Kaçış Ve Arayış yılı: 2010
03 January 2010 Yazan Yönetici
Kategori Ahmet Salih SARIKAYA

İyi kötü, güzel çirkin her haliyle bir yılı daha geride bıraktık. Gelecek yılın bir öncekinden daha iyi olacağına dair umutlarımızı yitirmesek de bu yeni yılın birçok açıdan kaderdenk bir nokta olduğunu görmek gerekiyor. Böyle büyük değişimlerin yaşanacağı bir yıla çok büyük hayallerle girmek elbette beklenemez. Ancak yaşananlara bakarak daha sonrası için bu yılın bir dönüşüm yılı olacağını ümit ediyoruz. Elbette çiçekleri görmek için baharı beklemek gerekir. Bu nedenle de ülke adına yaşanan sıkıntıların önümüzdeki yıllar için yerini büyük bir ferahlığa bırakacağı ümidimizi yitirmeyelim. Ülkede yaşananları gerekenden fazla önemseyerek kültür sanatı daha doğrusu bu ülkenin geleceğini ihmal etmeyelim. Çünkü ilerde bir gün tüm yaşananlar unutulacak ve bu ülke gerçek zenginliği olan kültür sanat ve medeniyet birikimiyle ayakta kalacak.
İnsan ister istemez bu yılların bir an önce geçmesini ümit ediyor. Yaşananların üzerimizde bıraktığı derin izler var. Bu yaraların iyileşmesi zaman alacağa benziyor.
Son yıllarda kültür ve sanata verilen önemin arttığına inanıyorum. Hem devlet olarak hem de belediyeler ve sosyal kuruluşlar olarak birçok girişimle karşı karşıyayız. Tüm bunlar gelecek adına bizleri daha da ümitlendirse de yapılan yatırımların daha dikkatli olması gerektiği gerçeğini gizlemiyor. Belediyeler çoğunluğu reklam amaçlı da olsa sanata ve edebiyata yatırım yapıyorlar. Bu yatırımların iyi değerlendirilmesi halinde yeni yılda büyük kırılmaların yaşanacağını düşünüyorum. Henüz birçok alanda yarım kalmış reformların bu yıl tamamlanacağı beklentisi içerisindeyim.
2010’un siyasal ve politik alanlarda yaşanan sıkıntılar anlamında 2009’dan daha geri kalacağını düşünmüyorum açıkçası. Bu nedenle ülkede bir şeylerin iyileşmesini bekledikten sonra kültür sanata olan yatırımları artırmayı düşünmek büyük bir ihmal olur kanaatindeyim.
2010 adına İstanbul Kültür Başkenti projesinin büyük bir fırsat olduğunu düşünüyor ve bunun yerinde kullanılacağını arzu ediyorum. Ayrıca bu arzuma diğer kültürel illerimizin de kültürel faaliyetlerini artırmasını eklemek istiyorum. Son zamanlar başlatılan uluslar arası ekonomik toplantıların benzerlerinin kültür sanat alanında da artırılması 2010 adına beklentilerimiz arasında. Taşra edebiyatının kendini toparlaması ve yeniden canlanması da en büyük temennilerimiz arasında. Çünkü son zamanlar popüler kültürün de etkisiyle ne yazık ki taşradan yeterince kaliteli eserler göremiyoruz. Yeni ve kaliteli dergiler bekliyoruz.
Yeni yılın tüm çile ve sıkıntılarıyla birlikte bu güzellikleri de beraberinde getirmeye gücü yeter mi bilmiyorum ama en azından şimdilik içimdeki umudu yitirmek istemiyorum. Kim bilir, her kaçış bir arayıştır aslında. Bir umut…
Ahmet Salih Sarıkaya
Fotoğraf: Edebiyat Konağı 2010
İlk aşkın romanı: Cemile
21 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Ahmet Salih SARIKAYA, Roman
Cemile, II. Dünya Savaşı sırasında Orta Asya’da yaşanan dramın 15 yaşındaki bir çift gözün penceresinden aktarılması olarak da tarif edilebilir. Savaşın getirdiği zorluklarla karşılaşan Seyit, daha küçük yaşında büyük adamların yaptığı işleri yüklenmek zorunda kalacaktır. Çünkü köyün ‘cigitleri’ ve büyükleri savaşa gitmiştir.
Bu dönemde Seyit, ‘Küçük Ev’deki ‘yenge’ diye hitap ettiği Cemile’ye karşı anlamlandıramadığı bir duygu beslemeye başlar. Bu duygunun adını hikâyenin sonunda koyacaktır. Aşkın sınırsızlığı onu da vuracaktır.
***
“Bu aşk bir bahr-ı ummandır, ona hadd ü kenar olmaz”
Seyit’in aşkı cismani bir aşk değildir. Onunki ‘aşkın’ olanı yakalamış bir duygudur. Bunu Semiha Ayverdi’nin romanlarında da sıkça görmek mümkündür. Çünkü Semiha Ayverdi romanlarında da kişiler içinde yaşadıkları aşkla olgunlaşırlar. Sevdiğine kavuşamama veya zorluklarla karşılaşma kişilere bir olgunluk kazandırır. Böylece artık metafizik olana hazır hale gelirler. Cengiz Aytmatov’un Cemile’sinde bu iki karakteri de birlikte görmek mümkündür.
Aşkın yüceliğini tanımak roman kahramanlarını ölümsüzleştirir. Onu keşfetmek varlığın anlamını keşfetme yeteneği ve tabiattaki varlıklara karşı büyük bir sezgi gücü verir. Bu nedenle hayata karşı daha dik, sızdırmadan yoluna devam eder. Hiçbir şey onu korkutamadığı için de ondaki cesareti görenler kendi dünyaları içinde bunu ancak delilikle açıklayabilirler. Erdem Beyazıt’ın “Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm” ifadesi gerçekten de değerini bulur.
***
Sürüp gelen bir aşk…
Danyar, hiç kimsesi kalmamış bir halde savaştan yaralı olarak döndüğünde ana toprağı olan köyünde de kendini tanıyan kalmayacaktır. Artık burada Cemile ve Seyit’le birlikte savaşa gidenler için yiyecek taşıyacaktır. Bu yolculuklar üçü için de yeniliklerle doludur. Aslında Seyit ve Danyar Cemile’ye âşıktırlar.
Seyit ve Danyar’ın aşklarında kadere olan bağlılık hemen kendini gösterir. Bazı şeylerin kendi ellerinde olmadığını bilen âşıklar kendilerini Yüce Kudret’e teslim ederler. İşte bu yüzden de sırlarına hep sadık kalırlar. Onlar için aşktan dem vurmak sırrı ifşa etmektir, sırrın ifşası ise çoğu zaman gerçek gelişimin durma noktasıdır. Aşkına olan güvenleri onları suskunluğa iter. Bu suskunluk hali onlara görmediklerini gördürür, duymadıklarını duyurur. Böyle bir haldeyken belki yıllar geçer ama her geçen gün ötelerden müjdelerle doludur onlar için. Sabrın pişirdiği bu zihinler büyük bir olgunluk kazanmıştır. Sabırla geçen her gün büyük bir baharı fısıldayıp durmuştur. Geçen her gün kendi içlerinde bir derinlik kazandırır. İçindeki seylâplara rağmen direnme onların hayata olan dirençlerini artırır.
***
Susmak…
Beklemesini bilen bir ruh, yere düşen bir tohumun yeşerme zamanı geldiğinde onu hiç kimsenin durduramayacağını bilir. Ağaç yeşillenip dal budak saldıktan sonra artık engin bir fikir ortaya çıkar. Nitekim romanda köye sonradan yaralı bir asker olarak gelen Danyar’ın aşkı da en sonunda neticesini vermiştir. Köylü onu meczup biri olarak görürken aslında içinde yanan kıvılcım ve hafakanları sezememiştir. Onun içindeki derinliği anlayan ancak aşkı sezmiş bir ruha sahip olan Seyit’tir.
Seyit ve Danyar ve Cemile’nin hali herkesten farklıdır. Sızdırmadan, dimdik ayakta duran ve yıllarca kendi içlerinde kor haline gelen bir ruha sahip olmuşlardır aşklarının nihayetinde. Her haliyle hayret uyandıran ve kalabalıklar arasında hemen fark edilen yüce bir görünüş kazanmışlardır.
Kalabalıkların dünyaya dair söyledikleri artık Seyit’i ilgilendirmez. Kendi aşkınlığı içindeki yüksek tepelerin lezzetini duymak onu dünyaya bağlılıktan kurtarmıştır. Özgürlük adına savaştıklarını zannedenler aşkın’lığı duyumsayabilselerdi ne kadar boş uğraş verdiklerinin farkına varırlardı. Bu özgürlük bir müddet sonra yeryüzündeki her kişi ve olaya karşı iyi bir duyguyla yaklaşmayı beraberinde getirir. Artık dünya üzerindeki hiçbir şey onu üzemez. Çünkü bir şeylerin bizi üzebilmesi için ondan beklentimizin olması gerekir. Beklentisiz olanın ise böyle bir düşüncesi yoktur. Seyit, ancak bu özgür ruhu kazandıktan sonra köyünü terk ederek okuyup ressam olmak için yollara düşebilmiştir.
Aşk insana yıllarca tecrübe edemeyeceklerini yaşama fırsatı verir. Normal zamanda belki bir ömür alacak bir gelişme aşkta birkaç yılda tamamlanır. Aşka kapalı kalma birçok zenginliğin üstünü örter.
Seyit, yıllarca resim çizmek için uğraşırken, ancak aşkın lezzetini hissettikten sonra kopya resimler yapmayı bırakıp orjinal resimlere başlayabilmiştir. Bir hali anlatmak elbette mümkün değildir, kitaplarda anlatılanlar, bunca yazılan kelimeler, çizilen resimler sadece hal’in dışa yansıyanı kadardır. Seyit’in resimleri de bu yansımalardan bir ışıktır sadece. Bunu o da çok iyi biliyordur.
Ahmet Salih Sarıkaya – Edebiyat Konağı
Rasim Özdenören’le ‘Ansızın Yola Çıkmak’
17 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Ahmet Salih SARIKAYA
İlk hikaye “Bir Kapının Önünde”. Soysal gerçeklikler çerçevesinde bir gencin anlık yaşantısını anlatıyor.Yol, aşk, hayat üçgeninde bir seyir.
Hikâyede kimi zaman derine dalıyor ve kendi içinde bir var olma savaşı veriyor. İçindeki kötülüğe karşı bir savaş var hikâyede, dışarıdaki gölgelere karşı… Nitekim ‘Sokaklardan, sokaklardaki taşlardan utanıyordu.’ ifadesini okuyunca Erdem Beyazıt’ın o naif ruhla söylediği şu dizeleri geldi aklıma:
“Ama gölgeler giysilerle ilgileniyorlardı / utanıyordum
Hep araçlardan söz ediyorlardı / ben utanıyordum.”
Evet, suların karardığı bir çağda içinde ızdırap yüklü bir insandan bahsederken Erdem Beyazıt’ı anmamak haksızlık olurdu.
Rasim Özdenören de o genci anlatırken bir taraftan da kendi içindeki ızdırabı anlatıyor hiç şüphesiz. Hikâyelerin her birinde Anadolu’nun sosyal gerçekliğinin yanında metafizik bir zenginlik, müthiş bir hayal yolculuğu var. Özdenören’in ‘Ansızın Yola Çıkmak’ adlı hikaye kitabı yol, aşk ve hayat üçgeninde işte böyle bir yol bulmuş kendine. Hikâyeler sanki yabancıymış gibi dursalar da aslında her biri yazarın kendi iç dünyasındaki ruh gezintilerden bir parça taşıyor. Denemelerdeki üstün yeteneğiyle de tanıdığımız Özdenören, okuyucuyu denemenin tadından da mahrum bırakmamış. Didaktik bir havaya bürünmeden kendi iç dünyasını anlatırken bir taraftan da bizlere kendi dünyalarımızda bir yol bulduruyor. Daha çok anı tadındaki bu hisli ve samimi hikâyeleri okurken hüznün kabuğuna bürünmüş bir neşeyle kendinizden geçiyorsunuz.
***
Adı hatırlanmayan birinden alınan beklenmedik bir haber… Ansızın yola koyuluş… Kitaba ismini de veren ‘Ansızın Yola Çıkmak’ adlı hikâyesinde yazar, suskunluk içinde beklenmedik bir karşılaşma anında sevdaya dair sözler ediyor. Bu sevdanın tek yönlü olduğunu düşünmek elbette biraz eksik bırakır. Çünkü bu hikâyenin hemen ardından gelen ‘İki Leyla’ adlı hikâyede yazar anlatmak istediklerini tamamlıyor.
‘Maske’, ‘Ansızın Yola Çıkmak’ ve diğer hikâyelerinde olduğu gibi yazar hikayelerinde sık sık aynalardan bahsediyor. İnsanın kendisi olduğu aynalar, baktığında kendini bulduğu ruhuna ayna olan dostlardan. İşte hikâyelerdeki yolculuk kimi zaman da bu dostların izinden yürür. Oralarda bir yerlerde kar taneleri altında saklanmış olan biricik bir yüreği arar.
İşte böylece Özdenören’in hikâyeleri çoğu zaman içe doğru bir yolculuğu anlatırken onu metafizik ve ruhla da örgüleyerek daha yükseklere çıkarır.
Ahmet Salih SARIKAYA Edebiyat Konağı
Kayıp bir gülün izinden kendi dünyamıza doğru
11 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Ahmet Salih SARIKAYA

Serdar Özkan - Kayıp Gül
Tramvayda hızla geçen siluetler arasında ilerlerken Serdar Özkan’ın ilk ve tek romanı ‘Kayıp Gül’ü okuyorum. Geçen her siluet son durağa biraz daha yaklaştığımızı fısıldıyor. Bu fısıltılar geçip giden hayatımı hatırlatıyor. Belki de bu yüzdendir yolculukların beni bu kadar hislendirmesi, yolda olduğumu hatırlatıp ne olduğumu düşündürmesi…
Akıl ve vicdan arasında devam eden bir iç savaş; bilmek ve his arasında. İkisinin de izinden yürümek ne mümkün. Her an dengeler altüst olmaya hazır. İşte Serdar Özkan’ın ‘kayıp Gül’ü böylesi büyük bir iç savaşı, bir gencin annesinin ölümü ve onun tavsiyeleri üzerinden anlatmaya soyunmuş.
Serdar Özkan romanını ilk defa 2003’te yayınladığında İskender Pala’nın onun için ‘genç ve yetenekli bir romancı’ diyerek gelecekte adını sıkça duyacağımızı hatırlatmasına hak veriyorsunuz doğrusu. Bir türk romanının birçok ülkede en çok satanlar listesine girmesi ve dünyaca ünlü yazarların takdirini alması da bunun bir göstergesi olsa gerek.
Yazmak bir iç döküştür, bir sancı, bitmek bilmeyen bir sorgulama. Yazar da burada aslında bir manada kendi kendine bir sorgulama yapmış. İç hesaplaşmalardan kurtulmak için denediği yolları bir karakter üzerinden anlatmaya çalışmış.
Bu roman madde ve mana arasındaki bir yolculuk veya asırlardır kaybettiğimiz benliğimizin öteki yüzünü gün yüzüne çıkarma gayreti olarak görülebilir. Hepsi hepsi bir yol bulma, yol olma veya yolda olma çabası…
‘Sevgi değil olsa olsa beğeni’
Tarafsız olmak gerekirse bir yazarın ilk romanı olması açısından makul karşılansa da bazı eksiklerinin de olduğu muhakkak. Mesela yazarın kimi klasik temalardan hala kurtulamadığını görüyoruz. Romanın bazı bölümlerinde bir türk filmini andıran sahnelerle karşılaşabilirsiniz. Ayrıca kitabın reklam çalışmaları bir güzelliği teşvik anlamında her ne kadar takdir edilse de -kitapla ilgili yorumların eserin yerini almasına izin verilmemeli gibi geliyor bana. Ayrıca her ne kadar metafizik konularına eğilse de çok fazla derine dalamadığını kabul etmek lazım. Bu yüzeyselliği bir anlamda yazarın başka bir durumu ifade etmek için kullandığı kendi cümleleriyle yorumlayalım; ‘Sevgi değil olsa olsa beğeni’. Ama hiç değilse günümüzde sıkça karşılaştığımız artık bayağı bir hal almış kişisel gelişim kitaplarından çok daha iyidir.
Bu romanı okurken ister istemez içindekilerin gerçekliği karşısında “Yaşamayan bilmez, bilmeyen böyle diyemez” demekten kendinizi alamıyorsunuz. Belki yüzeyselliğinin sebebi de budur, yaşamadan yazmama isteği… Anlaşılan yazar kendi içinde yaşadığı çelişkiler ve iç savaşlara da romanında yer vermiş. Çok da güzel yapmış; zira bu, kitabı bize daha çok yaklaştırıyor. İster istemez kelimelerdeki samimiyetten etkileniyorsunuz.
Ahmet Salih SARIKAYA – Edebiyat Konağı
İstanbul’un semtleri okurla buluştu
11 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Ahmet Salih SARIKAYA
‘Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiç bir yer.
Ömrüm oldukça, gönül tahtına kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.’
Yahya Kemal bu dizelerle anlatıyordu İstanbul’un bir semtini sevmenin bir hayata değer olduğunu ve ona verilmesi gereken değerin anlamını. Bu dizeler bir anlamda kültür, sanat ve edebiyat hayatımızdaki İstanbul’u ve yazar, şair ve kitap ehlinin ondan ne kadar çok etkilendiğini gösteriyor.
Bir İstanbul var gözümüzde. Herkesin kendince gördüğü, bildiği, hissettiği bir şehir. İçinde kimi zaman coştuğumuz, kimi zaman hüzünlendiğimiz, kimi zaman da kimselere gösteremeden oturup ağladığımız bir kültür başkenti. Her ne kadar büyüklük ve ihtişamıyla gurur duysak da bir türlü tanıyamadığımız, tam tanıyıp bildiğimizi düşünmeye başladığımızda daha yeni yerler ve mekânlar keşfetmeye başladığımız bir İstanbul. Peki, yaşadığımız ya da tanıyıp bildiğimizi düşündüğümüz bu şehri semt semt bir de yazar, şair veya gazetecilerin kendi duyuş ve görüşleriyle okumaya ne dersiniz?
Heyemola Yayınları ve İstanbul 2010 Kültür Başkenti Ajansı işbirliğiyle yayınlanan kırk kitap İstanbul’un en köklü semtlerini anlatıyor. Birçok farklı görüşten, farklı branştan, farklı semtten yazar bir olup İstanbul’u anlatıyor. Her gün içinde yaşadığımız, her an şiirlerde okuduğumuz; havası, toprağı ve deniziyle yeniden coştuğumuz şehri bize yıllardır yaşadıkları semtleri kendi gözleriyle anlatıyorlar. Beşir Ayvazoğlu’ndan Doğan Hızlan’a, Ataol Behramoğlu’ndan Alim Kahraman’a birçok alanında rüşdünü ispatlamış yazar, şair kendi semtini dillendiriyor.
Kırk kutsaldır bizim için. Onda bir gizem vardır. Bir davranışın oturması için kırk gün bekleriz. Bebeğin doğumundan sonra kırkıncı gününü kutlarız. İşte bu sırrı tamamlamak için midir bilinmez, kırk semti anlatan kırk kitap yayınlamışlar. Bu kırk semti seçerken elbette tarihselliği, tanınmışlığı ve semtlerin ününü göz ardı etmemişler. Sur içi semtleri öncelikli olsa da diğerlerini de ihmal etmemişler.
Yazarlarının gazetecilikten, avukatlığa, doktorluktan çevirmenliğe, tiyatro sanatçılığından yapımcılığa kadar uzayan birçok meslekten gelmesi farklı bir tat vermiş eserlere. Fakat hepsinde ortak olan nokta hiçbir kısıtlama olmadan içten ve samimi üslupla eserleri kaleme almaları olmuş. Ayrıca bu yazarların en az kırk yıldır İstanbul’da yaşayanlar arasından seçilmiş olmaları da ayrı bir lezzet katıyor okumalara. Yazma biçimlerinde bir kısıtlama getirilmemiş olması eserlere daha candan bir hava katmış, böylece ister istemez o semtleri yazarından dinliyormuş hissine kapılıyorsunuz. Kimi zaman şiirsel bir hava yer alıyor, kimi zaman öğretici, bazen de kendinizi adalardan birinde dinlenmeye çekilmişsiniz gibi hissediyorsunuz.
Şehirlerin de ruhu vardır. Ve elbette bu ruh o şehrin insanlarına sirayet ederek onları da kendine benzetir. İstanbul da yazarlarıyla vardır. Bu şehir yazarlara yazarlar da bu şehre ayrı bir değer katmış ve onu zenginleştirmişlerdir. Bu nedenle her semtte yazarların etkisi görülür.
Eğer etrafınızı çevreleyen bu şehrin derinliklerindeki sırları keşfetmek, kendi sınırlarınızı aşmak, İstanbul’a olan hayranlığınızı ve sevginizi artırmak istiyorsanız, bu eserleri mutlaka okumalısınız. Hiç şüphesiz en çok sevenler en iyi bilenlerdir.
Edebiyat Konağı – Ahmet Salih SARIKAYA
Dersaadet’in kalbi sızlıyor – Beşir Ayvazoğlu
11 December 2009 Yazan Yönetici
Kategori Ahmet Salih SARIKAYA
Derin analizleri, sağlam duruşu ve farklı yorumlarıyla tanıdığımız Beşir Ayvazoğlu, kültürel birikimi ve zengin bilgi altyapısıyla günümüze ışık olmaya devam ediyor. Eserleriyle geçmişin birikimlerini bugünlere taşıyarak onu ‘uzak’ olmaktan kurtarıp bize ‘yakın’ hale getirerek kültür dünyamızı aydınlatan Ayvazoğlu’nun İstanbul 2010 Kültür Başkenti Ajansı ve Heyemola Yayınları tarafından yayınlanan kitabı ‘Dersaadet’in kalbi Beyazıt’ı okurken bu derinliği çok daha yakından duyumsuyorsunuz.
“40 semt, 40 kitap, 40 yazar” projesi çerçevesinde basılan kitaplar arasında en değerlilerinden biri hiç şüphesiz Beşir Ayvazoğlu’nun ‘Dersaadet’in Kalbi Beyazıt’tır.
Beşir Ayvazoğlu, ‘Beyazıt’ kitabında sadece Beyazıt’ın salt tarihini anlatmakla yetinmiyor. Beyazıt tarihinin peşinde geçmiş kültür dünyamızı, edebiyatımızdaki üstatların hayat kesitlerini, romanlarımızdaki, şiirlerimizdeki ve hikâyelerimizdeki Beyazıt’ı da anlatıyor. Bu sayede okuyucuya hem geniş yelpazede bir kültür atmosferinin kapılarını aralıyor hem de bu eserlerin değer ve kıymetlerini yeniden gündeme getiriyor.
Ayvazoğlu’nun en önemli kaynakları kitaplardır. Onun kültür ve sanat serüveninde sahaflar çarşısının yeri bir başkadır. Gençlik yıllarında birçok yazarla orada tanışmış, sohbetlerinde bulunmuş, onlarla oturup hemhal olmuştur. İşte bu kitabında da o yolculuklardan da yola çıkarak geniş bir perspektifte okuyucuya sohbet tadında hiç hissettirmeden derin kültürel ve sosyal analizler sunuyor.
Ayvazoğlu bu eserinde o eşsiz atmosfere tanıklık etmiş, ondan etkilenmiş yazar ve şairlerin de eserlerinde yer verdikleri Beyazıt algısını okurla paylaşıyor. Eseri okurken Sait Faik’ten bir el alıyor, Ahmet Rasim’in anılarıyla yolculuğa çıkıyor, Evliya Çelebi’nin tasvirleriyle eski zamanları yaşıyor, Orhan Veli ve Sezai Karakoç’un şiirleriyle coşuyorsunuz. Ayrıca Beyazıt tasvirleriyle canlanan Orhan Pamuk, Ece Ayhan, Behçet Necatigil ve Edip Cansever eserlerine bir de bu açıdan külli bir nazarla bakma şansını yakalıyorsunuz.
Dersaadet’in kalbi Beyazıt, her ne kadar deneme türünde yazılmış olsa da içerisindeki içtenlik ve samimiyetiyle birlikte anılarla canlandırmış olması ona ayrı bir hava katmış. Daha çok sohbet tadındaki bu metinlerde kimi zaman tarihsel, kültürel ve bilimsel değerlerimizi öğreniyor kimi zaman da tarihi eserlerde ve değerlerde gördüğü yozlaşma karşısında iç serzenişlerine engel olamayan bir vicdana şahitlik ediyorsunuz. Geçmiş zamanları unutulmaz kılan şahsiyetler üzerinde de ayrı bir incelikle durulması da tarih seyrinde güzel anlar yaşatıyor.
Kitapta dikkatimizi çeken noktalardan biri de şüphesiz Beyazıt’ın eski günlerine duyulan özlem. Kitapta yazarın kalabalıklardan sahaflara kaçma arayışını ancak orada da aradığı eski lezzetleri bulamamanın verdiği hüzne şahit oluyorsunuz. Sahafçılar çarşısının eski günlerini yâd ederken o eski kültür atmosferinden pek de eser kalmadığını içinizde buruk bir acıyla okuyorsunuz.
Ahmet Salih SARIKAYA – Edebiyat Konağı
Ben olmanın dayanılmaz hafifliği…
13 November 2009 Yazan Yönetici
Kategori Ahmet Salih SARIKAYA
Merhaba azimli, gayretli, sabırlı kardeşim,
Mektubuna ancak cevap verebildim. Popüler kültürün bir parçası olmaktan bir anlığına da olsa kurtulup sağlam kafayla sana yazabilecek zamanı bulmak doğrusu çok zor oluyor. Ama bunun bana zahmet verdiğini sakın düşünme. Son mektubunda zamanımın kısıtlılığını düşündüğün için yazmaktan vazgeçeceğini söylemişsin. İnan çok üzüldüm. Biliyorsun ki böyle bir durum söz konusu olduğunda bunu hiç çekinmeden söylerim. Bilakis bu yazışmalar benim bir anlığına da olsa etrafımı çevreleyen seslerden uzaklaşarak kendimle baş başa kalmamı sağlıyor. Bana kalbimin derinliklerinden gelen sesleri dinleme fırsatı veriyor. Bu nedenle sürekli bahsettiğin bu mektupların sana olan faydasından daha çok bana katkı sağlıyor. Ruhumu dinleyerek bir anlığına da olsa şu zor günlerde içimi ferahlatıyor. Çünkü bu zamanda konuşup, dertleriyle hemhal olacağın dostlar bulmak gerçekten çok zor oluyor.
Son zamanlardaki yalnız kalma isteğini anlayabiliyorum. İnsanların sanki sana düşman olduklarını düşünmeye başladığından bahsediyorsun. İnan, ne diyeceğimi bilemiyorum. Ama şu gerçeğin farkındayım ki; sen toplumun ve popüler kültürün dışında da bir zevk olduğunu artık tattın. Bu zamandan sonda eski arkadaşlarının seni anlamaması çok doğal. Onların seni ikiyüzlü olmakla suçladığından bahsediyorsun. Bunu fazla dert etmemelisin bence. Çünkü inanıyorum ki onlar da belli bir zaman sonra sendeki bu değişimi fark edecek ve sana hak vereceklerdir. Sen aklın ve iradenin dışında bir gerçeği duyumsamaya başladın. Bu da seni zamanla daha önce madde planında değer verdiğin her şeyden uzaklaştırıyor. Her şeyin maddi kıstaslarla ölçüldüğü arkadaşlık ortamları da artık seni tatmin etmiyor. Bu yüzden artık eski arkadaşların tarafından itiraflara maruz kalacak ve zaman içinde onlardan uzak düşeceksin. Ama inanıyorum ki sen bunları çok kısa bir zamanda aşacak ve tüm bu eksiklik ve yalnız bırakılmışlık duygularından kurtularak gerçekten değerli eserlere imza atmaya başlayacaksın.
Bir gerçeği kabul etmemiz gerekiyor ki biz artık ne kadar istesek de herkes gibi olamayız. Toplumun dışında bir zevki olduğunu anlamak, onlardan ayrı da yaşanabileceğini görmek uzun bir süre bizi daha da uzaklaştıracak belki de. Ancak kendi sınırlarımızı çizerek tekrar kabuğumuzdan çıkana kadar buna da gerçekten ihtiyacımız var sanırım. Başkalarının ne dediğine değil kendimizin ne olduğuna bakarak yola devam etmemiz gerekiyor. Başkalarıyla uğraşmaktan bu zamana kadar kendimizi hep ihmal etmişiz gibi geliyor.
Gerçekler perde arkasından görünmeye başladıkça ne kadar hazin bir durumda olduğumuzu ve içinde yaşadığımız çevrenin felaketini daha iyi idrak etmeye başlıyoruz. Bu nedenle yaşadığımız boğukluk zannederim bu gerçeklerin kendisini göstermesinden kaynaklanıyor. Bunları görmek bir süreliğine üzse de eminim ilerisi adına gerçekten faydalı olacaktır.
Artık bundan sonra daha dikkatli ve sadece içimizden geldiği gibi yaşayabilmek temennisiyle… En kısa zamanda mektubunu bekliyorum. Hoşça davran kendine… Kalbinin ve zihninin sahibine emanet… vesselam… veddua… (12.11.2009-02:50)
—
Uzayıp giden bir yokluk
Uzayıp giden bir yoklukta buldum kendimi,
Aşamadım bir türlü alçaltan nefesimi,
Değiştim tüm varlığımı hiçliğe karşılık,
Ancak keşfettim yokluk ateşinde kendimi.
—
Ben yabancılaşınca anladım gerçekleri,
Uzak kaldıkça tattım o en güzel günleri,
Herkesin içinde ben oluvermiştim yine,
Duydum yüksek tepeden o en tatlı günleri…
—
Kendim olunca anladım farklı olduğumu,
İçimde bir dev buldum, o benlik boşluğumu,
Bir münzevi yalnızlık bana panzehir verip,
Doğrulttu, düştüğüm o gün bükülen boynumu.
—
Ahmet Salih Sarıkaya – Edebiyat Konağı
Başlarken
16 August 2009 Yazan Yönetici
Kategori Ahmet Salih SARIKAYA
Tomurcuk derdine düşen birkaç insan
ve sana kapılarını araladıkları bir ‘Edebiyat Konağı’
Başlarken
Merhaba Sevgili Okur…
Hoş geldin. En içten selamlarla, nazik hatırın sual ederiz. ‘Neylersin, ne keyiftesin, ne fikirdesin?’ Bu konakta amatör ruhların samimi heyecanlarına şahit olacaksın. Hazır mısın?
Öyleyse ben kendimi tanıtayım önce sana. Kalbin derinliklerinden süzülen, hayata ve insana dair her ne varsa seninle paylaşmak istedik ve yazmaya karşı kendini tutamayanları biraz daha teşvik ve yüreklendirme düşüncesiyle bu ‘Edebiyat Konağı’nı kurduk.
‘Tomurcuk derdinde olmayan ağaç odundur’ sözü bize ilham oldu. Biz de ümit tomurcuklarına ilham olmak, arkamızda değerli bir eser bırakmak ve gözlerimizde kaybolmaya başlayan hayat ışığını canlandırmak için harekete geçtik. Biliyoruz ki, bizimkisi deryada katre bile değil. Hz. İbrahim’in atıldığı ateşe ağzında bir damla suyla giden serçe misali… Ama olsun. En azından yolumuz belli…
Biz biliyoruz ki birikim, kabiliyet ve disiplin işidir yazmak. İşte bu yüzden yazmak insanı olgunlaştırır. Bu duygu ve düşüncelerle seni de yazmaya karşı teşvik etmek için öncelikle senden gelecek eserlere yer vermeye çalışacağız. Zira bu dergi senin dergin olacak ve senden gelen eserlerle şekillenecek.
Hayatın monotonluğundan, iş-ev-okul-dershane arası gidiş gelişlerde ‘boş zaman’(!)larla kısıtlanmış sanat faaliyetlerini gerçek bir tutkuya dönüştürebilmek için bütün zorluklara birlikte göğüs gereceğiz. ‘Karanlığa küfretmektense bir ışık da sen yak!’ diyor ve seni de aramızda görmek istiyoruz. Biliyoruz ki ‘Bir mum diğer mumu tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmez.’ Ne dersin?
Hislerin konuştuğu yerde çok defa akıl ve mantık susar; susmasa bile en azından hissiyata tâbi olurmuş… Okurken belki fazla hisli yazılarla karşılaşacaksın. Sürçü lisan etti isek affola, amatör ruhların heyecanına verile…
Biz bu ‘Edebiyat Konağı’nı inşa ederek öncelikle kendi düşünce tembelliğimize ve hafıza hamallığımıza meydan okuyoruz. Kendi halimizde, kendi yağında kavrulan ve tamamen gönüllülük esasına dayalı bir ekibiz. Zaten edebiyat da gönül işi değil midir? Biz yol üzerinde bir konak olarak Türkiye’ye sesimizi duyurmak istiyoruz ve Türkiye için yola çıkıyoruz. Bu konaktan içeri girdiğine göre ilgili birisin. İstersen sen de katkıda bulunabilirsin.
Hedefimiz yapıcı olmak ve yıkıcılıktan mümkün olduğunca uzak durmak, bütün gücümüzle insana hizmet etmek, yeri ve zamanı geldiğinde de Türkiye’mizin sesini dünyaya duyurmaktır. Bu sebeple de ticari kaygılardan uzak, tamamıyla gönüllülük esasına dayalı bir aileyle çalışıyoruz. Bu bahçede yetişen fidanlar ilerde edebiyatın farklı bahçelerinde tomurcuklar açsın istiyoruz.
Bilirsin, böyle sıkıntılı bir dönemde dergi çıkarmak gerçekten zordur. Fakat birkaç yıl sonra bu olanlar unutulacak ve geriye yine bu ülkenin kültürü, sanatı ve edebiyatı kalacak. Bir ülkenin kalkınmışlık düzeyine edebiyat alanında verdiği eserlere bakarak çok rahat karar verilebilir. Ayrıca yazı yazma kabiliyeti kültür, teknoloji ve medeniyet açısından en çok ihtiyaç duyulan kabiliyetlerdendir. (Faigley vd., 1981)
Edebiyat onunla hemhal olmayanlar için bir çeşit toplumsal hayattan ve sorumluluktan kaçma gibi görülebilir. Ancak bu yolun yolcuları bilirler ki bir toplumun geleceğini şekillendiren edebiyattır. Toplumsal birçok gelişme önce edebiyatta yer bulmuş ve toplumu ona hazırlamıştır.
Sana hakkımda daha fazla şey anlatabilirdim şüphesiz, ama bunu kendin keşfetmeni istiyorum. Etrafındaki karmaşadan uzakta, kendi sesini duyabileceğin, farklı heyecanlara şahit olacağın bir ‘edebiyat konağı’ seni bekliyor. ‘Kitapların ciddiyetinden, gazetelerin sorumsuzluğundan’ uzakta genç düşüncelerin taze, sıcak ve samimi mesajıyla seni baş başa bırakıyorum.
Sesinin suya düşen damlalar gibi konağımızda ve gönüllerde yer bulması temennisiyle…
Ahmet Salih SARIKAYA / Edebiyat Konağı Dergisi – Yaz 2009
“Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen \ Merdüm-i dide-i ekvân olan âdemsin sen.”
*-Kendine hoşça bak ki sen, Kâinatın özü ve varlığın göz bebeği olan insansın.
Elonole’ye…
18 June 2009 Yazan Yönetici
Kategori Ahmet Salih SARIKAYA
Biliyorum…
Derinlerden yansıyan
Bir gariplik var üstümde
Ne desem…
Ağlayış, gülüş; sevinç, keder…
Hem gülüyor hem ağlıyorum
Aynı ân’a ikisini de sığdırıyorum
Diyorum ki kalbini dinle!
Hep ölümler ilham oldu bana
Dertten uzak kalmak ölüm gibi geldi
Dertliyken de hüzünlüyüm
Dertten yoksunken de
Biliyorum;
Fazlalıkları yaşıyorum bu hayatta
Uzatmaları oynuyorum
Bütün deliliklerim bundan
Biliyorum…
Sorun şu ki;
Gecesinde derin olmak
Gündüzünde sığ görünmek istiyorum
Her şeyi sığdırmaya çalışıyorum bir ân’a
‘Koşanlar ve konuşanlar’
Ben koşmak istiyorum
Ama…
Yeri geldiğinde konuşabilmek de…
Bilmemek dert
Bilmek daha da büyük bir dert oluyor içimde
İstiyorum…
Hem seyretmek, hem oynamak…
Önce koşmak, sonra konuşabilmek(?)…
Arıyorum…
Taze bir ses, beliğ bir nefes…
Edebiyat Konağı Dergisi
s.sarikaya@edebiyatkonagi.net



