UNUTMAK VE UNUTULMAK ÜZERİNE – Akın ÖZKAN

16 September 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Akın Özkan

UNUTMAK VE UNUTULMAK ÜZERİNE -

Gün doğar,güneş batar,an olur unutur insan ve unutulur da.

”Hayatta hiçkimse birbirine serçe parmağı kadar bile yakın değildir.Her arkadaş bir hancı ve biz de birer yolcuyuz onların hayatlarında.Belki tesadüfen uğramışızdır yol üstünde diye belki de orada olduğunu bilerek ihtiyaç duyup misafirleri olmuşuzdur günü gelince,ama bu ziyaretimiz bir ömür boyu sürmez asla.”

Bu cümleler size ne kadar da tanıdık gelmekte değil mi?Çünkü hepimiz ne bugüne kadar ne kaç tane arkadaşımız olduğunu bilebiliriz ne de kaçının ardından bu cümleleri kurduğumuzu.Arkadaşlık önceleri keyif veren sonrasında hüzne boğan ama hep vakti gelince çekip giden bir olgu olmuştur beynimizde.

Vakti geldiğinde bir zamanlar baş rol oynadığımız hayatlarda artık figüran olarak bile yer alamamaktayız.Mesela en özel anlarınızı paylaştığınız kaç kişinin ismi hala telefon rehberinizdedir?Askerde aynı ranzada yattığınız Yozgatlı’yla hala görüşüyor musunuz?Yahut kaç arkadaşınıza doğum gününde en azından sade bir kart gönderip ona ‘iyi ki var’ olduğunu hissettirmektesiniz?Peki lise yıllarınızda aynı sırada oturduğunuz kişinin şu an nerede ne yaptığından haberiniz var mı?Sanırım günümüzde baki süren dostlukları bulma ihtimali dünyaya yolu milyonlarca yılda bir düşen kuyruklu yıldızı görme ihtimalinden bile daha az fakat bunu kabullenmek öyle acı ki hala gönlümüzü geçici dostluklarla avutmaya çabalamaktayız.Ne kadar da çok değil mi etrafımızda ‘kanka’,'dostum’,'can yoldaşım’ dediğimiz kişiler.Peki dürüst olmak gerekirse kaçını gerçekten içimizden geldiği için böyle çağırmaktayız?Yoksa şimdiki dostluklar tabir-i caizse birer sabun köpüğü mü?

Oysa birlikteyken ne kadar çok eğlenmektesiniz değil mi?Sabahlara kadar oturup muhabbet edersiniz;belki en sancılı aşklarınızı paylaşırsınız ve anlattıkça kapanıverir kanayan yaralarınız belki de ‘bu böyle gitmez’li başlayan ve ‘ben olsam’ diyerek devam eden cümlelerle bir gecede devlet kurup sonra tekrar yıkarsınız.Peki ya sabah olunca?Yeniden gün ışımaya başladığında unutuverir insanoğlu daha dün geceki tozlu yalnızlığını.Hele bir de araya aylar,yıllar girdi mi hiç geçmesin istediğiniz dakikalar bile sanki hiç yaşanmamış kadar değersiz olur hafızalarda.

Yıllar sonra artık birer yitik siluet olmuştur ilkokul arkadaşlarınız.’Bizim sınıfta bir çocuk vardı’ diye cümleye başlar daha sonra devamını getiremezsiniz.Yahut bir sabah posta kutusunda bir zarf ve içinde özel bir güne çağrıldığınızı bildiren bir kart bulursunuz,üst kat komşunuzun o hoş kızı hayattaki en mutlu anına sizi de davet etmektedir ama o gün orada olmanız için hiç bir sebebiniz kalmamıştır size göre.Belki hala aynı apartmanda otursaydınız giderdiniz hem de annenizin elinden tutup seve seve.Halbuki artık çok geçtir.Unutmaya başlamışsınızdır mahalle arasındaki gazozuna yapılan maçları,başta esen kavak yelleriyle ilk okul firarlarını ve ders arasında ilk aşkınızla buluştuğunuz lise koridorlarını.

Peki zaman gerçekten su gibi akıp geçiyor ve her şey aslında hiç yaşanmamış olarak mı kalıyor hafızalarımızda?Neden gecenin bir vakti içimizden geçenleri bir kağıt kalemle paylaşmak yerine eski bir dostun kapısını çalamıyoruz?Neden çalan telefonun ucundaki seslerin bize yabancılaşmasına izin veriyoruz?İnsanı yalnızlığa bir halat gibi bağlayan-sözüm ona faydalı-teknolojik aletler yerine neden içimizi ısıtacak bir çay sohbetine ayırmıyoruz vaktimizi?Neden hiç olmadık bir vakitte şehrin hiç olmadık bir yerinde karşımıza çıkan unutulmaya yüz tutmuş tanıdıklarımıza bir merhabayı çok görür olduk?

Tüm bunları yanıtlamak ne kadar da zor değil mi?Ya da tam tersi çok kolaydır çünkü epey haklı sebep biriktirmişsinizdir kendinize göre.İlk olarak siz unutmamış unutulmuşsunuzdur mesela.Aslında hep arayacak iken bir işiniz çıkmıştır,sonrasında ise çok aramış ama bulamamışsınızdır ve daha sonraları ‘isteseydi o beni bulurdu’lu düşünceler zehirlemiştir zihninizdeki arkadaşlık ilişkilerini.Bir gün yolda rastladığınızda çok şaşırmış çok da mutlu olmuşsunuzdur ve ‘merhaba’ demek istemişsinizdir ama korkmuşsunuzdur ‘ya beni tanımazsa,çoktan unutmuşsa’ diye.Tam da böyle olmuştur değil mi?Ama bir düşünün ya herkes sizin gibi düşünüyorsa ve ‘gün doğar,güneş batar,an olur unutur insan ve unutulur da’ zihniyetiyle elini eteğini çekiyorsa en yakın arkadaşlarından ve dostluk iplerini koparıyorsa birer birer?Ayrılığın kader değil de çoğunlukla bir tercih olduğu düşüncesine bir türlü inandıramıyorsa kendini?Halbuki eski bir dostla ‘nerede kalmıştık’ deyip tekrar merhabalaşmak daima çok güzeldir ömrün her yerinde,bu sebeple bir düşünün kaç kişinin şu an telefonun diğer ucunda sizi bekliyor olabileceğini.

Unutmamak ve unutulmamak temennisiyle…

Akın ÖZKAN - Edebiyat Konağı Dergisi Sonbahar 2009

Bir şehir uykusunda seni düşlüyor – Akın ÖZKAN

16 August 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Akın Özkan

Bir şehir uykusunda seni düşlüyor – Akın ÖZKAN

sessizlik…
usul usul konuşmakta
masal anlatmayı bitiren nineler
ve torunlar
çoktan yolunu tutmuş
masallardaki büyülü ülkenin…
ışıkları tek tek sönüyor evlerin
ve yeryüzüne inmiş yıldızlar dağılıyor.
elde kalan yalnızca bir samanyolu
 
bir şehir düşün ki
gündüzleri şen şakrak
bir şehir düşün ki
geceleri kimsesiz
işte bu şehir şimdi seni düşlüyor
çünkü ben oradayım…

Edebiyat Konağı Dergisi / Yaz 2009

Merhaba Eski Dostum – Akın Özkan

16 August 2009 Yazan Yönetici  
Kategori Akın Özkan

Merhaba Eski Dostum

Nasılsın? Uzun zaman oldu görüşmeyeli… ‘Hem de bayağı uzun’ deyişini duyar gibi oldum. Haklısın. Orta iki miydik yoksa bir mi siz mahalleden taşındığınızda? Doğru söylüyorsun ikiydik. Hatta o yıldı değil mi beraber bilyeli arabadan düşüp yara bere içinde kalmıştık ve sen kolunu kırmıştın, sonra annen anneme küsmüştü, giderken vedalaşmamışlardı bile. Hatırlıyorum da arabaya binmeden önce tek kolun alçıda diğer kolunla el sallarken çok komiktin ama ben gülememiştim, çünkü senin kolun kırılmıştı benimse yüreğim. Doğruyu söylemek gerekirse senin hatandı hep, arabayı kedinin üstüne sürmesen o çöp bidonuna çarpmazdık.
Neyse boş ver şimdi bunları, on beş sene geçmiş aradan epey büyümüşsündür. Evet ben de çok büyüdüm, ameliyat olduğumdan küçükken çok cılızdım ya hani, hatta bir gün annen anneme bıldırcın yumurtası getirmiş ‘al bunları sütle içir iyi gelir demişti’ artık bıldırcın yumurtası içmiyorum ama çok büyüdüm, şimdi görsen eminim tanıyamazsın. Düşünüyorum da belki de bir yerlerde karşılaştık ve de tanıyamadık birbirimizi. Dostluklar bu kadar kolay unutulmaz diyorsun değil mi sen de? Ben misal şu an sadece sol yanağındaki büyük beni çok iyi hatırlıyorum sana dair, yoksa sağ mıydı?
Giderken bari bir telefon numarası bıraksaydınız da irtibatı koparmasaydık. Bendeki de laf mı şimdi, o zaman nerede cep telefonları, internet, msn değil mi? Kızgınım sana yine de adresimizi biliyordun bir bayramda ya da yılbaşında bir kart ya da mektup yollayabilirdin. Biliyor musun,hep bekledim. Sonra ben de hep sana yollardım. Belki birbirimizin bu kadar uzağına düşmezdik. Keşke Ahmet Amca’nın tayini çıkmasaydı keşke Mardin’e gitmeseydiniz be Anıl.

     Evlenmedin değil mi henüz? Yok, evlenmiş olamazsın. Hani ben düşüp dizimi kanatmıştım da sen de kolundaki yarayı koparmıştın ve kan kardeşi olmuştuk. İşte o zaman söz vermiştin evlendiğimde benim sağdıcım da sen olacaksın diye. Çocuk aklı işte. Evlensen bulurdun değil mi beni?

     Söylesene amcan gibi doktor mu yoksa baban gibi polis mi oldun ya da hep istediğin gibi Anadolu’nun bir köyünde öğretmen misin? Muhtemelen öğretmen olmuşsundur sen. Ne de olsa o zamandan belliydi öyle olacağın hem zeki hem anlayışlı hem de yardımseverdin. Bakkal amcanın duvarının önüne mahallenin çocuklarını toplayıp okuldan çaldığımız tebeşirlerle ders anlatmanı da unutmadım. Beni sorarsan ben en çok istediğim şeyi olamadım be Anıl. Hep istediğim gibi astronot olamadım yani ve bu satırları sana dünyadan yazıyorum. Tam olarak ne olduğumu boş ver sen, ama biraz kopya vereyim; küçükken yaptığım gibi çok sık yazıyorum.

     Mahallemiz çok değişti biliyor musun? Hani yukarı mahallenin çocuklarıyla gazozuna maç yaptığımız, senin gol attığın benim kaleci olduğum o boş arsaya altı katlı büyük bir apartman diktiler, bir görsen çok lüks, asansörü bile varmış. Saklambaç oynadığımız eski fabrikayı da tamamen yıkıp park yaptılar yerine. Küçük çocuklar çok seviyor orayı ama ben saklambaç oynadığımız o harabeyi tercih ederim. Onur Ağabey de kapısının önündeki yemişlere dadanan çocuklardan çok bıkmış olacak ki erik ve kiraz ağaçlarını kesip oraya garaj yaptı. Hatırlar mısın, Onur Ağabey bir yere gittiğinde koşa koşa ağaçlarına çıkar hem yer hem ceplerimize doldururduk kirazları ve erikleri. Karnımız ağrıyana kadar bile yediğimiz olurdu, hatta sen Onur Ağabey’in karşısına geçip ‘beleş meyve çok tatlı oluyor canım’ bile demiştin.

    Buranın insanları da çok değişti be Anıl. Figen Abla vardı ya, hani orta birdeyken annemlerle altın gününe kısır yemeye gittiğimizde bize ‘yakında babalarını da getirin bari, bunlar kazık kadar olmuş ayol’ deyip çok acayip gülmeye başlayan süslü kadın, mahalleden taşındı. Kocasından ayrılınca Etiler’den ev almış. Bakkal Osman Amca küçük bakkalını kapatıp ‘Osman Mini Gross’ u açtı. Bizi Edi ile Büdü diye çağıran ilkokuldaki sınıf öğretmenimizi hatırlıyor musun? Öğretmenliği bırakıp okulun yanında kırtasiye dükkânı açtı. Benim de bir kardeşim oldu, adı Okan. Sen gittikten sonra biraz yalnız kaldım ama sonra Okan yetişti imdadıma.
Sizin binada oturan Suna’yı hatırlarsın. Annesi için annemler ‘ayaklı gazete’ derlerdi. Bir defa onun yüzünden dövüşmüştük. O zaman da yine sen hatalıydın, sana verdiğim hikâye kitaplarını beğendi diye ona hediye etmiştin. Çocuk aklımız ermezdi aşk meşk işlerine ama sen galiba âşıktın ona. Kız kardeşinin tokalarından çalıp ona götürdüğün de olurdu. Sen gittikten sonra çok iyi arkadaş olduk onunla hatta aynı liseyi bitirdik. Belki kızacaksın ama ilk defa onunla sevgili oldum, merak etme çok uzun sürmedi. Babası bankada çalışan Engin vardı ya, ‘süt çocuğu zengin engin’ diye sen alay ederdin, işte onun için bıraktı beni. Dün de bu mahalleden tamamen taşındı Suna hem de telli duvaklı. Zengin bir dövizciymiş kocası, Beşiktaş’ta oturacaklarmış.

     Güzin Teyze’yi de siz gittikten hemen sonra polisler götürdü sonra bir daha dönmedi buraya galiba kötü bir şey yapmış. Daima açık seçik giyinir ayıp şeyler söylerdi değil mi? Bazen de ‘şeker şeyler gelin sizden makas alayım’ deyip bize para verirdi. Annem de bir gün ondan para aldık diye dövmüştü beni. Anneler sevmezdi onu ama iyi biriydi o, şimdi nerede kim bilir?
Bir de yaşlı Ayşe Teyze’miz vardı hatırlıyor musun? Hani sokaktaki kedilere, köpeklere ekmek veren, deli de derlerdi arkasından. Biz hiç alay etmez çok severdik. Geçen hafta da o bıraktı bizi hem de bir daha hiç geri gelmemecesine. Belki inanmayacaksın ama cenazesinde insandan çok kedi, köpek vardı. Doğru söylüyorsun, o da zaten hayvanları insanlardan çok severdi.
Ne kadar çok şey olmuş be Anıl! Dile kolay on beş sene geçti görüşmeyeli. Ne bu mahalle aynı kaldı ne sen ne de ben…

     Seninle bir gün tekrar karşılaşmayı o kadar çok istiyorum ki anlatamam. Belki eski günlerdeki kadar hür, tasasız ve de masum olamayız ama en azından dostluğumuzu korumaya çalışırdık.

     Bu masaya her oturuşumda senin camın önüne gelip ‘bırak o kâğıt kalemi de in aşağı misket oynayalım’ diye çağırmanı bekliyorum tıpkı eski günlerdeki gibi…

Akın Özkan / Edebiyat Konağı Yaz 2009