlemde yorumların, manaların aslına ulaşılacağını dile getirmektedir.

Beden ve ruhu ile bir bütün olan insan, aslında en mütemmim haline ölümle ulaşmaktadır. Çünkü ölmek var olmanın ispatıdır ve “ancak yaşayanlar ölebilir.”

Ölüm, her ne kadar yaşayanlara verilmiş bir armağan gibi görünse de varlık âleminde bir şekilde kalıba girmiş her şey, bir çeşit ölüm ile yüzleşmektedir. Erdem Bayazıt şiirlerinde bunu canlı bir şekilde gözlemlemek mümkün. Ölüm konusunda da merceğini, kendinden başlayarak insana ve mahlûkata çeviren şair; nesneler ve kâinat gibi, varlığın diğer alanlarına da duyarsız kalmamıştır:

Mahlûkta devinen
Gürül gürül bir ırmaktır ölüm

İnsan ve onun dışındaki yaratılmışlar kadar, insan tarafından imal edilmişlerin de bir ölümü vardır. Çünkü onlar yaratılmış olan maddenin kendisi ile varlığa büründürülmüşler, biçimlendirilmişlerdir. Öteye dâhil olandan izler taşımaktadırlar kısacası. Şeyler yani ki eşya da ölüme namzet bir öz taşımaktadır derununda. Şair sözüyle:

“Ürpertir tabiat üfleyince rüzgârı derin gök soluğu
Ulu ses dokununca çarka
Düşer ölümün gölgesi eşyaya.
Başlar eşyada hareket kurtulmak için kendinden
Daha öteye geçmek için arınmak gibi elbiseden
Yakalar ölümsüzlüğün sonsuz ipini.”

Bu bağlamda canlı olan ile olmayan arasında yaşam ve ölüm açısından fark, abartılı görünümünden sıyrılıp, ölümün insana aslında yalnızlık değil ikinci bir kalabalıklaşma hali sunduğu yönündeki kanaat, okunan mısralarla pekişmektedir.

Ölüm nesneler dünyasından daha da öteye, zamana dahi bulaşmış bir haldir ki bu;

“Bilincindeyim doğan ayın
Eriyen karın, akan suyun
Ve usul usul tükenen zamanın
Tekrarlayıp duruyor saat
Vakit de mahlûktur
Vakit de mahlûktur.”

Dizeleri ile ispatı sabitlenmiş bir görünüm kazanır Beyazıt’ın kaleminde.

Ve insanları, diğer mahlûkatı, nesneleri içinde taşıyan şehirler de ölümle yüz yüzedir. Ayrıca küçük bir köy haline gelen dünya dahi kıyametle ölüme namzet ise, şehirlerin ölümü şaşırtıcı olmamalıdır. Şair diliyle:

“Şehir bir mahşer gibi içimizde ölür.”

“Altımızda kayan bu ölü şehri durdursana”

Tabiî ki bu ölüm, şehri şehir yapan öz niteliklerin yok olması ile ilişkilidir. Çünkü bir şehri şehir yapan insandır ve insanların benliklerindeki dejenerasyonlar şehrin ruhunda geri dönüşü mümkün olmayan izler bırakır. Bir başka şiirindeki dizelerde bunu daha açık ve daha detaylı görebilmekteyiz:

“Belli bir bozgun yaşamışız
Her şeye ölüm dadanmış sanki
Kadınlar ki anne olmamak için direniyorlar
Erkekler ki savaşmayı tümden unutmuşlar
Çocuklar zaten hiç çocuk olmuyorlar”

Şairin üzerinde durduğu satır arası nokta, varlığın ölümünün doğallığı ile kabul edilebilir oluşunun yanında; ruhun ölümle yüzleşmesinin acısıdır. Şehrin ruhu değerlerdir tıpkı medeniyetlerin ruhunun değerler olduğu gibi. Ve şair, ruhun yitiminin insanın bedenini kaybetmesinden daha ağır bedeller ödettiğini fark ettirme çabasındadır.

Sayfalarca verdiğimiz örnekleri çoğaltmak mümkündür Erdem Bayazıt şiirindeki ince ve nazik ölüm imgesinin yankılarını gösterebilmek için. Ancak sadece kelime olarak bulunan ve okunabilenlerle sınırlı tutulması haksızlık olacaktır bu değerli kaleme. Satırlar kadar satır araları da ölümle yaşamın ince çizgisini okumaya –anlamaya davet etmektedir bizleri.

Bayazıt şiirinin genelinde hissettiğimiz bitmeyecek şiir tadı, ölüm konulu ve ölüm kokulu şiirlerinde de oldukça hissedilir. Ancak onu okudukça ölüme sırt dönmüyor aksine ölümle yakınlaşıyor ve ondan korkmak yerine hayatımıza yakınlığını kabullenerek ölüme selam ediyoruz.

Ve ölüm var oldukça şiir de hep var olacak ve yine şairler en güzel kelimelerle dimdik duracaklar ölümün karşısında. Ancak onlar içinde, ölümü hayata döndüren şairlerin yeri de her daim ayrı olacak tıpkı Erdem Bayazıt gibi. Değil mi ki:

“Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm
Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm”

Cemile: Cengiz Aytmatov’dan renkleri hiç solmayacak bir tablo

15 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Benim Kitaplarım, Kadir Kökten

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/tr/thumb/6/6c/Cemile-kapak.JPG/139px-Cemile-kapak.JPG Cengiz Aytmatov’u, herkes gibi ben de sadece dünyanın en önemli edebiyatçılarından biri olarak bilirdim. “Cemile” kitabıyla anladım ki Aytmatov aynı zamanda çok iyi bir ressam. Adını saygı ve şükranla anıyorum Büyük Usta. Ne büyülü bir tablo yapmışsın kelimelerle…

***

Cemile, yazarın ilk eserlerinden biri. 1958 yılında yayınlanan bu eser büyük ilgi toplamış ve kitabın Avrupa’da da çevirisinin yapılmasıyla Aytmatov büyük ün kazanmıştır.

Bu kitapta aşk, savaş, yoksulluk, vatan sevgisi, sanat aşkı, türküler ve onurlu insanlar var. Hepsinin ötesinde de samimiyet var.

Cemile aslında bir tablo. “Amatör ruhun” kelimelerle yazdığı ustaca çizilmiş tablosudur okuduğunuz. “İşte yine o mütevazı çerçeveli tablonun karşısındayım.” cümlesiyle başlıyor yazar tabloyu çizmeye ve “Fırçayı her vurduğumda…” diyerek tamamlıyor tabloyu. Ruhun şâd olsun büyük edebiyatçı! Ne güzel bir tablo çizmişsin öyle!

***

Savaş ne acı bir şey… Savaştan yaralı dönen Danyar, “bize biraz savaştan bahsetsene” ricasına; “- Yoo olmaz. Savaşın ne olduğunu bilmeseniz daha iyi.” karşılığını verir ki bu şu demektir: “Savaş öyle lâf olsun diye anlatılacak bir şey değildir. Hikâye haline getirmek kolay değildir.” Savaşın bundan daha kısa ve dokunaklı anlatıldığı bir cümle hatırlıyor musunuz?

***

Yoksulluk ne onurlu bir yaşam tarzıdır. Danyar’ın yoksulluğu değil bir milletin yoksulluğudur bu. Kırgız halkının yoksulluğu her ne kadar Rus-Alman savaşındansa da onurlu yaşayışı da yoksulluğundandır. Giyecek başka gömleği olmadığı için derede asker gömleğini yıkayıp kurutmadan tekrar giyen Danyar, istasyondaki buğday ambarında asılı duran “Her buğday başağı cepheye” yazısının bir görünümüdür aslında.

***

Ve türküler Danyar’ın sözü yoktur, lâfı yoktur. Bir hâli vardır bir de türküleri… “Âşık olmayan bir insan sesi ne kadar güzel olursa olsun, böyle türkü söyleyemezdi. Danyar âşıktır.” Cemile böyle âşık olur Danyar’a. Yani türkülere ve hâle… Bedri Rahmi Eyüboğlu’na bıraktım sözümü. Ben sustum o konuşsun.

“Şairim
Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası
Ayak seslerinden tanırım
Ne zaman bir köy türküsü duysam
Şairliğimden utanırım
Şairim
Şiirin gerçeğini köy türkülerimizde bulmuşum
Türkülerle yunmuş yıkanmış dilim
Onlarla ağlamış, onlarla gülmüşüm”

Aytmatov’un kelimelerle çizdiği tablonun belki de en harikulade yeri türkülerin eşliğinde yazılan kısmıdır.

***

Aşk ne tarifsiz ne doyumsuz bir duygudur… Cemile, ‘güzel kadın’ demektir. Cemile aşk demektir. Cemile ne güzel tasvir edilmiş bir karakter… Ne kadar dokunaklı, ne kadar içli bir hâli vardır Cemile’nin.

Ben Cemile’ye âşık oldum.

Ben aşkı aslına uygun yani asilce, asâletlice yaşayan Danyar’a âşık oldum.

Ben Cemile ile Danyar’ın aşkına âşık oldum.

Ben gizliden, tarifsiz duygularla Cemile’ye âşık olduğunu bilmeden âşık olan Seyit’in aşkına âşık oldum.

Ben Büyük Usta Cengiz Aytmatov’un muhteşem tablosuna âşık oldum.

***

Ve bir temenni

Nâzım Hikmet Rân, ünlü ressam Abidin Dino’ya şiirinde;

“sen, mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?
İşin kolayına kaçmadan ama…”

Abidin Dino mutluluğun resmini çizmemiştir. Mutluluğun resmi zaten çizilemezdir. Ancak Aytmatov’un bu tablosu çizilebilir. Ve ben soruyorum değerli ressamlarımıza;

“Siz, Seyit’in ‘mütevazı çerçeveli tablosunu’ çizebilir misiniz? Cemile’nin resmini çizebilir misiniz? ”

Kim bilir bu soruya bir duyarlı ressam belki, “olur” der. Ya da bir resim yarışması düzenlenir, bu resim çizdirilir aşkla dolu fırçalara.

***

Sesime kulak veren ressamlar; “Fırçayı her vuruşunuzda Danyar’ın türküsü çınlasın! Fırçayı her vuruşunuzda Cemile’nin yüreği çarpsın!”


KADİR KÖKTEN – Edebiyat Konağı

Dan Brown’dan son ipucu: İstanbul

13 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Benim Kitaplarım

Dan Brown, yazacağı son kitabı için mekân olarak İstanbul’u seçebileceğine ilişkin ipucu verdi dün.Yazar bir sonraki kitabında Langdon’ı ‘Sırlarla dolu’ diye tanımladığı İstanbul sokaklarına bırakırsa şaşırmayın!

Yılbaşı yaklaşırken hediyesini almak için Noel ağacına koştuğunda orada hediye yerine şifre bulan bir çocuk. Sonra bir şifre, bir şifre daha… Ve hediyesine ulaşıyor. Bu çocuk ne olur? Şifrelerin cirit attığı romanları milyonlarca satan Dan Brown olur. Dün sabah basın toplantısında anlattığı hikâyelerden biri bu Brown’un. Türkiye’deki yayıncısı Altın Kitaplar’ın 50. yıl kutlamaları için İstanbul’da yazar… Son romanı “Kayıp Sembol”ün Türkçesi de dün raflara yerleşti.

‘Yazıp attıkların önemli’
6 yıllık bir çalışmanın ürünü “Kayıp Sembol”. Her sabah 4’te kalkarmış Brown ve yazma odasına kaparmış kendini. Öğleden sonraya kadar da harıl harıl yazarmış. Heyecanlı romanlar yazmanın formülünü de veriyor bu arada: “Yazdıkların değil, yazıp attıklarındır önemli olan. Kitaptaki her bir sayfa için 10 sayfa yazar, sonra da elerim”. Hemingway’in yazma tarzını buzdağına benzetmesini hatırlatıyor bu, “Suyun altındaki görünmeyen kısım, suyun üstündeki görünen kısımdan çok daha fazladır”. Ama Brown en sevdiği yazarlar arasında Hemingway’i saymıyor. Mizahı ve kelime oyunlarıyla Shakespeare’e, tasvirleriyle John Steinbeck’e, gerilimleriyle Robert Ludlum’a hayran. Ama okuma listesinin büyük bölümünü kurgu dışı kitapların oluşturduğunu da ekliyor. Romanın yazımına geçmeden önceki araştırma safhası da uzun sürüyor Brown için. Yazdığı konuyla ilgili yüzlerce kitap okuyor, seyahatlere çıkıyor.
“Da Vinci Şifresi” ve “Melekler ve Şeytanlar” gibi “Kayıp Sembol” de sinemaya uyarlanacak. Üç kitabın da başkarakteri olan Robert Langdon’ı yine Tom Hanks oynayacak. Diğer 2 filmi olduğu gibi bunu da Ron Howard yönetecek. Senaryo yazılıyor, Brown’a göre iki yıl sonra görebileceğiz filmi.

Langdon aslında kendisi!
Robert Langdon’ın hayranlarına müjdesi var yazarın. Henüz tasarı aşamasındaki yeni romanının başkarakteri yine bu fiyakalı sanat tarihi profesörü olacak. Henüz hangi sırla, hangi gizli tarikatla uğraşacağı belli değil. Ama kesin olan bir şey varsa o da tvit ceketinden vazgeçmeyeceği. Aslında bu ceketten vazgeçmeyen Dan Brown’un kendisi, sayısız fotoğrafı olsa da hep aynı gün çekilmiş gibi duruyorlar bu değişmez giyim tarzı yüzünden. Dün sabah toplantı salonuna girdiğinde de her zamanki karelerinden birinden çıkıp gelmiş gibiydi Brown. Zaten Robert Langdon’u kendisine daha üstün vasıflar ekleyerek yarattığını itiraf ediyor. Langdon daha zeki ve hayatı daha heyecanlı, ama Dan Brown ile gizeme ve şifrelere duydukları tutku ortak.

TOPLANTIDAN SATIRBAŞLARI
Ağca’nın mektubundan haberim yok
* “Kayıp Sembol’de kahramanımı Türk hapishanesine soktum, çünkü karakterin transformasyonu için en doğru mekândı.”
* “Zamanda geriye gittikçe Doğu felsefesinin ne kadar evrensel olduğunu görüyorsunuz. Doğu tarihiyle ilgili bir kitap yazabilirim.”
* “Hıristiyanları kutsal metinlerin doğruluğu konusunda tartışmaya teşvik ettim.”
* “Kilisenin düşmanı var. O da ben değilim, kayıtsızlık. İnsanlar dinle ilgili çok az bilgiye sahip. Kitaplarımla din ilgilerini çekiyor.”
* “Mehmet Ali Ağca’nın bana mektup gönderdiğinden haberim yok. Kimseden fikir alıp yazmadım, kendi fikirlerim var.”

İstanbul’u dolaşacak
“Sırlarla dolu” dediği İstanbul’da birkaç gün kalacak Brown ve adını söylemediği bazı mekânları ziyaret edip araştırma yapacak. Belki de Langdon yeni romanda İstanbul sokaklarını arşınlayacak. Zaten toplantının sonunda sordu: “Türkiye’de geçen bir romanda mutlaka olması gerekenler nedir?” İstanbul, Ayasofya, Topkapı Sarayı, hisarlar ve surlar en çok oy alan cevaplar oldu. Bugün Brown’ı Rumeli Hisarı’nın tepesinde görürseniz şaşırmayın.

Atatürk’ü araştırmış
Brown, İstinye Parktaki D&R’da son kitabını imzaladı. 15 dakika imza dağıtan Brown’a D&R yetkilileri “Atatürk-The Rebirth Of A Nation” ve “Ottoman Empire”  isimli kitaplar hediye etti. Brown, “Atatürk ve Osmanlı tarihini biliyorum. Birçok araştırma yapmıştım “ dedi.

Günlük Güneşlik Şarkılar – Ali Çolak

12 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Benim Kitaplarım

Kitap, yazarın keyfince yaptığı gezintilerden oluşuyor. Düşlerde, anılarda ve kitaplarda süren bir gezinti…

İnce Sözler – Ali Çolak

12 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Benim Kitaplarım

İnce Sözler de yazar; evlerden, sokaklardan, karşılaşmalardan, ayrılıklardan söz açıyor. Şehirlere, tren yolculuklarına, karlı gece yürüyüşlerine ve memleket türkülerine dokunup geçiyor. Oralardan devşirdiği sesleri ve kokuları, gülümsemeleri ve hüzünleri getiriyor önünüze. Denemenin imkânlarını kullanarak sizi bazen bir hikâyenin içine çekiyor, çoğu zaman da şiirin dolayında gezdiriyor. Sonra yüzüne tutuyor aynasını, içinin sesini dinliyor; arada eleştiriyor, hırpalıyor kendini; yeri geldikçe de aferinlere boğduğu oluyor.Bu kitaptaki denemelerde, yerli yabancı pek çok şair, yazar çıkacak yolunuzun üstüne. Onların dizelerinden, cümlelerinden damıtılmış altın sarısı sözler bulacaksınız kitabı okurken.Kısacası İnce Sözler, sizi kendiniz, yaşadığınız günler ve anılarınız üzerine düşünmeye davet ediyor. İçinizde yaşamı sevme, iyi insanlar ve iyi zamanlar arama isteği kabartıyor…

Periyi Uyandırmak – Ali Çolak

12 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Benim Kitaplarım

Ali Çolak, bu kez de yazı perisinin sarayına götürüyor okurunu. Kaf Dağı\ nın ardına… Kolay bir yolculuk değil bu. Dere tepe düz gidip sonra bir arpa boyu yol gittiğinin farkına varmak… Ne çare, yolcunun içinde tutku ateşi yanmıştır bir kere. Peri, bir gece onun gözlerinden usulca öpmüş ve içinde, yazı hevesinin kıvılcımını ateşlemiştir. Şimdiyse, sarayının binbir renkli odalarından birinde beklemektedir aşığını. İlk öpüşün peşine düşüp o görkemli sarayında periyi uyandırma heyecanı… Yazma tutkusu, yazma serüveni; yazarla okurun adı konmamış gizemli ilişkisi… Okuma tutkusu vev okuyamama işkencesi… Öte yandan, yazarın kendi yazma biçiminin \”gizli\” ayrıntıları… Mavisini yitirmiş Yaşamak, Günlük Güneşlik Şarkılar, Günün Ötesi ve İnce Sözler\ den sonra Ali Çolak, şimdi de Periyi Uyandırmak ile çıkıyor okurlarının karşısına…

Günsarısı – Ali Çolak

12 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Benim Kitaplarım

Bir güne özgü, o günün tarihini, izlerini taşıyan yazılar oldum olası heyecanlandırır beni. Sıradan, kayıp bir günü “özel” yapmaya yeter bir satırcık yazı; ölümsüz, unutulmaz kılar onu. Ve kapısını açar bin bir renkli çağrışımın. Dünleri bugünlere bağlamaya, yaşamın halkalarını birleştirmeye yarar.

Yalnız büyük olaylar, olağandışı günler değildir bizde coşku ve heyecan atını şahlandıran. Sıradan günler de altın sarısı, dolu petekler gibidir; damıtılacak çok bal vardır onlarda. Geçmiş günlere dair yazıları okumak, iyisinden bir emniyet duygusu verir insana. Tehlikesiz bir yolda yürüme rahatlığına benzer bu. Elden çıkmıştır ve zararsızdır o günlerde olup bitenler. Nasıl olsa geçmiştir acılar, kırılmalar, savrulmalar. Elemler gitmiş, lezzetler kalmıştır geride. Cesare Pavese gibi konuşabiliriz artık: “Geride kalana, geçmişe bir şey eklenmez. Hep yeniden başlanır.”

Söz Işıldağı – Ali Çolak

12 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Benim Kitaplarım

Ali Çolak, deneme vadisinde kendine özgü yollar açmaya devam ediyor. Yeni kitabında, ışıldağını kentlerin saklı güzelliklerine, mevsimlere, insan yüzlerine tutuyor.

Gündelik yaşamın hayhuyuna ve curcunasına karşı dinginliği ve suskuyu yüceltiyor. “Söz Işıldağı”nda yazar, okurlarını edebiyatın ateşböceklerinin değil, sönmeyen yıldızlarının peşinden gitmeye çağırıyor.

Sonraki yazılar »