Sığda duruyorum – Danyal Nacarlı

21 February 2010 Yazan Yönetici  
Kategori Konuk Yazarlar

Bekliyorum korkuyla, umutla.

Saçlarım rüzgârda, ayaklarım suda,
bekliyorum akılla yürek, hayalle fikir arasında.

Dalgalar vuruyor anlıma, soğuk ve serin-
merakla doluyor çocuksu gözlerime hasret.

Yükseliyor ezelimle ebedim,
ve doğuyor ıslak tuzundan analarım.

Dalgalar vuruyor karaya
Bakıyorum uzak…- buradan başkalara.
Kaçıyorum ekmekle ocaktan,
yatakla yuvadan, umutları topal yurdumdan,

arıyorum duvarsız direksiz özgürlüğünü
benim de sığacağım bir denizlerin.

Danyal Nacarlı – Edebiyat Konağı Şubat 2010

BİMAR-I AŞK – Fatih Duman

15 February 2010 Yazan Yönetici  
Kategori Konuk Yazarlar

http://t0.gstatic.com/images?q=tbn:EcaMqsM2WZkGwM:http://profile.ak.fbcdn.net/object3/1069/116/q58298152180_5421.jpg

Âşık-ı aşka hicran zevk ü nümayiştir
Dudağında tebessüm ince bir naliştir

Aksi kırılmıştır aynasının surette
Gözlerine yarin nazlı resmi sinmiştir

Gündüzler karanlıkta geceye nisbette
Hayaller dahi uykuda kanli bir diştir

Nasıl bir dert ki bu nasibi yok şevkatte
Gün zati mecruh, geceye de kastetmiştir

Bu derdi anlatamam, ismi yok ki lügatte
Öyle bir maraz ki bu canıma göz dikmiştir

Kızıl gözyaşımı yağmura yüklemiştir
Yar, bir sen gözünü gözlerime iliştir

Fatih Duman – Edebiyat Konağı Şubat 2010

Tatlı bir hikaye

29 January 2010 Yazan Yönetici  
Kategori Haberler, Konuk Yazarlar

   Bahçenin en unutulmuş,en yalnız köşesinde dört yapraklı bir yonca varmış.”Dört yapraklı yoncalar şans getirir.” derler ama onun hiç şansı yokmuş çünkü bahçenin en nadide yerindeki gül fidanına aşık olmuş.Her gün onu düşünüyor,her an onun hayalini kuruyormuş.Her ne kadar güneş ışıkları yoncaya uğramadan geçip gitse de,o her güne taptaze bir umutla başlıyormuş.Her gün yalnızlığının gölgesinde gizlenip gülü izliyormuş.

     Mevsim kış…Her gün gül fidanıyla konuşmaya karar veriyor ama vazgeçiyormuş.Kırılıyormuş tüm cesareti onun karşısında…Sonunda yaz mevsiminin gelmesini beklemeye karar vermiş çünkü yaz günlerinde her zamankinden daha canlı,daha yeşil oluyormuş.Aslında beklemeye karar verirken içinde birazcık bile olsa umut varmış çünkü gül fidanı kışın çiçek açmadığı zaman bahçede ondan daha güzel birçok kardelen oluyormuş ancak yoncanın gül fidanının yazın çiçek açıp daha da güzelleşeceğinden haberi yokmuş ve umutla yazın gelmesini beklemeye başlamış.Her dakikasını,her saniyesini kısaca her anını kendini daha da güzelleştirmek için harcıyormuş.Her yaprağıyla ayrı ayrı ilgileniyor hepsini yeşillerin en güzeliyle süslüyormuş.Tüm kış boyunca bıkıp usanmadan hazırlanmış hazırlanmış hazırlanmış…
     Sonunda beklenen yaz gelmiş…Yonca kış boyunca gizli gizli hazırladığı güzelliğiyle aşkını söylemek için gül fidanının yanına gittiğinde gül fidanının yanaklarında çiçekler açtığını,etrafına eşi benzeri görülmemiş kokular saçtığını,kıpkırmızı çiçeğinin her bir yaprağının hafif hafif esen rüzgarla birlikte nazlı nazlı salındığını görmüş…Allah’ım bu ne güzellik,bu ne ahenk?Adeta bir mucizenin o gülün,yoncanın biricik gülünün,bedeni ile kendi ruhunu birleştirerek yeniden hayat bulmasıymış,yoncanın karşısında duran bir yudum güzellik.İşte o anda güle ne kadar geç kaldığını anlamış zavallı yonca…Dili tutulmuş o güzelliğin karşısında.O çiçeksiz,en kötü haliyle bile yoncayı kendine deliler gibi,sırılsıklam aşık eden gül şimdi güzelliğini bir mucizenin ruhuyla birleştirmiş daha da güzel haliyle yoncanın önünde duruyormuş.Yonca önce umutsuzca aşkını söyleyecek gibi olmuş ama kelimeler henüz dudaklarına ulaşamadan kalbinden akan gözyaşlarıyla birlikte boğulup gitmiş.Tek söz bile söyleyemeden sessizce arkasını dönüp gitmiş;ağır adımlarla,umutsuzluğunun gölgesine doğru…Tekrar yalnızlığının gölgesine çekilmiş yonca…
     Yonca artık her gününü gülü izlemeye adamış…Gülü izledikçe onun da yaza aşık olduğunu anlamış.Onun da yaz için tüm güzelliğini toplayıp bir yudum,hatta bir yudum değil bir damla aşk umarak yazın kapısına gittiğini görmüş.Zaten onun gibi bir mucizeden başka bir şey de beklemiyormuş ama yine de yıkıldıkça yıkılmış yonca,gülün yazın kapısına doğru giderken attığı her adımda…O günden sonra gülden ayrı geçen, buram buram yalnızlık kokan her gün bir şeyler götürmeye başlamış biçare yoncadan.Her gün batan güneşle birlikte mutluluğu da batıyor onun yerine hüzün doğuyormuş yoncanın gönlüne.Biraz daha hüzün,biraz daha hüzün,biraz daha,biraz daha…Sonunda aşkının imkansızlığı yoncanın hayatını yaşanılmaz hale getirmiş.Artık dayanacak gücü kalmamış,gülünden ayrı yaşamaktansa ölümü yeğler olmuş ve intihar etmeye karar vermiş…Tüm hazırlığını tamamlamış ve esecek olan ilk rüzgarı beklemeye başlamış.Hayat kaynağı olan toprağını bırakıp kendini rüzgarın acı koynuna bırakacakmış yonca…Belki de en acı ölüm şekli olacakmış rüzgar çünkü rüzgarda da gülü hatırlatan birçok hatırası varmış…Her esen rüzgarda güle yapraklarının rüzgarla birlikte salınışını göstererek beceriksizce onu etkilemeye çalıştığını hatırlıyor acısına acı ekliyormuş,elinde olmadan.Ölürken de yine güle olan aşkının yıllarca verdiği ızdıraplarını hatırlaya hatırlaya öleceğini bilmenin de ne kadar  acı olacağını anlamış yine acı çeke çeke…Ama olsun…Zaten acısız ölüm var mıdır ki şu dünyada?Bir yandan aklında bu düşünceler olanca hızıyla dolaşırken diğer yandan da gelecek olan ilk  rüzgarı ,ölümü bekliyormuş yonca…Ölüm anı yaklaştıkça zaman giderek yavaş geçmeye başlıyormuş sanki yoncaya biraz daha acı çektirerek ona güle olan aşkının hesabını sormak istiyormuşçasına…
     Ne kadar gariptir ki canlılar ömrü boyunca hep zamanın yavaş geçmesini,biraz daha Dünyada kalmayı isterken ölüm anları gelirken o bekleyiş yerine,o birazcık daha yaşama hırsı yerine bir an önce ölmeyi isterler ama o zaman da zaman geçmek bilmez.O anlarda zaman o kadar yavaş akar ki adeta durma noktasına gelir sanki o canlının ölümünü biraz daha izlemek ister.Bu yüzden zaman insanların en büyük ve yenilmez düşmanıdır ama yine de herkes yenileceğini bile bile onunla mücadele etmeye çalışır ve çaresiz çırpınışlar sergiler.Burada tek istisna intihar edenlerdir.Onlar diğer canlıların aksine zamanın ve hayatın üstünlüğünü kabul etmiş ve bu imkansız mücadeleden kendi isteğiyle çekilen kişilerdir ama hep o anlarda da zamanla anlaşmış gibi ölüm gecikir.Yoncanın durumu da aynen böyleymiş.
     Yonca bu acı bekleyişin içindeyken aynı zamanda da tek tek yapraklarını koparıyor ve her yaprağına aşkını yazıyormuş satır satır…Her satırda gülünü anlatıyormuş ve sonra da gelecek sert rüzgarın habercisi olan meltemin koynuna bırakıyormuş yapraklarını “belki meltem aşkını yazdığı yaprakları güle götürür ve gül de okur da bana aşık olur ve son anda çeker beni bu dipsiz kuyudan” diye…Ömrü boyunca bir kere bile şans getirmeyen o dördüncü yaprağının varlığına ilk defa seviniyormuş yonca çünkü aşkına daha çok şiir yazabiliyormuş yonca o dördüncü yaprağı sayesinde.Kim bilir?Belki de dördüncü yaprağındaki o şansı da henüz doğmadan gül alıp götürmüştür yoncadan.Ne de olsa yoncanın kocaman aşkla dolu olan o küçücük kalbi dördüncü yaprağının en güzel yerinde gizliymiş.Şimdiyse diğer üçünü de gül için feda ediyormuş yonca…Gülsüz yapraklarının ne anlamı var ki?Ama her şeye rağmen ölmeden önce son şanstı o şanssız yapraklar yonca için…Dördüncü yaprağındaki şiirleri de bitirdikten sonra tüm olanlara rağmen teşekkür etmiş dördüncü yaprağına ve onu da bırakmış meltemin koynuna…
     Zaten hep rüzgarlar alıyordu yoncadan bir şeyler alınırken…Güle ilk defa rüzgarda ağır ağır salınan yeşillerin en güzel tonunu sergileyen yapraklarını gördüğünde aşık olduğu o tuhaf gün geldi aklına…O gün rüzgar olmasaydı ve gülün saçlarını savurmasaydı belki de aşık olmayacaktı yonca,güle.
     Yonca bu düşünceler içinde kıvranarak Allah’a zamanın bir an önce geçmesi ve ölümünün gelmesi için dua ederken duaları kabul olur ve sonunda beklenen rüzgar da tüm hiddetiyle gelip dayanır yoncanın kapısına onca sitemli bekleyişin hesabını en acı şekilde sormak istercesine…Artık yonca için ölüm kapının arkasında bekliyormuş.Aslında yoncayı kapının arkasında acımasızca bekleyen şey ölüm değil gülü ve ona olan aşkını unutmakmış.Yonca, gülü unutmanın ve huzura kavuşmanın hemen kapının arkasında olduğunu içine sindirince son kez derin bir nefeslik hava daha çalmış ona acıdan ve hüzünden başka hiçbir şey getirmeyen yalancı dünyadan.Derin bir solukla içine çektiği havayı ciğerlerinde hapsetmiş ve tek bir hareketle ardına kadar açmış kapısını ölüme…Kapının ardında sabırsızca bekleyen ölüm kapının açılmasıyla birlikte tüm kasvetiyle çökmüş yoncanın üzerine…Yonca son kez “Acaba gül yazdığım şiirleri okur da son anda gelir mi?” diye umutsuzca gülün evine doğru bakmış ama gördüğü tek şey gülün her zamanki gibi tüm güzelliğini yaza göstermeye çalışmasından başka bir şey değilmiş.İşte gördüğü son şeyden sonra gül içindeki son  ışığını da kaybeder ve artık hiç gücü kalmaz.Tabii ki bu güçsüzlüğünden ilk yararlanan da rüzgar olur ve tek hamlede yoncayı evinden ve aynı zamanda da bu hayattan alıp götürür…Yonca içinde gördüğü o son andaki acıyla birlikte bu dünyadan göç edip sonsuz huzur bulacağı ebediyete doğru yol alır geride kocaman,masum bir aşk bırakarak…

Selçuk Akgül – Edebiyat Konağı – Ocak 2010

Darbelere hayır diyen bir ses ‘Sokağa Çıkma Yasağı’

29 January 2010 Yazan Yönetici  
Kategori Ayhan Hülagü, Tiyatro

 Bakırköy Belediye Tiyatroları’nda sahnelenen Civan Canova’nın yazdığı, Emrah Eren’in yönettiği Sokağa Çıkma Yasağı adlı oyun uzun süredir tiyatro severlerin karşısında. 1980 darbesi sonrasında Türkiye de kök salan toplumsal paranoyayı anlatan oyun, yakın tarihimizin en kanlı ve karanlık dönemine atıfta bulunuyor. Kara komedi formundan yazılan oyun; Sokağa çıkma yasağının uygulandığı bir gecede, bir otelin lobisinde herkesin birbirinden şüphelendiği, işlerin gittikçe arapsaçına döndüğü bir hikayeyi anlatıyor. Sıkı yönetim olduğu için sokağa çıkmak yasaktır. Şiddetle güldürünün birbirine karıştığı bu sıkıyönetim parodisinin içinde, seyirci dönemin olaylarını kıvrak zeka oyunları ile karmaşık ama yalın bir şekilde görüyor. Karmaşık ve yalın kelimesinin aynı anda bir cümlede kullanılışının sebebi oyunun yazarı ve dramaturgu şüphesiz.
Oyunun yönetmenine bu kargaşayı ve yalınlığı aynı oyunda bir araya getirmenin sebebini sorduğum da verdiği cevap konuyu özetliyor: “Biz zaten muğlak bir oyun ortaya çıkarmaya çalıştık.” Oyunu ilk izlediğinizde bazı şeyleri anlamlandırmakta sıkıntı yaşayabilirsiniz. Çünkü isimsizleştiği için oda numarasıyla anılan insanlar, üzerindeki bulmaca elbisesiyle kıpırdamadan oturan kuklalar, ağaçta asılı duran boyun bağları sizi kara mizahın içinde duyarsızlaştırabilir. Ancak bir araya gelen yap bozun anlamlı parçaları size Türkiye’nin karanlık tarihine götürecektir.
Oyunun metnini incelediğinizde Civan Canova’nın otel lobisindeki çalışanı şişman olarak yazdığını göreceksiniz. Dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ı temsil eden bu karakter yönetmen tarafından daha evrensel bir karakter olan ‘Joker’ ile değiştirmiş. Lobinin duvarlarına asılan darbeyle iktidara gelen 12 ülkenin saati, zeki bir düşüncenin ürünü. Oyunu izlerken döneme ait soru işaretlerinizi çoğaltan bir reji dokunuşu da lobide uyuyan kişilerin öldü sanılıp üzerine bulmaca kağıtlarının serilmesi. Başarılı bir reji çalışmasından bahsettik şimdiye kadar, oyunculuk nasıl peki? Otelde çalışan Joker ve emekli emlakçı karakterini oynayan oyuncular göze çarpıyor öncelikle. Diğer oyuncularda bir o kadar başarılı.
Oyunun başından sonuna kadar seyirciyi sürükleyen bir ritim grafiği var. Oyuncuları üst kattan lobiye indiren asansörün oyundaki kullanılış zamanlaması bu grafikte önemli yer tutuyor. Oyunun gerçek metninde olmayan ön oyun oyuna ayrı bir renk katmış.
 
Kostümlerde rahatsızlık veren bir seçim yok ama dekor tasarımcısı Ali Yenel başarısız bir dekor örneği ortaya koymuş. Sağdan ve soldan sahneye uzanan tank maketleri ile yoğun bir görsellik oluşturulma çabası, seyirci üzerinde dönemin askerinin oluşturduğu baskıyı dekorla oluşturma çabaları yanıtsız kalmış. Oyundan çıkınca elinize tutuşturulan broşürdeki bir yazı oyunun konusu darbenin özeti: “Bu akvaryumun suyu yalnızca kendi balıklarını zehirler”
 
Yazan: Civan CANOVA
Yöneten: Emrah EREN
Yönetmen Yrd: Esra PAMUKÇU, Bulut AKKALE, Pervin BAĞDAT, Emel SAYIM
Dekor Tasarım: Ali YENEL
Kostüm Tasarım: Gönül SİPAHİOĞLU
Kukla Tasarım: Ayçın TAR
Işık: Yüksel AYMAZ
Dramaturg: Ceren ERCAN
 

Oyuncular
Ali Aziz ÇÖLOK
Bulut AKKALE
Didem GERMEN
S. ULAŞ BAKIR
Görkem Z. GÖNÜLŞEN
Şirin Ç. TAŞPINAR
Orhan ŞİMŞEK
Burak DUR
Beyti ENGİN

Açık Davet – M.Zübeyir Koçulu

28 January 2010 Yazan Yönetici  
Kategori M.Zübeyir Koçulu

http://img140.imageshack.us/img140/933/gelinciktx4.jpg

Bütün sofraları kaldır  önümden

Midemi bulandırıyor dönüp duran bu hezeyan

Geldiğim yere gidiyorum ben

Karmaşık mezar yerleri gibi şimdi odalarım

Dağılıyor yeryüzünün tenha yerlerine

Yalan konuşuyor televizyondaki şu adam

İştahlı bir sofranın başına üşüşmüş

Lokma lokma insan çiğniyorlar!

Daralıyor içim, yağlı  paçavra atıyorlar göğsüme

Ölüm uyanıyor bende nefes nefes üstüne

Sözüme kahırlar ilişiyor

Boğazıma uzanmış şu mâhir el gibi

Bırak da sanatsız öleyim şu perişan dâr-ı dünyada

Nasılsa ebru gibidir ölüm, hayat levhasında.

Beni kurtaracak söz mü  var bu azaptan,

Evrenin Önsözünden başka.

İlk söylenen

Hep söylenen

Son söylenen

Senin sözündür bunu bilirim

Alır neyim varsa köhneyen

Çıkar yanına gelirim.

Ne olur sabaha bırakma beni.

M.Zübeyir Koçulu – Edebiyat Konağı Ocak 2010

İ’tizar

10 January 2010 Yazan Yönetici  
Kategori M.Zübeyir Koçulu

 

bu hüznün kokusudur
geceye alabildiğine sinmiş
ne var ne yoktur aleme dair
-alem ki iç içe girmiş-
bir vâveyla şeklidir ufukları saran
bulutu giyinmiş zâhir
 
sen; ey
aşka mâhir bilinen şehr-i kadîm
bir yangın yeridir şimdi kalbim
elifin yangınına sürününce
hayat denen şey
elde kalan bestesiz bir intizar
yeryüzüne değen şaşkın bir zevaldir
 
aynanın hunhar katline düştü gözlerim
bunda da vardır bir hayır derim
hayır, der
ölüme aşinadır bu şehir
olursa topraktan olur kaderim
ki mevt insana helaldir
yandıkça halelenir kalemim
sürer o meçhul vakte değin
kalbimdeki i’tizâr

M.Zübeyir Koçulu – Edebiyat Konağı 2010

Kaçış Ve Arayış yılı: 2010

03 January 2010 Yazan Yönetici  
Kategori Ahmet Salih SARIKAYA

http://salihsarikaya.files.wordpress.com/2010/01/yeniyil.jpg

İyi kötü, güzel çirkin her haliyle bir yılı daha geride bıraktık. Gelecek yılın bir öncekinden daha iyi olacağına dair umutlarımızı yitirmesek de bu yeni yılın birçok açıdan kaderdenk bir nokta olduğunu görmek gerekiyor. Böyle büyük değişimlerin yaşanacağı bir yıla çok büyük hayallerle girmek elbette beklenemez. Ancak yaşananlara bakarak daha sonrası için bu yılın bir dönüşüm yılı olacağını ümit ediyoruz. Elbette çiçekleri görmek için baharı beklemek gerekir. Bu nedenle de ülke adına yaşanan sıkıntıların önümüzdeki yıllar için yerini büyük bir ferahlığa bırakacağı ümidimizi yitirmeyelim. Ülkede yaşananları gerekenden fazla önemseyerek kültür sanatı daha doğrusu bu ülkenin geleceğini ihmal etmeyelim.  Çünkü ilerde bir gün tüm yaşananlar unutulacak ve bu ülke gerçek zenginliği olan kültür sanat ve medeniyet birikimiyle ayakta kalacak.

İnsan ister istemez bu yılların bir an önce geçmesini ümit ediyor. Yaşananların üzerimizde bıraktığı derin izler var. Bu yaraların iyileşmesi zaman alacağa benziyor.

Son yıllarda kültür ve sanata verilen önemin arttığına inanıyorum. Hem devlet olarak hem de belediyeler ve sosyal kuruluşlar olarak birçok girişimle karşı karşıyayız. Tüm bunlar gelecek adına bizleri daha da ümitlendirse de yapılan yatırımların daha dikkatli olması gerektiği gerçeğini gizlemiyor. Belediyeler çoğunluğu reklam amaçlı da olsa sanata ve edebiyata yatırım yapıyorlar. Bu yatırımların iyi değerlendirilmesi halinde yeni yılda büyük kırılmaların yaşanacağını düşünüyorum. Henüz birçok alanda yarım kalmış reformların bu yıl tamamlanacağı beklentisi içerisindeyim.

2010’un siyasal ve politik alanlarda yaşanan sıkıntılar anlamında 2009’dan daha geri kalacağını düşünmüyorum açıkçası. Bu nedenle ülkede bir şeylerin iyileşmesini bekledikten sonra kültür sanata olan yatırımları artırmayı düşünmek büyük bir ihmal olur kanaatindeyim.

2010 adına İstanbul Kültür Başkenti projesinin büyük bir fırsat olduğunu düşünüyor ve bunun yerinde kullanılacağını arzu ediyorum. Ayrıca bu arzuma diğer kültürel illerimizin de kültürel faaliyetlerini artırmasını eklemek istiyorum. Son zamanlar başlatılan uluslar arası ekonomik toplantıların benzerlerinin kültür sanat alanında da artırılması 2010 adına beklentilerimiz arasında. Taşra edebiyatının kendini toparlaması ve yeniden canlanması da en büyük temennilerimiz arasında. Çünkü son zamanlar popüler kültürün de etkisiyle ne yazık ki taşradan yeterince kaliteli eserler göremiyoruz. Yeni ve kaliteli dergiler bekliyoruz.

Yeni yılın tüm çile ve sıkıntılarıyla birlikte bu güzellikleri de beraberinde getirmeye gücü yeter mi bilmiyorum ama en azından şimdilik içimdeki umudu yitirmek istemiyorum. Kim bilir, her kaçış bir arayıştır aslında. Bir umut…

Ahmet Salih Sarıkaya

Fotoğraf: Edebiyat Konağı 2010

Ferhan Şensoy’dan ‘2019′

30 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Ayhan Hülagü, Tiyatro

http://4.bp.blogspot.com/_gGs8_cnbrdc/SbZcqvrhfHI/AAAAAAAABto/dJ85q6WmGFo/s400/6151_i.jpg
Din güzel bir şiirdir sapıklıklar barındırmaz…
Din güzel bir masaldır, cinayetler barındırmaz…
Din güzel bir şiirdir yobazlıklar barındırmaz’ diye oyunu bitiriyor Ferhan Şensoy
Türkiye’nin 2019 yılındaki toplumsal ve siyasi durumunu ele alıyor. Ülkemizin dini kurallara göre yönetilmeye başladığını ve azınlık haline düşen Atatürkçülerin sokağa çıkamadığı anları işliyor. Atatürkçülerin İslamlaşan iktidarla olan mücadelesini konu alan oyununda; birleşen din ve devlet işlerini, iktidarın sosyal ve toplumsal konulara bakış açısını, kuran kurslarının aile içindeki yerini sorguluyor. Türkiye gündeminde yer alan konuları mizahi bir dille ele alan ve taşlamalarında herhangi bir frenlemeye gitmeyen Şensoy, toplumsal anlayışla ve dinin dogmatik değerlerina kara bir mizahla eleştiriyor.
Dinin toplum için bir masal bir şiir olduğunu oyunun finalinde bir özet gibi seyirciye sunarken Türk toplumun nabzını tutuş tarzının yanlış olduğunu düşünüyorum. Dindeki sapıklıklara, cinayetlere ve yobazlıklara dinin kurallarıymış gibi bakmak ve bu kurallar çerçevesinde dini hassasiyetleri olan kişileri eleştirmek insafsızlık. Oyunun düşünce anlamında bir fikre hizmet etmesi ve kurgunun bunun üzerinden tasarlanması oyunu kısır bir döngüye itmiş. Düşünce ve verilmek istenen mesaj çerçevesinde örülen oyun bir roman özelliği barındırıyor. 2019 Türkiye’si olarak oyuna dönüştürülen zekice yazılan hikaye, cılız sahne gösterisiyle cazipliğini kaybetmiş. Ferhan Şensoy ile beraber bir dönem tiyatro yapan rahmetli İsmet Küntay’ın tiyatro ödülünün 3 dalda (En iyi Yönetmen, Yapım, Erkek oyuncu) Şensoy’a verilmesi, geçmiş dönemdeki İsmet Kuntay ve Ferhan Şensoy birlikteliğinin siyasi boyutu akıllara getiriyor. Oyunda ülkedeki tek kanalın Müs TV ile adlandırılması, ülkede kalan son iki Atatürkçüden birinin isminin Mustafa diğerinin isminin Kemal olarak kullanılması zekice bir yapımın ürünü. Ancak bu yapım Şensoy’un oyunu tasarımı içerisinde eriyip gidiyor. Mesaj verme kaygısı oyunun sanatsal değerinin önüne geçiyor ne yazık ki. Akıllıca taşlamalarını oyunu belli peryotlarına yerleştiren Şensoy kendisinden uzak bir oyuncu karakteri yansıtmıyor sahnede. Şiir ve masal gibi oyunlar.İyi seyirler(!)
Ayhan HÜLAGÜ – Tiyatro Eleştirmeni – Edebiyat Konağı 2009
oyun künyesi:
yazan / Yöneten: Ferhan Şensoy
Ferhan Şensoy, Erkan Üçüncü, Ali Çatalbaş, Orhan Ertürk, Özkan Aksu, Elif Durdu , Ebru Soyuerden

Maskeliler – İstanbul Şehir Tiyatroları

23 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Ayhan Hülagü, Tiyatro

http://3.bp.blogspot.com/_0meOgcaIsRo/SYFuJikNYKI/AAAAAAAAC0o/BdJWgz9OIv8/s400/maskeliler_1.jpg İstanbul Şehir tiyatroları israil’li yazar Ilan Hatsor’ın ilk oyununu geçen sezondan beri sahneye taşıyor.Oyun,Filistin’li üç kardeşin arasında geçmektedir. Kardeşlerden “Hain” Davut(Mehmet Gürhan) , ”Renksiz” Halit(Serdar Orçin) , “Komiteci” Naim(Levent Üzümcü), bir kasap dükkanının soğuk bir odasında bir araya gelir. Naim ,İsrail ile işbirliği yaptığından kuşkulandığı Davut ile son bir görüşme yapacaktır. “Hain” olmadığını Davut’un ağzından duymak istemektedir. Böylelikle Davut’u sorgulamaya/cezalandırmaya gelecek olan komiteci arkadaşlarına, Davut’u gönlü rahat bir şekilde teslim edecektir. Olay, geçmişte yaşananların hatırlanması ile aydınlanan gerçeklerin çevresinde yaşanan gerilimli anlar ve dialoglarla anlatılır. Oyunda, Filistinli kardeşlerin, savaşın onları ne hâle getirdiklerine atıf yapılırken, beri yandan da Filistinlilerin ne denli İsraillilere muhtaç olduğu anlatılıyor. Ailenin en küçüğü Naim’in büyük abisini bıçaklayarak öldürmesiyle son buluyor.

Oyunun baş karakterlerinden Mehmet Gürhan oyunculuğuyla oyunu sürüklemeye çalışırken, dizilerden ve sinema filmlerinden tanıdığımız Levent Sümerci de aynı gayretle Gürhan’a yardımcı oluyor. Oyuncuların ani reflekslerle replik atmaları, bedensel anlamda keskin tavırları seyirciyi rahatsız ettiği dikkatime çarptı. Filistin’de yaşanan dramın sahnede hayat bulan tarafının da seyirciye yansıtıldığını söylenemez. Gözler normal üstü bir performans sergileyen oyunculardan çok metne çevrilmeli. ” Maskeliler, Filistin cephesine tarafsız ve insancıl bir bakış. Üç Filistinli erkek kardeş arasında geçen trajik bir olayı sergilerken, savaşın, kardeşlik bağlarını koparan, insanları nefretle ve şiddet kullanarak birbirlerinden uzaklaştıran evrensel yapısını yürek yakan bir öyküyle sahneye taşıyor.” Şeklinde not düşülmüş kitabın arksına. İsrailli yazarın eseri kaleme alırken evrensel bir üslup yakaladığını söylemek neredeyse imkansız. Filistin de yaşanan dram aktarılırken(!) alt metinde İsrail’in büyüklüğü önemle vurgulanıyor. Türkiye’nin en büyük şehir tiyatrolarından birinde bu oyunun oynanıyor oluşu(Yönetmen Taner Barlas tarafından alt metnine karışılmadan), Filistin gerçeğini bilmeyen halkımızı yanlış yönlendirmektir. Bu oyunun şişli belediyesi tarafından yılın en iyi projesi, en iyi oyuncusu(Mehmet Gürhan) ödüllerini almış oluşu Türkiye de verilen ödüllerin değerini sorgulatıyor.

Maskeliler’in dekor tasarımını Duygu Sağıroğlu, kostüm tasarımı ise Zuhal Soy imzası taşıyor. Gerçekçi tabanda ele alınan bir oyun da gayet başarılı bir dekor ve ışık çalışması yapılmış. Dekor ve kostümlerle uyumlu kostümler sahnede şık duruyor.

Oyundan sonra her selamlamadan sonra kapanan perdenin yarıda açılıp selamlamanın yeniden yapılması seyirciyi gülümsetiyor. Tıpkı şu an gülümsediğim gibi…

Yüzünüzdeki gülümseme eksik olmasın…

oyunun künyesi:
Yazan: Ilan Hatsor
Çeviren: Nebil Tarhan
Yöneten: Taner Barlas
Dekor Tasarım: Duygu Sağıroğlu
Kostüm Tasarım: Zuhal Soy
Işık Tasarım: Murat İşçi
Efekt Tasarım: Erhan Aşar
Dramaturg: Dilek Tekintaş

İlk aşkın romanı: Cemile

21 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Ahmet Salih SARIKAYA, Roman

http://www.icasbl.k12.tr/newsgfx/Tschingis_Ajtmatow22fd.jpg Cemile, II. Dünya Savaşı sırasında Orta Asya’da yaşanan dramın 15 yaşındaki bir çift gözün penceresinden aktarılması olarak da tarif edilebilir. Savaşın getirdiği zorluklarla karşılaşan Seyit, daha küçük yaşında büyük adamların yaptığı işleri yüklenmek zorunda kalacaktır. Çünkü köyün ‘cigitleri’ ve büyükleri savaşa gitmiştir.

Bu dönemde Seyit, ‘Küçük Ev’deki ‘yenge’ diye hitap ettiği Cemile’ye karşı anlamlandıramadığı bir duygu beslemeye başlar. Bu duygunun adını hikâyenin sonunda koyacaktır. Aşkın sınırsızlığı onu da vuracaktır.

***

“Bu aşk bir bahr-ı ummandır, ona hadd ü kenar olmaz”

Seyit’in aşkı cismani bir aşk değildir. Onunki ‘aşkın’ olanı yakalamış bir duygudur. Bunu Semiha Ayverdi’nin romanlarında da sıkça görmek mümkündür. Çünkü Semiha Ayverdi romanlarında da kişiler içinde yaşadıkları aşkla olgunlaşırlar. Sevdiğine kavuşamama veya zorluklarla karşılaşma kişilere bir olgunluk kazandırır. Böylece artık metafizik olana hazır hale gelirler. Cengiz Aytmatov’un Cemile’sinde bu iki karakteri de birlikte görmek mümkündür.

Aşkın yüceliğini tanımak roman kahramanlarını ölümsüzleştirir. Onu keşfetmek varlığın anlamını keşfetme yeteneği ve tabiattaki varlıklara karşı büyük bir sezgi gücü verir. Bu nedenle hayata karşı daha dik, sızdırmadan yoluna devam eder. Hiçbir şey onu korkutamadığı için de ondaki cesareti görenler kendi dünyaları içinde bunu ancak delilikle açıklayabilirler. Erdem Beyazıt’ın “Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm” ifadesi gerçekten de değerini bulur.

***

Sürüp gelen bir aşk…

Danyar, hiç kimsesi kalmamış bir halde savaştan yaralı olarak döndüğünde ana toprağı olan köyünde de kendini tanıyan kalmayacaktır. Artık burada Cemile ve Seyit’le birlikte savaşa gidenler için yiyecek taşıyacaktır. Bu yolculuklar üçü için de yeniliklerle doludur. Aslında Seyit ve Danyar Cemile’ye âşıktırlar.

Seyit ve Danyar’ın aşklarında kadere olan bağlılık hemen kendini gösterir. Bazı şeylerin kendi ellerinde olmadığını bilen âşıklar kendilerini Yüce Kudret’e teslim ederler. İşte bu yüzden de sırlarına hep sadık kalırlar. Onlar için aşktan dem vurmak sırrı ifşa etmektir, sırrın ifşası ise çoğu zaman gerçek gelişimin durma noktasıdır. Aşkına olan güvenleri onları suskunluğa iter. Bu suskunluk hali onlara görmediklerini gördürür, duymadıklarını duyurur. Böyle bir haldeyken belki yıllar geçer ama her geçen gün ötelerden müjdelerle doludur onlar için. Sabrın pişirdiği bu zihinler büyük bir olgunluk kazanmıştır. Sabırla geçen her gün büyük bir baharı fısıldayıp durmuştur. Geçen her gün kendi içlerinde bir derinlik kazandırır. İçindeki seylâplara rağmen direnme onların hayata olan dirençlerini artırır.

***

Susmak…

Beklemesini bilen bir ruh, yere düşen bir tohumun yeşerme zamanı geldiğinde onu hiç kimsenin durduramayacağını bilir. Ağaç yeşillenip dal budak saldıktan sonra artık engin bir fikir ortaya çıkar. Nitekim romanda köye sonradan yaralı bir asker olarak gelen Danyar’ın aşkı da en sonunda neticesini vermiştir. Köylü onu meczup biri olarak görürken aslında içinde yanan kıvılcım ve hafakanları sezememiştir. Onun içindeki derinliği anlayan ancak aşkı sezmiş bir ruha sahip olan Seyit’tir.

Seyit ve Danyar ve Cemile’nin hali herkesten farklıdır. Sızdırmadan, dimdik ayakta duran ve yıllarca kendi içlerinde kor haline gelen bir ruha sahip olmuşlardır aşklarının nihayetinde. Her haliyle hayret uyandıran ve kalabalıklar arasında hemen fark edilen yüce bir görünüş kazanmışlardır.

Kalabalıkların dünyaya dair söyledikleri artık Seyit’i ilgilendirmez. Kendi aşkınlığı içindeki yüksek tepelerin lezzetini duymak onu dünyaya bağlılıktan kurtarmıştır. Özgürlük adına savaştıklarını zannedenler aşkın’lığı duyumsayabilselerdi ne kadar boş uğraş verdiklerinin farkına varırlardı. Bu özgürlük bir müddet sonra yeryüzündeki her kişi ve olaya karşı iyi bir duyguyla yaklaşmayı beraberinde getirir. Artık dünya üzerindeki hiçbir şey onu üzemez. Çünkü bir şeylerin bizi üzebilmesi için ondan beklentimizin olması gerekir. Beklentisiz olanın ise böyle bir düşüncesi yoktur. Seyit, ancak bu özgür ruhu kazandıktan sonra köyünü terk ederek okuyup ressam olmak için yollara düşebilmiştir.

Aşk insana yıllarca tecrübe edemeyeceklerini yaşama fırsatı verir. Normal zamanda belki bir ömür alacak bir gelişme aşkta birkaç yılda tamamlanır. Aşka kapalı kalma birçok zenginliğin üstünü örter.

Seyit, yıllarca resim çizmek için uğraşırken, ancak aşkın lezzetini hissettikten sonra kopya resimler yapmayı bırakıp orjinal resimlere başlayabilmiştir. Bir hali anlatmak elbette mümkün değildir, kitaplarda anlatılanlar, bunca yazılan kelimeler, çizilen resimler sadece hal’in dışa yansıyanı kadardır. Seyit’in resimleri de bu yansımalardan bir ışıktır sadece. Bunu o da çok iyi biliyordur.

Ahmet Salih Sarıkaya – Edebiyat Konağı

Eti Çocuk Tiyatrosu’ndan ‘Pinokyo’

20 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Ayhan Hülagü, Tiyatro

 ETİ’nin kurumsal sosyal sorumluluk kapsamında çocukları tiyatroyla buluşturarak hayal dünyalarını genişletmek ve kültürel gelişimlerine katkıda bulunmak amacıyla hayata geçirdiği “ETİ Çocuk Tiyatrosu” 9. sezonunu Pinokyo adlı oyunla İstanbul da küçük seyircisiyle buluştu. Eğitici olduğu kadar eğlendirici olan yeni sezon oyunu; kukla ustası Gepetto’nun yaptığı Pinokyo’nun gerçek bir çocuk olma hayaline ulaşmasının hikâyesini anlatıyor. Her yalan söyleyişinde burnu uzayan; Mavi Peri tarafından ancak yalan söylemeyi ve bencilce davranmayı bıraktığında gerçek bir çocuğa dönüştürülecek olan Pinokyo’nun öyküsü, çocuklara önemli öğretilerde de bulunuyor. Oyun boyunca, Sirk Sahibi Stromboli, Kurnaz Tilki, Sakar Kedi gibi renkli karakterlerin de katılımıyla ilginç olayların geliştiği Pinokyo’nun “insan olma” yolundaki yolculuğunu çocuklar heyecanla ve ilgiyle izliyor. Carlo Collodi’nin ele aldığı oyunu Eylem Canpolat-Mine Özgen Türkçeye uyarladı. Konservatuar çıkışlı olmayan ancak altı yaşından beri tiyatronun içinde bulunan alaylı Ünsal Sicilli oyunun yönetmenliğini üstlenmiş. Ayrıntılı bir dramaturji çalışmasıyla sahneye taşınan oyunda Sakar Kedi ve Kurnaz Tilki tiplemelerini canlandıran oyuncuların başarılı oyuculukları göze çarpıyor. Pinokyonun babasını canlandıran Gepetto’nun görüntü ve tip anlamında role uygun olmasına rağmen ses ve beden formu acısından rol devamlılığı sağlayamaması dikkatten kaçmıyor. Unisex bir karekter olan pinokyo tiplemesinin bayan bir oyuncu tarafından canlandırılması insanın aklında erkek bir oyuncu olsaydı daha uygun olmaz mıydı sorusunu uyandıryor. Oyunun yönetmeni Sicilli’nin cinsiyet vurgusu olmayan bir karakteri bir bayanın canlandırması daha uygundur fikri, doğru bir bayan oyuncu tercihi ile desteklenebilirdi. Kukla karakterini canlandıran ve oyuna ismini veren başrol oyuncusu Pinokyo tiplemesini canlandıran oyuncudaki beden hareketlerinin keskinliği, cinsiyetsiz bir ses tonu gözlenmiyor. Koreografiler küçük izleyiciler tarafından olumlu dönütler alıyor ve oyunun müzikleri enerjiyi sürekli yukarıda tutuyor. Ancak oyun başlamadan ve perde açılmadan önceki müziklerin Yabancı seslendirmeler yerine Türkçe olmasına önem gösterilmeli diye düşüyorum. Pinokyo’nun burnunun uzaktan kumanda ile oyun içerisinde uzatılıp kısaltılması oyuna muhteşem bir görsellik zevki veriyor. Dekor ve kostüm anlamında da sezonun başarılı bir çocuk oyunu olan Pinokyo oyunun küçük izleyicileri salona alınırken yaş kategorisi mutlaka göz önünde bulundurulmalı. Okul öncesi ve ilköğretim birinci sınıf öğrencilerine uygun olmayan oyun bu sene türkiye’nin bir çok ilinde gençlere tiyatroyu sevdirecek.
Emeğinize sağlık Çisenti Sanat oyuncuları

oyunun künyesi
PİNOKYO
Yazan: Carlo Collodi
Uyarlayan: Eylem Canpolat-Mine Özgen
Yöneten: Ünsal Sicilli
Müzik: Caner Anar
Şarkı Sözleri: Sema Ergenekon
Koreografi: İpek Değer
Dekor: Yunus Emre Subaşı
Kostüm: Viktorya Politi
Pinokyo Kostüm: Dükkan-ül Hayal
Pedagojik Danışman: Şeli Cohen
Teknik Sorumlu: Cemal Sezer
Oyuncular: Mustafa Ergin, Gökhan Niğdeli, Mine Özgen, Zeynep Uçucu, Koray Yalçın

 

Ayhan HÜLAGÜ – Tiyatro Eleştirmeni – Edebiyat Konağı Dergisi

‘Bir delinin hatıra defteri’

20 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Ayhan Hülagü, Tiyatro

Ankara Devlet Tiyatrosu – “Ayaklarımın altında mavi bir sis şeridi yayıldı…Havada gerilen bir telin vınlamasını duyuyorum.Bir yanımda deniz,öbür yanımda İtalya.İşte Rus köylerinin karanlık evleri belirdi.oracıkta bir karaltı halinde gördüğüm küçük ev benim evim mi yoksa?..Pencerenin önünde oturan kadın anam olmasın?..Anacığım,kurtar zavallı oğlunu!” diyor 4.dereceden memur olan Aksentin İvanoviç Poprişçin. Dünya klasiklerinde adı sıkça zikredilen ünlü Ukraynalı yazar Gogol diğer klasik yazar arkdaşları A.Cehow, J.London, Dostoyevski gibi Merkez Rusya olmak üzere dünyadaki tabaka çatışmalarına yer veriyor Bir delinin hatıra defteri eserinde. Rus toplumunun genel yapısını ve bireylerini büyük bir dikkatle tahlil eden Gogol’un zihninden yansıyanları eserinde görmek hiçte zor değil.
Alt tabakanın Aksentin İvanoviç Poprişçin’i sıradanlığı karşısında sürekli aşağılanır, alaya alınır. Bir gün Poprişçin çok yüksek tabakadan bir kızın kendisini sevdiğini sanır, hayal dünyasında ki mutluluğu kızın daha soylu bir beyzadeyle evlenmek üzere olmasını öğrenmesi ile yıkılır. Bundan sonra ki hayalleri onunda tıpkı o soylu gibi bir asilzade hatta belki de bir kral olmaktır. Ve yine günün birinde Aksentin İvaneviç Poprişçin kendini İspanya Kralı olmuş bir vaziyette akli dengesi bozuk bir şekilde bulur. Ağzından dökülen söz değişmez :“Anne, kurtar beni”
Ankara Devlet Tiyatrosu geçen yıl promiyeri yaptığı oyun sanatseverler arasında en çok konuşulan oyunlardan biri oldu. Klasik tiyatro yapısının aksine seyirciyle birebir etkileşim sağlayan oyunda Erdal Beşikçioğlu zihinleri donduran bir performans sergiliyor. Dramaturji çalışmalarının eksiksiz yapıldığı ve diri bir oyunculuk performansıyla sahneye taşınan oyunun sonunda izleyiciler kısa bir süre şizofren edasıyla oyun üzerine anlamsız cümleler kurabiliyor. Asrın sorunu olan iletişimsizlik, insanların teknoloji karşısında bir delinin hassasiyetinden uzak makineleşme korkusu dekor ve ışık oyunlarıyla seyircinin bilinçaltında fark ettirmeden canlandırılıyor. Sahnenin tek ve etkileyici dekoru vinç bu korkuları sahnede somutlaştırıyor. Vincin üzerinde kullanılan ışıkların bir parmaklık gibi vinç üzerinde oynayan oyuncuyu çembere alması, oyun kişisinin çaresizliğini ve hapsoluşunu simgelemesi seyirci üzerinde etkili bir psikolojik baskı yaratıyor. Yönetmen Cem Emüler’in oyuncunun yüzünün bazı sahnelerde silik bir şekilde görünmesini istemesi ve loş ışık tasarımı ısrarı oyun sonunda kendini haklı gösteriyor. Vinçin tarih ve gün geçişlerindeki hareketi oyun içerisinde boşluk olmasını engelliyor, vincin kalktığı yüksekliklerin hayali bir mekan olarak sembolize edilmesi Beşikçioğlu’nun oyunculuğuna yardımcı oluyor. Kendisine söz ettirmeyecek bir oyunculuk sergileyen Beşikçioğlu “3.Baykal Saran En iyi erkek oyuncu” ödülünü hak ettiğini performansıyla gösteriyor. Vinçin üzerine tırmanan, seyircilerin arasına giren, stüdyo sahnenin tavanına tutunarak replikleri akıtan oyuncu seyircinin nefesini adeta avuçlarının içinde tutuyor. Beşikçioğlu performansının yanında vücudunu esnek bir şekilde kullanışı ile de seyirciden tam not alıyor.
Tiyatro eleştirilerimi yaparken olumludan çok olumsuzu gören bir izleyici olmama rağmen sezonun en iyi performanslarından birini sergileyen sayın Beşikçioğlu’nun performansındaki eksikleri saymak devede kulak kalır.
İzlenmesi gereken bir oyun….

Oyunun künyesi:
Ankara devlet tiyatrosu
Yazan: Nikolay Vasiliyeviç Gogol
Uyarlayan: Sylvie Luneau, Roger Coggio
Çeviren: Coşkun Tunçtan
Proje Tasarımı,Yöneten: Cem Emüler
Dekor Tasarım: Sertel Çetiner
Giysi Tasarım: Sertel Çetiner
Işık Tasarım: Seyhun Ayaş, Zeynel Işık
Müzik, Ses, Efekt tasarım: Tayfun Gültutan
Yönetmen Yardımcısı: Erdal Beşikçioğlu

Sahne Amiri: Yunus Daştan
Kondüvit: Yunus Daştan
Işık Kumanda: Kemal Koyuncu
Dekor Sorumlusu: Zekeriya Taşgın
Aksesuar Sorumlusu: Velican Özcan

oynayan:
Erdal Beşikçioğlu

Ayhan HÜLAGÜ – Tiyatro Eleştirmeni – Edebiyat Konağı

Tiyato Kare-’Bu da Benim Ailem’

20 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Ayhan Hülagü, Tiyatro

Nedim Saban’ın Sandberg/Firner’den uyarlayıp, sahneye koyduğu, Hale Kuntay’ın Türkçeleştirdiği, Metin Serezli, Suna Keskin, Oya İnci, Sinemis Candemir, Hülya Karakaş, Soydan Soydaş’ın oynadıkları “Bu da Benim ailem” adlı komedi oyunuyla yeni sezona merhaba dedi.
Metin Serezli, Suna Keskin ve Oya İnci gibi televizyon ve tiyatro dünyasının yakından tandığı tecrübeli oyuncuların yer aldığı oyunda; otuzüç yıllık evliliğinde son görevinin oğullarını evlendirmek olduğunu sanan bir çiftin hayatlarına süpriz biçimde sızan bir başka kadınla birlikte evliliklerini tekrar soluklanmasını anlatılıyor. Oyunda Suna Keskin, titiz ve kuralcı bir ev kadınını, Metin Serezli bezgin bir evli erkeği, Oya İnci ise fettan ve baştan çıkarıcı bir kadını oynuyor. Bu tecrübeli oyunculara Tiyatro Kare’nin kurucusu Nedim Saban yönetmenlik yapıyor.
Yeni oyununun promiyerini 2010 Şubat ayında yapmayı planlayan tiyatro kare salon anlamında yaşadığı tüm sıkıntılara rağmen ‘Bu da Benim Ailem’ adlı oyunuyla tiyatro severlerle buluştu. Metin Uca, Derya Baykal, Hakan Yavuz gibi birçok tanıdık yüzün katıldığı gecede Nedim Saban kapıda biz misafirlerinin elini teker teker sıkarak içeri aldı. Elimize dokunan sıcaklık oyun başladıktan sonra yavaş yavaş bütün salona yayıldı. Herkesin yüzünde karı koca rollerini paylaşan Metin Serezli(Selim) ve Suna Keskin(Süeda) gibi büyük tiyatro emekçilerini izlemenin haklı keyfiyeti. Rutine binmiş bir ilişkinin şikayetleriyle başlayan oyunda ilişkideki çatışma arttıkça salondaki sıcaklık kahkalarla beraber artıyor. Evin içinde sigarasını dahi rahat bir şekilde içemeyen Selim Süeda’ya tepkisini koyar. Bir arayışa başlayan Selim komşularının yardımıyla tanıştıkları dünür adaylarna sarkar ve ailedeki kopuş başlar. Türk ve dünya tiyatrosunda sıkça işlenen aile içi uyumsuzluk konulu oyunda gözler oyunculara çevriliyor. Çünkü metin yeterli bir seviyede değil. Serezli ve Keskin çifti oyun boyunca illerleyen yaşlarına rağmen yüksek bri enerjiyle oynuyorlar.İsrailli yazar Eli Saghi’nin yazdığı, Hale Kuntay’ın çevirdiği Antalya devlet tiyatrosunda oynanan benzer konulu ve kurgulu ‘Benim Doktor oğlum’ oyununda devlet tiyatrosu oyuncusu Erdoğan Aydemir’in enerjisi ve performansı oyunun seviyesi için uygun değildi. Serezli Aydemir’e göre yaşça büyük olmasına rağmen daha yüksek bir performans sergiliyor. Basında aile komedisi olarak tanıtılan oyun mütevazi konusu ve duayene oyuncularıyla bir aile komedisi etiketini hakediyor. Kahkahaların az yükseldiği oyunda yüzlerdeki gülümseme her daim kendini gösteriyor. Serezli ve Keskin çiftinin yanında eski devlet tiyatrosu oyuncusu Oya İnci (Aydan) oluşturduğu başarılı karakterle göze çarpyor. Aileye gelin gidecek kızın annesini canlandıran İnci yürüyüş tarzı, konuşma üslubu ile oyunculuğunu konuşturuyor.
Ailenin Doktor olan oğlunu canlandıran Yunus Günçe ve onun sevgisini oynayan Sinemis Candemir usta oyuncuların yanında büyük bir sahne deneyimi yaşadılar. Performanslarıyla duayenlerin gölgesinde kalan oyuncular silik bir performans sergiledi.

Oyunu toplumumuza başarılı bir şekilde uyarlayan Nedim Saban daha önce en iyi tiyatro yönetmeni ödülü alan Serezli ile eski Akedemi Tiyatrosu yönetmeni ve oyuncusu Keskin ile çalışarak oyunu garantiye almış.

Ve aile sıcaklığında izlenebilecek bir komedi oyununu sahneye taşımış…

Büyük beklentilerden uzak ve gülümseyerek izleyeceğiniz bir aile komedisi…
iyi seyirler….

oyunun künyesi

YAZANLAR : SANDBERG&FIRNER
ÇEVİREN : HALE KUNTAY
UYARLAYAN ve YÖNETEN: NEDİM SABAN YARDIMCI
DEKOR: Zuhal SOY
BAYAN KOSTÜM: Esin ARICAN ERKEK KOSTÜM: Levon KORDONCİYAN TÜRÜ: KOMEDİ OYNAYANLAR
METİN SEREZLİ (Selim)
SUNA KESKİN (Süeda)
OYA İNCİ (Aydan)
SİNEMİS CANDEMİR (Aybike)
YUNUS GÜNÇE (Tuğrul)
HÜLYA KARAKAŞ (Hamiyet)

Ayhan HÜLAGÜ – Tiyatro Eleştirmeni – Edebiyat Konağı

Rasim Özdenören’le ‘Ansızın Yola Çıkmak’

17 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Ahmet Salih SARIKAYA

http://static.ideefixe.com/images/86/86703_2.jpg İlk hikaye “Bir Kapının Önünde”. Soysal gerçeklikler çerçevesinde bir gencin anlık yaşantısını anlatıyor.Yol, aşk, hayat üçgeninde bir seyir.

Hikâyede kimi zaman derine dalıyor ve kendi içinde bir var olma savaşı veriyor. İçindeki kötülüğe karşı bir savaş var hikâyede, dışarıdaki gölgelere karşı… Nitekim  ‘Sokaklardan, sokaklardaki taşlardan utanıyordu.’ ifadesini okuyunca Erdem Beyazıt’ın o naif ruhla söylediği şu dizeleri geldi aklıma:

“Ama gölgeler giysilerle ilgileniyorlardı / utanıyordum

Hep araçlardan söz ediyorlardı / ben utanıyordum.”

Evet, suların karardığı bir çağda içinde ızdırap yüklü bir insandan bahsederken Erdem Beyazıt’ı anmamak haksızlık olurdu.

Rasim Özdenören de o genci anlatırken bir taraftan da kendi içindeki ızdırabı anlatıyor hiç şüphesiz. Hikâyelerin her birinde Anadolu’nun sosyal gerçekliğinin yanında metafizik bir zenginlik, müthiş bir hayal yolculuğu var.  Özdenören’in ‘Ansızın Yola Çıkmak’ adlı hikaye kitabı yol, aşk ve hayat üçgeninde işte böyle bir yol bulmuş kendine. Hikâyeler sanki yabancıymış gibi dursalar da aslında her biri yazarın kendi iç dünyasındaki ruh gezintilerden bir parça taşıyor.  Denemelerdeki üstün yeteneğiyle de tanıdığımız Özdenören, okuyucuyu denemenin tadından da mahrum bırakmamış. Didaktik bir havaya bürünmeden kendi iç dünyasını anlatırken bir taraftan da bizlere kendi dünyalarımızda bir yol bulduruyor. Daha çok anı tadındaki bu hisli ve samimi hikâyeleri okurken hüznün kabuğuna bürünmüş bir neşeyle kendinizden geçiyorsunuz.

***

Adı hatırlanmayan birinden alınan beklenmedik bir haber… Ansızın yola koyuluş… Kitaba ismini de veren ‘Ansızın Yola Çıkmak’ adlı hikâyesinde yazar, suskunluk içinde beklenmedik bir karşılaşma anında sevdaya dair sözler ediyor. Bu sevdanın tek yönlü olduğunu düşünmek elbette biraz eksik bırakır. Çünkü bu hikâyenin hemen ardından gelen ‘İki Leyla’ adlı hikâyede yazar anlatmak istediklerini tamamlıyor.

‘Maske’, ‘Ansızın Yola Çıkmak’ ve diğer hikâyelerinde olduğu gibi yazar hikayelerinde sık sık aynalardan bahsediyor. İnsanın kendisi olduğu aynalar, baktığında kendini bulduğu ruhuna ayna olan dostlardan. İşte hikâyelerdeki yolculuk kimi zaman da bu dostların izinden yürür. Oralarda bir yerlerde kar taneleri altında saklanmış olan biricik bir yüreği arar.

İşte böylece Özdenören’in hikâyeleri çoğu zaman içe doğru bir yolculuğu anlatırken onu metafizik ve ruhla da örgüleyerek daha yükseklere çıkarır.

Ahmet Salih SARIKAYA Edebiyat Konağı

Cemile: Cengiz Aytmatov’dan renkleri hiç solmayacak bir tablo

15 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Benim Kitaplarım, Kadir Kökten

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/tr/thumb/6/6c/Cemile-kapak.JPG/139px-Cemile-kapak.JPG Cengiz Aytmatov’u, herkes gibi ben de sadece dünyanın en önemli edebiyatçılarından biri olarak bilirdim. “Cemile” kitabıyla anladım ki Aytmatov aynı zamanda çok iyi bir ressam. Adını saygı ve şükranla anıyorum Büyük Usta. Ne büyülü bir tablo yapmışsın kelimelerle…

***

Cemile, yazarın ilk eserlerinden biri. 1958 yılında yayınlanan bu eser büyük ilgi toplamış ve kitabın Avrupa’da da çevirisinin yapılmasıyla Aytmatov büyük ün kazanmıştır.

Bu kitapta aşk, savaş, yoksulluk, vatan sevgisi, sanat aşkı, türküler ve onurlu insanlar var. Hepsinin ötesinde de samimiyet var.

Cemile aslında bir tablo. “Amatör ruhun” kelimelerle yazdığı ustaca çizilmiş tablosudur okuduğunuz. “İşte yine o mütevazı çerçeveli tablonun karşısındayım.” cümlesiyle başlıyor yazar tabloyu çizmeye ve “Fırçayı her vurduğumda…” diyerek tamamlıyor tabloyu. Ruhun şâd olsun büyük edebiyatçı! Ne güzel bir tablo çizmişsin öyle!

***

Savaş ne acı bir şey… Savaştan yaralı dönen Danyar, “bize biraz savaştan bahsetsene” ricasına; “- Yoo olmaz. Savaşın ne olduğunu bilmeseniz daha iyi.” karşılığını verir ki bu şu demektir: “Savaş öyle lâf olsun diye anlatılacak bir şey değildir. Hikâye haline getirmek kolay değildir.” Savaşın bundan daha kısa ve dokunaklı anlatıldığı bir cümle hatırlıyor musunuz?

***

Yoksulluk ne onurlu bir yaşam tarzıdır. Danyar’ın yoksulluğu değil bir milletin yoksulluğudur bu. Kırgız halkının yoksulluğu her ne kadar Rus-Alman savaşındansa da onurlu yaşayışı da yoksulluğundandır. Giyecek başka gömleği olmadığı için derede asker gömleğini yıkayıp kurutmadan tekrar giyen Danyar, istasyondaki buğday ambarında asılı duran “Her buğday başağı cepheye” yazısının bir görünümüdür aslında.

***

Ve türküler Danyar’ın sözü yoktur, lâfı yoktur. Bir hâli vardır bir de türküleri… “Âşık olmayan bir insan sesi ne kadar güzel olursa olsun, böyle türkü söyleyemezdi. Danyar âşıktır.” Cemile böyle âşık olur Danyar’a. Yani türkülere ve hâle… Bedri Rahmi Eyüboğlu’na bıraktım sözümü. Ben sustum o konuşsun.

“Şairim
Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası
Ayak seslerinden tanırım
Ne zaman bir köy türküsü duysam
Şairliğimden utanırım
Şairim
Şiirin gerçeğini köy türkülerimizde bulmuşum
Türkülerle yunmuş yıkanmış dilim
Onlarla ağlamış, onlarla gülmüşüm”

Aytmatov’un kelimelerle çizdiği tablonun belki de en harikulade yeri türkülerin eşliğinde yazılan kısmıdır.

***

Aşk ne tarifsiz ne doyumsuz bir duygudur… Cemile, ‘güzel kadın’ demektir. Cemile aşk demektir. Cemile ne güzel tasvir edilmiş bir karakter… Ne kadar dokunaklı, ne kadar içli bir hâli vardır Cemile’nin.

Ben Cemile’ye âşık oldum.

Ben aşkı aslına uygun yani asilce, asâletlice yaşayan Danyar’a âşık oldum.

Ben Cemile ile Danyar’ın aşkına âşık oldum.

Ben gizliden, tarifsiz duygularla Cemile’ye âşık olduğunu bilmeden âşık olan Seyit’in aşkına âşık oldum.

Ben Büyük Usta Cengiz Aytmatov’un muhteşem tablosuna âşık oldum.

***

Ve bir temenni

Nâzım Hikmet Rân, ünlü ressam Abidin Dino’ya şiirinde;

“sen, mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?
İşin kolayına kaçmadan ama…”

Abidin Dino mutluluğun resmini çizmemiştir. Mutluluğun resmi zaten çizilemezdir. Ancak Aytmatov’un bu tablosu çizilebilir. Ve ben soruyorum değerli ressamlarımıza;

“Siz, Seyit’in ‘mütevazı çerçeveli tablosunu’ çizebilir misiniz? Cemile’nin resmini çizebilir misiniz? ”

Kim bilir bu soruya bir duyarlı ressam belki, “olur” der. Ya da bir resim yarışması düzenlenir, bu resim çizdirilir aşkla dolu fırçalara.

***

Sesime kulak veren ressamlar; “Fırçayı her vuruşunuzda Danyar’ın türküsü çınlasın! Fırçayı her vuruşunuzda Cemile’nin yüreği çarpsın!”


KADİR KÖKTEN – Edebiyat Konağı

Kayıp bir gülün izinden kendi dünyamıza doğru

11 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Ahmet Salih SARIKAYA

Serdar Özkan-Kayıp Gül (fotoğraf:ahmet salih sarıkaya)

Serdar Özkan - Kayıp Gül

Tramvayda hızla geçen siluetler arasında ilerlerken Serdar Özkan’ın ilk ve tek romanı ‘Kayıp Gül’ü okuyorum. Geçen her siluet son durağa biraz daha yaklaştığımızı fısıldıyor. Bu fısıltılar geçip giden hayatımı hatırlatıyor. Belki de bu yüzdendir yolculukların beni bu kadar hislendirmesi, yolda olduğumu hatırlatıp ne olduğumu düşündürmesi…

Akıl ve vicdan arasında devam eden bir iç savaş; bilmek ve his arasında. İkisinin de izinden yürümek ne mümkün. Her an dengeler altüst olmaya hazır. İşte Serdar Özkan’ın ‘kayıp Gül’ü böylesi büyük bir iç savaşı, bir gencin annesinin ölümü ve onun tavsiyeleri üzerinden anlatmaya soyunmuş.
Serdar Özkan romanını ilk defa 2003’te yayınladığında İskender Pala’nın onun için ‘genç ve yetenekli bir romancı’ diyerek gelecekte adını sıkça duyacağımızı hatırlatmasına hak veriyorsunuz doğrusu. Bir türk romanının birçok ülkede en çok satanlar listesine girmesi ve dünyaca ünlü yazarların takdirini alması da bunun bir göstergesi olsa gerek.
Yazmak bir iç döküştür, bir sancı, bitmek bilmeyen bir sorgulama. Yazar da burada aslında bir manada kendi kendine bir sorgulama yapmış. İç hesaplaşmalardan kurtulmak için denediği yolları bir karakter üzerinden anlatmaya çalışmış.
Bu roman madde ve mana arasındaki bir yolculuk veya asırlardır kaybettiğimiz benliğimizin öteki yüzünü gün yüzüne çıkarma gayreti olarak görülebilir. Hepsi hepsi bir yol bulma, yol olma veya yolda olma çabası…
‘Sevgi değil olsa olsa beğeni’
Tarafsız olmak gerekirse bir yazarın ilk romanı olması açısından makul karşılansa da bazı eksiklerinin de olduğu muhakkak. Mesela yazarın kimi klasik temalardan hala kurtulamadığını görüyoruz. Romanın bazı bölümlerinde bir türk filmini andıran sahnelerle karşılaşabilirsiniz. Ayrıca kitabın reklam çalışmaları bir güzelliği teşvik anlamında her ne kadar takdir edilse de -kitapla ilgili yorumların eserin yerini almasına izin verilmemeli gibi geliyor bana. Ayrıca her ne kadar metafizik konularına eğilse de çok fazla derine dalamadığını kabul etmek lazım. Bu yüzeyselliği bir anlamda yazarın başka bir durumu ifade etmek için kullandığı kendi cümleleriyle yorumlayalım; ‘Sevgi değil olsa olsa beğeni’. Ama hiç değilse günümüzde sıkça karşılaştığımız artık bayağı bir hal almış kişisel gelişim kitaplarından çok daha iyidir.
Bu romanı okurken ister istemez içindekilerin gerçekliği karşısında “Yaşamayan bilmez, bilmeyen böyle diyemez” demekten kendinizi alamıyorsunuz. Belki yüzeyselliğinin sebebi de budur, yaşamadan yazmama isteği… Anlaşılan yazar kendi içinde yaşadığı çelişkiler ve iç savaşlara da romanında yer vermiş. Çok da güzel yapmış; zira bu, kitabı bize daha çok yaklaştırıyor. İster istemez kelimelerdeki samimiyetten etkileniyorsunuz.

Ahmet Salih SARIKAYA – Edebiyat Konağı

İstanbul’un semtleri okurla buluştu

11 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Ahmet Salih SARIKAYA

‘Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiç bir yer.

Ömrüm oldukça, gönül tahtına kurul!

Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.’

Yahya Kemal bu dizelerle anlatıyordu İstanbul’un bir semtini sevmenin bir hayata değer olduğunu ve ona verilmesi gereken değerin anlamını. Bu dizeler bir anlamda kültür, sanat ve edebiyat hayatımızdaki İstanbul’u ve yazar, şair ve kitap ehlinin ondan ne kadar çok etkilendiğini gösteriyor.

Bir İstanbul var gözümüzde. Herkesin kendince gördüğü, bildiği, hissettiği bir şehir. İçinde kimi zaman coştuğumuz, kimi zaman hüzünlendiğimiz, kimi zaman da kimselere gösteremeden oturup ağladığımız bir kültür başkenti. Her ne kadar büyüklük ve ihtişamıyla gurur duysak da bir türlü tanıyamadığımız, tam tanıyıp bildiğimizi düşünmeye başladığımızda daha yeni yerler ve mekânlar keşfetmeye başladığımız bir İstanbul. Peki, yaşadığımız ya da tanıyıp bildiğimizi düşündüğümüz bu şehri semt semt bir de yazar, şair veya gazetecilerin kendi duyuş ve görüşleriyle okumaya ne dersiniz?

Heyemola Yayınları ve İstanbul 2010 Kültür Başkenti Ajansı işbirliğiyle yayınlanan kırk kitap İstanbul’un en köklü semtlerini anlatıyor. Birçok farklı görüşten, farklı branştan, farklı semtten yazar bir olup İstanbul’u anlatıyor. Her gün içinde yaşadığımız, her an şiirlerde okuduğumuz; havası, toprağı ve deniziyle yeniden coştuğumuz şehri bize yıllardır yaşadıkları semtleri kendi gözleriyle anlatıyorlar. Beşir Ayvazoğlu’ndan Doğan Hızlan’a, Ataol Behramoğlu’ndan Alim Kahraman’a birçok alanında rüşdünü ispatlamış yazar, şair kendi semtini dillendiriyor.

Kırk kutsaldır bizim için. Onda bir gizem vardır. Bir davranışın oturması için kırk gün bekleriz. Bebeğin doğumundan sonra kırkıncı gününü kutlarız. İşte bu sırrı tamamlamak için midir bilinmez, kırk semti anlatan kırk kitap yayınlamışlar. Bu kırk semti seçerken elbette tarihselliği, tanınmışlığı ve semtlerin ününü göz ardı etmemişler. Sur içi semtleri öncelikli olsa da diğerlerini de ihmal etmemişler.

Yazarlarının gazetecilikten, avukatlığa, doktorluktan çevirmenliğe, tiyatro sanatçılığından yapımcılığa kadar uzayan birçok meslekten gelmesi farklı bir tat vermiş eserlere. Fakat hepsinde ortak olan nokta hiçbir kısıtlama olmadan içten ve samimi üslupla eserleri kaleme almaları olmuş. Ayrıca bu yazarların en az kırk yıldır İstanbul’da yaşayanlar arasından seçilmiş olmaları da ayrı bir lezzet katıyor okumalara. Yazma biçimlerinde bir kısıtlama getirilmemiş olması eserlere daha candan bir hava katmış, böylece ister istemez o semtleri yazarından dinliyormuş hissine kapılıyorsunuz. Kimi zaman şiirsel bir hava yer alıyor, kimi zaman öğretici, bazen de kendinizi adalardan birinde dinlenmeye çekilmişsiniz gibi hissediyorsunuz.

Şehirlerin de ruhu vardır. Ve elbette bu ruh o şehrin insanlarına sirayet ederek onları da kendine benzetir. İstanbul da yazarlarıyla vardır. Bu şehir yazarlara yazarlar da bu şehre ayrı bir değer katmış ve onu zenginleştirmişlerdir. Bu nedenle her semtte yazarların etkisi görülür.

Eğer etrafınızı çevreleyen bu şehrin derinliklerindeki sırları keşfetmek, kendi sınırlarınızı aşmak, İstanbul’a olan hayranlığınızı ve sevginizi artırmak istiyorsanız, bu eserleri mutlaka okumalısınız. Hiç şüphesiz en çok sevenler en iyi bilenlerdir.

Edebiyat Konağı – Ahmet Salih SARIKAYA

Dersaadet’in kalbi sızlıyor – Beşir Ayvazoğlu

11 December 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Ahmet Salih SARIKAYA

Derin analizleri, sağlam duruşu ve farklı yorumlarıyla tanıdığımız Beşir Ayvazoğlu, kültürel birikimi ve zengin bilgi altyapısıyla günümüze ışık olmaya devam ediyor. Eserleriyle geçmişin birikimlerini bugünlere taşıyarak onu ‘uzak’ olmaktan kurtarıp bize ‘yakın’ hale getirerek kültür dünyamızı aydınlatan Ayvazoğlu’nun İstanbul 2010 Kültür Başkenti Ajansı ve Heyemola Yayınları tarafından yayınlanan kitabı ‘Dersaadet’in kalbi Beyazıt’ı okurken bu derinliği çok daha yakından duyumsuyorsunuz.

“40 semt, 40 kitap, 40 yazar” projesi çerçevesinde basılan kitaplar arasında en değerlilerinden biri hiç şüphesiz Beşir Ayvazoğlu’nun ‘Dersaadet’in Kalbi Beyazıt’tır.

Beşir Ayvazoğlu, ‘Beyazıt’ kitabında sadece Beyazıt’ın salt tarihini anlatmakla yetinmiyor. Beyazıt tarihinin peşinde geçmiş kültür dünyamızı, edebiyatımızdaki üstatların hayat kesitlerini, romanlarımızdaki, şiirlerimizdeki ve hikâyelerimizdeki Beyazıt’ı da anlatıyor. Bu sayede okuyucuya hem geniş yelpazede bir kültür atmosferinin kapılarını aralıyor hem de bu eserlerin değer ve kıymetlerini yeniden gündeme getiriyor.

Ayvazoğlu’nun en önemli kaynakları kitaplardır. Onun kültür ve sanat serüveninde sahaflar çarşısının yeri bir başkadır. Gençlik yıllarında birçok yazarla orada tanışmış, sohbetlerinde bulunmuş, onlarla oturup hemhal olmuştur. İşte bu kitabında da o yolculuklardan da yola çıkarak geniş bir perspektifte okuyucuya sohbet tadında hiç hissettirmeden derin kültürel ve sosyal analizler sunuyor.

Ayvazoğlu bu eserinde o eşsiz atmosfere tanıklık etmiş, ondan etkilenmiş yazar ve şairlerin de eserlerinde yer verdikleri Beyazıt algısını okurla paylaşıyor. Eseri okurken Sait Faik’ten bir el alıyor, Ahmet Rasim’in anılarıyla yolculuğa çıkıyor, Evliya Çelebi’nin tasvirleriyle eski zamanları yaşıyor, Orhan Veli ve Sezai Karakoç’un şiirleriyle coşuyorsunuz. Ayrıca Beyazıt tasvirleriyle canlanan Orhan Pamuk, Ece Ayhan, Behçet Necatigil ve Edip Cansever eserlerine bir de bu açıdan külli bir nazarla bakma şansını yakalıyorsunuz.

Dersaadet’in kalbi Beyazıt, her ne kadar deneme türünde yazılmış olsa da içerisindeki içtenlik ve samimiyetiyle birlikte anılarla canlandırmış olması ona ayrı bir hava katmış. Daha çok sohbet tadındaki bu metinlerde kimi zaman tarihsel, kültürel ve bilimsel değerlerimizi öğreniyor kimi zaman da tarihi eserlerde ve değerlerde gördüğü yozlaşma karşısında iç serzenişlerine engel olamayan bir vicdana şahitlik ediyorsunuz. Geçmiş zamanları unutulmaz kılan şahsiyetler üzerinde de ayrı bir incelikle durulması da tarih seyrinde güzel anlar yaşatıyor.

Kitapta dikkatimizi çeken noktalardan biri de şüphesiz Beyazıt’ın eski günlerine duyulan özlem. Kitapta yazarın kalabalıklardan sahaflara kaçma arayışını ancak orada da aradığı eski lezzetleri bulamamanın verdiği hüzne şahit oluyorsunuz. Sahafçılar çarşısının eski günlerini yâd ederken o eski kültür atmosferinden pek de eser kalmadığını içinizde buruk bir acıyla okuyorsunuz.

Ahmet Salih SARIKAYAEdebiyat Konağı

Uçurtmanın Kuyruğundaki Umut

15 November 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Saydal Uysal

http://i4.photobucket.com/albums/y123/poornima_vijayan/sunset_kite.jpg

yerle buluşurdu gözlerin hep,
suskundun.
bakışlarında ürkeklik…
küçük yüreğin kaldıramayacağın yüke hamal,
ve birgün sıkıldın tüm geçmişten!
yeniden başladı zaman…
hayaller üretmeye başladın.
beklentiler, umutlar…
yaşamı giderek daha çok sevdin.
umut diye bir uçurtma yaptın,
saldın maviliklere…
kuyruğu rüzgara aşık,
her gün buluşturdun onları,
buluşturmak istedin,
kimi zaman zorla…
mavilik dediğin hayatında umut uçurmanı zorla uçurtmak istedin!
iyi de ettin be çocuk!
iyi de ettin…
ilk bakışlarda garipsedin ama alıştın be çocuk…
uçsuz mavilikler karaya çalsa da,
umuduna destek bir rüzgar olmasa da
uçurtmanın kuyruğundaki umudunu,
her gün gökyüzüne sal be çocuk!
çünkü,
gökyüzün her zaman rengarenk umutlarla dolmalı!

Saydal UYSAL – www.edebiyatkonagi.net

Ben olmanın dayanılmaz hafifliği…

13 November 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Ahmet Salih SARIKAYA

suicide_apocalypse_by_nadalin_1248713832Merhaba azimli, gayretli, sabırlı kardeşim,

Mektubuna ancak cevap verebildim. Popüler kültürün bir parçası olmaktan bir anlığına da olsa kurtulup sağlam kafayla sana yazabilecek zamanı bulmak doğrusu çok zor oluyor. Ama bunun bana zahmet verdiğini sakın düşünme. Son mektubunda zamanımın kısıtlılığını düşündüğün için yazmaktan vazgeçeceğini söylemişsin. İnan çok üzüldüm. Biliyorsun ki böyle bir durum söz konusu olduğunda bunu hiç çekinmeden söylerim. Bilakis bu yazışmalar benim bir anlığına da olsa etrafımı çevreleyen seslerden uzaklaşarak kendimle baş başa kalmamı sağlıyor. Bana kalbimin derinliklerinden gelen sesleri dinleme fırsatı veriyor. Bu nedenle sürekli bahsettiğin bu mektupların sana olan faydasından daha çok bana katkı sağlıyor. Ruhumu dinleyerek bir anlığına da olsa şu zor günlerde içimi ferahlatıyor. Çünkü bu zamanda konuşup, dertleriyle hemhal olacağın dostlar bulmak gerçekten çok zor oluyor.

Son zamanlardaki yalnız kalma isteğini anlayabiliyorum. İnsanların sanki sana düşman olduklarını düşünmeye başladığından bahsediyorsun. İnan, ne diyeceğimi bilemiyorum. Ama şu gerçeğin farkındayım ki; sen toplumun ve popüler kültürün dışında da bir zevk olduğunu artık tattın. Bu zamandan sonda eski arkadaşlarının seni anlamaması çok doğal. Onların seni ikiyüzlü olmakla suçladığından bahsediyorsun. Bunu fazla dert etmemelisin bence. Çünkü inanıyorum ki onlar da belli bir zaman sonra sendeki bu değişimi fark edecek ve sana hak vereceklerdir. Sen aklın ve iradenin dışında bir gerçeği duyumsamaya başladın. Bu da seni zamanla daha önce madde planında değer verdiğin her şeyden uzaklaştırıyor. Her şeyin maddi kıstaslarla ölçüldüğü arkadaşlık ortamları da artık seni tatmin etmiyor. Bu yüzden artık eski arkadaşların tarafından itiraflara maruz kalacak ve zaman içinde onlardan uzak düşeceksin. Ama inanıyorum ki sen bunları çok kısa bir zamanda aşacak ve tüm bu eksiklik ve yalnız bırakılmışlık duygularından kurtularak gerçekten değerli eserlere imza atmaya başlayacaksın.

Bir gerçeği kabul etmemiz gerekiyor ki biz artık ne kadar istesek de herkes gibi olamayız. Toplumun dışında bir zevki olduğunu anlamak, onlardan ayrı da yaşanabileceğini görmek uzun bir süre bizi daha da uzaklaştıracak belki de. Ancak kendi sınırlarımızı çizerek tekrar kabuğumuzdan çıkana kadar buna da gerçekten ihtiyacımız var sanırım. Başkalarının ne dediğine değil kendimizin ne olduğuna bakarak yola devam etmemiz gerekiyor. Başkalarıyla uğraşmaktan bu zamana kadar kendimizi hep ihmal etmişiz gibi geliyor.

Gerçekler perde arkasından görünmeye başladıkça ne kadar hazin bir durumda olduğumuzu ve içinde yaşadığımız çevrenin felaketini daha iyi idrak etmeye başlıyoruz. Bu nedenle yaşadığımız boğukluk zannederim bu gerçeklerin kendisini göstermesinden kaynaklanıyor. Bunları görmek bir süreliğine üzse de eminim ilerisi adına gerçekten faydalı olacaktır.

Artık bundan sonra daha dikkatli ve sadece içimizden geldiği gibi yaşayabilmek temennisiyle… En kısa zamanda mektubunu bekliyorum. Hoşça davran kendine… Kalbinin ve zihninin sahibine emanet… vesselam… veddua… (12.11.2009-02:50)

Uzayıp giden bir yokluk

Uzayıp giden bir yoklukta buldum kendimi,

Aşamadım bir türlü alçaltan nefesimi,

Değiştim tüm varlığımı hiçliğe karşılık,

Ancak keşfettim yokluk ateşinde kendimi.

Ben yabancılaşınca anladım gerçekleri,

Uzak kaldıkça tattım o en güzel günleri,

Herkesin içinde ben oluvermiştim yine,

Duydum yüksek tepeden o en tatlı günleri…

Kendim olunca anladım farklı olduğumu,

İçimde bir dev buldum, o benlik boşluğumu,

Bir münzevi yalnızlık bana panzehir verip,

Doğrulttu, düştüğüm o gün bükülen boynumu.

Ahmet Salih Sarıkaya – Edebiyat Konağı

Sonraki yazılar »